Yazar: C8H

  • Sağlıklı kilo vermenin yolu metabolizmanızın şifresini çözmekten geçiyor

    Sağlıklı, açlık krizlerine girmeden ideal vücut hatlarına sahip olarak zayıflamak istiyorsanız metabolizmanıza hangi besinlerin uygun olduğunu seçebiliyor, Parmak İzi yöntemiyle sağlıklı bir şekilde fit kalabiliyorsunuz.

    Yapılan kan, hormon, kan şekeri, enzimler ve diğer parametreler göze alınarak 3 bin besin içinden metabolizmanıza en uygun besinler belirlenip sağlıklı kilo vermeyi sağlıyor. Kişi, açlık krizine girmeden kendi metabolizmasına uygun yiyecekleri tüketerek sağlıklı beslenmiş oluyor. Ayrıca uygulanan yöntemle; var olan tansiyon, şeker, tiroid gibi hastalıklarda gözle görülür ölçüde düzelmeler gözleniyor. Kişinin parmak izi gibi çalışacak bu beslenme uygulamasıyla kişinin ne yiyip ne yemeyeceği, hangi saatte ne tüketeceği, nelerden uzak durması gerektiği belirlenebiliyor.

    Yüzlerce diyet çeşidi deneniyor ancak her diyet kişinin zayıflamasına yardımcı olmuyor. Kişiye ait DNA’ların, kodların, kan grubunun, hormonların beslenmede önemli faktörler arasında. Salt diyet programları kişiyi zayıflatmıyor ancak kişiye özel sağlıklı beslenmeyle fit kalmak mümkün. Önemli olan kişinin metabolizmasına ve değerlerine uygun beslenmesi. Her kişinin nasıl ki parmak izi farklı ise metabolizması da farklıdır, bu yöntem de her kişinin değerlerine özel uygulanıyor.

    Bu program sayesinde, kilo problemleri büyük oranda ortadan kalktığı gözlemlenmiş, şok diyetlerden uzak olan bu program, kişiye özel olduğu için öncelikle kişinin sağlık durumu düşünülerek hazırlanıyor. Bu yöntem uygulanırken kişinin metabolizma dengesinin, en verimli şekilde çalışması hedeflenerek mevcut hastalıklarında beraberinde tedavi edilmiş oluyor. Örneğin, şeker, kolesterol, tansiyon, tiroid gibi sorunlarda gözle görülür ölçüde düzelmeler oluyor.

    Yaza Fit Girin!

    Yaz mevsimine fit bir görünümle girmek isteyenlere metabolizmalarını yaza hazırlamaları öneriliyor. Kişinin kaç saatte besleneceğini gün içinde kaç saat aç kalacağı hatta yemeğe hangi lokma ile başlayacağı ve hangi lokma ile bitireceğine kadar özel bir program uygulanıyor. Programdaki temel amaç; kişinin tamamen kendi bünyesine uygun sağlıklı besinleri yemesi. Uygulamanın olumlu yönleri: ‘’Kendi bünyesine uygun besinler sayesinde kilo vermek isteyen hasta, eski yaşantısına göre çok daha sağlıklı besleniyor. Programları uygulayanların memnuniyeti; daha iyi uyuyabildikleri, sağlıklı beslendikleri, sarkma olmadan kilo kontrolü sağladıkları ve psikolojik olarak da olumlu yönde etkilendikleri yönünde.’’

    Bir üniversite öğrencisi hastası bilgisayar ve playstation oyunlarının başından kalkmayarak hareketsizlikten kilo alıyor ve hastasının kilo verme hikâyesi şöyle: “Bir üniversite öğrencisi bilgisayar ve playstation tutkunu. Bilgisayarda sabahlara kadar oyun oynuyor ve de hareketsizlikten abur cubur yemekten 130kilolara dayanıyor ve sosyal açıdan tamamen içe kapanık asosyal hale geliyor, tüm özgüven kaybolmuş. Bu sistemi uygulamaya karar verdikten sonra 6 ayda 89 kiloya düşüyor. Şu anda hem sosyal hem çok rahatlıkla spor yapabiliyor. Ve de çok başarılı bir şekilde hayatına devam ediyor.”

  • Obezite nedir

    OBESİTE (ŞİŞMANLIK) NEDİR?

    Obesite – Şişmanlık vücutta yağların normalden fazla olması anlamına gelen bir hastalıktır. Bu durumda yağ dokusunun oranı diğer dokulara göre artmıştır. Bedendeki toplam yağ kadar, yağın dağılımı da önemlidir. Şişmanlık vücutta yağların toplandığı bölgeye göre sınıflandırılabilir:

    1.Generalize şişmanlık

    2.Üst taraf şişmanlığı

    3.Alt taraf şişmanlığı

    Generalize Şişmanlık : Dengeli bir şişmanlıktır. Vücudun her tarafı kiloludur. Erkeklerde ve hanımlarda aynı oranlarda görülen bir tip şişmanlıktır. Generalize şişmanlık akupunktur tedavisine iyi cevap verir. Eğer hastanın selülit problemi de varsa mezoterapi yöntemi de akupunkturla kombine edebilir. Bu tip şişmanlarda kandaki kolesterol düzeyine bakmakta fayda vardır. Kandaki kolesterol düzeyi yüksek bulunursa ona göre uygun özel kolesterol düşürücü bir diyet listesi verilmelidir.

    Üst Taraf Şişmanlığı : Göbek, göğüs ve kollarda yağlanma ile kendini gösteren şişmanlık tipidir .Bacaklar normaldir ve kalçalar dardır. Erkeklerde bu tip şişmanlık oldukça sıktır. Genetik sebeplerin dışında bazı hormonal sebepler de üst taraf şişmanlığa yol açabilir. Kortizon grubu hormonlar özellikle üst taraf şişmanlığı yaparlar. Bu tip kilolu insanlarda damar sertliği, yüksek tansiyon ve kalp – damar hastalığı riski vardır. Kandaki kolesterol düzeyine ve açlık kan şekerine bakmak lazım ve ona göre diyet hazırlamak lazım. Bel çevresi ölçümü erkeklerde 102 cm ve kadınlarda 88 cm üzeri ise kalp-damar hastalık riski vardır demektir. Üst taraf şişmanlığı akupunktur tedavisine iyi cevap verir.

    Alt Taraf Şişmanlığı : Alt karın, kalça ve bacaklarda yağlanma vardır. Hanımlarda daha sık görülür. Genetik sebepler dışında, bazı hormonal sebepler, yaşam tarzı ve beslenme bozuklukları de alt taraf şişmanlığa yol açabilir. Mesela kadın hormonların dengesizliği, adet düzensizlikleri, hamilelikler, menopoz, ayrıca doğum kontrol amaçlı veya adet düzenleme amaçlı kulanılan östrojen ve/veya progesteron gibi hormonları içeren ilaçlar alt taraf şişmanlığa yol açabilir. Bu tip şişmanlıkta lenfatik dolaşım bozuklukları ve venöz dolaşım bozuklukları de vardır. Alt taraf şişmanlığı her yaşta ortaya çıkabilir. Oldukça yaygın bir şişmanlık tipidir. Uygun diyetle, akupunktur ve mezoterapiyle iyi sonuç alınabilmekte.

    Zayıflama döneminde tekrarlanan vücut analizler sayesinde bahsedilen bölgelerde yağ kaybı / kas kazanımı oranı, metabolizma yaşı ve metabolizma hızınızın değişimini, verdiğimiz sağlıklı diyet sayesinde vücudun protein, mineral ve sıvı oranların ideal değerlere kaydığını görmekteyiz..

  • Akupunktur ile stres tedavisi

    AKUPUNKTUR İLE STRES TEDAVİSİ

    Her şeyin üstünüze geldiğini hissediyor ve hatta fiziki sağlığınızın da bozulduğunu fark ediyorsanız, stres seviyenizi kontrol edemeyecek noktaya geldiniz demektir. Çünkü stres genellikle kontrol edilemeyecek düzeye geldiğinde kendini belli eder.

    Her insanın stres seviyesi farklıdır, bu nedenle hangi aşamada kontrol edilemez hale geldiği her insanda farklılık gösterir. Kimi insanlar ölüm, ayrılık gibi durumlarda bile sakin kalabilirken, kimi insanlar için kısa süre gecikmiş borç bile ciddi bir mesele olabilir.

    Her kişinin stres seviyesi farklı olsa da stresin belirtileri genellikle benzerlik gösterir. Bunlar fiziksel ve psikolojik olarak ikiye ayrılır.

    Stresin psikolojik belirtileri:

    Dengesiz ruh hali,

    Depresyon,

    Huzursuzluk,

    Uyku bozukluğu,

    Zihinsel performans eksikliği,

    Konsantrasyon güçlüğü,

    Unutkanlık

    Stresin fiziksel belirtileri:

    Mide ekşimesi,

    İştahın azalması ya da fazla yemek yeme,

    Değişken bağırsak alışkanlığı, ishal ya da kabızlık nöbetleri, iritabıl kolon,

    Tiroid problemleri,

    Adet düzensizlikleri, infertilite,

    Stese bağlı obezite,

    Nefes alıp verme sorunları,

    Astım,

    Çarpıntı,

    Migren, baş ağrısı,

    Terleme.

    Bu belirtilerin bir veya birden fazlası sizde bulunuyorsa öncelikli olarak hayatınızdaki stres faktörlerini ortadan kaldırmanız gerekir.

    Bazı hallerde ise o stres faktöründen kaçmak mümkün değildir. İşte bu aşamada, bunun etkilerini en aşağı düzeye çekmek tek başına mümkün olmayabilir. Akupunktur tedavisi size destek olur ve iyileştirir.

    Akupunktur Sempatik ve Parasempatik Sinir Sistemlerin dengeli çalışmalarını sağlar. Akupunktur dolaşımda Serotonin ve Endorfin seviyelerini artırarak kişiye huzur ve keyif verir, kaygılarını azaltır ve sedasyon sağlar. Akupunktur hastanın ağrı eşiğini yükselterek strese bağlı ağrılarını ortadan kaldırır.

    Akupunktur haftada 2-3 kez olmak üzere toplam 10-15 seans uygulanmakta, seanslar 20-30 dakika arası sürmektedir.

  • Kronik yorgunluk sendromu

    BAŞARININ ENGELİ YORGUNLUK

    Yaşadığımız yüzyıl bilgi, iletişim çağı, dahası yoğun bir rekabet ortamı. Bu durumda iş ve sosyal yaşamınızda değişim ve gelişme göstermeniz gerekiyor. Çalışma alanınız ne olursa olsun, yeni gelişmeleri siz göstermiyorsanız, zamanla duraklama ve gerileme kendini gösterecektir. Ayakta kalabilmek için iş yaşamında ve sosyal hayatta başarılı olmak durumundayız. Başarı için, sağlığımız her şeyin önünde yer alıyor. Bedenen ve ruhen bütünsel olarak sağlıklı durumdaysak; kendimiz, ailemiz, iş hayatımız ve sosyal çevremiz için güzel şeyler yapabilir, verimliliğimizi arttırabiliriz. İş ortamındaki rekabet, sağlıklı ve dinç kalmayı, motive olmayı gerektiriyor. Stresli işlerde çalışanların şikayet ettikleri en önemli konu yorgunluk. Yorgunluk başarıyı engelliyor, iş gücü ve zaman kaybı üzerinden ekonomik kayba neden oluyor. Sonuçta; devamlı yorgunluk durumu sosyal çevre ve iş hayatının önemli bir sağlık sorunu olarak gündeme gelmektedir.

    Yorgunluk; toplumda yaygın olarak görülen enerji eksikliği olarak tanımlanabilecek, genelde geçici bir durumdur. Üretken yaştakiler, özellikle de stres yoğunluğu fazla yönetici grubundakiler daha fazla etkilenmektedir. Bu durum hakkında bilgili olmak koruyucu tedbirleri almak başarının önemli bir unsurudur. Altı ayı aşan süredir devamlı bir yorgunluk hissediyorsanız mutlaka ilgili bir hekime başvurmalısınız. Sağlığınızın bozulduğu bu tabloda; çevrenizle sosyal iletişiminizde bozulma ile birlikte iş hayatı ve özel hayatınızda da farkında olmadan çeşitli kayıplara uğrarsınız.

    Toplumdaki bireylerin %20-40'ı ya¬şamlarında bir dönem yorgunluk ile karşılaşırlar. Bunlarda yorgunluğun hastalığa dönüşüp sürekli hale gelmesi % 18 oranında görülür. Yorgunluk, tıbbi nedenler¬le açıklanamıyor ve en az 6 aydır devam ediyorsa kronik (süregelen) bir hastalık haline gelmiştir. Bu tablo yaygın adıyla Kronik Yorgunluk Sendromu(KYS), yeni adıyla Kronik Nöroendokrin İmmün Disfonksiyon olarak adlandırılır.

    Yorgunluk; artık geçici bir enerji eksikliği değildir. Kişinin bireysel, sosyal, mesleki, ruhsal fonksiyonlarını kısıtlayan, sürekli yorgunluk ile belirlenen bir hastalıktır. Yorgunluğa; immünolojik (allerjik), romatizmal (eklem, bel, sırt, kas ağrıları), ve nöropsikiyatrik (uyku bozukluğu, konsan¬trasyon güçlüğü, öğrenme-bellek kusurları, öfke patlamaları) şikayetler de eşlik eder. KYS, birçok sistemi etkilediğinden, baş¬ka hastalıklarda da görebileceğimiz çok sayıda belirti ve şikayete neden olur. Bu nedenle hastalara tanı konulması ve tedavi edilmesi oldukça zordur. Hastalığın sebebi ortaya konulamamış olmakla birlikte, temel sorunun bağışıklık sistemindeki zayıflama olduğu ileri sürülmüş ve buna da viral enfeksiyonların, beslenme yetersizliklerinin ve kimyasal madde¬lerin yol açabileceği düşünülmüştür. Ancak bu düşünce yeterince ispatlanamamıştır. Pozitif bulguların daha belirgin olduğu diğer bir yaklaşım ise; hormonal işlev bozukluğudur. Hormonal salgılanma veya hücre yanıtında bir bozukluk söz konusudur. KYS hastalarında; hormonal değişiklikler laboratuvar değerleri olarak da saptanmıştır.

    Süregelen, stres oluşturan, zararlı, uyarılar (ruhsal, fiziksel, kimyasal, manyetik, elektriksel) veya travma; hormonal işlev bozukluğuna neden olabilir. Hormonal aktivitenin yetersiz olması durumunda otoimmün bozukluklar, kronik ağrı hastalıkları ve alerjik şikayetler oluşabilir. Bu durumdaki kişilere, myalji, fibromyalji, lumbalji, myofasial sendrom, kronik ağrı sendromu, alerji, depresyon ve anksiete gibi yanıltıcı tanılar konulabilir. Tedavinin geciktiği durumlarda kalp-damar hastalıkları, uyku bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, spastik kolon (süregelen kabızlık, şişkinlik) sendromu oluşması kolaylaşmaktadır. Bu tür hastalıklarda tedaviye direnç durumu KYS'yi işaret etmektedir.

    KYS, başlangıçta(1893) “Nevrasteni” adı verilen nöro-psikiyatrik bir tablo olarak tanımlanmıştır. Batı tıbbında ruhsal kökenli olduğu düşünüldüğünden, psikolojik tedavi önerilmiştir. Doğuda hastalığın daha çok fi¬ziksel kaynaklı olduğu düşünülmüş, istirahat ve fizik tedavi yöntem¬leri uygulanmıştır.

    Gelinen noktada KYS ile baş etmenin en iyi yolu bu hastalıktan korunmaktır. Korunma yöntemleri; keyifli yaşam, günlük egzersiz, doğal beslenme, zararlı maddelerden arınma ve korunma gibi yaşamsal düzenlemelerdir.

    Düzenli Keyifli Yaşam;

    Öncelikle planlı yaşam gerekiyor. Belli süreler içerisinde çalışmamız, yemeğe (özellikle kahvaltı), dinlenmeye zaman ayırmamız gerekiyor. Düzenli uyku saati, günlük, haftalık ve yıllık dinlenme zamanları mutlaka planlanmalıdır. Özel yaşantısına, eğlenceye ve dinlenmeye zaman ayırmayanların kısa süre içerisinde verimliliklerinin düştüğü görülüyor.

    Günlük Egzersiz;

    Yaşam ritmi dengesi için günlük en az 20 dakikalık egzersiz yapmak çok önemlidir. Mücadeleli olmayan, tempolu egzersizler (yürüyüş, jimnastik, yüzme, bisiklet) vücut ritmini ayarlamayı kolaylaştırıyor. Çalışma gününün ardından yapılan egzersizler dinlenmeye katkıda bulunuyor. Egzersizlerin zararlı manyetik ve elektriksel alanlar dışında doğal ortamda yapılması daha fazla fayda sağlıyor.

    Egzersiz

    Sağlıklı olabilmek için kalori değil, besin değeri yüksek doğal beslenmeyi tercih etmek gerekir. Rafine edilmiş, katkılı endüstriyel gıdalardan olabildiğince sakınılmalıdır. Bağırsak florasına katkısı yönünden yoğurt sıkça tüketilmesi önerilen bir gıdadır. Ayrıca, sigara, egsoz gazı, ağır metallerin gaz formları ve benzeri zararlı maddelerden korunmak gerekmektedir.

    Günümüzde yorgunlukla başa çıkmak için özellikle kontrolsüz vitamin kullanımı artmıştır. Bazı vitaminler vücutta depolanabilmektedir. Bu durumda vitaminin sürekli ve fazla alınması yarar yerine zarar verebiliyor. Vitaminleri gıdalardan yeterince alamıyorsanız bir hekim tarafından muayene ile değerlendirilerek ilaç şeklinde alınması faydalıdır.

    Beslenme

    Zararlı çevreden korunma;

    Hormonal işlev bozukluğuna sebep olabilecek (ruhsal, fiziksel, kimyasal, manyetik, elektriksel, stres uyarıları veya travmatik) etkenler saptanmalıdır. Bunlardan uzaklaşılması veya tedbirlerin alınması gerekmektedir. Fiziksel etkenlerin değiştirilmesi, kimyasal etkenlerden korunma, elektrik ve manyetik alan önleyicilerin kullanılması yapılabilecek uygulamalardır.

    Psikolojik korunma;

    Psikoanalitik yaklaşımlarla olumlu düşünce yapısı oluşturma, işyerindeki stresle mücadele yollarının kullanılması yararlı olacaktır. İyimser düşünme ve bakış açısı oluşturma, enerji verici ve yorgunluk giderici sihirli bir ilaç gibi kullanılmalıdır.

    İlaç ve Girişimsel Tedaviler;

    Ayrıntılı bir öykü, muayene ve laboratuvar incelenmesinden sonra belirlenen nedene yönelik tedaviler yapılır. Kan tetkiklerinde tespit edilen bozukluklar için gerekli tedaviler planlanmalıdır.

    İlave edilecek en etkili tamamlayıcı tedaviler; beslenme ve bağırsak flora düzenlenmesi, egzersiz, bilişsel davranışsal yaklaşım ve nöralterapi, ozonterapi gibi girişimsel tedavilerdir. Şikayetlerin belirgin olduğu durumlarda tedavinin hızlı olması ve hormon bezlerinin kendi kendini düzenlemesi(regülasyon) için girişimsel tedaviler uygulanır. Nöralterapi yöntemi ile hipofiz, tiroid, sürrenal ve genital hormon bezlerine yapılacak girişimler hormonal dengenin yeniden kurulmasını kolaylaştıracaktır. Yine bağırsak florasının bozulması veya bazı yiyeceklere duyarlılık varsa bunların düzenlenmesi tedaviyi hızlandırır. Bozucu alan oluşturabilecek geçirilmiş travma ve ameliyat bölgelerinin nöralterapi ile reğülasyonu sağlanmalıdır. Tedavinin devamlılığı koruyucu yöntemlerin kullanılmasıyla oluşturulmalıdır. Vitamin ve mineral desteğiyle veya antidepresan ilaçlarla kalıcı tedavi beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır.

    Nöralterapi

    Bütünsel Yaklaşım

    Diğer Tamamlayıcı tedaviler;

    Manyetik ve elektriksel etkilenmeler KYS'ye sebep olmuş ise biorezonans manyetik alan tedavileri ilave edilmelidir. Ozonterapi tedavisi akut dönemlerde ve hızlı rahatlamaya ihtiyaç duyulan erken dönemlerde uygulanabilecek geçici tamamlayıcı tedavilerdendir.

    Sonuç olarak; KYS‘nin tanısı ve tedavisi güçlükler içermektedir. Etkili tek bir yöntemden bahsetmek mümkün değildir. Tedavide sebebe yönelik bütünsel yaklaşımlar kullanılmalı, koruyucu yöntemlerle kalıcılık sağlanmalıdır. Sadece şikayetleri azaltacak ilaç tedavilerine başvurmak, vitamin-mineral-antidepresan-ağrı kesici ilaç kombinasyonlarından fayda beklemek hastalığın ilerlemesine zemin oluşturacaktır.

    KYS' nin tanı ve tedavisi güç ancak imkansız değildir. Biz hekimlere düşen; KYS' yi tanımak, sadece psikolojik diyerek belirtileri geçiştirmemek, korunma yöntemlerini ve tamamlayıcı tedavileri uygulamak veya uygulayan uzman ve merkezlere yönlendirmektir.

    Ağrı Merkezimizde hasta bütünsel olarak ele alınmakta, koruyucu ve girişimsel tüm tedaviler bir arada uygulanmaktadır.

  • Ağrı tedavisi nasıl olmalıdır

    Ağrı Haberci mi ? Hastalık mı ?

    Ağrı ilk insan topluluklarından bu yana hekimleri meşgül etmiş ve tedavi etmek için çeşitli yollar denenmiştir. Hekimler pek çok yöntemi, bitkiyi ağrı kesici olarak kullanmışlardır. Hipokrat “divinum est opus sedare dolorem” ifadesiyle ağrı dindirmenin ilahi bir sanat olduğunu ifade etmiştir.

    Yüzyıllardır “Ağrı” üzerinde gözlemler ve pek çok çalışma yapılmıştır. Ağrının sinir sistemindeki durumu, diğer vücut sistemleri ile olan ilişkileri ve ağrı yolları hakkında pek çok bilgi edinilmiştir. Cildimizde nosiseptör denen algılayıcılar dokunma bilgisini alıyor, omurga kanalı içerisinde yerleşmiş ve beyin-vücut arasında iletim görevi yapan bölgeye yani; medulla spinalise gönderiyor. Buradan bilgi, beyinin ilgili yerine ulaşıyor, algılanıyor, yorumlanıyor ve tekrar cildimize bilgi olarak dönüyor.

    Ağrı duyusu da dokunma duyusu gibi, benzer yolu kullanıyor. Ancak iletim bölgesine uyarı bilgisi geldiğinde, uyaranın geçmesine izin veren ya da vermeyen kapı var bu yüzden her uyaran ağrı olarak algılanmayabiliyor, zararlı-toksik uyaranlar ağrı olarak yorumlanıyor. Buna ağrının “kapı kontrol teorisi” deniyor.

    Vücudumuzda bir de kendi kendine çalışan otonom sinir sistemi var. Bu sisteme düzenlenebilir anlamında “vegetatif sinir sistemi (VSS)” deniyor. VSS saç ve tırnak hariç tüm vücudumuzu ağ gibi sarıyor. Omurga ve beyin önemli VSS elemanları. Vücut salgıları, sıvı dengesinin düzenlenmesi, tüm iç organlarımızın çalışması bu sistemin denetiminde, düzenlenmesiyle oluyor. Bedenin bütün hücrelerini birbirinden haberdar ediyor. Bu iletişim ağı nedeniyle, ağrının tüm oluşum ve iletim mekanizmalarında büyük rol alıyor. Bu sistemde hata oluşması, sistemin sürekli uyarı altında olması ağrının kronikleşmesine (devamlı olmasına) neden olabiliyor. VSS üzerinden yapılan özel tamamlayıcı tıp tedavilerine “Nöralterapi” deniyor.

    Ağrı aslında vucudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğinin habercisi.Bu ya, bir toksik-zararlı maddenin atılamaması veya zararsız hale getirilememesi durumunu ya da hücresel düzeyde bir eksikliğin (minarel, vitamin, yağ v.b) karşılanamamasıdır. Bunların dışında zararlı manyetik (elektrik, radyasyon v.b) dalgalara maruz kalma durumu da şiddetli süregelen ağrılara neden olabilmektedir.

    Günümüzde kullanılan klasik-geleneksel tıp metotları; ağrı kesici ilaçlar ve girişimlerle ağrıyı baskılayarak tedavi etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım belki de günümüz geleneksel tıbbının “ağrı tedavisinde” en büyük yanılgılarından birisi.Ağrıyı tamamen yok etmeden önce yada ilaçlarla baskılamadan, ağrıya sebep olan faktörlerin saptanması ve bunların düzeltilmesi gerekiyor.

    Geleneksel tıp yaklaşımı ile; nasıl ki, ani karın ağrısı ile acil servise başvuran hastaya neden bulunmadan ağrı kesici yapılmamalı ilkesi benimsenmişse, kronik ağrısı olan hastada da ağrıyı oluşturan temel sebebe yönelik araştırma ve tedaviler kullanılmalıdır. Ani karın ağrısı hastasına ağrı kesici uygulanması sonucunda bir organ bozukluğunun farkedilmesi geciktirilerek daha kötü sonuçlara sebep olunuyorsa, kronik ağrı hastalarının gerçek ağrı sebeplerinin saptanmadan ağrıları baskılandığında da daha kötü sonuçlara sebebiyet verilmektedir.

    Ağrı kesici ilaç uygulamaları sonucu ağrının baskılanması ile, kronik hastalıkların tedavi edilmesi gecikmekte ve hastalık ilerleyerek devam etmektedir.Gerçek sebep saptanmadığından tedaviye sürekli yeni ilaçlar ve ameliyatlar eklenerek ağrı baskılaması sürdürülmeye çalışılmaktadır. Beden ise ağrısının anlaşılamaması sonucunda, hiç bir baskılayıcı ilaç, girişimsel tedaviler ve cerrahi tedaviye yanıt veremez hale getirilmektedir. Bunların sonucunda da sürekli ilaç kullanmamız gereken kronik hastalıklar ve ağrıyı dindirmeye yönelik girişimsel ve cerrahi uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Ancak yine de ağrı yeterince kontrol altına alınamamakta, artarak devam etmektedir.

    Ağrı başlangıçta ve doku organ bozuklukları oluşana kadar geçen sürede bir habercidir. Ancak bu haberci anlaşılamazsa doku-organ bozuklukları gelişecektir ve ağrı artık bir hastalık haline gelecektir. Ağrı tedavi edilmezse beraberinde, bir çok kronik yandaş hastalık gelişecektir.

    Ağrının bedenimizde yolunda gitmeyen şeylerin habercisi olduğunu belirtmiştik, bu nedenle süregelen ağrıya eşlik eden bir çok kronik hastalık vardır. Bunların başlıcaları; irritabl barsak sendromu (spastik kolon), reflü, basur, fissür, gıda intoleransı-alerjisi, alerjik astım, alerjik cilt reaksiyonları, dermatitler, şeker hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, karaciğer yağlanması veya hepatitler, romatizmal hastalıklar, osteoporoz, alzaimer, miğren atakları, kronik yorgunluk sendromudur.

    Bu aşamada “Ağrı” nın anlaşılması, mekanizması, tedavisi oldukça zor ve karmaşık hale gelmektedir. Ağrı kliniğimizde uygulanan, ayrıntılı hastalık hikayesi, özel muayene metodları ve özel tanı testleri ile ağrının nedenleri tam olarak ortaya konmaktadır. Ağrı haberci pozisyonda,“Nöralterapi”ve diğer “Tamamlayıcı Tıp”yöntemleriyle tedavi edilmektedir. Ağrı, hastalık düzeyine gelmiş durumda ise bu aşamada klasik-geleneksel baskılayıcı medikal tedaviler ve“Radyofrekans (RF)”uygulamaları ile“Girişimsel Ağrı”tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.

  • Ağrı haberci mi ? Hastalık mı?

    Ağrı Haberci mi ? Hastalık mı ?

    Ağrı ilk insan topluluklarından bu yana hekimleri meşgül etmiş ve tedavi etmek için çeşitli yollar denenmiştir. Hekimler pek çok yöntemi, bitkiyi ağrı kesici olarak kullanmışlardır. Hipokrat “divinum est opus sedare dolorem” ifadesiyle ağrı dindirmenin ilahi bir sanat olduğunu ifade etmiştir.

    Yüzyıllardır “Ağrı” üzerinde gözlemler ve pek çok çalışma yapılmıştır. Ağrının sinir sistemindeki durumu, diğer vücut sistemleri ile olan ilişkileri ve ağrı yolları hakkında pek çok bilgi edinilmiştir. Cildimizde nosiseptör denen algılayıcılar dokunma bilgisini alıyor, omurga kanalı içerisinde yerleşmiş ve beyin-vücut arasında iletim görevi yapan bölgeye yani; medulla spinalise gönderiyor. Buradan bilgi, beyinin ilgili yerine ulaşıyor, algılanıyor, yorumlanıyor ve tekrar cildimize bilgi olarak dönüyor.

    Ağrı duyusu da dokunma duyusu gibi, benzer yolu kullanıyor. Ancak iletim bölgesine uyarı bilgisi geldiğinde, uyaranın geçmesine izin veren ya da vermeyen kapı var bu yüzden her uyaran ağrı olarak algılanmayabiliyor, zararlı-toksik uyaranlar ağrı olarak yorumlanıyor. Buna ağrının “kapı kontrol teorisi” deniyor.

    Vücudumuzda bir de kendi kendine çalışan otonom sinir sistemi var. Bu sisteme düzenlenebilir anlamında “vegetatif sinir sistemi (VSS)” deniyor. VSS saç ve tırnak hariç tüm vücudumuzu ağ gibi sarıyor. Omurga ve beyin önemli VSS elemanları. Vücut salgıları, sıvı dengesinin düzenlenmesi, tüm iç organlarımızın çalışması bu sistemin denetiminde, düzenlenmesiyle oluyor. Bedenin bütün hücrelerini birbirinden haberdar ediyor. Bu iletişim ağı nedeniyle, ağrının tüm oluşum ve iletim mekanizmalarında büyük rol alıyor. Bu sistemde hata oluşması, sistemin sürekli uyarı altında olması ağrının kronikleşmesine (devamlı olmasına) neden olabiliyor. VSS üzerinden yapılan özel tamamlayıcı tıp tedavilerine “Nöralterapi” deniyor.

    Ağrı aslında vucudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğinin habercisi.Bu ya, bir toksik-zararlı maddenin atılamaması veya zararsız hale getirilememesi durumunu ya da hücresel düzeyde bir eksikliğin (minarel, vitamin, yağ v.b) karşılanamamasıdır. Bunların dışında zararlı manyetik (elektrik, radyasyon v.b) dalgalara maruz kalma durumu da şiddetli süregelen ağrılara neden olabilmektedir.

    Günümüzde kullanılan klasik-geleneksel tıp metotları; ağrı kesici ilaçlar ve girişimlerle ağrıyı baskılayarak tedavi etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım belki de günümüz geleneksel tıbbının “ağrı tedavisinde” en büyük yanılgılarından birisi.Ağrıyı tamamen yok etmeden önce yada ilaçlarla baskılamadan, ağrıya sebep olan faktörlerin saptanması ve bunların düzeltilmesi gerekiyor.

    Geleneksel tıp yaklaşımı ile; nasıl ki, ani karın ağrısı ile acil servise başvuran hastaya neden bulunmadan ağrı kesici yapılmamalı ilkesi benimsenmişse, kronik ağrısı olan hastada da ağrıyı oluşturan temel sebebe yönelik araştırma ve tedaviler kullanılmalıdır. Ani karın ağrısı hastasına ağrı kesici uygulanması sonucunda bir organ bozukluğunun farkedilmesi geciktirilerek daha kötü sonuçlara sebep olunuyorsa, kronik ağrı hastalarının gerçek ağrı sebeplerinin saptanmadan ağrıları baskılandığında da daha kötü sonuçlara sebebiyet verilmektedir.

    Ağrı kesici ilaç uygulamaları sonucu ağrının baskılanması ile, kronik hastalıkların tedavi edilmesi gecikmekte ve hastalık ilerleyerek devam etmektedir.Gerçek sebep saptanmadığından tedaviye sürekli yeni ilaçlar ve ameliyatlar eklenerek ağrı baskılaması sürdürülmeye çalışılmaktadır. Beden ise ağrısının anlaşılamaması sonucunda, hiç bir baskılayıcı ilaç, girişimsel tedaviler ve cerrahi tedaviye yanıt veremez hale getirilmektedir. Bunların sonucunda da sürekli ilaç kullanmamız gereken kronik hastalıklar ve ağrıyı dindirmeye yönelik girişimsel ve cerrahi uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Ancak yine de ağrı yeterince kontrol altına alınamamakta, artarak devam etmektedir.

    Ağrı başlangıçta ve doku organ bozuklukları oluşana kadar geçen sürede bir habercidir. Ancak bu haberci anlaşılamazsa doku-organ bozuklukları gelişecektir ve ağrı artık bir hastalık haline gelecektir. Ağrı tedavi edilmezse beraberinde, bir çok kronik yandaş hastalık gelişecektir.

    Ağrının bedenimizde yolunda gitmeyen şeylerin habercisi olduğunu belirtmiştik, bu nedenle süregelen ağrıya eşlik eden bir çok kronik hastalık vardır. Bunların başlıcaları; irritabl barsak sendromu (spastik kolon), reflü, basur, fissür, gıda intoleransı-alerjisi, alerjik astım, alerjik cilt reaksiyonları, dermatitler, şeker hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, karaciğer yağlanması veya hepatitler, romatizmal hastalıklar, osteoporoz, alzaimer, miğren atakları, kronik yorgunluk sendromudur.

    Bu aşamada “Ağrı” nın anlaşılması, mekanizması, tedavisi oldukça zor ve karmaşık hale gelmektedir. Ağrı kliniğimizde uygulanan, ayrıntılı hastalık hikayesi, özel muayene metodları ve özel tanı testleri ile ağrının nedenleri tam olarak ortaya konmaktadır. Ağrı haberci pozisyonda,“Nöralterapi”ve diğer “Tamamlayıcı Tıp”yöntemleriyle tedavi edilmektedir. Ağrı, hastalık düzeyine gelmiş durumda ise bu aşamada klasik-geleneksel baskılayıcı medikal tedaviler ve“Radyofrekans (RF)”uygulamaları ile“Girişimsel Ağrı”tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.

  • Kronik ağrılı hastalıklar ve gıda duyarlılığı

    Gündelik olarak yediğimiz, doğal ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok yiyecek, bedenimizin savunma mekanizmalarını uyararak olumsuz etkiler yaratabilmektedir.


    Gıda Duyarlılığı ve Hastalıklarla İlişkileri

    Gündelik olarak yediğimiz, doğal ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok yiyecek, bedenimizin savunma mekanizmalarını uyararak olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Gıda duyarlılığı, belirli besinlerin yeterince sindirilemeyince ortaya çıkan yapıtaşı moleküllerine karşı bedeninizin savunma mekanizmasının uyarılması reaksiyonudur. Bu durum, sürekli aynı, uyarı ile daha da şiddetlenir. Savunma mekanizmasının olumsuz tepkileri “Gıda Duyarlılığı” olarak isimlendirilir ve vücutta birçok kronik(süregelen) şikayetlere neden olur. Gıda duyarlılığı tedavi edilemezse süregelen(kronik) hastalıklar ortaya çıkar. Alerjen uyarılara savunma mekanizmasının verdiği yanıt sonucu bedenimizde çok miktarda zararlı-toksin ortaya çıkar. Bu zararlı toksinlerin temizlenmesi kapasitemizi aşmaya başlar ve vücudumuzda birikir.Biriken zararlı-toksik maddeler dokularda sinir sitemimizi uyararak süregelen ağrı ve kronik hastalıklara neden olur.

    Gıda Duyarlılığı, gıda alerjisi ile karıştırılmamalıdır. Her iki durum da savunma sistemimizin bir tür karşı koyma tepkisidir. Fark, Gıda Duyarlılığına IgG, gıda alerjisine IgE antikorlarının aracılık etmesidir. Gıda alerjisi az kişide ve az sayıda gıdaya karşı görülür. Kısa sürede ciddi şikayetlere neden olur. Alerjinin belirtileri çok hızlı ve alevlenmiş olarak geliştiğinden kişinin kendisi de o gıdaları, dikkat ederse belirleyebilir ve o gıdalardan uzak durur. Örneğin, süte alerjisi olan kişiler, süt içeren gıdayı tükettikten yaklaşık bir saat sonra ciddi solunum sıkıntısına girer, çarpıntı ve terleme buna eşlik eder. Bu durumu bir kere yaşayan kişi o gıdalardan zaten artık uzak durarak bedenini korur.

    Gıda Duyarlılığında yediğimiz yiyeceklerin olumsuz etkisi 8-72 saat arasında çıkmaya başlar. Gün içinde birçok yiyecek yendiği için, yaşanılan sorunun gıdadan kaynaklı olduğu insanların aklına pek gelmez. Gelse de hangi gıdadan olduğunu belirlemesi oldukça zordur. Örneğin, sabah kahvaltıda yumurta yemiş sonra geceye kadar farklı gıdalar tüketmiş birini düşünelim. Gece yatmadan ya da ertesi sabah ortaya çıkmış bir barsak sorununun sebebinin, sabah yemiş olduğu yumurta olduğunu kimse düşünmez. Bu durumu bir hekim dahi ayırt edemez.

    Yiyeceklerin yenmesi sindirilmesi ve zararlı kısımlarının bedenimizden atılması arasındaki süreçte, besinler sürekli bir sindirilme ve parçalanma işlemlerine uğrarlar. İlk olarak ağızda parçalanmaya başlayan besinler, daha sonra mide asitleri ve hareketleri ile belli bir kıvama gelir ve barsağa geçerler. Barsakta, safra kesesi ve pankreastan gelen çeşitli sindirim enzimlerinin etkisiyle bu yiyecekler en küçük parçalara yani yapıtaşı molekülleri olan aminoasitlere kadar ayrıştırılırlar. Sindirilmiş yapıtaşı molekülleri; lenfatik sistem sıvısına ardından toplardamarlardaki kana karışarak karaciğere ulaşır. Karaciğerde işlemlerden geçerek gerekli organlarda kullanılmak üzere vücuda dağıtılırlar.

    Vücudumuzda çeşitli enzimlerin yetersiz veya kalitesinin düşük olması; barsak florasında(yararlı mikroplar) bozukluklar veya diğer barsak hastalıkları, yiyeceklerin barsakta sindirilmesini zorlaştırır. Proteinlerin, aminoasitlere kadar parçalanması engellenmiş olur. Bu aminoasitler lenfatik sisteme ve kana parçalanmadan geçerler. Lenfatik sistem vücudun ilk ve en temel savunma mekanizmasıdır. Bu savunma sistemi, iyi sindirilmemiş yiyeceklere yabancı bir madde gibi davranır ve savunma sistemini harekete geçirerek saldırır.

    Savunma hareketi sonucu bedenimizde ciddi reaksiyonlar ve yan etkiler oluşur. Bedenin savunma maddelerinin kan düzeyleri artar. Bu zararlı-toksik maddelerin bedenimizden uzaklaştırılması yada zararsız hale getirilmesi gerekir. Bu zararlı-toksik maddelerin zararsız hale getirilmesinde başta karaciğer olmak üzere, böbrek, akciğer, cilt büyük görev alır. Ancak sürekli zararlı- toksik madde oluşumu sonucu bu organlarımızın kapasiteleri aşılır. Bu aşılma sonucunda zararlı-toksik madde birikmeye başlar. Bu zararlı-toksik maddelerin birikmesi arttıkça sinir sistemimizi uyararak çeşitli belirtilere neden olurlar. Bu durum, doku ve organ kaybına neden olmadan önce, geleneksel laboratuar ve görüntüleme yöntemleri ile belirlenemediği için anlamlandırılamayan çeşitli şikayetler oluşturur. Halsizlik, yorgunluk, uykusuzluk, sindirimin yavaşlaması, gaz, şişkinlik, reflü gibi kesin tanı konulamayan, yeterince tedavi edilemeyen rahatsızlıklara yol açar.

    Kişinin sindirilemeyen gıdayı, bilmeden sürekli tüketmesi durumunda bu savunma mekanizması ve savunma elemanları, zararlı-toksik madde üretimine devam ederek bedene zarar vermeye başlar. Süregelen, adı konulamayan veya ancak ilerlediğinde tanı konulan birçok kronik hastalık gelişmeye başlar.

    Gıda duyarlılığının, zararlı-toksik maddeler üzerinden süregelen(kronik) rahatsızlıkların oluşmasında büyük bir etken olduğu kabul edilmektedir. Kronik hastalıklar, genel olarak immun sistemin, ilgili gıdalara karşı reaksiyon vermelerinden kaynaklanmaktadır. Kronik hastalıkların, kadınları erkeklere oranla iki kat daha fazla etkilediği tespit edilmiştir. Gıda duyarlılığı kadınlarda daha sık rastlanmakta ve sindirim sisteminde birçok şikayete, hastalığa sebep olmaktadır.

    Bunların başlıcaları; şişmanlık, kilo verememe, irritabl barsak sendromu, barsak gazı, karın şişkinliği, kabızlık, ishal, ağızda yaralar, üst karın ağrıları, mide krampları, reflü, barsakların süregelen hastalıkları, iltihabi barsak hastalıkları, kolitdir.

    Sindirim sistemi dışında ise cilt problemlerine (örn. sivilceler, lekeler, kaşıntı, dermatitler, egzamalar, sedef, cilt alerjileri vs.), sellülit, romatizmal eklem hastalıklarına, romatolojik yumuşak doku hastalıklarına, süregelen farenjite, sık sık nezle gribe yakalanmaya, astım gibi üst solunum yolu mukozası hastalıklarına, sabahları kalkamama, sürekli yorgunluk, depresyon, uyku bozukluklarına, baş ağrısına, migrene ve tedavi edilemeyen ağrılara neden olur.

    Araştırma sonuçları açıkça ortaya koymuştur ki, severek yediğimiz ve organik, doğal, yararlı zannettiğimiz bir gıda, yıllarca bize büyük rahatsızlıklar yaşatmış olabilir.

    Görülüyorki; klasik muayene ve laboratuar-görüntüleme yöntemleri ile hekimler tarafından nedeni ortaya konamayan, sürekli ilaç kullanmamıza sebep olan ve tüm ilaçlara rağmen istenilen düzeyde iyileşmeyen hastalıkların temelinde “Gıda Duyarlılığı”yatabilir.
    “Gıda Duyarlılığı”nın saptanması ve tedavi sürecinin başlaması, nedeni saptanamamış ve sürekli ilaç kullanılması gereken birçok hastalığa iyileşme umudu olmuştur.

    Gıda Duyarlılığı Testleri

    Test için 2-3 ml venöz damardan kan örneğine ihtiyaç duyulmaktadır. Kanda gıdalara karşı oluşmuş Ig G antikor ölçümleri yapılır ve çok sayıda (200-250) gıdaya karşı, vücudumuzun savunma mekanizması tarafından oluşturulmuş antikorlar saptanır. Ig G antikorlar kapiller kanda % 45 oranında kayba uğrarlar, bu nedenle kapiller(parmaktan alınan) kandan yapılan ölçümler % 40 yanılmayla ölçüm yapar. Ölçümlerin venöz kandan yapılması daha dogru sonuçlar vermektedir.

    Gıda duyarlılığı yanında, buna neden olabilecek bozuklukların tespiti önemlidir.Böylece gıda duyarlılığı nedeniyle kısıtlanan beslenme rejimlerinden daha kısa sürelerde ve kalıcı olarak kurtulmak mümkün olmaktadır.

    Özellikle sindirimin yetersizliği ve barsaklardaki flora bozukluğu gıda duyarlılığına neden olmaktadır. Barsaklardaki maya mantarının artmış olması da gıda duyarlılığını arttırmaktadır. Gıda duyarlılığının tedavi edilmemesi, sonuçta; organ bozukluklarına (disfonksiyonlar), metabolik latent asidoz, hormonal disfonksiyon, ağır metal birikimi gibi birçok kronik hastalığa neden olacak sorunlara sebep olmaktadır.

    Gıda duyarlılığının yıllardır devam ettiği düşünülürse; önceden şikayet oluşturmayan durumlar, bedenin çeşitli sistemlerinde bozukluklar yaptıktan sonra şikayetler oluşturmaktadır. Bu, vücudun dokularındaki zararlı-toksik maddelerin yani asiditenin artması sonucunda gelişmektedir. Bunun en belirğin örneği; dokulardaki asiditenin artması sonucunda, teşhisin zor konulduğu ve yeterince tedavi edilemeyen romatizmal ağrılı kas-eklem-iskelet sistemi hastalıklarının ortaya çıkmasıdır.

    Bazı hormonal bozuklukların temelinde de gıda duyarlılığı yatabilmektedir. Mutluluk hormonu olarak da bilinen Serotonin'in %70'i barsaklardan salgılanmaktadır. Gıda duyarlılığı durumunda Serotonin yeterince salgılanamamaktadır. Hormon düzeyleri yeterli olmasına rağmen hormonların hücre üzerindeki algılayıcılarının azlığı veya bozukluğu da hormonal bozukluk şikayetlerine sebebiyet verdiği, araştırmalarla ortaya konmuştur. Hormonal disfonksiyonlar ilk olarak kronik yorgunluk sendromu olarak isimlendirilen sürekli bir yorgunluk, halsizlik, mutsuzluk, alınganlık şikayetleriyle karakterize tabloyu oluşturmaktadır. Bu hastalık şikayetleri üzerine serotonin hormonunun etkisi çok büyüktür. Gıda duyarlılığı yaşayan bir barsakta serotonin salgılanması bozulmaktadır.

    Modern yaşam içinde sadece besinleri değil besinlerle birlikte kimyasalları da yiyeceklerle alıyoruz. Bu kimyasal maddeler içinde bedenimizin tanımadığı ve baş edemediği moleküler yapıtaşları vardır. Bu zararlı yapıtaşları bedenimiz tarafından tanınamadığı için zararsız hale getirilememekte ve atılamamaktadır. Bu durumda bu maddeler bedenimize zarar verir duruma gelmektedir. Bu yapıtaşı moleküllerin arasında bedenimize en çok zarar veren kimyasalların başında; ağır metaller gelmektedir. Ağır metaller nefes ile solunum yolundan veya aşılar-ilaçlar yoluyla tedavi amaçlı bedenimize girmektedir. Bedenimize yabancı olarak dışarıdan giren, savunma sistemimizin tanımadığı ve baş edemediği bu ağır metaller, dokularımızda birikmektedir. Bu metal birikmeleri, klasik muayene veya laboratuar-görüntüleme teknikleri ile saptanamaz.

    Ağır metal birikmeleri açıklanamayan ve başta kanser olmak üzere yeterince tedavi edilemeyen birçok hastalığın ortaya çıkmasına sebep olur. Yapılan yoğun, ağır ilaç ve büyük cerrahi operasyonlara rağmen, hastalıklar durdurulamaz. Oysa hastalığa ve tedavilerin başarısızlığına sebep olan, dokulara çökmüş ağır metaller olabilmektedir. Ağır metal yüklenmesi gıda duyarlılığına da neden olabilmektedir. Özellikle katkı maddeli, işlenmiş ve paketlenmiş gıdalarda çok miktardaki zararlı-toksik maddelere ilave olarak ağır metallerde yer almaktadır. Bunların dikkatli tüketilmesinde yarar vardır.

    Sonuçolarak herhangi bir “Gıda Duyarlılığı Testi” ile sadece gıda duyarlılığını saptayıp beslenme rejimlerini belirleyebilirsiniz. Ancak beslenme planı bozulduğunda şikayetler tekrar olabilmektedir. Bu durumda beslenme planına çok uzun süre devam etmek gerekmektedir.Oysa gıda duyarlılığına sebep olan nedenleri de tespit etmek ve tedavi etmek gerekmektedir.Beslenme planınızın yanında, nedenlerin tedavisi ile sağlığınıza daha kısa sürede ve kalıcı olarak kavuşabilirsiniz. Gıda duyarlılığında, temel nedenin tedavisinin sağlanması ile de beslenme planlarının kullanımı 3-6 ay süreden sonra tamamen bırakılabilecektir.

    Gıda duyarlılığı testlerindeki gıda sayısının 200-250 düzeylerinde olması, besin planlarının daha kolay yapılabilmesini sağlayacaktır. Sonuçta bu durum beslenme planına uyumu artırarak tedavi başarısını da arttırmaktadır. Gıda duyarlılığı tedavisinde beslenme planı kadar gıda duyarlılığına neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması da gerekmektedir.

    Günümüzde kullanılan check-up olarak yaptırdığımız geleneksel laboratuvar ve görüntüleme testleri organlarımızda ciddi hücre, doku hasarı olduğunda gösterebilmektedir. Bu durumlarda organı veya hücreleri kurtarmak çok zor olmakta, sürekli ilaç kullanmak zorunda kalınmaktadır.

    Oysa, gıda duyarlılık testleri gibi özel testlerle organlardaki bozuklukların düzeltilebilir düzeyde saptanması sağlanmış olmaktadır. Böylece hastalık oluşmadan önlemler alınmış, korunma sağlanmış olacaktır.

    Gıda Duyarlılığı ve Ağrılı Kronik Hastalıklar

    Gıda duyarlılığı sonucu oluşan savunma(immün) sisteminin elemanları, dokularımızda ciddi enflamasyonlara ve zararlı-toksik madde birikimine neden olur.Böylece zaman içinde immün sistem kaynaklı enflamatuvar hastalıklara davetiye çıkarırlar. İmmün enflamatuvar hastalıkların tanısı ise oldukça zordur. Tanısı konduktan sonraki süreçte geleneksel tıp nedene yönelik tedaviler yerine, immün sisteminizi baskılayacak tedaviler uygulamaktadır.

    Bu hastalıkların tanıları konana kadar geçen sürede bedenimiz durumunun bozukluğunu bize çeşitli şikayet ve ağrılı durumlarla anlatmaya çalışır. Biz bedenimizi dinlemez, nedene yönelik tedavilerimizi yaptıramazsak adı konulamayan; sürekli ilaç kullanmak zorunda kaldığımız ağrılı hastalıklarla yaşamaya başlarız.

    Tedavilerimiz nedene yönelik olarak yapılmaz immün sistemin tepkilerini baskılama yoluyla yapılmaya çalışılırsa başarısızlık kaçınılmaz olacaktır. Bir süre geçici olarak şikayetler azalacak ama hiçbir zaman geçmeyecektir. Bir süre sonra daha güçlü baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda kalınacaktır. Ancak tedavilere rağmen hiçbir zaman istenilen düzeyde bir rahatlık sağlanamamaktadır.

    Oysa alerjik zeminde gelişen otoimmün hastalıkların temelinde dokularımızda biriken reaksiyonlar sonucu oluşan zararlı-toksik maddelerin birikmesi vardır.Bu zararlı-toksik maddelerin dokudan ve vücudumuzdan uzaklaştırılmadan tedavi olunması mümkün değildir.Tabiî ki, öncelikle toksin oluşumlarının durdurulması esas olacaktır. Sonraki dönemdebu toksinlerin uzaklaştırılmasına yönelik tedaviler uygulanmalıdır.

    Nedene yönelik tedavi olmadığımız sürece, romatizmal ağrılı hastalıklarla hareket edemez hale geliriz. Sonuçta, çeşitli ameliyatlarla ve platin-protez uygulamalarıyla ayakta kalmaya çalışırız. Ancak hiçbir zaman ağrılarımızdan kurtulamaz, ağrılarla yaşamaya devam etmek zorunda kalırız.

  • Kadınlarda süregelen ağrı nedenleri

    Ağrı Hastası değerlendirilirken, hastanın cinsiyeti özellik arzetmektedir. Kadınlarda ağrı değerlendirmesi farklı bakış açıları ile daha iyi sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.

    KADINLARDA SÜREGELEN (KRONİK) AĞRILAR

    Kadın ve erkeklerin, farklı hastalık deneyimlerine sahip olduğu araştırmalarla ortaya konmuştur. Bunun temelini biyolojik, psikolojik ve sosyolojik faktörler oluşturmakladır. Ağrının algılanması, iletilmesi ve hissedilmesi bakımından her iki cins arasındaki farklılığa beyindeki; kimyasal, metabolik, fiziksel ve hormonal değişiklikler yol açmaktadır.

    Ağrılar karşısında erkek ve kadın farklı sosyal rol nedeniyle farklı tutum izlerler. Kadınlar ağrılarını ince ayrıntılarına kadar anlatırken, erkekler ise ağrılarını anlatmaktan çekinirler. Kadın ve erkeğin toplumda kendilerinden beklenen farklı sosyal rolleri vardır. Cinsiyetle ilgili farklı sosyal beklentiler ağrılı uyarana verilen cevabı da belirler.

    Çoğu yaşam biçimi nedeniyle oluşan kronik(süregelen) hastalıklar kadınlarda daha sıktır. Sonuç olarak; kadınlarda erkeklere oranla şiddetli, sık aralıklı ve uzun süreli ağrılı şikayetler, hastalıklar daha sık görülmektedir. Karın ağrıları, iskelet-kas sistemine ait ağrılar ve baş ağrıları kadınlarda daha yaygındır.

    Erken dönemde laboratuar verilerinde bir bozukluk saptanamadığı durumlarda, hekimler; kadınların daha fazla duygusal oynamalarının olduğuna ve psikosomatik hastalıklarının yaygın olduğuna inanırlar. Sonuçtakadınların ağrıları sıklıkla psikolojik olarak değerlendirilerek antidepresan tedaviler başlanır.Psikosomatik-antidepresan ilaçlar bayanların ağrılarını dindirmekte daha fazla kullanılır. Ancak hekimlerin bu tutumu özellikle kadın hastaların ağrılarına hatalı yaklaşımda bulunmalarına neden olmaktadır.

    Kadınların çoğu menstürasyon, ovülasyon, gebelik ve doğum ağrısı gibi hastalık olmayan nedenlere ait ağrı deneyimlerine sahiptir. Menstrüasyon ağrısı kadınların ağrı deneyiminde çok önemlidir. Menstrüel ağrısı olan kadınların %33' ü orta şiddette, % 32'si şiddetli ve %14' ünün dayanılmaz şiddette ağrıları vardır. Mestrüasyon ağrısı, vücudun tamamının bir sorunudur, bu şikayet; kadın enerji sisteminin tam olarak dengede olmadığının ilk göstergesidir.Kadın enerji sistemin temelini oluşturan hormonal sistemde bir dengesizliğe işaret etmektedir.

    Kadın enerji sisteminde vücut fonksiyonlarını kontrol eden organlar, bir çok durumda dengeyi korumak için birbirleri ile birlikte çalışırlar. Günlük kimyasal, fiziksel, sosyal ve yaşamsal stresler; bir bütün olarak çalışan hormonal sistemi doğrudan etkiler, dengesini bozar. Hipotalamus, hipofiz, troid, böbrek üstü bezi, yumurtalıklar ve rahim bu hormonal sistemi dengede tutmak için birlikte çalışmaktadır. Tiroid(guatr)/rahim bağlantısı ile ilgili bilgiler, kadın vücudunda bu organların beraber çalışarak bedeni dengelediklerini göstermiştir. Tiroid sorunu yaşayan bir kadının mutlaka rahiminde bir dengesizlik söz konusudur. Rahim, birçok hormon için hedef organ durumundadır. Hedefte yani rahimde, oluşan bir dengesizlik tüm vücutta bir dengesizliğe neden olur. Bu nedenle rahim alınması, kanama değişiklikleri ve menapozda tüm vücutta değişiklikler ve şikayetler ortaya çıkar. Bu bilgiler, kadın bedeninde herhangi bir yerde yapılan bir ameliyatın, vücudun diğer taraflarını nasıl hasta edebildiğini ve açıklanamayan şikayetlere neden olduğuna yanıt olmuştur.

    Kadın bedeninde bir ameliyat yapıldığında, kadınlık organlarının uyumu bundan çok etkilenir. Tekrar yeni ameliyatların yapılmasına neden olacak şikayetler ortaya çıkar. Tüm bunların nedeni vücudun hormonal dengesindeki bozukluk ve rahimdeki dengesizliktir.Kadınlarda gelişen; alt karın, kasık, bel, bacak ve kalça ağrılarında temel sorun rahimdeki fark edilmeyen yada ilgilenilmeyen dengesizliklerdir.

    Hormonlar işleri bittikten sonra karaciğer tarafından tutulup yıkılarak tekrar yapıma verilmektedir. Karaciğer yeterli fonksiyon gösteremediği durumlarda da benzer hormonal dengesizliklere neden olunmaktadır.Karaciğer yetersizliklerinde de hormonal dengesizlikler sonucu çeşitli ağrılı şikayetler oluşmaktadır.

    Kadınlarda menstrüasyon dengesizliği ve ağrıya neden olan önemli hormonlardan ikisi, estrojen ve progesterondur. Mestrüasyon dönemlerinde kadınlar hormonal dengesizliklere bağlı olarak ruhsal gelgitlere maruz kalabilirler. Yükselen estrojen seviyeleri kadınlarda yeme isteğini tetikleyerek yeni rahatsızlıklara zemin hazırlar. Diyet, yaşam biçimi ve çevre faktörleri kontrol altına alındığında, yumurtalık, rahim ve tiroid gibi kadın enerji sistemi organları daha az sorun çıkarmaktadır. Bu dengesizlik dönemlerinde yiyeceklere dikkat edilmez, yapay hormon içeren hayvansal gıdalar (süt, peynir, yumurta, et) fazla tüketilirse, kadın enerji sistemi daha fazla bozulacaktır. Bu nedenle özellikle kadınların yapay hormonlardan uzak durması mutlak gereklidir.

    Kadın enerji sistemindeki dengesizlikler sıklıkla ağrı olarak ortay çıkmaktadır. Bu durumda hastalık belirtisi olarak başlayan, kadınlardaki ağrılar, zamanında ve doğru olarak tedavi edilmeyerek süregelen kronik hastalıklara, organ kayıplarına neden olmaktadır. Bu nedenlerle kadınlarda süregelen hastalıklar da sık rastlanmaktadır.

    KADINLARA ÖZEL AĞRI NEDENLERİ

    Son yıllarda ağrı bilimi araştırmalarında cinsiyet farklılıklarının önemi artmıştır. Özellikle kadınların enerji sistemlerinin karmaşık ve özel yapısı, bu hastalara daha özel bilgilerle yaklaşılması gereğini ortaya koymuştur. Kadınlarda yaygın olarak görülen ve cinsiyet farklılıklarından kaynaklanan başlıca ağrılı hastalıkları özetleyecek olursak:

    1.Adet Öncesi Sendromu ( PMS : PreMestrüel Sendrom)

    a.PMS-Tip A – Anksiyete (huzursuzluk, huysuzluk)

    b.PMS-Tip C –Yiyeceklere Özlem (iştah artışı)

    c.PMS-Tip H – Hidrasyon (Şişme, ödem)

    d.PMS-Tip D – Depresyon (mutsuzluk, keyifsizlik)

    2.Ağrılı Adet Görme (Dismenore) ve/veya Adet Ortası Ağrısı (Mıttelschemerz)

    3.Artık Yumurtalık Dokusu Sendromu : Kadın Hastalıkları ve Dogum Operasyonları Sonrası Ağrı Sendromu

    4.Belirgin Bir Nedeni Olmayan Kronik Pelvik Ağrı

    5.Rahimin Arkaya Doğru Olması- UterusRetroversiyonu-Ağrılı Cinsel İlişki (Disparönia)

    6.Tekrarlayıcı Ağrılı Fonksiyonel Yumurtalık Kistleri

    7.Rahim Duvar Hücrelerinin Farklı Yerlerde de Bulunması – Endometriozis

    8.PosteriorParametrit

    9.Tüberküloz salpenjit

    10.Psikolojik Kaynaklı Rektal, Perinaeal ve Genital Ağrı

    1. Adet Öncesi Sendromu ( PMS : PreMestrüel Sendrom)

    PMS vücudun tamamının bir sorunudur. Kadınlarda, vücudunun bütününün sağlığı, kadınlık sisteminin sağlığına doğrudan bağlıdır. PMS' nin nedeni; vücudun hormonal sistemindeki ve rahimdeki dengesizlik olabilir. Diğer nedenler ise; hormonal sistemi etkileyen, vücudun başka uzak bir yerindeki başka bir organsal sorun, bir ameliyat bölgesi yada duygusal bir yaralanma olabilir. Hormonal dengesizlikler çoğunlukla PMS ve diğer adet düzensizliklerini başlatmaktadır.

    Aşırı sürekli stres durumlarında böbrek üstü bezi yoğun adrenalin üretimine mecbur kalır. Bu durumda tüm hormonal sistem dengesi bozulmaktadır. Karaciğer yeterince fonksiyon göremez ise salgılanan hormonlar yeterince ortamdan yıkılarak uzaklaştırılamaz. Bu durumda hormonal dengesizlikler baş göstermektedir. Sentetik hormon içeren hayvansal gıdaların(yumurta dahil) ve mevsim dışı bitkisel gıdaların yoğun tüketilmesi de hormonal dengesizliklere neden olmaktadır.

    Duygusal neden olarak çoğunlukla, çocukluk çağında cinsel istismara uğramış olma sıklıkla karşılaşılan bir sorundur. Bilinçli zihin, farkında olmasa da bu istismar deneyimini vücutlarında, özellikle kadınlık organlarında gizlemektedir.

    Organsal sorunların biyolojik çözümlenmesi, fiziksel istismarın psikolojik destek ile yüzeye çıkarılıp yok edilebilmesi sağlanabilmektedir. PMS tedavisi, bedenin bütünsel olarak değerlendirilmesi sonucu düzenlenecek bütünsel vücut tedavileri ile gerçekleştirilmelidir.

    Prof Dr. Guy Abraham'ın araştırmalarına göre PMS aşağıdaki tiplerde tanımlanmıştır.

    a. PMS-Tip A – Anksiyete (huzursuzluk, huysuzluk):Aşırı korku, sıkıntı, alınganlık, kırılganlık, güvensizlik gibi ruhsal değişiklikler bu tip PMS' nin özellikleridir. Çeşitli minarel eksiklikleri durumunda vücut bu minarellere benzerliği nedeniyle rafine tuz (NaCl) tüketimi ile bu eksiklikleri tamamlamaya çalışır. Rafine tuz, beyin ve diğer vücut organlarında su tutulmasına neden olmaktadır. Bu durum A tipi PMS ‘ li kadınlarda adet döneminde anksiyete ve diğer ruhsal değişikliklere neden olmaktadır. Bunun için rafine tuz içeriği yüksek gıdalardan yani; hazır çorba gibi işlenmiş yemeklerden ve işlenmiş süt ürünlerinden uzak durulmalıdır.

    Bu hastalarda, bütünsel değerlendirme yapılarak uygulanacaknöralterapi girişimlerive kinezyolojik muayene ile tespit edilen gıda takviyeleri hızlı düzelmeleri sağlayacaktır. Gıda takviyesi olarak; krom, çinko gibi mineraller, özellikle B kompleks (B6, B12) ve diğer belirlenmiş vitamin takviyeleri önemli destek sağlayacaktır.

    b. PMS-Tip C – Yiyeceklere Özlem (iştah artışı) :Bir çok kadın, adetlerine bir hafta on gün kala, yemeklere aşırı istek duyarlar. Özellikle, PMS-Tip C hastaları tatlı ve şekere karşı karşı konulmaz bir istek duyarlar. Bunun temelinde hormonal bir dengesizlik örneği olarak hipoglisemiye (kan şeker düşmesi) yatkınlık vardır. Kan şekeri düşmesi, bir tür hormonal denge bozukluğu olup şiddeti artan başağrısına neden olabilmektedir. Bu hastalarda sıklıkla kan değeri düşüklüklerine yani, kansızlığa rastlanmaktadır.

    PMS-Tip C' de, bütünsel değerlendirme yapılarak uygulanacaknöralterapi girişimlerive özel (kinezyolojik) muayene teknikleri ile tespit edilecek gıda takviyeleri hızlı düzelmeleri sağlayacaktır. Gıda takviyesi olarak; magnezyum ağırlıklı, demir, krom, çinko gibi minerallerin alınması, bol miktarlarda özellikle yeşil taze mevsim sebzelerinin az pişirilmiş veya çiğ olarak tüketilmesi önemli destek sağlayacaktır.

    c. PMS-Tip H – Hidrasyon (Şişme, ödem) :Bu tip kadınlar adet öncesi dönemde, genel şişiliklik hissederler ve bu durumdan şikayetçidirler. Bu kadınların vücudu diğerlerinden daha kolay şişer ve enflamasyona maruz kalır, iltihaplanır. Bazılarında, bariz kırmızı lekeli yanaklar ve boyun tiroid bölgesinde, kızarıklıklar oluşmaktadır. Bazılarında ise ağrılı gergin kaslar, kas tutulmaları ve kasın su tutması durumu yaşarlar.

    PMS – Tip H kadınlarında, çeşitli besinlere karşı duyarlılığın, alerjinin bu şişme durumundan sorumlu olduğu kanıtlanmıştır. Bir gecede veya kısa sürede, 1-3 kilo gibi ciddi kilo artışları ile karşılaşılabilmektedir. Şişlikler çoğu zaman ayak bileklerinde ve ellerde olmakta, birlikte tüm eklemlerde ağrılar ve sertleşmeler görülmektedir. Özellikle ayaktaki şişlik bölgelerine parmakla bastırıldığında, ciltte çukurluk kalan bir durum oluşmaktadır.

    H tipi kadınlarda, besin duyarlılığı (alerjisi) gelişmiş gıdaların belirlenmesi ve bunların beslenme rejimlerinden çıkarılması vücuttaki şişme ve enflamasyonu, iltihaplanmayı durdurmaktadır. Besin duyarlılığını kinezyoljojik olarak ve özel testlerle(bkz. Kronik ağrılı hastalıklar ve gıda duyarlılığı) belirlemek mümkündür. Besinlerin seçilerek yenmesi, tuz kısıtlaması uygulamaları şişmeleri kontrol altına almaktadır. Bunun için tuz içeriği yüksek gıdalardan yani; hazır çorba gibi işlenmiş yemeklerden ve işlenmiş süt ürünlerinden uzak durulmalıdır.

    Bu kadınların yine, kafein içeren gıdalardan ve kahve çeşitlerinden uzak durmalarında yarar vardır. Kahve dışında kafein içeren, çaylar, çeşitli soğuk içecekler ve ilaçlardan (Geralgine K v.s.) uzak durulmalıdır. Bu ürünler vücutta daha fazla enflamasyon, iltihaplanmaya ve şişliğe neden olurlar. Ayrıca kafein, hormon üretimini kötü yönde etkileyerek, hormonal bozukluklara neden olur. Bu kadınların sigara tüketmeleri sakıncalıdır, diğer kadınlara oranla daha şiddetli etkilenmelere yol açmaktadır. Bunlarda sigara, hücre oksijen tüketimini arttırarak vücut ısısını daha fazla yükseltmektedir.

    Bu grup içindeki kadınların, B kompleks vitaminler, magnezyum desteği almalarında fayda vardır. Kısa sürelerde kullanılmak üzere doğal idrar söktürücü, bitkisel ürünler (maydanoz suyu, kereviz, ayı üzümü v.b.) kullanılması önerilebilir. Ayrıca, bu kadınların beslenme rejimleri, omega 3, 6, 9 yağ asitlerini içermelidir. Bu yag asitleri, keten tohumu yağı, üzüm çekirdeği yağında bolca bulunmakla beraber, bu yağlar ısıtılmadan salatalarda veya direk olarak kullanılmalıdır.

    d. PMS-Tip D – Depresyon (mutsuzluk, keyifsizlik) :Bu gruptaki kadınlarda aşırı ruh hali değişiklikleri yaşanmaktadır. Bu davranış, normal zamanda duygusal bir tepki oluşturmayacak durumlar karşısında, yoğun tepki gösterilmesi durumudur. Depresyon, vücutta aşırı progesteron hormonu birikmesi sonucu gelişmektedir. Depresyonun diğer bir nedeni vücutta ağır metal (kurşun) birikmesi olabilmektedir. İlave belirtiler sinirlilik, unutkanlık, sık uyanma gibi uyku bozuklukları ve bacakta kollarda uyuşmalardır. Kol ve bacakta görülen uyuşmalar, ciddi hareket kısıtlılıklarına neden olabilmektedir. Bu durumlarda, çeşitli radyolojik film görüntülemeleri yapılarak bel fıtığı, boyun fıtığı gibi teşhislere yönelinmekte, hastaların gereksiz yere ameliyat olmalarına neden olunmaktadır.Hatta bu hastalara bu nedenlerle bir çok bel ve boyun fıtığı ameliyatı sonrası çeşitli vidalama ve protez ameliyatları yapılarak daha içinden çıkılmaz durumlar oluşturulmaktadır. Oysa bel fıtığı erkeklerde daha fazla görülmekte iken bazı hastanelerde daha fazla kadın, bel fıtığı ameliyatı olmak durumunda kalmaktadır.

    Bu grup içindeki kadınların, bozuk ruhsal durumları tetikleyen rafine şeker ve diğer işlenmiş karbonhidratlardan uzak durması gerekmektedir. Kahve, hazır meşrubatlar ve alkol gibi kuvvetli uyarıcılardan ciddi zarar görürler, korunmaları gerekir. Özellikle regl dönemlerinin yaklaştığı depresyonlu dönemlerinde her türlü baharatlı yiyeceklerden uzak durup, mevsim meyve – sebzeleri ve tahıllarla beslenmelerinde yarar vardır.

    Bu grup kadınların tedavilerinde, B ve E vitaminleri, magnezyum, çinko gibi minareler ve belirlenmiş amino asitler(Thyrosine, L- Phenylalanin, L-Glutamin v.b.) faydalı olacaktır. Sakinleştirici olarak papatya çayı v.b. bitki çayları tercih edilebilir.

    Her tip PMS (Adet Öncesi Sendromu) için, nöralterapi, akupunktur, kinezyoloji, fitoterapi, dengeli beslenme gibi “Tamamlayıcı Tıp” uygulamaları tedaviyi sağlayacaktır. PMS den rahatsız kadınların kinezyolojik muayenelerinde ve “vegatest” sonuçlarında saptanan bozukluklara yönelik, diyet, vitamin, minarel, amino asit tamamlayıcıların kullanılması, nöralterapi ve mikro akupunktur yöntemleri ile vücut dengelenmesinin sağlanması başarılı bir şekilde yapılabilmektedir. Eğitimlerini aldığımız bu uygulamalar ağrı merkezimiz bünyesinde başarı ile uygulanan yöntemlerdir.

    2. Dismenore (Ağrılı Adet Görme)

    İki çeşit dismenore vardır: Primer dismenore ve sekonder dismenore.

    Primer dismenorede ağrı herhangi belirlenen yapısal bir nedene bağlı değildir.

    Sekonder dismenorede yapısal organik anomali ile birlikte ağrılar vardır.

    Dismenorenin sıklığı oldukça fazladır ve ilgili çalışmalar farklılık göstermektedir. Bir çalışmada 19 yaşındaki kızların %72'sinde dismenore olduğu gösterilmiştir.

    2-A. Primer Dismenore (Birincil Ağrılı Adet Görme)

    Birincil dismenorede yapısal bir bozukluk yoktur. Genellikle ilk adetten birkaç ay sonra başlar, birkaç yıl sürer. Ağrı genellikle kolik tarzında ve hafiftir. Günlük aktiviteleri engellendiği zaman ağrı şiddetli olarak nitelendirilir. Çoğunda, ağrı menstrüasyondan yarım gün önce başlar, bir günden az sürer. Adet ile birlikte ya da iki gün önce başlayıp en fazla iki gün daha uzun sürebilen ağrı dönemleri vardır. % 25 hastada adetten bağımsız devamlı nitelikte bir ağrı gelişmektedir. Ağrı genellikle simetrik olarak pelviste, leğen kemiği çevresinde ve alt karında gelişir.

    Arkada uyluk bölgesine, kalçalara, alt bele, sırta, yayılır ve % 25 hastada devamlı (süregelen-kronik) niteliktedir. Bel, kalça, bacak ağrısı ön planda olduğunda, bu şikayetlerle bel fıtığı veya kalça kemiği eklemi ağrıları ile karıştırılır. Yapılan MR gibi radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki yalancı pozitif disk fıtığı görüntüleri ile bağlantı kurularak operasyonlar bile yapılabilmektedir. Kalçaya yansıyan ağrılar, leğen kemiği (sakroiliak) eklemindeki radyolojik görüntülerdeki yanıltıcı değişikler nedeniyle, sakroileit, ankilozan spondilit gibi romatolojik hastalıklar lehine tanılar konulabilmektedir.

    Primer dismenore ağır ise bulantı, kusma, ishal olabilir. Günlük aktiviteyi sınırlayarak işten, okuldan ayrı kalmaya yol açabilir, birkaç yıl içinde kendiliğinden kaybolabilir. Fakat 10 hastanın 8'inde ilk doğumdan sonra kaybolur.

    Geleneksel tıp tam nedeni saptamamış olmakla birlikte, ağrının rahim boynu gerginliği artışına, normal menstrüel gevşemenin olmamasına, kan akımında geçici bir tıkanma bulunmasına ve bunlarla birlikte artmış prostaglandin sentezine bağlı olabileceğini düşünmektedir. Bu nedenle, tedavi edici yöntemler yerine sadece, ağrı kesicileri kullanmaktadır. Ağır vakalarda, ağrı kontrolü için doğum kontrol ilaçları kullanılmaktadır. Ancak yeterli ağrı tedavisi sağlanamamakta, sadece geçici olarak ağrı bir miktar azaltılabilmektedir.

    Modern yaklaşımlar, bu hastalarda hormonal dengesizlik olduğunu, hormon düzeyleri normal olsa bile horman kalitesinde veya hormon hedef organındaki (rahim) hormon reseptörlerinde bir dengesizliğin olduğunu belirlemiştir. Bu hastalarda bu bozukluklar, özel muayene yöntemleri (kinezyolojik) ve gelişmiş testlerle(Vegatest) saptanabilmektedir. Özellikle tiroid bezi ile ilişkisi olan rahim reseptör dengesizlikleri gözden kaçırılmamalıdır. Hastaların endokrin-hormonal hastalık hikayeleri ve tiroid hormonları mutlaka gözden geçirilmelidir.

    Bu hastalarda, bütünsel yaklaşımla yapılacak özel muayene yöntemleri(kinezyolji) ve özel testlerle(vegatest) hormonal dengesizlik nedenleri saptanabilir. Teşhisin kesinleşmesi sonucu medikal tedaviler, nöralterapik girişimsel ağrı tedavileri ve tamamlayıcı fitoterapik tedaviler kalıcı iyileşmeyi sağlayabilmektedir.

    2-B. Sekonder Dismenore (İkincil Ağrılı Adet Görme)

    Ağrı bir nedene bağlı ise ikincil dismenore olarak adlandırılır. Ağrı pelviste, uylukta, kalçalarda, alt bel bölgesinde hissedilebilir. Ağrı endometriozis, adenomiyozis, submukozfibroidler ve çeşitli obstrüktif dismenore nedeniyle olur ve sıklıkla tek taraflıdır. Bu hastalarda, bazı dönemlerde şiddetlenen bel, kalça ve bacak ağrıları tek taraflı olup, dismenore düşünülmediğinde; yapılan MR gibi radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki yalancı pozitif disk fıtığı görüntüleri ile bağlantı kurularak gerekmeyen operasyonlar bile yapılabilmektedir. Kalçaya yansıyan ağrılar, leğen kemiği (sakroiliak) eklemindeki radyolojik görüntülerdeki yanıltıcı değişikler nedeniyle, sakroileit, ankilozan spondilit gibi romatolojik hastalıklar lehine tanılar konulabilmekte ve uzun dönem kimyasal ilaç tedavileri yapılabilmektedir.

    a)Endometriozis

    En sık rastlanan semptom, adet dönemlerinde ağrı artışı ya da sürekli seyreden adet ağrısı benzeri ağrıdır. Ağrı tüm adet boyunca, kimi zaman da bir gün daha fazla sürer. Rahim dokusundan bazı hücrelerin uterus dışı bölgelerde yerleşmesi durumudur. Nedene yönelik tedaviler uygulanır. Ağrı tedavisinde organik hormon gibi davranan fitoterapik tedaviler başarılı sonuçlar vermektedir. Yine bütünsel yaklaşımla hormonal düzensizliklerin nöralterapi ile dengelenmesi başarılı sonuçlar vermektedir.

    b)Adenomiyozis

    Rahim yüzey dokularının küçük adacıklar halinde rahim kas tabakasında bulunmasına adenomiyozis ya da endometriozis interna denir. En sık rastlanan şikayetler kanama bozuklukları ve pelvik ağrıdır. Adetler genellikle şiddetli ağrı ile seyreder ve hasta aktivitelerden yoksun kalabilir. Adenomiyozis sıklıkla kısırlığa yol açar.

    Ağrı ve anormal kanama menopozdan sonra kaybolur. Ancak hastalar genellikle bu nedenlerle menopoz öncesi histerektomi (rahimin operasyonla alınması) olmak zorunda kalırlar.

    Girişimsel nöralterapik ağrı tedavileri ile pelvik lenfatik-venöz kan akımı düzeltilmeleri sonucu ağrı tedavisi mümkün olmaktadır. Özellikle hormonal dengesizliğin doğal fitoterapik medikal ürünlerle tedavileri sağlandığında, nöralterapik girişimsel tedavilerle ağrı kontrolü diğer şikayetlerde kalıcı olarak düzelme sağlanabilmektedir. Sadece dirençli ağrı ve kanama şikayeti olan hastalarda uygulanan operesyonlar, daha sonra ciddi bel, kalça, bacak uyuşması ve ağrısı gibi başka sorunlara yol açmaktadır.

    c)Fibroidler

    Rahim kas yapısından, rahim boşluğuna doğru uzanmış olduklarında, ya da rahim azgını kapadıklarında kolik tarzda ağrıya neden olurlar. Nadiren görülür, cerrahi olarak tedavi edilirler.

    d)Tıkanmaya Bağlı Dismenore (Tıkanma Adet Ağrısı)

    Adet kan akımı doğumsal ya da edinsel olarak tıkandığında oluşan ikincil dismenore, tıkanmaya bağlı dismenore olarak tanımlanır.

    Doğumsal olanda ağrı genellikle adet başlamasından birkaç ay sonra, vajina ya da rahmi gerginleştirecek kadar kan biriktiğinde ortaya çıkar. Kızlık zarı tam kapalı olduğunda vajinada menstrüel kan birikmesi ile adet kanı gelmeden ağrılı adet durumu oluşur. Çift rahim varlığında birinde sıvı birikimi olduğunda menstrüel ağrı tek taraflı seyreder.

    Çeşitli doğumsal anomaliler ikincil dismenoreye yol açabilir. Edinsel formlar ise rahim ağzının çıkarılması (serviks amputasyonu), elektrokoter ya da konizasyon uygulamaları gibi cerrahi sonrası yapışıklıklarla ortaya çıkar. Tanı hastalığın hikayesi ve klinik muayeneye bağlı olarak konabilir.

    2-C. Psikolojik Kaynaklı Dismenore

    Bu grupta incelenen dismenorelerin abartıldığı kadar sık olmadığı gözlenmiştir. Organik herhangi bir neden bulunmadığında ve psikolojik değerlendirmede kişide nörotik yapı ya da başka bir psikolojik kaynak bulunduğunda tanı psikolojik kaynaklı dismenore olarak konur.

    Bu hastaların özel muayene (kinezyolojik) yöntemleri ile tanı ve tedavileri mümkün olmaktadır. Temelde yatan bozukluk hormonal dengesizlik oldugunda; fitoterapik medikal tedavilerle beraber nöralterapi uygulamaları iyileşmeye katkı sağlayacaktır.

    2-D. Adet Ortası Ağrısı (Mıttelschemerz)

    Adet dönemi ortası ağrısı yumurtlama günlerinde ağrı ile seyreder. Ağrı aynı veya değişen taraf pelvis kemiği üzerinde oluşabileceği gibi tüm alt karında hissedilebilir. Hastalık kendisini yumurtlama sırasında tekrarlayıcı ağrı olarak belli eder. Ağrı birkaç saat ile bir iki gün arasında, kimi zaman da dört güne kadar sürebilir. Şiddetli formu karın içi kanama ile beraber olduğunda, alt karında hassasiyet saptanır. Olgunlaşmakta olan yumurtanın, yumurtalık, kanal duvar ya da adale tabakasının kasılmalarının yarattığı adale gerginliği artışı sorumlu tutulmaktadır. Ayrıca nadiren endometriozis odağına bağlı olarak da gelişebilir.

    Hafif formda analjezikler yeterlidir. Ağrı östroprogesteron içeren ilaçlar ile engellenebilir. Şiddetli formlarda karın içi kanama da eşlik ediyorsa, girişimsel laparoskopi gerekebilir.

    Süregelen hale gelmiş bu tür ağrılı durumlar, hormonal dengesizlik nedeniyle olabilmektedir. Bu hastalarda özel kinezyolojik muayene metodları sonucu, fitotrapik hormon tedavileri ve nöralterapik bütünsel yaklaşımla değerlendirlerek yapılacak girişimsel ağrı tedavileri kalıcı iyileşmeler sağlanabilmektedir.

    3. Artık Yumurtalık Dokusu Sendromu : Kadın Hastalıkları ve Dogum Operasyonları Sonrası Ağrı Sendromu

    Sezaryan, rahim ve/veya yumurtalıkların alınması operasyonları sonucu rahim skar(nedbe) dokusunda veya çevrede kalan kesilmiş organ-dokulara bağlı oluşan ağrılı durumlar “Artık Yumurtalık Doku Sendromu” olarak adlandırılır. Geleneksel tıp yöntemleri bu hastalarda, tedavi olarak cerrahi girişim önererek kalan yumurtalık ve skar dokusunun dikkatli olarak çıkarılmasını önermektedir. Ancak bu cerrahi girişimlerle ağrı tedavisi sağlanamamaktadır.

    Kadın hastalıkları ve doğum nedeniyle operasyona maruz kalan kadınların, daha sonra bir çok hastalıklar (guatr, safra kesesi, bel fıtığı, kalça, diz, hemoroid, fissür v.s.) nedeniyle peşpeşe ameliyat olmak zorunda kalması sonucu, araştırmalar derinleştirilmiştir. Son gelişmeler; yapılmış operasyonun nedbe-skar dokusunun “Bozucu alan” oluşturduğu yönündedir. Bir çok hormonun hedef organı durumundaki rahim ve yumurtalıkların alınması veya operasyon nedeniyle yaralanmasının sonucu alt karında, her iki veya tek taraflı kalçada ve bacakta uyuşma, yanma tarzında ciddi ağrılar oluşabilmektedir. Bir çok hormonun hedef organı durumundaki rahimin alınması dolayısı ile hormonal dengesizliklere de neden olunmakta ve uyku düzensizliklerinden depresyona kadar bir çok farklı şikayet ortaya çıkmaktadır. Bu hastalar, MR görüntüleme yöntemleri sonucu, bel fıtığı teşhisleri ile farklı bel cerrahisi girişimlerine maruz kalmakta ancak iyileşme sağlanamamaktadır. Bazı hastalara sakroileit gibi teşhislerle uzun yıllar sürecek romatolojik hastalık tedavileri başlanmaktadır.

    Bu hastalarda kinezyolojik muayene yöntemleri ile bozucu alan, özel kan testleri (vegatest) ile hormonal dengesizlikler tespit edilerek tedavi edilmesinde fayda vardır. Bozucu alan tedavilerinin girişimsel ağrı tedavileri ve nöralterapi ile düzeltilmesi, hormonal dengesizliklerin fitoterapik(organik bitkisel) medikal ürünlerle ve nöralterapik hormonal eksen injeksiyonları ile tedavisi başarılı sonuçlar vermektedir.

    Bu hastaların gereksiz ve başarısız yeni cerrahilere yönlendirilmemesi gerekmektedir. Böylece hasta çok da gerekli olmayacak, belki de yeterli tedaviyi sağlayamayacak bir ameliyattan korunmuş olacaktır. Ağrı kliniğimizde bu uygulamalarla başarılı sonuçlar alınmaktadır.

    4. Belirgin Bir Nedeni Olmadan Ortaya Çıkan Kronik Pelvik Ağrı (Alt Batın-Alt Bel) (Bpogkpa)

    Herhangi bir nedenin ya da hasarın bulunmadığı süregelen, tekrarlayıcı pelvik ağrı şikayetleri vardır. Ağrı cinsiyet veya idrar yolları organları kaynaklıdır. Belirgin patoloji olmaksızın gelişen kronik pelvik ağrı (BPOGKPA); yüzyılı aşkın bir süredir bilinen, pelvik sempatik sendrom gibi çeşitli adlar verilen ve belirgin bir patolojiye bağlanamayan pelvik ağrının yeni ismidir.

    Hastaya BPOGKPA tanısı koyabilmek için tanı araştırmaları sonunda;

    1) Ağrının jinekolojik ağrı karakterine sahip olması;

    2) Laparoskopik tetkike rağmen hastada bilinen bir jinekolojik ağrı nedeninin saptanmamış olması gerekir.

    Hastaların çoğu neden olmaksızın oluşan pelvik ağrı ve şiddetli cinsel birleşme ağrısından şikayet ederler.En önemli şikayet alt karın ve/veya alt bel ağrısıdır. Ağrı leğen kemiğinin birinde, her ikisinde ya da yaygın olarak tüm alt bel ve/veya karında bulunabilir. Bel ağrısı, alt bel ve kalçalarda hissedilebilir. Ağrı şikayetleri adet öncesi daha şiddetli olup, adetin birinci, ikinci gününde şiddeti azalır. Karın muayenesinde yumurtalık bölgelerinde ağrı bulunabilir. Rahim muayenesi hassas olabilir. Alttan muayenede rahimde, yumurtalıklarda ağrı saptanabilir. Vajen sıklıkla konjeste ve ödemli görülür.

    Son zamanlarda bu rahatsızlığa etken olabilecek birçok neden ortaya atılmıştır. Hastaların bir kısmında şikayetlerin; sakrouterinligamanın veya geniş ligamanların biri veya ikisinin posterior kısımlarının travmatiklaserasyonuna bağlı olduğu düşünülmektedir. Venöz kan ve lenfatik sıvı dolaşım faktörlerinin süregelen ya da aralıklı alt karın ağrısına yol açabileceğine dair bulgular mevcuttur. BPOGKPA olgularında pelvis ve rahmin kan ve lenf dolaşım tetkiklerinde duraganpelvik kanlanma saptanmış, bu durumun tek başına etken olamayacağı düşünülmüşse de, pelvik varislerin varlığı ağrının ana nedeni olarak kabl görmüştür.

    Son araştırmalardaki “Bozucu Alan” teorileri bu tabloyu açıklamakta daha etkin görünmektedir. Kadınlarda adetlerle değişen rahim, over dokuları ve bölgedeki kan-lenf dolaşımı bozuklukları dolayısı ile damar yapıları “Bozucu alan”lar gibi davranarak bu açıklanamayan ağrıların sebebi olabilir. Aylık adetler, kızlık zarının yırtılması, düşük, küretaj, rahimiçi araç kullanımı, doğum, rahim ağzı yara-yırtıkları, sezaryan ve diğer pelvis-alt karın bölgesi am

  • Kısırlık (infertilite) ve tüp bebek tedavisi (ıvf)de nöralterapi ve akupunkturun başarıya olan katkısı

    Kısırlık veya infertilite herhangi bir korunma olmaksızın, düzenli ilişkiye rağmen bir yıl içerisinde çocuk sahibi olunamaması durumuna denir.

    Evli bir çift belli bir sağlık sorunu olmamasına rağmen 1 yıl boyunca bebek sahibi olamıyorsa bir Kadın-Doğum hastalıkları uzmanına başvurmalıdır. Bazı durumlarda ise bir müracaat için 1 yıl beklemeye gerek yoktur. Örneğin kadın yaşının ileri olması, çok sık veya seyrek düzensiz adet kanamaları, ikiden fazla düşük yapmış olmak, daha önce geçirilmiş pelvik enfeksiyonlar, erkeklerde ise prostat enfeksiyonu, testislerin çok küçük olması gibi..

    Genital organlar kadınların genel psikolojik halini yansıtan organlardır. Mesela ağır duygusal durumlarda kanama anomalileri meydana gelebilir. Beklenmedik bir ölüm haberi halinde ya da hayatı tehdit eden durumlarda adet görememe şikâyeti ortaya çıkabilir. Hamilelik korkusuna ya da tam tersi gebe kalma isteğinin çok fazla olmasına bağlı olarak oluşabilen adet bozuklukları da örnekler arasındadır. Aynı ortamda yaşayan kadınların bir süre sonra regl tarihlerinin aynı zamana gelmesi, iklim ve seyahat şartlarının adet düzenini etkilemesi gibi durumlar bilinen şeylerdir.

    Dünya Sağlık Örgütü-WHO dünyada 50-80 milyon kadının kısır olduğunu yayınlamıştır. Türkiye’de ise (DİE) 12 milyon kadın doğurganlık çağında olduğunu, 1 milyon kadının kısır olduğunu bildirmektedir.

    Kısırlık sebepleri arasında kadına bağlı faktörler %40-45, erkeğe bağlı faktörler %30, açıklanamayan faktörler ise %25 oranındadır.

    Suni döllenme yöntemlerinde başarıyı arttıran faktörler aşağıda sıralanmıştır. Nöralterapi bu basamakların hepsi üzerinde etkiye sahiptir. Akupunktur ile kombine edildiği takdirde çok daha iyi sonuçlar vermektedir.

    1. Rahim ve yumurtalıklara kan akımının arttırılması

    2. Bağışıklık faktörlerinin düzenlenmesi

    3. Hormon-sinir sisteminin düzenlenmesi

    4. Stres, endişe, kaygı ve depresyonun önlenmesi

    Bu konuda yapılan pek çok çalışma arasından seçilen 24 çalışmanın meta analizi 2012 yılında yayınlanmıştır; “ Akupunktur IVF başarı şansını arttırmaktadır, eğer uygun bir kontrol ve daha bireysel bir akupunktur programı kullanılırsa IVF de akupunktur uygulamalarından daha pozitif etkiler beklenebilir” denilmektedir. IVF denemelerinde sıklıkla yapılan yanlış, her hastaya aynı protokolün ve sadece transfer öncesi ve sonrası toplam 2 seans uygulanmasıdır. Çalışmada da bu konu üzerinde durulmuş ve her çifte özel bir yaklaşım gerekliliği vurgulanmıştır.

    Bizde klinik deneyimlerimize göre bu konuda aynı şekilde düşünüyoruz ve her başvuran kişiye özel bir tespit yaparak akupunktur, nöralterapi, fitoterapi, ozon, detoks( arındırma) gibi farklı tedavilerden uygun olanları seçiyoruz. Sonuç olarak; çoğunlukla IVF uygulaması öncesinde 2-3 adet dönemi boyunca hastanın tedavi edilmesi daha iyi sonuç vermektedir.

  • Akupunktur ile kilo tedavisi nasıldır?

    Bilindiği gibi akupunktur alışkanlık tedavilerinde kullanılır. Kilo verme de beslenme alışkanlıklarının ve yaşam tarzının değiştirilmesi ile mümkün olduğuna göre, bu yeni alışkanlıkların edinilmesi sırasında, akupunktur hastaya çok büyük kolaylıklar sağlar.

    İştahı düzenler ve yemeklere saldırma güdüsünü ortadan kaldırır.

    Mide asiditesi kontrol altına alınarak, mide kazınması, yanması gibi sorunlar engellenir.

    Düşük kalorili beslenmeden dolayı yaşanabilecek halsizlik önlenir.

    Metabolizma hızını düzenler. Akupunkturla tedavi gören hasta, kendi kendine yaptığı diyetlerden daha kolay kilo vermeyi başarır.

    Akupunktur tedavisi sırasında, vücutta serotonin ve endorfin seviyeleri artmaktadır. Bu hormonlar diyet yapan kişiye huzur verir, sedasyon sağlar. Böylece diyet yapan kişi, eski yemek yeme zevkinin kısıtlanmasından dolayı huzursuzluk ve tedirginlik yaşamaz.
    30-40 kg. fazlası olan hastaların tabii ki uzun bir zaman diyet yapmaları gerekir. Ancak, çoğu insanda böyle bir sabır olmadığı için, her pazartesi başlanan diyetler, her cumartesi sona erer. Böylece sık sık yapılan diyet denemeleri sonucu her geçen günkilo vermek daha da zorlaşır. İşte, bu gibi hastalarda akupunktur inanılmaz başarılar sağlar ve hasta 1 yıla kadar uzanan bir zaman diliminde onlarca kilo verebilir. Hastanın uzun süre diyete dayanabilmesinin nedeni, akupunkturun yarattığı sedatif ve trankilizan etkiden dolayıdır. Ayrıca hasta kilolarının eridiğini gördükçe daha çok motive olup, bu işe dört elle sarılmaktadır.