Cilt bakımı, cildin çevresel toksinlerden temizlenmesi, beslenmesi amacıyla yapılır.
Güneş ışığı, kızılötesi radyasyonlar, hava kirliliği, iklim değişikliği, sigara, alkol, beslenme bozuklukları cildi olumsuz etkileyen faktörlerdir. Bu faktörler cildin hücresel bileşimini (DNA) mutasyona uğratabilir.
Cilt bakımı yaptırmak korucuyu oksidanların doğal deposunu harekete geçirerek cildin kendisini onarmasına, yeniden yapılanmasına, gözeneklerin açılarak hava almasına yardımcı olur.
Cikt bakımları cildin yapısı degerlendirilerek ek bakımlarla desteklenirse sonuçlar daha iyi olur.Yağlı, gözenekli bir cilt su bazlı nemlendiricilere ihtiyaç duyarken, kuru ciltler daha yağlı nemlendiricilere ihtiyaç duyar.
Cilt Tipleri
Normal Cilt: Görünümü şeffaf, gözenekleri kapalı, lekesiz ve problemsiz bir cilttir.Kullanılacak ürünler; süt tipi temizleyici, alkol oranı normal bir tonik ve su içerikli hafif bir nemlendiricidir.
Karma Cilt: Alın, burun ve çene yağlıdır. Yani yüzde T şeklinde bir yağlanma söz konusudur.Yağlı olan kısımlarda siyah nokta, yağ butonları, açık gözenekler bulunabilir. Yanaklardaki gözenekler genellikle kapalıdır. Kullanılacak ürünler; süt tipi temizleyici, düşük alkol içeren tonik, cildin durumuna göre nemlendiricidir.
Kuru Cilt: İnce bir üst deriye sahip, gözenekleri ufak ve kapalı cilt. Ancak yağ salgılanması normalin altında olduğu için görünümü mattır ve pul pul kalkmalar görülür. Bu tip ciltler gergindir ancak çabuk kırışmaya eğilimlidir.Böyle cilde sahip olanlar ciltlerini mezoterapiyle desteklerlerse bu süreci yavaşlatabilirler. Kullanılacak ürünler; Süt tipi temizleyici, alkolsüz tonik, yağ içerikli nemlendirici, besleyici gece kremi ve yağ depo edici maskelerdir.
Yağlı Cilt: Görünümü parlak ve yağlı, gözenekleri açık bir cilt tipidir.Gözeneklerin içi genellikle dolu, siyah noktalı ve sivilceli olabilir. Yağlı cildin akne problemini önlemek için günlük temizlik çok önemlidir.Kullanılacak ürünler; jel tipi temizleyici, alkollü tonik, su içerikli nemlendirici ile temizleyici ve sıkıştırıcı maskelerdir.
Yağlı ve Sivilceli Cilt: Sivilce, kapalı olan gözeneklerden fazla yağ salgısının dışarı çıkamayıp, birikmesiyle oluşur.Bu da siyah nokta oluşumunu artırır. Kullanılacak ürünler; antiseptik sabun, su bazlı nemlendiricilerdir.
Yağlı ve Hassas Cilt: Genişlemiş gözenekler, kırmızı lekeler görülebilir.Kaşıntı ve yanma da eşlik edebilir.. Kullanılacak ürünler; Süt tipi temizleyici, alkolsüz tonik, su içerikli hafif nemlendiricilerdir.
Olgun Cilt: İleri yaşlarda görülen cilt tipidir.Ölü hücreler birikerek cilde kalın bir görünüm verir. Yağ hücrelerinin daha yavaş çalışmaları ise derin çizgilere ve sarkmaya neden olur.Nemlendirici kullanılmazsa deri kurur ve kırışır. Kullanılacak ürünler; E vitamini içeren kremler, alkolsüz tonik, su içerikli nemlendiricilerdir.
Sadece cilt bakımı yaptırıp yaşam tarzını düzenlememek durumunda ciltten çok fazla birşey beklememek gerekir.Öncelikle yeterli su alımına dikkat edilmeli, dengeli beslenilmeli, yeteri kadar uyunmalı,sigara, alkol ve gereksiz ilaç kullanımının önüne geçilmelidir.
Örümcek ağı estetiği; ameliyatsız yüz germe işlemidir.
Yüz ve boyun bölgesine PDO denilen ameliyat iplikleri yerleştirilerek yapılır.
PDO iplikleri cerrahi ameliyatlarda kullanılan vücuda zararı olmayan, herhangi bir yan etki oluşturmayan, zaman içerisinde eriyen iplikciklerdir.Yaşa baglı olarak azalan kollegenin yerine vücudun tekrar kollegen üretmesini tetikleyen bir yöntemdir.
Uygulama bölgesinde vücut biyolojik reaksiyon olarak yapılandıcı hücreler olan fibroblast, kollegen ve elastin üretmeye başlar.
Ciltte sıkılaşma, toparlanma, canlanma sağlanır. Gerçek etkisini 3. aydan sonra gösterir. Etkinlik süresi kişiye göre değişmekle birlikte yaklaşık 2 yıl kadardır.
İşlem 30 dakika kadar sürer.Lokal anestezik krem kullanılarak uygulama yapılır. Uygulama sonrası sosyal hayata dönüş süresi kısadır. Kişinin cildi çok ince ve morarmaya meyilli ise bu süre 3-5 gün sürebilir.
İşlemin yapıldıgı gun sıcak banyo, hamam, kese, sauna havuz gibi ciltte tahriş oluşturabilecek durumlar yasaklanır.Kişiye sırtüstü düz yatması önerilir.
Ameliyat istemeyen kişilerde son derece basit ve güvenli bir uygulamadır. Kullanılacak iplik sayısı kişinin yüzündeki deformasyona ve yaşa göre değişiklik gösterir.
30′ lu yaşlarda bir hastaya yaklaşık 100 adet uygulanırken ileri yaşlarda kullanılacak iplik sayısı artabilir.
İyi yaşamak ne demek, ne anlıyoruz iyi yaşamaktan çok varsıl olmayı mı? Çok kariyer yapmayı mı, çok uzun yaşamayı mı? Ömrümüzün süresini bilmemiz mümkün değil ama o ömrü nasıl geçireceğimizi bilebiliriz. Çünkü yaşamımızın temel öznesi kendimiziz. Çevremizde bizim sahibimizmiş gibi davrananlar olsa da.
İyi yaşamak mutlu, huzurlu, sağlıklı (hastalıklardan kurtulmak için daha az zamana ihtiyaç duyulan) , sevdiğimiz ve bizi seven insanlarla birlikte geçirilen bir yaşam sürmek olamaz mı?
Öyle olmalı çünkü dünyaya ait edindiğimiz hiç bir şey bizim değil cümlenin sonunda. Bize ait olan duygularımız yalnızca, bu duyguların iyiliği ise sağlığımızı belirleyen en önemli etkenlerin başında gelmekte.
Yaşamımıza veya çevremizdeki insanların yaşamına dikkatlice baktığımızda sağlığın hiç bir zaman tek bir yolla (etkenle) bozulmadığını görebiliriz. Bir hastalık hep bir kavşakta ortaya çıkar bu kavşağa açılan yani bizi hasta edebilen en önemli yol genetik yatkınlığımızdır. Her sülalenin bir organı veya sistemi zayıf veya hastalanma riski taşıyabilir ama bu o sülaledeki her bireyin o hastalığa uğrayacağı anlamına gelmez aynı sülaleden bir çok insan normal ömrünü o hastalığa uğramadan yaşar gider.
Bizi hasta edebilecek kavşağa açılan diğer önemli yol ise bir mikropla bulaşmaktır oysa bir mikropla bulaşmakta bizi mutlaka hasta etmez. Bilirsiniz ki milyonlarca AIDS, hepatit taşıyıcısı normal ömrünü yaşamaktadır.
Ne zaman hastalanıyoruz?
Bu iki yoldan birinin ya da her ikisinin yanına aşırı yorgunluk, bedeni kötü kullanma (ağır kaldırma, saatlerce bilgisayarın başında kalma, spor yapmama), aşırı sigara, alkol vb. kötü madde kullanma, kötü beslenme (yetersiz beslenme veya çok yeme) ve en önemlisi stres yolları açıldığında hastalanırız.
Bu bilgiyi doğru kullanırsak gündelik yaşamımız için oldukça önemli ve kıymetlidir. Şöyle ki; genetik yatkınlığımızla ilgili yapabileceğimiz hiç bir şey yoktur. Amcam romatoit artrit veya kanser ben de olur muyum diye kafayı takmanın size stres kaynağı olmaktan başka faydası olmaz, unutun gitsin, aklınıza bile getirmeyin.
Mikropla bulaşmaya gelince; tabi ki temizlik kurallarına uymak önemli ama öyle koşullarla karşı karşıya kalınabilir ki mikropla bulaşmak da engellenemeyebilir, ona da temizliğe dikkat etmekten başka yapacağınız bir şey yoktur.
Ama kavşağa açılan diğer yolların tamamı bizim bilinçimiz dahilindedir. Yani yorulduğumuzda durmayı bilmek, dinlenmek bizim elimizdedir.
Bedenimizi kötü kullanmamak doğrudan bedenle yapılan işlerde çalışmıyorsak bizim elimizdedir. Düzenli spor yaparak bedenimizin gücünü arttırmak veya korumak bizim elimizdedir.
Sigara, alkol vb. sağlığımızı bozmaya etken olan maddelerden uzak durmak bizim elimizdedir.
Daha doğru beslenerek gereksiz kilolardan kurtulmak bizim elimizdedir.
Son olarak, boğuşması zor ve karmaşık olsa da, üstesinden gelmesi bizim elimizde olan yol strestir. Bilirsiniz ki bu beş yolun her biri immün sistemimizin (hastalıklara karşı direnç mekanizmamızın) zayıflamasına ve hastalığa neden olurlar.
Öyle ise yapılması gereken genetik yatkınlığımıza kafayı takmadan, mikropla bulaşmamaya dikkat ederek yani temizlik kurallarına uyarak, yeterince dinlenerek, spor yaparak, sağlıklı gıdaları yeterli miktarda tüketerek, kötü maddelerden uzak durarak ve olabildiğince stres uyaranları ile baş etme yöntemlerini öğrenip geliştirerek mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir ömür sürebilmektir.
Akupunktur ; kronik stres nedeni ile ortaya çıkan organ fonksiyon bozukluğu ile görülen kronik kabızlık, reflü özofajit, irritabl bağırsak sendromu, nedeni belli olmayan kaşıntı, ürtiker, alerjik astım, alerjik nezle, baş ağrısı, boyun ağrısı, bel ağrısı, eklem ağrısı, uyku bozukluğu, obezite(şişmanlık) , kaygı bozukluğu, aşırı stresli olma hali( öfke yönetimi), yüz felci, yüz ağrısı ( trigeminal nevralji), zona, panik atak, adet düzensizliği, nedeni belli olmayan infertilite, tüp bebek tedavisi öncesi anne adayının transfere uygun hale gelmesi için uygulanabilir. Akupunktur; bu sorunları, beynimizin stresle boğuşan bölgesi olan limbik sistemin daha iyi çalışmasını sağlayarak tedavi gerçekleştiren bilimsel bir yöntemdir.
Beynimizin vücudumuzdaki organlarımızın fonksiyonlarını, duygularımızı ve davranışlarımızı nasıl yönettiğini daha kolay anlamak için bir benzetme yapacaksak, bir bankanın yönetiminde var olan hiyerarşik yapı gibi yönettiğini söyleyebiliriz.
Nasıl ki bir bankanın bir genel müdürü vardır prefrontal korteksimiz o genel müdürdür. Genç, dinamik, yeniliğe açık.
Nasıl bir yönetim kurulu vardır, limbic sisteme ait beyin bölümleri o yönetim kuruludur.
Nasıl geniş bir otonomisi olan ama yönetim kurulu ile etkileşimi sürekli bir müdür vardır, o hipothalamustur ve de müdürün altında simpatik , parasimpatik sistem olarak adlandırdığımız iki şef çalışır.
Bu şeflerin arasındaki denge sağlığımız için özel bir öneme sahiptir.
Bu şeflerden simpatik sistem tehlike ve korku yaratan durumlarda daha çok çalışır.
Parasimpatik system ise daha sakin ve huzurlu durumlarda fonksiyon görür.
Bu hiyerarşik düzenin ahenkli çalışması sağlıklı bir yaşam için oldukça önemlidir.
Gerçek bir tehlike durumunda örneğin bulunduğumuz odaya birisi tabanca ile daldığında, limbik sistemimiz bunu süretle değerlendirir ve altında çalışan hypothalamus ve simpatik sistemin active olmasıyla odada bulunan herkesin kalbi çok atmaya başlar çünkü iki şansımız vardır ya adamın elinden tabancayı almak ya da kaçmak, örneği uzatmamak için durumu kaçmak üzerinden aktaracak olursak ; kaçmak için bacaklarımıza ihtiyaç duyarız bu nedenle bacaklarımıza giden damarlar genişler, nereye nasıl kaçacağız yanı beynimizin çalışması lazım, beynimize giden damarlar genişler. Kanı nereden bulacağız? Derimizdeki damarlar daralır ve kanımız kalbimize alınır o yüzden betimiz benzimiz atar. O sırada vücudumuzda sindirim yapacak hal yoktur sindirim sistemimizi besleyen damarlarımız da daralır o kan da kalbimize alınır , tabi ki bu sırada bu hızla dolaşan kanımızın oksijenlenebilmesi için solunumumuz daha sıklaşır ve kalbimiz çok ve güçlü atarak oksijenlenmiş kanı bacaklarımıza ve beynimize göndererek bizim kaçıp kurtulabilmemizi sağlar.
Limbik system fizyoloji sınırları içinde gerçek bir tehlike varken bu çalışma düzeni hayat kurtarıcı bir durumdur.
Oysa depremde kalmak, hayati tehlike yaratabilecek bir trafik kazası geçirmek, fiziksel şiddete maruz kalmak, tecavüze uğramak, bir kaza ile bir uzvumuzu kaybetmek, bir bombalamanın ortasında kalmak, ölüm riski taşıyan bir hastalık teşhisi ile karşı karşıya kalmak gibi yüksek şiddetli birden ortaya çıkan stress uyaranlarına maruz kalan kişilerin limbik sistemleri o olaylardan kısa bir süre sonra çok küçük stres uyaranlarını ( asansör, siren, hızlı giden otomabil, biraz yüksek ses , karanlık, ıssızlık,vb.) bile gerçek bir tehlike uyaranı olarak algılamaya başlar, oysa ortada gerçek bir tehlike yoktur.
Işte o andan itibaren gerçek bir tehlikede hayatımızı kurtaracak olan fonksiyonlarımız ; kalbin çok atması , betimizin benzimizin atması, soluğumuz yetmiyormuş gibi hissetme sonucu öleceğimizi düşünmeyle ortaya çıkan bir klinik tabloya dönüşür ki bu tablo panik atak olarak tanımlanan bir hastalığa dönüşür.
Yapılan laboratuar araştırmalarında hiç bir neden bulunamaz ve her atak sonrakilerin şiddetini artıran bir sarmalın oluşmasına neden olur.
Oysa neden limbik sistemimizin organ fonksiyonlarını yönetimindeki ahengin bozulmasından başka bir şey değildir.
Akupunktur yapılan bilimsel çalışmalarda da gösterildiği gibi limbik sistemin çalışmasını düzenleyerek daha doğru çalışmasını sağlayarak panik atak tedavisinde psikiyatrik tedaviyi destekleyen bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır.
Akupunktur panik atak tedavisinde haftada 3 seans olarak toplam 15 seans uygulanır.
Biorezonans ile sigara bırakma tedavisi birçok gelişmiş ülkede yıllardır uygulanmakta. Sigara bağımlılığınızı aşamıyorsanız Biorezonans ile tanışma zamanınız gelmiş demektir.
Ağrısız ve yan etkisiz bir uygulama olan Biorezonans, vücudumuzdaki hücre, doku ve organların yaydığı sağlıklı ve hastalık yapıcı elektromanyetik frekansları tesbit eder, birbirinden ayırır ve bu frekansları tedavinin ihtiyacına göre ters çevirip, büyütüp ya da birleştirip modifiye ederek vücuda geri verir.
Biorezonans ile tüm maddelerin elektromanyetik frekans kalıplarını elde etme olanağımız bulunmaktadır. Sigara bırakma seansında içtiğiniz sigaranın frekans kalıbı elde edilir ve biorezonans ile sigara bırakma terapisinde kullanılır.
Biorezonans ile sigara bırakma yönteminin uygulanabilmesi için kişinin sigarayı bırakmaya kesin karar vermiş olması gerekmektedir.
Kişiden son bir sigara içip, izmarit kısmını cam bir tüp içerisine koyması istenir. Bicom Biorezonans cihazının giriş kısmına, kişinin içtiği son sigara ile tükürük örneği yerleştirilir. Bu tükürük örneğinden ve sigara izmaritinden, “kişiye özel” nikotin elektromanyetik frekans kalıbı çıkarılır. Tesbit edilen bu frekans kalıbı ters çevrilip 64 kat büyütülerek elektrotlar ve manyetik minder aracılığıyla vücuda geri verilir. Vücuttaki nikotin frekansı, ters frekansıyla karşılaştırılır. Bu işlem ile bünyedeki nikotin frekansı sıfırlanır.
Yaklaşık 60 dakika süren seans sırasında uygulanan frekanslar bir çipe yüklenir ve kişinin cildine yapıştırılır. Bir ay süreyle taşıması istenir. Böylece frekans alımı devam eder.
Biorezonans ile sigarayı bırakma tedavisinde genellikle tek seans yeterlidir. Biorezonans seansı sonrasında kişinin bünyesi sigarayı yabancı bir madde gibi algılamaya ve sigarayla daha önce hiç tanışmamış gibi davranmaya başlar. Sigaraya karşı bir tokluk ve isteksizlik oluşur. Kişi sigara dumanından aşırı derecede rahatsız olmaya başlar. Baş ağrısı, konsantrasyon güçlüğü ve sinirlilik gibi nikotin yoksunluğu belirtileri ortaya çıkmaz. Vücut sigarayı yabancı bir madde olarak algılayacağı için hızla bu maddeden kurtulmaya çalışır.
Nikotinin vücuttan daha hızlı atılmasını sağlamak için, kişilere bir ay müddetle günde 2 -2.5 litre (8 -10 bardak) su içmeleri önerilir.
Yorgun ve isteksiz misiniz? Kendinizi halsiz ve güçsüz mü hissediyorsunuz?
Nedenlerini bilirseniz daha mı iyi hissedeceksiniz bilemeyiz ama en azından kendinize biraz daha iyi bakıp korunmanıza yardımcı olabilir belki aşağıdaki bilgiler…
Normalde metabolizmamız ter, idrar, dışkı, solunum ve safra aracılığı ile bedeni toksinlerden arındırır. Ancak bedenimizde ve çevremizdeki olumsuz faktörlerin giderek artması bu görevini yerine getirmesine engel olur ve hormonsal ve fizyolojik dengesizliklere, sinir sistemi bozukluklarına, direnç kaybına, geriye dönüşü olmayan hastalıklara (kanser) neden olabilirler..
Topraktan, sudan, soluduğumuz havadan, aldığımız gıdalardan bize geçen kimyasal toksik ve zehirleyici maddeler, vücudumuzdaki enfeksiyonlarla mücadele sonrası oluşan ve dışarı atılamayan zararlı atıklar, çevresel kirlilik ile bize ulaşan tarım ilaçları, böcek öldürücüleri, hormonlar, petrol ürünü yakıtların atıkları, evlerde kullanılan temizleyiciler, kuru temizleme maddeleri ve benzerleri… beden direncimizin azalmasına, yok olmasına neden olurlar. Öte yandan gıda yoluyla geçen zararlı maddeler bağırsak floramızı bozarak bağırsaklarımızın normal görevini yapamaz hale gelmesine neden olurlar. Ruhsal ve fiziksel stresler de toksin etkisi yapmaktadır.
Biorezonans terapileri ile detoks:
Bünyemizde biriken ve kronik hastalıklara neden olan bütün bu zararlı maddelerden, ağır metal ve toksin birikimlerinden Biorezonans terapileriyle arınmak mümkündür.
Öncelikle hücre sağlığını kazanmayı amaçlayan Biorezonans terapileri sağlıklı ve dinç bir yaşam için bedene dışarıdan bilinçli bir şekilde yardım edebilmemizi ve organizmadan toksinlerin atılmasını sağlar.
Tedavi detaylı anemnez ve kinezyolojik muayeneden sonra başlar. Ortalama 4-6 seanslık Biorezonans terapi programı ile vücuttan temizlenebilen toksik maddeler şunlardır: Civa / Amalgam (Siyah) Dolgular: Vücuttaki civa birikimi birbirinden bağımsızmış gibi duran birçok kronik hastalığın asıl sebebi olduğu artık anlaşılmıştır. Civa vücudumuzda yağ dokusunda birikir. Yağ dokumuz ise sinir sistemimizin, beynimizin, böbreklerimizin, akciğerlerimizin, salgı bezlerinin ve diğer birçok önemli organımızın yapıtaşıdır.
Birçok kişide civa birikimini tetikleyen faktör dişlerdeki amalgam dolgulardır. Diş dolgusu olarak kullanılan amalgam civalı bir bileşiktir. İçeriğinde civa, gümüş ve diğer bazı metaller bulunur. Ağız içindeki amalgam dolgular (bazen tek bir amalgam dolgu bile) “ağız içi pil” denilen elektriksel aktiviteyi oluşturur. Milivolt ve mikroamper cinsinden ölçülen bu aktivite amalgamdan iyonlaşmanın (yani civa salınımının) göstergesidir. Bu ölçüm biorezonans cihazıyla kolaylıkla yapılabilmektedir.
Kurşun: Vücutta yerleşen bir diğer önemli ağır metal de kurşundur. Yağ dokusunda birikir. Birçok farklı organ sistemi üzerinde problemler yaratır. Duygu durumda bozulmalar, hatırlama güçlükleri, depresyon eğilimi ve psikiyatrik problemler ve kronik yorgunluk hali, genel halsizlikler az ya da çok kurşun birikimiyle ilişkilidir. Kurşunun vücudumuza girişi soluduğumuz havadan, içtiğimiz sudan, yediğimiz sebzelerden ve diğer besinlerden oluşmaktadır.
Cadmiyum: Pillerin içerisinde, otomotiv ve diğer sanayide kullanılan ve çevresel kirlilik sonucu vücudumuzda biriken bir ağır metaldir. Sigaranın içinde de bulunur. Çinko ve selenyum gibi bizi kötü hastalıklardan koruyan ve bağışıklık sistemimizi güçlendiren iyi metallerin emilimini azaltır.
Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir. Şeker tüketmeyiniz.
Kandida (Candida albicans) maya formunda bir mantar çeşididir. Vücutta kontrolsüz bir şekilde fazla çoğalarak, bağışıklık sistemini zayıflatır. Stres, antibiyotikler, şeker tüketimi ve yanlış beslenme mayanın gelişimi için uygun ortam oluşturmaktadır.
Tedaviye direnen birçok ağır hastalığın temelinde kandida yer almaktadır. Hafif vakalar fark edilip erken tedavi edilirse, kişi gelecekteki birçok sorundan korunmuş olur. Teşhisi zor olduğundan, çoğu vaka teşhis edilene kadar ciddi bir sorun haline gelmiş olur.
Kandida bağırsakların içine tutunarak, ince ve kalın bağırsakta doku hasarına neden olur. Bu hasar normal gözeneklerin genişlemesine, henüz tam sindirilmemiş yiyeceklerin bağırsak duvarından geçmesine neden olur. Yiyecek toksinleri kan dolaşımına karışarak yiyecek alerjisi ve duyarlılıklarına yol açarlar. Kandida’sı olan çoğu kişi yiyeceklere ve kimyasallara karşı duyarlılık geliştirir.
Bağışıklık istemi zayıfladığında veya mantarlara ideal bir gelişme ortamı sunulduğunda (önceden hasar görmüş deri veya mukoza alanları, nemli ve ılık vücut alanları kuluçka alanı yerine geçer, karbonhidratlardan zengin ortam) bir enfeksiyon ortaya çıkar.
Maya problemiyle bağlantılı çok semptom keşfedilmiştir: Depresyon, anksiyete, mantıksız davranışlar, sinirlilik, ishal, karın bölgesinde gaz, kabızlık, mide ekşimesine bağlı boğaz yanması, sindirimsizlik, kendine güven kaybı, uyuşukluk, migren ağrıları ve hatta akne… Kadınlarda, mesane ve idrar yolunda rahatsızlıklar, tekrarlayan vajinal maya enfeksiyonları, regl öncesi sendromu ve diğer regl güçlükleri, erkeklerde prostatitis ya da prostatitisin enflamasyonu da Kandida’dan kaynaklanmaktadır.
Çocuklarda Kandida semptomları, hiperaktiviteden, öğrenme bozukluklarına, tekrarlayan kulak enfeksiyonlarından, bebek bezi kızarıklıklarına, ishal ya da kabızlığa, iştahsızlığa ve uyku bozukluklarma kadar değişiklik gösterir.
Kandida antibiyotiklerin aşırı kullanımından, aşırı antibiyotik verilmiş hayvanların et, süt ve yumurtalarının tüketiminden kaynaklanmaktadır. Antibiyotik kullanmamaya karar vermiş olsanız bile, yediğiniz yiyeceklerden antibiyotik alma tehlikesiyle karşı karşıya olabilirsiniz.
Sağlıklı bir vücutta bifidus ve acidophilus bakterileri yanyana bulunur. Antibiyotik kullanımı yüzünden eksilen bifidus ve acidophilus popülasyonu yenilenmelidir.
Antibiyotiklere ek olarak Kandida’nın artmasına neden olan, bağışıklığı baskılayan steroid ya da kortizon ilaçları da Kandida olasılığını artırırlar.
Dolaylı olsa da, astım da Kandida ile ilişkilidir. Sık sık astım olarak yanlış teşhis konulan vakalar, aslında yiyecek duyarlılıklarına gösterilen ciddi reaksiyonlardır. Buna ek olarak, çoğu astımlıya steroidler verilir. İlaçların zincirleme reaksiyonu Kandida’nın baş göstermesine neden olan vücut kimyası dengesizliğine yol açmaktadır.
Kandida’ya eğilimli bir sistemde hormon tedavisi bile, sentetik hormonlar vücudun doğal hormonlarının dengesini bozduğundan dolayı tehlikeli olabilir. Sağlıklı ve dengeli bir vücut hormonlarını kendi üretir. Fakat hormonlar sentetik olarak yaratıldığında, bileşenler doğal olanlardan kalite olarak farklıdır ve vücudun fonksiyonları konusunda karmaşa yaratırlar. Sentetik hormonlar vücutla uyumlu ve dengeli değildirler. Bu nedenle östrojen, progesteron ya da doğum kontrol hapları Kandida’yı daha kötüleştirir ve bağışıklık sisteminin daha fazla çalışmasını gerektirirler.
Kandida bağışıklık sistemini zayıflatır ve savaşmasını zorlaştırır. Yakın zamanda açığa çıkan otoimmün hastalıkların çoğu, bağışıklık sisteminin aşırı yüklenmesinden dolayı oluşmaktadır. Kandida, kalın bağırsağın enflamasyonu demek olan kolit için de bir ön şarttır. İnce bağırsağın enflamasyonu olan Crohn hastalığı vakalarında da genellikle önce Kandida’nın oluştuğu görülmektedir.
Kandida’yı teşhis etmek genellikle zordur. Kandida’nın varlığı vücudu ona karşı antikorlar üretmeye teşvik ettiğinde, maya saldırıyı geçiştirmek için spor formunu alır. Maya sporları küf sporları gibi çok küçük tomurcuklar halindedir. Senelerce kuluçkada bekler bekler.. Sonra birden Kandida’ya dönüşürler. Kandida mayasının “dallanan” formu, kendisini bağırsak duvarına yapıştırır ve bu duvarın bütünlüğünü parçalamaya başlar. Spor formundaki maya, sert kabuğun altındaki tahıl tanesine benzer. Mayanın çoğu kuluçka döneminde olduğu takdirde, sporlar vücudun antikor üretmesini tetiklemez. Bu nedenle, serum antikor testi Kandida’yı teşhis edemeyebilir ya da test sadece hafif bir vaka olduğu bilgisini verebilir. Oysa gerçekte, Kandida çoktan oldukça büyük bir koloni oluşturmuş olabilir.
Kandida’nın Biorezonans ile tedavisi: Biorezonans terapileri ile mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının dengelenmesi ve teşvik edilmesi sağlanır. Kandida haftada bir kez olmak üzere uygulanan birkaç seanslık biorezonans terapisi ile tedavi edilebilir. Sağlıklı bakterilerin yenilenebilecek, gelişebilecek bir ortama kavuşmaları sağlanır. Normal bağırsak florası korunmuş olur. Tedavi sırasında Kandida yok olurken bazı semptomlara neden olabilir. Organizmaları içlerinde zehir taşıdıklarından zarları yırtıldığında toksinler vücuda yayılabilir. Maya ölmeye devam ederken, toksinler bağışıklık sistemini daha da zayıflatacağından enfeksiyonlar, alerjiler, kronik hastalıklar ve “kendini iyi hissetmeme” hali ortaya çıkabilir. Bu bir iyileşme krizidir. Toksinler vücuttan atıldıktan sonra iyileşme başlar.
Biorezonans ile Kandida tedavisi sırasında tüketilmesi önerilmeyen gıdalar: Her türlü şeker, Şekerli unlu mamulleri (pasta, kek, baklava, kurabiye, bisküvi vs.), Tatlı ve pudingler, Çikolata ve meyve şekerlemeleri, Meyveli, çikolatalı sütler, Kakao ve nutella, Bal, reçel, marmelad ve meyve konserveleri, Şekerli içecekler (limonata, kola, meyve suyu vs.), Meyveler ve meyve kuruları, Beyaz un içeren ekmek ve makarna gibi rafine karbonhidratlar, Pilav ve makarnalar, Beyaz ekmek çeşitleri, Patates ve nişastalı ürünler, Hazır çorba ve soslar, Alkollü içkiler (Rakı, viski, bira, likör, şarap vs..) Alkolsüz bira, Şeker içeren sirke, soya sosu, ketçap vs.. Mayalı yiyecek ve içecekler (ekmek, bira gibi…)
Tüketilmesi önerilen gıdalar: Taze yumurta, Balık, Yeşil sebzeler, Şifalı otlar, Kabuklu yemişler (şekersiz!), Soya ürünleri (Tofu peyniri, soya sütü, soya eti) Doğal maden suları, Bitki çayları, Keten tohumu yağı, Greyfurt çekirdeği ektresi,
Tarih boyunca dünyanın farklı yerlerinde farklı tıbbî sistemler ortaya atılmıştır. Bugün çağdaş Batı tıbbı, büyük oranda dünyanın her yerinde etkin olan sistem olarak gözükse de, Bilim otoriteleri, tedavi için farklı alternatiflerin olabileceğinden söz etmektedir. Çok eski kökene sahip, Geleneksel Çin Tıbbı ve benzeri kompleks tıbbi sistemlerin yanı sıra, kabilelerde rastlanan daha basit tıbbi sistemler de bugün varlığını, Batı tıbbı ile birlikte, sürdürmektedir. (Wikipedia)
Geleneksel Çin Tıbbının ana ögelerinden biri olan Akupunktur , 5000 yıllık bir geçmişe dayanan bir tedavi etme sanatıdır. Kapalı Çin toplumunun içinde Uygur Türkleri’nin bulduğu ve sonrasında gelişmesinde içlerinde İbni Sina’nın da bulunduğu birçok bilim insanının emeği olan sağlık bilimidir. Aku :İğne, Punktur: Delmek anlamına gelir ki bu da Akupunkturun tedavi yönteminin vücudun belli noktalarına uygulanan, iğnelerle gerçekleştiğinin ifadesidir.
Bugün tüm dünyada yaygın olarak kullanılan ve kabul edilen Tıp Bilimi, “Batı Tıbbı” olarak bilinir ; Kendine ait yöntemlerle kişinin rahatsızlıklarını dinler, gözlem yapar, kendine has muayene usulleri ile muayene eder, teknolojinin imkanlarını kullanarak testler yapar, tanı koyar ve düşündüğü hastalık ile ilgili kabul edilmiş tedaviyi uygular.
Bu süreç “Doğu Tıbbı” olarak adlandırılan ve ana temelini Akupunkturun oluşturduğu diğer bilim için de geçerlidir. Aynı süreci Akupunktur tedavisinde de görmekteyiz.
Peki bu iki farklı Tıp biliminin birbirinden farkları nelerdir?
Günümüzde en büyük farkın uzmanlaşma olduğunu söylemeliyim. Şöyle ki; Batı Tıbbında, insan değerlendirilirken insanlar yaşlarına, Cinsiyetlerine ve vücut bölgelerine göre parçalara ayrılmıştır, Hemen hergün de yeni uzmanlıklar, yeni “bölünmeler” devam etmektedir. Yakın bir dönemde sağ göz uzmanlığı ve sol göz uzmanlığına kadar gidecek bir bölünme yolundayız. Oysa Akupunktur bölümlere ayrılmaz. İnsanı ruhuyla, bedeni ile, tüm organ ve sistemleri ile bir bütün olarak görür. Tüm bu sistemlerin DENGE içinde uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlamaya çalışır. Bu noktada tespit ettiği uyumsuzlukları ve dengesizlikleri düzeltme amacını güder.
DOĞU TIBBI : Tıp Sanattır – Binlerce yılın gözlemlerine dayanır – Tıp Bütüncüldür – Dairesel Mantıklıdır Enerjetiktir HİÇBİR YAN ETKİSİ YOKTUR.
BATI TIBBI : Tıp Teknolojidir İstatiksel çalışmalar, metodlar kullanır – Vakaya dayalıdır – Sistem ve organlara ayrılmıştır Çizgisel Mantıklıdır Mekanik tir. Her İlacın Mutlaka vücuda zararlı bir yan etkisi vardır. Bu tabloya onlarca daha farklı özellikler eklenebilir.
Akupunturun Felsefesi
Yumurta ile sperm ana rahminde biraraya geldiklerinde bir gözyaşı misali bir damla sıvıyı andırır. Bu sıvının içinde neler vardır sizce?
Bacaklarımız, kollarımız, ağzımız, gözümüz, hormonlarımız, ruhumuz, temel psikolojimiz… Evet hepsi bu sıvının içinde olgunlaşmaya başlar, hücrelere, organlara ve sistemlere dönüşürler ve bir bebek olarak dünyaya geliriz, Hepsi birbiri içinde karışık olarak yani bir bütün olarak duran tüm yapılarımız ayrışarak bildiğimiz şekillerini alırlar. Öyleyse ayağınıza batırılan bir iğnenin neden baş ağrınıza iyi geldiğine şaşırmamamız gerekir.
Akupunktur Etki Mekanizması; Vücudumuz ağlarla örülmüştür.
Damar ağı, Lenf ağı, Sinir ağı , bunlar bildiğimiz ağlardır, yeni öğrendiğimiz ve artık batı tıbbının da kabul ettiği diğer bir ağ ise Enerji Ağımızdır. Nasıl diğer ağlar birbirine karışmadan bulunuyorsa Enerji ağımız da diğer ağlardan farklı bir ağ olup diğerleri ile karışmazlar. İşte Akupunktur bu enerji ağımız üzerinde yaptığı uyarılar ile tedavilerini oluşturmaktadır. Vücudumuzda 14 adet farklı enerji ağı bulunmaktadır. Bu kanallarda akan enerjiye Çince “Qi” deniyor. Ve bu enerji sayesinde tüm dengemizi koruyor, doğada varlığımızı sürdürebiliyoruz. Doğuştan aldığımız bu enerji hayat boyu sabit kalıyor, bu enerjiyi kaybettiğimizde ise ölüm ile tanışıyoruz.
Tüm canlılarda durum aynı, bu nedenle akupunktur sadece insanlara değil tüm hayvanlara da uygulanıyor. Hangi sistemimizde hastalık olursa olsun bunun sebebi ilgili enerji kanallarında oluşan darlık, tıkanıklık, veya aşırılık olarak gösteriliyor. Akupunkturun 5000 yıldır yaptığı tedavi bu enerji kanallarını dengeye getirmek, ve yaşam düzenini sağlamak. Burada vücuda yaptığı uyarılar ile vücudun kendi kendini tedavi etmesini de sağlıyor.
Akupunktur şunu iddia ediyor; “Ağrı için ağrı kesici kesin bir çözüm olamaz. Ağrıyı ortaya çıkaran ana sebebi ortadan kaldırmadığınız sürece ağrı tekrar oluşacaktır.”
Batı tıbbının en üst düzey organizasyonu, tüm tanıları , tedavileri ve yöntemleri oluşturan, kabul eden ve kullanılmasına izin veren sağlık örgütü. WHO ( Dünya Sağlık Örgütü)’dür. 1979 yılında Akupunkturu bilimsel bir tedavi metodu olarak kabul etmiş ve ilk kez Akupunktur Kongresi düzenlemiştir. Şu anda 150 den fazla hastalık için Akupunktur tedavisini önermektedir.
Akupunktur Tedavisinin başarılı olduğu hastalıklar içinde birçok vücut sistemini ilgilendiren hastalıklar mevcuttur ; Çoğu kişinin aklına ilk gelen Obesite (aşırı kilolu olma)’nın tedavisinden başka, Her türlü vücut ağrıları , Migren ve benzeri tanılardaki baş ağrıları, Eklem ağrıları, Ciddi kas ağrıları, Bel Boyun Fıtıkları, Psikolojik rahatsızlıklar, Kanser Hastalıklarının belirli dönemleri, Batı tıbbının çözümsüz kaldığı bazı göz hastalıkları, Hormon bozuklukları, Bazı kalp hastalıkları, Kadın hastalıkları, ve bunun gibi birçok tedavisi güç hastalıklar.Alerjiler , Genetik Hastalıklar ve Kesin Ameliyat gerektiren tedaviler dışındaki tüm hastalıklar için Akupunktur tedavisinden yararlanılabilinir.
Bunların içinde beni en heyecanlandıranlardan biri de Kısırlık ve Tüp Bebek tedavisi görenlerde çocuk oluşmasının oranını ciddi oranda arttırmasıdır. Tüm bu hastalıklar için Modern Batı Tıbbının kurallarına uygun sayısız çalışma yapılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır. Bilimsel çalışmalar büyük bir hızla artmaya da devam etmektedir.
Bugün, Fransa, Avusturya, Almanya, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri’nde çoğu sigortalar Akupunktur tedavisi ödeme kapsamlarına almışlardır. Avrupa’da 100.000 in üzerinde Akupunkturist, 250 den fazla Akupunktur eğitimi veren kurum bulunmaktadır.
Son Söz; Doğu ve Batı Tıbbının bir uzman Hekimi olarak her rahatsızlığın Dünya Sağlık Örgütü’nün öngördüğü şekilde tedavi edilmesi, bilimin yolundan ayrılınmaması gereğini hatırlatmak isterim.
5000 yıllık bir geçmişe ,geleneğe ve felsefeye sahip olan bir bilim dalı için sayfalar dolusu yazılsa da anlatılmaya çalışılsa da yeterli gelmeyecektir.
Cevaplayabileceğimiz sorular olursa hizmetinizdeyim.
Modern Bilimde geriye gidiş, CERN deki ilk deneyde yaşanan hayal kırıklığı, antik çağlardan günümüze modern bilim anlamında bir arpa boyu yol alamadığımızı gösteriyor.
Benzer paradoksu modern tıbbi bilimler içinde söyleyebilirim.
Tarih öcesi dönem MÖ:11000 Göbeklitepe-Urfadan, Antik çağ dönemi Tıbbın Babası Kabul ettiğimiz Bodrumlu Hekim Hipokrat’a, Roma dönemi Hekimler İmparatoru Bergamalı Galen den… Türk ve İslamik Tıp dönemi İbn-i Sina ya ve günümüze kadar: Anadolu coğrafyasında on binlerce yıl kavimlerin ihtiyaçlarını karşılamış endemik tıbbi bilginin günümüz tıbbı içerisindeki giderek artan talep ve yükselişine şahit oluyoruz.
İzmir-Bergama Antik Şifa Merkezinde Dr. Galenos tarafından 2000 yıl önce uygulanan terapiler.
Psikoterapi (Telkinle tedavi),Fizyoterapi (Fizik tedavi),Helioterapi (Güneşle tedavi), Teatroterapi (Tiyatroyla tedavi),Musicoterapi (Müzikle tedavi),Terroterapi (Çamurla tedavi),Hidroterapi (Suyla tedavi),Klimoterapi (Soğuk-sıcakla tedavi),Jimnoterapi(Sporla tedavi),Biblioterapi Okumayla tedavi), Farmocoterapi (İlaçla tedavi),Teoterapi (İnançla tedavi),Kaproterapi (Boşaltımla tedavi), Antidoterapi (Panzehirle tedavi),Aromaterapi (Meyve ve bitkisel yağlar ile tedavi),Fitoterapi (Bitkilerle tedavi), Hipnoterapi (Uyutma ile tedavi),İncubatioterapi (Rüya ile tedavi),Apiterapi (Arı ve ürünleri ile tedavi), Thalassoterapi (Deniz suyunu ısıtarak kullanma yoluyla tedavi),Hirudoterapi (Sülüklerle tedavi)
Antik çağlarda akademik diploması olmayan hekimlerce uygulanmış, akademik çevrelerce şarlatanlık olarak nitelendirilen onlarca terapi yöntemi Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul edildiler. Meğerse tıbbi yöntemlermiş. Dahası da kabul edilecek gibi.
Hastadan alınan küçük miktardaki kanın, özel bir tüp ile santrifüj edildikten sonra, ayrılan trombosit yönünden zengin plazmanın enjeksiyon yoluyla uygulama yapılacak bölgeye verilmesidir.
Yüze, saçlı deriye, diş etine,eklem içine uygulanabilir.
İlk olarak diş cerrahisinde ve ortopedide kullanılmak üzere geliştirilmiştir. Medikal bir uygulamadır.
Eklem aralığına uygulandığında hasarlanmış eklemde rejenerasyon dediğimiz yeniden yapılanmaya yol açar.
Sadece doktorlar tarafından yapılmalıdır. Uygulama sırasında tüm sterilizasyon kurallarına dikkat edilmelidir.
Santrifüj sonucunda mililitresinde yaklaşık 1.5 milyon trombosit bulunan serum elde edilir.
Trombositler; kan pıhtılaşmasında ve doku hasarının iyileşmesinde taşıdıkları büyüme faktörleri nedeniyle önemli rol oynamaktadırlar.
Böylece doku hasarı ya da yaşlılığın etkilerini geriye çevirecek faktörler istenen bölgeye verilir.
Prp uygulamaları sonrasında cilt parlak ve sıkı bir görünüm alır.Güneş ve yaşlılık lekeleri azalır.İnce çizgilet yumuşar.
PRP bir kök hücre tedavisi değildir.Ancak cilt hücrelerine fibroblast üretme mesajı veren bir uyarandır.
Fibroblastlar kollagen ve elastin üreten ana yapılardır.
PRP’ nin herhangi bir yan etkisi yoktur, son derece güvenilirdir. PRP sonucunda cilt parlak ve canlı görünür, lekeler yumuşar, ince çizgiler kaybolur, cilt sıkılaşır.
Yaklaşık 3 hafta arayla kişinin ihtiyacına göre 3-4 seans şeklinde uygulanır.Bu bir yllık kür olarak kabul edilir.
Gerek görülürse tekrarlanabillir.Özellikle hasta menepozdaysa, alkol ve sigara kullanımı varsa 6 ay sonra 1 kür daha yapılabilir.
PRP mi, Mezoterapi mi? Çok sorulan sorular arasındadır.PRP kişinin kendi kanındaki canlı hücreler kullanılarak yapıldığı ve tüm büyüme faktörlerini içerdiği için daha çok tercih edilir.Ancak kanı santrifüj etmek için kulllanılan özel tüpler nedeniyle mezoterapiye göre daha maliyetlidir.