Kategori: Aile Hekimliği

  • İyot tutulması değil akıl tutulması

    -Çorba olarak lahana sulusu, ana yemek olarak da lahana katısı.

    -Akşama ne olacak, anne!

    -Gözlerinin önünde sarmaladığım.

    -Tarlada lahana kalmadı bizde de mecal.

    -Yarına kavurma yapayım o zaman.

    -Çoban kavurma mı, ciğer kavurma mı?

    -Lahana kavurma neyinize yetmiyor çocuğum!

    Demokrasi anlayışını “Haksızlık olmasın diye bir sağdan astık bir soldan” gibi bir ucube anlayışla özetleyen ve neredeyse gökten zembille indirildiğini iddia etme kertesine gelen komite başı haykırdı:

    -Doktor! Nedir Karadeniz dağlarından yükselen bu ayrık otu?

    -Endemik guatr!

    -Türkçe konuş be adam!

    Sağlık otoritesinin başında ki emekli subay yutkundu, gerindi ve içtima kışlasına geri dönmek zorunda olduğunu anladı:

    -İyot eksikliği efendim.

    Hazret nihai emri verdi hemen akabinde:

    -Yerine koyun o zaman, netekem ayrık ses duymak istemiyorum artık!

    General rütbesine emir komuta tekmilleri ile yükselen doktor; çaresiz çaktı emre amadeyi üst rütbelisine.

    1950’lerin başında elindeki haritaya bakarak dünyanın yarısını iyot yetersiz diye tanımlayan Dünya Sağlık Örgütü; Türkiye’yi özellikle Karadeniz’i riskli bölge içine dahil etmişti uzaydan petrole bakan adamlarıyla.

    1948 de üç belde de endemik ilan edilen guatr; 1980 de Türkiye genelinde % 30 olarak açıklanıyordu. Ve 1994 yılında komite yaklaşımının uzantıları; tuzları iyoda, Karadeniz halkını da tuza mahkûm ediyordu ilelebet…

    Hiç kimse sormadı; hani toprak analizleri, nerede bitki analizleri.

    Ne hikmetse iyodu bağlayan şalgam, turp ve en önemlisi karalahana bile aklanmıştı çarçabuk.

    Yıl 12 ay lahanaya mahkum edilen halk neredeyse bedava olduğu için mevsiminde kolayca ulaştığı yeterli iyot içeren hamsisinden bile mahrum ediliyordu. Endemik raporları destekleyecek veriler hızla yerine konuyordu siyah takımlı adamlar tarafından.

    Antitezleri dile getiren bilimsel veriler ayrık otu yaftası yiyordu kolaylıkla.

    Doktor “Hastalık yoktur, hasta vardır” desturunu unutmuş, iyot bağlayarak guatr yapan yiyeceklerden başka bir şey yemeyen hastaların diyetlerini dahi sorgulama gereği duymamıştı.

    Propaganda öylesine etkiliydi ki; bütün çiçek özlerinden tuz yağıyordu, yetmiyor cangılın üzerine iyot yağıyordu, Çernobil yağıyordu.

    Ekranlarda iyotlu Çernobil yağmurlarında yıkanmış tavşankanını yudumlayarak halka güven aşılamaya cüret edecek kadar aymazlaşan basiretsizler yüzünden; tuz salgını başlamıştı yurdun dört bir yanında. Gereğinden fazla iyot; papiller tiroid kanseri yapıyordu. Hipertiroidi yani zehirli guatr yapıyordu. Beraberinde hipertansiyon yapıyordu.

    Tiroid bezinde iyi huylu büyümeye neden olan endemik guatr yoktu artık.

    Onun yerine zehirli, kötü huylu ya da çok nodüllü guatr vardı.

    Eşantiyon paketlerinden fırlamış hızlı çalışan iyatrojenik guatr yani hediye edilmiş guatr vardı.

    Zevkten dört köşe olmuş bir şekilde avuçlarının içini kaşıyan ilaç devleri vardı!

    İyot tutulması yerine artık akıl tutulması vardı!

  • Deli bal zehirlenmesi tarih mi oldu

    -Bu memlekette deli bal yok mu diye sordu bölgeye hiç de yabancı olmayan “işgüzar” doktor?

    -Hocam, bizdeki komar çiçeklerinde deli bal bulunmaz. O deli bal başka bir çiçekte olması lazım.

    Deli bal zehirlenmesi, Karadeniz bölgesinde yetişen halk dilinde Komar olarak bilinen Orman Gülü ya da Mor Ağu ( Rhododendron ) çiçeklerinden üretilen ve “grayanotoksin” denen toksini içeren balın tüketilmesiyle ortaya çıkar. İnsanda zehirlenme belirtileri; alınan miktar artıkça daha şiddetli olur ve birkaç dakika ile iki üç saat içerisinde görülmeye başlar. İlk belirtiler, tükürük salgılarında artış, kusma, ağız çevresi, kol ve bacaklarda uyuşmadır. Tipik zehirlenme tablosu; kalp iletim ve uyarı sisteminde bozukluk yaparak bradikardi denilen kalp ritim yavaşlamasına hatta durmasına neden olmaktadır.

    Literatüre şiddetle direnen sağlık personeli; 15 yıldır Tonya da taş çatlasa bir ya da iki defa deli bal çarpması gördüğünü de ekliyor.

    Doktor zamanı geri büküyor ve 1993 yıllarına geri dönüyor. Giresun ili Tirebolu devlet hastanesi acil servis hatıralarına dalıyor bir an. Özellikle bal mevsimi, neredeyse her nöbette bir deli bal vakası gördüğünü hatırlıyor.

    Tirebolu ile Tonya arasında enlem hattı üzerinde 40 kilometre ya var ya yok. Vadiler tıpatıp aynı, dereler aynı, bitki örtüsü aynı, suyu aynı, havası aynı, orman gülü bile aynı.

    Nasıl olur o zaman bu yaman çelişki diye soruyor havsala? Neler oluyor Karadeniz dağlarında!

    Telefona sarılıyor. Tirebolu’da da 20 yılda çok şey değişmiş. Deli bal vakaları görülmeyecek kadar azalmış.

    O zaman değişen her ne ise doksanlardan sonra olmuş olmalı. Söz konusu tarihler, cunta aklının kalıntılarının ürünü sağlık politikalarının bir sonucu olarak dayatılan iyot çılgınlığının başladığı yıllar.

    Tiroid organının yavaş çalışması denilen “hipotroidi” hastalığının yaygın görüldüğünü belirten raporların yayınlanmasının ardından tuzlara basılan iyot sayesinde, Karadeniz dağlarında bilinen ve hissedilen her şey hızlanmış.

    Kalp atımları da öyle!

    Yüksek tempoya ulaşmış kalpleri ile ahali artık deli bala direnç kazanmış.

    Cin fikirlilik almış başını yürümüş.

    Çevre ve Toplum sağlığını ilgilendiren bütün raporlar hızlı bir şekilde ak pak olmuş.

    Ne endemik guatr kalmış ne deli bal çarpması!

    Mesela kan basıncı yüksekliği denilen “Hipertansiyon” oranları bir hayli hızlanmış!

    Sağlık ekonomisi ise; bu hıza ayak uydurmakta geç kalmamış.

    Son on yılda yıllık 3 milyardan 70 milyara tavan yapmış!

  • Antibiyotik öldürür

    Türkiye ilaç kurumu kalp elektrosu denilen EKG de QT uzamasına neden olan ilaçların listesini yayımladı. Listede yok yok. Özellikle antibiyoterapinin çok fazla kullanıldığı ve mikrobiyal rezistansın yüksek olduğu ülkemizde bu liste akılcı ilaç kullanımı için bir fırsat olur diye beklemiştim. Ne yazık ki beklenen dağ fare doğurmuştur. İşte bu yüzden iş başa düştü deyip kamuoyunu bilgilendirme gereği duyma ihtiyacı hasıl olmuştur.

    Ne yazık ki ülkemiz ilaca reçetesiz ulaşılabilen dünyadaki üç ülkeden biridir. Reçetesiz alınan ilacın, kullanıldıktan sonra reçelendirme zorunluluğunun mahalle baskısıyla hekimlerine dayatıldığı tek ülkedir. Hal böyle olunca hekimler; ilaç kartellerinin ve eczanelerin sekretaryası durumuna düşürülmeye çalışılmaktadır. Öyle ki ilaç tanıtım çalışmalarını yürüten firmalar ağırlıklarını eczaneler üzerine kaydırmışlardır. Hastanın ilaca erişim kolaylığı adı altındaki yeni yetme ucube bir yaklaşımla; ilaç mümessili eczane ilişkisi siyasi otorite tarafından ısrarla görmezden gelinmektedir. İşte bu “popülist” yaklaşım neticesinde “Hekim Sorumluluğu Bilinci’nin” ne demek olduğundan habersiz yığınlar doktorculuk oynamaya soyunmuşlardır.

    İlaç yan etkileri; öteden beri var olagelen ve sıkça tekrarlayan bir olgu olmasına rağmen ne yazık ki düşsel algılarımızda nemelazımcılığa alıştırılmış toplum tarafından normalleştirilmiştir. İlaca yaklaşımdaki bu fütursuzca uygulamalar neticesinde; ne ilaç yan etki bilgileri kayıt altına alınmış ne de kombine ilaç uygulamalarının olduğu hastalarda ayrıntılı irdeleme çalışmaları yürütülebilmiştir. Söylentilerden öteye geçemeyen hayli kabarık sayıda hurafe; halkın bilişsel havsalasının kıvrımlarına doldurulmuş, kanıta dayalı tıp olgusunun varlığına rağmen bilimsel hiyerarşi baskı altına alınmaya çalışılmıştır. Herkesin doktor olduğu bir toplumda başka bir çıktının elde edilmesi de zaten olabilirlilikten çok uzaktır.

    Gelelim QT meselesine! EKG’de QT uzaması; genetik bozukluk, elektrolit dengesizliği ve sebebi bilinemeyen durumlarda görülebildiği gibi bazı ilaçların yan etkileri olarak da ortaya çıkmaktadır. Senkop yani bayılmaya neden olabilen QT uzaması; ani kardiyak ölümlere de yol açmaktadır. QT uzaması uzun vadede kalbin kan pompalama kapasitesini bozmakta ve kalp yetmezliğine de zemin hazırlamaktadır.

    Genetik ve sebebi bilinemeyen durumlara bağlı QT uzaması çok sık görülmemekle beraber, elektrolit bozukluklarına ve ilaç kullanımına bağlı QT uzaması hiç de nadir bir durum değildir.

    Hiçbir doktora danışılmadan kolayca temin edilebilen antibiyotik gruplarının neredeyse yarısı ( Eritromisin, klaritromisin, klindamisin, trimetoprim-sülfametoksazol, kinolon gruplarının hemen hepsi, flukonazol, ketokonazol ), son zamanlarda yaygın olarak uyku bozukluklarında kullanılmaya başlanan antipisikotik ilaçların neredeyse tamamı ( Klorpromazin, haloperidol, droperidol, pimozid, tioridazin, sertindo, risperidon, ziprasidon, ketiapin ) ve yetişkin ile ileri yaş gruplarında % 60’lara varan bir oranda adeta peynir ekmek gibi kullanılmaya devam edilen antidepresan ilaçların çoğunluğu ( Desimipramin, nortriptilin, amitriptilin, doksepin, fluoksetin, pimozid, imipramin, sertralin ) QT uzamasına neden olmaktadır.

    Bu ilaçların QT üzerine olan etkileri; ara sıra görülen yan etkilerden değildir. Söz konusu ilaçlar hemen hemen her hastanın EKG’sinde bir miktarda olsa QT uzaması yapmaktadır.

    Daha da vahim olanı ise, söz konusu ilaçların bir çok hastada; polifarmasi yani çoklu ilaç kullanımı şeklinde “akılcı ilaç kullanımı” desturu ile alay edercesine uygulanmasıdır.

    İşte bu yüzden artık her hasta “kafa kâğıdı” taşır gibi cebinde bir de EKG taşımalı. Eczacılar dahil önüne gelen de doktorculuk oynamaktan vazgeçmelidir.

    Aksi halde, “antibiyotik de öldürür!”

  • Pirincin de yağı var!

    Neyim varmış?

    -Kan yağlarınız yükselmiş!

    -Kolesterol mü yüksek yani evladım!

    -Hayır teyzem! LDL denen kötü kolesterolünüz; yaşınız ve eşlik eden hastalıklarınıza göre normal ancak trigliserit dediğimiz kan yağlarınız almış başını gidiyor.

    Kan yağını, kolesterol olarak duymuşta trigliserit denen ucubeyi “ilk duyuyor” teyzenin kulakları.

    Yağ yemiyorum demek istiyor ama trigliserit; soru ünlemiyle çöküyor kadının simasının ortasına.

    Soru sorarmışçasına bakan gözleri daha fazla endişelendirmeden doktor açıklamasına devam ediyor:

    -Çok şeker yiyorsunuz, o yüzden bu kadar yüksek yağlarınız!

    Fazla glikoz gliserole dönüşüyor, gliserolde trigliserite demek istiyor aslında doktor.

    Kadının endişesi şaşkınlığa dönüyor, şaşkınlığı da birazcık alaya kaçar gibi.

    İnanılır gelmiyor duydukları.

    Öyle ya! Yağla şekerin ne alakası var?

    Hasta endişesinden sıyrılmış, şaşkınlığı atmış üzerinden.

    Güveni de yerinde. Hiçbir şey yemiyorum der gibi aslında mimikleri.

    -Ne yağ yiyorum doktor ne de şeker!

    Yağ kısmında durmuyor bile doktor.

    Halk arasında şişmanlık olarak bilinen obezitenin tanı ölçütü olan vücut kütle indeksi 30’u deviren hastasının diklenmesine aldırış etmeden:

    -“Hadi beraber bir şeker hesabı yapalım, teyzem” diyor aralarındaki yaş farkı on yıl olan hastasına.

    Peşin hükümlü bir soruyla devam ediyor doktor:

    -Ne kadar çay içiyorsun.

    -On bardak.

    -Bir bardağa ne kadar şeker ilave ediyorsun.

    -Üç çay kaşığı.

    Tepeleme bir çay kaşığı 48 kalori ediyor. Spor yapmayan ortalama yetmiş kiloluk bir insanın; kilosunu koruyabilmek için ihtiyacı olan günlük kalori miktarı ise 1600 kalori.

    Hasta bir bardak daha çay içse; sadece su içerek şişmanlayan nadir insanlardan biri olarak tarihe geçecek aslında!?

    Daha bunun ekmeği var, pastası var, böreği var,

    Reçeli var, pekmezi var, şerbeti var,

    Patatesi var, mısırı var, arpası var,

    Var da var…..!

    Taşı toplamak zor olsa da,

    Gel şimdi ayıkla bakalım, pirincin de yağı var!

  • Yumurta mı masum yoksa kanıta dayalı tıp mı yanılıyor?

    Bir besin maddesi olarak tüketilen yumurta; döllenmiş olması durumunda içerisinde oluşan embriyoyu dış dünya şartlarına dayanıklı hale gelinceye kadar besleyip gelişmesini sağlayan molekülleri barındıran çok değerli bir üründür. Bilinen en güçlü antioksidan aminoasit olan metiyoninin en fazla bulunduğu gıda maddesi de yumurtadır. Metiyonin, günümüzde antioksidan özelliğine ilaveten Karaciğer kanserleri ile osteoartrit gibi halk arasında kireçlenme diye bilinen hastalıklarda umut vaat eden bir tedavi yöntemi olarak denenmektedir. Metiyonin antioksidan özelliğini sahip olduğu karbon sülfür bağı sayesinde kazanmaktadır. Karbon sülfür insan organizmasında üretilememektedir. “Bu kadar önem arz eden bir aminoasitin olumsuz özelliği yok mudur” sorusuna ne yazık ki hayır cevabını verememekteyiz. Organizmada bulunan metiyonin; son derece yararlı ve bir o kadar da önemli reaksiyonlara katıldıktan sonra zararlı bir molekül olan homosisteine dönüşmekte ya da görev aldığı antioksidan tepkimeler sonrasında okside olmaktadır. Oksitlenme; metiyoninin sahip olduğu sülfür atomunun oksijen radikalleri diye nitelendirilen yaşlanmaya neden olan artık ürünlerle etkileşimi sonucu meydana gelmektedir. Sonuç olarak oksitlenen sülfür iyonu renk değiştirerek koyu bir renk almaktadır. İşte bu nokta bize fazla pişirilen yumurtada meydana gelen renk değişimini hatırlatmaktadır. Bir başka deyişle pişirilen yumurta sarısı; içerdiği metiyonin amino asitlerindeki sülfür iyonlarının oksitlenmesi sonucu antioksidan özelliğini kaybetmektedir. Okside metiyonin ise; tıpkı kolesterol esterleri yani atık kolesterol olan LDL gibi pıhtılaşmaya yatkınlığı arttırmaktadır. Özetle okside metiyonin de okside kolesterol gibi damarların tıkanmasına neden olan aterom plaklarının gelişmesine zemin hazırlayan mekanizmaların başlamasına neden olmaktadır. Yumurta içerisinde bulunan kolesterol de; embriyonun büyüme ve gelişme süresinde gerekli olan steroid kaynaklı hormonların sentezi için temel kaynağı oluşturmaktadır. Böylesi yaşamsal fonksiyonlar için yumurta içerisinde depolanmış olan kolesterolün bu denli insan hayatını tehdit eder bir konum kazanmış olması akla uygun düşmemektedir. Vazgeçilmez olan, neden ölümcül özellik kazanmakta bunu sorgulamalıyız. İşte bu noktada kolesterolün de tıpkı metiyonin gibi benzer bir konuma sahip olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Isı nasıl ki metiyonini ölümcül hale dönüştürmekte aynı ısı kolesterolü de ölümcül hale çevirmektedir. Bu konunun kanıta dayalı tıpla ne alakası var derseniz şimdi o noktaya geliyoruz. Kanıta dayalı tıp deneylerin veya gözlemlerin anlaşılır bir dille aktarılmasıyla oluşturulmuş istatistiksel doğru ya da yanlışlardan oluşan bir yüzdeler sistemidir. Yani yüzde yüz doğru ya da mutlak doğru gibi bir yaklaşım içermez. O güne kadar var olan veya kayıt altına alınmış olan baskın görüşü dile getirir.

    Yumurta ile ilgili kolesterol hakkında son zamanlarda dile getirilen kanıta dayalı tıpla çelişkili görüşlerin nedeni işte bu ısı derecesinin standardize edilememiş deneyimlerde yol açtığı farklı sonuçlardır. Herkes kendi görüş açısıyla yumurtaya yaklaşırken ısı standardizasyonunun olmazsa olmaz olduğunu ne yazık ki atlamışlardır. Bu tıpkı ideoloji kuramcılarının saplandığı kör nokta açmazına benzemektedir. Toplumun bütün bireylerini kendi kişiliğiyle özdeşleştirerek yola çıkan kuramcılar; geliştirdikleri hipotezleri tek tip prototip toplumlarda idealize ederek mantıkla birebir örtüşen güçlü ve mükemmel tezler ortaya koymuşlardır. Ancak uygulandığı toplumun baskın kişiliğiyle uyuşmayan söz konusu tezler; insanlık tarihi sürecinde çok büyük acıların yaşanmasına neden olmuş ve uygulayıcılarının elinde adeta birer ölüm makinelerine dönüşmüşlerdir.

    Sonuç olarak ısıya maruz kalmayan yumurta, masumdur. Kanıta dayalı tıp; ancak elinde var olanı ortaya koyar mutlak doğruyu değil. Suçlu olan ise bu konuya at gözlüklerinin ardından bakmaya devam eden insanoğludur.

    Doktor yumurta çığ tüketilmeli dediyse de; bu kural iyi koşullarda saklanan, kabuğu sağlam olan ve taze tüketilecek yumurta için geçerlidir. Aksi halde besin zehirlenmesi denen başka bir sağlık sorunu ile yüzleşmek zorunda kalabileceğimiz de kulağa küpe olması gereken önemli bir konudur.

  • Akılcı ilaç kullanımı

    Boğazım ağrıyor dedi, arkadaş endişeli bir ses tonuyla.

    Ses kısıklığım da var öksürük de diye devam etti konuşmasına.

    Kime görüneyim diye de ilave etti

    Aile hekimine görünebilirsin dedim.

    Güven önemlidir!

    Deneyimlerimden çok çok iyi bilirim.

    Pek aklına yatmadığını hissedince ısrar etmedim.

    Beni bekle istersen bir gün sonra geliyorum!

    Bizimki hala İç hastalıkları, Göğüs hastalıkları ve Kulak Burun Boğaz polikliniği arasında bir tercih yapmasına yardım etmem konusunda diretince;

    Kulak Burun Boğaz polikliniğine git dedim kibarlığı elden bırakmadan.

    İki gün sonra karşılaştık bir vesileyle arkadaşla.

    Ne yaptığını sorduğumda; son tavsiyeme uyduğunu ve verilen ilaçları düzenli kullandığını söyledi.

    Şikâyetlerinin düzelmeye başladığını ancak baş ağrılarının olduğunu belirtti.

    Arkadaş hipertansiyon hastası olmamakla beraber kan basıncı değerlerinin hipertansiyon hastalığına aday seviyede normalin üst limitlerinde dolaştığını biliyordum. Bu yüzden hastalığı sebebiyle verilen ilaçları sorgulamak gereği hissettim.

    Grip, nezle gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarında hekimlerin sıkça tercih ettikleri anti gribal ilaç kullandığını görünce baş ağrısı sebebinin bu ilaç olabileceğini belirterek söz konusu ilacı kesmesi gerektiğini söyledim.

    Madem kullanmamam gerekiyor doktor niye bu ilacı bana verdi diye çıkıştı.

    Sonuçtan hareket edersek arkadaş hiçte haksız sayılmazdı. Hangi branşta olursa olsun Hekim hastaya zarar verebilecek bir ilacı nasıl reçete edebilir!?

    Eğer Hekim; genel tababet yaklaşımını performans gibi nedenlerden dolayı pas geçmiş ya da akılcı ilaç kullanımında sorgulanması gereken yaklaşımları branş hekimliğinin vermiş olduğu ayrıcalığa güvenerek dikkate almaz ise mevcut durumlarla hastalarını karşı karşıya bırakabilir.

    Ancak bu hikâyede arkadaş haklı da değil. Başlangıçta biri hastalıklara genel tababet açısından yaklaşmayı şiar edinmiş olan aile hekimi, diğeri kendini çok iyi tanıyan arkadaşı olan hekimi tercih etmek varken sunulan bu iki öneriyi reddederek hatalar zincirinin bir parçası olmuştur.

    Aslında mevcut hataları insanlara atfederek de buradaki yanlışları doğru çözümlemiş olamayız.

    Ne yazık ki uygulanmakta olan Sağlık Sistemi, Hekime; olması gereken sevk zinciriyle hastaları organize etme imkânı veremiyor. Branş Hekimleri, hastaların önceki sağlık verilerine ulaşımda sıkıntı çekmeye devam ediyorlar.

    Ve en önemlisi de Tıp eğitiminde akılcı ilaç kullanımına dönük eğitim sorunları; gerek eğiticilerin yetersizliği gerekse müfredat eksikliği yüzünden ötelenmeye devam ediyor.

    Akılcı İlaç Kullanımı konusunda farkındalık yaratmakta; 80 milyar liraya ulaşan bir sektörde rekabet savaşlarının kızıştığı bir anlayışın giderek ağır basmasıyla pek mümkün gözükmüyor

  • Akupunktur tedavisinin uygulandığı hastalıklar

    On dokuzuncu yüzyılın başlarında bir nöroloji uzmanı olan Fransız Dr. Nogier; baş ağrısı şikâyetleri ile gelen hastalarının kulak kepçelerinde iyileşmiş yanık izlerine rastladı. Hastalarla yaptığı görüşmelerde bu yanık izlerinin ağrı sebebiyle toplumda Halk Hekimi olarak kabul gören şifacılar tarafından oluşturulduğunu öğrendi. Sonrasında uzun yıllara varan bilimsel çalışmaları sayesinde; kulak kepçesinin yüzeyinde tüm vücudu temsil eden yaklaşık 200 bölgenin olduğunu sistematize ederek haritalandırdı. Dr. Nogier’in geliştirmiş olduğu kulak akupunktur yöntemi sayesinde akupunktur tedavisi Modern Tıbbın ilgisini çekmeye başladı. Söz konusu tarihten sonra akupunktur yaklaşımı; aslında hiçte yabancı olmadığı modern tıp yaklaşımı ile entegre olmaya başladı. Bu gelişmeler paralelinde akupunktur uygulama alanıma yönelen hekimler; teknolojik imkânları kullanarak hastalık tanı yöntemlerini modern tıp uygulamalarıyla harmanlamaya başladılar.

    Bilimsel çalışmalar neticesinde akupunktur noktalarının % 65-70 kadarının tetik nokta olduğu ayrıca birçoğunun kasların motor noktaları ile aynı olduğu belirlenmiştir. Yapılan histolojik incelemeler, akupunktur noktalarının sinir, kan ve lenf kanalları yönünden zengin olduğunu göstermektedir.

    Akupunktur uygulaması deriye ve deri altındaki kas dokusuna yapılır. Uygulama sırasındaki her türlü uyarıdan deri ve deri altı kas dokusu etkilenir. Akupunktur noktasına batırılan iğne, deride bölgesel olarak gerginlik, baskı, ısınma ve acı hissine yol açmaktadır.

    Yine bilimsel deneyler neticesinde akupunktur uygulaması ile nörolojik, endokrin ve immünolojik sistemlerin etkilendiği gösterilmiştir. Uygulama esnasında ağrı kontrol sistemi devreye girerek analjezik etkiler ortaya çıkmaktadır. Uygulamayı takip eden süreçlerde hormonal ve immünolojik sistemler devreye girmektedir. Hormonal ve immünolojik etkilerde hastalıkların iyileşme sürecini başlatmaktadır.

    Son 50 yılda artan bilimsel çalışmalar ışığında Tıp dünyası Akupunktur alanında anlaşılabilir ve açıklanabilir kanıtlara sahip olmaya başladı. Ve nihayetinde Dünya Sağlık Örgütü, 1978 yılında Akupunktur ile tedavi edilebilir hastalıkların bir listesini yayımladı. Bu endikasyon listesi; 1994 yılında İtalya toplantısında Dünya Sağlık Örgütü tarafından genişletilerek aşağıdaki şekilde kabul edildi.

    Etkili bir şekilde tedavi edilebilir hastalıklar:

    Radyoterapi ve Kemoterapi yan etkileri

    Allerjik rinit

    Safra koliği

    Dismenore (mens sancısı)

    Fasiyal ağrı (yüz ve çene ağrısı)

    Baş ağrısı (Gerilim tipi, migren)

    Diş ağrısı

    Esansiyel Hipertansiyon

    Primer hipotansiyon

    Boyun, sırt ve bel ağrıları

    Omuz ağrısı

    Dirsek ağrısı

    Diz ağrısı

    Siyatik

    Ameliyat sonrası ağrılar

    Romatoid artrit

    Renal Kolik

    Yeterli bilimsel araştırma yapılmamış olan tedavi edilebilir hastalıklar

    Kansere bağlı ağrılar

    Yüz felci

    Tip 2 diyabet

    Panik atak

    Fibromiyalji ve tendinit

    Gut artriti

    Karın ağrısı

    İrritabl Barsak sendromu

    Ülseratif kolit

    Doğum ağrısının azaltılması

    Süt eksikliği

    Morfin, kokain bağımlılığı

    Sigara bağımlılığı

    Alkol bağımlılığı

    Burger hastalığı (Kol ve bacaklardaki küçük damarların tıkanıklığı)

    Polikistik over sendromu (PCO)

    Premenstrüel sendrom

    Kadın infertilitesi (Kısırlık) (Organik bulgusu olmayan)

    Erkek seksüel bozukluğu (İktidarsızlık) (Organik olmayan)

    Tekrarlayıcı üriner enfeksiyonlar

    Raynaud sendromu (Kol ve bacaklardaki küçük damarların aşırı kasılarak daralması)

    Kronik prostat iltihabı

    İdrar retansiyonu

    Temporo-mandibüler eklem (Çene eklemi) bozukluğu

    Kulak ağrısı

    Meniere hastalığı

    Post herpetik ağrılar (Zona ağrısı)

    Yaygın Kaşıntı

    Kuru ağız ve kuru göz sendromu

  • Cinselliği konuşmak

    Çoğu anne baba cinselliği konuşmaktan utandığı için,mümkün olduğunca bu konuyu erteleme çabasına girer.Oysa çocuklar tüm saflıklarıyla,kafalarını karıştıran ve merak ettikleri konular hakkında soru sormak isterler. Nasıl davranması gerektiği konusunda hazırlıksız olan anne babalarda cinsellikle ilgili bu sorular kaygı uyandırabilir. Bu kaygı bazen yeterince bilgili olmadıklarını düşünmelerinden de kaynaklanabilir. Bu durumda yapılması gereken,çocuğun gelişim dönemleri ve bu dönemlerindeki fiziksel ruhsal ihtiyaçları konusunda bilgi sahibi olmaktır. Ayrıca bu konu eşler arasında da konuşulması gereken bir konudur.

    Ebeveyni ile her konuda konuşabilen bir çocuk cinsellikle ilgili sorularını da öncelikle ailesiyle paylaşacaktır.Cinsellik ayaküstü konuşulacak bir konu değildir ve çocuğunuzun soruları olduğunda ona yeterli zamanı tanımak sağlıklı bir iletişim kurmanızı sağlayacaktır.

    Cinsellik hakkında anlatacağımız bilgi,çocuğumuzun gelişim düzeyine uygun olmalıdır. Bizlere yönelttikleri sorular onların bigi düzeylerini de anlamamıza yardımcı olur. Sordukları sorulara kısa ve net cevaplar vermek en doğrusudur.Bu bilgiyi algılayıp sindirdikten sonra kendi tanımını yapacaktır.Sonra başka bir soruyla karşımıza gelebilir.Çocuklar hazır olduklarında bize soru sorarlar.Fazlaca sunulan ve hazır olmadıkları halde verilen bilgi kafalarını karıştırabilir.Sorularına gülmek, yargılamak ve ayıp gibi cümleler kurmak asla yapılmaması gereken bir tavırdır.Ses tonumuz ve vücut dilimiz şevkatli ve kabullenici olmalıdır.Herkesle cinselliğin konuşulamayacağını ve sınırların olduğunu hissettiren bir tutum içinde olmalıyız.

    Çocuklar merak ettikleri soruların yanıtlarını ebeveynlerinden öğrenemezse internetten,arkadaşlarından,televizyondan veya başka kaynaklardan öğrenmeye çalışacaklardır.Kontrolsüzce sunulan bu bilgi yarardan çok zarar getirebilir.

    Çocuğunun bir arkadaşıyla cinsel oyun oynadığını farkeden anne ona kızmadan”sanırım siz bedenlerinizi merak ediyorsunuz”deyip kız ve erkek çocukların cinsel organlarının farklılığı hakkında bilgi verirse,doğru mesaj vermiş olur.Erkek çocuğun”acaba kızların da benim gibi pipisi var mı?” merakı;”kızlar ve erkekler birbirinden farklıdır,erkeklerin penisi vardır kızların ise vajinası”demek yeterli bir açıklama olacaktır.Böyle bir cevap vererek çocuğa merak ettiğinde sorabilirsin mesajı da verilmiş olur.

    Okul öncesi dönemde,cinsiyet farkı gözetmeksizin cinsellikle ilgili sorulara hem anne hem baba cevap verebilir. Daha sonraki yaşlarda çocuğun hemcinsi olan ebeveyn ile konuşması uygun olacaktır.Ancak diğer ebeveyn de konudar haberdar edilmelidir.Eğer tek ebeveynli bir aileyse ve çocuk ebeveynlerinden hemcinsi olanla görüşmüyorsa,özdeşim kurabileceği ve güvenebileceği bir yakın akraba devreye girebilir.

    Cinsel eğitim ile öncelikle çocuğun kız ve erkek rollerini kabul etmesine,kendi cinsinin özelliklerini öğrenmesine yardımcı olunur.Toplumsal rollere farkındalık sağlanmış olur.Çocuk kendi bedeni ve karşı cinsin bedenini tanır,kendi bedenine ait kişisel bakım gibi sorumlulukları öğrenir.

    Yine çocuğun aile içerisinde sağlıklı bir cinsel eğitim alması bedeninin özel olduğunu,mahremiyet sınırlarını öğrenmesini sağlar ve çocuğu olası bir cinsel tacizden korur.

  • Orgazm bozuklukları

    ORGAZM BOZUKLUKLARI

    Kadınlardaki cinsel işlev bozukluklarından biri de orgazm olamama sorunudur.Orgazmın fizyolojisi bu gün artık ayrıntılı olarak bilinse de orgazm olamamak,kişiye ve partnere ait son derece karmaşık nedenlere dayanabilir.

    Yapılan araştırmalar göstermiştir ki ülkemizde orgazm olamama sorunu yaklaşık%40 civarındadır.Bu veriler kadın cinsel yaşamında orgazmın önemli bir yer işgal ettiğini göstermektedir.Peki orgazm nedir?Aslında orgazmı tanımlamak subjektifliği ve her kadın için orgazm deneyimi biricik olması sebebiyle zordur.Ortalama bir tanımla orgazm, insanların cinsel uyarılmanın zirvesinde yaşadıkları kuvvetli fiziksel ve ruhani bir durumdur.Orgazm esnasında nefes sık ve derin hale gelir, kalp atımı hızlanır,genital bölgede özellikle pubokoksigeal kaslar tarafından kontrol edilen vajenin 1/3 dış kısmındaki kaslarda kasılma meydana gelir.

    Bazı kadınlar tek bir orgazm yaşarken,bazıları birden fazla bçlgenin uyarımından kaynaklanan reaksiyon ile çoklu orgazm yaşayabilirler.Kadınlarla ilgili çeşitli orgazm türleri bildirilmiştir.Bunlar;klitoral orgazm,vajinal orgazm,anal seks kaynaklı orgazm ve diğer tipler olarak sınıflandırılabilir.

    Orgazm problemlerini primer,sekonder,durumsal ve total gibi çeşitli başlıklar altında inceleyebiliriz.Prmer orgazm bozukluğu,cinsel hayatın aktive olmasının başından beri olan durumu tanımlarken,sekonder orgazm bozukluğu sonradan gelişen problemleri ifade etmek için kullanılır.Durumsal dediğimizde;örneğin mastürbasyonla boşalabilen bir kadın partneriyel boşalmada sorun yaşıyorsa ve ya başka bir partnerle orgazm sorunu yaşamazken eşiyle yaşıyorsa kastedilen durumdur.Total orgazm bozukluğu ise hem mastürbasyonla hem değişik partnerlerle kişinin orgazm olamama halini tarifler.Bu sınıflama,zor vakaları ayırt etmemizde yardımcı olur.Primer orgazm bozukluğu kadınlarda sık gözlenmektedir.

    ORgazm olamama nedenlerine gelirsek;organik nedenler(omurilik travmaları,vajinal ameliyatlar ve bazı kronik hastalılar) ve psikolojik nedenler olarak ayırabiliriz.Psikolojik nedenleri açarsak;

    1.)Cinsel mitler;iyi bir sevişme orgazm ile sonuçlanmalıdır,cinsellik hakkında konuşmak ve düşünmek ayıptır,iki tarafın da aynı anda orgazm olması gerekir gibi cinsellikle ilgili bilinen yanlış inançlar ve beklentiler.

    2.)Düşük benlik saygısı ve cinsel özgüven eksikliği;kendini aşırı eleştirme,bedenini beğenmeme,yatakta iyi olmadığını düşünme gibi.

    3.)Yetersiz uyarı;kendi bedenini ve haz noktalarını bilmeme ve bununla ilgili partneriyle konuşamama,uygun ortamı sağlamadan ve ön sevişme olmadan ilişkiye geçmek gibi.

    4.)Çift ilişkisine dair problemler;eş reddi,eşe karşı duyulan öfke ve iletişim problemleri gibi.

    5.)Aşırı kontrolcü kadınlar;duygusal ve fiziksel olarak kontrolünü kaybetmekten korkmak gibi.

    6.)Cinsellikle ilgili korkular,kaygılar;erkeklerden korkmak,acı duyacağından korkmak,gebelikten ve cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korkmak gibi.

    7.)Partnerin cinsel işlev bozukluğu;erkeğin erken boşalma ve sertleşme problemleri gibi.

    8.)Cinsel travmalar;çocuklukta ve ya sonrasında yaşanan bir cinsel travma sonrası yaşanılan suçluluk ve kendini cezalandırıp boşalmama durumu gibi.

    9.)Sosyokültürel nedenler;ahlaki açıdan katı bir ailede yetişmek,kadın olmakla ilgili yasaklamalar ve önyargılar gibi.

    10.)Baba-kız ilişkisindeki olumsuzluklar;baskıcı baba figürü ve ya tam tersi idealleştirilmiş baba figürüne sahip kadınlarda görülebilen,dinamik altyapısı olan problemler gibi.

    Tüm bu sayılan nedenlere rağmen orgazm öğrenilebilen bir yetidir ve problemlerinin de tedavi edilebildiği bir durumdur.Bazı kadınlar için orgazm sözkonusu olduğunda olsa da olur olmasa da olur mantığı hala geçerliliğini korumakta.Cinsellik haz alıp verme ve partnerinizle bir ve bütün olma sanatıdır ve bu sanatın incelikleri öğrenilip daha kaliteli ve doyumlu bir cinsel yaşam mümkün olabilir.

  • Vajinismus ,

    Vajinismus

    Kadında cinsel ilişkinin olduğu anatomik bölgeye vajina denir.Vajina girişindeki kasların istem dışı kasılması ve kadının istediği halde cinsel ilişkiye izin verememesi durumuna vajiniismus denir.

    Bu kadınlarda endişe ,korku,panik hali olur.Kızlık zarlarının çok kalın ya da vajinalarının çok dar olduğunu düşünen bu kadınlar,acı beklentisi ile kendilerini koruma çabasına girerler.Yaklaşık 2cm.lik kaslardan oluşan vajina girişi,danışanın yanlış inanışına göre kasılmalar nedeniyle daralmakta,sertleşmekte ve birleşmeyi imkansız hale getirmektedir.

    Tıp litaratüründe cinsel işlev bozuklukları sınıflamasında cinsel ağrı bozukluğu olarak geçer.Ağrılı cinsel ilişki ise disparonidir.Bu durum ile vajinismus birbirini tetikleyebilir.

    Vajinismus bir erteleme sorunudur.Kişi kendini gün içerisinde cinsel birleşmeye hazırlasa da o an geldiğinde vazgeçer ve sonra yapmaya karar verir.Böylece günler,aylar ve hatta yıllar geçebilir.

    Vajinismusun nedenleri arasında;cinsel eğitimin yetersizliği,suçluluk,ayıp-günah duyguları,çocukluk ve genç kızlık döneminde yaşanan ruhsal ,bedensel travmalar,tutucu ve baskıcı aile ortamı,yanlış cinsel bilgiler ve ilk gece ile ilgili korkular sayılabilir.

    İlk gece korkusu,özellikle bizim ülkemizde,evliliğe adım atan genç çiftleri oldukça kaygılandırır.Evlendiği kişi sevdiği,aşık olduğu biri dahi olsa işk kez yaşanacak cinsel ilişki korku yaratabilir.Bunun nedeni ise,bilmemek,deneyimlememiş olmak ve çevremizdekilerin bu konuya yaklaşımı olabilir.İlk geceyle ilgili pek çok yanlış inanç yani mit vardır.Kanama olacak,acıyacak gibi mitler korku oluşturabilir.Cinsiyetçi yetiştirilen ve baskıcı aile ortamında büyüyen genç kızlar risk altındadır.

    İlk deneyimde iki tarafın da heyecanlı olması,cinselliğin başarılması gereken bir görev ve performans alanı olarak sunulması ayrıca gerginlik yaratabilir.Oysaki cinselliğin doğasında kan,acı ve stres yoktur.Bunların yaşanmasına cinsel davranış ve bilgi eksikliği,duygusal olarak hazırlık yapılmaması sebep olur.

    Bazen de zeminde bu tür risk faktörleri olmadan da kişide vajinismus olabilir.Bu durumda neden farkındalık düzeyinde olmayabilir.Bilinçdışınızın”vajeni kapat ve ilişkiye izin verme”komutunu hangi sebebe dayanarak verdiğini bilinç düzeyinde farkedemeyebilirsiniz.Bu durumda tedavi planı ona göre kurgulanır.

    Evlilik hayatında her iki tarafı da bu kadar mutsuz eden bir hastalık olmasına rağmen,tedavisi oldukça yüz güldürücüdür.