Yazar: C8H

  • Gebelik şekeri (gestasyonel diyabet) nedir ?

    Gebelik şekeri normal şeker hastalığı gibi vücudunuzun şeker kullanımını bozan gebelikte görülen bir hastalıktır. Şekere vücudumuzdaki tüm hücrelerin normal çalışması için ihtiyaç vardır. Şeker hücrelerin içine insulin hormonu aracılığıyla girer.

    Benzetme yapmak gerekirse evin içine bir birey nasıl kapıyı açıp içeri giriyorsa şeker de hücre içine girmek için kapıyı açan insulin hormonuna ihtiyaç duyar. Yeterince insulin yokken veya hücrelerde insuline cevapsızlık oluşursa kanda şeker düzeyi yükselir.

    ​Gebelik şekeri kabaca %2-10 arası gebelikte görülür. Bu bireylerde gebelik, vücudun insulin ihtiyacını arttırır, vücut ihtiyacı karşılayamayınca gebelik şekeri görülür. Bebekler ve plesantanın üretiği hormonlar annenin kendi insulin etkilerini bozar, bir çok gebe kadın kan şekerini normal aralıkta tutmak için daha fazla insulin hormonu üretir, bu artışı karşılayamayan annelerde gebelik şekeri gelişir.

    GEBELİK ŞEKERİ BEBEKTE VE ANNEDE NELERE NEDEN OLUR ?

    Bebeği irileştirir, hastasını önde götürür. Normal doğum zorlaşır, anne sezeryan olmak zorunda kalır. Gebelik şekeri annenin hayatını tehdit eden preeklemsi denilen, kan basıncı yüksekliği ile seyreden hastalığa neden olur. Çok nadiren anne karnında bebek kaybı gelişir. Doğum sonrası uygun takip edilmeyen anne bebeklerinde hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) gelişebilmektedir.

    ÖNCEDEN GEBELİK ŞEKERİ OLABİLECEĞİMİ ÖNGÖREBİLİR MİYİM?

    Çoğu zaman ön görülememekle beraber şu durumlarda gebelik şekeri oma olasılığınız daha yüksektir;

    Bir önceki doğumda gebelik şekeri gelişmiş olması,

    Fazla kilolu yada obez olmak,

    Ailede şeker hastalığı olması,

    25 yaş üzeri gebe kalmak.

    Bazı alışkanlıklar gestasyonel gebelik şekeri riskini azaltır; kilo kaybı, sağlıklı diyet, düzenli egzersiz ve sigaranın kesilmesi gibi.

    GEBELİK ŞEKERİ İÇİN TEST EDİLECEK MİYİM ?

    Bütün gebe kadınlar ülkemizde obezitenin artmasından dolayı gebelik şekeri için test edilmelidir.Tarama ve tanı testleri 24. ve 28. haftada uygulanır. Yüksek riskli bireylerde daha önce ki haftalarda gerektiğinde testler uygulanmalıdır.

    ​ Tarama testi olarak, günün herhangi bir saati uygulanan 50 gr yükleme testi kullanılır. Bireyin 1. saat kan şekeri düzeyine bakılır. Test için açlık-tokluk farketmez, 140 mg/dl ve üzerinde çıkarsa gebelik şekeri var mı diye tanı testi olan 100 gr oral glukoz tolerans testi uygulanır.

    100 gr oral glukoz tolerans testinde hastanın açlık 1. saat, 2.saat, 3.saat kan şekeri değerlerine bakılır. 4 değerden 2 değerin belirlenen düzeyin üstünde olması gebelik şerkeri tanısını doğrular.

    Son yıllarda 2 aşamalı test yerine tek seferde uygulanan, tarama testi yapmadan, 75 gr OGTT yapılmaktadır. Açlık, 1.saat, 2.saat kan şekerleri ölçülür, tek bir değerin hedef değerin üzerinde olması gebelik şekeri tanısını gösterir.

    GEBELİK ŞEKERİ İÇİN TEST EDİLECEK MİYİM ?

    Memleketimizde denetimsiz, bilimsel kılavuzlara uymayan, kanıta dayalı tıp uygulaması yapmayan yorum yapan bir grup doktordan dolayı gebelik şekeri tanı, tedavi ve izlemi zorlaşmıştır, her geçen gün bebek ve anneye ait komplikasyon oranları artmaktadır. Bu nedenle Hekimlerde yükleme testi yapmadan zaman zaman hastanın ve bebeğin iyiliği için alternatif yöntemler kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu yöntemler yükleme yapılmadan hastanın iso standartlı cihazla açlık 1. saat 2. saat kan şekeri ölçümü olabildiği gibi son zamanlarda diyabet teknolojileri alanında ilerlemeler olması nedeniyle kullanımımıza giren 7 günlük grafik halinde kayıt alan kan şekeri izlem sensörleri zaman zaman kullanılmaktadır.

    GEBELİK ŞEKERİ NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

    Hastalara bebeğin yeterli besleneceği ve anneninde gereginden fazla kalori almayacagı uygun diyet programı verilir. Hastaya evde kan şekeri takibi için uygun cihaz temin edilir, ölçümleri nasıl yapılacağı öğretilir, hedef değerler öğretilir (açlık kan şekeri 90 mg/dl’nin altı, 1. saat 140 mg/dl’ nin altı, 2.saat 120mg/dl’nin altı ). Diyet altında hedef degerlerde gitmeyen hastalara veya direk insülin başlanılması gereken gebelik şekerli hastaya insulin tedavisi başlanır.

    EGZERSİZ YAPMALI MIYIM?

    Gestasyonel diyabetin tedavisinde egzersiz tedavinin bir parçası değildir. Günlük aktiviteleri yapmak şeker kontrolu ve kilo kontrolu acısından yardımcı olabilir. Gebeyken ilk defa egzersize başlıycaksanız doktorunuzla görüşerek nasıl bir güvenli egzersiz proğramı yapmanız gerktiğinizi öğreniniz.

    NE SIKLIKLA DOKTORA GİTMELİYİM ?

    Kadın doğum doktorları belli aralıklarla ultrasonla bebegin haftasına uyguın olup olmadıgına yani irileşme gelişip gelişmediğine, gebelik sıvısının azalıp azalmadıgına ve diger parametreleri kontrol etmelilerdir..Endokrinoloji doktoru tarafından da kilonuz, diyetiniz, şeker düzeyleriniz, insulin dozlarınız ayarı açısından belli aralıklarla değerlendirilmelisiniz.

    NORMAL DOĞUM YAPABİLİR MİYİM ?

    Gebelik şekeri varken, zamanında yapılan uygun müdahaleler ve sağlıklı takip sonrası normal doğum yapabilirsiniz.

    DOĞUM SONRASI GEBELİK ŞEKERİM DÜZELİRMİ?

    Gebelik şekeri çoğu zaman bebeğin doğurtulması ve anne eklerinin ayrılmasıyla düzelir. Doğumdan 3 ay sonra hasta diyabet açısından kontrole çagırılır. Bir grup şeker açısından yüksek riskli hasta doğum sonrasıda takibe devam edilir, şeker yükseklği devam ediyorsa uygun tedaviler düzenlenir.

    BİR SONRAKİ GEBELİĞİMDE GEBELİK ŞEKERİ TEKRARLAMA ORANIM NEDİR ?

    Kabaca tekrarlama oranı % 30-60 arasındadır.

    GEBELİK ŞEKERİ GEÇİRDİM ÖNÜMÜZDEKİ YILLARDA ŞEKER HASTASI OLMA RİSKİM NEDİR ?

    Bireyin ailesinde diyabet, bireyde kilo fazlalığı varsa şeker hastası olma riski yükselir. Özellikle kilo fazlalığı riski artırır, kilo kaybı ilede risk azalır. 45 yaşın altında gebelik şekeri olanların en geç 3 yılda bir kan şekeri ölçtürmelidir. 45 yaş üstünde yılda bir kan şekeri ölçülmedilir.

    GEBELİK ŞEKERİ GEÇİRDİM KARDİYOVASKÜLER HASTALIKLAR AÇISINDAN İLERİDE RİSKİM VARMI ?

    Cevap: Evet , Diyabet gelişmese bile kalp hastalığı açısından düşük bir risk artışı vardır.

    GEBELİK ŞEKERİ GEÇİRDİM, HER TÜRLÜ DOĞUM KONTROL YÖNTEMİNİ KULLANABİLİRMİYİM ?

    Cevap: Evet

  • Duygusal Yeme

    Duygusal Yeme

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

  • Primer hipotiroidi hashimoto tiroiditi nedir?

    Vücudumuzdaki bir grup savunma hücresinin tiroid hücrelerini yabancı alğılayıp antikor aracılı yada doğrudan saldırı yaparak tiroid hücrelerini öldürmesi sonucu gelişen kronik, ilerleyici bir hastalıktır. Yavaş yavaş gelişir. Kanda anti tiroid peroksidaz ve veya antitiroglobulin isimli iki antikordan ikisinin veya birinin yüksekliği bulunur. Bu antikorlar tiroid hücrelerini yavaş yavaş tahrip ederler. Hastalık dünyanın % 10 da görülür ve hastaların çoğu kadındır.

    Hastalık; tiroid ultrasonu yapılması ve otoantikortestlerinin çalışılmasının artmasıyla erken dönemlerde tespit edilmektedir. Erken dönemden kasıt, hormon eksikliğinin gelişmediği, tiroid rezervinin yeterli olduğu dönemi ifade eder. Bu dönemde hastalığı durduran, etkinliği kanıtlanmış, hastalara önerebilecek bir ilaç yada yöntem (Lazer gibi ) henüz yoktur. Deneysel yöntemler uygulanıyor veya öneriliyorsa hastaya işe yaramayacağı bilgi verilerek uygulanmalıdır !!!

    Selenyum takviyesi ile yapılan çalışmalarında oto antikor titrelerinin azaldığı görülmüş olsa da hastalığın ilerlemesini durdurduğu henüz kanıtlanmamıştır. Kullanmamızda da sakınca yoktur.

    Hashimoto tiroiditi tanısında kullanılan testler nelerdir ?

    ​ TSH: Hipofiz’den üretilen hormon olup tiroid bezinden sT3 ve sT4 hormonu üretimini denetler. Tiroid hormonları azaldığında bezi uyarmak için TSH değeri yükselir tam tersine tiroid hormonları arttığında TSH değeri normalin altına düşer. Dışardan günlük tiroid hormonu alan hastalarda da Tiroid hormonu az geldiğinde TSH değeri yükselir fazla geldiğinde normalin altına düşer.

    ​sT4, sT3: Tiroid bezinden kana salınan, hücrelerdeki etkinlikten sorumlu hormonlardır.

    Hashimoto tiroiditi tanısında kullanılan testler nelerdir ?

    ​Antitiroglobulin Antitiroid peroksizdaz: Tiroid bezine karşı vücudumuzun ürettiği antikorlar olup tiroid bezinin tahribatını gerçekleştiren kötü antikorlardır. Hashimoto tiroiditi hastalarında düzeyleri dalgalı seyir gösterir. Hastalığın ileri dönemlerinde normal düzeylerde bile tespit edilir. Yine bir grup hastada parankimal tiroid hastalığına rağmen antikorlar normal düzeyde tespit edilebilir.

    Tiroid ultrasonu: Tiroid bezinin normal yapısının ne kadar bozulduğunu gösterir,içerisinde nodül gelişip gelişmediğini gösterir,nodüllerin özelliklerini değerlendirmemize, biyopsi yapılıp yapılmamasına karar vermeyi sağlar,tiroid bezinin büyümüş olup olmadığını, etraf dokulara baskı olup olmadığını gösterir,boyundaki lenf bezlerini değerlendirme imkanı verir

  • Kanser Psikoloji

    Kanser Psikoloji

    Günümüzde kanser hastalığı, çok sık görülmekle birlikte, hastalığa bağlı ölüm oranlarının da azımsanamayacak kadar fazla olması sebebiyle önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır.

    Çapar, 2010 yılında yapmış olduğu çalışmasında kanseri, fiziksel ve ruhsal hastalığın bir arada olduğu, sağlığın kaybolduğu, fiziksel bütünlüğün bozulduğu, maddi ve manevi kayıpların yaşandığı bir hastalık olarak nitelemektedir.

    Türk Dil Kurumu (TDK), kanseri bir organ veya dokudaki hücrelerin kontrolsüz olarak bölünüp çoğalmasına bağlı olarak yakın dokulara yayılmasıyla veya uzak dokulara sıçramasıyla beliren bir hastalık olarak ifade etmiştir.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre kanser, hücrelerin kontrol edilemez bir biçimde büyümesi ve yayılması olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca DSÖ’ne göre kanser, vücudun herhangi bir bölümünü etkileyebilir ve çevresindeki dokulara zarar verebilir ya da farklı bölümlere sıçrayabilir. DSÖ’nün 2008 verilerine göre, dünya üzerinde 7,6 milyon insan kanserden hayatını kaybetmiştir. Ayrıca kadınlar arasında en sık rastlanılan kanser türü meme kanseri, erkeklerde ise akciğer ve mesane kanserleridir.

    Özkan ve Armay (2007), kanser için korku, umutsuzluk, suçluluk, çaresizlik, ölüm duygusu gibi tepki ve düşünceleri çağrıştıran, tıbbi ve fiziksel bir hastalık olduğu kadar ruhsal ve psikososyal bileşenlere de sahip olan bir hastalık olduğu ifadelerini kullanmışlardır.

    HASTALIK ALGISI

    Armay(2006) hastalık algısını, kişilerin hastalıkları süresince yaşadıkları deneyimler, hastalık süreciyle baş etme mekanizmaları ve psikopatoloji üzerinde etkili olan bir kavram olarak tanımlamaktadır. Armay’a (2006) göre, hastaların yaşananları algılaması psikolojik, fizyolojik ve psikososyal iyilik halinin yanı sıra, hastalığın seyri ve yaşam kalitesi üzerinde de etkilidir.

    2013 yılında yayımlanmış, Husson ve arkadaşları tarafından yürütülmüş çalışmada, hastalık algısı ve hastalığı ile ilgili olarak yeterli bilgi sahibi olmayan hastaların, Hastalık Algısı Ölçeği’nden daha düşük puanlar aldıklarına değinilmiştir. Hastaya, hastalığına ilişkin özellikli bilgi verilmesinin hastalardaki kontrol mekanizması ve anlayışla ilişkili olduğu ve bu bilgilendirmenin olumlu hastalık algısı geliştirme üzerinde son derece etkili olduğu ifade edilmiştir.

    Petrie ve Weinman’ın(2006) çalışmasına göre, olumsuz hastalık algısı geliştirmenin gelecekte yaşanacak olan yetersizlikleri arttırması ve hastaların daha yavaş iyileşme göstermeleri ile ilişkili olduğuna yer verilmiştir. Diğer taraftan hastaların iyileşme süreçlerinin erken dönemlerinde olumlu algı geliştirmeleri sağlanabildiğinde, işlevselliği arttırabileceği noktasına da değinilmiştir.

    KANSERLİ HASTALARDA RUHSAL TEPKİLER

    Elisabeth Kübler Ross, hastanın tanısını nasıl karşıladığını ve izleyen tepki süreçlerini 5 aşamada tanımlamıştır:

    1. İnkâr : Sıklıkla tanı sırasında ortaya çıkan ilk tepkidir. “Hayır, olamaz, bu doğru değil!” şeklinde söylemler olur. Hastada inanmama, şaşkınlık durumu gözlenir. Tepkinin temelinde, kanser gibi ciddi kaygı ve korku veren, gelecek ve yaşam hakkında tehdit oluşturan yeni duruma karşı uyum sağlamak için zamana ihtiyaç vardır. İnkâr genellikle geçicidir; ancak bazı hastalarda uzun sürebilir.

     

    2. ÖFKE: İnkâr aşamasının ardından, hastalık durumunun anlaşılmasından sonra görülür. “Neden ben? Bunu hak etmek için ne suç işledim?” şeklinde söylemler olur. Bu evre; aile, tedavi ekibi ve hekim için güçlükler taşır. Bazen ilişkilere de zarar verebilir. Bu aşamada uygun hekim tutumu önemlidir. Hastanın öfkesini kişisel şekilde algılamamak ve öfkesini açığa vurmasına olanak vermek gereklidir. “Mücadeleye odaklan, korkuya değil!” mesajı da verilmelidir.

    3. PAZARLIK: Bu evrede hasta tedavi olmaktadır ve yan etkilerle baş etme çabası içindedir. Tedavinin zorluklarını azaltma umudu ile tedavinin çeşitli yönleri üzerine pazarlık eder. “Kemoterapi görmeden bu tedaviyi sonlandırsam daha iyi olacak.” şeklinde söylemler olur. Bu aşamada uygun hekim tutumu ile tedavi ve yan etkiler hakkında hastayı bilgilendirmek önem taşır.

    4. DEPRESYON: Kanser ve tedavisine ilişkin gerçekler, hastada depresif duygudurumuna neden olabilir. Bu aşamada, yoğun bir kayıp duygusu, ayrılık ve ölüm düşüncesi belirebilir. Eğer hasta öfkesini ifade edemezse, depresyonu daha yoğun yaşar. Bu aşamada hastanın; gerçek dışı suçluluk ve utanç duygusunu yok etmek, yası yaşamasına izin vermek ve paylaşmak önemlidir.

    5. KABULLENME: Hastanın gerçeği kabul edip, enerjisini ve ruhsal gücünü yeni yaşamına yönelttiği uyum dönemidir. Hastalığı ile birlikte yaşamayı öğrenir. Bu aşama ile birlikte kişi; yaşamını, geçmişini, geleceğini, varoluşunu yeniden yorumlamaya başlar. Kimliğini, yaşamın amacını ve kendi tercihlerini sorgular. Güven ve denge arayışı içindedir.

    Tanımlanan ruhsal tepki aşamaları, her hasta için geçerli olmayabilir. Bazı hastalar; bu aşamalardan birine takılıp kalırken, bazılarında bu sıra aynı şekilde izlenmeyebilir.

    KANSER HASTALARININ PSİKOLOJİK TEDAVİSİ

    Kanserle mücadele bedenin ve beynin ortak mücadelesidir. Bu nedenle hastalara uygulanan psikoterapi de, hastalığın fiziksel tedavisini tamamlayıcıdır. Tedavinin bütünleyici ve ayrılmaz bir bölümüdür.Bireysel psikoterapi, psikolojik eğitim veya psikoterapötik yollarla kanserle baş etme davranışı geliştirilmeye çalışılır. Psikolojik tedavinin genel amacı; morali, kendine güveni ve baş etme yetisini arttırırken, sıkıntıyı ve ruhsal sorunları azaltmaktır.

    Psikoterapötik ilişkide duyguların, tutumların ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi birincil önem taşır. Hastanın bir birey olarak anlaşıldığını deneyimlemesi gerekir.Kanserde ortaya çıkan psikopatolojideki en önemli unsur ise, yaşamın tehdit edilmesidir. Bu süreçte uygulanan psikoterapinin temel amaçları arasında; kızgınlık, öfke, suçluluk gibi duygu ve tepkiler ile hastalıkla ilgili düşüncelerin anlatılmasında hastayı cesaretlendirmek, psikolojik ve sosyal uyumu sağlayarak yaşam kalitesini arttırmak, hasta, aile, sosyal etkileşim alanları arasındaki etkileşimi güçlendirmek yer alır.

    KANSER ALANINDAKİ ÖNEMLİ ÇALIŞMA

    Prof. Dr. Aziz Sancar, “DNA Onarımı” hakkındaki bilimsel çalışmasıyla 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı. 2014 Temmuz ayındaki röportajında; “Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu DNA’yı tahrip ediyor. Biz DNA onarım mekanizmasını anlamak ve aydınlatmak için bir çalışma başlattık. Bu mekanizmayı anlayınca onu inhibe edip, kanser hücrelerinin normal hücrelerden daha önce öldürülmesini sağlayacağız.” dedi. “ Kanser mekanizması 10 yıl içinde çözülecek.” diye de ekledi.

    Her yeni günün, yeni umutları, güzellikleri ve daha iyi bir iç huzuru getirebileceği bu hayatta; “Sevgili kanser, güle güle. Sevgili hayat, merhaba..” diyebilme dileğiyle.. Sevgiyle kalın..

  • Tiroid bezi ne işe yarar? Nerede durur ? Ne üretir?

    Tiroid bezi, boynun alt yarısında, nefes borusunun önünde bulunan, kelebek şekilli bir iç salgı bezidir. Tiroid bezi metabolizma hızımızın ana kontrol öğesi olan tiroid hormonlarını üretir (sT3, sT4), depolar, salgılar. Sağlığımız ve esenliğimizde anahtar öneme sahiptir. Bu hormonlar tüm vücut dokularının ve organlarının normal metabolik hızda çalışması düzenler.Tiroid hormonları, vücudumuzun enerji depolarını verimli şekilde kullanmasını sağlayarak vücut ısısını kontrol eder ve kaslarımızın düzgün çalışmasına da imkan verir.

    Hipotiroidism nedir (tiroid hormonu azlığı) ?

    Vücutda tiroid hormunu azalmasının tarifidir.

    Genel olarak bulguları nelerdir ?

    Bir grup hastanın şikayeti olmayabilir. Sizi yorgun hissettirir, yorgunluk sadece hipotiroidi de olmaz başka hastalıklarda da olabilir.Yorgunluk,uyku hali, soğuğa tahammülsüzlük, kilo alımı veya kilo vermede artan zorluk (makul bir diyete ve egzersize rağmen), depresyon, kabızlık, adet düzensizliği veya gebe kalmada yaşanan sorunlar, düşükler görülebilir. Eklem veya kas sorunları zayıf ve kırılgan saçlar ve tırnaklar ve/veya kuru cilt, düşük libido (cinsel istek) görülebilir.

    Tedavi edilmezse hipotiroidi daha ciddi komplikasyonlara neden olabilir ve hatta hayati tehlike oluşturabilir. Bacaklarda ödem gelişir, kan basıncı yükselir, kan yağlarında yükselme olur. Hipotiroidinin ciddi komplikasyonları aşağıdakileri içerir:

    Hastaların komaya girmesine neden olabilecek kadar düşük metabolizma ve kalp hızı

    Kalp yetmezliği,

    Hayati tehlike oluşturan depresyon

    Koma

    Nasıl anlaşılır? Basit kan testleriyle durum anlaşılır

    Memleketimizdeki tiroid testleriyle alakalı sıklıkla yapılan yanlışlar nelerdir?

    1- Laboratuvar hatalarına bağlı olarak test sonuçlarının yanlış yorumlanması sonucunda gereksiz ilaç vermesi

    2- İyot eksikliğinin giderilmeden tek bir tiroid testine bakarak ilaç verilmesi.

    (Tiroid bezinin antikor testlerinin ve ultrasonoğrafisinin görülmeden hafif TSH yüksekliğinde hemen ilaç kararı alınmamalıdır)

    ​3- TSH’nın geçici oynamalarına direk ilaç verilmesi (örneğin bazı ilaçlar, hastalıklar, bazı maddeler biotin gibi testleri bozabilmektedir).

    Bir hastanın tiroid durumu hakkında karar vermek icin şikayetlerini, muayene bulgularını ve Tiroid testlerini hepsi dikkate alınarak değerlendirmek yapmak gerekmektedir.

    Laboratuvar testlerinin yorumlanamaması hastada var olan bir hastalığın tedavi edilmemesine yol açabileceği gibi, tersine var olmayan bir durumun varmış gibi tedavi edilmesi de hasta icin ciddi sonuclar doğurabilir.

    Sonuçta bir tiroid testi bozukluğu ile karşılaşıldığında, klinik bulgular sorgulanmalı, olası testi etkileyen durumlar gözden geçirilmeli, kalıcı bir hipotiroidi varmı diye doktor tarafından testlerle değerlendirme yapılması gerekmektedir. Böylece gereksiz kafa karıştırıcı tiroid ilacı verilmesinin önüne geçecektir.

    Hipotiroidi nedenleri nelerdir ?

    Ensık nedeni primer hipotiroidi olan tiroid dokusunun vücudun kendisi tarafından tahrip edilerek ortaya çıkan hashimoto hastalığıdır. Bunun dışında tiroid cerrahisi sonrası, zehirli guatr hastalarına uygulanan atom tedavisi sonrası da görülür.

    Tiroid hormon ilaçları mutlak sabah aç karına alınmalı, beraberinde herhangi bir ilaç kullanılmamalı ve ilaç alındıktan sonra en az 30 dakika yemek yenmemelidir.

    Tedavi dozu değişebilir, duruma göre en az 6 aylık periyotlarda TSH ölçümü ile doz yeterliliği değerlendirilmelidir. Durumunuzda herhangi bir değişiklik olursa, ve tedaviye yeni başlarken doktorunuzla daha sık görüşmeniz önerilir.

    ​ Kendi başınıza ilaç dozajı yapmak tehlikeli sonuçlara neden olabileceği için yapmamanız gereken bir tutumdur. Ticari preparat değişikliklerinde doz değişikliği gerekebilir bu olası bir durumdur (yurt dışındaan ilaç getirmeye gerek yoktur)

    Hipotiroidi nasıl tedavi edilir?

    ​Tiroid fonksiyon bozukluğunun tedavisi doğrudan, iyi bilinen ve yüksek düzeyde etkili bir tedavidir. Hipotiroidide bezin tekrar iyileşmesi genellikle söz konusu olmadığından, tedavinin amacı vücuttaki eksik tiroid hormonlarını ömür boyu yerine koymaktır. Günlük olarak uygun dozda alınan bir ilaç hastaların semptomsuz bir yaşam sürmelerine imkan verir. Size hipotiroidi tanısı konduysa, tedavinin ömür boyu süreceğinin ve semptomlarınız kontrol altında olsa bile ilacın her gün alınması gerektiğini akılda tutmanız önemlidir. Bu biraz göz korkutucu olabilir, ancak hastalığınızı kontrol altına alarak ve ilaç tedavisine uyarak semptomsuz yaşamaya devam edebilirsiniz.

    Gebelik planlarsam ne yapmalıyım ?

    ​Gebelik öncesi muhakkak yeterli tiroid hormonu verilerek TSH değeri 2,5 un altına düşürülmelidir. Gebelik şüphesi halinde bile her gün dozajda 25 mikrogram artış yapılmalıdır, gebelik kesinleştiğinde doz artırımı yapılmalıdır. Belirli aralıklarda ilaç doz ayarı kontrolü yapılmalıdır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyonda bir kayıp duygusu vardır, kişi bir şeyleri kaybetmiştir, bir ayrılık vardır. Anlam yüklenilen bir şeyin kaybedilmesinin oluşturduğu derin üzüntü vardır.

    Bazen kaybın yeniden geri gelmesi depresyonu bitirirken, bazen ise bu kayıp geri gelse dahi depresif durumdan çıkılamaz. Çünkü kişi temel bir duygu ile tanışır: ‘Yetersizlik’.

    Mesela kişi sevgilisinden ayrılır, onun dönmesini bekler ama dönmez. O zaman bu yetersizlik duygusu ile beraber benlik algısı da bozulur.

    Terapide ise temel olarak kişinin bu yetersizlik duygusu derinlemesine çalışılıp, çözümlenir.

    Yetersizlik duygularının dışında başarısızlıklar, kendilik aktivasyonu, ödipal sorunlar (kişinin çocukluk döneminde karşı cinsteki ebeveynine yönelttiği cinsel duygularda saplanma), kollektif bilinç ( toplumun genel değer yargıları ve algıları), mağduriyette de depresyon oluşabilmektedir.

    Kendilik aktivasyonunda kişi yeni şeyler yapmaya başlar. Başta gayet keyifliyken, bir süre sonra depresyona girer. Yeni davranışlarla beraber eski hali kaybetmiştir. Burdaki

    temel problem ‘yeniden yakınlaşma’ dönemidir. Başta anneden

    kopup, kendisinin ayrı bir birey olduğunu farkeden çocuk mutlu bir şekilde

    yaşarken, acaba zor zamanımda yanımda annem olur mu duygusunu yaşar ve tekrardan anneye yakınlaşmaya başlar. Bazı anneler bu dönemde daha şefkatli davranırken bazı anneler ise çocuğa küser veya onu cezalandırır.Yani çocuk yeni bir şey yaptığında cezalandırılmıştır. Bu nedenle yeni durumlarda kaygı yaşamaya 

    başlar. 

    Başarısızlıklar da depresyona sokabilmektedir. Başarı toplum içinde var olabilmek için temel bir 

    duygudur. Yokluğunda kişi depresyona girebilmektedir. Çünkü bu durum yetersizlik duygularını alevlendirmiştir.

    Ödipal sorunlar da depresyona sokabilmektedir. Kişinin anneye benzeyen bir kadınla yaşadığı cinsellik 

    depresyona sokar. 

    Doğum sonrası depresyonunda ise yine ödipal bir durumda kadın babasından çocuk 

    doğurmuştur ( derin yapısında bu şekilde hisseder. Çocuğu görmek istemez ve cocuğu reddeder).

     Kollektif bilinçteki depresyonda ise kişi ait olduğu toplumun değerleri dışında bir şeyler yaptığında (annen baban perişan sen ise orda burda geziyorsun) bu ona karışık gelir. 

    Gerçek olmayan depresyon ise ‘magduriyettir’. Kişi bu şekilde çevresinden ilgi alır.

    Depresyondaki bir diğer önemli husus intihardır. Hayattaki temel yakıtları (yeterlilik, değerlilik, sevilme duyguları) tükenen bazı kişiler hayatına son verebilir.

    Bunun yanında depresyonda psikosomatik (psikolojik bazı sorunların ifade edilmemesinin vücutta fiziksel etkilere sebep olması) sorunlar da fazladır. Kişi dışarı atılamayan duyguyu kendi vücuduna yöneltir. Kas ve eklem ağrıları, sindirim sistemi sorunları, cinsel sıkıntılar.

  • İnsülin direnci ! Kafa karışıklığından kurtulmamız lazım.

    İnsülin Direncinin Anlaşılır Tarifi Nedir: Vücudumuzun ürettiği yada dışardan tedavi için aldığımız insülin hormonunun, yapması gereken metobolik etkileri bir tık ğereğinden az yapması sonucu insülin düzeylerinin arttığı, hücresel etkiler açısından kalitesinin bozulduğu durum olarak tarifleyebiliriz.

    İnsülin Direncinin Nedenleri Nelerdir

    1-Sıklıkla olan neden Şişmalık/obezite dir.

    2-Stres hormonlarının (katekolaminler, kortizol gibi) artışına bağlı gelişebilir

    3-İlaçlar neden olur(steroidler, oral kontraseptifler gibi)

    4-Gebelik

    5-Lipodistrofiler

    6-İnsulin otoantikoru varlığı

    7-Hücresel düzeyde etki bozuklukları

    ​Obeziteye Bağlı İnsülin Direnci Nelere Neden Olabilir :

    1-Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, tip 2 diyabet gelişebilir. Tip 1 diyabetli hastada insülin direnci gelişirse yüksek dozda insülin kullanımı gerektirir.

    2-Koroner kalp hastalığı

    3-Metabolik sendrom

    4-Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı

    5-Polikistik over hastalığına neden olabilir

    Poliklinikte Ölçülen tek bir HOMA değeri her zaman doğruyu göstermez.

    Obez bireyler İnsülin direnci pozitif kabul edilip tedavi edilmelidir.

    Bilinmelidir ki insülin direnci nedeniyle obezite gelişmez , obezite nedeniyle insülin direnci gelişir.

  • Çocukluk Korkuları

    Çocukluk Korkuları

    Korku günlük hayatın parçası ve temel bir duygudur. Herkes birçok sebepten dolayı korku yaşar. Tehlike karşısında kendimizi koruyabilmek için gerekli bir duygudur, bizi harekete geçirir. Bu sebeple çocukların belirli dönemlerde korkularının artması normal görülmelidir. Birçok zaman belirsizlik korku ve kaygı yaratır. Hayatı yeni keşfeden çocuklar özellikle 4 yaş civarında anlamlandıramadığı pek çok şeyden korkmaya başlar. Korktuğu için uyuyamayan, tuvalete gidemeyen ya da yalnız kalamayan çocukları zorlamak işe yaramaz. Bunun yerine onları güvende hissettirip, sakinleştirmek, sevgi ve şefkat göstermek, rahatlayana kadar yanında kalmak çok daha etkili bir çözümlerdir. Çocuk, kendini ne kadar güvende hissederse korkuları o kadar azalır. 

    Her yaş döneminde korku unsuru değişir. 2 yaşa kadar daha çok ebeveynden ayrılma korkuları hakim iken 2 yaştan sonra karanlıktan, hayvanlardan, canavarlardan ve ölümden korkmaya başlar. Çocuk bilişsel ve sosyal olarak bu unsurları anlamlandırdıkça eski korkuları kalmaz. Yeni yaş döneminde yeni korkular başlar. İlkokul çağı çocukları daha çok yabancılardan, ebeveynlerini kaybetmekten, başarısızlıktan, günlük tehlikelerden ve korku içeren karakterlerden korkmaya başlar. Henüz somut işlemler döneminde olan çocuklar soyut kavramları anlamlandıramaz ve korku devam eder. Birçok kurgu karakteri gerçek sanabilir ya da kişilerin korkutmak için söylediği şeylere inanır. Bu sebeple soyut muhakemeleri onlar adına ebeveynlerinin yapıp çocuğa en somut ve anlaşılır şekilde açıklamaları gerekir.

    Çocuğun korku kaynağını bulmak önemlidir. Gerçek sebebi bulmadan korkuların tamamen bitmesi zordur. Günümüzde çocuklar çoğunlukla videolarda ya da oyunlarda gördükleri karakterlerden korkmakta. Bunları önlemenin en iyi yolu, çocuğun neler izlediğini, hangi oyunları oynadığını mutlaka kontrol etmek ve tablet kullanım süresini sınırlandırmaktır. Çocuk ebeveynlerden ayrılmakta zorlanıyorsa, girdiği yabancı ortamda onu güvende hissettirecek şeyler sağlamak gerekir. Ayrıca çocuğun korkularına anlayış gösterilmelidir. Korktuğu şeyleri küçümsemekten “Bunda korkacak ne var?”, “Sen bebek misin?” gibi ifadelerden kaçınmak ve “korkak” gibi etiketlerden uzak durmak gerekir. Çocuğun reddedilmeye değil, güvende hissetmeye ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır. 

  • Diyabet tanı kriterleri nedir

    Bozulmuş açlık şekeri nedir, Bozulmuş glukoz toleransı nedir, Normal şeker düzeyi nedir ?

    Açlık kan şekeriniz 100mg/dl altında, eğer ölçülmüş ise tokluk kan şekeriniz 140 mg/dl altında ise şeker hastalığınız yok demektir. Yükleme testine gerek yoktur, HbA1c testi gereksizdir.

    ​Açlık kan şekeriniz 126 mg/dl ve üstünde (en az iki kez ), veya eğer ölçülmüş ise tokluk kan şekeriniz 200 mg/dl ve üzerinde ise şeker hastalığınız var demektir. Yükleme testine gerek yoktur, aşikar Diyabetsiniz demektir. HbA1c hastalığın derecesi ve tedavi planlaması için ölçülür

    Peki açlık 100-125 mg/dl veya tokluk 140-199 mg/dl neyi gösterir?

    Açlık 100-125 mg/dl:Bozulmuş açlık kan şekeri

    tokluk 140-199 mg/dl:Bozulmuş glukoz toleransını gösterir, Bu iki durumda HbA1c ölçülürse %5.7 ile 6.4 arası aralıkta çıkar. Bu iki durum prediyabet yada halk arasında gizli şeker diye ifade edilen dönemi gösterir.

    Yükleme testi (oral glukoz tolerans testi, 75 gr) Açlık kan şekeri 100-125 mg/dl ölçülen hastaya yapılır. Hastanın 2. saat tokluk kan şekeri ölçümü değerlendirilir.Toklukta Diyabet gelişip gelişmediğini ölçer.

    Yükleme Testi Nasıl Yorumlanır ?

    Cevap: Hastanın 2. saat tokluk kan şekeri sonucu 200 üzerinde ise bireyde diyabet geliştiğini gösterir. Eğer 2. saat değeri 140-199 mg/dl arasında gelirse bozulmuş glukoz toleransı yani hastada prediyabet geliştiğini gösterir. 140 mg/dl altında tokluk kan şekerlerinin normal olduğunu gösterir.

  • Çocuklarda Saldırganlık ve Öfkeyle Başa Çıkabilme

    Çocuklarda Saldırganlık ve Öfkeyle Başa Çıkabilme

    Öfke nöbetleri ve saldırganlık normal gelişim dönemi içinde; 2 yaşında başlar 4 yaşına kadar şiddetli şekilde devam eder, 6 yaştan sonra iyice azalması beklenir. Eğer saldırganlık davranışı 6 yaştan sonra hala şiddetli olarak devam ediyorsa uyum sorunu oluşmuş demektir. Çocuklar her yaşta farklı gelişim dönemlerinden geçerler. Dönem boyunca yeni durumlara adapte olmaya çalışırlar. Her bir dönemin sonunda yeni özelliklere ve durumlara adapte olmaları beklenir. Eğer çocuk yaş dönemi özelliklerine uyumlanmadan bir sonraki döneme geçerse burada uyum sorunları ortaya çıkar. Eğer saldırganlık davranışı 6 yaştan sonra duruma bağlı olmaksızın hala şiddetli olarak devam ediyorsa çocukta öfkeyle ilgili uyum sorunu oluşmuş olabilir. Doğru müdahale edilmezse öfke nöbeti ve saldırganlık davranışı artarak devam eder.

    Saldırganlığa Sebep Olan Hatalı Davranışlar

    • Çocuğun davranışlarını gereksiz yere engellemek

    • Çocuğun davranış ve isteklerini eleştirmek, göz ardı etmek

    • Çocuğu sık sık cezalandırmak

    • Çocuğun çevresinde olumsuz rol-model olması

    • Çocuğa hiç sınır konmaması

    Yapılmaması gerekenler:

    • Çocuğa olumsuz model olmak. Bağırmak, küfür etmek, vurarak cezalandırmak.

    • Çocuğun saldırgan davranışına duyarsız kalmak.

    • Saldırgan davrandığı için her istediğini yapmak.

    • Çocuk öfkeliyken mantıklı şeyler anlatmaya çalışmak.

    • Çocuğu başkalarıyla kıyaslamak

    Yapılması Gerekenler:

    • Çocuğa etkili sınır ve kurallar koymak.

    • Çocuk olumsuz duygularını boşaltıp, sakinleştikten sonra, saldırgan davranışının sonuçlarını anlatmak.

    • Çocuğu enerjisini boşaltabileceği ve sosyal etkileşimini artırabileceği grup etkinliklerine dâhil etmek.

    • Temel ihtiyaçlarını zamanında ve duyarlılıkla gidermek.

    • Çocukların; arzu, istek, merak ve girişimciliklerine saygı duymak, desteklemek.

    Öfke duygusunun altında genellikle farklı duygular yatar

    • Yetersizlik

    • Değersizlik

    • Hayal Kırıklığı

    • Utanç

    • Korku

    • Üzüntü

    • Kaygı

    • Şaşkınlık gibi…

    Öfke duygusunun altında yatan asıl duyguyu anlamak ve bunun ifadesini sağlamak önemlidir. Çocuk gerçek duygusunu anlamlandıramaz ya da bastırmak zorunda kalırsa öfke tepkileri daha da artar. Duygu ifadelerini artırmak için neler yapmalı?

    • Kendi duygularınızı paylaşın

    • Çocuğunuza düzenli olarak duygularını sorun

    • Duygularının sözel olmayan belirtilerini yakalayabilmek için vücut dillerini izleyin ve geribildirimde bulunun.

    • Davranış kalıplarındaki her hangi bir değişime dikkat edin, bu bazı duyguların bastırıldığını gösterebilir.

    • Duyguları anlamak ve doğru ifade etmeye yönelik oyun ve etkinlikler düzenleyin. Çocuk etkinlikler sayesinde pratik kazanır ve duygularını doğru ifade etmeyi öğrenir.

    Basit oyun önerileri: Dergi ve gazetelerden duygu ifadesi bulunan resimlerle bir duygu sözlüğü oluşturmak ya da sözcük içermeyen sadece jest ve mimiklerle duygu ifadelerini anlama amacıyla sessiz sinema oyunu oynamak. Bunun gibi duyguları anlama ve duygu ifadeleri içeren çeşitli oyunlar yaratılabilir. Çocuklara özel öfke ve duygular temalı kitaplar ya da duygu ifadesi için resim yapma, hamur ve oyuncaklarla oynamak da duygu ifadelerine katkı sağlar. Bu ve bunun gibi birçok yöntem mevcut daha fazlası sizin yaratıcılığınıza kalmış.