Yazar: C8H

  • Hepatit c enfeksiyonu

    Tüm dünyada 71 milyon hepatit C virüsü bulaşmış insan olduğu tahmin edilmektedir. Bu hastalardan birçoğu hastalığının farkında değildir.

    Son dönemdeki yapılan çalışmalarla hepatit C hastalığının tedavi yaklaşımlarında belirgin ilerlemeler ve başarı sağlanmıştır. Mevcut tedavi seçenekleriyle hepatit C hastalığında 8 veya 12 haftalık tedavi sürelerinde %99 oranında tedavi başarısı sağlanabilmektedir.

    Hepatit C kronik karaciğer hastalığının ana nedenlerinden birisidir. Karaciğerde siroza (yani karaciğer yetmezliği hali) ve karaciğer kanserine kadar ilerleyen hasar oluşturabilmektedir.

    Hepatit C hastalığında günümüzdeki hedefimiz hastalığı kür etmektir yani hepatit C virüsünden tamamen kurtulmaktır. Eğer karaciğer hasarı oluşmuşsa hepatit C enfeksiyonunun tedavisi ile bu hasarın geriletilmesi mümkündür. Tedavi ile hastalarda siroz gelişimi engellenebilmektedir. Yine mevcut güncel tedaviler ile karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri gelişim riski azaltılmaktadır. Her ne kadar hepatit C hastalığında tedavide başarılı olsak bile karaciğer hasarı ileri düzeyde oluşan bireylerde karaciğer kanseri açısından düzenli takip gerekmektedir.

    Hepatit C hastalığı temelde karaciğer hasarı yapsa da diğer organlarda da hastalık oluşturabildiği unutulmamalıdır. Hepatit C virüsünün karaciğer dışı organlarda oluşturduğu hasarlar Hepatit C tedavisi ile geri döndürülebilmektedir.

    Hepatit C enfeksiyonunun tanısı temelde anti-HCV ve HCV-RNA olarak adlandırılan testlere dayanmaktadır. Bizim ülkemiz gibi orta sıklıkta hastalık barındıran toplumlarda hepatit C virüsü tespiti için toplum taraması önerilmektedir. Sağlık kuruluşlarında hepatit C tetkiki yapılması ve varsa Hepatit C enfeksiyonu tedavisinin planlanması uygundur. Hepatit C hastalığı saptanan bireylerde diğer hepatit etkenleride araştırılmalı, karaciğer hastalığı oluşturan başka sebeplerde varsa onların tedavisi de planlanmalıdır.

    Hepatit C enfeksiyonu saptanan daha önce tedavi almış olsun ya da olmasın tedavi almak isteyen her hasta tedavi edilmelidir. Hepatit C enfeksiyonuna bağlı ileri düzey karaciğer hasarı olan bireylerde tedavi geciktirilmeden uygulanmalıdır. Tedavide kullanılan yeni nesil ilaçların hastanın diğer hastalıkları için kullandığı ilaçlarla etkileşebildiği için hastaya özel ilaç seçimi özenle yapılmalıdır. Hepatit C tedavisi başlanmadan hastanın böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi önemlidir.

  • Ödül Mü, Ceza Mı?

    Ödül Mü, Ceza Mı?

    1970’lerde yapılan bir deneyde üniversite öğrencileri iki gruba ayrılıyor ve iki gruba da legolar veriliyor. İlk gruba legolarla oluşturdukları her anlamlı şekil için ödül olarak para verilirken ikinci gruba hiçbir şey verilmiyor. Öğrenciler legolarla uğraşırken süre tutuluyor. Beklenildiği gibi ödül alan grubun daha fazla vakit harcadığı saptanıyor.

    Deneyin ikinci kısmında öğrenciler başka bir odaya alınıyor ve onlara tekrar legolar veriliyor. Birinci kısımdan farklı olarak odaya ayrıca farklı nesneler ve dergiler de koyuluyor. İsterlerse legolarla oynayabilecekleri, sıkılırlarsa da dergileri okuyabilecekleri söyleniyor. Ancak bu kez her iki gruba da ödül vaadi yok. Bu sefer sonuçlar beklenenin tam tersi çıkıyor: ilk kısımda ödül alan grup legolarla daha az oynarken, hiç ödül almayan grup çok daha uzun oynuyor.

    Bir başka deney de çocuklarla yapılıyor. Anaokulu çocukları üç gruba ayrılıyor ve onlara renkli boya kalemleri verilip bir resmi çizmeleri isteniyor. Birinci gruba boyama yaptıklarında ödül verileceği söyleniyor. İkinci gruba hiçbir şey söylenmiyor ancak boyama bittiğinde sürpriz olarak ödül veriliyor. Üçüncü gruba ise hiçbir şey verilmiyor. Beklenildiği gibi ödül alan çocuklar resimle daha çok uğraşıyor.

    İki hafta sonra bu çocuklara serbest zaman veriliyor ve önlerine boya kalemleri ve farklı oyuncaklar konuluyor. Ancak bu kez hiçbir gruba ödül yok. Sonuç olarak ilk kısımda ödül alan her iki grup da boyamaya pek ilgi göstermezken ödül almayan üçüncü grup aynı heyecanla boyama yapıyor.

        O zaman bilim dünyasını sarsan bu araştırmalar gösteriyor ki çocuk ödül aldığı zaman o işe daha çok ilgi gösteriyor ve daha çok vakit harcıyor. Üstelik ödül almak çocuktaki motivasyon ve heyecanı üst seviyeye çıkarıyor. Ancak ödül ortadan kalkınca çocuk ilgisini kaybedip o işi bırakıyor. Çünkü işle ilgilenmek için sahip olduğu iç motivasyonun yerine bir dış motivasyon (ödül) geçiyor. Bu nedenle iç motivasyonu neredeyse yok oluyor. Ödül ortadan kalktığında dış motivasyonu da olmayacağı için, çocuğun o işi yapmak için herhangi bir motivasyonu kalmıyor. İlginç olan şu ki, ödül davranıştan önce de vaat edilse, davranıştan sonra sürpriz olarak da verilse sonuç değişmiyor.

        Peki bu durumu yaşamımızda nasıl kullanabiliriz? Bir anne işten eve geldiğinde çocuğunun evin içinde koşturup halıları oynatıp katlamasından rahatsızlık duyuyor. Ancak çocuğuna kızmak ya da ceza vermek istemiyor. Bu yüzden bir teklifle bulunuyor: çocuğunun akşamları oynarken halıları oynatıp katlamasını takdir ettiğini, bu yüzden ona ona 1 lira vereceğini söylüyor. Çocuk zaten oynamak ve dağıtmaktan keyif alıyorken bir de üzerine para alacak olması onu motive ediyor. Çocuk birkaç gün oynayıp para almaya devam ediyor. Sonra anne çocuğuna artık 50 kuruş verebileceğini söylüyor. Çocuk çok istemese de bunu kabul ediyor. Birkaç gün daha geçtikten sonra anne artık para veremeyeceğini söylüyor ve çocuk koşturup halıların yerini oynatmaktan vazgeçiyor.

        Son olarak, bazen ebeveynler çocuklarına sınıfı geçmeleri halinde telefon alacakları vaadinde bulunurlar. Ancak burada da ders çalışma konusunda içsel motivasyon yok edilip yerine telefon konulur. Bu durumda çocuk, sonraki yıllarda sınıfı geçmek için sürekli bir ödül bekler. Eğer sınıfı geçmesinden bağımsız olarak telefon alırsanız bu hediye olur. Ancak burada yapılacak en doğru şey, çocuğun kendi harçlığını biriktirerek telefonunu almasıdır. Aldığı harçlık buna imkân vermediğinde, telefona ayıracağınız bütçeyi çocuğunuzun harçlığına küçük miktarlar halinde ekleyebilirsiniz. Böylece çocuk emek vermeyi öğrenir.

  • Diyet ve bağırsak sağlığımızı düzenlemek için önemli gerçekler ve öneriler

    1. Dünya nüfusunun yaklaşık üçte birinde kabızlık ve şişkinlik gibi sindirim sistemi şikayetleri vardır. Bu semptomlar yapısal ve fonksiyonel bir anormallik olmadanda oluşabilir.

    ​2. Sindirim sisteminin rahat çalışması, gaytanın (dışkının) doğru içerik ve hacimde olarak rahat çıkarılması için yeterli miktarda fiber (lif) diyetle alınması gereklidir. İdeal olarak günlük diyetle 30-40 gr lif alınmalıdır. Baklagiller, meyve ve sebzeler lif kaynağıdır. Örnek olarak 100 gr fasülyede yaklaşık 20 gr, fındıkta 9 gr lif bulunur. Lifli diyetin divertikül ve bağırsak kanserinden koruduğu unutulmamalıdır. Ayrıca yüksek lifli diyet kolestrolü düşürmekte, kilo kaybı sağlamakta ve ayrıca şeker hastalarında kan şeker düzeyinin kontrolünde yardımcı olmaktadır.

    ​3. Sıvı alımınız yeterli olmalıdır. Diyetle yani gıdalarla alınan fiberin gaitayı (dışkıyı) hacimli ve yumuşak kılması için yeterli miktarda sıvı tüketilmelidir. Günlük en az iki litre sıvı tüketilmelidir. Sıvı tüketiminde tercih su olmalıdır ayrıca çay, kahve ve süt sıvı tüketimi olarak kabul edilebilir. Gazlı ve tatlandırılmış içeceklerden uzak durulmalıdır.

    ​4. Yüksek fruktoz ve yağ içeren gıdalar bağırsak bariyerini bozmakta, yağlı karaciğer hastalığına yol açarak metabolik bozukluklara neden olmaktadır.

    5. İşlenmiş gıdalar yeterli besin öğeleri ve fiber içermezler ve sıklıkla yüksek miktarda vücuda zararlı olan doymuş yağlar, tuz ve koruyucu maddeler içermektedir.

    ​6. Acele yemek tüketiminden kaçının. Sindirimin ağızdan başladığını unutmayın. Yemeklerinizi yavaş tüketin, her lokmayı iyi çiğneyin.

    ​7. Günlük 30 dakika orta dereceli egzersiz yapın. Hızlı tempolu yürüyüş öneriler arasındadır.

    ​8. Sigarayı bırakın. Sigara yemek borusu ve mide arasındaki sfinkterin basıncını düşürerek asitli mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçmasına neden olmaktadır. Reflü denilen bu durum yanma ve diğer komplikasyonlara neden olabilmektedir. Ayrıca sigaranın birçok hastalığı kötüleştirdiği ve birçok kansere neden olduğu unutulmamalıdır.

    ​9. Mide asit salgısını azaltan ilaçları gereksiz kullanmayın. Mide ve bağırsak mukozasında hasar oluşturan ağrı kesici kullanımından uzak durun.

    ​10.Belirli besinler gıda alerjilerine neden olmaktadır. Deniz ürünleri, buğday, yerfıstığı, süt ve yumurta en sık alerjiye neden olan gıdalardır.

    ​11.Buğday, arpa ve çavdarda bir protein olarak bulunan glüten genetik olarak yatkın kişilerde çölyak hastalığına neden olmaktadır. Çölyak hastalığı toplumun %1’ini etkilemektedir.

    ​12. Bazı diyetler karında şişkinlik, karın ağrısı veya rahatsızlığı ve bağırsak alışkanlığında değişiklik yapabilmektedir. Bahsedilen bu şikayetleri hassas bağırsak sendromu ve fonksiyonel dispepsi gibi hastalıklarda azaltmak için bazı diyet önerileri yapılabilir.

  • Duygusal Zeka

    Duygusal Zeka

    Duygu, bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimidir. Duygular iki amaca sahiptir: İlki, kişinin harekete geçmesi için enerji sağlamalarıdır. İkincisi ise kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için çevreyi manipüle edebilmesi ya da bu ihtiyaçları karşılayacak uygun davranışları yapabilmesi için yönlendirmeleridir. Genellikle temel duygular öfke, üzüntü, korku, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, iğrenme, utanma şeklindedir. Bu duygular yüzümüzde tek tek görülebildiği gibi, bazen birkaçı birlikte de ortaya çıkabilir. Duygular kişisel kararlar almada oldukça önemli bir etkiye sahiptir. Meslek seçimi, yaşanacak yer, evlenilecek kişi seçimi vb. pek çok karar sadece mantıkla alınmaz.

    Duygusal zekâ tanımı 5 ana başlıkta değerlendirilir:

    1. Duygularının farkında olma: İçgörü kazanabilmek ve kendini anlayabilmek için duyguların her an farkında olmak oldukça önemlidir. Duygularını tanıyan kişiler, ruh hallerinin farkındadırlar, kişisel karar gerektiren konularda daha sağlıklı kararlar verebilir ve hayata olumlu bir gözle bakabilirler. 

    2. Duygularla başa çıkabilmek: Kendini yatıştırma, yoğun kaygılardan uzaklaşabilme gibi becerileri kapsar. Bu yeteneği zayıf olan kişiler sürekli huzursuzlukla mücadele ederken, kuvvetli olanlar ise hayatın tatsız sürprizleri ve olumsuzluklarıyla karşılaştıktan sonra kendilerini daha kolay toparlayabilmektedirler. 

    3. Kendini motive etmek: İnsanın kendini motive edebilmesi için öncelikle duygularını bir amaç etrafında toplayabilmesi gerekir. Duygusal özdenetim yani doyumu erteleyebilme ve fevri davranışları engelleyebilme başarının altında yatan oldukça önemli bir özelliktir. Kendini motive edebilme yeteneğine sahip kişiler yaptıkları şeylerde çok daha üretken ve etkili olurlar. 

    4. Başkalarının duygularını fark etmek: Empatik kişiler başkalarının neye ihtiyacı olduğunu, ne istediğini gösteren ipuçlarına karşı daha hassastır. Empati, bir kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması ve bu durumu ona yüz ifadesi, beden dili ya da sözel ifade olarak iletmesidir. 

    5. İlişkileri yürütebilmek: Duygusal zekanın bir diğer özelliği de diğer insanlarla olan ilişkileri yürütebilmektir. Bu beceriler popüler olmanın, liderliğin, kişilerarası etkililiğin altında yatan unsurlardır.

    Duygusal zekanın gelişmesi açısından üzerinde durulan en önemli faktörler yaş, aile ortamı ve cinsiyettir:

    Yaş: Duygusal zekanın gelişmesi açısından ele alınan faktörlerden ilki yaştır. Duygusal zekâ bebeklikten itibaren gelişmeye başlar. Duygusal yüz ifadelerini tanıma becerisinin, okul öncesi ve ilkokul yıllarında hızlı bir gelişme gösterdiği de birçok araştırmada kanıtlanmıştır.

    Aile ortamı: Aile yaşamı, duygusal derslerin verildiği ilk okuldur. Bu duygusal dersler sadece ebeveynlerin çocuklarına doğrudan söyledikleri ve yaptıkları ile değil, kendi duygularını ifade etme ve aralarındaki etkileşim modeliyle de verilir.

    Cinsiyet: Aileler kız ve erkek çocuklarını farklı duygusal yaklaşımlarla eğitmektedirler. Anne ve babaların kız ve erkek bebeklerini severken çıkardıkları sesler ve kullandıkları kelimeler farklılık gösterir. Kızlara ve erkeklere duygularla baş etme konusunda verilen dersler de çok farklıdır. Bir çalışmada anne babaların duygularını (öfke hariç) kızlarıyla oğullarından daha çok konuştuklarını bulunmuştur. Erkek çocuklarla ise genellikle öfke duygularının neden ve sonuçları hakkında konuşulmaktadır. Aynı yazarlar kızların dil yetisinin erkeklerden daha erken geliştiğini ve bunun kızların duygularını açıklamak ve başkalarının duygularını anlamakta daha çabuk ustalaşmalarına yol açtığını ifade etmişlerdir. Duygularını ifade etmek için teşvik görmeyen erkek çocuklar ise hem kendi hem de başkalarının duygularını anlamada zorluk çekmektedirler. Duygusal gelişimle ilgili bu cinsiyet farklılıkları çocukların arkadaş seçimini de etkilemektedir. 3 yaşındaki çocukların %50’sinin en iyi arkadaşı karşı cinsten olurken, 5 yaşında bu oran %20 ye düşer. 7 yaşında hemen hiçbir çocuğun en iyi arkadaşı karşı cinsten değildir.

    Duygusal zekâ tüm yaşamı etkilemektedir. Duygusal zekâsı yüksek olan bireyler, eşlerinin duygularını daha hızlı ve doğru bir şekilde fark eder ve bunu ifade ederse sağlıklı bir iletişim kurma ve problemleri çözme olasılığı artar. Aynı şekilde çocuğunun duygularını daha doğru tanımlayacağı için buna uygun bir geribildirim vererek ilişkinin sağlıklı bir seviyede kalmasını sağlayabilir. Aynı durum sosyal ve iş yaşamında da geçerlidir. Örneğin; empati kurma becerisi yüksek olan kişilerin, iş birliği ve liderlik konularında daha avantajlı olduğu yapılan araştırmalarda kanıtlanmıştır.

    Yüksek duygusal zekaya sahip olmak ya da empati yapabilmek karşımızdaki kişinin duygularını anlayıp aynısını hissetmek ya da o kişinin duygularını doğru kabul etmek değildir. Doğru kabul etsek de etmesek de karşımızdaki kişinin duygusunu, sözel olarak ifade etmese dahi anlamak ve buna uygun bir geribildirim vermektir. Vereceğimiz geri bildirim karşımızdaki kişiyi memnun etmeyip onda başka bir duygunun ortaya çıkmasına neden olabilir. Yeni duyguyu da anlayıp uygun geribildirim vermek yüksek duygusal zekanın işareti olabilir.

  • Crohn hastalığı tanı ve tedavisi

    Kronik iltihabi bir bağırsak hastalığıdır. Ağızdan makata kadar tüm sindirim sistemini tutabilen, aralıklı iltihaplarla kendini gösteren bir hastalıktır. Tam olarak sebebi bilinmemektedir. Genetik faktörler ve çevresel etmenlerin hastalığı tetiklediği düşünülmektedir.

    Hastaların genel olarak karın ağrısı, kilo kaybı ve uzun süreli ishal şikayeti olur. Genelde genç yaşlarda bu şikayetlerle başvuran hastalarda akla gelmelidir. Tüm yaş gruplarında görülebilmektedir. Halsizlik, iştahsızlık ve ateş diğer sık semptomlarıdır. Gaytada kan ve mukus görülebilmektedir. Hastalarda ayrıca cilt, göz ve kas –iskelet sistemini ilgilendiren hastalıkların bulguları birlikte olabilmektedir. Crohn hastalığı ayrıca karaciğer ve pankreas organlarını da etkileyebilmektedir.

    ​Crohn hastalığı için tek bir tanı yöntemi yoktur. Hastaların tanıları klinik muayene ve değerlendirme, görüntüleme yöntemleri, endoskopi, patoloji ve laboratuar yöntemlerinin birlikte değerlendirilmesi ile konulmaktadır.

    ​Hastalık için sigara, aile hikayesi ve geçirilmiş enfeksiyöz gastroenteritler kanıtlanmış risk faktörleri olarak bilinmektedir. Non-steroit antiinflamatuar olarak adlandırılan ağrı kesicilerinde sık kullanılması crohn hastalığı için risk oluşturmaktadır.

    ​Crohn hastalarında beslenme problemleri ve kansızlık oluşabilmektedir. Kan tetkiklerinde iltihabi parametreler yükselmektedir. Karın içerisinde ve makat çevresinde apseler görülebilmektedir. Makatta fistüller ve fissürler hastalığın seyrinde izlenebilmektedir. Crohn hastalığında bağırsaklarda daralma ve yapışıklıklar görülebilmektedir. Yapılan çalışmalar crohn hastalarının hayatlarının bir döneminde cerrahi olarak müdahale riskinin yüksek olduğunu göstermiştir.

    ​Genel öneri olarak, hastaların sigarayı bırakması gerekmektedir. Sigara hastaların tedaviye yanıtlarını düşürmekte, cerrahi midahale riskini artırmaktadır. Sigaranın bırakılması hastalığın seyrini düzeltmektedir.

    ​Hastaların tedavisi hastalığın yerleşim yerine, davranış şekline göre değişim göstermektedir. Temelde immün sistemi düzenleyen ve baskı altına alan ilaçlardan faydalanılmaktadır. Hastalığın seyrinde antibiyotiklerden de faydalanılmaktadır. İmmün sistemi düzenleyen yeni nesil ajanlarda iğne tedavileri olarak kullanılabilmektedir. Tedavide amaç hastanın semptomlarının ve lezyonlarının düzelmesidir.

    Crohn hastalığı ciddi ve kronik bir hastalık olmasına rağmen mevcut tedavi yaklaşımlarıyla hastalık kontrol altına alınabilmektedir.

  • Çocuklar Neden Uyumak İstemez?

    Çocuklar Neden Uyumak İstemez?

    Ebeveynler, sağlıklı bir gelişim için çocuklarının her akşam aynı ve geç olmayan bir saatte uyumasını ister. Ancak çocuklar bazen bir türlü uyumaz. Peki bir çocuk neden uyumak istemez?

    • Bunun ilk sebebi çocuğun enerjisi ile ilgilidir. Hepimiz biliriz ki çocuklar çok enerjiktir. Eğer bu enerjilerini gün içerisinde yeteri kadar harcamazlarsa uyumak istemezler.

    • Ebeveynleri ile yeteri kadar ilişki kuramamış çocuk uyumak istemeyebilir. Bu durum geçirilen zamandan çok yoğunlukla ilgilidir. Tüm gün anne babasıyla vakit geçirmiş bir çocuk yeterli yakınlık ve ilişkiyi kuramamış olabilir. Bu nedenle ilişki kurmak istediği için uyumak istemez.

    • Bir çocuk kaygılıysa, odasında tek olduğu için ya da tek olmasa da ebeveynlerinin yanında olmamasından dolayı güvende hissetmediği için uyumak istemez.

    • Uyuyunca, ebeveynlerinin onsuz eğleneceklerini ya da diğer kardeşleriyle güzel vakit geçireceğini düşünen çocuklar uyumaz.

    • Kaygılandığı şeyler varsa, uykuya kadar geçen sürede kendi iç dünyasıyla baş başa kalacağı için uyumak istemez.

    Bu noktada ebeveynler, eğer çocukları vaktinde uyursa onları parka götüreceklerini söyleyerek pazarlık yapmaya çalışırlar. İyi niyetli bir yaklaşım da olsa oldukça yanlıştır. Çünkü böyle davranarak ebeveynler, benimle zaman geçirmek istiyorsan önce bunu hak etmelisin mesajı verirler. Ek olarak bir ödül vaadi de olduğu için, sorunu anlamak yerine çocuk korkularıyla yalnız bırakılmış olur.

    Bu nedenlerle ödül vaadiyle iş yaptırmak yerine empati kurarak çocuğun asıl ihtiyacını anlamak gerekir. Hem sorun çözülür hem de çocukla ilişki daha sağlıklı gelişir.

    Çocuklar neden küfreder?

        Bazen çocuklarını küfrettiğine şahit oluruz. Bu durum yalnızca birkaç kez olabileceği gibi birçok kez de yaşanabilir. Çocukların küfretmesinden çok küfür öğrenmiş olmasına şaşırırız. Ancak günümüzde televizyon, tablet gibi araçların zararlı içeriklerinden çocuklarımızı sakınmamız oldukça zordur. Ayrıca bunlardan koruyabilsek bile akranları ya da çevredeki yetişkinlerden öğrenebilirler.

        Birkaç kez küfreden çocuğa bunun doğru olmadığını anlatan geri bildirimler verir. Hatta bunun yetmediğini düşünürsek ödül de veririz. Ancak ödüller sonlandıktan sonra tekrar küfür ettiği görülür. Bazen hiç ödüle başvurmadığımız halde dahi çocuk küfretmeye devam edip bunu sürekli hâle getirebilir. Peki neden? Bunun en temel nedeni çocuğun duygularını ifade edememesidir. Üzüldüğünü, korktuğunu sözlere dökemeyen çocuk bu duygularını bastırır ancak yine de bir şekilde ifade etmek ister; bunun için de küfrü kullanır. Duygularını ifade edememesinin sebebi yeterli kelime dağarcığına sahip olmaması değildir. Duygularını ifade ettiğinde yargılanacağını, kötü bir tepki alacağını düşünür. Bu nedenle ödül vererek davranışı bastırmak yerine çocuğa duygusunu ifade etmesini öğretmek gerekir. Ödül ancak geçici bir çözüm olabilir.

  • İlaç kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalar!

    İlaç kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalar!

    Doktora danışmadan, kullanım sebebi, ozu ve süresi hakkında doğru bilgiye sahip olmadan kullanılan ilaçların fayda yerine değişik derecelerde zarar getirebileceğini hatırda tutmak gerekir.
    Bununla ilgili halk arasında, doktora önerisi olmaksızın en sık kullanılan ilaçların yolaçabileceği sorunları özetlemeye çalıştım

    1. Anti romatizmal ağrı kesici ilaçlar: Bu ilaçlar kas eklem ağrılarında baş ağrılarında ya da vücudun herhangi bir yerinde oluşan ağrıda , doku hasarlanmalarında bazen de ateş yüksekliği durumlarında doktor önerisi olmadan da kullanılabilmektedir. Ancak bu ilaçların hastanın eşlik eden hastalıklarını bilerek bu ilaçların kullanılıp kullanılmayacağına karar vermek gerekir. Aksi halde tansiyonda öngörülmeyen yükselmeler, böbrek fonksiyonlarında bozulma, mide de erozyon , gastrit, ülser gibi sorunlara yol açabilir.

    2. gripal ilaçlar : Grip semptomlarının giderilmesi iyileşme sürecinin hızlandırılması için bu ilaçlar çoğu zaman doktora danışılmadan da kullanılabiliyor . Bazı yan etkileri risk oluşturabilir ; çarpıntı, baş ağrısı, sersemlik, uyku hali , dikkat bozulması, tansiyon yüksekliği

    3. Antibiyotikler. Kesinlikle doktor önerisi ile kullanılması gerekir. İhtiyaç yokken kullanılması, dozun ve sürenin uygun olması durumlarında, vücudun doğal , faydalı bakteri florasının bozulması, bakterilerin direnç kazanması, antibiyotik ishallerinin ortaya çıkması, alerjik reaksiyonlar gibi sonlanmalar olabilir.

    4. Mide ilaçları : Özellikle proton pompası inhibitörü denilen ilaçların , önerilen süreden daha uzun ve bazen de önerilmeden yıllarca mide koruyucusu adı altında kullanıldığı görülmektedir. Gerektiği zaman gerektiği dozda ve sürede doktor önerisi ile kullanılmalıdır. Aksi halde midenin bakteri öldürme özelliği bloke edilmiş olur , sindirim sistemi ve solunum sistemi infeksiyonları daha sık görülür. Bazı vitamin ve minarellerin emilimi için asidik mide ortamı gereklidir. Bu ilaçlar ile asit ortam uzun süre bloke edildiği için emilim noksanlıkları ortaya çıkar. Ayrıca kemik erimesi ve böbrek yetmezliğini de hızlandırdıkları rapor edilmektedir.

    5. Anti demans ilaçları : Bu ilaçlar nörolog tarafından , uygun hastalara kullanılırsa bilişsel aktivitelerde artışa yol açtığı bilinmektedir. Ancak bazen bilinçte azalma olmadan , demans olmamak için yada demans oldu zannı ile veya çok ileri demans hastalarında beklki faydası olur düşüncesi ile doktor olmayan kişilerin önerisiyle kullanılmaktadır. Bu gibi durumlarda ilaçların zararı faydasından daha fazla olmaktadır. Kardiyak etkileri nedeniyle kalp atışı üzerinde vagotonik etkiler (bradikardi gibi) oluşturabilir. Bu etkinin görülme potansiyeli “hasta sinüs sendromu”, sinoatrial veya atrioventriküler blok gibi diğer supraventriküler kardiyak iletim bozukluğu durumları bulunan hastalar için özellikle önemli olabilir. Senkop ve konvülsiyonlara yol açabilirler. İdrar kaçaklarına , inkontinansa yol açabilirler . Parkinson hastalığını düşündüren ekstrapiramidal belirtileri indükleme veya artırma potansiyeli vardır. Diyare ,bulantı , iştahsızlık, baş ağrısı yapabilirler.

    6. Antiviral ilaçlar: Uygun endikasyonda doktor tarafından kullanıldığında çok faydalıdır. Ancak uygunsuz kullanımları risklidir. En fazla uygunsuz kullanım gripin arttığı dönemlerde doktor onayı olmadan kullanılmasıdır. Bu ilaçlara bağlı da karaciğer fonksiyonlarının bozulması bulantı kusma, ciltte reaksiyonlar bildirilmektedir.

    7. D vitamini : Son yıllarda bilinçsizce kullanıldığına şahit olunmaktadır. En sık yapılan hata doktor önerisi olmadan, kandaki d vitamini düzeyini bilmeden yüksek dozda d vitamini kullanılasıdır. Kan düzeyi bilinmeden d vitamini ampül kullanılmaktadır ve peşpeşe birkaç tane kullanılabilmektedir. D vitamni zehirlenmesine yol açabilir, kalsiyum yüksekliği krizleri ortaya çıkabilir. D vitamini gerçekten eksik ise d vitamini ampüller ayda 1 defadan dafa fazla olmamak üzere 2 ve 3 ampül kullanılabilir. O da doktor önerisi ile olmalıdır. D vitamini seviyesi zaten normal ise risk gruplarında düşük doz idame tedavisi yapılabilir . Günde en fazla 1000 Ünite kadar kullanılması önerilir.

    8. Antidepressan ilaçlar. Doktor önerisi olmadan yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu ilaçlar kullanılırken doktor eşlik eden başka hastalık olup olmadığını sorgulamakta ve gerekli ise hasta için uygun olanı reçete etmektedir. Bu ilaçlara bağlı da cilt reaksiyonları, dikkat dağınıklığı, kalpte ritim düzensizliği, istemsiz kas hareketleri bildirilmektedir. Bazen de birkaç tane bu grup ilaç birlikte kullanılmaktadır . Bu durumda da vücutta aşırı seratonin salınımına bağlı yüksek ateş, aşırı huzursuzluk, zihin bulanıklığı, titreme ve ani kas kasılması ile seyreden serotonin sendromu adı verilen ciddi bir yan etki ortaya çıkabilir.

    9. Kolesterol düşürücü ilaçlar. Yerinde ve zamanında kullanıldığı zaman kalp krizi riskini önemli oranda azaltmaktadır. Ancak bu ilaçların da bazı yan etkileri olduğunu hatırda tutmak gerekir. Kullanmak için konusunun uzmanı doktor tarafından önerilmedi ise bu ilaçların bireylerin kendi başına kullanmaması gerekir. Kas güçsüzlüğü, karaciğer fonksiyonlarında bozulma ve nadiren kas ermesi gibi yan etkileri vardır. Tiroid tembelliği olan kişilerde bu ialçaların yan etkileri daha fazla görülmektedir.

  • Kalabalık ve Tenha

    Kalabalık ve Tenha

    New York’ta 1964 yılında Kitty Genovese adlı genç bir kadın bıçaklanarak öldürüldü. Saldırgan, pencerelerinden olayı izleyen otuz sekiz komşusunun gözleri önünde yarım saat içerisinde Genovese’ye sokak ortasında üç kez saldırdı. Ancak bu süre içerisinde otuz sekiz tanıktan hiçbirisi polise haber vermedi. Bu olay bir şok etkisi yarattı. Şehir yaşamının soğuk ve insani değerlere uzak etkilerinin bir ikonu olarak görüldü. New York Times gazetesi olaydan şöyle bahsetti:

    Hiç kimse Genovese saldırıya uğrarken otuz sekiz kişinin neden telefonu kaldırmadığını açıklayamaz, çünkü kendileri de açıklayamıyor. Fakat bu kayıtsızlığın büyük şehirlerin sorunlarından biri olduğu varsayılabilir. Eğer insanın etrafı milyonlar tarafından kuşatılmışsa onların sürekli olarak kendisini etkilemelerini önlemek neredeyse psikolojik bir ölüm kalım meselesidir ve bunu yapmanın tek yolu mümkün olduğunca bu insanlara aldırmamaktır. İnsanın komşusuna ve onun sorunlarına karşı kayıtsızlığı, diğer büyük kentlerde olduğu gibi New York’taki yaşamda da koşullandırılmış bir tepkidir.

    Makalede bahsedildiği gibi büyük şehirlerdeki yaşamın belirsizliği ve yabancılaşma insanları sert ve duygusuz yapar. Ancak bu durum daha karmaşıktır. Psikologlar bu konu hakkında bir dizi araştırma yapmaya karar verdiler ve bu sorunu seyirci kalma sorunu olarak adlandırdılar. Buldukları sonuç oldukça ilginçti; olaya kaç kişinin tanıklık ettiği, yardım davranışının öngörülmesinde öncelikli etken olmuştu.

    Örneğin deneylerin birinde, bir öğrenciden bulunduğu odada epilepsi krizi geçiriyormuş gibi yapması istendi. Bitişikteki odada sesleri duyan sadece bir kişi olduğunda o kişinin yardıma koşma olasılığı %85 oluyordu. Ama denekler epilepsi nöbetini duyan dört kişi daha olduğunu düşündüklerinde sadece %31 oranında yardıma geldiler. Başka bir deneyde bir kapının altından duman sızdığını gören insanların yalnız oldukları olayı bildirme oranı %75 çıktı. Ancak grup halinde gördüklerinde oran %38’de kaldı. İnsanlar grup halindeyken eyleme geçme sorumluluğu kendi aralarında dağılmış oluyordu. Başka birinin durumu bildireceğini ya da hiç kimseye eyleme geçmediği için görünürdeki sorunun aslında bir sorun olmadığını düşünmeye başlıyorlardı.

    Buradan yola çıkılarak Genovese cinayetinde tanıkların polise haber vermemelerinin sebebinin, tanıkların her birisinin çok fazla tanık olduğunu düşünmesi olduğu söylenebilir. Diğer herhangi bir tanığın mutlaka polise bildirecek olmasına dair bu düşünce, saldırganın bulunamamasına neden olmuştur.

  • Ortak sorunumuz: obezite!

    Obezite günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Obezite genel olarak bedenin yağ kütlesinin yağsız kütleye oranının aşırı artması sonucu boy uzunluğuna göre vücut ağırlığının arzu edilen düzeyin üstüne çıkmasıdır.

    Bilindiği üzere beslenme; anne karnında başlayarak yaşamın sonlandığı ana kadar devam eden yaşamın vazgeçilmez bir ihtiyacıdır

    İnsanın büyümesi, gelişmesi, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan besin öğelerini yeterli ve dengeli miktarda alıp vücutta kullanabilmesidir.

    Karın doyurmak, açlığı bastırmak, canının çektiği şeyleri yemek veya içmek değildir.

  • Bireysel Terapi

    Bireysel Terapi

    Psikoterapi genel olarak çocuk-ergen, yetişkin ve çift-aile olmak üzere 3 alt dala ayrılır. Bireysel terapi, yetişkin alt dalına karşılık gelir. Bireysel terapide yalnızca danışan ve terapist görüşme yapar ve süreç bu şekilde ilerler. Seanslar süresince odak noktası yalnızca danışanın anlattıkları olur; onun duyguları, düşünceleri ve yaşantısı ele alınır; mevcut problemi yaratan çatışmalara odaklanılır. Bu nedenle görüşmeler dışında danışanın yaşamı ile ilgili araştırma yapmak, bilgi toplamaya çalışmak asla söz konusu olamaz.

    Peki danışanın bir yakını ya da arkadaşı terapisti arayıp bilgi almak isterse ne olur? Bazı durumlarda bireyler çocuğu, eşi, partneri, ebeveyni ya da yakın arkadaşı için çok korumacı davranmak isteyebilir. Tamamen iyi niyetli olarak sürecin iyi gidip gitmediğini merak edebilir. Ancak hangi durum olursa olsun, terapist, danışanı ile ilgili en ufak bir bilgi dahi vermez. Hatta kendini danışanın yakını olarak tanıtan kişiye, bahsettiği isimde bir danışanı olup olmadığı hakkında dahi bilgi vermez. Eğer bilgi almaya çalışan kişi bunda ısrarcı olursa terapist bu kısa görüşmeyi derhal sonlandırır.

    Bireysel terapide, terapisti ilgilendiren konular, danışanın yaşamında gerçekleşen olayların tam olarak ne olduğunu araştırmak değildir. Terapist bir dedektif gibi davranmaz. Bir olaydaki herkesin duygu ve düşüncesini öğrenme ve doğru veya yanlış olduğuna dair bir karar verme asla bireysel terapide yer almaz. Terapist gerçekleşen ve seansa taşınan olaylarda yalnızca danışanın duygu ve düşüncelerine odaklanır. Bunlarda da asla yargılayıcı olmamak kaydı ile danışanda olumsuz duygu ve düşüncelere, yine danışan ile birlikte ve onu zorlamadan odaklanır. Bireysel terapi süreci yalnızca bir kişiye özel bir alandır.

    Danışanın eşi, partneri, arkadaşı gibi yakın çevresinden biri aynı terapiste gitmek isterse ne olur? Üstelik bu durumu doğrudan danışanın kendisi de talep edebilir. Ancak danışan bu durumu istese dahi, bireysel terapi bir çevreden yalnızca bir kişiye yapılır. Çünkü zaman içerisinde danışan, kendisine ait olan bu özel alandan uzaklaşmış hissedebilir veya farkında olmadan paylaştıklarının, aynı terapiste gelen diğer arkadaşı/eşi vb. tarafından öğrenilebileceğine dair gizli bir endişeye kapılabilir. Bu durumda yapılabilecek en iyi şey, terapi almak isteyen diğer kişiyi başka bir uzmana yönlendirmektir.