Kategori: Akupunktur

  • Hba1c nedir ?

    HbA1c uzun dönem glikoz seviyesi hakkında bilgi veren Amerikan Diabet Kurumu ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından Tip 2 Diabet tanısında kullanılması önerilen testtir. Açılımı Glikoze Hemoglobindir.

    HbA1C glikozla kırmızı kan hücrelerinin birbirine bağlanması sonucu oluşur. HbA1C testine Glikoze Hemoglobin’de denir.

    Kırmızı kan hücreleri yaşam süresi erkeklerde 117 , kadınlarda ise 106 gün civarı olduğu tahmin edilmektedir. Kırmızı Kan Hücreleri kanda glikoza maruz kalır. Kan şekeri ne kadar fazla ise o kadar fazla HbA1C ortaya çıkar. HbA1C değeri kişilerde 2-3 aulık bir sürenin ortalama kan glikkoz düzeyini bizlere gösteren değerdir(1).

    Normal bireylerde HbA1C değeri ortalama %5 civarındadır. Fakat HbA1C her zaman kan glikoz değeri ile %100 bağlantılı değildir. Bazı dış faktörler sonucunda değişebilir.

    Örnegin Kırmızı Kan Hücreleriniz normalden uzun yaşıyorsa veya MCV dediğimiz kırmızı kan hücrelerinizin büyüklüğü normalden küçükse HbA1C değeriniz yüksek çıkabilir.

    Normal HbA1C değer aralığı nedir?

    Sağlıklı bireylerde HbA1C değeri %4 ile %5.6 arasında beklenir. Labaratuvarların kendi referans değerleri ile bu değerler 0.2 puan değişebilir.
    %5,7 ile %.4 arasında HbA1C değeri ölçülen kişiler diyabet açısından yüksek risk grubundadırlar.
    Değer %6,5 in üstünde ise kişiye diyabet hastası diyebiliriz. Ancak HbA1C değeri tek başına diabet tanısı koymaya yetmeyebilir. Bazı çalışmalarda HbA1C ile yemek sonrası 2 saatlik tokluk şekeri değerinin birbirinden farklı çıktığı gösterilmiştir.

    Diyabet tanısı konmuş hastalarda yılda en az 2 kez HbA1C baktırmaları önerilmektedir.

    Hba1c Testinin Diğer Testlere Üstünlükleri Nelerdir?
    Açlık gerektirmez her zaman yapılabilen bir testtir.
    Fiziksel aktivite ve stres gibi test öncesi oluşabilecek durumlardan etkilenmez
    Kısa süreli oluşmuş hormon düzeylerinden etkilenmez
    Hızlıca yapılabilinir , zamandan tasarruf ettiren bir testtir.
    HbA1C glikoza göre 37 derecede daha stabildir.

    Hba1c Değeri Değişkenlikler

    Zamana Göre:
    HbA1C zamana göre değişiklik gösterir. Yapılan çalışmalarda yaz aylarında yapılan HbA1C testleri kış aylarında yapılanlara göre daha yüksek sonuçlar vermiştir. Bu fark %0.3 civarındadır. Bu fark egzersiz , güneşe maruziyet süresi, karbonhidrat alımının azalması gibi nedenler ile değişebilir.

    Irka Göre:
    HbA1C değeri Afrikalı ve güney asyalı kişilerde avrupalı kişilere göre %0.27 ila 0.4 arasında yüksek değerler göstermiştir.
    Siyahi afrikalı HbA1C değeri %7 altı düzeye daha kolay ulaştığı ve buna ek olarak göz,böbrek,kardiovaskuler problemlere daha az yakalandığı belirtilmiştir.

    Cinsiyete Göre:
    Erkeklerde kadınlara göre fazla HbA1C yüksek kişilerde Metabolik Problemlerin daha fazla olduğu görülmüştür.
    Yaş:
    HbA1C yaşla birlikte diyabetten bağımsız artar.

    70 yaşının üstündeki hastalarda 30 yaş altı hastalara göre HbA1C değeri %0,47 daha yüksektir.

    HbA1C yaşla artışına bağlı yapılan araştırmalara göre her 10 yılda %0.074 – %0.094 arasında artışı gözlenmektedir.

    Aile öyküsü ve diyabeti olan hastalarda bu değer daha fazla artış göstermektedir.

    HbA1C Diyabet Hastalarında Artar:

    HbA1C ‘nin %6,5 in üstünde olması diyabet yönünden çok önemli bir gösterge olduğundan bahsetmiştik.
    Japonyada yapılan bir çalışmada 30-79 yaş arasında arasındaki deneklerde HbA1C değeri ne kadar artarsa diyabet riskinin o kadar arttığı belirlenmiştir.

    HbA1C değerinin %5.7 üzerinde olduğu zaman kişilerin gelecekte diyabet riski olduğu belirlenmiştir.

    2015 yılında Amerika Diyabet Derneği HbA1C değeri %5.7 ila %6.4 arasında olan hastaların diyabet öncesi riskli grupta olduğu ve gelecekte diyabet riskinin çok fazla olduğundan bahsedilmiştir.Ayrıca Amerika’da nüfusun %9.3 ‘ü diyabet hastası olduğu belirlenmiştir.

    Yüksek Hba1c Değeri İle Diyabet Komplikasyonları Artış Gösterir:

    Yapılan çalışmada Tip 1 diyabet hastalarında artmış HbA1C değerinin böbrek ve göz problemlerinde artışa neden olur. %7.6 değerinin altında bu problem görülmemektedir.

    Tabi ki bu durum sadece HbA1C değerine bağımlı değildir. Buna ek olarak başka birçok problem sonuçların değişmesine neden olur.

    Ayrıca HbA1C artan kişilerde el ayak gibi uzuvlarda daha fazla iyileşmeyen yaralar ortaya çıkmakta ve kesilmelerine neden olmaktadır.

    HbA1C değeri 8 den az olan hastalara göre 8 üstü olan kişilerde ağrılar 2 kat artmıştır.

    Böbrek Hastalıklarında HBA1C Değeri Artar:

    Yüksek HbA1C değerine sahip kişilerde kronik böbrek hastalığı riski artmaktadır.

    Tabi ki HbA1C değerine ek başka parametreler de bulunmaktadır.

    Ancak artan HbA1C değeri kan üresinden etkilenebilir. Kronik böbrek hastalarında değerler değişebilir.

    Diyabet Ve Duyma Kusuru:

    Yüksek HbA1C değerinin diyabet hastası olmayan kişilerde de duyma kusurlarında artışa neden olduğu birçok çalışmayla kanıtlanmıştır.

    Yüksek Hba1c Değerinin Kognitif(Düşünsel) Problemlerde Artışa Neden Olur:

    Sağlıklı erişkinlerde yüksek HbA1C değerinin düşünsel bozukluklara neden olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca bu kişilerde ataklar halinde unutkanlıklar farkedilmiştir. Bu durum kadınlarda daha sık görülmektedir.

    Çocukluk çağında HbA1C değeri 8.8 ‘in üstü olan kişilerde ise öğrenme ve bellek problemleri görülmektedir.

    Yüksek Hba1c Değeri Alzheimer Ve Demans Riskini Arttırır:

    HbA1C değerinin yüksekliği Alzheimer ve demans riskinde artışa neden olur.

    Yüksek Hba1c Değeri Diş Ve Diş Eti Hastalıklarının Artışı İle İlişkilidir:

    Oral hijyen ile kan glikoz levelleri ilişkilidir. Diyabet kontrollerinde Diş Eti problemi olan kişilerde HbA1C değerinin yüksek olduğu belirlenmiştir.

    Kan Demir Değeri Ve Anemi Hba1c Değerlerini Etkiler:

    Kan demir değerinin düzeyi özellikle derin anemik kişilerde HbA1C değerinden etkilenir. Birçok anemi formunun düşük HbA1C değeri ile ilişkili olduğu kanıtlanmıştır.

    Benzer olarak anemik ve B12 değeri düşük olan kişilerde HbA1C değerinin yüksek olduğu dikkat çekmektedir.

    Buna ek olarak HbA1C normalleştikçe anemi hastalarında da düzelme olduğu görülmüştür.

    Hba1c Değeri Yorgunlukla İlişkilidir:

    Tip1 diabet hastalarının %45 inde kalıcı bir yorgunluk oluşmaktadır. Yapılan araştırmalarda HbA1C değeri ne kadar yüksekse yorgunluğun o derece arttığı belirtilmiştir.

    Tip2 diyabet hastalarında ise %7 den fazla HbA1C değeri olan hastalarda belirgin yorgunluk görünmektedir.

    HbA1C Değeri Yüksekliği Anksiyete ve Depresyonu arttırır:

    Diyabetlilerde sıklıkla depresif mod , uyku problemleri, iştah bozuklukları ,intihar riski artmıştır. Bu artış HbA1C değeri artışıyla aynı oranda gösterilmiştir. Bu durum ayrıca Tip 1 hastalarda Tip 2 ‘lere göre daha fazladır.

    HbA1C değeri %6.5 ‘in üstünde olan kişilerde intihar riski belirgin artmaktadır.
    Afrikada yapılan bir çalışmada 9 üstünde HbA1C değeri olan bireylerde depresyon ve anksiyete riski artmıştır.

    Yüksek HbA1C ve Hiperaktivite İlişkisi:

    HbA1C değeri yüksek olan çocuklarda kan glukoz değeri normal olan çocuklara göre Hiperaktivite daha sık görülmektedir.

    Yüksek HbA1C ile Ateroskleroz İlişkisi:

    Tip 1 adolesan hastalarda yüksek HbA1C değeri saptanan kişilerde damar tıkanıklığı daha sık görülmektedir.

    Damar tıkanıklığı HbA1C değeri ve kan şeker değeriyle ilişkilidir.

    HbA1C yüksekliği diyabet hastalarında diyabet olmayan bireylere göre daha fazla ateroskleroza neden olur.

    HbA1C yüksekliği ve kalp hastalıkları ilişkisi:

    HbA1C yüksekliği olan hem diyabetik hem de diyabet olamayan hastalarda kalp hastalığı nedenli ölümler artmıştır.

    Her %1 ‘lik HbA1C değeri artışı Kalp ve Damar Hastalığı nedenli ölüm oranını % 35’ e kadar arttırmaktadır. Diyabet olmayan hastalarda ise bu risk %26 civarındadır.

    HbA1C değeri artışı LDL (Kötü Huylu Kolesterol) ,kan kolesterolü ve trigliserid değerlerinde aynı oranda artışa neden olur.
    Ayrıca kronik olarak artan glukoz değeri kalp fonksiyonlarında aynı oranda azalmaya neden olur.

    Helikobakter Pylori Enfeksiyonu HbA1C değerini arttırabilir:

    Yaşlı kişilerde kronik HbA1C yüksekliğinin helikobakter pylori enfeksiyonu ile ilişkisi kanıtlanmıştır. Ayrıca H. Pylori tedavisi insulin direnci olan kişilerde HbA1C değerinde düşeye neden olur. Bu iki çalışma ışığında HbA1C değerini H.Pylori enfeksiyonunun etkilediği anlaşılmaktadır.

    Yüksek HbA1C Sindirim Sistemi Anomalileri İle Alakalı Olabilir:

    Yüksek HbA1C değeri olan kişilerde sindirim sistemi anomalileri özellikle Kolorektal Anematöz Polipler görülmüştür. Özellikle 50 yaş üstünde bu etki belirgindir.

    Yüksek HbA1C Karaciğer Yağlanması İlişkisi:

    Diyabet hastası olmayan kişilerde artan HbA1C değeri ile hem obezite hemde Karaciğer yağlanmasının arttığı çalışmalarla kanıtlanmıştır.
    Özellikle %6.5 üstü HbA1C değeri olan hastalarda karaciğer yağlanması belirgin artışlar göstermektedir.

    Yüksek HbA1C İmmun Yanıtı Bozar:

    Yapılan çalışmalarda influenza aşısı olan ve HbA1C değeri %7,6 ‘nın üstünde olan bireylerde virüse daha düşük bağışıklık gösterdiği saptanmıştır.

    Yüksek Hba1c Değeri Uyku Bozukluklarına Neden Olur:

    Uzun ve kısa süreli uykuların ortaya çıktığı uyku bozukluğu problemlerinin ikiside artmış HbA1C değeri ile ilişkili bulunmuştur.

    Buna ek olarak HbA1C değeri artışı uyku kalitesinde de bozulmalara neden olmaktadır.

    Yüksek HbA1C değeri olan Tip 1 diyabet hastalarında uyku apnesi hastalığı daha sık görülmektedir.

    Düzensiz Menstural Siklus Ve Hba1c Değeri İlişkisi:

    Tip 1 diyabeti olan kadınlarda menstürel siklusta bazı değişiklikler görülmektedir. Özellikle her 1 puanlık HbA1C yükselmesinde adet dönemi 3 gün uzamaktadır.

    Yüksek HbA1C değeri ve Kemik kaybı ilişkisi:

    Diyabet hastalarında bulunan bir diğer komplikasyon ise osteoporozdur.

    Osteokalsin kemik hücrelerinde üretilen bir proteindir. Kemik yoğunluğunu ve kemik yapımında görev almaktadır. Tip 1 diabet hastalarında yapılan bir çalışmada yüksek HbA1C değeri olan hastaların düşük osteokalsin değerlerine sahip olduğu bildirilmiştir.

    Ayrıca yüksek HbA1C değeri olan kadınlarda keik erime hızı daha fazladır.

    Yüksek Hba1c Metabolik Sendrom İlişkisi:

    Birçok çalışma diyabet olmayan kişilerde HbA1C yüksekliğinin metabolik sendro ile ilişkisi olduğunu kanıtlamıştır.

    Yüksek HbA1C Obezite İlişkisi:

    Obezite ve insülin direnci ilişkisi bilinmektedir. Yüksek vücut kitle indeksi , bel ve basen genişliği artışının artmış HbA1C değeri ile ilişkili olduğu kanıtlanmıştır.

    Yüksek HbA1C değeri Kanser İlişkisi:

    Yüksek HbA1C değerine sahip Kanser hastalarında ölüm oranı düşük HbA1C değerine sahip kanser hastalarına göre fazladır.

    Artmış HbA1C değeri Kolorektal , pankreas , solunum yolu ve kadınlarda genital kanserlerde artışla ilişkili olduğu kanıtlanmıştır.

    Ayrıca HbA1C değeri %7.5 ‘in üstünde olan hastalarda 5 yıl sağkalım oranı normal bireylere göre düşüktür.

    HbA1C ve Gebelik:

    Bu bilgilere ek olarak yüksek HbA1C değeri olan gebelerin daha fazla gestasyonel diyabet için risk oluşturduğu aşikardır.

    Ayrıca %5.9 ‘dan daha fazla HbA1C değerine sahip bireylerde preeklampsi riski de daha sıktır.

    Ayrıca bir çalışmada HbA1C değeri diabetik derecede olanlarda doğumsal bebek anomalisi görülme oranı %27,8 iken prediyabetik olanlarda %9.8 ve normal olanlarda %3 olarak tespit edilmiştir.

    HbA1C diyabet tanısında ve birçok gelişebilecek risk faktörünün önceden kestirilmesi açısından önemli bir testtir.

  • Detoksunuzu desteklemek için tüketeniz gereken besinler

    Hergün yüzlerce toksine maruz kaldığımız bir dünyada yaşıyoruz. Günümüzde ulaşılan teknoloji, makineleşme hayatı rahatlattığı kadar endüstriyel beslenmenin inanılmaz artması, insanların köylerden şehirlere göçü, hava kirliliği , kimyasal temizlik ürünleri, besinler üzerinde kullanılan kimyasal böcek öldürücü ilaçlar bir o kadar sağlığımızı tehdit eder duruma geldi. Toksinler her insanda aynı etkiyi göstermemekte . Biyokimyasal ve genetik değişiklikler toksinlere karşı olan direnci değiştirebilmektedir.Ek olarak çocuklar toksinlere dayanıklılığı az olan hassas canlılardır çocukluk çağında bu tarz belirtilere dikkat etmek gerekmektedir.Hamileler ve anne sütü içen bebekler toksinlere karşı en açık riskli gruptur. Bu yazımızda vücudumuzdan toksinleri atmak için bedeninize destek olacak yiyecekler ve yöntemlerden bahsetmek istiyorum.

    Detoks vücudumuzu gereksiz atıklardan arınması durumudur, vücudumuz toksinler tarafından yoğun maruziyete uğrarsa maalesef hasta oluruz.
    Vücudumuzda toksifikasyon işlemini karaciğer üstlenir, birçok farklı enzimin görev aldığı reaksiyonlarla zararlı kimyasal , hormon , toxinleri karaciğer suda eriyen metabolitlere cevirir. Çevrilen metabolitler bağırsaklar böbrekler ve deri aracılığı ile atılır.
    Sağlıklı toksin atımı için Gıda Sensitiviteleri ve Leaky Gut makalemizde bahsettiğimiz sağlıklı bağırsağa sahip olmalıyız. Ek olarak bol miktarda temiz ve Ph ‘ı uygun sular kullanmalıyız.Terleme de bir diğer detoks yöntemidir. İnfrared Sauna’da yapılan terleme de bir detoks işlemidir.Yapacağımız işle çok basit…

    Maruziyeti minimuma indirip detoksu maksimuma çekmeliyiz. Organik beslenmeye dikkat etmeli elimizden geldiğince GDO’suz Endüstriyel olmayan ve pestisit kullanılmamış ürünleri seçmeliyiz.
    Basit olarak haftada 8-10 öğün organik , nişasta içermeyen ve bol sebzeli ögünler seçmeliyiz. Bu öğünlerde olması gereken besinleri sırayla belirtmek gerekirse;

    1-) Brokoli ve Turpgil Besinler: Turpgil familyası içinde bulunan roka , brokoli , brüksel lahanası , karnıbahar , lahana , kara lahana ve pazı gibi sebzeler glucosinate denilen bir maddeden zengindir. Bu madde dolaylı yollardan fitokimyasallar salgılayarak östrojen gibi birçok kimyasalı dengeler. Ayrıca bu besinler özellikle hormon duyarlı kanserleri (meme ca gibi) önlemede önemli rol oynar. Ayrıca yeşil turpgiller klorofil içerir. Klorofil detoks kapasitesi arttıran özelliğe sahiptir.

    2-)Sarımsak ve Allium ailesi: Bu bitki ailesinde bulunan soğan , yeşil soğan , pırasa , beyaz turp , sarımsak gibi besinler sulfur içerirler. Kokularındaki keskinlik bu nedenledir. Ancak asıl önemli olan sağlığa faydalarıdır.Önemli anti-inflamatuar etkileri vardır. Bu anti-inflamatuar etkinin yanında kalp hastalıklarını önlemede , mide ve kolon kanserinden korunmada çok faydalıdır. Karaciğerde birçok reaksiyona girip karsinogenleri detokse ederler.Ayrıca önemli bir antioksidan olan glutathione salgılarlar.

    3-Maydanoz ve Diğer Yeşil Yapraklılar: Bu ailede bulunan pazı , maydanoz, kişniş , hindiba gibi bitkilerin klorofil içerdiklerinden bahsetmiştik. Bu bitkiler ayrıca özellikle sigara içicilerinde hızlıca artan polycylic aromatik hidrokarbon dediğimiz kanserojen maddeleri detoksifiye eder. Ayrıca etle birlikte yenildiğinde etlerde bulunan ve vücuda zararlı bir toksin olan heterosiklik aminlerin emilimini bozar. Bu nedenle etin yanında bolca yeşil önerilmektedir.

    4-) Zerdeçal: Zerdeçal muhteşem bir anti-inflamatuardır. Her türlü öğünde kullanılmasını ve beslenmeye katılmasını klinisyenler olarak önermekteyiz. Özellikle otoimmün hastalığı olanlara kesin olarak önerilmektedir. Zerdeçalin ana maddesi Curcumin dediğimiz bir metabolittir. Metabolit karaciğer reaksiyonlarını düzenler ve kansere karşı koruma buna ek olarak Alzheimer riskinde azalmaya neden olur.

    5-) Kırmızı Orman Meyveleri : Bögürtlen , yaban mersini , ahududu , framboaz gibi meyveler bilinen en güçlü antioksidanlardır. İçerdikleri Ellagic Asit sayesinde cancer hücrelerinin gelişimini engellerler ve nötralize ederler.

    6-)Limon: Limon yüksek oranda C vitamin içeriği olan ayrıca detokslarda en fazla bilinen ve kullanılan üründür. Karaciğer üzerinden etki mekanizmasi olan limon toksinleri suda erir şekle çevirip atılmasını kolalaştırır. Her sabah önerimiz birkaç damla limon damlatılmış suyla güne başlamaktır.

    7-)Yeşil Çay: İçinde bulunan EPCG maddesi çok güçlü bir antioksidandır.

    😎 Pancar: İçerisinde bulunan betalain adı verilen madde sayesinde metilasyonu kolaylastırır. Karaciğerde Faz 2 denilen detoks mekanizmasını aktifleştirir.Ayrıca anti- inflamatuar olan betalain sayesinde kronik hastalıklardan korunmada gercekleşmiş olur. Ayrıca sindirimi kolaylaştırır.

    9-) Keten Tohumu : Keten Tohumu osteoporoz , hormon ilgili kanserler ve kalp hastalıkları riskini azaltır.

    10-) Enginar: Enginar içeriğinde bulunan sinarin maddesi sayesinde ödem söktürücü etki gösterir. Buna ek olarak karaciger ve safra kesesi üzerine olumlu etkileri bulunur.

  • Gıda alerjileri (leaky gut)

    Gıda alerji ve sensitivitesi çok önem verilmese de ülkemizde çok sık görülen ve hastaların birçok çözülemeyen problemlerine neden olan sinsi yavaş ilerleyen kronik bir problemdir. Alerji denilince kişilerin aklına gelen ani dudaklarda , gözlerde şişme , nefes darlığı , şok , bayılma gibi durumlardır. Ancak gıda intoleransları yavaş gelişir.

    İntoleransların toplumda en bilineni Gluten İntoleransı’dır. Gluten intoleransı Çölyak hastalığı ile belirgin benzeşme içindedir. Bu hastalar gluteni tolere edemezler. Bazı araştırmalarda Çölyak dışı Gluten İntoleransının bir alerjik reaksiyon türevi olduğu ve doğuştan bağışıklık yanıtla ortaya çıktığı belirtilmiştir.

    Besin alerjileri ise eskiye göre hızla artmaktadır. Bu konuda birçok neden suçlanmaktadır. Gelişen tanı mekanizmaları , kullanılan besinlerdeki katkı maddeleri ve GDO’lu besinler olağan şüpheli durumundadır.

    Örneğin ABD‘de yapılan bir çalışmada 1997 – 2007 yılları arasında kliniklere başvurup besin intoleransı tanısı alan hastaların oranı %17 artmıştır. Bu kişilerden hastaneye yatırılanlarda ise dramatik bir artış olup 1998- 2000 yılları arasında %365 oranında dramatik bir artış olmuştur.

    Besin alerjilerinde Gecikmiş Tip 1 hipersensitivite reaksiyonu görülüp İgE baskın ve histamin dediğimiz bir nörotransmitter deşarjı sonucu oluşan ürtiker , kaşıntı ve bunun gibi birçok farklı duruma yol açabilir.

    Ancak tamamlayıcı tıp uygulaması yapan hekimler için asıl dikkat edilmesi gereken gecikmiş tip Gıda Sensitiviteleridir. Bunlar ortalama 72 saatiçinde gelişir .Hollanda’da Aardoon ve arkadaslarının yaptığı bir çalışmada ailelerin 5-6 yaş çocuklarda oluşan bazı problemlerde gıda intoleransı düşünmediği ve ABD’de birçok hekimin gıda sensitivitesi ile kronik hastalıkların ilişkisini ayırt edememektedir.

    Gıda Sensitiviteleri genellikle ortaya çıkmaz ve gerçekten ciddi problemlere yol açar. Kronik gıda sensitiviteleri kronik bir inflamasyona neden olup otoimmun hastalıklara neden olmaktadır. Gıda sensitivitesi deri problemlerinden davranışsal bozukluklara, nörolojik problemlerden Gastrolojik problemlere çok geniş spektrumlu problemlere yol açar.

    Başlıca neden olduğu ve görülen durumlar:

    -Akne

    -Astım

    -Kronik Kabızlık

    -Kronik ishal

    -Egzema

    -Baş Ağrıları

    -Hiperaktivite

    – İrritable Bağırsak Sendromu

    – Eklem Ağrısı

    – Obezite

    -Migren

    – Bağışıklık Sistemi Zayıflaması

    – Kronik kulak enfeksiyonları

    – Nadiren alopesi

    – Hırıltı

    Peki belli bir yaşa kadar alerjisi bulunmayan bir kişi neden aniden Gıda Alerji ve Sensitivitesine maruz kalır?

    Son 15-20 yılda endüstriyel gıdaların beslenme rutinimize girmesi zamanla değişen ve GDO ‘lu gıdalar. Artan ilaç kullanımı ve toksik yük gibi birçok faktör problemin asıl kaynağını oluşturmaktadır.

    Ana başlık olarak toplamak gerekirse:

    ⦁ Antibiyotikler

    ⦁ İşlenmiş Gıdalar

    ⦁ Pestisitler

    ⦁ Gıda katkıları

    ⦁ GDO

    ⦁ Çevresel toksin ve kimyasallar

    Böyle onlarca etkenin birleşimiyle bağırsak floramız bozulmakta ve sonuç olarak Gıda Sensitiviteleri ortaya çıkmaktadır.

    Gıda sensitiviteleri ve Leaky Gut(Geçirgen Bağırsak Sendromu) çoğunlukla bir arada bulunur. Geçirgen Bağırsak Sendromunu kısaca anlatmak gerekirse bağırsaklarımız besinlerin parçalanmasının devam ettiği ve son emilimin gerçekleştiği vücut kısmıdır. Bağırsak hücrelerimiz birbirlerine tight junction denilen yapılarla birbirlerine sıkı sıkıya bağlı bulunmaktadır.

    Bu yapılar sayesinde vitamin , mineral ve sindirilmiş besinler bağırsaktan kana geçişini sağlamaktadır. Eğer bu bağlantı yapısı bozulursa bağırsağınızdan kanınıza sadece yararlı maddeler dışındaki ürünlerde geçer ve vucutta bir reaksiyon oluşmasına neden olur.

    Bazı fırsatçı bakteriler bu tight junction yapısını bozup geçirgenliği arttırmaktadır. Bu bakteriler Lipopolisakkarit dediğimiz bir yapı oluşturup geçirgeliği bozarlar.

    Peki Gıda Sensitivitesi Nasıl Teşhis Edilir?

    Gıda Sensitiviteleri veya leaky gut durumu geleneksel alerji testleriyle tanımlanamaz. Bu hastalığın tanısı için özellikli testler gerekmektedir(Kanda Zonulin Testi bunlardan biridir). Bu testler birçok farklı şekilde planlanmakta ve hastalara en uygun ve yararlı olanlar klinisyenin direktifleri ile önerilmektedir. Gıda sensitivitesi ve leaky gut hastalığında en olası süpheliler:

    Beyaz un

    Mısır

    Alkol

    Süt ve süt ürünleri

    Yumurta

    Soya

    Ve Şeker ürünleridir.

    Kliniğimizde uygulanan test yöntemi hali hazırda en doğru sonuç veren ve en seçici test yöntemlerinden biridir.

    Testimizi Yaptık Ve Gıdaları Saptadık Şimdi Ne Yapmalıyız?

    Öncelikle zararlı bakterilerin artışına neden olan özellikleri yukarıda bahsedilen yiyeceklerden uzaklaşma diyeti önerilir. Bağırsakta eksik olduğunu düşündüğümüz ve iyileşmeyi sağlayacak yararlı bağırsak bakterilerini vücudun ve hastanın ihtiyacı oranında kullandırılır. Buna ek olarak hastaya Tamamlayıcı Tıp yöntemleri ve detoks programları uygulanır.

    Stresten uzaklaşması istenir.

    Lifli gıda tüketimi arttırılır.

    İlaçlar ve koruyucu madde içeren her türlü maddeden uzaklaştırılır.

    Glutamin , Meyan Kökü , Probiotik ve probiotik içeren besinler (sirke , şalgam, kefir, turşu vbg.) Uygun olanlar beslenme ritüellerine eklenir.Herkese sağlıklı güzel günler.

  • Akupunktur ile bel ve boyun tedavisi

    Akupunktur ile bel ve boyun tedavisi

    Vücudumuzun iskelet yapısında omurgamızın özel bir yeri vardır. Bu zinciri oluşturan omurların arasında yer alan diskler, dayanıklı liflerden yapılmış darbe emici yastıklardır. Her disk anulus fibrozus denilen sağlam bir halka ve anulusun çevrelediği jöle kıvamında bir madde olan mükleus pulposusdan oluşur.

    Yanlış duruş ve oturuşlar, şişmanlık, hareketsiz bir yaşam tarzı spora ısınmadan başlamak, stres belimiz için zararlıdır. Ağır kaldırma veya günlük yaşantımız içinde yaptığımız yanlış hareketler, omurlar arasındaki diskin dışındaki özel lifli tabakanın yırtılmasına sebep olur. Bunun sonucunda diskin içindeki jel gibi, peltemsi yumuşak madde omurların arasına dışarı doğru fırlar. Liflerden dışarı taşan bu sıvı hem sıvı özelliğini kaybedip sertleşir, hemde etrafta bulunan damar ve sinirlere baskı yapmaya başlar. Eğer bu değişiklikler bel bölgesi omurlarında oluştuysaki ençok L4 L5 ve L5 S1 arasındaki disklerde rastlanır. Buna bel fıtığı denir. Eger aynı değişiklikler boyun omurları arasında oluştuysa bu kez boyun fıtığı diye adlandırırız .

    Akut veya kronik bel veya boyun fıtığında eğer ameliyat endikasyonu konulmadı ise yani ameliyat gerekmiyor ise, akupunktur yapısal bozukluğu tedavi eden başarılı bir tedavi yöntemidir.

    BEL VE BOYUN FITIĞINDA AKUPUNKTURUN ETKİ MEKANİZMASI;

    1. AĞRI GİDERİCİ ETKİ

    Ağrı giderici etki: içsel morfinimiz ,endorfin salgısı artarak güçlü bir ağrı kesici etki oluşturur .

    2. ADELE GEVŞETİCİ ETKİ

    Vücudumuzda bulunan gama amino butirik asid (GABA)çok güçlü bir kas gevşeticidir. Akupunktur bu maddenin salgılanmasını sağlar.

    3. ANTİ ENFLAMATUAR VE ÖDEM ÇÖZÜCÜ ETKİ

    Fıtık bölgesinde oluşan ödem ve enflamasyon akupunktur sayesinde ortadan kalkar ve o bölgedeki damar ve sinirlere yapılan baskı da kaldırılmış olur, bu böbrek üstü bezinden salgılanan kortizon salgısının artmasıyla saglanır.

    4. PSİKOLOJİK VE SEDATİF ETKİ

    Akupunktur tedavisiyle serotonin ve endorfin seviyeleri artırılarak kişiye huzur ve sedasyon sağlanır.

    Merkezimizde bel ve boyun fıtığı tedavisinde akupunktur, elektro akupunktur ve lazer tedavisi birlikte uygulanmaktadır. Haftada 2 – 3 kez olmak üzere toplam 10 – 20 seans uygulama ile tedavi tamamlanır .

  • Akupunktur ile bel ve boyun fıtığı tedavisi

    Akupunktur ile bel ve boyun fıtığı tedavisi

    Vücudumuzun iskelet yapısında omurgamızın özel bir yeri vardır. Bu zinciri oluşturan omurların arasında yer alan diskler, dayanıklı liflerden yapılmış darbe emici yastıklardır. Her disk anulus fibrozus denilen sağlam bir halka ve anulusun çevrelediği jöle kıvamında bir madde olan mükleus pulposusdan oluşur.

    Yanlış duruş ve oturuşlar, şişmanlık, hareketsiz bir yaşam tarzı spora ısınmadan başlamak, stres belimiz için zararlıdır. Ağır kaldırma veya günlük yaşantımız içinde yaptığımız yanlış hareketler, omurlar arasındaki diskin dışındaki özel lifli tabakanın yırtılmasına sebep olur. Bunun sonucunda diskin içindeki jel gibi, peltemsi yumuşak madde omurların arasına dışarı doğru fırlar. Liflerden dışarı taşan bu sıvı hem sıvı özelliğini kaybedip sertleşir, hemde etrafta bulunan damar ve sinirlere baskı yapmaya başlar. Eğer bu değişiklikler bel bölgesi omurlarında oluştuysaki ençok L4 L5 ve L5 S1 arasındaki disklerde rastlanır. Buna bel fıtığı denir. Eger aynı değişiklikler boyun omurları arasında oluştuysa bu kez boyun fıtığı diye adlandırırız .

    Akut veya kronik bel veya boyun fıtığında eğer ameliyat endikasyonu konulmadı ise yani ameliyat gerekmiyor ise, akupunktur yapısal bozukluğu tedavi eden başarılı bir tedavi yöntemidir.

    BEL VE BOYUN FITIĞINDA AKUPUNKTURUN ETKİ MEKANİZMASI;

    1. AĞRI GİDERİCİ ETKİ

    Ağrı giderici etki: içsel morfinimiz ,endorfin salgısı artarak güçlü bir ağrı kesici etki oluşturur .

    2. ADELE GEVŞETİCİ ETKİ

    Vücudumuzda bulunan gama amino butirik asid (GABA)çok güçlü bir kas gevşeticidir. Akupunktur bu maddenin salgılanmasını sağlar.

    3. ANTİ ENFLAMATUAR VE ÖDEM ÇÖZÜCÜ ETKİ

    Fıtık bölgesinde oluşan ödem ve enflamasyon akupunktur sayesinde ortadan kalkar ve o bölgedeki damar ve sinirlere yapılan baskı da kaldırılmış olur, bu böbrek üstü bezinden salgılanan kortizon salgısının artmasıyla saglanır.

    4. PSİKOLOJİK VE SEDATİF ETKİ

    Akupunktur tedavisiyle serotonin ve endorfin seviyeleri artırılarak kişiye huzur ve sedasyon sağlanır.

    Merkezimizde bel ve boyun fıtığı tedavisinde akupunktur, elektro akupunktur ve lazer tedavisi birlikte uygulanmaktadır. Haftada 2 – 3 kez olmak üzere toplam 10 – 20 seans uygulama ile tedavi tamamlanır.

  • Qi –  çin felsefesine göre qi-çi

    Qi – çin felsefesine göre qi-çi

    Shen Nung’a göre vücutta Qi = Çi adını verdiğimiz bir yaşam enerjisinin var olduğu; bunun da vücudun her yerinde dolaştığı ifade edilir. Çi, gerek vücudun ruhsal, emosyonel= duygusal, davranış, mental=akıl, gerekse fiziksel aktivitesi olarak kabul edilir. Çin felsefesine göre; Çi=enerji; YİN=negatif ve YANG = pozitif anlamında evrensel güçlerin etkisi altındadır. Bu Qi= Çi adını verdiğimiz yaşam enerjisi insan vücudunda meridyen adını verdiğimiz kanallarda denge halinde dolaşır. İşte Qi=Çi yaşam enerjisinin (Çi) herhangi bir azlığı veya çokluğu , denge bozukluğu veya kesintiye uğraması Yin ile Yang’ın arasındaki dengenin de bozulmasına neden olur, bu da kişilerin hasta olmasına yol açar. Çin tıbbına göre Çi=Enerji; vücutta bazı özel meridyenler ve kanallar ile taşınır ve dolaşır. Bu meridyenlerin 12 âdeti vücudun her iki tarafında olmak üzere çifttir. Ayrıca vücudun ön ve arka kısmından giden 2 adet de ekstra meridyen bulunmaktadır. Bu meridyenler vücudu dikeysel olarak deri altından yukarı ve aşağı olmak üzere vücudu bir ağ gibi sarar. Bu meridyenler üzerinde de akupunktur noktaları bulunmaktadır. Meridyen boyunca enerji akımındaki herhangi bir tıkanıklık, eksiklik veya denge bozukluğu Yin ve Yang arasındaki dengeyi de bozacağından hastalıklar ortaya çıkar. İşte Akupunktur bu dengeyi sağlamak için meridyen üzerindeki özel akupunktur noktalarına iğne batırmak suretiyle yapılır. Böylece hastalığı yenmek için belirli aralıklarla seanslar (15–45 dakika) şeklinde uygulanır.

    Yin ve Yang akupunktur tedavisindeki tartışmalarda kullanılan en önemli bir teori (Tao filozofisi) haline gelmiştir.

    Vücuttaki Yin – Yang denge sistemi ( TAO filozofisi )

    Eski Çin felsefesine göre, alem birbirine iki zıt şeyden yapılmıştır. Alemin dengesi; bu iki zıddın, karşılıklı ve sürekli hareket içinde bulunmasıyla sağlanır. Bu iki zıt şeye Yin ve Yang denir.

    Alemde, nasıl ki gece-gündüz, soğuk-sıcak, acı-tatlı, az-bol, çürük-sağlam, boş-dolu, aç-tok, pozitif-negatif, vb. gibi zıtlıklar dengesi varsa, insan vücudunda da böyle zıtlıklardan oluşan bir denge sistemi vardır.Bu sisteme yin ve yang dengesi denmektedir. Bu denge halinde insan sağlıklı ve sıhhatli olmaktadır. Yin ve Yang dengesinin bozulması ile hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmaktadır. Akupunktur tedavisinin temel prensibinde, bu dengeyi korumak yatmaktadır.Hemeostasiz adını da verdiğimiz bu iç-dış ve psikolojik denge bozulmaya başladıkça hastalıklarda ortaya çıkmaya başlamaktadır.
    O zaman kişi kendini ;

    * keyifsiz,

    *huzursuz,

    *Rahatsız,

    *Ağrıları olan,

    *Hastalanmış biri olarak hisseder.
    Aslında bu var olan yaşam enerjisi ‘’ Çİ ‘’nin vücuttaki akışının bir şekilde kesintiye uğramış olmasından kaynaklanmaktadır.

    Yaşam enerjisi ‘’Çİ’’akışını ;

    * Aşırı sıcak ve soğuklar,
    * Cereyanda kalma,
    * Hava kirliliği,
    * Nemli ve rutubetli ortam,
    * Beslenme bozukluğu,
    * Stres, gerilim, öfke,
    *Yürüyüş ve hareket azlığı
    * Suni gıdalar ve yiyecekler,
    * Sigara ve alkol gibi zararlı maddeler,
    * Tuvalet alışkanlığı bozukluğu, hep bu dengeyi etkileyen sebeplerdendir

    -Akupunktur tedavisi ile bu yaşam enerjisi ‘’ Çİ’’ akışındaki bozulan dengeyi düzenler ve yin-yang denge sistemini kuvvetlendirir.

    YİN : Negatif, kadın, gece, karanlık, pasif, soğuk, nem, elektron, baz

    YANG : Pozitif, erkek, gündüz, aydınlık, aktif, sıcak, kuruluk, proton ve asit i temsil eder. Dikkat edilirse bu her iki öğe:

    Birbirine zıt,(negatif- pozitif)

    Birbirlerini takip eden (gece bitince gündüzün gelmesi gibi )

    Birbirlerini çeken bir güç olması(negatifin pozitifi çekmesi gibi)

    Her bir öğenin az da olsa birbirlerini kendi içinde barındırması veya birbirine dönüşebilmesi.

    Birbirlerini doğurması neslini devam ettirmesi(Her kadının (Yin) veya erkeğin (Yang)bir annesi(Yin) bir de babası (Yang) vardır.

    Çin’deki bu inanışa göre bu öğeler sağlıklı vücutlarda hep bir denge içindedir. Yin meridyenler vücudun daha çok korumaya muhtaç olan iç kısımlarında (kol ve bacakların medial=iç kısmında) bulunurken, Yang vücudun ve uzuvların (bacak ve kol ) dış ve arka kısmında yer alır. YİN meridyenler vücudun iç kısımlarında (kıllardan az olan bölgelerde) korunmaya muhtaç Yin=kadınsı olan bölgelerde yer alır.YANG meridyenler ise bacak ve kolların ön ve dış arka kısımlarında (kıllı olan kısım) darbelere daha dayanıklı olan Yang=erkeksi olan bölgelerde yer alırlar.

    5 Element Teorisi:

    Beş element, enerjinin beş değişim şeklidir.Bunlar:

    Ateş

    Odun

    Toprak

    Metal

    Su

    Her element maddenin bir tanımıdır ve bu enerji birinden diğerine değişerek yol alır. Enerjinin beş şekli; metal, ağaç, su, ateş ve topraktır. Beş element teorisi evrendeki fenomenlerin tümünün doğada odun, ateş, toprak, metal veya suya karşılık geldiklerini ve bunların sürekli bir hareket ve değişim içinde bulunduklarını öne sürer. Bu teori ilk kez İ.Ö. 16. yüzyılda Çin’ de ortaya atılmıştır. O dönemde Çinliler gözlemledikleri doğanın beş önemli durumdan etkilendiğini düşünmüşledir: “Yemek, su ve ateş ile hazırlanır. Üretmek için metal ve oduna ihtiyaç vardır. Toprak her şeyi doğurur”.

    Geleneksel Çin Tıbbında beş element teorisinden yola çıkarak, zang ve fu organlarının fizyolojik ve patolojik çalışma şekillerini, birbirleriyle ve dış dünya ile etkileşimlerini kapsayan bir teşhis ve tedavi yöntemi geliştirilmiştir. Her element belli bir organı, dokuyu, sesi (bağırma, gülme vb), rengi, kokuyu, tadı, duyu organını, duyguyu ve iklimi temsil eder. Beş elementin, dolayısıyla organların, arasında kontrolcü, destekleyici, engelleyici ve düzenleyici ilişkiler bulunur. Örneğin geleneksel Çin tıbbı anlayışına göre odun (karaciğer) toprağı (dalak), toprak suyu (böbrek), su ateşi (kalp), ateş metali (akciğer) ve metal odunu kontrol eder; odun ateşi (karaciğer kalbi) , ateş toprağı (kalp dalağı), toprak metali (dalak akciğeri), metal suyu (akciğer böbrekleri) ve su yeniden odunu (böbrekler karaciğeri) destekler. Dolayısıyla her organ sahip olduğu Yin ve Yang enerjisi ile bu döngü içindeki rolünü oynar. Bir organdaki Yin ve Yang dengesi bozulduğunda (hastalandığında) , bu dengesizlik etkileşim içinde olduğu diğer organlara yansır. Diğer organlar yeniden dengenin oluşturulabilmesi için faaliyete geçerler ve böylece hastalık tablosu tamamlanır. Geleneksel Çin tıbbında Yin ve Yang arasındaki dengesizliği saptamak ve iyileştirmek hedeflenir.

    ZANG-FU ORGANLAR

    Zang organ meridyenleri (-) olup içi dolu organlardır.

    Zang Organlar: Dalak, Karaciğer, Kalp, Perikart (kalp zarı), Pankreas ve Böbrek.

    Fu organ meridyenleri ise (+) olup içi boş organları temsil eder.

    Fu organlar: Kalın barsak, İnce Barsak, Mesane, Mide, Safra Kesesi ve Üç’lü ısıtıcı (Enerji)

    Beş element Feng Shui de en önemli rolü üstlenir. Enerjinin elementlere göre döngüsü değişiktir.

    Pozitif, Üretken Döngü
    Burada bir element diğerine dönüşürken pozitif bir etkileşim içindedir. Biri diğerini oluşturduğu veya beslediği için potansiyel enerjide bir büyüme oluşturur.
    Ağaç ateşi yaratır. Ateş küle dönüşerek toprağı yaratır. Topraktan mineraller şeklinde metal çıkar. Metal eriyince suyu oluşturur. Su da ağacı besler

    Zayıflatıcı Döngü
    Bir element bir öncekinin etkisini azalttığında zayıflatıcı döngü oluşur. Bu değişim agresif değildir. Genellikle istenmeyen olumsuz enerji odakları bu döngüyle zayıflatılır.
    Üretken döngünün tam tersi zayıflatıcı döngüdür. Birbirlerinin doğuşunu engellediği için zayıflatıcı bir etkiye sahiptir.
    Su ağacı besler,o zaman ağaç suyun etkisini zayıflatır. Metal suyu oluşturur o zaman su metali zayıflatır. Topraktan metal oluşur, metal toprağı zayıflatır. Ateş toprağı oluşturur ama toprak ateşi zayıflatır. Ağaç yanarak ateşi besler o zaman ateş ağacı zayıflatır.

    Yıkıcı Döngü
    Bu genelde elementlerin agresif olarak bir anlamda düşmanca etkileşimidir. Bir element bir sonrakinin gelişimine engel olur.
    Su ateşi söndürür. Ateş metali eritir. Metal ağacı keser. Ağaç kökleriyle toprağı ele geçirir. Toprak da suyu tutar.
    Bu döngüyü zayıflatma için kullanmak pek önerilmez. İki güç arasındaki düşmanca tutum faydadan çok zararlıdır. Bu harmoni bozukluğu getirir.

    SU: Akvaryum, havuz, mavi ve siyah
    AĞAÇ: Yeşil bitkiler, yeşil
    ATEŞ: Bol ışık, mumlar, kırmızı eşyalar, kırmızı, portakal rengi
    TOPRAK: Toprak malzemeler, çakıl taşları, kristaller, kaya, toprak/kum, sarı

    METAL: Rüzgar çanları, kurmalı saatler, metalik renkler, beyaz

    Günümüz tıbbında, organlarımızın işlevleri artık ayrıntılı bir şekilde bilinmektedir. Vücudumuzdaki tüm organ ve dokular, sabit iç koşulların sürdürülmesi ve işlevlerin

    düzenlenmesine katkıda bulunarak bir denge oluştururlar. Akciğer hücrelerce kullanılacak oksijeni sağlar ve açığa çıkan karbon dioksidi atar, kalp kanı dokulara pompalar, kan taşıma görevini üstlenir, sindirim sistemi gerekli besinlerin sindirilip kullanıma sunar ve gerekmeyenleri boşaltır, karaciğer sindirilen bu maddeleri işler, böbrekler iyon dengesini sağlar ve yine atıkların boşaltılmasına yardımcı olur.

    Otonom Sinir Sistemimiz, sinir sistemimizin büyük bir bölümünü oluşturur, bilinçli kontrolümüzün dışında yürütülen işlevleri (arter basıncı, vücut ısısı, iç organlarımızın çalışması vb) düzenler. Vücudumuzdaki organların işlevlerinin çoğu “otonom refleksler” ile yönlendirilmektedir. Örneğin iştah verici bir yemeğin kokusu, daha lokmayı ağzımıza almadan, sinir sistemimiz tarafından değerlendirilir, parasempatik uyarı ile tükürük ve mide salgısı başlar. Otonom reflekse diğer bir örnek de tansiyonumuzun ayarlanmasıdır. Tansiyonumuz çıktığında, bu basınç damarlara yansır. Damar duvarında bulunan özel reseptörler tarafından algılanan bu basınç beyine iletilir. Beyin sempatik uyarıyı azaltarak kan basıncımızı düşürür. Sempatik ve parasempatik sistemler sürekli bir bazal etkinlik halindedirler; iç ve dış koşullara karşılık belli bir dengeyi sağlama görevini üstlenmişlerdir.

  • Astımın akupunktur ile tedavisi

    Astımın akupunktur ile tedavisi

    ASTIM NEDİR?

    Astım bronş dediğimiz akciğer içi hava yollarının müzmin iltihabi bir hastalığıdır. Bu iltihap alerjiye veya sık geçirilen enfeksiyonlara bağlı gelişebilir. Astımda: -Havayolları iltihaplı, şiş ve kızarıktır -Havayolları iltihaba bağlı daralmıştır -Havayollarında aşırı duyarlık vardır.

    Hava Yollarında Aşırı Duyarlılık nedir?

    Hava yollarında aşırı duyarlılık normal bir insanın hava yollarının karşılaştığı zaman herhangi bir kasılmaya yol açmayan sigara dumanı, parfüm, yemek ve bazı diğer kokulara karşı aşırı bir tepki vererek bronşların daralması halidir Bu temas sonucu hastalarda öksürük krizi ve nefes darlığı ortaya çıkabilir.

    Astım, tüm dünyada yaklaşık 300 milyon kişiyi etkilediği tahmin edilen ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her 100 erişkinden 5-7’sinde, her 100 çocuktan 13-15’inde görülmektedir.

    Her yaştan bireyi etkileyebilen, doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen, kontrol altına alınamadığında ise günlük aktiviteleri ciddi olarak kısıtlayabilen kronik (müzmin) bir hastalıktır.

    Astım, hava yollarının daralması ile kendini gösteren ve ataklar (krizler) halinde gelen bir hastalıktır. Hastalar ataklar arasında kendilerini iyi hissederler.

    ASTIM BELİRTİLERİ NELERDİR ?

    • Hava yollarında daralma olduğunda;

    • öksürük (genellikle kuru),

    • nefes darlığı,

    • göğüste baskı hissi ve

    • hırıltı-hışıltılı solunum gibi belirtiler meydana gelir.

    Bu belirtilerden herhangi biri veya birkaçı bir arada bulunabilir. Bu belirtiler sadece astıma özgü değiştir, başka hastalıklarda da olabilir. Ancak aşağıda sayılan özelliklerle birlikte olduklarında astım açısından önem taşımaktadırlar:

    Belirtiler;

    • Tekrarlayıcı olup nöbetler halinde gelirler,

    • Genellikle gece veya sabaha karşı ortaya çıkarlar,

    • Kendiliğinden veya ilaçlar ile düzelirler,

    • Mevsimsel değişiklik gösterebilirler.

    AKUPUNKTUR İLE ASTIM TEDAVİSİ

    Akupunktur tedavisi yan etkisi olmayan bir tedavidir. Tedavide herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır.Hasta iyileştikçe kullanmış olduğu steroid ve diğer ilaçları zamanla bırakmaktadır.

    Tedaviye öncelikle hastanın alerji yapan uyaranlarla temasının kesilmesi veya azaltılması ile başlanmalıdır. Hastanın ilk aşamada hangi maddeye karşı alerjisi varsa o maddeden nasıl kaçınacağını öğrenmesi ve maske gibi koruyucu önlemleri alması gerekir. Tedavinin etkili olabilmesi için en önemli kural budur. Bazı hastalarda yapılan tüm allerji testlerine rağmen herhangi bir alerjen bulunamamaktadır. Ancak tedaviye başlandıktan sonra hastalar zamanla hangi maddelere karşı alerjisi olduğunu tesbit edebilmektedir.

    Son yıllarda Dünya’da ve Türkiye’de akupunktur ile astım tedavisi sıkça uygulanan tedavi yöntemleri arasına girmiştir.

    Akupunktur interferon salınımını artırarak vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmekte, dolayısıyla vücud direncini arttırmaktadır. Hastalar gerek viral gerekse bakteriyal enfeksiyonlara daha az yakalanmaktadır. Daha az enfeksiyon daha az kriz demektir. Akupunktur vücudumuzda bulunan doğal kendi ödem çözücü maddeleri harekete geçirir. Akupunktur iğnesi ile Kulak kepçesinde bulunan hipofizin temsili noktasında bulunan ACTH noktasının uyarılması ACTH salınımı artmakta yine böbrek üstü bezi temsili noktasında bulunan Kortikosteroid noktasının uyarılması ile de kortizon salgılanmaktadır. Kortizonun ödem çözücü etkisi vardır.Özellikle Akçiğer ve burundaki ödemin çözülmesi hastanın daha rahat nefes alıp vermesini sağlayacaktır.Ayrıca Kulakta Akçiğer temsil noktalarının uyarılması ile de Akçiğer de iyileşme süreçi hızlanmakta Solunum kapasitesi artmaktadır..

    Akupunktur serotonin ve endorfin miktarını artırarak tedavi sırasında kişiye huzur verir ve rahatlama sağlar.

    Akupunktur iğnesi ile anti alerji noktaların uyarılmasıyla Alerjik reaksiyonları oluşturan salgıların azaldığı tespit edilmiştir. Alerjik reaksiyonda en önemli rolü üstlenen immünglobülin E’nin akupunktur tedavisi sonunda azaldığı tespit edilmiştir.

    Bütün bunlarla beraber akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisiyle vücudun genel dengesi düzelmekte, diğer hastalıklarla beraber alerjik rahatsızlık görülme oranı da azalmaktadır.

    Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi hastadan hastaya göre değişmekle birlikte ortalama 20 – 30 seans sürmektedir. Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi yan etkisizdir. Nadir de olsa hastalığın klinik seyrine göre tedavi senede 1 defa tekrarlanabilir.

  • Akupunktur ile allerjik rinit (saman nezlesi) tedavisi

    Akupunktur ile allerjik rinit (saman nezlesi) tedavisi

    Alerjiye neden olan maddelerin (alerjen) burun mukozasına temas etmesi sonrasında ortaya çıkan ve akıntı, burun ve gözlerde kaşıntı, hapşırma, boğaz kaşıntısı gibi şikayetlerle seyreden rahatsızlığa alerjik nezle adı verilmektedir.

    Nedeni havada bulunan ve solunumla buruna giren parçacıklara karşı gelişen anormal reaksiyondur. Alerjik nezle ile eş anlamlı olarak saman nezlesi, yaz gribi ve alerjik rinit (burun iltihabı) terimleri de kullanılmaktadır.

    Bu hastalıkta oluşan alerjik reaksiyonların şiddeti kişiden kişiye değişmekte, bazı hastalar bu alerjik reaksiyonları çok hafif atlatırken bazıları için iş yapmalarını engelleyecek, hayat kalitelerini bozacak kadar şiddetli olabilmektedir.

    Alerjik nezle şikayetlerin süresine göre Intermitant (aralıklı) ve Persistan (Sürekli) olmak üzere iki alt gruba ve şiddetine göre hafif, orta ve ağır olarak üç gruba ayrılmaktadır.

    Allerjik rinit hayatı tehdit eden bir hastalık değildir, ancak insanların yaşam kalitesini önemli oranda olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Allerjik rinit erişkinlerde iş günü, çocuklarda okul günü kaybı ile olduğu kadar; tedavisi için harcanan paranın oldukça yüksek olması nedeni ile de ekonomik açıdan da zarar vermektedir. Bu nedenle Allerjik rinit tanı ve tedavisi oldukça önemlidir.

    Allerjik rinit burun mukozasının (burun iç yüzünü örten zarın) enflamasyonu (ödemi- enfeksiyona bağlı olmayan iltihabı) olarak tanımlanır. Burunda kaşıntı, hapşırık, sulu burun akıntısı ve burun tıkanıklığı ile karakterizedir. Baş ağrısı, koku alma bozukluğu ve konjuktivit gibi bulgular da eşlik edebilir.

    Alerjik Rinit(nezle) sık görülen bir hastalıktır.Ülkemizde görülme sıklığı % 9-20 ‘dir. Bu oran diğer alerjik hastalıklarda olduğu gibi her geçen yıl artmaktadır.

    1. Alerjik nezle belirtileri; burun akıntısı, hapşırma, burun kaşıntısı, burun tıkanıklığı, koku almada azalma, gözlerde kızarma ve sulanma gibi belirtilerle günlük yaşamı olumsuz etkiler.

    2. Yorgunluk, algılama güçlüğü, uyku bozukluğu gibi belirtilerle günlük yaşamı olumsuz etkiler.

    3. Tedavi masrafları de önemlidir. Doğru tanı konulamayan hastalarda tekrarlayan ve gereksiz yere kullanılan antibiyotik tedavileri ekonomik açıdan maliyeti artırmaktadır.

    4. Sinüzit, Orta Kulak İltihabı, Polipler Ve Astım gibi birlikte bulunabilen hastalıklar alerjik Rinitin (nezlenin) önemini artırmaktadır. Özellikle astım ve alerjik nezle birlikteliği en fazla önemsenmesi gereken durumdur. Yapılan çalışmalarda allerjik rinitli hastaların %20-40’da aynı zamanda astım olduğu saptanmıştır. Ayrıca astımlı hastaların %60-80’de Üst solunum yollarına ait şikayetler ve bulgular bulunmaktadır. Hatta rinit açısından sorgulama biraz daha ayrıntılı yapıldığında allerjik astımlı hastaların %98’de rinit varlığı saptanmıştır.

    AKUPUNKTUR İLE ALERJİK NEZLE TEDAVİSİ

    Akupunktur tedavisi yan etkisi olmayan bir tedavidir. Tedavide herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır.Hasta iyileştikçe kullanmış olduğu steroid ve diğer ilaçları zamanla bırakmaktadır.

    Tedaviye öncelikle hastanın alerji yapan uyaranlarla temasının kesilmesi veya azaltılması ile başlanmalıdır. Hastanın ilk aşamada hangi maddeye karşı alerjisi varsa o maddeden nasıl kaçınacağını öğrenmesi ve maske gibi koruyucu önlemleri alması gerekir. Tedavinin etkili olabilmesi için en önemli kural budur. Bazı hastalarda yapılan tüm allerji testlerine rağmen herhangi bir alerjen bulunamamaktadır. Ancak tedaviye başlandıktan sonra hastalar zamanla hangi maddelere karşı alerjisi olduğunu tesbit edebilmektedir.

    Son yıllarda Dünya’da ve Türkiye’de akupunktur ile alerjik rinit (nezle) ve astım tedavisi sıkça uygulanan tedavi yöntemleri arasına girmiştir.

    Akupunktur interferon salınımını artırarak vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmekte, dolayısıyla vücud direncini arttırmaktadır. Hastalar gerek viral gerekse bakteriyal enfeksiyonlara daha az yakalanmaktadır. Daha az enfeksiyon daha az kriz demektir. Akupunktur vücudumuzda bulunan doğal kendi ödem çözücü maddeleri harekete geçirir. Akupunktur iğnesi ile Kulak kepçesinde bulunan hipofizin temsili noktasında bulunan ACTH noktasının uyarılması ACTH salınımı artmakta yine böbrek üstü bezi temsili noktasında bulunan Kortikosteroid noktasının uyarılması ile de kortizon salgılanmaktadır. Kortizonun ödem çözücü etkisi vardır.Özellikle Akçiğer ve burundaki ödemin çözülmesi hastanın daha rahat nefes alıp vermesini sağlayacaktır.

    Akupunktur serotonin ve endorfin miktarını artırarak tedavi sırasında kişiye huzur verir ve rahatlama sağlar.

    Akupunktur iğnesi ile anti alerji noktaların uyarılmasıyla Alerjik reaksiyonları oluşturan salgıların azaldığı tespit edilmiştir. Alerjik reaksiyonda en önemli rolü üstlenen immünglobülin E’nin akupunktur tedavisi sonunda azaldığı tespit edilmiştir.

    Bütün bunlarla beraber akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisiyle vücudun genel dengesi düzelmekte, diğer hastalıklarla beraber alerjik rahatsızlık görülme oranı da azalmaktadır.

    Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi hastadan hastaya göre değişmekle birlikte ortalama 20 – 30 seans sürmektedir. Akupunktur ile alerjik nezle ve astım tedavisi yan etkisizdir. Nadir de olsa hastalığın klinik seyrine göre tedavi senede 1 defa tekrarlanabilir.

  • Akupunkturun tarihçesi, türkiyede ve dünyada akupunktur

    Akupunkturun tarihçesi, türkiyede ve dünyada akupunktur

    AKUPUNKTURUN TARİHÇESİ

    Akupunktur’un tarihçesi, 5.000 yıl öncesine kadar uzanır. Bu tıp bilimi gün geçtikçe tüm dünyada ve ülkemizde de saygın yerini alarak ilerlemektedir. Günümüzden tam 4700 yıl önce (M.Ö. 2597- 2697) Çin’in Sarı krallık döneminde yazılan “Huang Di Nei Jing (Klasik Dâhiliye) kitabı günümüzdeki tıp alanında yazılmış en eski kitap olarak bilinir. Bu kitap Akupunktur ve Moksa (ısı ile yapılan bir tedavi ) ile ilgili Çin Tıbbının babası olarak bilinen Shen Nung’dan bile daha önce yazılmış olduğu söylenir.

    Han Hanedanlığı döneminde (M.Ö.206-M.S.220) kaleme alınmış olan Shuo Wen Jie Zaadlı kitaba göre Akupunktur tedavisinde BİAN adı verilen taştan yapılmış iğneler kullanılmıştır. Zamanla bian taşlarının yerini balık kılçığı, kemik veya bambudan yapılan iğneler almaya başlamıştır. Günümüzde ise kıl kadar ince çelik,altın ve gümüş iğneler kullanılmaktadır.

    Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili kitapların yazılması 1600’ lü yıllara kadar uzanır. Akupunktur ilk olarak Dabry (1853) ve Morant (1927) tarafından Batı’ya tanıtıldı.

    Yine eski Mısır tarihi Hiyelografik yazılarında (günümüzden 2500 sene önce ) Mısırlıların akupunktur iğnesi ile kulağın belirli bölgesini dağlayarak siyatik tedavisi yaptıkları görülmüştür.

    1911 yılındaki Çin’deki krallık dönemi bittikten sonra akupunktur daha fazla yayılmaya başlamıştır. Akupunktur 1944 den sonra Çin devlet Başkanı Mao Zedong’ un bu konuya önem vermesi ile de yayılması hız kazanmıştır. Akupunktur 1945 yılında Çin’de ilk defa enternasyonal bir hastane de uygulanmaya başlanmıştır.1948 yılından itibaren de resmi olarak eğitim verilmeye başlamıştır.

    Akupunktur 1970 yılından itibaren de WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından onaylanmış ve desteklenmiştir.

    İlk defa 1972 yılında Amerikan başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etmiştir. Gezi sırasında Amerikalı gazetecilerden biri apandisit olmuş olup apandisit ameliyatını akupunktur anestezisi altında hiçbir genel anestezi yapılmadan ağrısız bir şekilde yapılmıştır. Bu gören Amerikalı bilim adamları bu tarihten itibaren akupunkturla çok yakından ilgilenmeye ve eğitim almaya başlamışlardır.

    1998 yılında ise Amerika’nın NIH (National Institute of Health=Ulusal Sağlık Örgütü) tarafından da akupunkturun birçok hastalığın tedavisinde kullanılabileceği ve çok etkin olduğunu açıklamıştır.

    Avrupa ülkelerine baktığımızda akupunkturla ilk ilgilenen ülke 2. Dünya Savaşı sıralarında (1945) Fransa olmuştur.

    1957 de Fransa’da Dr. Nogier kulağın ters homunculus şeklinde olduğunu ve kulakta bütün vücut noktalarının bulunduğunu ileri sürerek auriküloterapi’yi geliştirmiştir. Aynı dönemde İngiltere’de Sir Henry Head teorileri ile akupunkturu açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca Felix Mann yazdığı akupunktur kitapları ile akupunkturun yaygınlaşmasına ciddi katkılarda bulunmuştur.

    TÜRKİYE’DE AKUPUNKTUR

    Son 40 yıldır dünyadaki bir çok tıp fakültesinde akupunktur uygulanmaktadır. Akupunktur Ülkemizde akupunktur tedavisinin, diğer tedavi metotlarında olduğu gibi, bilimsel yöntemlerle yapılmasının esas ve usullerini düzenlemek amacıyla 29.5.1991 tarih ve 20885 sayılı Akupunktur tedavi yönetmeliği yayınlanmıştır. Böylece İlk defa 29 Mayıs 1991’de Sağlık Bakanlığı tarafından resmi olarak alternatif değil, bilimsel bir tedavi metodu olarak kabul edildi.

    Bugün Ülkemizde devlet hastaneleri başta olmak üzere bir çok Tıp Fakültesi hastanelerinde de akupunktur uygulanmaktadır. Sağlık Bakanlığı 13 Mart 2002 tarih 24694 Sayı ile ‘Akupunktur Tedavi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ yayınlayarak Akupunktur yönetmenliğinde düzenlemeler yapmıştır.

    1991 yılında yayınlanan Akupunktur yönetmeliğinden sonra ilk defa 1994 yılında Trakya Üniversitesi Edirne tıp fakültesinde Akupunktur dernekleri tarafından Akupunktur sertifika eğitimi verilmiştir. Bu eğitimler Akupunktur dernekleri tarafından kurs, sempozyum ve kongreler şeklinde verilmeye devam etmiştir. İlk defa sağlık bakanlığının izni ile 2002 yılında Gazi üniversitesi Tıp fakültesince verilmeye başlanan Akupunktur eğitimleri çeşitli üniversitelercede halen verilmeye devam etmektedir.

  • Akupunkturun etki mekanizmaları

    Akupunkturun etki mekanizmaları

    Akupunkturun etki mekanizmaları Akupunktur noktasına iğne batırıldığı zaman, objektif ve subjektif etkiler gözlenir.

    1. Subjektif etkiler : Akupunktur noktasına batırılan iğne deride bölgesel olarak gerginlik, baskı, ısınma ve acı hissine yol açmaktadır. Buna Çin literatüründe “Deqi” denir (10). Akupunktur iğnesi batırıldığı zaman, noktanın çevresinde eritem oluşur. Bunun sebebi zarar gören hücrelerden salınan histamin, bradikinin ve benzeri maddelerdir.

    2. Objektif etkiler

    a. Sinir sistemi üzerine etkileri

    b. İmmün sistem üzerine etkileri

    c. Metabolizma üzerine etkileri

    d. Gastrointestinal sistem üzerine etkileri

    Akupunktur noktaya iğneyi batırdığımız zaman sinir ucu (Reseptör) uyarılır ve bu uyarı sinir yoluyla omuriliğine ve oradan da beyindeki ilgili merkezlere ulaşır. Bunun sonucu olarak vücudumuzda çeşitli kimyasal maddeler değişik alanlarda salgılanır ve dolaşım yoluyla salgılanan kimyasal maddeler hastalıklı olan bölgeye ulaşırlar ve etkisini gösterirler.

    Akupunktur tedavi etkisi 6 grupta toplanır:

    1. Analjezik etki

    2. Sedasyon etkisi

    3. Homeostatik etkisi

    4. İmmun stimulan etkisi (Bağaşıklık sistemi güçlendiren etki)

    5. Psikolojik etkisi

    6. Motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi.

    1.Analjezik etki: Analjezik (Ağrı kesici) etki salgılanan Endorfin ve Enkefalinler ile elde edilir.(Endorfin ve Enkefalinler çok güçlü ağrı kesici özelliğe sahip kimyasal maddelerdir). Akupunkturun analjezik etkisi hemen tedaviden sonra görülür ki bu da artrozların, baş ağrılarının, bel ve boyun ağrılarının ve buna benzer ağrılı sendromların tedavisinde etkilidir. Bu salgılanan endorfin ve enkafalinler Ağrı eşiğinin yükselmesini de sağlayarak analjezik etkiyi artırırlar.

    2.Sedasyon etkisi: Akupunkturun beyinde Dopamin, Serotonin, Endorfin, GABA (gama-amino-buterik-asid) salınımında artış sağladığı tesbit edilmiştir. Bu maddelerden Serotonin ve Dopamin insanda sedasyon sağlayan maddeler olup hastayı rahatlatır. Serotonin ve Dopamin artışı depresyon’da, insomnia’da, anksiyete’de, histeri’de, ilaç bağımlılıkları ve davranış bozukluklarında sedasyon etkisini artırdıkları tespit edilmiştir.Sedasyon etkisi Raphe sistem, Bazal ganglionlar, Retiküler formatio gibi bazı beyin bölgelerinin aktivasyonu ile sağlandığı tespit edilmiştir.

    3.Homeostatik etkisi: Akupunktur Sempatik ve Parasempatik sinir sistemini dengeye sokarak homeostatik etki sağlar.

    4.İmmun stimulan etkisi: Akupunktur vücut direncini artırır. Vücudumuzun bağışıklık sistemini güçlendirerek bakteri ve virüslerin neden olduğu enfeksiyonlardan korur. Vücudun hastalıklara karşı direncini arttırır.Akupunktur tedavisinden sonra,lökositlerin (Beyaz kan hücreleri) arttığı,vücudun direnç gücünü oluşturan gamaglobulinlerin,antikor ve substanslarının kandaki seviyelerinin arttığı tesbit edilmiştir.

    Akupunkturun immün sistem üzerine etkisinin,endojen opioidlerden beta endorfin (BE), LE ve metionin enkefalinin bu sisteme yaptığı etkilere bağlı olduğu düşünülmektedir. Elekroakupunktur uygulamasının dalakta BE salgılanmasını yükselttiği ve bunun sonucu NK hücre aktivitesini ve interferon gamma düzeyini artırdığı sonucuna varılmıştır. TNF-alfa, interferon gama, interlökin-1 alfa,interlökin-2 B hücre proliferasyonunu artırırken,interferon gama ve interlökin-2 de antikor yapımını artırmaktadır.

    Endorfin ve enkefalinlerin NK hücre aktivitesi,sitotoksik T lenfosit generasyonu, monositkemotaksi, interferon gama, interlökin-1, interlökin-2, interlökin-4 ve interlökin-6’nın üretimini artırdığı tespit edilmiştir. Alfa, beta ve gamma endorfinlerin değişik immün fonksiyonlara sahip olduğu belirlenmiştir. Kanda ki lökosit, antikor ve gama-globülinlerin değerini artırarak bu etkiyi yapar ve böylece enfeksiyona karşı vücut direncini artırır.

    5.Psikolojik etki: Akupunktur uygulaması ile merkezi sinir sistemi ve plazmada düzeyi yükselen endojen opioidlerden enkefalinlerin ruhsal ve psikolojik durumu düzenlemede rol aldığı belirtilmektedir. Enkefalinlerin antidepresan, antikonvülsif ve anksiyeteyi giderici etkilerinin olduğu bilinmektedir. Akupunkturun endojen opioidlere ilave olarak, merkezi sinir sisteminde serotonin düzeyini artırdığı gözlenmiştir.

    Serotonin, ‘’mutluluk hormonu’’ adıyla bilinen ve ruh halimizi çok etkileyen bir hormondur. Serotoninin ,Sakinleştirici ve trankilizan etkisi vardır. Günümüzde yapılan çalışmalar sonucunda depresyon, migren, obsesif kompulsif bozukluk, obezite, insülin direnci, fibromiyalji ve hiperaktivite gibi birçok hastalığın temelinde serotonin eksikliğinin olduğu düşünülmektedir.

    serotoninin, kişinin kendini iyi hissetmesi, mutlu ve halinden memnun olması, iştahının ve seks dürtülerinin normal düzeyde olması ve psikomotor dengenin sağlanmasında etkilerinin bulunduğu tespit edilmiştir.

    Serotonin uykuyu, seksüel enerjiyi, ruh halini, ani ve aşırı isteklerle iştahı düzenler. Düşük serotonin miktarı, sinirli, huzursuz ve depresif ruh hallerine neden olabilir. Mide ve bağırsak bölgesindeki kas sisteminin hareketlerini yönetir, ağrı algılama sisteminizi düzenler ve dinlendirici bir uyku sağlar. Serotonin düzeyi düştüğünde ise keyfimiz ve genel ruh halimiz etkilenir. Bunun dışında insan vücudundaki serotonin düzeyini, çeşitli hormonlar da etkilemektedir. Örneğin kadın vücudundaki östrojende artma, serotonin düzeyinde de bir artışa neden olmakta; aynı şekilde, kadınların âdet görmeleri sırasında, östrojen hormonlarında düşüş olması, serotonin düzeyini de düşürmekte ve bu durum, kan damarlarının aşırı genişlemesi sonucu, kadınlarda migren başlamasına neden olabilmektedir. Beyindeki bir serotonin eksikliği endojen depresyona yol açabilir, iştahı bozar ve obezite veya anoreksiya ve bulimia nevroza gibi diğer yeme bozukluklarına yol açabilir, ayrıca uykusuzluktan sorumlu olabilir. Migren atağından önce vücuttaki serotonin düzeyi yüksek olmakta, atak geçtikten sonra da düşmektedir. Ayrıca kalp krizi geçirmiş birçok hastanın depresif olduğu ve bu kişilerin idrarında daha çok serotonin atıldığı tespit edilmiştir. Açlık, yorgunluk, stres, yemek, ışık ve ilaçların serotonin düzeyini düşürdüğü tespit edilmiştir. Serotonin yükseldiğinde veya yeterli olduğunda ise; moralimiz yüksek olur, rahat uyku uyuruz, iştahımız azalır,ruh sağlığımız düzelir,enerjimiz artar.Vücudumuzda bu kadar etkili olan bu hormonun düzensizliğinde birçok hastalık ortaya çıkar

    6.Motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi: Akupunktur uygulaması ile motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi görülmüş ve bundan dolayı hemipleji (Felç) rehabilitasyonunda ve fasial paralizi( Yüz felci) vakalarında tatbik edilmiştir. Akupunktur uygulaması sinir sistemini etkilemekte ve nöronlarda K+ , Na+ , Ca+ konsantrasyonlarında, merkezi sinir sisteminde beta endorfin ve lösin enkefalin gibi nöropeptidlerin ve aspartat gibi nörotransmitterlerin miktarlarında değişmelere neden olduğu gözlenmektedir. Araştırmacılar, akupunkturun etkilerinin beyin tarafından düzenlendiği görüşünde ağırlıklı olarak durmaktadırlar ve EA uygulamasının sinir hücresi aksiyon potansiyelinde güçlü bir değişmeye neden olduğunu belirtmektedirler. Paralizi olgularında geç safhalarda bile akupunkturla cevap alınabilmektedir.

    Akupunktur,Kas, tendon ve kemik yapısını kuvvetlendirdiği tespit edilmiştir. Yapılan deneysel çalışmalarda çalışma gücünü artırdığı tespit edildiğinden dolayı Sporcularda doping amacıyla kullanılmaktadır.