Yazar: C8H

  • Gebelikte deri değişiklikleri

    Gebelikte deri değişiklikleri

    Gebelikte görülebilen deri değişikliklerinin büyük bir kısmı hormonların vücuttaki etkilerine bağlıdır. Bu değişiklikler çoğu kez hastalık değil normal değişikliklerdir. Bunların bir kısmı kalıcı olabilirken, bir kısmı doğumdan sonra geriler.

    Saç ve tırnak değişiklikleri

    Saç değişiklikleri; Anagen evre dediğimiz saçların gelişip olgunlaştığı evre gebelikte daha uzun olduğu için, saçlar hamilelik esnasında genellikle gürleşir ve saç kalitesi artar. Ancak doğumdan 1-2 ay sonra saç dinlenme fazına (telojen dönem) girer ve saç dökülmesi baslar. Dökülme dönemi doğumdan sonraki 8-15 aya kadar devam edebilir. Ayrıca birçok kadında yüz, koltuk altı ve bacak tüylerinde koyulaşma olur.

    Tırnak değişiklikleri; tırnakta yumuşama, kolay kırılma tırnağın boşalması ve tırnak batıkları seklinde görülebilir. Özellikle ayakta ödem olması nedeniyle hamileliğin son aylarında ve doğum sonrasında batık tırnak olasılığı artar.

    Deride renk değişiklikleri

    Özellikle yüz bölgesinde yanak, alın veya dudak üstünde düzensiz sınırlı kahverengi lekeler oluşabilir. Bu lekeler melazma olarak adlandırılır. Hamile kadınların neredeyse yarısında görülebilir. Özellikle koyu tenli kişilerde daha sıktır. Güneşten uygun şekilde korunmama deride lekelenmeyi artırır. Genellikle hamilelik lekeleri doğum sonrası kaybolur veya hafifler. Ancak bazen kalıcı da olabilir.

    Hamilelerde göğüs uçları, koltuk altları, genital bölge, uyluk iç yan yüzü ve karın bölgesinin deri rengi koyulaşabilir. Çok sık görülen bu değişiklik tıp dilinde hiperpigmentasyon olarak adlandırılır. Yüksek miktarda östrojen, progesteron ve MSH hormonları bu deri koyuluğunun sebebidir. Özellikle MSH adlı hormon, derinin pigment üreten melanosit adı verilen hücrelerinin daha fazla melanin denilen maddeyi salgılamasını sağlayarak bu etkiyi yapar. Derideki benlerde ve çillerde artış ve renklerinde koyulaşma gözlemlenebilir. Boyun ve koltuk altında et benlerinde büyüme sayısal artış olabilir.

    Ter bezi ve yağ bezi değişiklikleri

    Hamilelerde vücutta ter salgılanması artar. Ancak tersine avuç içi terlemesi azalır. Tiroid aktivitesi artması ter salgılanmasını artırmaktadır. Bu yüzden hamilelerde aşırı terleme ve isilik (ter bezi tıkanıklığı ) şikayeti olabilir. Yağ salgılanması azalması nedeniyle halk arasında köpek memesi adı verilen büklüm yerlerinin iltihaplanması ile seyreden hidradenitis suppürativa gibi hastalıklar hafifleyebilir. Akne yani sivilce şikayeti hamilelerde değişkenlik gösterir. Bazı kişilerde sivilce şikayeti artarken bazılarında ise azalır.

    Sitria distensea (deri çatlağı)

    En sık görülen değişikliklerden biri deri çatlaklarıdır. Tıp dilinde stria distensa veya stria gravidarum olarak adlandırılır. Deri çatlakları hamile kadınların %90’ında görülebilir. Hamileliğin altıncı veya yedinci ayında ortaya çıkar. Kırmızı veya pembe rengi çizgisel çökük izler şeklindedir. Kaşıntı ve yanma şikayeti olabilir. Doğumdan sonra deri çatlaklarının rengi beyazlaşır. Deri çatlağı sırasıyla en sık karın, göğüs ve uylukta görülür. Deride çatlak oluşma nedenleri çeşitlidir. Genetik eğilim mevcuttur. Annesinde deri çatlağı olan birinde deri çatlağı ihtimali daha yüksektir. Ayrıca östrojen, ACTH adlı hormonlar ve derinin gerilmesi de deri çatlağı sebeplerindendir.

    Kan damarı değişiklikleri
    Gebelik süresince damarsal lezyonlar çoğalır. Spider anjiom olarak adlandırılan küçük kılcal damarlar hamileliğin ikinci ile beşinci ayında ortaya çıkar. En sık yüz ve avuç içinde görülür. Doğumdan sonra kılcal damarların %75’i geriler. Östrojen artısı spider anjiom en önemli nedenidir. Avuç içlerinin kırmızı renk alması palmar eritem olarak adlandırılır. Beyaz ırkın üçte ikisinde siyahların üçte birinde görülür. Avuç içindeki bu kızarıklık hamileliğin ilk ayında baslar doğumdan bir hafta sonra geriler. Her iki durumda da güneşten korunmaya dikkat edilmeli, güneş koruyucu ajan kullanılmalıdır.

    Varisler

    Hamilelerin %40’ında varis oluşabilir. Genetik yatkınlık önemli bir faktördür. Ayrıca hormonlara bağlı damar değişikleri ve bebeğin kan damarlarına yaptığı basınç varis oluşumuna zemin hazırlar. Hamilelik döneminde bacaklarda kılcal damar artısı görülür. Hamilelerde aynı mekanizma ile damarların genişlemesi sonucunda hemoroid oluşumuna yol açabilir.Hamilelerde şişkinlik (ödem) şikayeti olabilir. Ödem bacaklarda, yüz ve ellerde görülebilir. Hamilelerde vurma çarpma olmaksızın bacaklarda mor lekeler oluşabilir. Bütün bunların nedeni hormonların damar duvarında yaptığı değişikliklerdir. Ayrıca yüzde kızarıklık, sıcak-soğuk, basmaları ve ürtiker (kurdeşen) gibi şikayetler görülebilir.

  • Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Hayatta ben en çok babamı sevdim

    Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

    Çırpı bacaklarıyla ha düştü ha düşecek

    Nasıl koşarsa ardından bir devin

    O çapkın babamı ben öyle sevdim

    CAN YÜCEL

    Çocukların dev kahramanları babalar. Hep en güçlü, hep en güvenilir, hep en kurtarıcı, hep en koruyucu. Psikoloji bilimi uzun yıllar boyunca anne-çocuk ilişkisine odaklansa da; son yıllarda baba modelinin çocuğun hayatındaki önemini vurgulayan çalışmalar hızla artmaktadır. Baba ile kurulan sağlıklı ilişkinin çocuğun özgüven geliştirmesinde, sorumluluk alabilmesinde, başarılı sosyal ilişkiler kurabilmesinde çok etkili olduğu artık şüphe götürmeyecek bir gerçek.

    İçinde bulunduğumuz kültürel yapı çocuğun gelişiminden anneyi sorumlu tutarken, babayı ailenin dolayısıyla da çocuğun maddi ihtiyaçlarına cevap veren bir konumda tutmuştur. Bu kültür ile büyüyen ve büyütülen babalar ise görevlerinin bu kadar olduğunu öğrenmiş ve bu görevi layıkıyla yerine getirmek için uğraşmış, bunu başarabildiği ölçüde kendini yeterli hissetmiştir. Ancak değişen dünya karşımıza yeni ufuklar açmış ve babanın aile içerisindeki psikolojik öneminin yadsınmaz bir gerçek olduğunu bize göstermiştir.

    Öncelikle babalara bugüne kadar öğretilen ve babaların yapmaktan sakındığı davranışlar üzerinde duralım. Baba çocuğunu kucağına almaz, çünkü ayıptır. Baba çocuğuna şefkat göstermez, çünkü otoritesi sarsılır. Baba işten gelip çocuğuyla oynamaz, çünkü yorgundur. Baba evde çok gülmez ve sert durmalıdır, çünkü tersini yaparsa çocuk şımarır. Çocuk evde istenmeyen bir davranış gösterirse ‘akşam babaya söylenir’, çünkü baba ceza vericidir. Bu örnekleri arttırabiliriz. Buraya kadar okuyan babalar sizin için oluşturulan bu profilden ne kadar memnunsunuz? Buradan sonra yazılanlar bu profili beğenmeyenler ve günümüz deyişiyle profil resmini değiştirmek isteyen, penceresine çocuğun gözünden bakınca daha sevimli, daha ılımlı ve aynı zamanda kontrolü elinde tutan, ceza yerine çocuğuyla sağlıklı iletişim kurarak sorunları halleden bir resim koymak isteyenler için.

    Gelin bu resmi nasıl oluşturacağımıza bir bakalım. Öncelikle baba işten eve döndüğünde ne kadar yorgun olursa olsun onu heyecanla bekleyen çocuğuna sarılmalı, onu özlediğini sevdiğini davranışlarıyla ya da sözleriyle (veya her ikisiyle) belirtmeli, en az yarım saatini karşılıklı sohbete ayırmalıdır. Yorgun ise çocukla bir oyun zamanı belirlemeli, dinlenmeli ve söz verdiği zaman diliminde çocukla oyun oynamalıdır. Bu her zaman fiziksel enerji gerektiren bir oyun olmayabilir; birlikte resim yapma, boyama, kağıt kesme, lego yapma vb. etkinlikler de olabilir. Bu etkinlikler yapılırken mümkün ise telefon, tablet, televizyon gibi teknolojik aletlerden uzak kalmak geçirilen vaktin maksimum verimi açısından çok önemlidir. Baba çocuğunu olduğu gibi kabul etmeli, başkasıyla kıyaslamamalı, çocuğun çabalarını desteklemeli, olumsuz davranışları karşısında anne ile tutarlı, kararlı olmalı, çok sert olmaktan kaçınmalıdır.

    Son olarak babalar çok önemli bir model olduklarını unutmamalı ve çocuklarında görmek istemedikleri davranışları eğer kendileri yapıyorsa bunu durdurma çabası içerisine girmelidirler. Erkek çocuklar için baba bir rehber niteliği taşır. Nasıl davranacağını, nasıl roller üstleneceğini baba rolünü gözlemleyerek çıkarsamaya çalışır.
    Kız çocukları için ise karşı cinsle kuracakları ilişkilerde baba figürü temel alınır. Onlara göre, babaları dış dünyanın bir yansımasıdır ve babaları nasılsa dışarıdaki tüm erkekler de öyle olmalıdır. Çocuklarınızın gözünde hep dev kahramanlar olarak kalmanız dileğiyle…

    Koştururken ardından o uçmaktaki devin

    Daha başka türlü aşklar, geniş sevdalar için açıldı nefesim, fikrim, can evim

    Hayatta ben en çok babamı sevdim (CAN YÜCEL)

  • Ozon terapi!

    Ozon terapi doku ve hücrelere ihtiyacı olan oksijeni en etkili şekilde sağlayan ve toksinleri yok eden bilinen en güçlü tedavidir Hepimiz biliyoruz ki; Sadece nefes almak, artık vücudumuza yeterli oksijeni sağlamıyor. Vücudumuz sürekli olarak, havamızdaki, suyumuzdaki ve yiyeceklerdeki toksinler tarafından kirletiliyor. Şehirlerimizdeki oksijen miktarı %21’in çok altında ve düşmeye devam ediyor. Sigara kullanımı, stres, hareketsiz yaşam, sağlıksız beslenme gibi durumlar da eklenince vücudumuzda toksinlerin birikimi ve oksijen eksikliği artar. Bu da kronik yorgunluğa, erken yaşlanmaya, hastalıklara ve kansere zemin hazırlar. Yeterli oksijenlenmeyi sağlamak için nefes almaktan daha fazla şey yapmak zorunda kalabiliriz Ozon terapinin eşsiz mucizesi sayesinde stresten tamamen kurtulabilir, performansınızı yükseltebilirsiniz.

    Özetlemek gerekirse; Ozon terapi sağlık ve estetik açısından gerçek anlamda bir hazinedir.

    Ozon buhar kabini ve etkisi

    Tek kişilik kullanım için yapılmış özel saunalardır. Hastanın başı dışında tüm bedeni içinde kalacak şekilde kapaklı küçük bir odacıktır. Sıcak buhar ile birlikte ozon verilir. Deri ile temas eden ozon ciltteki gözeneklerden emilir. Bu amaçla kullanılacak ozon saf oksijenden elde edilebileceği gibi soluduğumuz ortam havasından da elde edilerek ozon hava karışımı olarak da uygulanabilir. Yaklaşık 15 – 20 dakika süren bir tedavidir. Bu tedavi hastaya yaklaşık 400 – 500 kcal enerji kaybettirir. Bu nedenle uygulama sonrası bir süre dinlenme gereksinmesi doğabilir. Tedaviden sonra duş alınması önerilmez. Kurulanıp, günlük giysiler giyildikten sonra normal yaşantıya devam edilebilir.
    Ozon terapi vücutta iyileşmeyi hızlandırır, hastalıklara sebep olan mikroorganizmaları ve toksinleri yok eder. Böylece vücudu toksinlerden arınmasına yardımcı olabilmektedir.

    Ozon sauna terapinin yararları

    ” Laktik asit üretimini indirgeyerek kasları gevşetir ve serbest bırakır.
    ” Toksinleri okside ederek kolayca elimine edilmelerini sağlar.
    ” Kan dolaşımını hızlandırır, zedelenmiş adalelerin daha kolay onarılmasına yardımcı olur.
    ” Periferal kan dolaşım yolları vazodilatasyonunu stimüle ederek ağrıları dindirir.

    ” Cildi temizler, yumuşatır ve gençleştirir.
    ” Hücre solunumunu normalize eder.
    ” Kronik yorgunluk ve çevresel hastalıklara karşı yardımcı olur.
    ” Bağışıklık sistemini stimüle eder.

  • Oyun ve Çocuk

    Oyun ve Çocuk

    Merhaba Sevgili Ebeveynler,

    Biz yetişkinler her gece yatarken sabah için bazı planlar, her sabah uyanınca da gün içinde yapacaklarımızla ilgili planlar yapar dururuz. Çünkü zihnimiz kendini ayakta tutabilmek için buna ihtiyaç duyar. Peki, şu an bir çocuk olsaydınız ya da birkaç saniyeliğine kendi çocukluğunuza gidebilseydiniz bir sonraki gün için planınız ne olurdu? Gidip alışveriş yapmak mı? Bu ayın faturalarını ödemek mi? Sabah okula/kreşe giderken nasıl bir kombinle gideceğiniz mi? Uçağa nasıl yetişeceğiniz mi? Yoksa sabah anne/babayla parka gitmek mi? En sevdiği oyuncağını arkadaşına götürmek mi? Kumdan kale yapmak mı? Top oynamak mı? Amaçsızca koşmak mı? Bu saydıklarımdan biri bile geçtiyse aklınızdan üzgünüm, şu an bir çocuk gibi düşünemiyorsunuz demektir.

    Çocuklar geleceğe dair plan yapmazlar. O an duyguları, ihtiyaçları neyse ona dair bir davranış gösterirler. Başka bir deyişle yaşadıkları, şimdiki zamandır. Anın içinde var olmak onların en mükemmel özellikleridir. Yaşadıkları anın içinde ise onların en önemli ve tek işi oyun oynamaktır. Doya doya oyun oynayan bir çocuk hem kendini daha iyi hisseder hem de fiziksel, duygusal ve bilişsel yönden gelişimi desteklenmiş olur. Oyun aynı zamanda çocuk için iyileştirici bir güce de sahiptir. Oyun içerisinde çocuk yaşadığı bir zorluğu yeniden canlandırır, yeniden deneyimler ve zorluğu aşmanın olası yollarını deneyerek öğrenir. Bütün bunları gerçek yaşamda yapamaz, çünkü hiçbir yer oyun alanı kadar masum ve güvenli değildir bir çocuk için. Bu güvenli yer onlara alternatifleri deneme fırsatı sunabilir. Burada bahsedilen oyun şekli çocuğun yalnız, ebeveyni ile ya da arkadaşları ile oynadığı serbest oyunlardır.

    Ancak günümüz dünyasında çocuklar ya Avm’lerdeki oyun alanların da ya da telefon/ tablet başında birçok uyarana (ses, ışık, hızlı görüntüler) maruz kalarak yaşamlarını sürdürmektedir. Dikkat ederseniz 10-20 yıl önce sokak oyunlarının henüz yok olmadığı, bu kadar oyuncağın/uyaranın olmadığı dönemlerde şu anda bahsedilen dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, çocuklarda kaygı bozukluğu, çocuk depresyonu, atipik otizm gibi kavramların birçoğuna bu kadar aşina değildik. Ne zaman ki çocuğun hayatından doğal oyun çıktı, o zaman bu kavramları sık sık duymaya başladık. Çünkü çocuğun işini elinden aldık, var olabildiği alanları yok ettik, çocuk denemekten korkmaya başladı, çocuk oyun yoluyla sıkıntısını aktaramadı, çocuk çözüm yolunu bulamadı. Ya sizin işiniz, amacınız, kariyeriniz, sizi var eden ne varsa elinizden alınsaydı? Nasıl hissederdiniz? Bunu düşünelim, bunu uzun uzun düşünelim…

    Yapılan araştırmalar anaokulu çağındaki bir çocuğun en az 5 saat, ilkokul çağındaki bir çocuğun ise en az 3 saat serbest oyuna ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Kreşteki, tabletteki, Avm’deki oyunları bu saatlerin dışında tutalım lütfen. Evet, sokaklar eskisi kadar güvenli değil, ama hala varlar. Birlikte çıkın, doğaya karışın, taşa toprağa birlikte dokunun, bir meyveyi dalından birlikte koparın, bir toprağa bir tohumu birlikte ekin. Çocuğunuza ve kendinize bunu yaşatın. İnanın bizim de onların da buna çok ihtiyacı var.

    Merhaba Sevgili Ebeveynler,

        Biz yetişkinler her gece yatarken sabah için bazı planlar, her sabah uyanınca da gün içinde yapacaklarımızla ilgili planlar yapar dururuz. Çünkü zihnimiz kendini ayakta tutabilmek için buna ihtiyaç duyar. Peki, şu an bir çocuk olsaydınız ya da birkaç saniyeliğine kendi çocukluğunuza gidebilseydiniz bir sonraki gün için planınız ne olurdu? Gidip alışveriş yapmak mı? Bu ayın faturalarını ödemek mi? Sabah okula/kreşe giderken nasıl bir kombinle gideceğiniz mi? Uçağa nasıl yetişeceğiniz mi? Yoksa sabah anne/babayla parka gitmek mi? En sevdiği oyuncağını arkadaşına götürmek mi? Kumdan kale yapmak mı? Top oynamak mı? Amaçsızca koşmak mı? Bu saydıklarımdan biri bile geçtiyse aklınızdan üzgünüm, şu an bir çocuk gibi düşünemiyorsunuz demektir.

        Çocuklar geleceğe dair plan yapmazlar. O an duyguları, ihtiyaçları neyse ona dair bir davranış gösterirler. Başka bir deyişle yaşadıkları, şimdiki zamandır. Anın içinde var olmak onların en mükemmel özellikleridir. Yaşadıkları anın içinde ise onların en önemli ve tek işi oyun oynamaktır. Doya doya oyun oynayan bir çocuk hem kendini daha iyi hisseder hem de fiziksel, duygusal ve bilişsel yönden gelişimi desteklenmiş olur. Oyun aynı zamanda çocuk için iyileştirici bir güce de sahiptir. Oyun içerisinde çocuk yaşadığı bir zorluğu yeniden canlandırır, yeniden deneyimler ve zorluğu aşmanın olası yollarını deneyerek öğrenir. Bütün bunları gerçek yaşamda yapamaz, çünkü hiçbir yer oyun alanı kadar masum ve güvenli değildir bir çocuk için. Bu güvenli yer onlara alternatifleri deneme fırsatı sunabilir. Burada bahsedilen oyun şekli çocuğun yalnız, ebeveyni ile ya da arkadaşları ile oynadığı serbest oyunlardır.

        Ancak günümüz dünyasında çocuklar ya Avm’lerdeki oyun alanların da ya da telefon/ tablet başında birçok uyarana (ses, ışık, hızlı görüntüler) maruz kalarak yaşamlarını sürdürmektedir. Dikkat ederseniz 10-20 yıl önce sokak oyunlarının henüz yok olmadığı, bu kadar oyuncağın/uyaranın olmadığı dönemlerde şu anda bahsedilen dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, çocuklarda kaygı bozukluğu, çocuk depresyonu, atipik otizm gibi kavramların birçoğuna bu kadar aşina değildik. Ne zaman ki çocuğun hayatından doğal oyun çıktı, o zaman bu kavramları sık sık duymaya başladık. Çünkü çocuğun işini elinden aldık, var olabildiği alanları yok ettik, çocuk denemekten korkmaya başladı, çocuk oyun yoluyla sıkıntısını aktaramadı, çocuk çözüm yolunu bulamadı. Ya sizin işiniz, amacınız, kariyeriniz, sizi var eden ne varsa elinizden alınsaydı? Nasıl hissederdiniz? Bunu düşünelim, bunu uzun uzun düşünelim…

        Yapılan araştırmalar anaokulu çağındaki bir çocuğun en az 5 saat, ilkokul çağındaki bir çocuğun ise en az 3 saat serbest oyuna ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Kreşteki, tabletteki, Avm’deki oyunları bu saatlerin dışında tutalım lütfen. Evet, sokaklar eskisi kadar güvenli değil, ama hala varlar. Birlikte çıkın, doğaya karışın, taşa toprağa birlikte dokunun, bir meyveyi dalından birlikte koparın, bir toprağa bir tohumu birlikte ekin. Çocuğunuza ve kendinize bunu yaşatın. İnanın bizim de onların da buna çok ihtiyacı var.         

  • Aşırı terlemeye etkin çözüm ( botox )

    Terleme insanlarda doğal olarak görülürken, aşırı terleme çok büyük sorunlar yaratabiliyor. Özellikle ter bezlerinin fazla çalışmasına bağlı olarak deri yüzeyine salınan terin artması sonucu, kişide gündelik yaşamı etkileyecek derecede fazla ve rahatsız edici terleme görülebiliyor. Kişinin yaşam kalitesi olumsuz bir şekilde etkileniyor.

    Aşırı terlemenin nedenleri

    Ter miktarı kişiden kişiye göre değişebildiği için aşırı terlemenin tanısı ve değerlendirmesi çoğu kez zordur. Terin salgılanması insanlarda sinir sisteminin çalışması ile doğru orantılı olup, aşırı terleme toplumun yüzde 1’inde karşılaşılan bir sorundur.

    Aşırı terlemenin en önemli nedenleri arasında stres, değişik uyaran ilaçlar (insülin), tiroid bezinin aşırı çalışması, böbrek üstü bezinde görülen hastalıklar, menopoz, hipoglisemi, şişmanlık, bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan ilaçlar ve hormonlar yer alır. Sistemik hastalıklardan diyabete, kalp yetmez-liğinden karsinoid sendroma kadar pek çok sağlık sorunu da terleme yapabilir. Pratikte en çok görülen terleme şekli; strese bağlı olan ve özellikle avuç içi, ayak tabanı, koltuk altı ve daha az olarak da yüz ve kasıkta terleme yapan tiptir.

    Terleme olan bölgelerde bakteri üremesi kolaylaşacağı için aşırı terleme kokuya da neden olur ve kişinin fiziksel ve sosyal hayatını negatif yönde etkiler. Bu gibi durumlar özellikle ellerde, ayak tabanında, yüzde ve gövdede oluşabilir ve kişinin terlemesi ile stres arasında kısa bir denge oluşur. Stres durumu ile birlikte bu bölgelerde hızlı bir terleme gözlenir.

    Terleme nedenlerinin saptanması

    Terleme tedavisine başlamadan önce ilk aşamada terlemenin nedenleri araştırılır. Kişide kilo problemi olup olmadığı incelenir. Uzun süreli geçirdiği herhangi bir rahatsızlık olup olmadığı, menopoz döneminde olup olmadığı, tiroid bezi veya böbrek üstü bezi ile ilgili herhangi bir problemi olup olmadığı araştırılır. Sorun saptanamadığı durumlarda sempatik sinirlerin doğuştan aşırı çalıştığı düşünülür. Bu soruna karşı çok değişik tedavi şekilleri uygulanabilir:

    1-Hastanın beyaz renkli, hafif, pamuk elyaf içeren giysiler ve çoraplar giyilmesi tavsiye edilir.

    2-Bölgeye yönelik kurutucu pudra ve solüsyonlar kullanılması tavsiye edilir. Pudralar nemi alıp, bölgenin kurumasını sağlayabilir ve antiseptik ilaçlar ikinci enfeksiyonun yerleşmesini engelleyebilir.

    3- İyontoforez: Özellikle ellerdeki, ayaklardaki ve koltuk altı bölgesindeki aşırı terlemede kullanılan bir yöntemdir. Sık tekrarlanması gereken bu yöntemle, bölgesel, hafif ve orta derecede terlemesi olan hastalarda oldukça iyi cevap alınıp, 1 – 3 aylık iyileşme dönemleri sağlanabilir.

    4- Botox tedavisi: Özellikle el içi, ayak tabanı ve koltuk altı terlemesinde kullanılan bir ilaçtır. Bu yöntem ter bezlerini çalıştıran sinirlerin faaliyetlerini azaltarak terlemeyi birkaç kat azaltır ve ortalama etki süresi 8-10 aydır.

    Botox en etkili yöntem

    Botox uygulaması aşırı terleme tedavisinde en etkili yöntemdir. “Tıpta birçok alanda mucizevi tedaviler sağlayan botox, terleme tedavisinde de başarılı sonuçlar vermektedir. El içlerindeki, ayak tabanlarındaki ve koltuk altlarındaki terleme çağlardan beri hem kadınlarda hem de erkeklerde, her zaman büyük sorunlar yaratmasına rağmen, tedavi seçenekleri oldukça kısıtlı.

    Uzun süreli etki…

    Son 15 yılda estetikte “çağın mucizesi” olarak tanımlanan botox sayesinde, hem yüzdeki sevimsiz, zamanın acımasız izleri geçirilirken hem de tikler, nörolojik vakalar ve özellikle yüksek teknolojinin bile tedavi sağlayamadığı aşırı terleme tedavi edilerek, başarılı sonuçlar sağlanıyor.

    Özetlemek gerekirse; göz çevresi, alın ve kaş ortasındaki kırışıklıkları gideren botox, aşırı terleme ve ter kokusunun rahatsız edici durumundan da kurtarıyor. Kadın ve erkeklerde kolaylıkla uygulanabilecek bu yöntem ortalama 15-30 dakika içindeki yapılan pratik bir uygulama ile çok uzun bir süre boyunca rahat etmenizi sağlıyor.

    Nasıl uygulanıyor?

    El içi, ayak tabanı ve koltuk altındaki terlemeye karşı botox uygulamaları oldukça pratik bir şekilde uygulanıyor. “Problem olan bölgede ilk aşamada gerçekten terleyen bölge, testler ile tespit edilir, daha sonraki aşamada bölgeye anestezi niteliği taşıyan kremler tatbik edilir ve 15 dakika beklettikten sonra uygulamaya başlanır.

    Son derece ince uçlu (insülin enjektörü) iğne vasıtasıyla problemli olan bölge içine botox ilacı enjekte edilir. Aşırı bir acı hissi duymadan, tedavi için defalarca zaman ayırmadan ve cerrah herhangi bir bakıma gerek kalmadan ortalama 10-12 ay boyunca hem terlemenin miktarı oldukça azalır, hem de terin rahatsız edici kokusundan kişi kurtulmuş olur. Botox bu bölgede aşırı çalışan ter bezlerinin ve kasların istenmeyen hareketlerini etkilediğinden, terleme sorunu da giderilmiş olacaktır.”

    Bugün A.B.D’de bilinçli, eğitimli ve tecrübeli binlerce hekim tarafından uygulanan bu yöntem oldukça yüz güldürücü sonuçlar veriyor. Hem kadın hem de erkeklerde, birçok yaş grubunda uygulanabilecek bu yöntem sadece bu konuda bilinçli uzman hekim tarafından uygulanmalı.

  • Çocuklarda Sorumluluk Bilincinin Gelişmesi

    Çocuklarda Sorumluluk Bilincinin Gelişmesi

    Sevgili Anne ve Babalar,

    Sorumluluk duygusu hayatın ilk yıllarından itibaren öğrenilen ve geliştirilebilinen bir beceridir. Çocuklar kendilerine fırsat verildiğinde ve sorumluluk sahibi rol modellerle birlikte büyüdüğünde bu beceriyi kolaylıkla edinebilirler. Sorumluluk anne-babaların zihinlerinde genellikle çocuğun oyuncaklarını toplaması, odasını düzenli tutması ve eşyalarına sahip çıkması ile sınırlandırılmış bir beceri olsa da; aslında sorumluluk bahsedilenlerle birlikte çok daha fazlasını kapsamaktadır. Kaşık tutma becerisi kazanmış bir çocuğun yemeğini kendi kendine yemesi çocuğun aldığı bir sorumluluktur. Yine fırça tutma becerisi gelişmiş bir çocuğun akşam yatmadan önce dişlerini fırçalaması bir sorumluluktur. Karnı doyan bir çocuğun yemek yemek istememesi çocuğun kendi hayatına dair aldığı bir karar, tercih ve sorumluluktur. Kıyafetlerini giyme gayreti içinde olan bir çocuğun çorabını giymek için çabalaması onun aldığı bir sorumluluktur. Bu liste farklı örneklerle uzatılabilir. Görüldüğü gibi çocuğun çabaladığı, öğrenmeye çalıştığı, denediği birçok şey aslında sorumluluk becerilerinin ve dolayısıyla da özgüven becerilerinin birer yapı taşıdır.

    Peki, biz büyükler çocuklarımızın sorumluluk sahibi olmasını ne için istiyoruz? Sorumluluk becerisini bu kadar değerli kılan şey nedir? Sorumluluk duygusu; bazı görevleri yerine getirmekten çok kişinin kendi becerilerini geliştirmesi ve davranışlarının sonuçlarının farkında olması ile ilgilidir. Gelişen becerilerinin kullanılmasına müsaade edilen ve başarılı denemeleri sonucunda tebrik edilen (ödüllendirilen), başarısız denemeleri sonucunda ise azarlanmayan tam tersine cesaretlendirilen çocuklar sorumluluk alma konusunda istekli olurlar. Sorumluluk alabilen çocuklar ise özgüveni daha yüksek, kaygı seviyesi ise daha az olan birey olma yolunda ilerler.

    Peki, biz yetişkinler çocuğun zaten doğuştan getirdiği sorumluluk alma güdüsünü nasıl desteklemeliyiz?

        Öncelikle yapacağımız ilk ve en basit şey çocuğunuzun kendi başına yapabileceği her şeyi ama her şeyi yapması için ona fırsat vermektir. Örneğin, bardaktan su mu içmek istiyor ve siz de bardağı düşürüp kırmasından mı korkuyorsunuz? Plastik bardakla su verin. Döke saça içsin ve bunu deneyerek yaşayarak öğrensin. Ya da daha büyük yaş bir çocuk evi paspaslamak mı istiyor? İzin verin yapsın, sizin gibi yapmasını beklemeyin. Bırakın sadece kendini yeterli hissettin, sizin gözünüzde ona ne kadar inandığınızın, güvendiğinizin ışığını görsün. Ya da 2 çeşit yemekten birini mi tercih ediyor, sebzeyi değil de pilavı mı yiyor? Bırakın tercih edebilme sorumluluğu gelişsin. “Demek bu daha çok seviyor ve bunu tercih ediyorsun, peki bu senin kararın. Aferin” deyin o gün sadece pilav yesin ama kendisinin seçme gücünü hissetsin. İlla sebze yesin diyorsanız bazen pilav seçeneğini çıkarın. Doyduğunda ağzına zorla sokmayın lokmaları. Bu davranış ‘sen doyup doymadığına karar veremezsin, ben senin adına daha iyisini bilirim. Doyduğunu sen değil ben anlarım’ mesajını verir çocuğa. Bırakın aç kalsa bile aldığı sorumluluğun sonuçlarına katlanmayı öğrensin. 5 yaşındaki bir çocuk kendi başına giyinmek mi istiyor? Evet, henüz çok hızlı olmayabilir ancak hızlı giyinmeyi öğrenebilmesi için yeterince deneme yapması gerekmektedir. Eğer anne baba sabredemeyip bu seferde “ben giydireyim” derse o zaman bu becerinin gelişmesi gecikecektir. Ayrıca eğer bir yere geç kalınması söz konusu ise çocuğun hazırlaması için yeterli zaman verildikten sonra geç kalmanın sonucunu çocuğun yaşaması da sorumluluk duygusunun gelişmesi için önemlidir.

        Bu örnekler çoğaltılabilir. Son olarak dikkat edilmesi gereken çocuğa sorumluluk bilinci aşılarken çocuğunuzun gelişim özelliklerini mutlaka inceleyin. 3 yaşındaki bir çocuktan 5 yaşındaki bir çocuğun yapabileceği bir şeyi beklemek, kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Bu gibi bir durumda çocuğumuz gelişimsel olarak hazır olmadığı için aldığı görevi yerine getiremeyecek ve bunun sonucunda kendini başarısız, yetersiz hissedecek ve denemekten korkar hale gelecektir. Önce kendine karşı, sonra ailesine ve yakın çevresine karşı, en sonunda da topluma karşı sorumluluk sahibi bireyler yetiştirebilmek ümidiyle…

  • Lipoliz!

    Kadın ve erkeklerde en sık görülen sorunların başında olan bölgesel yağ fazlalıkları hiç da göz ardı edilmeyecek bir mesele. Estetik, tıbbi ve cerrahi yöntemler bu sorunla ilgili savaşta bir çok yöntem bulduysa da yine en son trend Amerika da ve Avrupa’da sıkça uygulanmaya başlayan Lipoliz yöntemi. Bu dönemlerde özellikle sellülit ve bölgesel incelmede sıkça adından söz ettiren lipoliz yönteminin diğer isimleri ise Lipodissolve ,lipoterapi,Lipolizis terimleridir. Diyetle çözülmeyen ,bölgesel incelme ve sellülit sorunları için bu gün artık Avrupa ve Amerikada soya enjeksiyon yöntemi uygulanıyor.Türkiye de az sayıda hekimin uyguladığı bu yöntem 1995 yılında Brezilyada başladığı ve FDA onayını almış olmasına rağmen bir süredir Avrupa ve ABD de büyük ilgi görüyor.

    En çok hangi bölgelere uygulanıyor?

    Bölgesel ve kalıcı yağ depoları yok etmek için yararlanabileceğiniz bu yöntem bir kilo verme yöntemi değildir,örneğin doğum sonrası geri kalan yağ kitleleri, kol, bacak, boyun, karın, kalça yağları ve sellülit vakalarında son derece başarılı sonuçlar sağlıyor, başlangıç aşamasında çok fazla bir kilo söz konusu ise kilo vermeleri da şart olabiliyor.

    Hangi bölgelerde daha iyi sonuç alınıyor?

    Bazı insanların kiloları fazla olmadığı halde belirli bölgelerde aşırı yağ birikimi oluşur. Bacak, kalça, karın, bel yan tarafları, erkeklerde ise özellikle karın ve bel en çok yağ birikimine yatkın yerlerdir ve özellikle bu bölgelerde son derece başarılı sonuçlar alınmakta.

  • Terapi Sürecinde Çocuk ve Aile

    Terapi Sürecinde Çocuk ve Aile

    Bir aile, çocuğu ile ilgili danışmanlık hizmeti almak istediğinde çoğunlukla spesifik olarak bir konu hakkında yaşadıkları zorluklar üzerine başvururlar. Kimi aileler ise belirgin bir problem yaşamayıp sadece takip amaçlı çocuğu ve kendileri için destek alarak ilerlemek isterler.

    Bizler Psikolog olarak öncelikle ailelerin ihtiyaçlarını önemser ardından süreç dahilinde etik çizginin izin verdiği ölçüde hareket etmeye çalışırız. En öncelikli prensibimiz “zarar vermemektir” olarak öğrendiğimiz için aileleri ve kendimizi hem maddi hem manevi olarak korumaya çalışırız.

    Peki, yaşanılan zorluklar üzerine danışmanlık talebinde bulunan aileler ve çocukları ile çalışma şeklimden biraz bahsedecek olursak! Özellikle sene başı olması sebebiyle sıklıkla gördüğümüz “ayrılma kaygısı”, “okula alışamama”, “okula gitmek istememe” konularından yola çıkabiliriz. 3-6 yaş grubunda Eylül, Ekim aylarında en fazla karşılaştığımız ve destek alınmak istenen konu okula uyum süreci olur. Ailenin ifade ettiği şey: “Hiçbir şekilde okul fobisi oluşsun istemiyorum, okula uyumunu nasıl sağlayabiliriz?” şeklindedir.

    Aile ile ilk görüşmeyi gerçekleştirirken mümkün seviyede detaylı anamnez (yaşam öyküsü) almaya çalışırım. Yaklaşık altmış dakikalık bir süre zarfında bir ailenin öyküsünü, yaşam stillerini, sosyal yapılarını, tutumlarını, aile bağlarını öğrenmeye çalışırım. Yaşanılan zorluklar da tüm bu etmenlerin bir şekilde etkisi olduğunu düşünürüm. 

    Eğer okulöncesi döneminde yer alan bir çocuğunuz varsa bu süreci bir trenin vagonları olarak düşünebilirsiniz derim. Bu trenin lokomotifi ise çocuğunuz. Eğer siz okul ile ilgili bir problem yaşıyorsanız bu tren vagonlarından sadece birini temsil eder. Ve bu noktada diğer vagonlarla var olan ilişkiye geçmek gerekir. Çocuğun uyku, yemek, tuvalet düzeninden tutun aile bireylerinin davranışlarına kadar uzanan ilişkilere bakılır. Yani bir problem salt bir şekilde problem değildir. Muhakkak ilişkili olduğu sebepler olur. İşte tam da bu noktada ailenin süreci bir bütün olarak nasıl ele alacağı devreye girer. 

    Çünkü psikologlar, çocuğun hayatında gelişim düzeyine uygun olmayan yaşantıları düzenlemeyi ve bununla ilişkili olarak gelişen problemi aile ile işbirliği yaparak çözmeyi amaçlar. Okul fobisi oluşmasından korkulan bir sürece bütüncül bir çerçevede destek sağlamak isterken, ailelerin bunun gerekliliğine gerçek anlamda inanması gerekir. Bu süreçte işbirliği ve sabır ile hareket edilir. 

    Özetle; her bir problemin dokunduğu bir diğer etkene dikkat etmek çok değerlidir. Bir problemi sadece bir problem olarak düşünemezsiniz. Çok değerli bir hocam kaygının tedavisi için şöyle ifade etmişti: “Bir insan asansör korkusuyla size danışmaya geldiğinde, tamam sizin asansör korkunuzu tedavi edelim diyemezsiniz. Çünkü kaygı virüs gibidir. Bir yerden tedavi ettiğinizi sanarken diğer noktadan başka bir kaygı olarak ortaya çıkar. O nedenle öncelikle kaygı mantığını kişiye kavratmanız gerekir ve bir nevi problemin köküne inmektir bu.”

  • Mezoterapi!

    Selülitin en etkin tedavilerinden birisi de mezoterapidir. İlk kez 1952’de Dr. Michel Pistor tarafından uygulanmış, 1987’de Fransız Tıp Akademisi tarafından geleneksel tıbbın bir parçası olarak kabul edilmiştir. Mezoterapi, orta deri tedavisi anlamına gelir. Tedavinin amacı kan ve lenf dolaşımını düzenlemek, fazla yağların parçalanmasını sağlamak, böylece selülitli dokuyu ortadan kaldırmaktır.

    2 yada 4mm’lik özel iğneler ve bir enjektör yardımı ile cildin mezoderm tabakasına, tedaviye yönelik vitamin, antioxidan ve dolaşım güçlendirici etkisi olan maddeler enjekte edilmesidir. Bu maddeler kılcal uç dolaşımına geçer ve bölgeye doğrudan etkili olur. Endikasyona göre değişen çeşitli ilaç karışımları 5-10 dakika gibi bir süre içerisinde deri altına enjekte edilir.

    Seansların sıklığı ve süresi selülitin tipine yerleşim alanına göre belirlenir. 8-12 seans sonunda 1-2 beden incelme olur, cilt esnek ve pürüzsüz bir görünüm kazanır. Parçalanan yağların yakılması için tedavi, diyet, egzersiz, ve LPG ile desteklenir.

  • İhmal Edilmiş Ruhlar ve Bedenler

    İhmal Edilmiş Ruhlar ve Bedenler

    Dile kolaydı değil mi özel bakıma ihtiyacı olan özel bir çocukla yaşamak, anlatması uzaktan bakınca kim bilir ne kolaydı? Peki ya yaşaması.?

    Hem bir çocuktan öğrenemeyeceğiniz kadar çok hayat tecrübesi öğrenmeniz, hem büyümeniz hem de büyütmeniz. Ne tuhaftı değil mi? Hem bu kadar yıpranıp hem de o çok kıymetliniz tek bir yeniliği başarınca tüm yorgunluğunuzun bir anda kuş gibi uçup gitmesi. Anlatsalar inanmazdınız belki, ‘Yok artık, bir çocuğa da bu kadar bağlanılır mı hiç!’ diye belki şaşırırdınız. Eğer bunca mücadeleyi veren siz olmasaydınız, ilk gününden son gününe kadar çocuğunuzun her bir gelişimine şahitlik etmeseydiniz anlatılan başarı öykülerine bu derece gözleriniz yaşarmazdı. Otizm tanısı almış çocuğunuzun sabah kalktığı andan gece yatana kadar her bir adımına şahitlik etmeseydiniz belki bir yerlerde duyacağınız yorgun savaşçı anne-babaların muhteşem öykülerinde ne anlatmak istediğini tam olarak kavrayamayacaktınız. Ve belki ne kadar çok yorulmuş olabileceklerini de..

    Sahi hiç düşündünüz mü ya da hiç denk geldiniz mi otizm tanısı almış bir çocuğa sahip anne-babaların sadece bir günlük rutinlerini. Bazen sadece tek bir kazak giydirmek için saatlerini harcadıklarına tanıklık ettiniz mi mesela? Ve onlara bakım verirken kendilerini ne derece boşverdiklerine? Kendi uykuları, kendi öğün saatleri, kendi sağlıkları kısacası kendi bakımlarını ne derece hiçe saydıklarını hiç gördünüz mü? Bunu bir ‘su kaynağı’ metaforuyla örneklendirmek isterim: Ormanın içinde büyük bir su kaynağı düşünün, herhangi bir denizle bağlantısı olmayan; suyu, gücü hiç bitmez gibi duran. Bu su kaynağından her gün 500 kg su çektiğinizi düşünün. Kaç hafta veya kaç ay dayanacaktır? Bu su kaynağı yeraltı suları veya yağmur sularıyla beslenmediği sürece yenilenemeyecek, bu nedenle bir süre sonra suyu azalacak ve havzası kuruyup gidecektir. İşte insan ruhu da tam olarak benzer mekanizmayla çalışır. Dış kaynaklarla beslenmeyip-bakım almayıp sadece besler ve bakım verirse bir süre sonra tükenme noktasına gelecek veya bakım verirken çok isteksiz ve mutsuz olacaktır ya da tamamen bakım veremeyecek kadar yorgun düşecektir. Başka bir deyişle, insanın çocuğuna, ailesine, sevdiklerine bakım verirken önce kendi öz-bakımını yapması ve kendi içsel gücünü yenilemesi şarttır. Çünkü hiçbir ruhsal enerji yenilenmeden devam edemez.

    ‘Peki söylemesi hoş ama bu bakım veren kendi bakımını nasıl yapmalı?’ dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikli kural, kendinize bakım verirken bunu bakım verdiğiniz çocuğunuz içinde yaptığınız bir iyilik olarak düşünmeniz gerekli. Siz iyi olmadan bakım verdiğiniz çocuğunuz da yeterince iyi olmayacaktır, unutmayın! Çocuğunuza bu denli ‘en iyisini’ sunmaya çalışırken kendiniz için ne yaptığınızı düşünün. Mesela sağlıklı besleniyor musunuz, günlük su içme miktarını yerine getiriyor musunuz, haftada birkaç kez  15 dk. da olsa her şeyi bir kenara bırakıp yürüyüş yapıyor musunuz? Bunlar fiziksel sağlığınızla ilgili çok temel gereklilikler. Ya ruhsal sağlığınız için neler yapıyorsunuz? 10 dk. bile olsa bir yakınınızla dertleşebiliyor, duygularınızı ifade edebiliyor musunuz? Çok değil arada farklı alanlara yönelmek adına kısa süreli de olsa söyleşi, toplantı, seminer, konser vb. etkinliklere katılıyor musunuz? Peki ya psikoterapi? Pek çok kişi psikoterapiye gitmenin akıl hastalığıyla bağlantılı olduğunu düşünse de esasında psikoterapi seansları bireyin ‘kendine iyi gelmek ve bakım vermek’ için yapabileceği en anlamlı alanlardan biridir. Bunun için özel psikoterapi merkezlerindeki psikologlara ulaşabileceğiniz gibi belediye, rehabilitasyon merkezi vb. kurumlarda bulunan psikologlardan psikoterapi talebinde bulunabilirsiniz. Bazen grup bazen de bireysel olarak gerçekleştirilen psikoterapi seansları sadece ‘kendi’nize odaklanıp ruhsal gücünüzü arttırmanızda ve çocuğunuza bakım verirken daha güçlü olmanızda yararlı olabilir. 

    Her ne kadar başka insanlarla diyalog kurmanın, sosyalleşmenin insan ruhuna çok iyi geldiğini savunsam da diyorsanız ki terapiye veya bir etkinliğe gidecek zamanım olmuyor, o halde bir kitap okuyarak mola verin kendinize, belki sadece 5-10 dakika… Veya evinizde sevebileceğiniz anlamlı bir şey yapın yaratıcılığınızı kullanarak sadece kendiniz için.

    Unutmayın her ne kadar yetişkin de olsanız özel bir bakıma ihtiyaç duyan özel bir çocuğun ebeveyni de olsanız sizin de içinizde sizden bakım bekleyen bir çocuk var. Ve o çocuk mutlu olmadan siz de yeterince mutlu olamazsınız. O yüzden içinizdeki çocuğu unutmayın.