Yazar: C8H

  • Kışa girerken d vitamini eksikliği

    D vitamini; yağda eriyen vitaminler arasında yer almakta olup aynı zamanda VÜCUTTA SENTEZLENİP DEPOLANABILEN BİR HORMONDUR.

    Kaynakları bakımından farklı, fakat yapı ve oluşumları bakımından birbirine benzeyen 2 türlü D vitamini vardır. Bitkiler içinde bulunan, bir ön vitamin olan VE ciltte toplanan D2 VİTAMİNİ VE Vücutta sentezlenen Hayvansal kaynaklı besinler içinde de alınabilen ( BALIKLAR; ÖZELLIKLE SOMON BALIĞI, SARDALYA VE YUMURTA SARISI, DANA KARACİĞERİ) D3 VİTAMİNİDİR. SANILANIN AKSİNE Süt D vitamini içeriği yönünden zengin değildir

    Son yıllarda, D vitamini eksikliği ve yetersizliğinin, yaygın kanserler, KALP VE DAMAR HASTALIKLARI, OBEZİTE, , ENFEKSİYONLARA EĞİLİMİN ARTMASI,SIK GRİP VE BENZERİ SOLUNUM YOLU HASTALIĞINA YAKALANILMASI, OTOIMMUN DEDİĞİMİZ VÜCUDUN KENDİ KENDİNE YARATTIĞI İLTİHABİ HASTALIKLAR dahil olduğu bir çok kronik hastalıklar İLE İLİŞKİLİİ OLDUGU bulunmuştur. Aynı zamanda D vitamini eksikliği osteoporoz, ( KEMİK ERİMESİ) düşme ve kırıklar için bir risk faktörüdür.

    D VİTAMİNİ İÇİN EN ÖNEMLİ KAYNAK GÜNEŞ IŞIGIDIR. Haftada en az 2 kez saat 10:00 ile 15:00 arasında yüz , kolların VE AYAK BİLEĞİNDEN DİZLERE KADAR BACAKLARIN güneş koruyucu sürülmeden 20-30 dakika direkt (arada cam,tül olmadan) gün ışığına maruz bırakılması vücut için en önemli d vitamini kaynağıdır.

    D vitamini eksikliğinin BELİRTİLERİ: Halsizlik, Yorgunluk, saç dökülmesi, Depresyon eğilimi, Vücutta kramplar, YAYGIN KEMİK VE EKLEM AĞRILARI, TERLEME (ÖZELLİKLE BAŞ VE ENSEDE) VÜCUTTA UYUŞMA ve karıncalanma hissi , kilo alma, yüksek tansiyon, baş ağrısı, konsantrasyon eksikliği, kabızlık veya ishal gibi sindirim SİSTEMİ sorunlarI GİBİ birçok şikayete yol açabilir.

    Peki kimler d vitamini eksliği için risk grubundadır;

    yaşlılar, 0-24 ay çocuklar, doğurganlık çağındaki kadınlar, gebe ve emziren kadınlar , Koyu renk cilt rengine sahip olanlar ve yetersiz güneş ışığı alan erişkinler, Yaz aylarında güneş koruyucularını sık kullanan kişiler, kronik karaciğer ve böbrek rahatsızlığı olanlar, barsaklarda emilim kusuru olan hastalar ( sık sık uzun süreli ishal olanlar, çöliak hastalığı olanlar) obezite tedavisinde uygulanan gastrik- bypass ameliyatları sonrasında ve obezite tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, , Mide veya barsakların bir kısmı alınan kişilerr, uzun süre kortizon kullananan kişi,ler, epilepsi (sara hastalığı) tedavisi nde kullanılan bazı ilaçlar, Düşme öyküsü olan yaşlı yetişkinler ve huzurevlerinde kalan yaşlılar, herhangi bir travma olmadan kırık öyküsü olan yaşlı yetişkinler RİSK GRUBUNDADIR.

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)  Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), son derece önemli akademik, sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen ve olumsuz etkileri yaşam boyu sürebilen bir hastalıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun toplumda görülme sıklığı nedir?

    Toplumda görülme sıklığı %5-7 gibi çok yüksek orandadır, çocuklukta başlayıp %60-70 oranında, yetişkinlikte de devam edebilen bir rahatsızlıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun nedenleri nelerdir?

    DEHB, anne-babaların veya öğretmenlerin tutum hatalarından kaynaklanmaz.
    DEHB genetik nedenli, nörobiyolojik bir hastalıktır.

    İzlem çalışmaları ortaya koymuştur ki;

    • DEHB olanların olmayanlara göre okulu bırakma oranı (% 32-40),

    • Üniversiteyi tamamlama oranı (% 5-10),

    • Çok az ya da hiç arkadaşa sahip olmama oranı (% 50-70),

    • İş yaşamlarında düşük performans oranı (%70-80),

    • Antisosyal aktivitelerle ilgilenme oranı (%40-50),

    • Sigara ve madde kullanma oranı çok daha yüksektir,

    • Ayrıca, DEHB ile büyüyen çocukların, ergenlikte hamile kalma ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma oranı (),

    • Yetişkinlik döneminde depresyon oranı (%20-30),

    • Kişilik bozukluğu gösterme oranı (yüzde 18-25),

    • Çeşitli şekillerde hayatlarını yanlış yönlendirme ve yaşamlarını tehlikeye atma durumları çok daha yüksek orandadır.

    Tüm bu yaşanan ciddi sonuçlara rağmen, çalışmalar gösteriyor ki; DEHB’i olan kişilerin yarısından azı, tedavi olmaktadır.

    DSM 5’e göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri nelerdir?

    *DSM–5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders): Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan ve zihinsel hastalıklara tanı koymak için ölçütleri belirleyen Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı.

    Dikkat eksikliği olan kişi:

    • Detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar,

    • Dikkatini korumada sıkıntı yaşar,

    • Dinlemez görünür,

    • Verilen komutları izlemede güçlük çeker,

    • Organizasyon sorunu yaşar,

    • Yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz,

    • Eşyalarını kaybeder,

    • Dikkati kolayca dağılır,

    • Günlük işlerini unutur.

    Hiparaktivite-dürtüsellik sorunu yaşayan kişilerin davranış biçimleri nasıldır?

    • Durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır,

    • Uzun süre aynı yerde oturmada sıkıntı yaşar,

    • Çocukken koşar ya da tırmanır, yetişkinken yerinde duramaz,

    • Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    • Motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir,

    • Çok konuşur,

    • Karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden cevabı yapıştırır,

    • Bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar,

    • Başkalarının sözünü keser,

    DEHB teşhisi konulabilmesi için yukarıda sıralanan belirtilerin çocuklarda 6 ya da fazlası, 17 yaş sonrası için en az 5 belirti olmalıdır. Ayrıca belirtilerin arada bir ortaya çıkması tanı için yeterli değildir.  Belirtiler birçok ortamda ve çok sayıda kendini göstermiş olmalıdır.

    Yaşa göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri değişir mi?

    Bireyin hayatının farklı dönemlerinde (çocukluk, ergenlik, yetişkinlik) DEHB’nin belirtileri değişebilir. Bu zaman zarfında yıllar içinde belirtiler birbiriyle yer değiştirebilir ve geçişler yaşanabilir. Dolayısıyla da aynı kişinin hayatının faklı zamanlarında DEHB’nin o anda ve o kesitte kendini gösterme şekli değişkenlik gösterebilir. Hayatının bir döneminde hiperaktivite-dürtüsellik baskınken diğer bir döneminde ise dikkat eksikliği daha ön planda olabilir. 

  • Nedir bu hashimoto?

    Son yıllarda adını sıkça duymaya başladığımız, değişen ekolojik denge, artan iş ve yaşam stresi, yine sıkça adını duyduğumuz doğal olmayan beslenme ( katkı maddeli ürünler) biçimi, hayatımıza giren ve özellikle gençlerimizde adeta bir yaşam biçimine dönüşen ileri teknolojinin ( cep telefonu, bilgisayar, radyasyon, FM radyo dalgaları, mikrodalgalar, x ışınları vs) kullanılması ile GENÇ KUŞAKTA daha da artacağı aşikar olan VE KADINLARDA görülme sıklığı daha fazla bu rahatsızlığı biraz inceleyelim.

    Hashimoto hastalığı; tiroid bezinin iltihabıdır. Bu iltihap; bildiğimiz basit bir boğaz iltihabı, bir üst solunum yolu enfeksiyonu sinüzit rahatsızlığı gibi , yada bir alt solunum yolu ve veya idrar yolu enfeksiyonu gibi genelde bakteriler ile oluşan ve anbiyotik tedavisi ile iyileşen bir iltihap değildir. Bu iltihab dediğimiz durum, kendi Vücudumuzun tiroid bezimize saldırması (otoimmun ) sonucu ortaya çıkan tiroid bezinin kısmen ve veya tamamen işlevini yitirmesi sonucu hormon salgıyamaması durumudur. İşte bu vücudumuzun kendi kendine yaptığı otoimmun dediğimiz bu durum yukarda saydığım faktörlerden dolayı giderek artmakta ve korkulan o ki artarak ta devam edecek.

    NE GİBİ BELİRTİLER İLE KENDİNİ GÖSTERİR?

    BELİRTİLER KİŞİDEN KİŞİYE DEĞİŞEBİLİR. HASTALIĞIN ŞİDDETİ VE TANI ANINDAKİ DURUM’a ( ERKEN TANI ERKEN BAŞVURU, GEÇ TANI, GEÇ BASVURU GİBİ) GÖRE FARKLILIK GÖSTEREBİLİR.

    Halsizlik, Yorgunluk, Çabuk yorulma, çarpıntı, terleme, Sabah yorgun kalkma, uyku kalitesinde bozulma , saç dökülmesi, Yüzde ödem, , Göz altlarında şişlik, Ciltte kuruma, çatlama, pullanma, El ve ayaklarda ödem, bacaklarda şişme Soğuğa ve veya sıcağa tahammülsüzlük, çok üşüme, sıcakta bile sıkı giyinme, Kilo alma ve veya kilo verme , Kabızlık, yaygın vücut ağrıları, kas ağrıları Depresyon ve huzursuzluk, çabuk sinirlenme , kavgacı ruh hali, Hafıza zayıflaması, unutkanlık, Konsantrasyon güçlüğü, Adet düzensizliği, tekrarlayan gebeLİKLerde düşük yapma , kısırlık, İmpotans, Cinsel istekte azalma, gibi çok geniş bir yelpaze de belirti VE BULGULARI olabilir.

    HASHİMOTO NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

    YUKARDAKİ BELİRTİLERDE BAHSETTİĞİM GİBİ KİŞİNİN YAŞAM KALİTESİNİ CİDDİ ORANDA BOZAN YAKINMALAR İLE BİRLİKTE, BERABERİNDE BİRTAKIM DİĞER OTOIMMUN HASTALIKLARIN DA HASHIMATO RAHATSIZLIĞI OLANLARDA DAHA SIK GÖZÜKMESİ (Şeker hastalığı , böbrek üstü bezi rahatsızlıkları, Testis ve yumurtalık iltihabı, Paratiroid hormon azlığı, Hipofiz bezi iltihabı, B12 vitamin eksikliğine bağlı kansızlık, Vitiligo (ciltte beyaz alanlar olması) Romatoit Artrit (küçük eklem iltihabı) Trombosit isimli kan hücre azlığı, Myastenia gravis vb. (kaslarda ağrı ve güçsüzlük yapan bir kas hastalığı) ÖNEMİ Nİ DAHADA ARTTIRMAKTADIR.

    TANI VE TEDAVİ:

    AÇ KARINA SABAH ALINAN KAN ÖRNEĞİ İLE TİROİD BEZİNİN HORMON SALGIYAMAMASI SONUCU OLUŞAN EKSIKLIĞİN DERECESİ SAPTANIR VE UYGUN DOZLARDA HORMON TEDAVİSİ AĞIZ YOLU İLE VERİLİR. BELİRLİ ARALIKLAR İLE VERDİĞİMİZ İLAÇ DOZUNUN YETERLİLİĞİ, YİNE KAN TESTİ İLE TESPİT EDİLİR.

  • Nöroterapi Nedir?

    Nöroterapi Nedir?

    Yapılan araştırmalar stresin pek çok hastalığın başlamasına veya artışına sebep olduğunu göstermektedir. Stres, iç sıkıntısından, vücudun bağışıklık sisteminin bozulmasına kadar geniş bir yelpazede insan sağlığını etkilemektedir. Yoğun stres organizmada otomatik olarak bir takı fizyolojik belirtilerin oluşmasına yol açar. Çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği ve ilerleyen dönemde bunlara eklenen unutkanlık ve dikkat dağınıklığı gibi yakınmalar, özellikle çok şiddetli olduğunda, kişinin yaşamını aksatan bir boyuta ulaşabilir. Bunların ruhsal kökenli olduğu bilinmemesi kişiyi çeşitli tetkik ve tedavi arayışlarına yöneltebilir. Bu belirtilerin kaybolması ancak stresin kontrol edilmesiyle mümkündür. Biofeedback, kişinin stresin bedensel belirtilerine yönelik farkındalığını artırarak bu belirtirli kontrol etmesine, bir anlamda da psikolojik olarak gevşeyip rahatlamayı öğrenmesine yardımcı bir tekniktir. Bu amaçla geliştirilmiş en etkin yöntemlerden biri olan “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback”te (sinir geribildirimi), bilgisayar ortamında beyin dalgalarının gözlenmesi ve kişinin bunları geribildirim aracı olarak kullanması sağlanabilmektedir. Merkezimizde de psikoterapi süreci içerisinde uygulanan bu teknikle, kişilere stresi kontrol etme becerisi kazandırılmaktadır. Nöroterapi / Neuro-Biofeedback çocuklarda da özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite (DEHB) bozukluğunun tedavisinde, çocuğa dikkatini yoğunlaştırma ve sürdürebilme becerisi kazandırmak amacıyla kullanılmaktadır. Bu teknik DEHB bozukluğu olan çocukların aceleci, sabırsız, dikkatsiz davranışlarının farkına varıp, bunlar üzerinde kendi kendilerine denetim kurmalarını sağlamaktadır. Beynin yaydığı dalgaları bilgisayar ortamında görmek ve dikkatini yoğunlaştırarak buna müdahale edebilmek (çocuklarda bu amaçla uçak uçurma, yarış yaptırma vb. gibi hedefler içeren programlar kullanılmaktadır), çocuğun kendisine güvenini arttırmaktadır. Bu teknik, bireylere stresli ortamda soğukkanlı kalabilme becerisini kazandırmada ilaçsız bir yöntem olarak önem taşır.

    NÖROTERAPİ / NEUROBIOFEEDBACK

    Beynin stres düzeyi ölçülebiliyor. Amerika’da beyin araştırmalarına büyük bütçeler ayrıldıktan sonra yeni yöntemler bulunmaya başlandı. Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, Kronik Stresin beynin öğrenme ile ilgili bölümlerini küçülttüğü kanıtlandı. Montreal’de McGill Üniversitesi uzmanlarının yaptıkları bir araştırmada 70 yaşında 50 kişi 5 yıl izlenerek bu sonuca varıldı. Bunun üzerine stresin beyne etkisinin azaltılmasının yolları araştırıldı. NASA’nın önerdiği bir yöntem de “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback” yöntemidir. Bu yöntemle beyin dalgaları ölçülerek insanlar kendi streslerini kontrol etmeyi öğreniyorlar. Öncelikle beyinin biyoelektrik haritası çıkarılıyor. Beynin stresli çalışan alanları belirleniyor. İkinci aşamada “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback” cihazının elektrotları stresli alanlara takılıyor. Bilgisayar ekranında beyindeki dalgalar görüntüleniyor. Üçüncü aşamada kişinin, beyin gücünü kullanarak “Alfa” dalgalarını arttırması öğretiliyor. Alfa dalgası beynin istirahat dalgalarıdır. Bu dalgaları arttırmayı başaran kişiye puan veriliyor. Ortalama 10 seansta kişi beynin gücünü kontrol etmeyi öğreniyor. Çocuklar içinde geliştirilmiş programlar var. Oyun şeklindeki programlarda çocuk beyin gücü ile uçak uçurabiliyor, yarış arabası sürebiliyor.

  • Rastgele vitamin kullanmayın!

    Uzmanlar, kanseri önlediği düşüncesiyle uzun süre kullanılan bazı vitaminlerin, prostat kanseri riskini artırdığı uyarısında bulundu.

    Bu tür bulgularda mutlaka ürolojiye muayene olunması lazım. Zaten hekim değerlendirdiğinde kanser görülürse ona yönelik tetkikler yapılıyor. Hastalığı yayılmış bireylerde yeni, gelişmiş tedaviler var. Prostat kanseri, erkeklik hormonuna bağlı gelişiyor. Bu normalde testiste sentezleniyor. Prostat kanserinin tedavisinde yıllardır uyguladığımız yöntem, androjen hormonunun düzeyini sıfıra veya sıfıra yakın düzeye indirmek. Bunu cerrahi veya kullandığımız ilaçlarla yapabiliyoruz. Androjen dediğimiz hormonun böbrek üstü bezde sentezlenmesini engelleyen ilaçlar geliştirildi. Şu anda bunlarla ilgili çok büyük araştırmalar var. Yine bu hormonu daha fazla bloke eden hatta tümör içi düzeylerini azaltan ilaçlar geliştirildi. Bu sayede prostat kanseriyle ilgili önemli gelişmeler sağlandı. Yayılmış hastalıkta gerek hastanın kendi hücrelerinden elde edilen aşılar gerekse T hücrelerini uyarmak suretiyle kullanılan aşılar gelecek için umut vadediyor.

    Kanseri önlemek amacıyla bilinçsiz kullanılan bazı vitaminlerin kanseri önlemenin ötesinde kanser riskini artırabileceğine yönelik çalışmalar var. Örneğin uzun süre E vitamini kullanan veya Omega3 yağ asidini fazla miktarda alan kişilerde prostat kanseri sıklığı daha fazla. Dolayısıyla kulaktan dolma birtakım bilgilere dayanarak vitamin alalım, bunu önleyelim gibi bir yaklaşımda bulunmamak lazım.

    Ayakta idrar yapmak prostat kanseri yapmaz, hastalığı tetiklemez. Özellikle genetik yatkınlığı, ailesinde meme kanseri olan erkeklerde prostat kanserine daha sık rastlanmakta. Ailesinde prostat kanseri olanlarda da risk daha fazla. Buradaki en önemli faktör yine yaşın ilerlemesi ve yaşın artması. Birçok prostat kanseri yavaş seyirli olabiliyor hatta bir kısmı hiç tedavi bile gerektirmiyor. Yeter ki 50 yaşın üzerinde kontroller yapılsın. Olacaksa da erken teşhis edilsin.

  • Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve evlilik terapisi, çiftlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, bu ilişki tarzının davranışlara ve ilişkinin kendisine nasıl yansıdığını anlamaya çalışan, aile sistemini bireyler arası ilişkiden ziyade bir bütün olarak gören psikoterapi türüdür. Aile içinde gözlenen çatışmalar, eşler arasında ya da ebeveyn ile çocuklar arasında görülen iletişim zorlukları, çocuklarda davranım problemleri, stres, madde kötüye kullanımı, cinsel işlev bozukluğu, geniş aile sisteminde gözlenen rahatsızlıklar (kronik hastalıklar gibi), cinsel işlev bozuklukları dahil pek çok başlık ilişki ve evlilik terapisinin konusunu oluşturabilir.

    Çift ve evlilik terapisi; bireysel psikoterapiden farklı olarak, aile/ilişki dinamiklerine ve bu dinamiklerin psikolojik iyilik hali üzerindeki etkilerine odaklanır. Psikoterapist ve eşler arasında karşılıklı güven, şeffaflık ilişkisi sağlanır ve psikoterapist eşlere eşit mesafede yaklaşır. Koşulsuz olumlu kabul ile eşlerin kendilerini güvenli bir ortamda, yargılanmış hissetmeden açması sağlanır. İlişki ve evlilik terapisinde, bireyler değil bireylerin davranışlarının aile sistemini nasıl etkilediği incelenir. Dolayısıyla bir aile üyesini tanılamaktan çok o aile üyesinin diğer bireylerle olan ilişki tarzının aile üzerindeki yansıması ele alınır.

    Çift ve evlilik terapisinde başvuru sebebiyle de ilgili olarak görece hızlı ve çözüm odaklı müdahalelerde bulunulur.İletişim sorunları, aile içi çatışma, çocuk ve ebeveynler arası anlaşmazlıklar, kaygı ve depresyongibi ailenin işlevselliğini bozan pek çok konu terapi sürecinde ele alınır. Eşlerin ve aileyi oluşturan bireylerin bu gibi durumlarda çatışma çözümüyle ilgili becerilerinin güçlendirilmesi amaçlanır.

    Çift ve evlilik terapisinde; kendi duygu, düşünce, davranışlarını ve ilişkiye yansıyan kısımlarını anladıkça eşlerin iletişim becerileri güçlenmektedir. Çiftler, ilişki içindeki stresi daha iyi yönetebilmekte ve çatışma durumunda daha etkili baş etme yolları geliştirebilmektedir.

    Yaşam boyu gelişim çerçevesinden bakıldığında evlilikle birlikte insan hayatında süregelen pek çok gelişim evresi söz konusudur:

    • Evlilik öncesi hazırlık dönemi,

    • Yeni evli çift dönemi,

    • Küçük çocuklu aile dönemi,

    • Ergen çocuklu aile dönemi,

    • Orta yaş dönemi,

    • Çocukların evden ayrıldıkları dönem ve evlilikte yaşlılık dönemi.

    Her bir evrenin gerektirdiği hazırlık ve sorumluluğun yanı sıra bu evreler arası geçiş aşamasında da çeşitli problemler ortaya çıkabilir.

    Evliliğe hazırlık aşaması, çiftlerin kendi kök aile sisteminden (kendi anne babalarıyla birlikte yaşadıkları dönemden) getirdiği anlayış ve örüntüler göz önünde bulundurulduğunda, aslında iki farklı aile sisteminin bir araya gelişi olarak düşünülebilir. Bu iki aile sisteminin birbirine uygunluğu; farklılıkları tolere edebilme ve sorun yaşandığı durumda bu sorunla baş edebilme becerisini kapsar. Çift ve evlilik terapisindeki amaçlarından biri de eşlerin kendi kök ailelerinden getirdiği inanç, değer, mesafe, sınırlar doğrultusunda esneyebilme ve uyum sağlama becerilerini geliştirmektir. Örneğin, bazı ailelerde bireyler, birbirine duygusal olarak daha yakın mesafedeyken; bazı ailelerde daha uzaktır. Bazı ailelerde karar alım sürecine geniş aile dahil olabilirken, bazı aileler kendi içlerinde karar alma tercihinde bulunabilir. Eşler, kendi kök ailelerinden alışkın oldukları düzeni sürdürmeye çalışırken bu geçiş sürecinde zorlanabilir. Bu geçiş süreci farklı çatışmaları da beraberinde getirebilir.  Çift ve evlilik terapisi, bu gibi çatışma durumlarında, bireylerin kendi ilişki örüntülerini ve kök aile sistemindeki bu durumun eşler arası ilişkiye nasıl yansıdığını fark etmelerini sağlar.

    Evliliğin ardından eşlerin, ilişki içinde birbirlerine göre konumu, çocuk sahibi olduklarında ve gelişim evreleri boyunca farklılaşabilir. Her geçiş evresinde çözülmesi gereken farklı bir kriz söz konusudur. Evlilikteki uyum ve işlevsellik, bu krizin nasıl ele alındığı ve çözüme ulaştığıyla şekillenir. Evliliğin ilk yıllarında karşılaşılan sorunlar, çocuk sahibi olduktan sonra ya da çocuklar evden ayrıldıktan sonra farklı şekilde kendini gösterebilir. İlişki içinde ortaya çıkan semptom ve bu semptomun anlamı ilişki ve evlilik terapisinde ele alınan önemli bir konu başlığıdır. Terapide çoğu zaman çocuk, semptomu ortaya çıkaran aile üyesi olarak düşünülür. Bahsedilen semptom, çocukluk dönemine özgü bir sorun olarak görülebilir ancak aile sistemi içinde ele alındığında çatışmayı besleyen ya da eşler arası çatışmayı önleyen bir işlev görebilir. Örneğin, okula gitmek istemeyen ya da okulda sorun yaşayan bir çocuk, aile gündemini meşgul edebilir ve eşleri, kendi aralarındaki sorunu konuşmaktan, bu sorunu ele almaktan, dolayısıyla ortaya çıkacak çatışmadan koruyabilir. Böyle bir durumda ise farklı bir sorun alanı olarak çocukta davranışsal problemler gözlenebilir. İşlevsel şekilde ele alınmayan çatışma çözümü, uzun vadede eşler arasında ve aile sistemi içinde sağlıklı olmayan iletişim örüntüsünü sürdürme potansiyeline sahiptir

    Çift  ve evlilik terapisi, tüm bu gelişimsel art alan ışığında, çiftler arasında ilişki sırasında ve/veya evlilik sürecinde yaşanan sorunlara kapsamlı bir perspektiften bakarak eşlerin ihtiyacına yönelik çözümler üretmeye çalışır.

  • Meme kanseri artık tedavi edilebilir

    Eskiden kemik, akciğer, karaciğer gibi uzak organlara yayılma yapmış hastalar tedavi edilemez gibi düşünülürken, yeni geliştirilen ilaçlarla, hastaların bir grubunda tamama yakın iyileşmeler sağlanabilmektedir. Artık anlaşılmıştır ki meme kanseri tek tip bir hastalık değildir.

    Bu yolaklara karşı geliştirilen akıllı ilaçlar uygulanarak kemoterapide gördüğümüz yan etkiler görülmeden etkili ve uzun süreli tedaviler uygulanmakta, eskisine göre çok daha iyi neticeler alındığını görebiliyoruz. Özellikle bazı alt gruplardaki ilerlemeler o kadar hızlı olmaktadır ki, bu gruplarda ilerde yayılmış hastalığın tamamen tedavi edilebileceğini söylemek gerçek dışı olmayacaktır.

    Kullanılan ilacın bazen, 5 veya 10 yıl gibi uzun süreli kullanımları hastaların bir kısmında ölümcül olmaktan çıkıp, kronik bir hastalığa dönüştüğünü kaydeden Coşkun, “Cerb-b2 molekülünün diğer ‘HER’ ailesi reseptörleriyle etkileşimini önleyen ‘pertuzumab’ isimli diğer bir ilacın ise daha sonradan geliştirildiğini söyleyebiliriz. Bu iki ajanın birlikte kullanıldığında adeta birbirini tamamladığını ve hastalar üzerinde olan başarının daha da artığını söyleyebiliriz.

    Trastuzumab’ isimli ilaçla bir kemoterapi ajanının birleştirilmesi ile geliştirilen ‘Ado-trastuzumab emtasine’ isimli ilaç sadece tümör hücrelerinin içerisine daha yüksek birim dozda kemoterapi uygulamasına imkan tanımaktadır. Lapatinib, afatinib, neratinib gibi aynı molekülü hedef alan küçük moleküllü akıllı ilaçlarda geliştirilmiş olup bu alandaki gelişmeler çığ gibi büyümektedir. Bu ilaçların meme kanseri dışında tümör hücreleri yüzeyinde Cerb-B2 molekülü taşıyan diğer kanser türlerinde de araştırması devam etmektedir. Özellikle hastalığı yayılmış mide kanserli hastalarda çok iyi sonuçlar alındığı görülmektedir.

    Ülkemiz onkoloji doktorları tarafından da bu gelişmeler çok yakından takip edilmekte, pek uzak olmayan bir gelecekte meme kanseri geliştirilen akıllı ilaçlarla ölümcül olmaktan çıkıp, tamamen kronik bir hastalığa dönüşecektir.

  • Çocuğun Gelişim Dönemleri

    Çocuğun Gelişim Dönemleri

    Bireyin kişilik yapılanması büyük oranda 0-6 yaş arasındaki yaşantılar ve ailenin yaklaşımı ile belirlenmektedir. Bu dönemde tamamlanmakta olan yapı, ergenlik dönemindeki hormonal ve yapısal değişimlerle beraber tekrardan kalıcı değişimlere uğrayabilmektedir. 0-6 yaş arasında çocuğun psikoseksüel gelişimsel dönemleri oral, anal ve fallik dönem olmak üzere 3’e ayrılmaktadır:

    ORAL DÖNEM:

    • Ortalama 1.5 yaşa kadarki dönemdir.

    • Ağızla haz alınan dönemdir. Çocuk 3-4 dk memeyi emmekte geri kalan 10-15 dk. ise anneden duygu almaktadır. Burda ‘çocuk artık emmiyor, doydu’ diyip memeyi çekmek çocukta adeta bir duygusal travma oluşturmaktadır.

    • Anne ile temel güvenin sağlanmakta olduğu ve tatmin edici bir şekilde bebeğin ihtiyaçlarının giderilmesi gereken bir dönemdir.

    • Bu dönemde saplantı yaşamış kişiler genelde ağızla ilgili meselelerle çok 

    uğraşmakta; çok fazla sakız çiğnemekte, çok sık sigara ve alkol kullanmata ve tırnak yemektedir. 

    ANAL DÖNEM: 

    • Yaklaşık 1.5-3 yaş arasındaki dönemdir.

    • Dışkıyı bırakıp, tutabilme yetisinin kazanıldığı dönemdir. Bu kazanılan özellikle çocuk kendi iradesiyle bir davranışı harekete geçirebildiğini görmekte, anneden özerklik kazanıp, bireyselleşme adımları atmaya başlamaktadır. 

    • Çocuk kendi içinden çıkan dışkıyı çok değerli bir şey olarak görmektedir. Onu vermek istememektedir. Tuvalet eğitimi verilirken çok baskı yapılması; bu çocukta çatışma yaratmakta ve çocuk ilerde cimri , inatçı ya da koleksiyoner olabilmektedir. Nadiren de tersi olup çok savurgan olmaktadır. 

    FALLİK DÖNEM: 

    • 3-6 yaş arasında cinsel kimliğin oluştuğu dönemdir. 

    • Bu dönemde çocuk 3’lü ilişkiler kurabilmeye başlamaktadır. İlk 3 yaşta sadece kendisi ve annesi varken artık babanın da farkına varmaya başlamıştır.

    • Bu evrede cinsel dürtülerin hissedilmeye başlaması ile erkek çocuğunun anneye, kız çoçuğunun da babaya karşı cinsel bir yönelimi olmaktadır. Bununla birlikte çocuk anne ya da babasını kendisine rakip görmekte ve onunla çatışmaya girmektedir.

  • Sigarada yaklaşık 7 bin kimyasal madde var

    SİGARADA YAKLAŞIK 7 BİN KİMYASAL MADDE VAR

    Bazı kanserler solunum sistemi, ağız içi gibi dumanın direkt temas ettiği organlarda oluyor. Bazı kanserlerin ise direkt temasla değil tütün dumanındaki kanserojen maddelerin kan dolaşımıyla vücuda yayılması sonucu geliştiği bilinmekte. Akciğer, ağız boşluğu, dudak kanserinde direkt temas etkili olurken, böbrek, pankreas, meme, mesane, serviks, karaciğer, over kanseri veya lösemilerde tütündeki kanserojen maddelerin sistemik yayılımı etkili olmaktadır.

    Bu kanserojen maddelere örnek olarak arsenik, aromatik aminler söylenebilir. Elektronik sigarayla ilgili yapılan araştırmalarda da maalesef akciğer kanseri riski tespit edilmiştir. Elektronik sigara da akciğerde DNA defektlerine yol açarak kanser riskini artırıyor. Son dönemlerde yaygınlaşan nargile de akciğer kanseri riskinin yanında hepatit ve tüberküloz gibi başka hastalıklar açısından risk oluşturuyor. Ana maddesi tütün olan nargilede, tütün ile kömürün birleşmesiyle tehlike daha fazla oluyor.”

    ANCAK 30 YIL SONRA DÜZELİYOR

    Sigara içimi bırakıldıktan sonra akciğer kanseri riski gelişimi, ancak 30 yıl sonra hiç sigara içmeyenlerle aynı düzeye geliyor. Sigaraya bağlı kanser gelişen hastaların sigaraya devam etmesi durumunda bu hastaların yaşam süresi daha kısa oluyor. Sigaraya devam edilmesi durumunda ayrıca ikincil kanser gelişme riski de çok daha fazla oluyor. Bazı kanser türlerinde sigaranın bırakılması ölüm riskini yüzde 30-40 azaltıyor.

  • Stresle Başa Çıkabilmek

    Stresle Başa Çıkabilmek

    Streskişilerin, yaşamında karşılaştıkları bir takım olaylara karşı verdiği doğal bir tepkidir. Bu tepki kimi zaman güdülenmeye yardım etse de çoğunlukla kişinin kendisini kötü hissetmesine sebep olabilir ve verimliliğini düşürebilir.

    “Eğer sorunlar idare edilebilir haldeyse ve sorunlarla birlikte yaşayabilirsen aklın başında kalır.Çok fazla geldiğini gördüğünde aklını kaçırırsın. Aklını kaçırmak,sorunlardan, gerçekliklerden,endişelerden,stres hallerinden kaçınmanın insanda doğuştan var olan yöntemidir.”Osho

    Stresi etkileyen fiziksel, sosyal ve psikolojik etkenler vardır. Fiziksel etkenler ameliyat olmak, hastalanmak, çevre kirliliği, trafik gürültü, Sosyal etkenler bireyin yakın ilişkileri, çevre ile olan ilişkileri, yaşadığı günlük çatışmalar ve Psikolojik etkiler ise saydığımız fiziksel ve sosyal etkenlerin bir sonucu olarak ortaya çıkabilmektedir. Örneğin; hayal kırıklığı, izolasyon gibi.

    Kişiler günlük hayatta karşılaştıkları strese birbirinden farklı tepkiler verebilir. Örneğin; Davranışsal yanıtlar içinden ağlama, sinirlilik, uyku bozukluğu, endişe, konsantrasyon kaybı olabilirken Fizyolojik yanıtlardan ise çarpıntı hissi, ağız kuruluğu, kalp ritminin artması, kas gerginliği ve en çok yaşadığımız baş ağrısı yaşayabilirler.

    Tüm bunları yaşamamızda aktif rol oynayan bazı hormonlar vardır. Bunlar;Epinefrin( Adrenalin), Norepinefrin( Noradrenalin) ve Kortizol hormonlarıdır.

    Stresin Zararları Nelerdir?

    Hiç kimsenin stresten etkilenmeyecek kadar güçlü olduğunu söylemek mümkün değildir. Bununla birlikte her insanın kaldırabileceği bir stres düzeyinin olduğunu ifade etmek mümkündür (Yates, 1989, s.34).

    Bazı insanlar, stresi diğer insanlara göre daha yoğun yaşarlar ve buna karşı dayanıklılıkları düşüktür. Bunun sebebi kişilerin karakteri, beslenme alışkanlıkları ya da uyuma düzenleri olabilir.

    Diğer taraftan stres;

    Verimsizlik,

    İşe geç gitme ve devamsızlık,

    Çatışma,

    Yabancılaşma,

    Yorgunluk,

    Tükenmişlik gibi durumlara sebep olabilir.

    Stresle Başa Çıkma Yöntemleri

    Kişilerin bu noktada göz önünde bulundurması gereken şey, yaşamlarında var olan gerilim ve streslerin şiddetli ve zararlı bir düzeye gelmeden önce denetim altına alınmasını sağlamak olmalıdır.

    Diğer taraftan kişiler stresle başa çıkabilmek için;

    Meditasyon,

    Egzersiz yapma,

    Düşünce tarzlarında değişiklik,

    Beslenme,

    Sosyal destek, (sevdikleri ile vakit geçirme)

    Masaj, gibi teknikler kullanarak streslerini yönetebilir ve bununla başa çıkmak için adım atabilirler.

    “Mutlak inzivaya çekilmek stresi ortadan kaldırmaz, aksine bunun kendisi başlı başına bir strestir. Yalnızlık, hastalıkların üreyebileceği en uygun ortamdır. “Irvin D. Yalom

    Buradaki en önemli nokta kişinin o anda stresli bir durumda olduğunun farkına varması ve bununla ilgili farkındalıkta olmasıdır. Bir durumun içinde olduğumuzun farkında olursak bunun çözümü için teknikler geliştirmek daha kolay olur.

    Konuyla ilgili bir makale; Stesle Başa Çıkmada Psikiyatrik Yaklaşım

    Konuyla ilgili bir de kitap: Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı