Yazar: C8H

  • Özel osteologıa – özel kemik bilimi

    A. Appendicular İskelet (Scaleton Appendiculare)

    Appendiküler iskelet (Gr.skeletos=iskelet, appendiculare=eklenti) başlığı altında gövde iskeletine bağlanmış üst ve alttarafların iskeletini oluşturan kemikler incelenir.

    I. Ossa membri superioris (üsttaraf kemikleri)
    Üsttaraflar, gövdenin en üst bölümü olan göğüs’ün iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere çift ve simetrik birer uzantı halindedirler.vücudumuzun en hareketli, dinamik ve esnek bölümü olan üsttaraflar’ın kemikleri iki grup halinde ele alınırlar. üsttarafları göğüs iskeletine bağlayan kemikler üsttaraf kavşağı kemikleri, serbest hareketli üsttaraf kemikleri de serbest üsttaraf kemikleri başlığı altında incelenir.

    Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 64’ü üsttaraf kemiklerine aittir. Bir taraf kavşak kemikleri 2, serbest hareketli kemikler ise 30 tanedir.
    Üsttaraf Kavşağı Kemikleri : Göğüs kavşağı olarakta adlandırılan üsttaraf kavşağı scapula (kürek kemiği) ve clavicula (köprücük kemiği) olmak üzere iki kemikten (iki taraf için 4 kemik) oluşur.

    Scapula : Kürek kemiği

    Kürek kemiği, göğüs kafesinin arka yüzüne oturmuş, trianguler, yassı bir kemiktir. Üç köşesi (angulus), üç kenarı (margo) ve iki yüzü (facies) vardır. Hafif çukur olan önyüzü kaburgalara (2.-7. kaburgalar) yaslanır. Konveks olan arka yüzünde spina scapulae denilen belirgin bir çıkıntı bulunur. Arka yüzü üst ve alt iki çukurcuğa bölen spinanın genişlemiş ucuna acromion (omuz çıkıntısı) denir. Acromionun üzerinde köprücük kemiği ile eklem yapacak bir eklem yüzü vardır. Scapula’nın oldukça kalın olan dış köşesinde, serbest hareketli üsttaraf kemiklerinin ilki olan humerus’un eklemleşeceği sığ bir eklem yüzü (Cavitas glenoidalis) yer alır. Cavitas glenoidalis’in iç yanındaki kalın boyuna collum scapulae denir. Glenoid çukur (Cavitas glenoidalis)’un üst tarafında, üst kenarın devamı şeklinde boyun’a tutunan büyük bir çıkıntı-processus coracoideus uzarır. Bu çıkıntıya coracoklavikuler bağ ile göğüs ve kolun bazı kasları (m. pectoralis minor, m.coracobrachialis ve m.biceps brachii’nin çaput breve’si) tutunur.

    Clavicula : Köprücük kemiği

    Köprücük kemiği acromion ile sternum (göğüs kemiği) arasında horizontale yakın olarak yerleşmiş bir kemik olup, tüm uzunluğunca deri altında palpe edilebilir. Köprücük kemiği, vücut kemiklerinin en yüzeyel yerleşimli olanı, en kolay kırılabileni ve kemikleşmesi ilk başlayanıdır.

    Clavicula’nın acromion’la eklemleşen arka ucuna extremitas acromialis, sternum ile eklemleşen ön ucuna extremitas sternalis, iki uç arasında kalan orta bölümüne de corpus claviculae denir. Korpusun 2/3 içyan bölümü öne doğru, 1/3 dışyan bölümü arkaya doğru konveksite gösterdiğinden, kemik kabaca S şeklinde kabul edilir.

    Clavicula Klinik Bilgi

    1-Omuz Ekleminin ankilozu durumunda iki eklemin hareket yeteneği daha da genişler.
    2-Eğer kol aşağı ve arkaya doğru çevrilirse, a. subclavia clavikula ile I. costa arasında sıkışır. Bilekte nabız durur. Bu pozisyon ile üst ekstremite kanamalarını geçici bir süre durdurabiliriz.
    3-Koldan gelen darbeler genellikle klavikula uzun ekseni boyunca aksederler. Disk aynı zamanda kuvvetli bir ligament görevi yaptığı için bu darbeler eklemde çıkığa sebep olmazlar. Bu eklem çıkmaktansa klavikula kırılmayı tercih eder.
    4-Akromiyoklavikular eklem çıkıklarında, korakoakromial liagement bükülür ve yırtılabilir. Scapula clavikuladan biraz uzaklaşır. Ancak çıkık çok kolay yerine yerleşir.

    Serbest Üsttaraf Kemikleri

    Brachium (kol)), antebrachium (ön kol) ve el (manus) kemikleri bu başlık altında incelenir. Bir taraf kol iskeletinde 1, önkol iskeletinde 2, el iskeletinde ise 27 kemik bulunur. Bunları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    Humerus : Kol kemiği

    Humerus, üsttarafın en büyük kemiği olup tipik bir uzun kemik yapısındadır. Epiphysis proximalis et distalis (üst ve alt uçlar) ile bir cisme (diaphysis) ayrılarak incelenir.

    Üst Uç : Üst uç caput humeri olarak adlandırılan, geniş, yuvarlak bir baş ile bu başın dış yanında yer alan iki çıkıntı (tuberculum majus et minus) içerir. Caput humeri, iskelette scapula’nın cavitas glenoidalis’i ile eklemleşir. Çıkıntılar ise omuz etrafındaki kaslara yapışma yeri teşkil eder. Tuberculum majus et minus arasındaki oluktan (sulcus intertubercularis) pazu kası (m.biceps brachii)’ nın uzun başının kirişi geçer. Baş ile tubercül’ler arasındaki dar bölüme anatomik boyun (collum anatomicum), tüberküller ile cisim (corpus) arasındaki geçiş bölümüne de cerrahi boyun (collum chirurgicum) denir. Humerus kırıklarının en sık görüldüğü yer cerrahi boyundur.

    Corpus (cisim) : Üst bölümü silindirik, alt bölümü önden arkaya hafif yassı bir yapıdadır. Anatomik olarak üç yüzlü kabul edilir. Cismin ortalarına doğru dış yüzde deltoid tüberkül (Tuberositas deltoidea), arka yüzde ise içyandan dış yana yukarıdan aşağıya doğru uzanan sipiral bir oluk bulunur. Bu oluk n. radialis’in basısı ile oluştuğundan sulcus nervi radialis olarak adlandırılır.

    Alt Uç: Humerus un alt ucu, önkol kemiklerinin üst uçları ile eklemleşecek yapılara sahiptir. Bu yapılar topluca condylus humeri olarak adlandırılır. Kendilin ulna’nın çentiği ile eklemleşen içyan bölümüne trochlea humeri , radius’un başındaki çukurlukla eklemleşecek bölümüne capitulum humeri denir. Alt ucun ön yüzünde lokma çıkıntılarının üzerinde iki çukurcuk (fossa coronoidea, fossa radialis) bulunur.Alt ucun arka yüzünde ise trochlea’nın üst tarafında.ulna’nın çıkıntısının girdiği fossa olecrani olarak adlandırılan büyükçe bir çukurluk yer alır.

    Condylus humcri’nin üst bölümünün dış ve iç yanında görülen çıkıntılara epikondil (Epicondylus medialis et lateralis) denir. Bu çıkıntılar birçok önkol kası’na yapışma yeri teşkil eder. İç epikondilin arka yüzünde, önkol’un içyanında seyreden n.ulnaris’in geçişi esnasında oluşmuş bir oluk (sulcus nervi ulnaris) bulunur.

    Humerus Klinik Bilgi

    1-Humerus’ta üst epifiz kırıkları daha çok collum anatomicum veya collum chirurgicum’da görülür. Collum chirurgium kırıkları yaşlı bireylerin, kol abduksiyonda iken dirsek üzerine düşme durumlarında çok görülür. Kırık çizgisi m. pectoralis major, m. teres major ve m. latissimus dorsi yapışma yerlerinin üstünde kalır.
    Humerus ile yakın ilişkide olduklarından n. radialis, n. axillaris ve n. ulnaris, kırıklarda zedelenebilir.
    2-Humerus proksimal epifizi’nin travmatik ayrılması: Bu epifiz erkeklerde 20yaşın sonuna kadar cisimle birleşmediği için (kadınlarda 18 yaş), darbelerde corpuslarından ayrılabilir.
    3-En çok çıkan eklemlerden birisidir. Çıkık genellikle kol abdüksiyonda iken olur. Ayrıca kol eklemin en zayıf noktası olan alt- iç tarafa doğru çıkar (subglenoid. )

    Önkol Kemikleri: Dirsek ile elbileği arasındaki üst ekstremite bölümüne önkol (Antebrachium) denir. Önkol iskeleti radius ve ulna olarak adlandırılan iki kemik tarafından oluşturulur.

    a. Radius : Döner kemik
    Radius,önkolun dışyan tarafında yer alan, ulna’ya göre daha kısa bir kemiktir. Üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir.

    Üst uç silindir şeklinde bir başa (Caput radii) sahiptir.Caput radii, yukarıda humerus’un alt ucundaki capitulum radii iç yanda ulna ile eklem yapar.Başın altındaki kısa ince bölüme collum (Boyun) denir. Boyunun aşağısında, önde pürtüklü bir çıkıntı (tuberositas radii) bulunur. Tuberositas radii’de pazu kası sonlanır.

    Gövde, yukarıdan aşağıya doğru genişleyen bir yapıda olup üç yüzlüdür. Ön ve arka yüzlerin birleşim hattında, içyanda oluşmuş keskin kenara margo intcrosseus denir.

    Alt uç, üst uca göre daha kalın olup el bilek kemiklerinin üst sırası ile eklem (Facies articularis carpalis) yapar.Alt ucun dışyanından aşağıya doğru uzanan çıkıntıya proc.styloideus denir.Alt ucun içyanında ulna başı ile eklemleşecek bir çentik, arka yüzünde tuberculum dorsale olarak adlandırılan bir çıkıntı bulunur.

    Radius Klinik Bilgi

    1. Radius kırıklarının en fazla görüldüğü yer distal ucun 2 cm. üst kısmıdır. (Colles kırığı). Bu kırıklarda normalde 1-2 cm. aşağıda bulunması gereken radius stiloid çıkıntısı, ulna stiloid çıkıntısı ile aynı seviyeye yükselir.

    b.Ulna : Dirsek kemiği

    Önkol iskeletinin içyanını oluşturan ulna, radius’tan daha uzun bir kemiktir. Üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir.

    Üst uç oldukça geniş bir kitle şeklinde olup semilunar bir çentik ile iki çıkıntı içerir. Humerus’un alt ucundaki trochlea ile eklemleşen semilunar çentik incisura trochlearis olarak adlandırılır.Çentiği arka-yukarıdan sınırlıyan büyük çıkıntıya olecranon, aşağı-alttan sınırlıyan küçük çıkıntıya da proc.coronoideus denir.Proc.coronoideus’un dışyanında radius başı ile eklem yapan bir çentik, aşağısında pürtüklü bir kabartı (tuberositas ulnae) bulunur.

    Gövde,radius vücudunun aksine aşağıya doğru daralan bir yapıdadır. Radius’ta olduğu gibi üç yüzü ayırt edilir ve margo interosseusa sahiptir.

    Alt uç,üst uca göre oldukça ince olup proc.styloideus olarak adlandırılan küçük bir çıkıntı ile bir başçığa (Caput ulnae) sahiptir. Caput ulnae, radius’un alt ucu ile eklemleşir; bilek eklemine doğrudan katılmaz.

    El Kemikleri (Ossa manus)

    Toplam 27 kemikten ibaret olan el kemikleri (ossa manus) üç grupta ele alınır.

    a. EI bileği kemikleri (ossa carpi) 8 adet
    b. El tarak kemikleri (ossa metacarpi) 5 adet
    c. EI parmak kemikleri (ossa digitorum manus.phalanges) 14 adet

    El bileği kemikleri (ossa carpi) iki sıra halinde dizilmiş 8 kısa kemikten ibarettir.Bu kemikler ligamentlerle birbirlerine sıkıca bağlandıklarından hareketleri oldukça kısıtlanmıştır.

    Proksimal sırada yer alan kemikler (medialden laterale doğru) :
    Os scaphoideum (proksimal sıranın en büyük kemiği), os lunatum, os triquetrum, os pisiforme (en geç kemikleşen ve en küçük karpal kemik).

    Distal sırada yer alan kemikler (medialden laterale doğru) :
    Os trapezium, os trapezoideum, os capitatum (carpal kemiklerin en büyüğü ve ilk kemikleşeni), os hamatum herbiri doğumdan sonra belli bir zamanda kemikleşen el bileği kemiklerinin röntgenogramları yaş tayininde önem taşır.

    El tarak kemikleri (ossa metacarpi), avuç içi ve el sırtının (palma et dorsum manus-metacarpus)’nin iskeletini oluşturan 5 adet minyatür uzun kemiktir.

    Herbir metakarpal kemiğin üst ucuna basis, gövdesine corpus, başsı distal ucuna caput denir.El tarak kemikleri dıştan içe doğru os metacarpale I. II… V şeklinde numaralanarak belirlenir. Her bir metakarpal kemik yukarda elbilek kemiklerinin distal sırası kemikleri, aşağıda ise proksimal falanksın tabanı ile eklemleşir. En uzun el tarak kemiği 2.metakarpus, en kısası ise l. metakarpustur.

    El parmak kemikleri (phalanges, falankslar) de el tarak kemiklerinde olduğu gibi birer minyatür uzun kemik karakterindedir. Herbir falanksın üst ucuna basis, gövdesine corpus, ait ucuna da caput denir. Başparmak (digitus I. pollex) hariç diğer bütün parmaklarda üçer tane falanks bulunur. Bunlar proksimal, media (orta) ve distal falanks olarak adlandırılır. Phalanx’lar metakarpofalangeal eklemlerle metakarplara, interfalangeal eklemlerle birbirlerine bağlanırlar.

    Os Carpalia Klinik Bilgi

    En çok kırılabilen el bileği kemiği skafoid kemiktir. Kemiğin distal-dış kısmı palmar yüze doğru bir tüberkül gösterir. İnsanların % 15’ inde kemiği besliyen bütün arterler, bu distal parçadaki küçük deliklerden girerler. Kemiğin kırılması durumunda proksimal kırık parçasının kan ile beslenmesi de kesileceğinden, bu parça avasküler nekroz’a uğrar. Hemen çekilen röntgen filmlerinde kırık görülmeyebilir. Ancak 2-3 hafta sonra çekilen filmlerde, kırık yerindeki kemik rezorbsiyonuna bağlı olarak kırığı görebiliriz.

    II. Ossa membri inferioris : Alttaraf kemikleri

    Alttaralar, gövdenin en alt bölümü olan peivis’in iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere çift ve simetrik iki sütun halindedirler. Alttaraflar, yapılarındaki kalın, güçlü kemikler, eklemler ve kaslar yardımı ile vücudumuzun tüm ağırlığını taşıma,dik durma ve mekanda yer değiştirme ödevlerini üstlenmiştir.

    Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 62’si alttaraf iskeletine aittir. Alttaraf kemikleri de üsttarafta olduğu gibi kalça kemeri kemikleri (alttaraf kavşağı kemikleri) ve serbest alttaraf kemikleri şeklinde ayrılarak incelenir.

    Alttaraf Kavşağı Kemikleri: Kalça kemeri olarak da adlandırılan alttaraf kavşağında,üç kemiğin birleşmesi ile oluşmuş tek bir kemik (os coxae) bulunur. Sağ sol iki os coxae, alttarafı aksial iskeletin en alt bölümüne bağlar.

    Os coxae : Kalça kemiği

    Kalça kemiği, geniş,irregüler şekilde, yassı kemik karakterinde bir kemiktir. Bağımsız taslaklardan gelişen üç ayrı kemiğin (os ilii, os ischii, os pubis) 16-18 yaşlarında sinostozisi sonucu oluşmuştur. Üç kemiğin birleşim yerinde,uyluk kemiğinin başı ile eklem yapan derin bir çukurluk (acetabulum) bulunur. Acetabulum’un ön-alt tarafında görülen geniş deliğe foramen obturatum denir.

    a. Os ilii : İlye kemiği :

    Kalça kemiğinin en büyük ve kanat şeklindeki üst bölümü olup, üsttaraf kemiklerinden scapula’ya benzer. Corpus ve ala (kanat) olarak iki parçası vardır. Corpus, diğer os coxae bölümleriyle kaynaşır. Ala ossis ilii, yüzeyel olarak hissedilebilen çıkıntıları nedeni ile önem taşır. Üst serbest kenarına crista iliaca, bunun öndeki çıkıntısına spina iliaca anterior superior denir. Alanın dış yüzü facies glutea, iç yüzü ise fossa iliaca olarak adlandırılır.

    b. Os pubis : Edep veya Çatı kemiği :
    Kalça kemiğinin ön-alt bölümünü oluşturan os pubis üsttaraf kemiklerinden clavicula’ya uyar. İki kolu foramen obturatum’u çevreler. Corpusunun dış yüzündeki çıkıntıya tuberculum pubicum, iç yüzündeki eklem yüzüne facies symphysialis denir. Sağ,sol facies symphysialis’ler kartilaginöz bir eklem olan symphysis pubica aracılığı ile birleşirler.

    c.Os ischii : Oturak kemiği) :
    Kalça kemiğinin arka-alt bölümünü oluşturan L şeklinde bir kemiktir. Foramen obturatum’u arkadan ve alttan çevreleyen os ischii.os coxae’nin en sağlam kemiğidir. Os ischii, üsttaraf kemiklerinden scapula’nın proc.coracoideus’una uyar.Kemiğin en kalın bölümü olan corpus’un arka-alt bölümündeki çıkıntıya tuber ischiadicum denir.

    Serbest Alttaraf Kemikleri : Femur (uyluk), crus (bacak) ve ossa pedis (ayak) kemikleri bu başlık altında incelenir. Bir taraf uyluk iskeletinde l, bacak iskeletinde 2, ayak iskeletinde ise 26 kemik bulunur.Bunları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    Os femoris : Uyluk kemiği

    Os femoris, uyluk iskeletini yapan vücudumuzun en uzun, en kalın ve en sağlam kemiğidir. Uzun, tubuler bir kemik yapısında olup vücut boyunun 1/4’ü kadar uzunluğa sahiptir.Bu güçlü kemik, vücudun desteklenmesi yanında diz ve kalça eklemi yolu ile mobilitesinde de rol oynar. Normal yürüme, koşma ve atlama sonucu kendisine ulaşan güçten daha fazla basınca dayanabilir.

    Üst Uç : Üst ucun en belirgin oluşumu, yuvarlak şeklindeki caput ossis femoris’tir. Caput ossis femoris (Femur başı) os coxae’ deki acetebulum ile eklem yapar. Caput’un tepesindeki küçük çukurluğa fovea capitis denir. Femur başı, gövdeye uzun bir boyunla (Collum ossis femoris) bağlanır.

    Collum femoris, travmalarda en fazla kırılan kemik bölümlerinden biridir.
    Femur boynu ile gövdenin birleşim yeri etrafında belirgin çıkıntılar ve çizgiler vardır. Birleşim yerinin dış tarafındaki büyük çıkıntıya trochanter major, içyanındaki çıkıntıya da trochanter minor denir. Caput femoris ile trochanter major arasında fossa trochanterica bulunur. Trochanter major ve trochanter minor adındaki bu iki çıkıntı önde ve arkada intertrochanterica çizgisel çıkıntılarla birbirlerine bağlanmıştır.

    Gövde: Öne doğru konveksite gösteren femur gövdesi (Corpus), arka yüzdeki pürtüklü çizgisel çıkıntı (Linea aspera) dışında düzgün ve tubuler görünüştedir. Linea aspera’nın dudaklarının alt uca ulaşan devamları facies poplitea’yı sınırlar.

    Alt Uç: Os femoris’in alt ucu üst uca oranla daha geniş ve kalın olup arkada bir çukurla (Fossa intercondylaris) ikiye ayrılmış medial ve lateral kondillerden (Condylus lateralis et medialis) oluşur. Kondillerin antero-inferior yüzleri facies articularis (Eklem yüzü) niteliğinde olup tibia üst ucu ve patella ile eklem yapar. Medial condilin üstünde yer alan m. adductor magnus’un tutunduğu küçük tümsekçiğe tuberculum adductorium denir.

    Os Femoris Klinik Bilgi :

    1.Collum, kemiğin diafizine gövde ağırlının iletilmesinde çok büyük rol oynar. O bakımdan collum ve femur başındaki spongioz yapı kemik mimarisi (architecture) yönünden özellik gösterir. Burada ince kemik bölümlerinin durumları ağırlığının etki yönlerine göre ayrılmıştır. Yaşlı insanlarda ve özellikle kadınlarda collum’daki trajektörlerden (calcar femorale) bazıları atofiye uğradığı için collum kırıkları çok görülür. Bu olay postmanepozal osteopoozis’e bağlıdır.

    2.Bir tarafta spina iliaca anterior superior ile tuber ischiadicum’un en belirli kısmını bir çizgi ile birleştirirsek buna Nelaton çizgisi denir. Normalde trochanter major bu çizgiye teğet durumdadır. Spina iliaca anterior superior’dan arkaya doğru yere paralel bir çizgi çizebiliriz. Bu çizgiden trochanter major’ün tepesine bir dik inersek karşımıza bir üçgen çıkar. Buna Bryant Üçgeni denir. Bu üçgen tabanın bir tarafta kısa olduğunu gösterir.

    3.Femur’un distal ucu daima doğumdan biraz önce kemikleşir. Bu merkezin röntgen filmlerinde görülmesi, ölü olarak doğduğu iddia edilen bebeğin canlı doğmuş olduğunu gösterir.

    4. Bir insanın boyu genellikle femur uzunluğunun 4 mislidir.

    Patella : Dizkapağı kemiği

    Patella vücudumuzdaki sesamoid kemiklerin en büyüğü olup diz ekleminin ön bölümünde, m.quadriceps femoris ‘in kirişi içinde bulunur. Yassı trianguler şekilde olup iki yüzü, bir tabanı, bir tepesi vardır.

    Ossa cruris (Bacak kemikleri) :Diz’den ayak bileğine kadar olan alttaraf bölümü bacak (crus) olarak adlandırılır. Onkol’da olduğu gibi bacak iskeletinde de biri içyanda (tibia-kaval kemik), diğeri dışyanda (Fibula-Kamış kemik) olmak üzere iki kemik bulunur.

    a. Tibia : Kaval kemiği

    Tibia, bacağın içyanında yer alan üst ucu daha kalın,yaklaşık os femoris uzunluğunda boru kemiklerdendir. Tibia, vücut ağırlığına destek olduğu gibi, bu ağırlığı ayak bileği eklemi (Art. talocruralis) yolu ile os femoris üzerinden talus’a aktarır. Tibia, üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir.

    Üst uç oldukça kalın olup, os femoris’in alt ucu ile eklem yapan iki kondil (condylus medialis et lateralis) ‘den oluşur.Üst uçla gövdenin geçiş yerinde ön yüzde pürüzlü belirgin bir kabarıklık görülür. Lig. patellae’nin yapıştığı deri altında kolayca palpe edilebilen bu kabarıklık tuberositas tibiae olarak adlandırılır.

    Gövde üç yüzlü olup, deri altında kolayca hissedilebilen ön kenarına margo anterior denir.iç yüzü oldukça düz olup canlıda ve kadavrada sadece deri ve derialtı dokusu ile örtülü olduğundan kolayca palpe edilebilinir.

    Alt uç üst uca oranla daha ince olup iç yanından aşağıya doğru uzanan çıkıntısı malleolus medialis olarak adlandırılır. Alt uçtaki eklem yüzü trochlea tali ile eklem yapar.

    b.Fibula : Kamış kemik, İğne kemik

    Fibula bacak iskeletinin dış tarafında yer alan iki ucu kalınlaşmış uzun,ince bir kemiktir. Üst ucu ile tibia’nın dış kondiline bağlanan fibula diz eklemine katılmaz. Bu nedenle vücut ağırlığını taşımada çok az fonksiyona sahiptir. Distal ucu talus ile eklemleşir. Alt uçtaki çıkıntı malleolus lateralis olarak adlandırılır.

    Ayak Kemikleri: İnsan vücudunun ağırlığını taşıma ve destekli harekelimizi sağlama ödevini üstlenmiş olan ayaklarımız bu fonksiyonları en ideal şekilde yapabilecek bir kemik iskelete sahiptir.

    Toplam 26 kemikten ibaret olan ayak kemikleri (Ossa pedis) üç grupta ele alınırlar.
    a. Ossa tarsi’leri (Ayak bileği kemik ) 7 adet
    b. Ossa metatarsi (Ayak tarak kemikleri) 5 adet
    c.Ossa digitorum pedis phalanges (Ayak parmak kemikleri) 14 adet.

    Ayak kemikleri transversal ve longitudinal kemerler oluşturacak şekilde yerleşmişlerdir. Bu kemerlerin bozulması çeşitli ayak şekil anomalilerine neden olur. Medial longitudinal keme; talus, calcaneus, os naviculare, os cuneiforme I-II-III ve os metatarsale I-II-III tarafında, Lateral longitudinal kemer; calcaneus, os cuboideum ve os metatarsale IV-V tarafından oluşturulur.

    Transversal kemer ise os cuboideum, os cuneiforme I-II-III ve metatarsal kemiklerin bazisleri tarafından yapılır.Ayak kemerleri, kemiklerin uygun şekli, güçlü bağlar ve kasların tonusu tarafından korunur.

    Ossa tarsi (Ayak bileği kemikleri): El bileği kemiklerine benzer şekilde iki sıra halinde dizilmişlerdir. Arka sıra iki büyük kemik olan talus (eklem kemiği) ve calcaneus (topuk kemiği) den ön sıra ise os naviculare (sandalsı kemik),ossa cuneiformia (kamamsı kemikler, 3 adet) ve os cuboideum (kübik kemik)’ten oluşur. Talus,ayak iskeletinin bacağa bağlandığı art. talocruralis’e katılır. Calcaneus.ayak iskeletinin en büyük kemiği olup topuk çıkıntısını oluşturur. Ossa cuneiformia’lar ve os naviculare ön sıranın iç yanında,os cuboideum ise dış yanında yer alır.

    Ossa metatarsi (ayak tarak kemikleri), 5 tane olup tibial (içyan) taraftan başlanarak I, II,…..V. metatarsal kemik şeklinde numaralanırlar. Eldeki metakarpal kemiklere benzer şekilde birer minyatür uzun kemik yapısında olup, basis, corpus ve caput olarak üç bölümü vardır. Caputları, ayak parmak kemikleri ile bazisleri ise ayak bilek kemiklerinin ön sırası ile eklem yapar. Ossa digitorum pedis, phalanges (ayak parmak kemikleri), ayak baş parmağı (hallux.digitorum pedis I)’ nda 2. II-V.ayak parmaklarında 3’er tane olmak üzere toplam 14 kemikten ibarettir. Herbir ayak parmağı kemiği minyatür bir uzun kemik yapısında olup basis,corpus ve caput olarak üç bölümü vardır. II-V. parmaklarda bulunan üçer falanks proksimal, media (orta) ve distal falanks olarak adlandırılır. Hallux’ta sadece proksimal ve distal falanks yer alır.

    Pelvis : Leğen

    Esas çatısı iki os coxae.os sacrum.os coccyx’in eklemleşmesi ile oluşmuş kemik, kas ve bağlardan yapılmış huni şeklindeki gövde bölümüne pelvis denir.

    Pelvis boşluğuna cavum pelvis denir. Bu boşluk linea terminalis yolu ile iki bölüme ayrılır. Linea terminalis, arkada promontorium, yanlarda linea arcuata, pecten ossis pubis (bu iki oluşumun yarattığı yan kenar linea iliopectinea olarak da adlandırılır).

    Önde symphysis pubica’nın üst kenarı tarafından oluşturulur. Linea terminalisin üst tarafında kalan pelvis bölümüne pelvis majör, altında kalan pelvis bölümüne de pelvis minor (gerçek pelvis) denir.

    Pelvis boşluğu linea terminalis hizasında daralır. Linea terminalis’in sınırladığı açıklığa apertura pelvis superior (aditus pelvis, pelvic inlet, pelvis girişi) denir.

    Pelvisin, apertura pelvis inferior (exitus peivis, pelvis çıkışı) denilen alt açıklığı önde symphysis pubica’nın alt kenarı ve ischium-pubis kolları, yanlarda tuber ischiadicum, arkada lig.sacrotuberale ile sınırlandırılmıştır.

    Sağda ve solda ischium-pubis kollarının oluşturduğu kemere arcus pubis, iki ischium-pubis kolu arasında oluşan açıya angulus subpubicus denir.

    Pelvis minör boşluğunda, üriner ve gastrointestinal organların alt bölümleri ile iç genital organlar bulunur. Obstetrik açıdan kadın pelvis minor’u çok önemlidir. Çocuğun normal yoldan sağlıklı doğumu için pelvis minor’un ölçüleri ile çocuğun baş ölçülerinin uyumu şarttır.

    Normal anatomik duruşta apertura pelvis superior’dan geçen düzlem ile horizontal düzlem arasında 50-60 ° lik bir açı vardır. Pelvis’in bu eğimine inclinatio pelvis denir.

    Pelvis’teki planum medianum’dan geçen çapların ortalarını birleştiren çizgi os sacrum’un eğriliğine uyar. Apertura pelvis superior ve inferior’un da merkezlerinden geçen bu çizgi axis pelvis olarak adlandırılır.

    Kadında Pelvis Çapları: İç ve dış çaplar olarak iki grupta ele alınır.

    a. İç Çaplar;

    1. Conjugata (diameter) anatomica: Orta hatta sacrum’ un promontorium ile symphysis pubica’nın üst kenarı arasındaki çaptır. (normalde 11.5-12 cm ) dir.
    2. Conjugata vera (diameter conjugata) : Orta hatta, sacrum’ un promontorium ile symphysis pubica’nın arka yüzünün en kabarık yeri arasındaki çaptır. Obstetrikal vera olarakda adlandırılan bu çap normalde 11 cm dir: 9 cm den küçük olursa doğum zorlaşır.
    3. Conjugata diagonalis (diameter diagonalis pelvis): Orta hatta sacrum’ un promontorium ile symphysis pubica’nın alt kenarı arasındaki çaptır. Canlıda vaginal tuşe ile ölçülebilen bu iç çapın normal uzunluğu 12.5-13 cm dir.
    4. Diameter (conjugata) recta : Exitus pelvis’e ait orta hat çapı olup symphysis pubica’nın alt kenarı ile os coccyx’in tepesi arasında uzanır. (normalde 9.5-11.5 cm ) dir.
    5. Diameter transversa : Linea terminalis üzerinde transversal olarak birbirinden en uzak olan karşılıklı iki noktayı birleştiren çaptır. (Normalde 13.5 cm ) dir.
    6. Diameter obliqua pelvis: I-II : Linea terminalis üzerinde bir tarafın art sacroiliaca’sı ile karşı tarafın eminentia iliopubica’sı arasındaki çaplar olup normalde 12.5 cm dir.

    b. Dış Çaplar: Pelvimetre ile ölçülebilen 4 çap tanımlanmıştır.

    l. Diameter externa: Beşinci lumbal omurun proc.spinosus’u ile symphysis pubicanın ön yüzü arasındaki dış orta hat çaptır (normalde 20 cm ) dir.
    2. Distantia spinarium (interspinosa): Sağ-sol iki spina iliaca anterior superior’lar arasındaki çap olup normalde 24 cm dir.
    3. Distantia cristarium (intercristalis) : iki taraf crista iliaca’larının en yüksek noktaları arasındaki çaptır (normalde 28 cm ) dir.
    4. Distantia trochanterium (intertrochanterica) : Sağ sol trochanter major’lar arasındaki çaptır (normalde 32 cm )dir.

    Kadın Ve Erkek Pelvısleri Arasındaki Önemli Farklılıklar:

    Pelvis majör kadınlarda sığ ve yayvan olduğu halde erkeklerde derindir. Pelvis girişi kadınlarda büyük ve enine oval, erkeklerde ise kalp şeklindedir. Pelvis çıkışı kadınlarda erkeklere göre daha büyüktür. Sacrum. kadınlarda kısa.geniş ve yassı olduğu halde,erkeklerde uzun ve dardır. Angulus subpubicus, kadınlarda geniş (90° ‘den fazla) erkeklerde dardır. Acetebulum, kadınlarda daha küçüktür.

    B. Aksial İskelet:

    Aksial iskelet başlığı altında,gövde ve baş-boyun iskeletini oluşturan kemikler (omurga.göğüs kemikleri, kafatası) incelenir.

    1. Columna Vertebralis (Omurga sütunu):
    Omurga, kafatası tabanından başlayıp, boyun ve tüm gövde boyunca uzanan longitudinal bir kemik kolondur. Omurga, yekpare bir kemik sütun olmaktan ziyade yetişkinde 26 adet bağımsız kemiğin birleşmesi ile oluşan kabaca S şeklinde fleksibil bir kolondur.

    Omurga’nın oluşumuna katılan herbiri bağımsız kemik vertebra (omur) olarak adlandırılır. Omurganın, geçtiği vücut bölümlerine göre içerdiği omur sayıları şöyledir:

    Vertebrae cervicales (Boyun) C 7 adet
    Vertebrae thoracicae (Göğüs) T 12 adet
    Vertebrae lumbales (Bel) L 5 adet
    Os sacrum (Sağrı) S 1 adet (Yetişkinde birleşip kaynaşmış)
    Coccyx, os coccygealis (Kuyruk) 1 adet (Yetişkinde birleşip kaynaşmış)
    Toplam ………………………………………. 26 adet

    Yirmialtı adet omur birbirlerine, discus intervertebralis (Omur arası disk) olarak adlandırılan fibro-kartilaginöz yapılar ve bağlarla birbirlerine bağlanmışlardır.

    Omur ve disklerin kalınlıkları boyundan sakruma doğru kademeli bir şekilde artar. Yetişkin bir erkekte yaklaşık 71 cm.olan omurga boyu,yetişkin kadında 61 cm. kadardır. Bu uzunluğun 1/4’ü diskler, 3/4’ü omurlar tarafından oluşturulur. Yetişkinde sakrumun üzerinde kalan 24 hareketli omur presakral omurlar (gerçek omurlar) olarak adlandırılır.

    İntrauterin yaşamda, önce öne doğru konkavite gösteren bir yay şeklinde olan omurga, geç fötal dönemde ve doğumdan sonra, çocuğun başını tutması, emeklemesi, ayakta dik durması ve yürüme gibi gelişim periodlarında ilave eğrilikler kazarır.

    Normal olan ve sagittal planda ortaya çıkan bu eğrilikler şöyledir:

    1- Boyun bölümünde arkaya doğru konkavite (Servikal lordoz)
    2- Göğüs bölümünde arkaya doğru konveksite (Thoracal kifoz)
    3- Bel bölgesinde arkaya doğru konkavite (Lumbal lordoz)
    4- Sakral bölgede arkaya doğru konveksite (Sakral kifoz)
    Bu eğriliklerden thorakal ve sakral bölgelerdekiler (Thorakal ve sakrak kifoz) fötüste’de görüldüğünden primer eğrilik boyun ve bel bölgesindekiler (Servikal ve lumbal lordoz) doğumdan sonra ortaya çıktığı için sekonder eğrilik olarak adlandırılır. Omurganın coronal plandaki eğrilikleri (Skolyoz) ile sagittal plandaki eğriliklerin aşırılıkları patolojiktir.

    Columna Vertebralis (Omurga) Klinik Bilgi

    1. Herkes otuz üç vertebraya sahip olmayabilir. Sayı daha az veya daha çok olmak üzere varyasyonlar gösterebilir. Ancak insanlarda ve tüm memelilerde 7 servikal vertebra sayısı değişmez. İnsanların %5’inde thoracal lumbal veya sakral vertebra sayısı değişebilir.
    Bazı insanlarda 5. lumbal vertebra sakrumun bir parçası olarak kaynaşabilir. Bu duruma (L5. vertebra sakralizasyonu) denir.
    Bazende 1. sakral vertebra sakrumundan ayrı olabilir. Buna da (S vertebra lumbalizasyonu) adı verilir. Lumbalizasyon ile sırt ağrı semptomları arasındaki ilişki tam aydınlık değildir.

    2. İnsanların %10’u spinae bifida occult adı verilen vertabra defektiyle doğarlar. Defekt genellikle L5 ve/veya S1 vertebraların laminalarının açık kaması şeklindedir. İlerleyen yaşla birlikte çoğu kendi kendine kapanır.

    3. Yaşlılarda nucleus pulposus’lar dejenerasyon ve su kaybı ile elstikliklerini kaybederler ve incelirler. Bireyin boyu biraz kısalır.
    Nucleus pulposus’lar ile ilgili önemli bir klinik durumda disk fıtığıdır. Halk arasında buna yanlış olarak disk kayması adı verilir. Fıtıklaşma daha çok, annulus fibrosus’un daha zayıf ve lig. longitudinalis posterior desteğinin daha az olması nedeniyle arkaya, kanalın içine doğru olur. Fıtık komşu spinal sinir köklerine baskı yaparak bacakta siyatik veya bel ağrılarına neden olabilir. Bazen de vertebra cisimlerinin içine doğru fıtıklaşmalar görülebilir.

    Akut alt bel ağrısı (Lumbago):Llumbal intervertabral disklerin posterollateral fıtıklaşması sonucu oluşur. Ortak semptom belin orta veya alt kısımlarında ağrıdır. Bu ağrıya bağlı olarak gelişen kas spazmı nedeniyle bel bölgesi sert ve hareketler ağrılıdır. Olgu yavaş yavaş siyatik ağrısına dönüşebilir.

    Siyatik: genellikle diskin posterolateral fıtıklaşması ve yırtılması sonucu oluşur. Kalça ve uyluğun arkasında ağrı ile karakterizedir.
    Semptom veren disk fıtıkları lumbal bölgede olduğu kadar servikal bölgede de görülebilir. Bu bölgedeki aşırı fleksiyonlarda disk kanalın içine doğru fıtıklaşabilir. Bu tip fıtıklar daha çok C6-C7 kökleri baskı altına alarak boyun omuz ve kolda ağrıya neden olurlar.

    4. Vertebral kolon kırıklarının hepsi m. spinalis veya spinal sinirleri de tahrip edebilmesi yönünden çok ciddidir.
    Servikal bölgede hareket fazla ve vertebralar daha zayıf olduğu için bu bölge kırıkları özellikle hassastır.

    Otomobil kazalarında, çarpışma anında baş aniden hiperekstensiona uğrayınca, lig. longitudinalis anterius ve C2/C3 disk yırtılabilir. Ayrıca atlas en dayanıksız yeri biri veya ikisinden birden kırılabilir.

    Asılarak idam cezası uygulanan veya kendini asarak intihar eden insanlarda dens kırılır, transvers ligamenti yırtar ve bulbus’un alt kısmını parçalar. Bu durum ani ölüme neden olur. Bu kırık N. phrenicus (C3-C4-C5) çıkış seviyesinin üstünde m. spinalisi keserse, kuadripleji ile birlikte solunum kasları da felce uğrayacağı için hasta genellikle beş dakika içinde ölür.

    Bazı insanlarda anormal gelişim veya patolojik nedenlerle (örneğin, osteoporozis) kurvaturlar bozuk olarak gelişebilir.

    Kifoz (kyphosis-kamburluk): Torakal bölgede oluşmuş, anormal bir arkaya doğru konveksite ile karakterizedir.

    Soalyoz (scaliosis-lateral kurvatur): Kolonun herhangi bir nedenle yana doğru kurvatur göstermesine bu isim verilir.

    Lordoz (lordosis –arkaya eğilme): Kolonun çoğunlukla lumbal bölümünün arkaya doğru aşırı eğilmesidir. Gebe kadınlarda, gebeliğin son döneminde, yerçekimi eksenini normal durumda tutabilmek için fizyolojik lordoz gelişir.

    5. Vertabra arkusunda alt ve üst eklem çıkıntıları arasında bir defekt bulunmasına spondylolizis denir. Eğer defekt iki taraflı ise, lamina vertebra, alt eklem çıkıntısı ve spina ile asıl vertebradan ayrılmış durumdadır.

    6. Lumbal vertabranın böyle iki ayrı parçadan oluşması durumuna spnodylolistezis denir. Spondylolistezis’de önde kalan vertebra cismi öne doğru kayar ve pelvis üst aperturu’nu daraltır, hatta doğuma engel olabilir.

    7. Jinekologlar gebelerde parmaklarını lumbal vertabra spina’ları üstünde, yukarıdan aşağıya doğru gezdirerek spondylolistezis’i muayene ederler. Eğer 5. lumbal spinal çıkıntısı çok belirli ise, vertabranın corpusunun ve üstündeki omurga kısmının öne doğru kaymış olduğu düşünülür. En iyi tanı radyolojik olarak konulur.

    Tipik Bir Vertebranın Anatomik Yapısı :

    Genel kemik bilgisi bölümünde.”düzensiz şekilli kemikler” grubuna sokulan omurlar, birinci ikinci cervikal vertebra ile sakrum ve os coccygealis dışında ortak bir anatomik yapıya sahiptir. Tipik bir omur bir cisim (corpus vertebrae), bu cisme bağlanan bir kemer (arcus vertebrae) ile bazı çıkıntılar (processus) içerir.

    Corpus vertebrae (omur cismi)

    Corpus vertebrae, kısa-silindir şeklinde olup omurun ön bölümünü oluşturur. Vücut ağırlığını destekleyen omur cisimleri.ikinci boyun omurundan sakrum’a doğru kademeli bir şekilde büyür. Presakral tipik omurlardan üçüncü servikal omur en küçük, beşinci lumbal omur en büyük cisme sahiptir.

    Corpus vertebrae’lerin üst ve alt uçları orta bölüme nazaran daha geniştir.Pürtüklü ve geniş olan bu uçlar omurlar arasındaki fibro-kartilaginöz yapılar (discus intervertebralis) ile eklemleşir corpus vertebrae’nin ön ve arka yüzünde damarların geçtiği küçük delikler görülür.

    Arcus vertebrae (omur kemeri)

    Arcus vertebrae, omurun arka bölümünü meydana getiren kavisli bir yapı olup corpusa sağ-sol iki pedikül (Pediculus arcus vertebrae) ile bağlanır. Arcus vertebrae’nin özde levha şeklindeki arka kısmını sağ-sol laminalar (lamina arcus vertebrae) oluşturur.

    Vertebrae corpusu ile omur kemeri arasında foramen vertebrale (omur deliği) olarak adlandırılan bir açıklık oluşur. Omurgada,üst üste oturan omurlardaki foramen vertebrale’ler birleşerek canalis vertebralis (vertebra kanalı) nı meydana getirirler. Vertebra kanalı içinde omurilik yer alır.

    Pediküllerde bulunan çentikler (incisura vertebralis superior et inferior) omurgada intervertebral delikler şeklinde organize olurlar. Bu deliklerden spinal sinirler ve ilgili damarlar geçer.

    Processus vertebrales (omur çıkıntıları)

    Tipik bir omurda, omur kemerinden çıkan 7 adet çıkıntı bulunur.Bunlardan kas ve tendoların yapıştığı 3 tanesi ( l proc.spinosus, 2 proc.transversus) bir manivela gibi rol oynadığı halde 4 tanesi (Sağ-sol proc.articularis superior et inferior) omurların eklemleşmesinde rol oynarlar.

    Omurganın değişik bölümlerindeki omur sayıları ve özelliklerinde farklılıklar vardır. Bu nedenle.boyun, göğüs ve bel omurları ile sakrum ve coccyx si ayrı ayrı ele alacağız.

    Boyun omurları; hareketli omurların (vertebrae presacrales) en küçükleri olan boyun omurları 7 tanedir. Boyun iskeletini oluşturan vertebrae cervicales’lerin I. II. ve VII.’si atipik, diğerleri tipik özelliklere sahiptir.

    Tipik bir boyun omuru, üst ve alt yüzleri kuadranguler görünümde küçük bir corpus ile uzun-ince bir arcus’a ve delikli transvers çıkıntılara sahiptir.

    İçinden A.vertebralis’in geçtiği bu deliklere foramen processus transversi (for. transversarium) denir. Processus spinosus’iarı çatallıdır.

    Atipik omurlardan C I atlas. C II axis veya epistropheus C VII de vertebra prominens olarak adlandırılır. Atlas, atlanto-occipital eklemlerle kafatasına bağlanır. C VII’ nin uzun proc.spinosus’u, deri üzerinden görülebilir ve palpe edilebilinir. Atlas’in cismi ve spinal çıkıntısı yoktur; axis de ise corpusun’da dens axis olalak adlandırılan bir çıkıntı taşır.

    Göğüs omurları; kaburgalarla eklem yapan 12 omurdan ibarettir. Boyun omurlarına oranla daha büyük olup, boyutları birinciden onikinciye doğru artarak ilerler. İlk dördü boyun, son dördü bel omurlarına benzer ortada kalan dört tanesi ise tipik göğüs omuru olarak kabul edilir.

    Tipik bir göğüs omurunun corpusu, boyun omurlarının corpuslarından büyüktür ve distal yüzleri kalp şeklindedir. Corpuslarının yan yüzlerinin arka bölümlerinde costal fasetler (fovea costalis superior et inferior) vardır. Vertebral delikleri küçük ve yuvarlağa yakındır. Proc.spinosusları uzun olup, oblik şekilde aşağıya doğru yönelmiştir. Herbir tipik göğüs omuru 10 adet eklem yüzüne sahiptir.

    Bel omurları; presakral omurların en sağlam ve en büyükleri olup 5 tanedir. Omur cisimleri.üzerlerine düşen ağırlığın artmasına bağlı olarak çok kalındır ve distal yüzleri böbrek şeklindedir. Omur delikleri geniş ve triangulerdir. Proc.spinosus’ları kısa,yassı ve kuadranguler şekildedir. Proc.mamilaris’leri (üst eklem çıkıntısının) arkasında ve proc. accessorius’ları (proc. transversus’un tabanının arkasında) olarak adlandırılan ilave çıkıntılara sahiptir.

    Os sacrum (kuyruk sokumu kemiği) ; os sacrum, 5 adet sakral omur ve bunlar arasındaki disklerin kemikleşip birleşmesiyle oluşmuş büyük, triangaler – kama şeklinde bir kemik olup, iskelette iki os coxae arasına sokularak pelvis boşluğunun postero-superior duvarını yapar. Böylece omurgayı desteklemekle kalmaz, pelvis’in stabilitesini de sağlar; ayrıca vücut ağırlığını pelvise aktarır.

    Konkav ön yüzüne facies pelvica. konveks arka yüzüne facies dorsalis.os coxae’lerle eklem yapan üst yan yüzlerine facies auricularis denir. Tabanı (basis) beşinci bel omuru, tepesi (apex) coccyx ile eklem yapar. Pelvik yüzünde görülen transvers çizgisel çıkıntılara lineae transversae, deliklere ise foramina sacralia pelvina (anteriora) denir. Bu deliklerden dört çift sakral spinal sinirin ön dalları geçer. Bu yüzün üst orta bölümünde görülen ve S I ‘in corpus’u tarafından oluşturulmuş çıkıntıya promontorium (sakral promontorium) denir.

    Arka yüzde beş ibik çıkıntı ile dört çift delik görülür. Çıkıntılardan orta hatta olanı (crista sacralis mediana) proc.spinosus’lar, diğerleri (crista sacralis intermedia et lateralis) sırası ile proc.articularisler ve proc. transversus’lar tarafından oluşturulur. Os sacrum’un içinde, canalis vertebralis’in bir bölümü olan canalis sacralis bulunur.

    Os coccygis. (coccyx, kuyruk kemiği) ; 3-5 rudimenter coccygeal omurun birleşmesiyle oluşmuş küçük, trianguler bir kemiktir. Omurganın desteklenmesinde bir katkısı yoktur.

    II. Ossae thoracis (Göğüs kemikleri)

    Göğüs kemikleri başlığı altında göğüs kafesinin (thorax’ın) oluşumuna katılan cotae (kaburgalar), srenum (göğüs kemiği) ile göğüs omurları incelenir.

    Costae (kaburgalar)

    Kaburgalar.göğüs boşluğu içinde yer almış kalp, akciğerler ve birçok büyük damarın en ideal şekilde çalışması ve korunması için oluşan göğüs kafesi nin (cavum thoracis) büyük bölümünü meydana getiren uzun, ince, çok az burulmuş, eğri kemiklerdir. Arkada, omurganın göğüs bölümünü oluşturan omurlara bağlanan kaburgalar sağ-sol olarak 12 çifttir.

    Kaburgalar.sternum (göğüs kemiği) ‘a bağlanma özelliklerine göre iki gruba ayrılırlar:
    Kıkırdak bölümleri ile doğrudan sternum’a tutunan ilk 7 çift kaburga gerçek kaburga (costae verae) olarak adlandırılır. Arka uçları ile omurlara ön uçlar ile sternum’a tutunan bu kaburgalara vertebrosternal kaburgalar da denir.
    Son 5 çift kaburga yalancı kaburga (costae spuriae) olarak adlandırılır. Bunların indirekt olarak sternum’a ulaşan üç çiftine vertebrocostal (veya vertebrokondral) kaburga, sternum’a hiç ulaşamayan son iki çiftine de yüzen kaburga (costae fluctuantes) denir.

    Canlıda ve kadavrada bir kaburganın iki bölümü vardır. Kaburganın göğüs omurlarına bağlanan arka bölümü kemik (os costale) ön bölümü ise kıkırdak (cartilago costalis) yapısındadır. 3.-9. kaburgaların kemik bölümleri genel özellikleriyle birbirlerine benzerler. Bu 8 çift kaburga için tipik kosta terimi kullanılır. I., II., X., XI. ve XII. kaburgalar da farklı özellikleri nedeniyle atipik kosta olarak bilinir.

    Bir tipik kaburganın özellikleri

    Tipik bir kaburganın kemik bölümünün arka ucuna extremitas dorsalis.orta bölümüne gövde (corpus costae), ön ucuna da extremitas ventralis denir. Extremitas dorsalis’te omur cismi ve transvers çıkıntısı ile eklemleşecek caput ve tuberculum costae ile collum bulunur. Bir açılanmaya sahip olan corpus costae’nin alt kenarına yakın olarak uzanan oluğa sulcus costae denir. Canlıda ve kadavrada bu olukta A. V. N. intercostalisler bulunur.
    Ön uç, kıkırdak bölümle eklemleşir.

    Atipik costalar’dan birinci costa geniş ve kısa (tüm kaburgaların en kısası)’dır. Üst yüzünde a. v. subclaviae ile tub.musculi scaleni anterioris için bir sulcus bulunur. İkinci costa birinciden daha uzundur ve üst yüzünde tuberositas musculi serrati anterioris yer alır. Costa X., XI. ve XII.’nin başlarında tek eklem yüzü vardır, tüberkül ve boyuna sahip değillerdir.

    Costa Klinik Bilgi

    1. Thorax duvarının yapısındaki elestikliğe karşın costalar doğrudan veya ezilme darbeleriyle kırılabilirler. En çok kırılan costalardır. 1. ve 2. costa klavikula tarfından korunduğu, 3. ve 4. costalar ise en hareketli costalar olduğu için kolay kırılmazlar.
    Ezilme kırıklarında orta costaların en zayıf oldukları yerden (angulus costae’nin hemen önünden) kırılırlar.

    Doğrudan darbe kırıklarında, darbe noktasına göre herhangi bir yerden kırılabilirler. Bu durumda kırık uçlarının içe bükülerek iç organları zedeleme olasılığı vardır. Costa kırığı olan hastalar derin nefes aldıklarında, kırık bölgesinde artan ağrıdan yakınırlar.
    Bazen kırık radiograflarda görülmeyebilir. Thoraxın ön veya yan duvarında, çok sayıda kaburganın birkaç yerlerinden kırılmasıyla oluşan multipil kırıklarda, büyükçe bir thorax segmenti, solunumla serbestçe hareket eder duruma geçebilir. Bu serbest thorax segmenti solunum hareketlerine ters biçimde hareket eder. İnspirasyonda içe, ekspirasyonda dışa doğru hareketlidir. Bu duruma “yelken göğüs” denir. segmentin paradoks hareketleri solunumu bozar ve oksijenasyonu azaltır. Eğer segment çok genişse olgu ölümle sonuçlanabilir.

    2. Pleura boşluğunda birikmiş abselerin (empiyem) boşaltılması için bir costanın kısmen çıkarılması gerekebilir. Bunun için kostal parçası periost kılıfından diseke edilerek çıkarılır ve periost yatağından insizyonla boşluğa girilir.

    Thorax duvarındaki herhangi bir kesme işlemine thorakotomi denir. Bazen otojen kemik graftı için bir Costa parçası kullanılabilir (örnağin; bir mandibula tümörü çıkarıldıktan sonra mandilbulanın tamiri için ).

    3. Costae cervicalis 7. servikal vertebra ile eklemleşmiş ek bir costa olarak insanların %0. 5’nde bulunur. Genellikle caput, collum ve tüberkülleri, bir miktar da corpus’ları vardır. Uçları serbest 1. costa ile birleşmiş veya strenum’la birleşmiş olarak bulunur.

    4. Costae lumbales, servikal costalardan daha sık oranda görülürler. Caput, collum, tuberculum ve çoğunlukla 5 cm’den kısa bir corpus’ları vardır. Bunların röntgen filmlerinde, vertebral düzeylerin ayırt edilmesinde yanlışlığa neden oldukları için klinik önemleri vardır. Deneyimsiz bir gözlemci bunları lumbal vertebra transvers çıkıntılarının kırıkları ile karıştırılabilir.

    5. Onikinci costae yokluğu, ender görülür. Buna karşın insanlarda 12. veya 14. çift costa bulunması normal kabul edilir.

    6. Çatallı Costa (costae bifida): Çatallanma sternal uçta olur. Bu durumda sternumla üst 8 costa birleşmiş gibi görünür. Olgu çoğunlukla tek tarflıdır. Ancak bazen 8. costa, costae bifide olmaksızın da sternum’la birleşebilir.

    7. Gençlerde costal kıkrdakların elastik olması, darbelerde costalar ve sternum’u kırılmaktan daha kolay koruyabilir. Yaşlılarda kıkırdaklar yüzeyel kalsifikasyon’a uğrar. Bu kalsifikasyon sonucu röntgen filmlerinde görünür duruma dönüşebilirler.

    8. Costal kıkırdak ayrılması: Costa ucu ile costal kıkırdağının birbirinden ayrılması durumudur. Bazen alt costalardan birisinin (genellikle 10. costa’nın) kıkırdağı, bir üstündeki kıkırdağın alt kenarından ayrılabilir. Costa kayması denilen bu durum alt costa’nın kıkırdağının üstüne biner. Costa kayması genç kadınlarda çok görülür.

    Sternum (Göğüs kemiği)

    Sternum; göğüs ön duvarının orta bölümünü oluşturan, hançer şeklinde, uzun bir spongiöz kemiktir. Sternum, önde orta hatta sadece deri, derialtı dokusu ve periost ile örtülmüştür.

    Yetişkinlerde 15-17 cm.uzunluktadır. Kemik iliği incelemelerinde (sternal ponksiyon) kullanılan Sternum klinik öneme sahiptir.

    Sternum’un manubrium, corpus ve proc.xiphoideus olmak üzere üç bölümü vardır.

    Manubrium sternum’un diğer bölümlerine oranla daha geniş ve daha kalın olan üst bölümüdür. Clavicula’nın ön ucu manubrium ile eklemleşir.

    Corpus sterni, sternum’un en uzun bölümü olup, manubrium’dan daha ince ve daha dardır. Manubrium ile corpus arasındaki birleşmeye manubriosternal eklem denir. Bu eklemleşmedeki hafif açılanma, angulus sterni (Louis açısı) olarak adlandırılır. İkinci kıkırdak kaburgalar bu düzeyde sternum’a bağlanır. Bu özellik kaburga sayımında önem taşır.

    Proc.xiphoideus.sternum’un en küçük en ince en variasyonlu bölümüdür. Corpusa xiphosternal eklemle bağlanır.

    Sternum Klinik Bilgi

    1. Sternum’un kırılması ender görülür. Çoğunlukla otomobil kazalarında göğsün direksiona çarpmasıyla kırılır. Enfazla sternal açı yakınında parçalı kırık şeklinde oluşur. Birçok olguda sternum’un zararlı ve ligamentleri kırık parçalarının dağılmasını önler. Bununla birlikte bazı olgularda sternum corpusu manibriumdan ayrılarak arkaya çekilir. bu durumda kalbin zedelenmesine veya aorta’nın yırtılmasına, dolayısı ile ölüme neden olabilir.

    2. Kırık yaşları dolaylarında, erkeklerde processus xyphoideus kemikleşir. Bu kişiler “midelerinin üstünde, daha önce fark etmedikleri sert bir kitle oluştuğundan” şikayetle kanser korkusu ile doktora başvurabilirler.

    3. Sternum hematolojist’ler için çok önemlidir. Çünkü bu kemikten kolayca kırmızı kemik iliği alınabilir. Kalınca bir iğne ile yapılan bu işleme “sternal ponksion” denir.

    4. Bazı bireylerde sternum kısmen aşağı ve arkaya doğru girinti gösterir. Bu durumda kalb arkaya doğru baskı altındadır ve frontal göğüs filmlerinde geniş görünür. Genellikle doğuştan olan bu duruma pectus excavatum (kunduracı göğüs) adı verilir. Diğer bazı bireylerde bunun tam tersi olarak sternum kayık burnu gibi öne doğru çıkıntı yapabilir. Bu tip göğüslere pectus carinatum (güvercin göğüs) denir.

    5. Birçok durumlarda costaları saymak gerekebilir. Bunun için önce sternum açısı bulunur. Açıya palpe eden parmak yana uazatılırsa bu 2. costayı gösterir. Bu noktadan başlayarak costalar aşağıya doğru sayılır. Ender durumlarda sternum açısı 3. costa düzeyinde bulunabilir. Manibrium’un normalden uzun ve incisura jugularis ile sternum açısı arasındaki uzaklığın 6-7 cm olduğu hallerde bu durmdan şüphe edilebilir.

    6. Açık kalp ameliyatlarında, sternum orta hattan kesilerek orta mediastinuma rahatça ulaşılabilir.

    III. Cranium (Kafatası)

    İnsan vücudunun, en üst pozisyondaki beyin ve duyu organlarını taşıyan bölümü caput (baş) olarak adlandırılır. İşitme kemikçikleri ve dil kemiği hariç toplam 22 kemikten oluşan baş iskeletine Cranium (Kafatası) denir.

    Tüm omurgalılarda kafatasının neurocranium ve splanchnocranium olmak üzere iki bölümü vardır. Neurocranium, beyinin yerleştiği cavum cranii’yi çevreleyen (kabaca saçlı deri altında kalan kısım) kafatası bölümüdür. Baş’ta saçlı deri dışında kalan bölüm yüz (facies) olarak adlandırılır.

    Splanchnocranium yüz iskeletini oluşturan kafatası bölümüdür. İnsanlarda neurocranium, splanchnocranium’un 4 katı büyüklüktedir. Maymunlarda bu oran 1:1. at’ta l:5’dir. Neurocranium ⁄ splanchnocranium oranının büyüklüğü beyinin gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır.

    Neurocranium dört tanesi tek (os occipitale, os sphenoidale, os frontale, os ethmoidale) iki tanesi çift (os temporale, os parietale), splanchnocranium ise altı tanesi çift (os maxilla, concha nasalis infetior, os palatinum, os zygomaticum, os nasale, os lacrimale) iki tanesi tek (os mandibula ve os vomer) kemikten oluşur. Neurocranium kemiklerinin çoğunluğunun tek, splanchnocranium kemiklerinin çoğunluğunun çift olduğuna dikkat ediniz.

    Ossa cranii (Kafatası kemikleri)

    l. Neurocranium kemikleri : 8 kemikten ibarettir.

    a. Os frontale (alın kemiği)

    Kafatasının ön üst bölümünde yer almış, orbita’nın (göz yuvaları) üst bölümü ile alnın şekillenmesini sağlayan, sığ bir şapkayı andıran bir kemiktir.

    Skuamoz, orbital ve nazal olmak üzere üç bölümü (Squama frontalis, pars orbitalis ve pars nasalis) vardır. Squama frontalis, frontal kemiğin dikey konumda duran dış yüzü konveks, en büyük bölümüdür. Squama frontalis’in dış yüzünde orta hattın iki yanında görülen kabartılara tuber frontale denir.

    Tuber frontale’lerin aşağısında açıklığı aşağıya bakan, kavisli kaş çıkıntıları (arcus superciliaris) bulunur. İki arcus superciliaris arasında kalan düz alana glabella denir.

    Os frontale’nin squama frontalis’i içinde paranazal bir sinüs olan sinüs frontalis yer alır. Squama frontalis’i pars orbitalis’ten margo supraorbitalis ayırır. Sağ ve sol orbitaların tavanlarını oluşturan iki kemik lamı şeklindeki pars orbitalis’ler arasında incisura ethmoidalis bulunur.

    Margo supraorbitalis’in devamı şeklinde uzanan proc. zygomaticus. os zygomaticum ile birleşir.

    Doğumda frontal kemik iki parça halindedir. İki parça sutura frontalis (veya sutura metopica) ile birbirine bağlanır.

    b. Os parietale (çeper kemik- duvar kemiği )

    Neurocranium’un yan duvarları ve tavanının büyük bir bölümünü oluşturan çift kemiktir. Tipik membranöz orijinli bir kemik olan os parietale koruma fonksiyonuna sahiptir.

    Dış yüzündeki kabarıklığa tuber parietale denir. Kemiğin arka üst bölümündeki delikten parietal emissar venalar geçer. Parietal kemik önde frontal kemikle sutura coronalis, arkada oksipital kemikle sutura lambdoidea aracılığı ile birleşir.

    c. Os occipitale (ardkafa kemiği)

    Kafatasının arka bölümünü oluşturan tek kemiktir. Tabanında kafatası boşluğu ile omurga kanalını birbirine bağlayan for. magnum adı verilen oval büyük bir delik bulunur.

    Os occipitale, pars basilaris, 2 pars lateralis ve squama occipitalis olmak üzere 4 bölüme ayrılarak incelenir. For. magnum’un önünde kalan pars basilaris, os sphenoidale’nin cismi – corpus- ile birleşir. Bu bölümün üst yüzü (cerebral yüz) oluk şeklinde olup clivus olarak adlandırılır.

    Alt yüzünde bulunan tuberculum pharyngeum’a raphe pharyngis ile lig. longitudinale anterius tutunur. For. magnum’un yanlarında yer alan pars lateralis’lerin alt yüzlerinde atlas’la eklemleşen condylus occipitalis’ter kondillerin önünde canalis hypoglossi arkasında canalis condylaris bulunur.

    Squama occipitalis. Oksipital kemiğin en büyük bölümü olup os parietale ve os temporale ile eklemleşir. Squama occipitalis’in dış yüzünün ortasındaki belirgin çıkıntıya protuberantia occipitalis externa denir.

    İç yüzünün ortasındaki kabarıklığa da eminentia cruciformis denir. Protuberantia occipitalis externa’nın her iki yanında uzanan kavisli çizgisel çıkıntılar linea nuchae suprema superior et inferior olarak adlandırılır.

    d. Os temporale (şakak kemiği)

    Neurocranium’un tabanı ve yan duvarlarının oluşumuna katılan çift kemiklerdendir. Os temporale kitlesi içinde işitme ve denge organını taşıması yanında bazı damar ve sinirlerin geçişine imkan sağlaması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir.

    Os temporale; pars squamosa, pars tympanica, pars mastoidea ve pars petrosa olmak üzere dört bölüme ayrılarak incelenir.

    1-Pars squamosa; temporal kemiğin en büyük bölümü olup ince bir yaprak şeklindedir. Dış yüzünün alt bölümünden çıkarak öne doğru uzanan çıkıntıya proc. zygomaticus denir. Proc. zygomaticus yanak kemiğinin proc. temporalisi ile birleşerek arcus zygomaticus’u oluşturur. Processus zygomaticus’un arka alt bölümünde altçene kemiğinin condili ile eklem yapacak olan fossa mandibularis bulunur.

    2-Pars tympanica; temporal kemiğin en küçük bölümü olup porus acusticus externus (dış işitme deliği)’u çevreler, proc. styloideus etrafında bir kılıf oluşturur.

    3-Pars mastoidea; temporal kemiğin arka bölümünü oluşturur. İçinde, cavitas tympani ile bağlantılı cellulae mastoideae bulunur. Pars mastoidenın aşağıya doğru uzanan konik çıkıntısına proc. mastoideus denir.

    4-Pars petrosa; kafatası tabanında, oksipital ve sphenoid kemikleri arasına sokulan kama şeklinde bir bölümdür. Oldukça sert kompakt kemik yapısında olan pars petrosa içinde işitme ve denge ile ilgili yapılar bulunur.

    Pars petrosa’nın bir tepesi üç yüzü vardır. Alt yüzünden aşağıya-öne doğru uzanan ince çıkıntıya proc. styloideus denir. Proc. styloideus’un arkasında, canalis facialis’in dış deliği olan for.stylomastoideum bulunur. Arka yüzün ortasında porus acusticus internus (iç işitme deliği) yer alır.

    Pars petrosa içindeki orta kulağa ait boşluk cavitas tympani olarak adlandırılır. İşitme kemikçikleri (malleus. incus. stapes) bulunur. Pars petrosa içinde ayrıca, n. facialis’in geçtiği canalis facialis a. carotis interna’nın geçtiği canalis caroticus yer alır.

    e- Os sphenoidale (kamamsı kemik)

    Kafatasını oluşturan kemiklerin birçoğu ile eklem yapan sphenoid kemik, basis cranii (kafatası tabanı)’nin ortasında bulunur.

    İzole olarak incelendiğinde kanatlarını açmış bir yarasaya benzer; basis cranii’de ise bağlantı kurduğu kemikler arasında bir kama gibi durur.

    Os sphenoidale’nin 4 bölümü vardır:

    1-Corpus ossis sphenoidalis (Sphenoid kemik cismi)
    2-Alae majores (Büyük kanatlar)
    3-Alae minores (Küçük kanatlar)
    4-Proc. pterygoidei (Kanatsı çıkıntılar)

    Kemiğin ortasındaki içi boş. kübik bir kutuya benzeyen bölüme corpus denir. Corpus içindeki boşluk sinüs sphenoidalis olarak adlandırılır.

    Sinus sphenoidalis, paranazal sinüslerden biridir. Corpus’un üst yüzündeki tüm üst yüz oluşumları (tuberculum sellae, dorsum sellae, fossa hypophysialis vb.) bir Türk eyerini andırdığı için sella turcica olarak adlandırılır.

    Küçük kanatlar, corpusun ön-üst bölümünden iki kökle başlayıp, öne ve yanlara doğru uzanan trianguler oluşumlardır. Herbir kanadın iki kökü arasında canalis opticus oluşur.

    Corpusun yan yüzlerinden çıkarak dışyana ve kavis yaparak yukarıya doğru uzanan geniş sağlam çıkıntılara alae majores (büyük kanatlar) denir. Büyük kanatlar, fossa cranii media’nın büyük bir bölümünü oluşturur.

    Büyük kanatlar üzerinde damar ve sinirlerin geçişine olanak sağlayan önemli delikler for. ovale, for. spinosum, for. rotundum) bulunur. Büyük ve küçük kanatlar arasında fissura orbitalis superior, büyük kanadın ön kenarı ile maxilia’nın orbital yüzü arasında da fissura orbitalis inferior oluşur.

    Kanatsı çıkıntılar (proc. pterygoidei), corpus ile büyük kanalların birleşme yerinden başlayıp aşağıya doğru uzarırlar. Herbiri lamina mediatis et lateralis’ten oluşur.

    Lamina medialis’in ucundaki çengel şekilli çıkıntıya hamulus pterygoideus denir. Kanatsı çıkıntıların tabanı canalis pterygoideus (vidi kanalı) ile delinmiştir.

    f. Os ethmoidale (kalbur kemik)

    Ethmoid kemik neurocranium oluşumuna katılan tek kemiklerden biri olup, basis cranii’nin ön bölümünde incisura ethmoidalis’e sokulmuş olarak sphenoid kemiğin önünde yer alır. Os ethmoidale, burun boşluğunun tavanı, dışyan duvarları, burun bölmesi ile sağ-sol orbitaların içyan duvarlarının oluşumuna katılır.

    Etmoid kemik dört bölüme ayrılarak incelenir.
    Delikli bir levha tarzındaki horizontal bölümüne lamina cribrosa denir. Buradaki deliklerden koku sinirlerinin fila olfactoriusları geçer.
    Yassı, ince, dört köşe bir levha tarzındaki dikey bölümüne lamina perpendicularis denir. Lamina cribrosa’nın iki yanına bağlanmış yan kitleler, labyrinthus ethmoidalis olarak adlandırılır. Labyrintler içinde ethmoidal havalı hücreler (cellulae ethmoidales) bulunur. Burun, üst ve orta konkaları da etmoidal labirintlere aittir.

    2. Splanchnocranium kemikleri (Yüz kemikleri)

    a. Os maxilla (üstçene kemiği):

    Neurocranium iskeletinde sphenoid kemiğin “anahtartaş” rolünü üstlenmesi gibi, maxilla’da yüz kemikleri arasında anahtar rol üstlenmiş çift kemiktir.

    Herbir maxilla, diğer maxilla ile birleştiği gibi, os nasale, os zygomaticum, concha nasalis inferior ve os palatinum’la da eklemleşir.(yüz kemiklerinden sadece mandibula maxilla ile eklemleşrnez).

    Maksilla ağız boşluğunun tavanını orbita’nın tabanını burun boşluğunun tabanı ve dışyan duvarının oluşumuna katılır. İçinde, paranazal sinüslerin en büyüğü olan sinus maxillaris bulunur.

    Maxilla’nın bir corpus’u, dört çıkıntısı vardır.

    Corpus maxillae (üstçene kemiği cismi); maxilla’nın merkezi bölümlü olup içinde sinüs maxillaris bulunur. Corpusun; ön yüzü , infratemporal, orbital ve nazal olmak üzere 4 yüzü vardır. Ön yüz ile orbital yüzü birbirinden ayıran margo infraorbitalis’in aşağısında görülen deliğe for.infraorbitalis denir. Orbital yüzde, bu deliğe bağlanan canalis infraorbitalis bulunur.
    Proc. frontalis yukarıya doğru uzararak os frontale ile eklemleşir.
    Proc. zygomaticus, corpustan dışyana doğru uzanan irregüler piramidal bir çıkıntı olup os zygornaticum ile eklem yapar.

    Proc. alveolaris, corpusun aşağıya doğru bir uzantısı olup karşı taraf maksilla ile eklemleşerek arcus alveolaris superior (üst dış kemeri)’u oluşturur.

    Proc. palatinus; maksilla cisminin içyan yüzünün en alt bölümünden çıkarak içyana doğru horizontal olarak uzanan kalın, sağlam bir çıkıntıdır. Karşı eşi ile birleşerek palatum durum (sert damak) ve burun boşluğu tabanının ön 2/3’ünü oluşturur.

    b. Os zygomaticum (elmacık kemiği)

    Kafatasının en güçlü kemiklerinden biri olup orbita’nın alt-dış bölümünde yer alır. Splanchnocranium ile neurocranium arasındaki bağlantıyı kuran bir köprü kemik olarak kabul edilir. Os zygomaticum, proc. frontalis’i ile frontal kemiğe, proc. temporajis’i ile temporal kemiğin proc.zygornaticus’una, gövdesi ile de maksillaya bağlanır.

    c. Os lacrimale (gözyaşı kemiği);

    Orbita’nın içyan duvarında, maxilla’nın proc. frontalis’inin arkasında yer alan ince bir kemiktir. Sağ-sol iki tanedir.

    d. Os nasale (burun kemiği);

    Çift, yassı küçük kemikler olup, maksillaların proc. frontalis’ lerinin arasında yer alır.

    e. Os palatinum (damak kemiği);

    Maxillalar ve sphenoid kemiğin pyterigoid çıkıntıları arasında yer alan L şeklinde çift kemiktir. Kemiğin yatay duran bölümüne lamina horizontalis, dik duran bölümüne ise lamina perpendicularis denir.

    Lamina horizontalis, sert damağın 1/3 arka bölümünü, lamina perpendicularis ise burun boşluğunun dışyan duvarının arka bölümünü oluşturur. Lamina horisontalis’in posterolateral açısına yakın olarak bulunan delikler foramina palatinae majores et minores olarak adlandırılır. Bu deliklerden a. palatina descendens, n. palatinus majör et minor’un dalları çıkar.

    f. Concha nasalis inferior;

    Burun boşluğunun dışyan duvarında yer alan, alt conchanın oluşumunu sağlayan ayrı bir kemiktir.

    g. Mandibula (altçene kemiği);

    Mandibula yüz iskeletini oluşturan kemiklerin en büyüğü ve en sağlamı olup baş iskeletinin de tek hareketli (işitme; kemikçikleri ile dil kemiği hariç tutulmuştur) kemiğidir.

    Mandibula’nın sağ-sol yarımları gelişim esnasında symphysis mentide birleşmişlerdir. Mandibula, corpus ve ramus mandibulae olmak üzere iki bölümden oluşur.
    Corpus ve ramus arasında oluşan açıya angulus mandibulae denir. Herbir ramus’un üst ucunda, derince bir çentik olan incisura mandibulae ile birbirlerinden ayrılmış iki çıkıntı bulunur. Bunlardan, ince ve önde olanı proc. coronoideus, kalın ve arkada olanı proc. condylaris olarak adlandırılır.

    Os temporale’deki fossa mandibularis’le eklemleşen proc. condylaris’in yuvarlak ucuna caput mandibulae denir. Ramus mandibulae’nin iç yüzünde görülen for. mandibulae, canalis mandibulae ile uzarır. Bu kanal corpustaki for. ment

  • Özel artrologıa – özel eklem bilimi

    Junctura Extremitatum Thoracicarum (Üsttaraf Kavşağı Eklemleri)

    Art. acromioclavicularis ve art. sternoclavicularis olarak iki tanedir. Bu eklemlerin ikisi de plana tipi (sinoviyal) eklemler olup; art. sternoclavicularis’in kapsülü lig. sternoclaviculare anterius et posterius ile desteklenmiştir. Art. acromioclavicularis’in kapsülü ise lig. acromioclaviculare ile desteklenmiştir. Art. acromioclavicularis’in ekstrensek bir bağı olan lig. coracoclaviculare (lig. trapezoideum ve lig. conoideum olarak iki bölümü vardır) bu tendolar eklemin stabilizasyonunda rol oynar.

    Serbest Üsttaraf Eklemleri

    l. Omuz eklemi (art. humeri.glenohumeral eklem): Humerus başı ile scapula’daki glenoidal çukur arasında oluşmuş, sinoviyal, siferoid bir eklemdir. Sığ olan glenoidal çukurluk, labrum glenoidale ile arttırılmıştır.

    Omuz eklemi, gevşek ve yer yer incelmiş bir eklem kapsülüne sahiptir. Kapsülün en zayıf yeri alt bölümüdür. Kapsül arkadan dört kısa kasın (m. supraspinatus, m. infraspinatus, m. teres minor, .m. subscapularis) tendonları ile desteklenmiştir. Bu dört kas “rotator cuff’ (Sits kasları) olarak adlandırılır. M. biceps brachii’nin caput longum’unun kirişi eklem boşluğundan geçerek scapula’ya tutunur.

    Eklem kapsülü, glenohumeral ve coracohumeral) bağlarla da desteklenmiştir. Eklem etrafında birçok bursa (bursa subacromialis. bursa subdeltoidea vb.) bulunur.

    2. Dirsek eklemi (art.cubiti) : Humerus alt ucu ile radius ve ulna’nın üst uçları arasında oluşan, ortak kapsüllü üç eklemden ibaret, kompozit bir eklemdir. Eklem içeriğindeki üç eklem ayrı tiplerde olmasına karşın, dirsek eklemi fonksiyonel olarak gingliymus tiptedir.

    Dirsek eklemi kapsamındaki humero-radial eklem sferoid tipte, humero-ulnar eklem gingliymus tipte, üst radio-ulnar eklem ise trokoid tipte eklemlerdir. Eklemin, stabilizasyonunu sağlayan bağları (lig. anulare radii, lig quadrat ve lig obliqua ) dışında ulnar ve radial colloteral bağları (lig. collaterale ulnaıre et radiale) vardır.

    Atr. Cubiti Klinik Bilgi

    1. Dirsek eklemi yüzleri geniş ve dış etkilere açık bir eklem olduğu için çıkık ve kırıklar çok görülür. Eklemi oluşturan unsurların normal durumda olup olmadığını gösterej rongen filmleri dışında bazı foktöler vardır.

    a. Ön kol tam eksentesyondaiken olekranonun tepesi, iç ve dış epikondilleri birleştiren çizgiye teğettir.

    b. Ön kol 90° fleksiyonda iken iç epikondil, olekranon ve dış epikonilin en üçgen ortaya çıkar. Bu iki ölçüt dışındaki durumlarda, eklemde kırık veya çıkıklar söz konusudur.

    2. Olekranonun arka yüzü derinin altında çok yüzeyeldir. Bu yüzle derialtı dokusu arasında bursa subcutanea olecrani denilen bir sinovyal kesew yer alır. Bu bursa dirsek üstüne düşmelerde ve kesenin sert yüzeye devamlı sürtünmelerinde (öğrencilerde) iltihaplanabilir ve şişer.

    3. Proksimal radial epifiz kırığı gençlerde, dirsek eklemi fazla abduksiyona zorlayacak biçimde düşmelerde görülür. Bu epifiz diafiz ile 14-17 yaşlar arasında birleşir.

    4. İç epikondil ayrılması, çocuklarda dirsek eklemi ekstensiyonda iken fazla abduksiyona zorlayacak içimde düşmelede görülür. Çok gerilmiş olan unlar kolletral ligament iç epikondili epifizden söker ve aşağıya çeker. Çünkü iç epikondil epifizi 20 yaşına kadara humerus distal ucu ile birleşmez. Bu geç birleşmeye dikkat edinz. İçepikondil ayrılmasında hemen altından geçen n. ulnari zedelenebilir.

    5. Dirsek eklemin arkaya çıkması (posterior dislokasyon): Çocukların dirsek eklemi fleksiyonda iken elleri üstüne düşmelerinde görülür. Ulna ve radius prosimal uçları arka-yukarı doğru uzaklaşır.

    6. Taşıma açısı: Bu açıya ait bilgi kol ve ön kol kırıkları düzeltilirken önelidir. Buna ek olarak bu açının darması Turner Sendromu’nun klinik karakterlerinden biridir. Seks kromozomu XO olan kadınlarda görülür ön kolun radial tarafa fazla dönmesine cubitus valgus durumu denir.

    3. Radioulnar eklemler: Radius ile ulna arasında üç eklem mevcuttur. Bunlardan ikisi (art. radioulnaris proximalis ve art. radioulnaris distalis) diarthrosis (trokoid tipte) tarzında olduğu halde biri synarthrosis (syndesmosis radioulnaris) fonksiyonel olarak da amphiarthrosis tiptedir. Distal radio-ulnar eklemde, proc. styloideus ulnae’nin tabanından incisura ulnaris radii’ye uzanan güçlü bir bağlayıcı discus articularis bulunur. Bu disk, eklemi art. radio-carpea’dan ayırır.

    4. Radiocarpal (el bileği eklemi) eklem: Radius’un alt ucu ile el bilek kemiklerinin üst sırası kemikleri ( os pisiforme hariç) arasında oluşmuş elipsoid (iki eksenli) bir eklemdir. Radiocarpal eklem fleksiyon, ekstensiyon, abduksiyon ve adduksiyon hareketleri yapabilir.
    Radiokarpal eklemde, dorsal, palmar, radier ve collateral bağlar ile tespit edilir.

    5. Carpal eklemler : Aynı sıradaki carpal kemikler arasındaki eklemlere intercarpal, üst ve alt sıra carpal kemik grupları arasındaki ekleme de mediocarpai eklemi denir. Carpal kemiklerin tümü sinoviyal ve plana tipinde olup kayma hareketleri yapabilirler.
    Carpal eklemler interkarpal dorsal ve palmar bağlar ile radier ve interosseus bağlar tarafından güçlendirilmiştir.

    Art. Carpalia Klinik Bilgi

    1-Sinovial sıvının bakteriler için çok uygun bir ortam oluşturması nedeniyle kılıfın perforasyonlarında (delinmelerinde) ciddi enfeksiyonlar ortaya çıkabilir (tenosinovit).
    Bursa radialis: M. flexor pollicis longus tendosunu saran sinovial kılıftır. Bu kılıf başparmağın ucundan lig. carpi transversum’un 2, 5cm. kadar proksimaline uzanır.
    Bursa ulnaris: M. flekxor digitorum superficialis (sublimis) ve m. flexor digitorum profundus tendolarını ortak olarak saran sinovyal bir kesedir. Unlar tarafta küçük parmağın digital kılıfı bu kılıf ile birleşir. İşaret orta ve yüzük parmakların tendonlarını saran kısımları ise avucun ortasında kapanarak sonlanırlar. Bu ortak sinovial kılıfın proksimal ucunda lig. carpi transversum’un 3-4 cm. üstüne kadar uzanır.

    2-Bilekte genellikle radial ve unlar bursalar arasında bir bağlantı olduğu için başparmağın enfeksiyonları küçük parmağın ucuna kadar yayılabilir ve elde horse-shoe (at nalı) abselere neden olabilirler.

    3-Dupuytren kontraktürü (Aponeurosis palmaris): longitudinal liflerinin patolojik olarak kalınlaşması ve kasılması (fibrozis) bir veya birkaç parmakta kalıcı fleksiyon oluşturur. Buna dupuytren kontraktürü denir. Bu başparmakta pek görülmez. Çünkü aponeuroz başparmağın serbest kısmına kadar uzanmaz. Yüzük ve küçük parmaklar önce tutulurlar. İşaret parmağı daha ender olarak tutulabilirler. Nedeni bilinmemektedir.

    6. El tarak ve el parmak iskeleti eklemleri: Metecarpal (el tarak) kemiklerinin tabanları ile alt sıra el bilek kemikleri arasındaki eklemlere carpometacarpal eklemler, el tarak kemiklerinin başları ile proksimal phalanksların tabanları arasındaki eklemlere metacarpophalengeal eklemler, falankslar arasındaki eklemlere de interfalengeal eklemler denir.

    Junctura Extremitatum Pelvinarum (Alt ekstremite eklemleri-Alt üyeler)

    l. Art. sacroiliaca: Os sacrum ve os ilium’daki auriculer yüzler arasında oluşmuş, sinoviyal-plana tipi bir eklemdir. Fonksiyonel yönden amphiarthrosis kabul edilir. Eklem çok güçlü bağlarla (dotsal sacroiliak ve interosseus bağlar) desteklenmiştir. Sacotuberal ve sakrospinal bağlar da eklemin stabilizasyonunda rol oynarlar.

    Symphysis pubica: Sağ ve sol os pubislerin önde, orta hatta birleşmesi ile oluşmuş kartilaginoz bir eklemdir. Eklemin üst ve alt tarafından bağlar uzarır. Simfizis pubica’nın bağları ve diski, kadınlarda hamileliğin son aylarında hormonların etkisi ile yumuşayarak, doğuma katkı yapar.

    Art. Sacroiliacus Klinik Bilgi

    1.Yüksekten, ayaküstü yere düşme durumunda sakroiliak eklemler vücut ağırlığını kalça kemiklerine iletirler. Alt ekstremitenin fleksiyonu omurgayı incinmekten korur. Sakrotuberal ve sakrospinal ligamentlerin elastikliği de omurgayı koruyan ögelerdir.

    2. Gebeliğin son evrelerinde hormanal etkilerle sakroiliak ve interosseal ligamentler yumuşayarak gevşerler. Bu durum eklemin rotasyon tarzında hareketlerine izin verir. Aynı durumun symphysis pubiste de olması ile doğum kanalından fetus başının geçmesi kolaylaştırılır.

    3. Crista iliaca’nın arkada son bulduğu spina iliaca posterior’ları palpe etmek çoğunlukla güçtür. Ancak bu spinaların hemen üstünde, onları işaretleyen küçük birer deri çöküntüsü vardır. Bunlar bir birinden 8 cm kadar uzaktadır. Bu deri çukurcukları ilium’dan kemik iliği almak isteyen bir doktora iyi bir işarettir. İğne çukurunun 1 cm alt-dış tarafından ilium’a sokularak kemik iliği alınır.

    2. Art. coxae: Femur başı ile os coxae’deki acetebulum arasında oluşmuş sferoid bir eklemdir. Kalça eklemi vücudumuzun en hareketli eklemlerinden biridir. Kalça eklemi sağlam ve sık örgülü bir kapsulaya sahiptir.

    Eklemin esas bağları lig. iliofemorale, lig. pubofemorale ve lig. ischiofemorale’dir.

    Bunlar dışında eklemin mekaniğinde etkili olmayan lig. transversum acetebuli ve lig. capitis femoris (lig teres femoris) bulunur. Lig. capitis femoris içinde femur başına giden damarlar bulunur.

    Kalça eklemi, ekstansiyon-fleksiyon. abduksiyon-adduksiyon ve rotasyon hareketlerine olanak sağlar.

    Art. Coxae Klinik Bilgi:

    1. Osteoartrit’e bağlı ağrı ve deformiteleri önlemek için kalça eklemi kısmen veya tamamen çıkarılıp, protezle değiştirilebilir. Yeni metal veya plastik eklem normal eklemin görevlerini mükemmel nyapar.

    2. Lig. Capitis femoris değişikliği bireylerde büyüklük ve uzunluk bakımından varyasyonlar gösterir. İçinden a. capitis femoris geçer.

    3. Femur başına çok yakın olan collum kırıkları çoğunlukla baş’ın kan dolaşımını bozarlar. Bazı bieylerde a. capitalis femoris’ten gelen kan, femur başının ucunu besleyen tek kaynak olabilir. Böyle durumlarda ligamentin kopması ile femur başının proksimal prçası aseptik nekroza uğrayabilir.

    4. Kalça eklemi duyularını algılayan femoral, siyatik ve obturator sinirler aynı zamanda diz eklemini de innerve ettikleri için kalça eklemi ağrıları diz bölgesine de aksedebilir.

    5. Kalça ekleminin konjenital kalça çıkığı her 1000 doğumda 1. 5 oranında görülür. Olguların yarısında çıkık iki taraflıdır.
    Konjentinal kalça aylarca fark edilmeyebilir. Eklem kapsülü gevşektir. Acetabulum ve femur başında hipoplazi vardır.
    Konjektinal kalça çıkıklığının tipik klinik işareti, eklemin abduksiyon yapmamasıdır. Ayrıca çıkık ekstremite daha kısadır.

    6. Kalça ekleminin sonradan çıkıkları ender görülür. Uyluk fleksiyon, adduksiyon ve iç rotasyon durumunda iken karsıya güçlüce çarpılırsa (otomobil kazalarında) femur başı acetabulum dışına çıkabilir. Bu durumda kapsül arkada yırtılır ve femur başı yırtığın içine girer.

    7. Acetabulum’un kenarlarında olan kırıklar, femur başının fraktür çıkıklarına neden olur. Femur başı kırık kemik parçaları ile birlikte labrum acetabulare’yi de sürükler.

    8. Siyatik sinir kalça eklemi ile yakın komşulukta olduğundan, bu eklemin kırık veya çıkıklarında zedelenebilir.

    9. Tuber ischiadicum’un yüzeyinde bulunan iscihiadica, aşırı baskı nedeniyle iltihaplanabilir (iskial bursit).

    10. Tuber ischiadicum otururken hemen bütün vücut ağırlığını yüklenir. Debil veya felçli hastalarda, iyi bakılmazsa bu bölge de basınç yaraları açılabilir.

    11. Bursa trochanterica’nın iltihabı kalçanın yan kısımları ve gluteal bölgede yaygın derin bir ağrıya neden olur. Büyük trokanter üstünde bir gerginlik duyusu şikâyeti vardır.

    12. N. gluteus superior’un zedelenmesine bağlı olarak m. gluteus medius ve minmus felce uğrarsa, yürürken pelvis’in tespit mekanizması bozulur. Normal tarafta ayak yerden kesilince pelvis bu tarafa eğilir. Hastanın yürüyüşü, ördeğin yürüyüşünü andırdığı için bu duruma “ördek yürüyüşü” denir. Gebeliğin sonuna doğru sakral pleksus baskı altında kaldığı için fizyolojik olarak ördek yürüyüşü görülür.

    13. Gluteal bölge ilaçların kas-içi enjeksiyonu için ilaç absorbsiyonunu için uygun bir yerdir. Kasları geniş yüzeyli ve kalın olduğu için ilaç absobsiyonuna uygun ortam yaratır. Bir hemşire yada ebenin bu bölgede emniyetli enjeksiyon alanını çok iyi bilmesi gerekir. Bir kalça kabarıntısını, birbirini tam ortada, dik kesen çizgilerle dört bölüme ayırırsak, emniyetli enjeksiyon alanı üst-dış bölümdür.

    14. Ancak küçük çocuklarda bu alanda tehlikeli olabileceği için enjeksiyonlar uyluğun ön-dış kısmının ortasına yapılır.

    3. Art. genus : Femur alt ucu ile tibia üst ucu ile patella arasında oluşmuş insan vücudunun en büyük ve en komplike eklemidir. Eklem yüzlerinin uyumu menisküslerle (içvan ve dışvan meniskus) sağlanmıştır.

    Art. genus bikondiler tip bir eklemdir. Eklem kapsülü, gevşek ve yer yer incelmiş, önde tümüyle kaybolmuş şekildedir. Art.genus capsül içi ve capsül dışı olmak üzere iki grup bağa sahiptir. Eklem içinde iki crusiat, iki meniskofemoral bağ bulunur. Eklem dışındaki bağlar ise lig. patellae. lig.collaterale fibulare et tibiale. Lig. popliteum obliquum ve lig. poptiteunı arcuatum’dur.
    Art. genus.ekstensiyon-fleksiyon ve rotasyon hareketlerine olanak sağlar.

    Art. Genu Klinik Bilgi:

    1. Dizin ekstentisiyon sırasında, quadriceps’in büyük bölümü patella’yı dışa-yukrıya doğru çeker. Bu güç patella’yı yana doğru çıkarma eğilimindedir. Bu eğik çekiş m. vastus medialis’in patella’yı yukarı-içe doğru çekişinin etkisiyle düzeltilir. Eğer vastus medialis zayıfsa veya felçli ise quadriceps’in güçle kasılması patella’yı dışa doğru çıkarabilir.

    2. Diz ekleminin zedelenmelerinde quadriceps femoris işe yaramaz hale gelir. Çalışmadığı zaman kas büyük bir hızla yıkıma uğrar. Bu yıkım eklem görevinin düzelmesini geciktirir. O bakımdan eklem tedavisi boyunca quadriceps’e düzenli olarak eksersiz yaptırılmalıdır.
    Sırt üstü yatan hastanın dizi ekstensiyonda iken kalçasına fleksiyon yaptırması yeterli bir eksersizdir.

    3. Quadriceps’in felç olması durumunda vücut ağrılı dizi ekstensiyona zorlayacağı için hasta ayakta durabilir. Eğer pelvis hafifçe öne eğilirse hasta kısa adımlarla yürüyebilir. Bu hastalar dizin fleksiyonunu engellemek için sık sık uyluğun alt kısmını elleriyle bastırırlar.

    4. Quadriceps femoris futbol’da çok zedelenen bir kastır. Direkt travmalarda kas lifleri kopabilir ve ezilebilir (Kontuzyon). Bu durumda lokal hematom oluşur (Charley horse).

    5. Diz eklenin zedelenmeleri daha çok eklem boşluğunda aşırı kan veya sinovyal sıvı birikmesi ile ilgilidir. Diz hafifçe fleksiyon durumunda iken eklem boşluğu en geniş haldedir. Şişme yukarıya ve patellanın yanlarına yayılır. Eklemden sıvı almak gerekirse patellanın üstüden veya yanlarından ekleme girilmelidir.

    6. Patella çıkabilir veya kırılabilir. Patella’nın kırıkları iki şekilde gerçekleşir. Patella’nın kırıkları iki şekilde gerçekleşir. Kemiğin önden gelen veya kemiğin üstüne düşme şeklindeki darbelerde kemik parçalara ayrılı. Ancak m. quardriceps’in tendosu parçaları dağılmadan yerinde tutar. Çoğunlukla dizin aktif eksensiyonu bozulmaz. Bazen genellikle orta yaşlarda bir birey düşmekten kendisini korumak amacıyla quardriceps kasını kuvvetle ve aniden kasar. Bu durumda patellea ortasından enine olarak kırılabilir. Yanlarda ki retinakular ligamentler yırtılır. Kemik üst ve alt iki parçaya ayrılır. Bu tür kırıkta dizin aktif ekstensiyonu kaybolur.

    7. Patella’nın cerrahi olarak çıkarılması hemen hemen hiçbir fonksiyon kaybı yapmaz.

    8. Quadriceps tendosu patella’yı yukarıya ve dışa doğru çeker. Genu valgus deformitesi kasın bu etkisini iyice artırı. Bazı bireylerde, normalde çok belirgin olan kemiğin dış dudağı zayıf olarak oluşur. Bu bireylerde quadriceps’in çekmesi ile patella dışa doğru çıkabilir.

    9. Dizin ligamentleri sık sık zedelenebilir. Bir yaya’ya otomobil tamponu yandan çarparsa dizi hiperekstensiyona zorlayarak lig. cruciatum anterior’u yırtar. Lig. cruciatum posterior’un yırtılması daha enderdir. Diz fleksiyonda iken tuberositas tibia üstüne düşülürse, bu ligament yırtılabilir. Bu durumda tibia aşırı olarak arkaya kaçar.

    10. Meniskus’ların yırtılması en çok görülen diz zedelenmelerinden biridir.
    Tibial kollateral ligament iç meniskus’a sıkıca yapışmıştır. O bakımdan bu ligamenti zedeleyen aşırı abdukiyon kazarlında veya doğrudan darbelerde iç meniskus’ de yırtılabilir. Bu olgu futbol maçlarında çok görülür. İç meniskus zedelenmesi tipik olarak diz eklemi yarı fleksiyonda ve femur tibia üstünde iç rotasyon durumunda iken ekleme yük binerse görülür.
    Meniskus parçaları tibia ile femur eklem yüzleri arasına sıkışarak, eklemi yarı fleksiyonda kilitler. Menisküs’ların yırtıldığınadair kanıtlar vardır. Yırtılmış bir meniskus çıkarıldığında eklem kapsülünün derin tabakalarından, fibröz yapıda bir meniskus yeniden oluşur.

    Dış meniskus daha küçük ve daha hareketlidir. Fibular kollateral ligamente tutunmadığı için kolay zedelenir. Dış meniskus ile fibular kollateral ligament arasında popliteus kasının tendosu ve bursa poplitea yer alır.

    Diz ekleminin boşluğu için hava veya konstras madde enjekte edilirse meniskus’lar röntgen filminde görünebilir. Pneumoartrogram ve çift konsantrast artogramlar diz ekleminin yumuşak doku lezyonlarını gözlemlemekte kullanılır.

    11. Diz eklem boşluğuna enjeksiyonda yapılabilir. Bir masanın kenarında oturarak bacaklarınızı fleksiyonda sarkınız; a. Apex patella, 2. Tibia dış kondili, 3. Femur dış kondili ön çıkıntısı noktalarını birleştirerek bir üçgen çiziniz. Bu üçgenin tam ortası enjeksiyon noktasıdır.

    12. Bursa suprapatellaris boşluğu diz eklemi boşluğu ile birleştiği için diz ekleminin bir kısmı olarak kabul edilir. Uyluğun altında, bu bursa’ya ulaşan delici yaralar sonucu diz eklemi iltihaplanır. Femur distal ucunun kırıklarında eklem boşluğunda kan birikebilir (hemartroz).

    13. Bursa prepatllaris devamlı baskı altında kalırsa, iltihaplanabilir (prepaellar bursitis). Kronik enfeksiyonda, dizin önünde yumuşak büyük bir şişlik görülür (hizmetçi dizi) denir.

    14. Derin popliteal fasiya güçlü ve genişlemeye olanak vermeyen bir fasiyadır. Bu nedenle fossa’daki bir apse veya tümörün ağrısı kolayca ayırt edilir. Ayrıca popliteal apseler yukarıya uyluğa ve aşağıya, bacağın arka bölgesine yayılma eğilimi gösterirler.

    15. Fossa’nın döşemesi diz ekleminin arka yüzüne dayalı olduğu için sinovyal boşluktan sıvı kaçması durumlarında fossa şişer ve içi sıvı dolu popliteal kist içerir. Popliteal kistler çoğunlukla bursa semimembransus ve bursa poplitea ile bağlantılı olarak gelişirler. Bu tip çocuklarda çok görülür.

    Erginlerde popliteal kistler zarı geçen dar bir yolla eklem boşluğuna birleşirler. Romatizma veya dejeneratif eklem hastalıklarında sinovyal sıvı efüzyonu olacağı için popliteal kist bir sinovya fıtığı halinde bacağın ortasına kadar büyüyebilir ve eklem fonksiyonunu bozabilir.

    16. N. Tibialis derinde seyrettiği için iyi korunmuştur ve kolayca zedelenmez. Ancak fossa poplitea laserasyonlarında ve diz ekleminin arkaya çıkıklarında zedelendiği olur. Bu durumda arka loj ve ayak tabanı kasları felce uğrarlar. Yürürken topuk yerden kesilemez. Hasta felçli ekstremiteyi onun yanına getirir ve tekrar destek olarak kullanır.

    Bu hastalarda ayrıca ayak tabanı derisinde duyu kaybı vardır. Ayak tabanında basınç yaraları oluşabilir.

    5. Tibia ve fibula arasındaki eklemler: Tibia ve fibula arasında art. tibiofibularis (üst tibiofibular eklem.sinoviyal ve plana tipi eklem), membrana interossea cruris. syndesmosis tibiofibularis (art tibiofibular eklem) olmak üzere üç eklem mevcuttur.

    6. Art.talocruralis : Tibia ve fibuia’nın distal uçları ile talus’un üst bölümü arasında oluşan ginglimus (trohlear) tip bir eklemdir. İnce olan eklem kapsülü, yanlarda kollateral seyirli bağlarla güçlendirilmiştir.
    Art. talocruralis’in içyan tarafındaki bağına lig. mediale (deltoideum), dışyan tarafındaki bağına lig. laterale (talofibuler ve kalkaneofibuler bağlar) denir.

    Art. genus dorsofleksiyon ve plantar fleksiyon hareketlerine olanak sağlar.

    Art. Tarsii Klinik Bilgi:

    1.Lig. tibiofibulare posterior ön ligamentten çok daha fazla güçlüdür. Bazı ayak bileği zedelenmelerinde arka tibiofibular ligament tibia’nın arka tibiofibular ligament tibia’nın arka-alt parçasını koparabilir. Bu durumlarda kırık ayak bileği ekleminin içinede girer. Buna ek olarak dış ve iç malleolus’lar da birlikte kırılabilir. Böyle bir kırığı trimalleolar kırık adı verilir.

    2.Devamlı olarak futbol topuna tekme vurmak zorunda kalan futbolcular da talus boynun üst yüzünde ve tibia alt ucunun ön yüzünde yeni kemik dokusu oluşur. Tekme atarken yapılan plantarfleksiyon nedeniyle tibotalar ligamentin tutunma yerlerindeki kemik kabarıntıları gösterir. Bu duruma futbolcu ayağı denir.

    3.Ayak bileği ekleminin içe doğru çıkıkları, deltoid liggamentin gücü nedeniyle ender görülür.
    Eklemin fraktür-çıkıklarında tibia ve fibula distal uçları da çoğunlukla kırılmıştır. En çok görülen Pott kırığı ayağın büyük bir güçle eversiyon yaptığı durumlarda olur. Deltoid ligament iç malleolus’ yapışma yerinden yırtılır. Talus yana yatar ve fibulayı alt ucundan kırar.

    4. Ayak ileği eklemi çok sık zedelene bilen bir eklemdir. Bu arada en çok da lig. laterale hasar görür. İnversiyon zedelenmeleri, ayağın güçle inversiyon yapması orunluluğunda ortaya çıkar. Olay çoğunlukla şöyle gelişir: a. birey alışılmadık engebeli bir yüzeye basarak düşer. b. Bu lateral ligamentin liflerini gererek bazılarını yırtar. c. Dış malleolus tepesinin ön-alt kısmında lokal bir şişme, ağrı ve gerginlik gelişir.

    Lateral ligamentin bazı liflrinin yırtılması ayak bileği ekleminin stabilitesini bozar. Ligament iyileşinceye kadar ayak, zorunlu olarak eversiyonda tutulur. Eğer iyileşme olmadan ayak inversiyona getirilirse fraktür-çıkığı olabilir.

    5.Ayak bileği ekleminin sinoviyal boşluğu bazen tendo calcaneus’un iki yanına kadar çıkabilir. Böyle bir eklemin artirit’i durumunda, tendonun iki yanında şişme görülür.
    Sabit bir şeyin altına sıkışmış olan ayak (örneğin; bir kayanın altına) inversiyona zorlanırsa fraktür-çıkığı oluşabilir. Bu durumda vücudun olanca ağırlığı lateral ligamente biner. Çoğunlukla lig. calcaneo-fibulare yırtılır. Bazen lig. talofibulare anterior’da buna katılır. Talofibular ligament eklem kapsülünün ön kısmına yapıştığı için, kapsül de birlikte yırtılabilir. Ayrıca dış malleolus’un ucu kopabilir.

    Lateral ligamenti destekleyen ve innervesiyon zedelenmelerine engel olan en önemli aktif etken m. peroneus brevis’tir.

    6.Ayağın ani ve aşırı eversiyonlarında m. peroneus brevis tendonu tuberositas ossis metatarsi quinti’yi koparabilir. Bu nedenle radiologlar ayak zedelenmelerinde bu tubersitas’ın kopup kopmadığına öncelikle bakarlar.

    7. Tarsal eklemler (Art. intertarseae): Ossa tarsi’ler arasındaki eklemler olup, önemlileri subtalar calkaneokuboidal, talokalkaneonauikuler ve transver-sal tarsal (chopart eklemi) eklemdir. Bu eklemler güçlü bağlarla desteklenmiştir.

    8. Ayak tarak ve ayak parmak iskeleti eklemleri (Art. metatarsi ve phalengeallis): Ayak bileği kemiklerinin distal sırası ile metatarsal kemiklerin tabanları arasındaki plana tipi eklemlere tarsometatarsal eklemler (topluca lisfranc eklemi olarak adlandırılır) denir. Diğer eklemler ele benzer şekilde adlandırılır. (metatarsofalengeal eklemler, interfalengeal eklemler) gibi.

    Art. Metatarsii Klinik Bilgi:

    1.II. tarsometatarsal eklemin şekli nedeniyle II. Metatarsal kemik çok az hareket edebilir. Eğer ayağın distal ucu alışılmadık şekilde ve ani olarak fazla çalışırsa, bu kemik kırılabilir. Örneğin, eğer alışkın olmayan bir birey zorlamalı yürüme egzersizleri, çok uzun yürüyüşler, bale egzesizleri gibi çalışmalara kalkarsa kemik yürüme kırığına uğrayabilir.

    2.Ayağın amputasyonlarında eğer olay çok ilerlememişse Lisfranc amputasyonu tecih edilir. Bu amputasyonun başlangıç noktası olarak tuberositas ossis metatarsi V arkasından tarsometatarsal ekleme girilir ve eklemin iç ucundan çıkılarak ayak kesilir.

    Eğer olay biraz daha arkya ilerledi ise amputasyon art. transversa tarsalis boyunca yapılır. Art talonvicularis ve art. calcaneocuboidea ayrı ayrı eklemler olmasına karşın aynı enine planda yer almışlardır. İkisine birlikte art. trasversa tarsalis adı verilir.

    3. I. metatarsopalangeal eklem deforme olup büyüyebilir. Bu durumda ayak başparmağının prosimal ucu dışa doğru dönerek taşabilir. Bu olguya hallux valgus adı verilir. Dar burunlu ayakkabı giyenlerde çok görülür. Bu bireyler, sesamoid kemiklerinin I. ve II. metatars başları arasında doğru yer değiştirmiş olmasından dolayı, başparmaklarını ikinci parmaktan uzaklaştıramazlar. Olay eğer gençlikte başladıysa gittikçe ilerler. Prognozu kötü olduğu için tedavi cerrahidir.

    4. Gut hastalığı; bağ dokusu kemik ve kıkırdaklarda ürat kristallerinin depolanmasıyla gelişen bir metabolik hastalıktır. Çoğunlukla I. metatorsofalangeal eklemde yerleşir. Şişme görülür ve eklemde ağrı vardır.

    5. Osteartrit’de ilk tutulan eklem çoğunlukla I. metatarsofalangeal eklemdir. Deformite olmaksızın, ağrıyla birlikte giden böyle bir durumdaki başparmağa hallux rigidus adı verilir.

    6. Proksimal falanksın kalıcı bir şekilde dorsifleksiyonu durumuna çekiç parmakdenir. Çoğunlukla ayağın II. Parmağında görülür. distal falanskflesiyon veya ekstensiyonda kalbilir. Bu olgu metatarsofalangeal eklemlere fleksiyon yaptıran lumbrikal ve interosseal kaslaın zayıflamalarıyla ortaya çıkar.

    7.Bebeklerde ayaktabanı, derialtı yağ yastığının çokluğu nedeniyle düz görülür. Ayak arkusları doğumda var olmasına karşın, çocuk birkaç ay yürümeden önce belirli olmazlar. Bu durum normal karşılanır.

    8.Ayak arkuslarının ve kubbesinin herheangi bir nedenle çökmesi ve ayaktabanın düz olarak basması durumuna düztabanlık (pes planus)denir.
    Ayakta duruşta plantar ligamentler ve plantar aponevroz, vücut ağırlığının baskısı altındaki ayak kubbesinin durumunu korumasında önemli rollere sahiptir. Eğer bu ligamentler, uzun süre ayakta durmak zorunda kalan bireylerde, aşırı şekilde gerginleşirse, lig. calcaneonaviculare plantere talus başını alttan yeterli biçimde destekleyemez. Arcus longitudinalis mediale çöker ve ayağın ucu dışa doğru deviasyon gösterir. Taban olduğu gibi yere yapışır.

    Çok görülen bir düz tabanlık tipinde, üstüne düşen ağırlık kalktığı zaman arkusların normal şekline geri dönerler.

    Düz tabanda transvers arkuslar da çökebilir. Dıştaki 4 metatarsal kemiğin başları yere dayanacağı için, bunlarda callus oluşabilir. Bu bölgelerde deri de, basınca karşı koruyucu bir mekanizma olarak kalınlaşır. Düz tabanlar çok çabuk yorulurlar.

    C. Baş-Boyun ve Gövde Eklemleri

    Baş-boyun eklemleri

    1. Art. temporomandibularis: Mandibula kolunun kondiler çıkıntısındaki başçık ile os temporale’deki fossa mandibularis arasında oluşmuş bikondiler bir eklemdir. İnce ve gevşek bir kapsüle sahiptir. Eklem boşluğu içinde discus articularis vardır. Eklem bağları lig. laterale, lig. mediale, lig. sphenomandibıılare ve lig. stylomandibulare’dir.

    2. Art. atlantooccipitaiis: Atlas’ın lateral kitlelerindeki conkav eklem yüzleri ile oksipital kemiğin condilleri arasında oluşmuş, condiler tipte bir eklemdir. Eklem bağları iki membran (membrana atlantooccipitalis anterior et posterior) ile sağ sol iki dışyan bağ (lig. atlantooccipitale laterale)’dan ibarettir. Eklem fleksiyon-ekstensiyon, hafif sağa sola eğilme hareketlerine olanak sağlar.

    3. Art. atlantoaxiale: Dens axis ile atlas’ın ön kemeri ve lig. transversum atlantis arasında trokoid tipte, median bir eklem (art. atlantoaxialis mediana-ligg. alaria başın rotasyonunu sınırlar.

    Diğer bağları lig. apicis dentis. Lig. cruciforme atlantis ve membrana tectoria’dır) atlasın lateral kitleleri ile axis’in üst eklem yüzleri arasında plana tipte iki lateral eklem (artt. atlantoaxiales laterales) oluşur.

    4. Boyundaki diğer eklemler: Boyun omurları arasındaki eklemler olup vertebral eklemler başlığı altında aşağıda anlatılmıştır.

    Juncturae columnae vertebralis (Omurga eklemleri)

    Omurgayı oluşturan omurlar arasında iki grup eklem vardır. Omur cisimleri arasındaki eklemler (omur kemerlerindeki eklem çıkıntıları arasındaki eklemler).

    l. Omur cisimleri arasındaki eklemler: Omur cisimleri birbirleriyle simfizis tarzında eklemleşmişlerdir. Omur cisimlerinin eklem yapacak alt ve üst yüzleri, ince bir hiyalin kıkırdak tabakası ile kaplanmıştır. C 2’den S l’e kadar corpus vertebralar arasında fibro-cartilaginöz bir oluşum olan discus intervertebralis’ler bulunur. Diskuslar, sert omur cisimleri arasında sınırlı ve kontrollü hareket olanakları sağlama yanında darbe emici olarakta görev yaparlar. Bu eklemlerin omurganın ön yüzü ile vertebral kanalın ön yüzü boyunca uzanan iki uzunlamasına bağı (lig. longitudinale anterius, lig. longitudinale posterius) vardır.

    2. Omur kemerlerindeki eklem çıkıntıları arasındaki eklemler: Omur kemerlerindeki eklem çıkıntıları (proc. articularis) arasındaki eklemler. Grekçe eklem çıkıntısı anlamına gelen zygapophysis teriminden türetilerek art. zygapophysialis olarak adlandırılır. Klinikte bu eklemler için “faset eklemleri “terimi kullanılır. Bütün faset eklemleri sinoviyal-plana tipindedir. İnce ve gevşek bir kapsülle sarılı olan eklemler ligamenta flava, ligg. interspinalia, ligg. supraspinalia, lig. nuchae ve ligg. intertransversaria’larla desteklenmiştir. Bu eklemler, üstteki omurun bir alttaki omur üzerinde öne doğru kaymasını engellerler.

    Juncturae thoracis (Göğüs eklemleri):

    İki grup göğüs eklemi vardır. Bunlardan birinci grup omurlarla kaburgalar arasındaki costovertebral eklemler, ikinci grup ise kaburgalar ile sternum arasındaki stenocostal eklemlerdir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Özel myologıa – iskelet kasları

    Baş Kasları

    Baş kaslarının çoğu yüz bölgesinde bulunur. Kafanın tavanı derialtında galea aponeurotica denilen bir tendonla kaplıdır; bu tendo, deriye sıkı, periosta gevşek bağlıdır. Başlangıç yeri m. frontalis ve bitiş yeri m. ‘occipitalis’tir. Bu kaslar kasıldıklarında galea aponeurotica deriyle birlikte öne ve arkaya doğru hareket eder. Yüz kasları iki gruba ayrılır: 1. Mimik kasları, 2. Çiğneme kasları.

    1. Mimik kasları : Başlangıç yerleri kemik, bitiş yerleri deri olan kaslardır. Bu kaslar yüzde bulunurlar ve kasıldıklarında, yüzde değişimler gözlenir. Bu değişimlere yüz ifadeleri denir.

    En büyük mimik kaslar şunlardır: 1. M. frontalis, 2. M. orbicularis oculi, 3. M. orbicularis oris, 4. M. buccinatorus, 5. M. quadratus (levator) labii inferioris, 6. M. zygomoticus minor ve major, 7. M. risorius (güldürücü kas).

    M. frontalis, alın derisi altında yerleşiktir ve alın derisini kırıştırır. M. orbicularsi oculi, göz kapakları içindedir, ve m. orbicularis oris dudaklar içinde bulunur, kasıldığında ağız kapanır. M. buccinator, yanak duvarındadır, kasıldığında yanaklar dişlere yapışır. M. quadratus labii inferior ve superior kasları dudakları aşağıya ve yukarıya çekerler.

    2. Çiğneme kasları: Bu kaslar kafa kemikleri, ile altçene kemiği arasında uzarırlar. Kasılmaları çiğneme ve konuşma hareketlerini yaptırır.

    Dört çift çiğneme kası vardır: 1.M. masseter, 2. M. temporalis, 3. M. pterygoideus lateralis, 4. M. pterygoideus medialis.

    M. masseter, zigomatik yay (arcus zygomaticus) ile mandibula köşesinin dış yüzü arasında uzarır. Kasıldığında altçeneyi yukarıya çeker ve ağzı kapatır. M. temporalis, temporal kemik ile zigomatik yaydan başlar, altçene kemiğinin proc. coronoidea’sında sonlanır. Alt çeneyi kaldırır. Kası sıkı bir fascia sarar. M. pterygoideus lateralis, sfenoid kemiğin pterigoid uzantısı (prroc. pterygoideus) ile mandibulanın proc. articularis’i arasında uzarır. Bir taraflı kasılırsa mandibula’yı karşı yöne kaydırır. İki tarafın kası, birlikte çalışırlarsa mandibula’yı karşı yöne kaydırır. İki tarafın kası birlikte çalışırsa mandibula’yı öne götürürler. M. pterygoideus medialis, pterygoid çıkıntı ile altçene kemiği köşesinin iç yüzü arasında uzarır. Altçeneyi kaldırır Bu şekilde çiğneme kasları altçeneyi kaldırırlar ve öne doğru hareket ettirirler.

    Boyun Kasları

    Boyun kasları dört gruba ayrılır: 1.M. Platysma (boynun yassı kası), 2.M.Sternocleidomastoideus, 3. Hiyoidaltı ve hiyoidüstü kasları, 4. Derin (Profundus) kaslar.

    1. M. platysma, boynun dışyan yüzünde deri altında enli ve, ince bir kastır. Kasıldığında boyun derisi gerilir ve ağzın köşeleri aşağıya çekilir. İnsanlarda fazla gelişmemiştir.

    2. M. sternocleidomastoideus, boyunda en büyük kastır. Clavicula, sternum ve mastoid uzantı (temporal kemik) arasında uzarır. Deri altında kolay beliren uzun bir kastır. Bir taraflı kasıldığında başı kendi tarafına, yüzü yukarıya ve karşı tarafa çevirir. İki taraflı kasılmalarda başı dik tutarlar. Bu kasta tek taraflı inme (felç) çok görülür. Bu durumda karşı kas kasılacağından, hastada inme olan kas tarafında baş yukarıya ve yana bakar. Bu olguya Tortikolis (göğe bakan) denir.

    3. A. Hiyoidüstü kaslar: Hiyoid kemiğin üst tarafında bulunurlar. Dört tanedir: M. digastricus, M. mylohloideus, M. geniohyoideus, M. stylohyoideus. Bu kasların kasılmaları hiyoid kemiği yukarıya kaldırır ve yutmaya yardımcı olurlar. İlk üç kas ile dil kaslarından m. geniohyoideus aynı zamanda ağız tabanını yaparlar. Bu kasılar hiyoid sabit iken altçeneyi aşağıya çekerler.

    B. Hiyoidaltı kaslar: Hiyoid kemiğinin alt tarafında bulunurlar, yassı kaslardır. Dört tanedir: M. sternohyoideus, M. sternothyroideus, M. thyrohyoideus, M omohyoideus. Bu kaslar hiyoid kemiğini aşağıya çekerler ve tiroid bezini,gırtlağı ve soluk borusunun ön parçasını örterler.

    4. Derin kaslar: Boyun bölgesinin derininde yer alan kaslardır. Bunlar scalen kaslar (M. scalenius anterior, medius ve posterior) ile M. longus colli ve M. longus capitis adlarını alırlar. Skalen kaslar boyun omurları ile 1. ve 2. costalar arasında üst üste basamak şeklinde sıralanan kaslardır. Bunlar boyun sabit olursa göğsü yukarıya kaldırırlar ve böylece solunuma yardımcı olurlar. Göğüs sabit olursa boyun kasılan tarafa eğilir.

    5. Dil kasları: Dilin içinde, dilin şeklini veren ve enine, boyuna ve eğik uzanan çizgili kaslar bulunur. Ayrıca, dil kökünden, altçene ucuna, dil kemiğine ve şakak kemiğine uzanan birer kas vardır. Bunlar dilin devinimlerini yaptırırlar: M. genioglossus, m. hyoglossus ve m. styloglossus kaslarıdır.

    Göğüs Kasları

    Göğüs kasları iki gruba ayrılır: 1. Üst yan kemiklerinde sonlanan kaslar, 2.Özel göğüs kasları.

    1.Grup kaslar: Bu gruptaki kaslar üst yan (üst ekstremite) kemiklerinde sonlanırlar. M. pectoralis major, M. pectoralis minor, M. subclavius ve M. serratus anterior ‘dur.

    M. pectoralis major, göğüs ön duvarında yüzeyel yerleşik ve kabarıklık yapan bir kastır. Clavicula ve sternumdan başlar ve humerusun üst ucunda sonlanır. Kola adduksiyon yaptırır. Kol sabit olursa costaları kaldırır. Kol yukarıda olursa kolu aşağıya çeker ya da costaları yukarıya kaldırır.

    M. pectoralis minor, pectoralis major’un altında bulunur. 2 – 5 costalardan başlar ve corakoid çıkıntıda (Scapula) sonlanır. Scapulayı aşağıya ve öne doğru çeker. Scapula sabit olursa costaları yukarıya kaldırır.

    M. sublavius, birinci costa ile clavikula arasında uzarır. Kasıldığı zaman claviculayı aşağıya ve iç yana çeker.

    M. serratus anterior, göğüs duvarının dışyan yüzü üzerinde yerleşiktir. 1 – 8 costalardan başlar ve Scapulanın içyan kenarı ile alt köşesinde sonlanır. Kasıldığında Scapulayı öne ve dışa doğru çeker ve döndürür.

    2. Grup kaslar: Göğüste iki özel kas vardır. M. intercostalis externa, M. intercostalis interna. Bu kaslar kostalar arası aralıkta bulunurlar. Dış kas (external) costaları kaldırır ve böylece soluk almayı sağlar. İç interkostal kas ise kostaları aşağıya çeker ve bu şekilde soluk vermeyi sağlar.

    Diyafragma

    Bu kas genelde göğüs kaslarıyla birlikte anlatılır. Göğüs ve karın boşluklarını
    birbirinden ayıran, yassı ve çift olmayan bir kastır. Orta kısmı kubbe yapar.
    Bu kısım kas – tendo yapısındadır ve tendogen kısım centrum tendineum adını alır. Diyafragma sternum, costalar ve lumbal omurlardan başlar. Buna göre üç parçaya ayrılır. Diyafragmanın Lumbal, costal ve stenal parçaları adını alırlar.

    Diyafragma da üç büyük delik vardır. Bunlar anteriordan posteriora dorğu (Hiatus aorticus, Hiatus oesophageus ve Foramen venae cavae’dır).

    Diyafragmamanın lumbal parçasından Hiatus aorticus, Hiatus oesophageus delikleri yer alır. Ortadaki tendogen kısımdan ise V. cava inferior’un geçtiği delik bulunur.

    Diyafragma solunuma yardımcı olur ve solunumun temel kası olarak kabul edilir. Kasılırsa aşağıya iner ve göğüs boşluğu genişler, soluk alınır ve akciğerler büyür. Gevşediği zaman önceki durumuna döner, thoraks daralır ve soluk verilir.

    Diyafragma aracılığı ile göğüs ve karın organlarının bazıları komşuluk yapar.

    Diaphragma Klinik Bilgi

    Diafragmayı üç boyutlu olarak düşünmek klinik açıdan önemlidir. Kubbe şeklindeki organın kruslarının tutunduğu yerler aşağıdadır ve AP röntgen filmlerinde büyük kısmı görülemez. Normal olarak sağ yarısı daha yüksektir. Ancak Diafragma her iki yarısı düzeylerinin kaburga ve vertabra düzeylerine göre pozisyonu şu üç etkenle değişebilir.

    1. Solunumun içinde bulunduğu faz.
    2. Vücudun durumu
    3. Karıniçi organların büyüklük ve gerginlikleri.

    1. Sakin solunumda diafragma üst sınırı 1, 5-2, 5 cm oynama gösterir. Güçlü solunumda bu oynama 10 cm’ye kadar çıkabilir.
    2. Birey sırtüstü yatar durumda iken diafragma en yüksek düzeydedir. Çünkü karın içi organlar diafragmayı thoraxa doğru iterler. Bu olgu bize dispneli hastanın niçin uzanma yerine dik durmayı yeğlediğini gösterir.

    3. Sağda karaciğer gibi bir kitleli oluşumun diafragmanın altında bulunması nedeniyle, ayakta dik duruşta, kubbenin sağ yarısı biraz daha yüksektir.

    Diafragma, önemli bir solunum kasıdır.

    Solunum, inspirasyon (soluk verme) adı verilen iki evreden ibarettir. İnspirasyonda thoraks boşluğu genişleyerek vakumu artırır. Vakum tarafından emilen elastik akciğer balon gibi şişerek içlerine hava doldururlar. Expirasyon (öksürme, hapşırma, nefesli saz çalma gibi özel durumlar dışında ) tamamen pasif bir olaydır. Thorax duvarı ve akciğerlerin elastikliği ile tekrar sönmesi olayıdır.

    Sakin solunumda 500 cc. Hava alınıp verilir. Sakin solunumda aşağıdaki kaslar kasılır:

    a. Dafragma.
    b. Üst intercostal aralıklardaki mm. intercostales interni.
    c. (Bazı bireylerde) skalen kasları.
    Buna göre inspirasyonun en önemli kası diafragmadır.

    İnsprasyon için şu olgunun akılda tutulması yararlıdır. Thoraks duvarını yukarıya çeken güç ister bir tek kaburga veya kıkırdağına, ister sternuma uygulansın, bütün thoraks duvarında ortak bir etki yaratarak, boşluğun genişlemesine neden olur.

    Derin (güçlü) solunumda omurganın thorakal kurvaturu, M. erector spinae’nın kasılmasıyla gerilerek düzleşir. Böylece tulumba kolu hereketinde Thoraksın ön-arka çapı daha fazla genişler. Ayrıca bu durumda alt kaburgalar bölgesinde yana doğru genişleme de aşırıdır.

    Diafragmanın tepesi, güçlü nefes almada 10 cm. kadar aşağıya inebilir. Bu da thoraksın yüksekliğini artırır.

    Güçlü solunumda aşırı kasılan Diafragma’ nın sentral tendonu karın içi basıncını belli bir oranda arttırdıktan sonra, daha aşağı inemeyerek origo gibi rol oynar. Bu durumda kasılmış Diafragma lifleri 7. – 12. kaburgaları yukarıya kaldırırlar. Güçlü solunumda bütün solunum ve yardımcı solunum kasları aktiftir.

    Skalen kasları ve M. Sternomastoideus en önemli yardımcı solunum kaslarıdır. 1. – 2. kaburgalar ile sternumu yukarı çekerek tüm göğüs kafesini yükseltir. Öksürme gibi güçlü ekspirasyon durumunda bu kaslar iyice kasılırlar. Böylece üst kaburgaların aşağıya doğru çekilerek akciğer tepelerini zedeleme olanağı önlenmiş olur. Dispne olayında bu kaslar genellikle aktiftir.
    Güçlü ekspirasyonda intercostal kaslarda kasılırlar. Bu durumda kasların intercostal aralıkların gerilimlerini ayarladıkları ve artan göğüs içi basıncı karşısında aralıkların dışarı doğru balonlaşmasını engelledikleri sanılmaktadır.

    Bir şarkıcının uzun bir notayı çıkarması veya bir nefesli saz çalınması durumunda inspirasyonun kontrolu gereklidir. Diafragmanın yavaş yavaş gevşemesi ve origosu olan 12. kaburganın tespit edilmesi önemlidir. M. quadratus lumborum kasılarak 12. kaburgayı tespit eder.

    N. phrenicus felci : Diafragmanın iki yarısı ayrı ayrı innerve edilirler. O bakımdan bir taraf firenik sinir kesisinde diğer taraf çalışır. Ancak normalde iki taraf senkronize kasılır.

    Firenik sinir felci çoğunlukla thorax içi tümörlerinde görülür. Tek taraflı felcin en iyi tanısı radyolojik olarak konulur. Felçli yarı, inspirasyonda, karın içi basıncın artması nedeniyle, ineceği yerde yükselir. Ekspirasyonda ters hareketi yapar. Felçli yarının hareketi sağlam tarafa tam terstir.
    İki taraflı felçte dispne (solunum yetmezliği) ortaya çıkar.

    Diafragma tek başına solunumun % 60’ından sorumludur.

    Omuz Kasları

    Omuzda altı kas bulunur. Bunlar M. deltoideus, M. supraspinatus, M. infraspinatus, M. subscapularis, M. teres major ve M. teres minor kaslarıdır.

    M. deltoideus, Scapula’nın spina scapulası ve clavikula’dan başlar, Humerrus’un Tuberositas deltoidea’sında sonlanır. Büyük bir kastır, omuz kabartısını yapar.Kola abduksiyon yaptırarak yatay duruma getirir.

    M. supraspinatus, Scapulanın fossa supraspinata’sı ile humerusun üst ucundaki tuberculum majus’u arasında uzarır. Deltoid kasla birlikte kola abduksiyon yaptırır.

    M. infraspinatus, Scapulanın fossa infraspinata’sı ile humerus’un tuberculum majos’u arasında uzarır. Kolu içe döndürür.

    M. subscapularis, Scapulanın önyüzündeki Fossa subscapularis ile Humerus’un Tuberculum minus’u arasında uzarır. Kolu içe döndürür.

    M. teres major, Scapula’nın dışyan kenarı (margo lateralis) ile Humerusun sulcus intertubercularis’i arasında uzanan yuvarlak bir kastır. Kolu içe döndürür.

    M. teres minor, Scapulanın dışyan kenarı ile Humerus’un Tuberculum majus’u arasında uzanan küçük yuvarlak kastır. Kolu dışa döndürür.

    Kol Kasları

    Kol kasları ön ve arka kaslar olarak ikiye ayrılır. Ön kaslar üç; tanedir:

    1.M. biceps brachii, kolda yüzeysel olarak yerleşiktir. Scapula’dan başlayan iki başı (uzun ve kısa) vardır. Bu kas Radius’un tuberositas radii’sinde sonlanır. Deri altında kolayca görülen bu kasa pazu kası da denir. Dirsek eklemine etki ederek önkolu büker (fleksiyon).

    2. M. brachialis, Pazu kasının altında bulunur. Humerus ile Ulna’nın Proc. coronoideus’u arasında uzarır.Ön kolu büker.

    3. M. Coracobrachialis, Scapulanın korakoid çıkıntısı (Proc. coracoideus) ile Humerus arasında uzarır. Kolu büker ve adduksiyon yaptırır.

    Arka kas olarak M. triceps brachii bulunur. Üç başı vardır. Uzun başı Scapuladan ve diğer iki başı Humerus’tan başlar. Bu üç baş Ulna’ya ait Olecranon’da sonlanır. Ön kolu gerer (ekstansiyon)

    Önkol Kasları

    Önkol kasları ön ve arka kaslar olarak ikiye ayrılır. Ön kasların çoğu Humerus’a ait içyan epikondilden (condylus medialis), arka kaslar dışyan epikondilden (condylus lateralis) başlar.

    Ön kaslar:

    1. M. Flexor carpi radialis ve ulnaris: Epicondylus medialis ve Olecranondan çıkarlar El bilek kemiklerinden Os psiforme, Os hamatum ve 5. Metakarpal kemikte sonlanır. Eli büker (fleksiyon) ve adduction hareketleri yaptırırlar.

    2. M. Flexor digitorum superficialis: Ortak bir tendo ile epicondylus medialis, Processus coronoideus ve Corpus radii den çıkar, 2. ve 5. parmakların her iki yanına yapışır. 2. ve 5. parmakların Phalanx mediasına ve Digiti manus’a flexiyon hareketi yaptırır.

    3. M. Flexor digitorum profundus: Ulnanın ön ve medial yüzü ve Mebrana interossea’ dan çıkar, 2. – 5. parmakların Phalanx tertialarında sonlanır. 2. ve 5. parmakların Phalanx media’ sına ve Digiti manus’ a fleksiyon hareketi yaptırır.

    4. M. Flexor pollicis longus: Radius’ un ön yüzü ve Memrana interossea’ dan çıkar başparmağın birinci falanksında sonlanır. Başparmağın bükücü kasıdır.

    5. M. Pronator teres: Caput humerale ve Epicondylus medialis’ ten ve Caput ulnare ile Proc. coronoideus ulnae’ den çıkar, Radius’ un orta kısmının dış yüzünde sonlanır. Ön kola ve ele pronasyon hareketi ayrıca ön kola fleksiyon hareketi yaptırır.

    6. M. Pronator quadratus: Ulnanın alt bölümünün ön yüzünden çıkar, Radius’ un alt bölümünün ön yüzünde sonlanırlar. Radius ve eli içe döndürürler (supinasyon).

    Ön Kol Arka Bölge kasları:

    1. Üç ekstensor kas : M. Extensor carpi radialis brevis, M. Extensor carpi radialis longus ve M. extensor carpi ulnaris’ tir. Epicondylus lateralis’ ten çıkarlar. Ulna, Radius ve Metakarpal kemiklerde sonlanırlar.

    2. M. Extensor digitorum communis: Epicondylus lateralis’ ten çıkar 2. – 5. parmakların Falankslarına giden dört tendona ayrılır. Bu parmakları germe hareketi yaptırır.

    3. M. Extensor pollicis longus ve brevis: Başparmağı geren iki kastır. Bu parmağın Falankslarında sonlanırlar.

    4. M. Abductor pollicis longus: 1. metakarpal kemikte sonlanır. Başparmağa abduksiyon yaptırır.

    5. M. Supinatorius : Epicondylus lateralis ve dirsek ekleminin kollateral bağlarındandan çıkar. Radius’ un dış yüzünde sonlanır. Ele supinasyon yaptırır. Yani avuç içini su içer duruma getirme hareketi yaptırır.

    6. M. Brachioradialis, Crista supracondylaris’ den çıkar ve önkolun dış yan yüzü üzerinde uzarır. Humerus’un 1/ 3 alt dış yanından başlar ve Radius’ ta sonlanır. Ön kola fleksiyon yaptırır ve Radius’u döndürür.

    El kasları: Palmar yüzdeki (avuç içi) kaslar üç gruba ayrılırlar: 1. Tenar kasları, 2. Orta kasları, 3. Hipotenar kasları. Tenar kasları başparmak, hipotenar kasları küçük parmak kabartısını yaparlar, bu parmakların hareketlerini yaptırırlar. Metakarpal kemikler arasında çok sayıda küçük kas vardır.

    Koltukaltı ve Dirsek Çukuru

    Vücudun üst yan parçasında Fossa cubiti (Dirsek çukuru) ile Axilla (koltuk altı) denilen iki önemli yer bulunur:

    Axilla : Koltuk altı da denen bu bölgeyi önden M. pecrora1is major, arkadan M. subscapularis, dışyandan Humerus’un üst ucu ve kola bitişik kasları, iç yandan M. serratus anterior sınırlar. Aksilla’ da gevşek bağdoku, kan damarları (A., V. axi1laris), çok sayıda lenf düğümü ve sinirler (N. radialis, madianus,ulnaris) bulunur. Lenf düğümlerine kol, önkol, el ve meme (özellikle meme kanserinde önemlidir) lenfi gelir. Buradan vücut sıcaklığı ölçümü yapılır.

    Fossa cubiti: Dirsek ekleminin önünde M. pronator teres ile M. brachioradialis arasında kalan çukur yerdir. Derinde A. brachialis, derialtında yüzeysel venalar bulunur. Damar içi enjeksiyon buradaki yüzeysel venalara uygulanır.

    Yüzeysel Sırt Kasları

    Sırt kasları iki gruba ayrılır. 1. Üst yan kemiklerinde sonlanan kaslar (M. Trapezius, M. Latissimus dorsi, M. Rhomboideus ve M. Levator scapulae). 2. Sırt özel kasları (M.Serratus posterior ve M. Serratus inferior, M. Splenius, M. Sacrospinalis).

    1. M. Trapezius, sırtın üst kısmında deri altında bulunan enli yassı kastır. Os Occipitale ile Lig. nuchae ve göğüs omurlarının Proc. spinalis’ lerinden başlar ve Clavicula ve Spina scapulae’ de sonlanır. Kasın üst, orta ve alt olmak üzere üç parçası vardır. Kasıldığında Scapula omurgaya doğru çekilir.

    2. M. Latissimus dorsi, Thoraksın dışyan parçası ile sırtın alt parçasında deri altında yassı bir kastır. Distal altı göğüs omuru, lumbosacral fascia ve crista iliaca (ilium) dan başlar ve Humerus’un Sulcus intertubercularis’i nde ve crista tuberculi minoris’ te sonlanır. Kasılırsa kol abduksiyon yapar ve aşağıya çekilir.

    3. M. Rhomboideus, M.Trapezius’ un üst parçası altında bulunur. 6.-7. boyun ile ilk dört göğüs omurundan başlar ve Scapula’ nın içyan kenarında (Margo medialis) sonlanır. Scapulayı omurgaya çeker.
    4. M. Levator scapulae, İlk 4 cervical vertebraların Proc. Transversus’ larından çıkar, Scapulanın iç kenarı ve üst açısı (Angulus superior scapulae) sonlanır. Scapulayı yukarı çeker.
    5. M. Splenius, baş boyun bölgesi kasıdır. M.Trapezius’ un altında, boyun arka yüzü üzerinde yerleşmiştir. İki tarafın kası birlikte kasılırsa başı arkaya çekerler, yalnız bir tarafın kası kasıldığında baş o tarafa döner.

    Karın Kasları

    Beş tane karın kası vardır. M. Obliquus abdominis externus, M. Obliquus abdominis internus, M. Transversus abdominis, M. Rectus abdominis ve M. Quadratus lumborum. Bunlar göğüs ve pelvis kemikleri arasında yerleşiktir durumdadır ve karın duvarlarını yaparlar. M. obliqus abdominis externus, internus ve transversus abdominis enli, yassı kaslardır. Tendonları veya aponevrozları vardır.

    1. M. obliquus abdominis exterus (karnın dış eğri kası), kas telleri 6.-8. kostadan başlar aşağıya ve öne doğru orta çizgiye uzarır. İlium kemiğine ait crista iliaca’da sonlanır. Kasa ait aponeuroz’ un alt kenarı bir bağ yapar ve bu bağa Lig. inguinale denir (Poupart bağı). Kasık bağı da denilen bu bağ Ilium kemiğinin spina iliaca anterior superior’u ile Pubis’in tuberculum pubicum’ u arasında uzarır.

    2. M. obliquus abdominis internus, (karnın iç eğri kası); önceki kasın, altında bulunur. Crista iliaca ile Lig. inguinale’ den başlar. Kas demetleri öne ve yukarıya doğru uzarır ve alt kostalarda sonlanır.

    3. M. transversus abdominis, (karnın enine kası), önceki kasın altında yerleşmiştir. Son altı kostanın kıkırdakları, crista iliaca ve Lig. inguinale başlangıç yerleridir. Kas telleri ve demetleri yatay uzarır ve orta çizgide aponeurozla sonlanırlar.

    4. M. rectus abdominis, (karnın düz kası), orta çizginin dış yanında bulunur ve 5. -7. costaların kıkırdak parçaları ile Pubis kemiği arasında uzarır. Kas telleri yere dikey uzarır. Kas, 3-4 aponeuroz tarafından sarılmıştır. Bu aponeurozlar M. obliqus abdominis externus ve M. obliquus internus ve M. transversus abdominis kaslarına aittirler.

    5. M. quadratus lumborum, 12. costa ile crista iliaca arasında bulunur. Omurganın lumbal bölgesiyle birlikte karın boşluğunun arka duvarını yapar.
    Karın ön duvarı kasları ile Diyafragma kasılmalarında karın iç basıncı artar ve bununla, dışkılama, işeme ve doğum olaylarına yardımcı olurlar. Bu kaslar aynı zamanda, kostalarla ilişkili oldukları için, solunuma da yardımcıdırlar. M. rectus abdominis ve karnın oblik kasları kasıldıklarında gövdeyi öne götürerek bükerler (fleksiyon). Karnın oblik kasları aynı zamanda gövdeye sağa – sola dönme hareketi yaptırırlar.

    Karın fasciaları: M. obliquus externus ince bir fascia ile sarılmıştır. Karın boşluğu duvarı peritonla örtülmüş ve iç karın fasciasıyla çevrilmiştir. Karın duvarında bazı yerlerde iç organlar bu fasciaları delerler ve deriye yaklaşırlar. Bu şekilde fıtıklar (Hernia) şekillenir. Bunlar daha çok inguinal kanal, linea alba ve göbekte gözlenir.

    Canalis inguinalis: İntrautrin hayatta her iki cins fetus’un karın ön duvarının aşağı kısmında duvarın bütün tabakalarını delerek geçen bir kanal meydana gelir. Canalis inguinalis adını alan bu kanal karın ön duvarını içten örten periton’un verdiği bir uzantının aşağıya doğru çekilmesi ve karın duvarının bütün tabakalarını delerek deri altına çıkmasıyla meydana gelir. Bu periton uzantısına Proc. vaginalis denir. Proc. vaginalis, karın ön duvarını geçtikten sonra Torus genitalis denilen bir kabartının içine sokulur. Torus genitalis’ ten erkeklerde testis torbası (scrotum), kadınlarda vagina’ nın büyük dudakları (labium majus) meydana gelir. Bu şekilde meydana gelen kanal erkeklerde açık kalır ve genişler. Embryonal hayatın yedinci ve dokuzuncu ayları arasında bu yolu izleyerek başta karın boşluğunda bulunan testis’ ler aşağıya torbalarına inerler. Testis’ ler indikten sonra normal durumda Proc. vaginalis’ in yaprakları birbirine yapışır ve yukarıda bu periton uzantısının başlangıcında karın ön duvarının iç yüzünde bir periton nedbesi meydana gelir (Sicatricula inguinalis).

    Dişi fötuslarda embryonal hayatın üçüncü ayında Proc.vaginalis normal olarak tamamıyla kapanır ve inguinal kanalın taslağı erkeklerde olduğu gibi genişlemez.

    Dış ve iç genital organlar oluştuktan ve normal yerlerini aldıktan sonra, inguinal kanalardan erkeklerde torbalara inerek testis ile birleşen sperma kordonu (funiculus spermaticus) kadınlarda Lig. teres denilen bir bağ geçer. Kanal çoğunlukla kadınlarda erkeklere oranla daha dardır.
    İnguinal kanalın uzunluğu 4-5 cm kadardır. Dıştan içe ve yukarıdan aşağıya olmak üzere eğik durumda karın ön duvarını yapan kas ve zarlar arasından geçer. Kanalın karın boşluğuna açılan deliğine Anulus inguinlais profundus denir. Bu yüksekte karın ön duvarının iç yüzünü örten periton bir çöküntü yapar ve bu şekilde meydana gelen çukura Fossa inguinalis lateralis denir. Funiculus spermaticus’ u yapan bütün oluşumlar bu delikten (Anulus ingunalis profundus) geçerek inguinal kanala sokulur. Kanalın dış deliği, Tuberculum pubicum’ un 1,5-2 cm kadar dışında deri altında bulunur. Bu deliğe Anulus inguinalis superficialis denir. İnguinal kanalın dış deliği, M. obliquus externus obdominis’ e ait aponeurozun kiriş hüzmelerinin burada birinden ayrılmasından meydana gelmiştir.

    İnguinal kanalın dış deliğini canlılarda deri altında hissedebiliriz. Skrotum’ un yukarı kısmında yumuşak deriyi iterek parmağımızı dışa, yukarıya ve biraz arkaya doğru sokarsak, Anulus ingunalis superficialis’ in keskin kenarını duyabiliriz. Normal durumda parmağımızın yalnız ucunu deliğe sokabiliriz.
    İnguinal kanalın üst, alt, ön ve arka olmak üzere dört duvarı vardır. Ön duvarı M. obliquus externus abdominis’ in aponeurozu, alt duvarı Lig. inguinale, üst duvarı M. obliquus internus’un ve M. transversus’ un alt kenarları ve arka duvarı da Fascia transversalis ve Peritoneum yaparlar. Bu duvarın en zayıfı arka duvardır.

    Karın ön duvarının iç yüzünde, yukarıda anlattığımız ve ingunial kanalın iç deliğine tekabül eden Fovea inguinalis lateralis bulunur. Daha içte hafif ikinci bir çukur görülür. Fossa inguinalis medialis adı verilen bu çukur, inguinal kanalın dış eliğinden geçerek deri altına çıkaralar ve bu şekilde meydana gelen fıtıklar, Funiculus spermaticus’ u izleyerek Skrotum’ a inebilirler.

    Linea alba, M. obliquus externus ve M. obliquus internus, M. transversus abdominis kasların aponeyrozlarının orta çizgi üzerinde birleşerek yaptıkları, yukarıdan aşağıya uzanan beyaz çizgi şeklinde bir yapıdır. Linea alba Sternum’un Proc. xiphoideus’ u ile Symhysis pubis arasında uzanır.

    Göbek (umbilicus), Linea alba’ nın ortasında yerleşiktir. Doğum sonrasında göbek halkasının bir izi olarak kalır. Bu halkadan fötal hayatta göbek kordonu geçer.

    Pelvis Kasları

    Pelvis kasları iç kaslar (M. iliopsoas, M.piriformis ve M.obturatorius internus) ve dış kaslar (M. gluteus maximus ve M.gluteus minimus, M. obturatorius externus, M. quadratus femoris, M. tensor fasciae latae) olarak ikiye ayrılır.

    İç kaslar
    1. M. iliopsoas, bel omurları ile fossa iliaca’ dan (ilium) başlar. İki parçası vardır. Lig inguinale’nin altından Femur’ a uzarır. Femur’ a ait Trochanter minor’ da sonlanır. Bu kas kalça eklemine etki eder ve uyluğa fleksiyon yaptırır, çok az dışa döndürü..

    M. İliopsoas Klinik Bilgi

    1. İliopsoas kasının komşulukları klinik öneme sahiptir. Eğer Böbrekler, Üreterler, Caecum, Appendix, Sigmoid kolon, Pankreas, Lumbal lenf düğümleri veya Lumbal sinirler hastalıklıysa, İliopsoas’ ın hareketleri ağrılı olabilir. Kas omurga ve sakroiliak ekleme dayalı olduğu için disk veya sakroiliak eklem hastalıkları iliopsoas spazmı yapabilirler.
    2. Tüberküloz kan yoluyla vertabralara yayıldığı zaman, lumbal vertabralardan iliopsoas kasının içine geçerek psoas abselerine neden olabilirler. M. Psoas’ ın fasiyası bir çorabı andırdığından bu tip abseler uyluğa geçerek, femoral üçgende yüzeyelleşebilirler.
    3. Fascia iliaca’nın alt kısmı gergindir. Üst yarısı ise iyice gevşektir. Hatta bazen Fossa iliacosubfascialis adı verilen bir cep oluşturur. Bu cebin içine kalın bağırsağın bir bölümü girebilir.

    2. M. priformis, Sacrumun ön yüzünden başlar ve Femurun trochanter majorunda sonlanır. Uyluğu dışa döndürür (dışa rotasyon).

    3. M. obturator internus, Foramen obturatum’ dan çıkar, Fossa trochanterica’ ya yapışır. Uyluğu dışa döndürür.

    Dış Kaslar

    1. M. gluteus maximus, İlium ve Sacrum’ un dışyan yüzünden başlar, ve Femur’ un Tuberositas glutea’ sında sonlanır. Buna büyük kaba kası da denir. Kalça eklemine etki eder ve uyluğa ekstensiyon yaptırır. Uyluk sabit olursa gövdeyi arkaya çeker.

    2. M. gluteus medius ve minimus, Iliumun dışyan yüzlerinden başlar ve Femurun trochanter, major’unda sonlanırlar. Her iki kas da uyluğu abduksiyon yaptırır.

    3. M. obturator externus ve quadratus, femoris, ilk kas kalça kemiğindeki For. obturatum’ un dışyan yüzünden ve Memrana obturatoria’ dan, İkinci kas tuber ischiadicum’ dan başlar. Her iki kas femurun trochanter, major’ u, fossa trochanterca ve crista intertrochanterica’ da sonlanırlar. Bu kaslar femuru dışa döndürme ve adductor hareketleri yaptırırlar.

    4. M. tensor fasciae latae, İlium’un spina iliaca anterior superior’ undan başlar ve femurun enli fasiyası üzerinde dağılarak sonlanır. Bu kas fasiyayı gerer.

    Kas içi Enjeksiyon: Kas içine verilcek sıvı ilaçlar iskelet kaslarına enjekte edilirler. Enjeksiyon eylemine kasiçi enjeksiyon (İntra musculer; kısaca, I.M.) denir.

    Kasiçi enjeksiyon uygulamada en çok gluteal kaslara yapılır. Bu kaslar M. gluteus maximus, M.gluteus medius ve M.gluteus minimus’ tur. Uygulama için hasta yüzü aşağıda yatar duruma getirilir. Gluteal bölge kabarıklığı göz kararıyla dikey kesişen iki çizgiyle dört bölüme ayrılır. Üst – dış bölümün ortasından iğne dikey biçimde batırılır ve sokulur. Bu bölüm, önemli sayılacak damar ve sinir olmadığı için yeğlenir.
    Kas içi enjeksiyonda iğne kişinin kaba arıklık durumuna göre ortalama 2 – 4 cm batırılır. İğne yavaş yavaş itilir. Kas içi enjeksiyon hasta yatarken yapılmalıdır. Otururken ya da ayakta yapılması sakıncalar doğurabilir.

    Uyluk Kasları

    Uyluk kasları ön, arka ve iç yan kasları olarak üç gruba ayrılırlar.

    Ön grup kaslar: M. quadriceps femoris, M. sartorius’ dur.

    1. M. quadriceps femoris (uyluğun dört başlı kası), kuvvetli bir kastır. Dört parçası vardır. M. rectus femoris, M. vastus lateralis, M. vastus medialis ve M. vastus intermedius bölümlerinden oluşur. Rectus femoris parçası ilium’ un spina iliaca anterior superior’ unda vastus parçaları femur’ dan başlar. Aşağıda bu dört parça ortak bir krişte (tendo) yaparlar ve bu kiriş Patella kemiğinin üzerinden geçer, Tibia’ nın tuberositas tibae’ sında sonlanır. Kiriş Lig. patella adını alır. Bu bağa vurulduğunda özel bir refleks olur ve buna Patellar refleks denir. Bu kas diz eklemini etkiler ve bacağa ekstensiyon hareketi yaptırarak öne getirir.
    2. M. sartorius, insan vücudunun en uzun kasıdır. Spina iliaca anterior superior’ dan başlar, eğik olarak aşağıya ve içe doğru uzarır, Tibia’ nın tuberositas tibiae’ sına yakın sonlanır. Diz eklemiyle bacağa fleksiyon yaptırır, büker ve arkaya götürür.

    Arka grup kaslar: Üç kas vardır. M. semitendinosus, M. membranosus ve M. biceps femoris. Her üç kas Tuber ischiadicum’ dan başlar. M. semitendinosus ile M. semimembranosus tibia’ da, M. biceps femoris fibula’ da sonlanır. Arka grup kaslar diz eklemini etkilerler ve bacağa fleksiyon yaptırırlar. Diz eklemi fleksiyonda iken M.biceps femoris bacağı dışa diğer iki kas içe döndürür.

    İçyan grup kaslar: Beş kas vardır. M. pectineus, M. gracilis ve üç adduktor kas (M. adductor longus, M. adductor brevis, M.adductor magnus). Bu kasların başlangıç yerleri pubis ve ischium kemikleridir. M. gracilis dışında hepsi Femur üzerinde sonlanır, M.gracilis ise Tibia’ da sonlanır. Hepsi kalça eklemine etki ederler ve uyluğa adduksiyon hareketi yaptırırlar. O nedenle bu kaslara Adduktor kaslar da denir.

    Bacak Kasları

    Bacak kasları ön, arka ve dış yan kasları olarak üç gruba ayrılırlar. Bütün kaslar ayağa uzarır.

    Bacağın Ön Bölgesi Kasları, üç tanedir: M. tibialis anterior, M. extensor digitorum longus (ayağın) ve M. extensor hallucis longus. Bu kasların birincisi Tibia’ nın condylus lateralisinin ön yüzünden, diğer ikisi Tibia ve Fibula’ nın ön ve orta kısımlarından çıkarlar M. tiaialis anterior Os cuneiformia ve 1. metatarsal kemiğin plantar yüzüne, M. extensor digitorum longus dört tendoya ayrılarak 2.- 5. metatarsuslara, M. extensor hallucis longus ise baş parmağın distal phalanx’ına yapışır. Tibialis anterior ayağa fleksiyon, diğer iki kas parmaklara ekstensiyon yaptırır.

    Arka grup kaslar, dört tanedir: M. triceps surae, M. tibialis posterior, M. flexor digitorum longus ve M. fIexor hallucis longus. M. triceps surae (Baldırın üçbaşlı kası) çok kuvvetli bir kastır. Bu kas iki kastan oluşur: M. gastrocnemius ve M. soleus. Gastrocnemius kasının iki parçası vardır (caput laterale ve caput mediale). Femurun condylus laterale ve medialisinden, M. soleus ise Tibia’ nın Linea muculi solei’ sinden çıkar. Bu iki kas ortak bir tendo yaparlar bu tendoya (Tendo calcaneus communis, yada tendo achillus) denir. Tendo topuk kemiğinin (Calcaneus) arka yüzünde sonlanır. Triceps surae kası ayak bileği eklemine etki ederek (Topuk) kaldırır ve kişinin parmakları üzerinde durmasını sağlar. Bu hareket ayağın ekstensiyonudur.

    M. triceps surae’nin altında M. tibialis posterior, M.fIexor digitorum longus ve flexor hallucis longus kasları bulunur.
    Bu kaslar iç, malleolus’ un arasından ayağa uzarırlar. M. tibialis posterior ayak tabanını arkaya büker ve ayağı içe döndürür, diğer iki kas parmakları alta büker.

    M. Triceps Surae Klinik Bilgi :

    1.Atletizmde koşuya çok hızlı başlarken Tendo calcaneus yırtılabilir. Tam kopmalarda M. triceps surae’ nin boyunun kısalmasına bağlı olarak baldır kabartısı belirli şekilde artar. Yürüme olanağı ortadan kalkar. Bacağın arka bölgesine yayılan kesin bir ağrı gelişir. Genellikle yırtık, insertio noktasının 3 cm. üstünde olur.
    Yırtılma sonucunda ayak normalden çok fazla dorsifleksiyon yapabilir. Ancak bir dirence karşı ayağın Plantar fleksiyona getiremez.

    2. Tendo calcaneus’ a bir refleks çekiciyle vurulması sonucunda M. triceps surae’ da bir seyirme görülür. Buna ayak bileği refleksi denir. Refleks merkezleri S1. ve S2. segmentlerdedir.

    3. Devamlı yüksek topuklu ayakkabı giyen bayanlarda M.triceps surae kısalır. Eğer bu bayanlar düz topuklu ayakkabı giyerlerse, bacakta geçici bir ağrı olur.

    4. Diz tam eksentensiyonda iken ayağın güçle dorsi flaksiyona getirildiği pozisyonlarda M. gastrrocnemius’un içbaşı yırtılabilir. Kas zayıf ve dejeneratif değişiklikler gösterir. Bu durum daha çok tenis’ te görüldüğü için buna Tenis bacağı denir.

    5. M. gastrocnemius yalnızca bir tek kaynaktan (Aa. surales) kanını alan birkaç kastan biridir. Bunlar terminal arterlerdir ve anastomozlar yoktur. Eğer biri tıkanırsa, onun beslediği alan nekroza uğrar.

    6. Tendo calcaneus’un altındaki bursa, uzun mesafe koşucularında balerinlerde iltihaplanarak şişebilir.

    7. Ayakta dururken bacak ve ayağın venöz kanı özellikle M. triceps surae’ nın kasılmaları ile sağılma tarzında yukarıya pompalanır. Bu kas kasılınca kan derin venler içinde yukarıya doğru ilerler. Normalde derin venler ile yüzeyel venleri bağlayan venlerdeki kapakçıklar, yüzeyel venlere doğru kan akımı engellerler. Ancak bu kapakçıkların yetmezliği durumunda hidrostatik basınç ve M. triceps surae’ nın kasılma etkisi ile kan yüzeysel venlere geçer ve onları genişletir (Varikoz venler – varis denir).

    8. M. plantaris’in uzun tendonu el kaslarının tendonları yerine implantasyon için kullanılabilir. Tendonun çıkarılması ile bir hareket bozukluğu olmaz.

    9. Basketbolcular, 100 m koşucuları ve balerinlerde, ayağın çok aniden dorsiflaksiyon yaptığı pozisyonlarda M. plantaris’in tendonu kopabilir.

    10. Bir masaya oturmuş bireyin bacağı serbest fleksiyonda iken Lig. patellae’ ya bir refleks çekici ile vurulursa, diz sıçrayarak ekstensiyon yapar. Buna patella refleksi denir. N. femoralis kesilerinde patella refleksi kaybolur.

    Refleks merkezleri L2 – L3 – L4 M. spinalis segmenlerinde refleks kaybolur. Patella refleksi klinikte en çok muayene edilen bir reflekstir.

    Dışyan grup kaslar, iki tanedir M. peroneus longus ve M. peroneus brevis. Caput fibulae ve fibula’ nın dış yüzünden çıkarlar. M. peroneus longus 1. metatarsal kemik ile os cuneiforme II’ ‘ye yapışır. M. peroneus brevis ise V. metatarsus’ a yapışır. Bunlar ayağı geriye bükerler ve dışa döndürürler. Çocuk felcinde bu grup kaslar etkilenirler.

    Ayak Kasları

    Ayak kasları ayak sırtı (dorsal) ve ayak tabanı (plantar) kasları olarak iki gruba ayrılırlar. Ayağın sırtında bir kas vardır, M. extensor digitorum brevis, kasın beş parmağa giden beş tendosu vardır. Ayak tabanındaki kaslar, içyan dışyan ve orta (ara) kaslar olarak üç gruba ayrılırlar. İç yan Kaslar : Üç tanedir. M. flexor hallucis brevis, M. abductor hallucis ve M. adductor hallucis. Dış yan kaslar: Üç tanedir. M. flexor digiti quinti brevis, M.abductor digiti quinti ve M.opponens digiti quintidir. Orta kaslar: M. flexor digitorum brevis, parmakları büker. Mm.lumbricales, dört tanedir; üst (proximal) falanksları büker. Mm. interodorsales, dört tanedir; parmaklara abduksiyon yaptırırlar. Mm. interossei plantares, üç tanedir, parmaklara adduksiyon yaptınrlar.
    Ayak kasları aynı zamanda ayağın şeklini verirler.

    Önemli Yerler ve Oluşumlar:

    Trigonum femorale (Scarpa üçgeni ) : Üstten Lig. inguinale, dışından M. sartorius ve içyandan M. adductor longus’ un sınırlandığı üçgen alandır. Burada, uyluğun büyük kan damarları bulunur: A. ve V. femoralis, A. ve V. profunda femorisi, V. saphena magna’ nın uç parçası.

    Canalis femoralis: Trigonum femorale bölgesi içinde bulunur. Lig. inguinale’nin içyan tarafındadır. Normalde bu kanal yoktur, ancak femoral fıtık olgularında şekillenir. İç organların kanal içinden uyluk derisi altına çıkmalarına femoral fıtık denir. Kanal 2 cm kadar uzunluktadır. Bunun duvarlarını fascia lata’nın iki tabakası ve V. femoralis yapar. Fascia lata, insan vücudunun en kuvvetli fasiyasıdır. Uyluktaki üç grup kas arasına bölmeler verir. Uyluğun ön yüzü üzerinde ve Lig. inguinale’nin altında fascia lata incedir. Fascianın bu kısmına Lamina cribrosa denir. Normalde fıtık yoktur. Burası bağdoku ve lenf damarıyla doldurulmuştur. Kanalın içyan ve dışyan olmak üzere iki deliği vardır. İçyan delik periton ve fascia tarafından kapatılmıştır. Dışyan delik fascia lataya açılır.

    Fossa poplitea (Dizardı çukuru) : Fossa poplitea diz ekleminin arka yüzü üzerinde bulunur. Kenarlarını, M. semitendinosus’ un tendosu içten, M. biceps femoris’ in tendosu, dıştan ve alttan M. gastrocnemius’ un iki başı yapar. Bu çukurdaki büyük kan damarları (A. ve V. poplitea) ve sinirler (N. tibialis. N. peroneus communis), bağdoku içine gömülü olarak bulunurlar.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Systema lymphoıdeum – lenf sistemi

    Lenfler Hakkında Genel Bilgiler

    1. Vücudun herhangi bir yerinde yerleşmiş lenfoid doku içinde (lenf nodları, dalak, timus ve tonsilla).

    2. Kemik iliğinde yer alan miyeloid doku içinde Timus’un ürünü olan lenfositlere T-lenfositi, myeloid dokunun ürünü olan lenfositlere B-lenfositi adı verilir.

    Birçok lenf damarları diseksiyonda görülmezler, ancak özel yöntemlerle canlıda (in vivo) demonstre edilebilirler.

    Lenf kapilleri birçok dokularda, kör uçlarla başlarlar. Aralarında birleşerek daha büyük toplayıcı (afferent) damarları oluştururlar. Bu damarlar en yakındaki veya bölgesel lenf nodlarına giderler.
    Kural olarak lenf, kan dolaşımına karışmadan önce bir veya birkaç lenf nodunun içinden geçer.

    Bir lenf kapillerinin duvarı, kan kapillerine benzer şeklinde tek katlı endotel hücrelerinden yapılmıştır. Damarlar büyüdükçe duvarda bağ dokusu görülür. En büyük lenf damarları truncus lymphaticus ve ductus lymphaticus dexter adını alırlar. Bunların duvarında ayrıca düz kaslarda bulunur.

    Lenf düğümlerine (nodüllerine) lenf taşıyan damarlara afferent lenf damarları, lenf nodundan çıkan lenf damarına efferent lenf damarı denir. Ancak bir lenf düğümünün effrent lenf damarı başka bir lenf düğümünün afferent lenf damarı olabilir. Lenf bir veya birkaç lenf düğümünden geçtikten sonra, truncus lymphaticus denilen daha büyük damarlara girer. Bu truncus’lar da aralarında birleşerek iki büyük kanal oluştururlar.
    1. Ductius thoracicus.
    2. Ductus lymphaticus dexter.
    Birincisi sol V.jugularis interna ile sol V. subclavia’ nın birleştiği köşeye açılır.
    Baş ve boynun sağ yarısı, sağ üst ekstremite ve toraksın sağ üst yarısının lenfini Ductus lymphaticus dexter’ e, geriye kalan tüm vücut kısımlarının lenfini Ductus thoracicus boşaltır.

    Yüzeysel lenf damarları: bunlar derinin veya derialtı dokusunun içinde seyrederler. Lenf kapilleri derinin yüzeysel kan damarlarına paralel seyrederler ve aralarında birleşerek daha büyükçe damarları yaparlar. Yüzeysel lenf damarları sonunda derin lenf damarlarına dökülürler.

    Derin lenf damarları: Bunlar derin fasiya ve yüzeysel fasiya içinde seyrederler. Çoğunlukla da büyük derin kan damarlarını yandaş izlerler. Bu lenf damarlarının duvarları kalıncadır ve bağ dokusu ile düz kas lifleri içerirler. İçlerinde kapakçıklar vardır.

    Lenf Düğümleri (Nodülleri)

    Yuvarlak, oval veya fasulye şeklinde yapılardır. Şiştikleri zaman kolayca palpe edilirler. Lenf düğümleri aksillar ve inguinal bölgede önemli kümeler oluştururlar. Boyun damarları yandaş olarak da zincir yaparlar.
    Lenf düğümleri lenfatik doku kümeleri içerirler. Büyüklükleri bir toplu iğne başından iri bir fasulye büyüklüğüne kadar değişebilir.

    Genellikle düğümün bir tarafında hilus adı verilen bir girinti vardır. Buradan kan damarları, sinirler düğüme girerler. Düğümün efferent damarı hilus’dan çıkar. Düğümün çevresi bir kapsülle sarılmıştır. Afferent lenf damarları düğüme periferde herhangi bir yerden, kapsülü delerek girerler. Bir düğüme çok sayıda afferent damar girebilir.
    Düğüm dışta kalın bir cortex ve içte daha koyu bir medulla’ dan oluşmuştur. Hilus’ ta cortex yoktur.

    Kapsül düğümün içine doğru trabekula denilen bölmeler gönderir. Trabekulaların arasını ise daha ince retikulum ağları doldurur. Trabekula ve retikulum lenfoid dokunun sünger şeklinde iskeletini oluşturular.

    Korteks kısmında lenfositler lenf folükülleri yaparlar. Medulla ise hücre kordonlarından oluşmuştur.

    Retikuloendoteliyal hücreler trabekulalar boyunca dizilmiştir bunlar, lenf düğümünün içinden geçerken içindeki yabancı maddeleri temizlerler. (Örneğin, akciğerin lenf düğümleri bireyin içtiği sigara dumanındaki yabancı maddeleri ve soluduğu tozları temizler).
    Lenf afferent damarlardan korteks’ in altındaki subkapsüler aralığa (sinus marginalis) dökülür. Lenfatik ve retikuloendoteliyal hücreler arasında süzüldükten sonra, genellikle bir tek efferent damardan ve hilus’ tan lenf düğümünü terkederek ya başka bir düğüme veya daha büyük lenf damarlarına akar.

    Lenf düğümlerine giren sinirler yalnızca vazomotordur (kan damarlarının lümenlerini daraltıp, genişletirler).

    Lenf vücudun çeşitli dokularındaki hücreler arası aralıklardan toplanır.
    Genellikle bir kapiller yatağının arterioler ucundan, venöz ucundan absorbe edilenden daha fazla doku sıvısı oluşur. Bu fazla sıvı lenf kapilleri tarafından boşaltılır.

    Lenfatik Sistemin Fonksiyonları

    1. Doku sıvısı ve proteinin boşaltılması : Lenf kapilleri özellikle hücreler arası boşluktan plazma absorbe ederler ve bu plazmayı venöz dolaşıma aktarırlar. Bu aktarma sırasında lenf, nodlarından geçerken içindeki zararlı maddeler makrofajlar tarafından fagosite edilir. Aynı yoldan enfekte bir alandan alınan bakteri ve mikroorganizmalar da yakalanırlar ve bunların kan dolaşımına girmesine engel olunur.

    2. Yağ emilimi ve iletimi: İnce bağırsağın lenf damarlarına özel olarak lakteal ismi verilir. Bu damarlar içinde dolaşan lenf süt beyazı renktedir ve chylus adını alır.

    Chylus bağırsaklardan emilen yağ, yağ asitleri, gliserol, amino asitler, glukoz ve diğer maddeler (örneğin; ilaçlar) içerir.

    3. Vücut savunma mekanizmasına katkı: Lenfatik sistem vücut için çok önemli olan bağışıklık mekanizmasının büyük bir kısmını içerir. Enfekte alandan lenf kapillerine giren küçük miktarda bir yabancı proteine karşı immünolojik olarak görevli hücreler tarafından özgün antikor hazırlanır veya lenfositler doğrudan enfeksiyon alanına kan damarları ve doku sıvısı yoluyla ulaşırlar. Buna bağışıklık cevabının humeral mekanizması denir. Eğer organizmaya yabancı doku nakil (organ transplantasyonu) yapılırsa, lenfositler nakledilen yabancı dokunun reddi için çalışırlar.

    Klinik Önemi

    1. Enfekte bir alanın lenfini boşaltan lenf damarları ile ilgili lenf düğümleri çoğunlukla iltihaplanır. Lenf damarlarının iltihaplanması lenfanjit denir.

    2. Mikrofilaris nocturum adı verilen bir parazitin yumurtaları lenf damarlarına girerek büyük damarları tıkayabilirler. Sonuçta bacaklar, erkeklerde scrotum gibi vücut kısımları aşırı derecede büyüyebilir. Bu hastalığa Elefantiyazis (Fil hastalığı) adı verilir.

    3. Kanser hücreleri de lenfatik damarların tıkanmasına ve ödeme neden olabilir.

    4. Radikal mastektomi gibi ameliyatlarda çok sayıda lenf düğümünün çıkarılması sonucu, lenf akımının yetersiz kalması sebebiyle üst ekstremiteler de şişmeler görülebilir.

    5. Lenfatik sistem kanser hücrelerinin metastazında (yayılmalarında) önemli bir yoldur. Bu duruma malign hücrelerin lenfojenik metastazı denir. Lenf düğümlerinin sünger şeklindeki iskelet yapısı hatırlanırsa, lenfe karışan bir kanser hücresinin lenf nodunda kolayca takılıp üreyebileceği hemen anlaşılır.

    6. Lenf damarlarının ve düğümlerinin röntgen filminde görünür duruma getirme çalışmasına lenfanjiyografi adı verilir. Bu ancak bir periferik lenf damarının kanüle edilerek içine radyopak madde enjeksiyonuyla olabilir.

    Lokal Lenf Düğümleri

    Vücudumuzdaki lenf düğümleri, alttaraf, pelvis, karın, göğüs, baş ve boyun lenf düğümleri olmak üzere altı ana başlık altında incelenir.

    1. Alttaraf lenf düğümleri : İnguinal, popliteal ve anterio- tibial olmak üzere üç grup oluştururlar. İnguinal lenf düğümleri 1-3 tanesi derin olmak üzere toplam 12-16 adet lenf düğümlerinden ibarettir. Yüzeysel (süperficial) inguinal lenf düğümleri serbest alttaraf, dış genital organlar ile kalça ve karın ön duvarından lenf toplarlar. Poplitea da bulunan popliteal lenf düğümleri 6-7 tane olup, ayak ve bacaktan aldıkları lenfayı inguinal lenf düğümlerine
    gönderirler.

    Lymphonodi inguinalis superficialis Klinik Bilgi

    1. Superficial lenf düğümlerir çok yüzeysel yerleştiği için patolojik değişikliklere uğramasalar bie palpe edilebilirler.
    2. Lenf düğümlerini radyolojik olrak görünür duruma getirme çalışmasına lenfanjiografi denir. Ayak sırtında deri altına enjekte edilen tripan mavisi lenf damarlarını görünür hale getirir. Görünen damara girilerek radyopak madde enjekte edilir.
    3. İnguinal lenf düğümlerinin yalnız alt extremite lenfini değil, dış genital organlar, anal kanal ve perineum ve kısmen de uterus’ un lenfini de aldığını bilmek klinik açıdan önemlidir.

    Alt extremiteden gelen minor sepsisler bu düğümleri şişirebileceği gibi, dış genital organlar ve anal kanalın kanserleri veya perineum apseleri de bu lenf düğümlerini şişirebilirler.

    2. Pelvis lenf düğümleri : Parietal ve visseral olmak üzere iki grup halinde incelenirler. Parietal grup, iliak damarlar boyunca visseral grup pelvis organlarının yakınlarında (Örneğin Lymphonodi paravesiculares, Lymphonodi pararectales) bulunurlar. Bu düğümlerin lenfası, lumbal düğümler üzerinden Truncus lumbalis yolu ile Cisterna chyli’ ye akar. Alttaraf lenfatikleri pelvis lenf düğümlerine bağlanır.

    3. Karın lenf düğümleri : Karın ön ve yan duvarlarının lenfası iki ayrı bölgesel lenf düğümü grubuna ulaşır, Göbeğin üzerindekiler aksiler, göbeğin altındakiler inguinal lenf düğümlerine akar. Karın boşluğunun lenf düğümleri, parietal ve visseral olmak üzere iki grupta incelenir. Parietal grup, V. cava inferior ve Aorta abdominalis’ in etrafında (Lymphonodi lumbales) visseral grup ise Truncus coeliacus A. mesenterica superior et interior etrafında yer alır. Lumbal lenf düğümlerinin efferentleri Truncus lumbalis-Cisterna chyli’ ye, visseral lenf düğümlerinin efferentleri ise Truncus intestinalis yolu ile Cisterna’ ya akar.

    4. Göğüs lenf düğümleri : Göğüs duvarı lenf düğümleri parietal, göğüs boşluğunda bulunan organların yakınındaki lenf düğümleri de visseral grubu oluştururlar. Parietal grupta parasternal, interkostal ve diafragmatik lenf düğümleri vardır, visseral grup lenf düğümleri üst ve arka mediastinumda, Arcus aortae, Trachea, bronşlar ve Osephagus etrafında yer alır. Bu lenf düğümlerinin efferentleri Truncus bronchomediastinalisler yolu ile Ductus.thoracicus ve Ductus lymphaticus dexter ‘e akar.

    5.Üsttaraf lenf düğümleri : Üsttarafta el sırtı ve avuç içinde oluşmaya başlayan lenf damarları yüzeysel ve derin iki yol izleyerek bölgesel lenf düğümlerine ulaşır. İlk durak cubital, ikinci durak ise aksiller lenf düğümleridir. Önemli bir bölgesel lenf düğümü topluluğu olan aksiller lenf düğümleri 5 grup halinde (Apikal, sentral, lateral, subscapuler ve pektoral lenf düğümleri) yerleşmişlerdir. Efferentleri Truncus subclavius yolu ile solda Ductus. thoracicus’ a sağda Ductus lymphaticus dexter’e ulaşır.

    6. Baş ve boyun lenf düğümleri : İnsan vücudunda mezenter lenf düğümlerinden sonra en kalabalık lenf düğümü topluluğu baş-boyunda bulunur. Bu düğümler, iki horizontal, üç vertikal zincir oluştururlar. Üst horizontal zincirde oksipital, mastoid, parotideal, facial, submental ve submandibuler alt horizontal zincirde ise supraclavikular ve skalen lenf düğümleri yer alır. Vertikal zincirler yüzeyel ve derin boyun lenf düğümleri (Lymphonodi cervicales superficiales et profundi) tarafından oluşturulur. Baş-boyun lenfası sonunda Truncus jugularis’ te sonlanır.

    Timus (Thymus) : Timus, göğüs boşluğunun ön üst bölümünde yer alan lenf sisteminin temel organıdır. Sağ ve sol iki loptan ibaret olan Timus’ un boyutları yaş ile değişiklikler gösterir. İki yaşında ortalama 12 gr ağırlığı ile vücudun kitlesine oranla relatif olarak en büyük boyuttadır. Puberteye kadar büyüyerek 30-40 grama ulaşır. Puberteden sonra kademeli olarak küçülür. (involutio) piramidal şekildeki Timus lopları dıştan bir bağ doku kapsülü ile sarılmıştır. Kapsülden ayrılan bölmeler (trabecula) ile timus dokusu 1-2 mm boyutlu lobuslara ayrılır. Her bir lobulus’un periferik bölümü yoğun küçük lenfositlerle doldurulmuştur. Bu alan corteks olarak adlandırılır. Lobulusların merkezi bölümleri (medulla) lenfositten fakir olup epitelioretikulositlerin oluşturduğu Hassal cisimcikleri’ ni içerir.

    Timus, kemik iliğinde yapılıp kendisine gelen lenfositleri spesifik antijenle duyarlıyarak T lenfositler haline getirir. T lenfositleri yıllarca yaşayarak hücresel immüniteyi sağlarlar.

    Timus ayrıca, timosin, alfa timosin, β 1.2…5.timopoietin, I-II timik humoral hormon (THH). timostimulin ve faktör timik serum (FTS) gibi hormonları salgılar.

    Tonsillalar (Bademcikler) : Ağız ve burundan yutağa geçişte, mukoza altında bulunan lenf follikülleri çok gelişmiş olup mukozayı itmiş ve makroskopik olarak görünür hale gelmişlerdir. Bunlar tonsilla (bademcik) olarak adlandırılır.

    Tonsillalar lenfosit üretirler, bu lenfositler mukozayı geçerek ağız ve yutak boşluğuna geçerler. Yutak girişinde yer alan tonsilla pharyngealis (adenoidea), tonsilla tubaria, tonsilla palatina ve tonsilla lingualis’ ten ibaret 6 bademcik kesintisiz bir savunma halkası oluştururlar.

    Appendix vermiformis, çok yoğun lenfoid bir doku içerdiğinden bazı Anatomistler tarafından Tonsilla abdominalis olarakda adlandırılır.

    Dalak (Splen, Lien) : Büyük bol damarlı bir lenfatik organdır. Karın boşluğunun sol üst köşesinde ve Diafragmanın altında bulunur. Vücudun en büyük lenfoid doku kitlesidir. Normal olarak dıştan elle palpe (elle yoklama) edilemez. Ancak bazı hastalıklarda büyürse kaburgalar altında yoklanabilir. Dalağın Diafragmaya bakan yüzü konveks ve düzdür. Organlara bakan yüzü ise hem organ izleri ve hem de hilus (göbek) adında çukur bir bölge bulunur. Hilus’ tan damar ve sinirler organa girerler

    Dalak yumuşak çok damarlı ve koyu kırmızı renktedir. Eritrositlerin (alyuvar) tahribi ve demirden yeni hemoglobinin hazırlanması ile görevlidir. Bunun yanında hasarlanmış fonksiyon dışı kalmış kan hücreleri ve trombositleri kandan filtre eder. Kandaki yabacı partiküller,bakteri ve virüsler dalakta immun cevabı başlatarak hücresel ve humoral immun cevapları ortaya çıkarır. Lenfanın immunolojik bir filtresi olarak görev yapan lenf düğümlerine benzer şekilde,dalakta kanın immunolojik filtresi gibi işlev yapar.

    Dalak önemli bir fagositik ve bağışıklık organıdır. Herhangi bir nedenle çıkarılması veya doğuştan yokluğu durumunda, her ne kadar dikkate değer bir klinik sorun yaratmazsa da kanda bazı karekteristik değişmelere neden olur. Örneğin,splenik anemi gibi.

    Dalak, koyu kırmızı renkte, taşıdığı kan miktarına göre 100-200 gram ağırlığında, yaklaşık olarak 4 x 8 x 12 cm boyutlarındadır. Fibröz kapsülünün gönderdiği trabeküller ile bölünmüş olan dalak dokusu, beyaz ve kırmızı pulpa olarak adlandırılan iki tip lenfoid kitleden oluşur. Beyaz pulpa.Lymphonodi splenicus (Malpighi follikülleri), kırmızı pulpa ise lenfoid kordonlardan (Chorda splenica – Billroth kordonları) yapılıdır.

    Dalak Klinik Bilgi

    1 Dalağın bir kısmı çıkarılırsa çok hızlı rejenerasyona uğrar. Ancak dalağın tamamının bile çıkarılması (splenektomi) fazla bir fonksiyonel bozukluk yapmaz.

    2. Splenomegali dalağın aşırı büyümesi olgusudur. Hastalıklı dalak normal büyüklüğünün 10 misline ulaşabilir. Bu durumda karın boşluğunun sol yarısını tamamen doldurur. Dalak büyüdüğü zaman sol kostal kenarın altına iner ve çentikli üst kenarı aşağı ve içe doğru bakar. Hasta derin nefes aldığı zaman bu çentikli kenar aşağı ve öne doğru hareket eder ve karından palpe edilebilir.

    3. Travma, tümörler bazı hematolojik hastalıklar dalağın çıkarılmasını gerektirebilir. Splenektomi dediğimiz bu ameliyat sırasında Cerrah, dalağa dokunan pankreas’ ın kuyruğunu zedelememeye dikkat etmelidir.

    4. Dalak kaburgalar tarafından iyi korunduğu halde, karna gelen darbelerde kolay yırtılan bir organdır. Dalak yırtılmasında aşırı intraperitoneal kanama olur ve hasta şoka girebilir.

    5. Enfeksiyoz mononukleaz, sıtma veya septisemi’ de dalak çok büyüdüğü için kendiliğinden yırtılabilir buna spontan dalak ruptürü adı verilir.

    6. Lienis accessorius : Bir veya iki küçük fazladan oluşmuş dalak insanların
    % 10’ unda vardır. Bunlar 1 cm. kadar çapında ve Pankreas’ ın kuyruğuna gömülmüş olarak bulunurlar. Bazen gastrolienal ligamentin iki yaprağı arasına da yerleşirler.

    Splenik anemi gibi dalağın çıkarılması endikasyonu olan bir hastalıkta, eğer bu yardımcı dalaklar da çıkarılmazsa ameliyattan sonra hastalığın semptomları devam eder.

    7. Splenoportografi adını verdiğimiz bir yöntemle dalağı radyolojik olarak görebiliriz. Bunun için dalağın içine radyopak madde enjekte edilir. Ayrıca dalaktan kolayca iğne biopsisi de yapılabilir. Ancak bu işlemler sırasında dalağın Recessus costodiaphragmaticus ile ilişkisini akılda tutmak çok önemlidir. Bu recessus mid-aksiller hatta 10. costa düzeyindedir. İğne ile recessus’ tan pleura boşluğuna girilirse pnömothorax olabilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Systema respıratorıum – solunum sistemi

    Solunum sistemi, kan ile atmosfer havası arasında oksijen ile karbondioksit değişimi oluşturabilecek şekilde özelleşmiş bir sistemdir. . Solunum sistemi gaz değişimine ilaveten organizmada pH ve sıcaklık düzenlenmesine de katkıda bulunur.

    Canlılığın en önemli göstergelerinden biri olan soluk alıp-verme, vücut hücrelerinin ihtiyacı olan oksijenin sağlanması ile artık bir madde olan karbondioksitin uzaklaştırılmasına yöneliktir. Vücut hücrelerinin metabolizmaları için gerekli olan oksijenin sağlanması yanında, zararlı olan karbondioksitin ortamdan uzaklaştırılması, dolaşım sisteminin taşıma fonksiyonu yardımı ile solunum sistemi tarafından gerçekleştirilir.

    Gaz değişimi, organizmada akciğerler ve hücre düzeyi olmak üzere iki bölgede yapılmaktadır. Akciğerlerdeki gaz değişimine eksternal solunum, hücre düzeyindeki ise internal solunum olarak adlandırılmaktadır. Bu iki bölgede oksijen ve karbondioksit kısmı basınç farkları doğrultusunda pasif difüzyon ile değişime uğrarlar.

    Akciğerlerde kana geçen oksijen, hemoglobin molekülüne bağlanarak taşınır ve hücrelere getirilir. Hücre düzeyinde oksijen hücrelere verilir, hücrelerden ise metabolizma sonucu oluşan karbondioksit alınır ve akciğerlere getirilir. Kanda karbondioksit büyük oranda bikarbonat iyonu şeklinde taşınmaktadır. Kanda karbondioksit miktarının artması pH’ ı düşürür.

    Akciğerler ve göğüs kafesi elastik yapılardır. Akciğerleri göğüs kafesine doğru çeken güç pleura yaprakları arasındaki negatif basınçtır. İnspirasyon sırasında bu negatif basınç daha da yükselir.

    Vücut hücrelerine oksijenin iletilmesi, hücrelerin metabolizmaları sonucu oluşan karbondioksitin atmosfer havasına verilmesi ile ilgili olaylar topluca solunum (respiration) olarak adlandırılır. Solunumun üç fazı vardır:

    1. Pulmoner ventilasyon : Akciğerdeki hava kesecikleri (alveoli) ile atmosfer havası arasındaki gaz değişimi, pulmoner ventilasyon (akciğerin havalanması) olarak adlandırılır. Pulmoner ventilasyon inspirasyon (soluk alma) ve ekspirasyon (soluk verme) ile sağlanır.

    2. Difüzyon : Solunum membranı yolu ile akciğer alveollerindeki oksijenin akciğer kapillerleri içindeki kana, kandaki karbondioksitin de yine aynı yolla alveollere geçişi solunumun difüzyon fazını oluşturur. Atmosfer havası ile kan arasındaki gaz değişimini ifade eden bu faz dış solunum olarak ta adlandırılır.

    3. Taşıma (transport) : Akciğer kapillerlerindeki kana geçen oksijenin dolaşım sistemi yolu ile hücrelere, hücrelerde metabolizma sonucu oluşan karbondioksitin kana ve akciğer kapillerlerine iletilmesine solunumun taşıma fazı denir. Bu fazda, kan ve hücreler arasında gerçekleşen gaz değişimi iç solunum olarak adlandırılır.

    Solunum sisteminin alveoller dışındaki bölümü hava iletimi ve dağıtımı ile ilgilidir. Hava iletici bölüm olarak da adlandırılan bu yollar sistemi havanın serbest geçişi için çok elverişli olduğu gibi aynı zamanda temizleme, ısıtma ve nemlendirme fonksiyonlarını yerine getirebilecek yeteneklere de sahiptir. Böylece solunum sistemi oksijenden zengin bir hava sağlamakla kalmaz aynı zamanda atmosfer havasının eksikliklerini tamamlayıp zararlı içeriklerini de yok eder.

    Solunum sisteminin diğer fonksiyonları, burundaki özel epitelle sağlanan koku duyusu (olfaction) ve gırtlak tarafından gerçekleştirilen ses üretimi (fonatio)’dir. Solunum sistemi ayrıca, vücudun pH düzeyinin ayarlanmasına da (homeostasis) yardımcı olur.

    Öğretim kolaylığı amacıyla solunum sistemi iki temel bölüme ayrılır. Bunlardan birincisi oksijenle yüklü havanın dış ortamdan alınarak akciğerlerdeki alveollere (alveollerdeki karbondioksitten zengin havanın dışarıya) iletildiği boru sistemi (Solunum yolları) ikincisi ise gaz alış-verişinin gerçekleştirildiği alveoller ve solunum membranından (alveolo-kapiller kompleks) ibaret olan akciğer parankiminden (Solunum organı-akciğer) oluşur. Alveolo-kapiller kompleks makroskopik anatomiden çok histoloji ve fizyoloji bilim dalları tarafından daha ayrıntılı şekilde ele alınır.

    Solunum (soluk alıp verme), vücudun gereksinmelerine göre düzenlenir. Bu düzenleme, beyin sapında (medulla oblongata ve pons) bulunan solunum merkezi tarafından idare edilir. Solunum merkezi kendi içinde yer alan pnömotoksik alt merkez ile akciğerlerdeki gerilme reseptörleri ve bazı vücut damarlarında bulunan oksijen azlığı ve pH değişimlerine duyarlı reseptörlerin ilettiği uyarıların baskısı altındadır. Bunlar dışında, korku, heyecan, vücut ısısındaki artma ve egzersizler de solunum ritminde değişiklikler yaparlar.

    Solunum Sisteminin Fonksiyonları
    1.Oksijen sağlar.
    2. Karbondioksiti atar.
    3. Kanın hidrojen iyon konsantrasyonunu (pH sını) düzenler.
    4. Konuşmak için gerekli sesleri üretir (fonasyon).
    5. Mikroplara karsı vücudu savunur.
    6. Kan pıhtısını tutar ve eritir.

    SOLUNUM SİSTEMİNİN ORGANİZASYONU

    Solunum sistemi anatomisini hava iletici bölüm ve solunum organı başlıkları altında ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1.İletici Bölüm

    Solunum yolları, göğüs boşluğunda yer alıp almamasına göre üst ve alt solunum yolları olarak ikiye ayrılır. Üst solunum yolları burun (Nasus), yutak (Pharynx) ve gırtlak (Larynx)’tan, alt solunum yolları ise soluk borusu (Trachea), bronşlar (Bronchi) ve respiratuvar bronşioller’ e kadar olan akciğer içi hava iletici bölümden ibarettir.

    1. Nasus, Rhinos (Burun)

    Üst solunum yollarının temel organı olan burun, bir solunum yolu olma yanında, içinde taşıdığı özel mukoza sayesinde koku organı olarak ta fonksiyon görür. Burun hastalıkları klinikte Kulak Burun Boğaz (K.B.B.) Hastalıkları Uzmanları tarafından teşhis ve tedavi edilir. Burun hastalıkları bilimi, Grekçe burun anlamına gelen rhinos teriminden türetilmiş Rhinoloji adlandırması ile belirtilir.

    Burun, anatomik olarak dış burun ve burun boşluğundan ibarettir.

    Dış Burun (nasus externus) : Yüzün orta hattında yerleşmiş, öne-aşağıya doğru uzanan piramidal bir oluşum şeklindedir. Biyolojik gelişimde sadece insana özgü bir yapı olan dış burunun şekil ve büyüklüğü birçok varyasyonlar gösterir. Dış burnun alt yüzündeki delikler (nares, nostrilis), solunan havanın aşağıdan yukarıya doğru yönlenmesini, böylece solunan havanın burun boşluğundaki koku bölgesi ile temasını kolaylaştırır.

    Dış burunun serbest bir ucu (apex), sırtı (dorsum), kanatları (alae) ve alına bağlanan bir kökü (radix) vardır. İskeleti, kemikler ve kıkırdaklardan ibarettir. Kemik iskeleti Os nasale, Maxilla’nın proc. frontalis’ i ve Os frontale’ nin pars nasalis’ i, kıkırdak iskeleti ise burun bölmesi kıkırdağı (Cartilago septi nasi) ile burun kanadı kıkırdaktan (cart. alaris major ve cartt. alares minores) oluşur.

    Dış burunun derisi, çok sayıda büyük yağ bezleri içeren ince, kılsız bir deri olup, alttaki yapılara gevşek olarak tutunmuştur. Dış burun etrafında bulunan iskelet kasları (M. dilatator naris ve M. compressor naris) nares’ lerin açıklıklarını etkilerler.

    Dış burun, facial ve oftalmik atardamarın dalları ile kanlandırılır. Lenfası altçene altı ile boyun derin lenf düğümlerine akar.

    Cavitas nasi (Burun Boşluğu) : Burun boşluğu, bir bölme ile iki eşit boşluğa ayrılmış, irregüler şekilli, solunum yollarının başlangıç bölümüdür. Öndeki nares’ ler aracılığı ile dış ortamla ilişki kuran boşluk, arkadaki choana’ larla yutak boşluğunun burun bölümüne (nasopharyx) bağlanır. Burun boşluğunun her bir yarımının tavan, taban, dış yan duvar, iç yan duvar olmak üzere dört duvarı vardır.

    Tavan, burun bölmesi kıkırdağının proc. lateralis’ leri, Os nasale, Os etmoidale’ nin lamina cribrosa’ sı ve Os sphenoidale’ nin corpus’ u tarafından oluşturulur.

    Taban, önde Maxilla’ nın sert damak çıkıntısı, arkada ise damak kemiğinin horizontal parçası tarafından oluşturulur.

    Dışyan duvar, burun boşluğunun en geniş ve en komplike duvarıdır. Burada üç concha ile bunların arasında uzanan hava yolları (meatus) bulunur. Concha’ lar, concha nasalis süperior, concha nasalis medius ve concha nasalis inferior, yollar ise meatus nasi superior, meatus nasi medius ve meatus nasi inferior olarak adlandırılır.

    İç yan duvar, burun bölmesi (septum nasi) tarafından yapılır. Septum nasi’ nin önden arkaya doğru deri, kıkırdak ve kemik (Cartilago septi nasi, Lamina perpendicularis ossis ethmoidalis ve Vomer) olmak üzere üç bölümü ayırt edilir.

    Burun boşluğu, dış ortam ve yutak dışında nazolakrimal kanal aracılığı ile Orbita, özel açılma delikleri aracılığı ile paranasal sinuslarla bağlantı halindedir.

    Burun Boşluğunun Örtüsü Ve Fonksiyonel Bölgeleri

    Burun boşlukları, modifiye deri ile kaplı vestibulumlar hariç mukoza ile örtülüdür. Mukoza ile örtülü olan bölüm de farklı fonksiyonlar nedeni ile kendi içinde solunum ve koku bölgelerine ayrılmıştır. Bu bölgeleri ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Deri bölgesi (Regio cutanea) : Burun boşluğunun giriş bölümü Vestibulum naris’ ten içeri giren dış burun derisinin modifiye şekli ile örtülüdür. Modifiye deriden oluşan bu örtüde vibrissae olarak adlandırılan kalın – kısa kıllar bulunur. Vibrissae’ ler solunan havadaki büyük partikülleri filtre ederler.
    2. Solunum bölgesi (Regio respiratoria) : Vestibulum’ dan koku bölgesine kadar uzanan burun boşluğu, solunum epiteli olarak ta adlandırılan cilia’ lı columnar epitel ile örtülüdür. Kanlanması zengin olan ve mukus salgılayan goblet hücreleri de içeren solunum mukozası solunan havanın ısıtılıp, nemlendirilmesi yanında temizlenmesini de sağlar. Solunan hava, solunum bölgesi sayesinde uygun özelliklere kavuşur, bu nedenle sürekli açık kalması gerekir. Burun boşluğunun kapalı olduğu durumlarda ağız boşluğu yolu ile alınan hava uygun sağlıklı koşullara sahip değildir.
    3. Koku bölgesi (Regio olfactoria) : Burun boşluğunun, üst concha düzeyinin üzerinde kalan bölümü (yaklaşık burun boşluğunun 1/3 üst bölümü) koku epiteli (Epithelium olfactorium) olarak adlandırılan özel bir örtü ile kaplıdır. Bu epitel, koklanan hava içinde bulunan kokuları algılıyabilecek olfaktor sinir hücrelerine sahiptir. Olfaktor sinir hücrelerinin merkezi uzantıları beyindeki özel yapılara ulaşır.

    Burun boşluğu mukozası, somatik (N. maxillaris, N. ophthalmicus), özel (N. olfactorius) ve otonom sinirlerle innerve edilir. Maksiller, facial ve oftalmik arterin dalları tarafından kanlandırılır. Lenfası, submandibuler ve boyun derin lenf düğümlerine akar.

    Burun mukozasını kanlandıran damarlar, A. maxillaris’ ten ve üst dudak arteri olan A. facialis’ ten gelir ve burun bölmesinin ön alt bölümündeki mukoza altında çok zengin ve kolay kanayan bir ağızlaşma yaparlar. Burun kanamalarının (Epistaxis) % 80-90 ının gerçekleştiği bu alana Little alanı veya Locus Kiesselbachi denir.

    Paranasal Sinuslar

    Burun boşluğuna birer delikle açılan havalı kemik boşluklarına sinus paranasales, denir. Duvarları kompakt kemikten yapılı olan bu boşluklar, burun boşluğunun büyük bir bölümünü döşeyen solunum epiteli ile örtülüdür. Bu epitelin salgısı, özel delikler aracılığı ile burun boşluğuna akıtılır. Paranasal sinuslardakı solunum epitelinin iltihabına sinuzitis denir. Yetişkinde toplam hacimleri 40-60 ml olan paranasal sinuslar konuşmada rezonatör rol oynama yanında kafatasının ağırlığının azaltılmasını da sağlarlar.

    Sinus frontalis, kaş çıkıntılarının arkasında, Os frontale içinde yer alır. Sağ sol iki frontal sinusun hacmi 7 ml olup salgılarını burun orta meatusuna akıtırlar.

    Sinus maxillaris, paranasal sinusların en büyüğü olup, her biri 14 ml (total 28-30 ml) kadardır. Sinus maxillaris’ in salgısı hiatus maxillaris aracılığı ile burun orta meatusuna akar.

    Sinus sphenoidalis, corpus sfenoidalis içinde yer alan 7 ml hacimli küçük bir sinustur. Üstte fossa hypophysialis ve Nervus opticus et Chiasma opticum ile komşudur. Salgısı üst concha’ nın üst tarafında kalan Recessus sphenoethmoidalis’ e akar.

    Sinus ethmoidales, etmoid kemiğin labirenti içinde yer alan 3,5 ml hacimli havalı boşluklardır. Salgılarının bir kısmı üst meatusa bir kısmı da orta meatusa akar.

    2. Pharynx (Yutak)

    Burun boşlukları, ağız boşluğu ve gırtlağın başlangıç bölümünün arkasında yer alan hem sindirim hem de solunum fonksiyonu olan bir organdır. Kabaca huni şeklinde olan yutağın kafatası tabanına tutunan bölümü geniş olduğu halde, aşağıda 6.boyun omurunun alt kenarı hizasında yemek borusu ile devam eden bölümü dardır.

    Yutağın arka duvarı C 1 – C 6 omurları ile ilişkilidir. Muskulo-membranöz ön yan duvarları, önde bazı oluşumlara sahiptir. Bunlar, yukarıda burun boşluğu ile bağlantı sağlayan Choanae narium’ lar, ortada ağız boşluğu ile bağlantıyı sağlayan Isthmus faucium ile aşağıda gırtlağa açılan giriş deliği – Aditus laryngis’ tir. Yutak aşağıda yemek borusu ile devam eder. Yutak, öğretim kolaylığı açısından tarifsel amaçlar için üç bölüme ayrılarak incelenir.

    1. Burun bölümü (Pars nasalis pharyngis-nasopharynx)
    2. Ağız bölümü (Pars oralis pharyngis-oropharynx)
    3. Gırtlak bölümü (Pars laryngea pharyngis-laryngopharynx)

    3. Larynx (Gırtlak)

    Gırtlak, boyun ön bölümünde C 3 – C 6 omurlar düzeyinde, soluk borusu ve laryngopharynx arasında yer almış özelleşmiş bir organdır. Gırtlak, solunum havasının geçtiği bir iletici yol olma yanında, alt solunum yollarını koruyan bir sifinkter olarak da görev yapar. İnsan gırtlağı, aynı zamanda havalı ve yaylı çalgıların bir kombinasyonu şeklinde ortaya çıkmış, kişinin zeka ve eğitim düzeyi ölçüsünde şaşırtıcı derecede yetenekli canlı bir müzik aletidir.

    Boyunda büyük damarların arasında olarak öne doğru uzanan gırtlak, yüzeyde deri, derialtı dokusu ve infrahyoid kaslarla (strap kasları) örtülmüştür. Yukarda Aditus laryngis ile Laryngopharynx’ e açılan gırtlak boşluğu (Cavitas laryngis), aşağıda soluk borusu ile devam eder. Yetişkin erkeklerde C3 – C6 omurlar düzeyinde bulunan gırtlak, çocuklarda ve yetişkin kadınlarda daha yüksek seviyede yer alır. Larynx aynı zamanda cinsiyet farklılaşması gösteren bir organdır. Cinsiyet farklılaşması esnasında, gırtlak aşağıya doğru kayarken (descensus), tüm gırtlak kıkırdakları da genişler.

    Gırtlağın iskeleti membranlar ve bağlar tarafından birbirlerine bağlanan ve kaslar tarafından hareket ettirilen kıkırdaklardan yapılıdır.

    1. Gırtlak kıkırdakları – Cartilagines laryngis

    Gırtlak kıkırdakları, çoğu hiyalin kıkırdak karakterinde olan 6 adet kıkırdak olup, bunlardan thyroid (kalkan) kıkırdağı, cricoid (halka) kıkırdağı, arytenoid (ibrik) kıkırdakları çift ve epiglottis (yaprak) kıkırdağı tek olup bu kıkırdak larynx fonksiyonlarında ayrı bir öneme sahiptir.

    Cartilago thyroidea (Kalkan kıkırdağı) : Gırtlağın ön bölümünde yer alan, kalkan veya yarı açık bir kitap şeklinde bir kıkırdaktır. Larynx kıkırdaklarının en büyüğü ve en belirgin ve seks farklılaşması gösteren kıkırdağı olan kalkan kıkırdak sağ-sol iki laminadan oluşur. Sağ-sol laminalar önde orta hatta, yetişkin erkeklerde 90° kadınlarda 120° açı ile birleşirler. Bu birleşme, erkeklerde daha belirgin olup, adem elması (Pomum adami – Prominentia laryngea) şeklinde boyun ön bölgesinde görülür.

    Cartilago cricoidea (Halka kıkırdağı) : Kalkan kıkırdağın aşağısında, soluk borusunun ilk kıkırdağı üzerine oturmuş halka – yüzük şeklinde bir kıkırdaktır. Cart. cricoidea, gırtlağın en kalın ve en sağlam kıkırdağıdır. Halka şeklinde olması, gırtlakta hava yolunun sürekli açık tutulmasında önem taşır. Cart. cricoidea direkt ve indirekt olarak gırtlağın diğer kıkırdaklarını destekler. İki ibrik kıkırdağı (aritenoid kıkırdağı), Cart. cricoidea’ nın arka bölümü (lamina) üzerine oturur, Kalkan kıkırdağın alt boynuzcukları cart. cricoidea’ nın ön bölümündeki (arcus) özel eklem yüzleri ile eklemleşir.

    Cartilago arytenoidea (ibrik) kıkırdakları : Cart. cricoidea’nın arka bölümü üzerine oturmuş, trianguler, ibrik ve kepçe şeklinde iki küçük kıkırdaktır. Aritenoid kıkırdaklar, gırtlağın ses çıkarma ve sifinkterik fonksiyonlarında direkt rol oynarlar. Tabanındaki iki çıkıntıdan öndekine, proc.vocalis ses teli yapıları (Lig., M. ve Plica vocalis), arka dış yandakine, Proc. muscularis (Cricoaritenoid kaslar) tutunur. Tepesinden Plica aryepiglottica başlar.

    Cartilago epiglottica (yaprak kıkırdağı) : Dil kemiği ve dil kökünün arkasında, gırtlak boşluğu girişinin önünde yer almış, ince, elastik kıkırdak yapısında, yaprak veya raket şeklinde bir kıkırdaktır. Geniş olan üst bölümü serbest olan epiglottis kıkırdağın, dar bir sap şeklindeki alt ucu kalkan kıkırdağın açısının iç yüzüne tutunur. Epiglottis kıkırdağı, gırtlak ve yemek borusu girişlerinde yönlendirici bir polis gibi fonksiyon görür.

    2. Gırtlağın membranları ve bağları : Gırtlağın kıkırdaklarını, birbirlerine ve komşu yapılara bağlarlar. Membranlar, kalkan kıkırdağını dil kemiğine bağlayan tirohiyoid membranı ile gırtlak kıkırdaklarını birbirine bağlayan fibro-elastik membran’ dan ibarettir. Gırtlak boşluğunu döşeyen mukozarın altında yer alan fibro-elastik membranın üst (quadranguler membran) ve alt (trianguler membran-conus elasticus) olmak üzere iki bölümü vardır.

    Bağları : Vokal, vestibuler, cricotiroid ve krikotrakeal (Lig. vocale, Lig.vestibulare, Lig. cricothyroideum, Lig. cricotracheale) bağlardır. Bunlardan vokal bağ conus elasticus’ un, vestibuler bağ quadranguler membranın oluşumuna katılır.

    3. Gırtlağın kasları :

    Gırtlağın ses çıkarma ve sifinkterik fonksiyonlarını gerçekleştirmesini sağlayan kaslar iskelet kası karakterindedir. Bu kaslar, N. vagusun N. laryngeus recurrens dalı tarafından innerve edilir (M. cricothyroideus’ un N. laryngeus superior’ un dış dalı tarafından innervasyonu istisna oluşturur).

    Ses telini geren kas : M. cricothyroideus (M. anticus-tensor kas)

    Ses yarığını daraltan kaslar : M. cricoarytenoideus lateralis, M.arytenoideus transversus et obliquus ve M. cricothyroideus (adduktor kaslar).

    Ses yarığını genişleten kas : M. cricoarytenoideus posterior (M. posticus-abduktor kas).

    Gırtlağın girişini kontrol eden kas : M. aryepiglotticus (M. arytenoideus obliquus’ un devamı şeklinde uzanan bu kas gırtlak girişini kapatır.)

    4. Gırtlak boşluğu (Cavitas laryngis)

    Gırtlak girişi ile krikoid kıkırdağın alt kenarı arasında kalan boşluk gırtlak boşluğu olarak adlandırılır. Gırtlak girişi, gırtlak boşluğunun yutağa açılan deliği olup önde epiglottis’ in kenarları, yanlarda ariepigottik pilikalar, arkada ise interaritenoid çentik ile sınırlanmıştır. Gırtlak girişinin aşağısında kalan, kabaca kum saatini andıran gırtlak boşluğu üç bölüme ayrılarak incelenir:

    1.Vestibulum laryngis (üst bölüm)
    2.Cavum laryngis intermedius (orta bölüm)
    3.Cavum infraglottica (alt bölüm)

    Cavum larynx’ in üst bölüm (vestibulum), gırtlak girişinden yalancı ses tellerine (Plica vestibularis) kadar uzanan, üst tarafı geniş, alt tarafı dar bir bölümdür. Önde epiglottis’ in arka yüzü, yanlarda membrana quadrangulare ve plica aryepiglottica ile sınırlanır.

    Orta bölüm gırtlak boşluğunun en küçük bölümü olup üst sınırı yalancı ses telleri, alt sınırı kord vokaller (gerçek ses telleri – Plica vocalis) hizasından geçirilen düzlemlerle gösterilir. Her bir tarafta, vestibuler ve vokal plikalar arasında kalan mekik şeklindeki çıkmazlar ventriculus laryngis (sinus laryngis) olarak adlandırılır. Ventriculus laryngis’ in yukarıya doğru uzantısı olan sacculus’ ta ses tellerini ıslatacak salgı yapan bezler bulunur.

    Gerçek ses telleri (Plica vocalis’ ler), yalancı ses tellerinin aşağısında, keskin kenarlı, açık gri renkli, orta hatta doğru daha fazla çıkıntı yapmış mukoza kıvrımlarıdır. Cartilago thyroidea ile proc. vocalis’ ler arasında uzarırlar. İçlerinde M. vocalis ve Lig. vocale’ leri taşıyan Plica vocalis’ ler ses üretimi ile alt solunum yollarını korumak üzere sifinkterik fonksiyona sahiptirler. Sağ-sol gerçek ses telleri arasında kalan açıklığa Rima glottidis, rima glottidis etrafındaki ses oluşumunda etkili yapılar topluluğuna Glottis (Vokal aparat-ses aygıtı) denir.

    Alt bölüm (Cavitas infraglottica), gırtlak boşluğunun, gerçek ses telleri düzeyinin altında kalan bölümüdür. Bu boşluğun duvarları, yukarıda conus elasticus, aşağıda krikoid kıkırdak tarafından oluşturulur.

    Gırtlak boşluğunun mukozası, cilia’ lı columnar epitel karakterindedir. Gerçek ses telleri üzerindeki örtü keratinize olmayan çok katlı yassı epitel şeklindedir. Larynx’ in lenfası (glottik bölge hariç) boyun derin lenf düğümlerine akar.

    4. Trachea (Soluk Borusu)

    Soluk borusu, yaklaşık 11-12 cm uzunluğunda, 2,5 cm çapında bir boru olup, gırtlaktan ana bronşlara kadar uzanır. Trachea, yukarda krikoid kıkırdağın altında C 6 düzeyinden başlar, aşağıda göğüs boşluğunda angulus sterni düzeyinde (T 4 ‘ün corpusu’ nun alt kenarı hizası) sağ-sol iki ana bronşa ayrılır. Sol iki ana bronşa ayrılarak (bronchus principilis) ayrılarak sonlanır. Trachea’ nın ana bronşlara ayrıldığı çatalı Bifurcatio tracheae olarak adlandırılır. Çatalın iç yüzünde, orta hatta gemi omurgası şeklinde bir çıkıntı yer alır. Bu çıkıntıya Carina denir. Trachea’ nın boyun ve göğüs parçası (pars cervicalis, pars thoracica) olarak iki bölümü ayırt edilir. Bu bölümlerin her birinin uzunluğu 5-6 cm kadardır.

    Komşulukları :
    Yukarıda…………….Gırtlağın alt bölümü
    Aşağıda……………..Sağ-sol ana bronşların başlangıç bölümleri
    Önde…………………Üst bölümde: Isthmus gl.thyroideae

    Alt bölümde….… Arcus aortae ve sternum

    Arkada………………Yemek borusu
    Yanlarda……………Trioid lobları, karotis atardamarları
    Aşağıda……………..Akciğer üst lobları.

    Soluk borusu, kıkırdak ve bağ dokusundan yapılı bir çatıya sahiptir. Kıkırdak çatı U şeklindeki 16-20 adet kıkırdaktan yapılıdır. Bu kıkırdaklar, Ligamentum anularia olarak adlandırılan bağ dokusu yapıları ile birbirine bağlanır. Kıkırdakların U şeklinde olması nedeniyle soluk borusunun arka bölümü kıkırdaktan yoksundur. Burası düz kas (M. trachealis) lifleri, mukoza ve bağ dokusu ile kapatıldığından membranöz duvar (Paries membranaceus) olarak adlandırılır.

    Kıkırdak çatı, soluk borusunun sürekli açık kalmasını sağlarken, membranöz duvar yapısındaki otonom sinirlerle idare edilen düz kaslar sayesinde gerektiği zaman lumenin daraltılmasına ayrıca hemen arkasındaki yemek borusu içinde hareket, lokma kitlesine uyuma katkıda bulunur.
    Soluk borusunun iç yüzeyi yalancı çok katlı silindirik cilia’ lı epitel ile kaplanmıştır. Epitel bol miktarda goblet hücreleri içerir. Cilia hareketi gırtlağa doğrudur.

    Trachea Klinik Bilgi

    1. Traketomi : Boynun ve trakeanın ön yüzüne yapılan bir ensizyona Traketomi denir. Traketomi genellikle üst solunum yollarındaki bir tıkanmayı gidermek için acil olarak yapılır. Acil traketomi pratisyen hekimin ayrıntılarıyla bilmek zorunluluğu olduğu bir operasyondur.
    Acil Traketomi çoğunlukla anestezisiz ve cerrahi araç gereç olmaksızın uygulanmasına karşın basit bir operasyon değildir.

    2. Trakea ve bronkus’ lar bir (bronkoskop) ile muayene edilirse trakea’ nın iki esas bronkus’ a ayrıldığı noktanın ortasında Carina adı verilen kabartı görülür. Carina normalde orta hattadır. Eğer trakeabronkial lenf düğümleri herhangi bir nedenle şişerse (Örneğin, bronkojenik kanserin lenf metastazı) Carina yayvan ve tespit edilmiş durumda görülür. Bu ayırıcı tanıya yardım eder.

    Carina’ nın mukoz zarı solunum sisteminin en duyarlı noktalarından birdir. Buraya herhangi bir şeyin dokunması şiddetli öksürük refleksine neden olur.

    Örneğin, çocuk bir fıstık paçası aspire ederse bunun carina’ ya dokunması ile şiddetli öksürük refleksi ortaya çıkar ve fıstık atılır. Ancak fıstık carina’ ya geçerse öksürük durur. Carina refleks savunmasının en son çizgisidir.

    Carina’ yı geçen fıstıktan çıkan kimyasal maddeler kimyasal bronşite neden olur. Bu durumda yabancı cismin distalinde kalan akciğer parçasının büzülmesi (kollaps atelektazis) ile solunum güçlüğü (dispne) ortaya çıkar.

    5. Bronchi (Bronşlar)

    Nares’ lerden giren hava üst ve alt solunum yollarını geçerek akciğer içindeki gaz alışverişinin gerçekleştirildiği ünite olan lobus-acinus’ lara ulaşır. Hava iletiminin soluk borusu ile lobus arasında kalan dallanma bölümü bronşlar olarak adlandırılır.

    Ana bronş, lober bronş ve segmental bronş olarak üç grup bronş vardır. Ana bronşlar için primer bronş, lober bronşlar için sekonder bronş, segmental bronşlar için tersiyer bronş adlandırılması da yapılır. Bunlardan lober ve segmental bronşlar akciğer içinde yer aldığı halde ana bronşlar akciğer dışında kalırlar. Soluk borusundan sonra bronşların kademeli bir şekilde bölünerek dallanması bronş ağacı (Arbor bronchalis) olarak adlandırılır.

    1.Akciğer dışı bronşlar : Bifucatio tracheae’ dan sonraki ilk bronş dallanmaları olan ana broşlar (Bronchus principalis) bu başlık altında incelenir.

    Sağ ve sol olarak iki ana bronş vardır.

    Sağ ana bronş (bronchus principalis dexter) : Sağ ana bronş, sol ana bronşa göre daha geniş, daha kısa ve daha dik seyirlidir. Sağ ana bronş yaklaşık 2,5 cm uzunluğundadır. Hilum pulmonis’ ten akciğer dokusuna giren sağ ana bronş üç lober dala ayrılır.

    Sol ana bronş (bronchus principalis sinister): Sol ana bronş; sağ ana bronşa göre daha dar, daha uzun ve daha horizontal seyirlidir. Sol ana bronş yaklaşık 5 cm uzunluğundadır. Hilum pulmonis’ ten akciğer dokusuna giren sol ana bronş iki lober dala ayrılır.

    2.Akciğer içi bronşlar : Lober ve segmental bronşlar (bronchus lobaris, bronchus segmentalis) akciğer içi bronşlar olarak adlandırılır. Sağ ana bronş 3, sol ana bronş 2 lober bronşa ayrılır. Lober bronşlar da her bir akciğer de 10′ ar adet segmental bronş (sağ akciğerde üç lober bronş 3 + 2 + 5, sol akciğerde 2 lober bronş 5 + 5 şeklinde) bölünür.

    Bronşların yapısı, trachea’ nın yapısına benzer şekildedir: Fakat bronşiol aşamasına doğru kademeli bir şekilde kıkırdak yapılar ve düz kas tabakasında değişimler görülür. Mukoza katmanı solunum epiteli şeklindedir. Submucosa’ da bronşial bezler (Gll. bronchiales) bulunur. Muskulo-cartilaginöz katmandaki kıkırdaklar başlangıçta deforme U şeklinde olduğu halde, bronş çapı küçüldükçe küçük hiyalin parçalar haline gelirler. Düz kas lifleri sirküler seyirli demetler (M. spiralis) halinde uzanır. M. spiralis’ ler otonom sinirlerle innerve edilir.

    2. Pulmones (Akciğerler)

    Akciğerler (Pulmones – Pneumon), göğüs boşluğunda büyük damarlar ve kalbin yan taraflarında yer alan, solunum havası ile kan arasındaki gaz alışverişini gerçekleştiren çift organdır. İki akciğer arasında kalp, yemek borusu, soluk borusu ve büyük damarların yer aldığı mediastinum adı verilen bir orta bölüm bulunur. Her bir akciğer, pleura adı verilen çift katmanlı bir membranın oluşturduğu bir kese dışında yer alır. Bu membranın, akciğerin dış yüzünü saran katmanına visseral pleura, göğüs kafesinin iç yüzünü döşeyen katmanına parietal pleura, iki yaprak arasında kalan, dış ortamla ve akciğer içi hava sistemi ile bağlantısı olmayan, negatif basınca sahip boşluğa da Cavum pleuralis (Pleural boşluk) denir.

    Akciğerler, süngerimsi yapıda hafif organlardır. Bir kere havalanmış bir akciğer/akciğer dokusu suda batmaz (ölü doğan çocuğun akciğeri suda batar). Akciğerler palpe edildiği zaman içindeki hava nedeniyle çıtırtı (krepitasyon) sesi çıkarır. Kapalı ve negatif basınca sahip pleural keselerden çıkarıldıklarında büzüşür, bu duruma akciğer kollapsı denir.

    Akciğerlerin büyüklüğü, göğüs kafesinin büyüklüğüne bağlıdır. Bu ilke ile değişik kişi ve cinsteki (kadın-erkek) farklılıklar açıklanabilir. Kadınlarda, erkeklere nazaran daha küçüktür. Bir kişinin sağ akciğeri, sola göre % 10 oranında daha büyüktür.

    Her bir akciğer, apexi ve basisi olan irregüler bir koni şeklindedir. Üç yüzü ayırt edilir. Thorax duvarına uyan konveks dış yüzüne facies costalis, diafragmaya oturan alt yüzüne facies diaphragmatica, birbirlerine bakan iç yüzlerine de facies mediastinalis denir. Mediastinal yüzde akciğere girip çıkan yapılar için bir kapı (hilum pulmonis) bulunur. Herbir akciğerde iki keskin kenarı görülür. Costal ve mediastinal yüzlerin birleştiği ön kenara margo anterior, diafragmatik ve kostal yüzlerin birleştiği alt kenara margo inferior denir. Sol akciğerin ön kenarında Incisura cardiaca olarak adlandırılan bir çentik bulunur.

    Her akciğer, bazı yarıklarla (fissura) loblara (lobus) ayrılmıştır. Klasik olarak sağ akciğerde 2. sol akciğerde 1 yarık mevcuttur. Oblik yarık (fissura obliqua) her iki akciğerde de bulunduğu halde, horizontal yarık (fissura horizontalis) sadece sağ akciğerde bulunur. Fissura obliqua ve fissura horizontalis, sağ akciğerde lobus superior, lobus medius, lobus inferior (üst, orta, alt loplar) olarak üç lop, sadece fissura obliqua sol akciğerde lobus superior ve lobus inferior olarak iki lop meydana getirmiştir. Sol akciğerin üst lobunun incisura cardiaca’ ya doğru uzanan dil şeklindeki bölümü Lingula pulmonis sinistri veya Lobus lingularis olarak adlandırılır.

    Her akciğer, yukarda belirtilen lober yapılar dışında 10′ ar adet bronko-pulmoner segmente bölünmüştür. Her segment, tepesi akciğer hilumuna, tabanı akciğer yüzeyine bakan piramidal biçimde olup, ayrı bronşu, damar ve sinirleri nedeniyle bağımsız bir akciğercik şeklindedir.

    Akciğer segmentleri :
    Sağ akciğer (Pulmo dexter) :
    Lobus superior
    Lobus medius
    Lobus inferior

    Sol akciğer (Pulmo sinister) :
    Lobus superior
    Lobus inferior (Sağ akciğer alt lobu ile aynıdır)

    Akciğerler, besleyici ve fonksiyonel atardamarlar olarak iki grup arterden kan alır. Akciğerlerin kendi dokusunu besleyen kan bronşial arterlerden gelir. Truncus pulmonalis A. pulmonalis yolu ile akciğere gelen kan, oksijenden fakir bir kan olup, akciğerlerde oksijenize olduktan sonra kalbin sol atriumuna aktarılır. Bu nedenle A. pulmonalis’ e, akciğerin fonksiyonel atardamarı denir. Nutritif damarıda A. bronchialis’ tir.

    Akciğerin lenfası bronkopulmoner – trakeobronşial lenf düğümlerine akar. Akciğerler otonom sinirler (sempatik ve parasempatik) tarafından innerve edilir. Sempatik uyarı broncodilatasyon (bronş genişlemesi), parasempatik uyarı bronkokonstriksiyon (bronş daralması) yapar.

    Akciğer dokusunun iltihabına Pnömoni, bronşların iltihabına Bronşit, bronşiollerin daralması ve solunum güçlüğü ile karakterize allerjik orijinli hastalığa Astım, pleuranın iltihabına Pleurit denir.

    Akciğerler Klinik Bilgi

    1. Sağ bronchus principalis soldan daha geniş dik ve kısadır. Bu yabancı cisimlerin soldan çok, daha çoğunlukla sağ bronkusa kaçmasının anatomik nedenidir.
    Sağ orta lober bronkus, lober bronkusların en dar olanı olduğu için yabancı cisim aspirasyonunda en çok tıkanan bronkusudur. Sol bronchus principalis truncus pulmonalis, arcus aorta ve aorta descendens’ e çok yakın olduğu için bu bronkus’ a cerrahi girişimler sağdan daha zordur.

    2. Bronkopulmoner segmentlerin klinik önemi büyüktür. Tümör veya abse bu segmentlerden birinde lokalize kalabilir ve akciğerde fazla zarar yapmadan segment çıkarılabilir.

    Her bronkopulmoner segment, visseral pleura ile devam eden bir bağ dokusu bölmesi ile sınırlanmıştır. Bu bağ dokusu bölmeleri komşu segmentlerden hava geçişini önler. O bakımdan bir segmental bronkus’un tıkanması durumunda o segment içindeki hava kan dolaşımına absorbe olur. Sonuçta segmental atelektazis (kollaps) ortaya çıkar.

    3. Malign tümörler ve tüberküloz gibi bazı enfeksiyonlar bağ dokusu bölmelerinden komşu segmentlere geçebilirler. Bu gibi durumlarda bir lobun tamamının (lobektomi) veya bir akciğerin tamamının (pnömektomi) çıkarılması gerekebilir.

    4. Akciğerin enefeksiyonlarında doğal bir boşaltım (drenaj) sağlamak için trakea ve bronchial ağacın dallanmasının çok iyi bilmek gereklidir. Örneğin, bronşiektazis’ li (bronş genişlemesi) bir hasta sol yanına yatırılırsa, sağ akciğer salgıları Carina üstüne akar ve irinli balgam öksürük refleksi ile atılır. Tersine Lingula pulmonis sinistri’ de bronşiektazis’ i olan bir hasta sağ yanına yatırılmalıdır. Bazal bronkuslar’ ınında iltihap olan bir hasta her sabah birkaç dakika başı üstünde amuda kalkmalıdır.

    5. Yüzüstü yatar(prone) durumunda bir hastanın trakea’ sı öne aşağı doğru eğiktir. O bakımdan hastanın yataktaki doğal sırt üstü yatar (supine) ve başı biraz yüksekte durumu akciğerlerin drenajı için uygun bir durum değildir.

    6. Tümörler bir veya birkaç segmental bronkus’un tıkanmasına yol açabilir. Tıkanmanın distalinde havanın absorpsionu ile oluşan kollaps röntgen filmiyle ortaya konulabilir. Bu tekniğe brokografi denir. Bronkus’ lara çeşitli yöntemlerle radyopak madde verilebilir. Ancak öncelikle Larinks, Farinks ve Trakea lokal anesteziklerle uyuşturulmalıdır.
    Radyopak madde dil kökünden Larinks içine akıtılabilir veya bir kateter ile verilebilir. Önceden saptanmış uygun pozisyonlar verilerek az miktarda maddenin, yer çekimi ile bronşların içine akması sağlanır. Bu işlem, bir defada ancak bir tek tarafta yapmalıdır. Çünkü madde geçici olarak solunum yetmezliğine neden olabilir.

    7. Bir brokopulmoner segment tam bir akciğer ünitesidir. Kendi siniri, arteri ve venası tarafından beslenir. Bağ dokusu bölmelerini Vv. Pulmonalis ve Aa. pulmonales ince dalları çaprazlayabilir. A. bronchialis dalları da visseral pleurayı beslemek için interlobuler bölmeler içinde seyrederler.

    8. Sağlıklı akciğer parçası hava içerir. Bu nedenle suya atılınca yüzer, parmakların arasında ezililirse krepitasyon sesi (çıtırtı) verir. İçi sıvı ile dolu hastalıklı, bir akciğer parçası suda batar. Ölü doğmuş bir bebeğin akciğeri hiç nefes alamadığı için suda batar. Canlı doğmuş bebeğin akciğeri yüzer. Bunun Adli Tıp yönünden çok büyük bir önemi vardır.

    9. Akciğerde bazen fazla fissurlar bulunabilir. Böylece sol akciğer üç loblu olabilir. Ender olarak sağ akciğer de iki loptan oluşur.

    10. Lobus venae azygos : İnsanların %1’inin sağ akciğerinde görülür. Eğer apikal bronkus yukarıya doğru Arcus v. azygos’un dış tarafı yerine iç tarafında gelişirse bu lop oluşur. Sonuçta V. azygos’ un üst lobun içindeki derin bir fissurun tabanında yerleşir. Bu fissur ve V. azygos’un alt ucu röntgen filmlerinde akciğerin apikal parçasını üst lobun kalan kısmından ayıran çizgisel bir işaret yapar. Normal göğüs röntgen filmlerinde diğer çizgisel işaretler pulmoner damarlar tarafından oluşturulur.

    11. Akciğer oskültasyonunda apex’ ler Clavikula’ nın 1/3 iç kısımını üstünden bir steteskop ile ayrıca dinlemelidir.

    12. Cupula pleura’nın delici yaralanmalarında akciğer apex’ i de zarar görebilir.

    13. Pulmoner Trombo Embolizm (P.T.E.), genel bir hastalık ve ölüm nedenidir. Emboli bir trombus, yağ parçası veya hava kabarcığı ile oluşabilir ve genellikle uzaktan gelir. Örneğin, alt ekstremite kıkırdaklarından sonra bacak venalarından. Trombus sağ kalbi geçtikten sonra akciğere pulmoner arteri kısmen veya tamamen tıkar. Sonuçta akciğerin bir bölümü hava almasına karşın pulmoner arter kanı gelemediği için fonksiyon görmez.

    Büyük bir emboli Trunkus pulmonalis’ in tamamını veya bir ana dalı tıkayabilir. Bu durumda hasta akut solunum yetmezliğinden birkaç dakika içinde ölebilir. Orta büyüklükte bir emboli bir bronkopulmoner segment arterini tıkayarak enfarktüse yol açabilir.

    Sağlam yapılı kişilerde, terminal bronşioller bölgesinde A. bronchialis dallarıyla çabuk bir kollateral dolaşım gelişir. Akciğerlerinde kronik konjestion olan hasta kişilerde olay akciğerin enfarktüsü ile sonuçlanır. İlgili pleura alanı da iyi kan alamayacağı için pleurit oluşur.

    Akciğer Tümörleri Klinik Bilgi

    1. Akciğer lenfindeki fagositlerde solunum havası ile alveollere girilmiş karbon parçacıkları bulunur. Sigara içen ve / veya kirli şehirde yaşayan yaşlı kişilerde akciğerin yüzeyi siyahımsı bir renk alır. Karbon parçacıları nedeniyle akciğer hilus’ u ve mediastinum’ daki lenf düğümleri de siyah renk alır.

    2. Bronkojenik kanserler erkeklerde çok fazla görülür ve erkeklerdeki malign (kötü huylu) gelişmelerin % 30’ undan sorumludurlar. Ana neden sigara içimi ve sefil hayattır. Lenf damarlarının anatomik yapısı nedeniyle bu tümörler pleura’ yı hilus’l ara, mediastinum’ a ve uzak organlara metastaz yapabilirler. N. phrenicus’ un tutulması ile Diafragma’ nın bir yarısı felce uğrayabilir.

    Pleura’ yı tutan tümör pleura boşluğunda sıvı birikmesine (pleura effüzyonu) neden olur. Bu sıvı kanlıdır ve kanser hücreleri içerir.

    3. N. laryngeus recurrens akciğer tepesine çok yakın komşulukta olduğu için apikal akciğer kanserlerinde ses tellerinin felcine bağlı olarak ses kısıklığı görülebilir. Kanser lefojenik metastazında hilus düğümleri ve mediastinal düğümlerine yayılır. Tüm sağ akciğer lenfi sağ tracheakebronşial düğümlere, tüm sol akciğerin lenfi sol tracheakebronşial düğümlere dökülür. Ancak sol akciğer alt lobundan bir miktar lenf sağ tracheakebronşial düğümlerine dökülür. Bu nedenle sağ tracheakebronşial lenf düğümlerindeki kanser hücreleri lenfojenik yolla sol akciğer alt lobuna metastaz yapabilirler. Her iki akciğerin lenfi venöz dolaşımına sağ ve sol bronchcomediastinal trunkus’ larla karışır. Bu nedenle akciğer lenfi kanser hücrelerinin venöz sistemi yoluyla sağ kalbe taşıyabilir. Kan pulmoner dolaşımdan sonra sol kalbe döner ve bütün vücuda atılır. Bu yolla bronchojenik kanser en fazla beyin, kemikler, akciğerler ve böbreküstü bezlerine yayılır ( hematojenik metastaz).

    4. Çoğunlukla bronchusla veya midedeki primer bir tümörün metastazı ile clavikula’ nın hemen üstünde bulunan supraclavikular lenf düğümleri şişer ve sertleşir. Bu düğümlerin sentinel lenf düğümleri (gözlemci lenf düğümleri) adı verilir.

    Bronkojenik kanserlerin hematojen yolla en çok metastaz yaptığı organ beyindir. Kanser hücreleri akciğerdeki bir sinüzoid veya vena duvarından geçerek Vv. pulmonales, sol kalp, Aorta ve Aa. cerebrales ve Aa. cerebellares yoluyla beyine ulaşırlar.

    5. Apikal bronkojenik karsinom’ lar Apertura throacis superior’ daki oluşumlara baskı yaparlar. Ganglion stellate’ ler üzerine olan baskı nedeniyle Horner Sendromu ortaya çıkabilir. Büyük damarlara da baskı olacağından üst ekstremite de ağrı, felçler ve zayıflama görülebilir. Bu tabloya Pancoast Sendromu denir.

    6. Sağ tarafta hilus bölgesindeki bir bronkojenik karsinom Vena cava superior’ a baskı yaparak kan dönüşümü engelleyebilir. Bu durumda göğüsün üst yarısı, boyun ve yüzde ödem ve kızarıklık görülür. Kollar yukarı kaldırıldığı zaman üst ekstremite venaları boşalmaz. Bu duruma Üst Vena Cava Sendromu adı verilir.

    Mediastinum :

    Göğüs boşluğunun ortasında, göğüs boşluğunu örten zarsal örtünün (pleura) pleura parietalis ve pleura pulmonalis adı verilen iki pleural yaprak arasında kalan bölüme, Latince orta bölme anlamına gelen Mediastinum adı verilir.

    Pleura’ nın klinik önemi vardır. Akciğerler ve Pleura dışındaki tüm göğüs boşluğu yapıları mediastinum içinde yer alırlar.

    Mediastinum, yukarıda Thoraks üst açıklığı (Apertura thoracis superior), aşağıda Diafragma, önde sternum ve kıkırdak kaburgalar, yanlarda mediastinal pleura ile sınırlanmıştır.

    Mediastinum bir bütün olmasına karşın, öğretimini kolaylaştırmak amacıyla alt bölümlere ayrılmıştır. Mediastinum önce, önde angulus sterni (Louis açısı), arkada T4 omurunun alt kenarından geçirilen horizontal düzlem ile üst ve alt mediastinum’ a bölünür. Daha sonra, alt mediastinum, Perikard torbasına göre ön, orta ve arka mediastinum (Mediastinum anterior, Mediastinum medium, Mediastinum posterior) olarak üç alt bölüme ayrılır. Mediastinum alt bölümlerinde yer alan organlar, klinik ve cerrahi öneme sahiptir.

    Mediastinum superior oluşumları

    Retrosternal yapılar Prevertebral yapılar İntermediat yapılar
    M. sternohyoideus Oesophagus Arcus aortae ve dallar
    M. sternothyroideus Trachea N. vagus dex. et sin.
    Thymus . Duc. thoracicus N.phrenicus dex. et sin.
    V. cava superior N. laryg.rec.sin. Nn. cardiaci
    Vv. brachiocephalicae Mm. prevertebrales

    Mediastinum inferius oluşumları

    A. Mediastinum anterior : Temel oluşum Timus’ tur. Bunun yanında gevşek bağ dokusu, yağ, lenf damarları, bazı lenf düğümleri, A. thoracica interna ve birkaç küçük dalı ile Ligg. sternopericardiales’ ler de Mediastinum anterior’ da yer alır.

    B.Mediastinum medium: Mediastinum inferior’ un orta ve en geniş bölümü olup, Perikard, Kalp, Aorta ascendens, Vena cava superior’ un terminal bölümü, Truncus pulmonalis, akciğer kökü oluşumları. N. phrenicus’ lar, Plexus cardiacus profundus ile Tracheobronşial lenf düğümlerini içerir.

    C. Mediastinum posterior : Oluşumlar iki grupta ele alınırlar.

    Longitudinal seyirli oluşumlar Transvers seyirli oluşumlar

    Oesophagus Aa.intercostales posteriores

    Aorta thoracica Vv.intercostales posteriores

    V. azygos Nn. intercostales
    V. hemiazygos, Duc. thoracicus
    Truncus sympathicus.

    Mediastinum Klinik Bilgi

    Mediastinum’un büyükçe bir bölümü mediastinaskop denilen araç ile görülebilir. Üst mediastinum, ön mediastinum ve trakeabronkial lenf düğümlerinden parça almak için mediastinoskopi yapılır. Incisura jugularis’ ten bir orta hat ensizyonu yapıldıktan sonra künt disseksiyonla Bifurcatio trachea’ ya kadar ulaşılır. Bifurcatio ve trakeabronşiyal lenf düğümleri gözlenebilir.

    Pleura Klinik Bilgi

    1. Pleura boşluğu (Cavum pleura), ince bir tabaka kaygan sıvı ile ayrılmış, potansiyel bir boşluktur. Kaygan pleura sıvı (liquor pleuralis) akciğerlerin hareketlerini kolaylaştırır.
    Ancak bu aralığın tıkanması veya cerrahi olarak çıkarılması (pleurektomi) dikkate değer bir fonksiyonel bozukluğu neden olmaz. Hatta tekrarlayıcı spontan pnömokthorax’ a engel olmak amacıyla iki pleura’ nın birbirine bakan yüzleri hafif tahriş edici pudra ile kapanır. Bu işlem iki yaprağı birbirine yapıştırır.

    2. Cupula pleura arkada Truncus symphaticus ve 1.Thorakal sinir ile komşu olduğu için bu bölgedeki akciğer hastalıklarında, elin entrinsik kaslarında paralizi ve Horner Sendromu görülebilir.

    Ganglion stellare, C – 8. ve T-1 sinirlerin baskıya uğradığını düşününüz.

    3. Nefes alıp verme sırasında, normal pleura, oskültasyonunda ses vermez. Pleura’ nın (Pleurit ve pleurezi’ li) yüzeyler engebeli durum alır ve sürtünme sesine neden olur. Bu ses steteskopla duyulur. Pleurit genellikle parietal ve visseral yapraklar arasında yapışmalara (pleura adhezyonları) yol açar.

    4. Çeşitli nedenlerle pleura boşluğunda önemli miktarda sıvı toplanabilir (Hidrothorax). İlerlemiş pleurezi olgularında serum, iltihaplı pleura’ nın damarlarından pleura boşluğuna sızarak pleural eksudat oluşturabilir. Sıvı biriktikçe boşlıuktaki negatif basınç azalacağından akciğer hilus’a doğru çekilir. Akciğer hilus’ ta tam olarak toplandıktan sonra, fazla sıvı kalp ve mediastinum’ un karşı tarafa yer değiştirmesine neden olur. Sıvıda hücre yıkıntıları ve lökositler görülür. Herhangi bir vücut boşluğundaki irin Empiyem olarak adlandırılır. Eğer bu terim bir sınıflandırma olmaksızın, tek başına kullanılırsa Thorax boşluğundaki irini (Pyothorax) belirtir.

    5. Herhangi bir iltihaplanmaya bağlı olmaksızın, konjestif kalp yetmezliğinde (özellikle sol kalp yetmezliğinde) pleura boşluğunda çok miktarda sıvı birikebilir. Hemothorax terimi pleura boşluğunda kan bulunduğunu tanımlar. Boşlukta kan, thorax yaraları ve tümör nedeniyle görülebilir.

    6. Çok ender olgularda kilüs (lenf ve yağ emulsiyonu), pleura boşluğuna ductus thoracicus’tan geçebilir.

    7. Pleura boşluğundaki sıvı bir iğne ile intercostal aralıktan girilerek boşaltılabilir. Genellikle arkadan 7.interkostal aralıktan girilir. Eğer 8. ve 9. intercostal aralıklarından derin olarak girilirse Diafragma’ nın yaralanma tehlikesi vardır. İğne Diafragma’ yı deldikten sonra solda Dalağa, sağda Karaciğere ulaşarak bu organları zedeleyebilir.

    8. Thorax duvarı delici yaralarında veya akciğer yırtıklarında pleura boşluğuna hava girmesi (Açık pnömothorax) akciğerin kısmi kollapsı ile sonuçlanır. Costa kırıkları genellikle pnömothorax yapar. Ancak en çok görülen tipi akciğer yüzeyindeki bulla’ ların (kabarcıkların) yırtılması ile oluşan spontan pnömothorax’ tır.

    Cupulae pleura, clavikulanın üstünü boyuna doğru 2-5 cm aştığı için bu bölgedeki delici yaralanmalarda açık pnömothorax oluşturur.

    Birçok pnömothorax olgusu tehlikeli değildir. Ancak yalnızca visseral pleura da geniş bir yırtık varsa inspirasyonla gelen hava ekspirasyonla atılamayacağı için thorax’ ta birikir ve basıncı pozitif olur. Pozitif basınçlı pnömothorax hızla acil girişimi gerektirir.

    9. Pleura Ganglion stellate bloku veya Pleksus brachialis bloku yaparken Anesteziyoloğun iğnesi ile de zedelenebilir.

    10. Visseral pleura ağrıya karşı duyarsızdır. Parietal pleura (özellikle costal kısmında) ağrıya karşı aşırı duyarlıdır.

    Costal ve periferik diafragmatik alanların tahrişi lokal veya akseden ağrıya neden olur. Bu ağrı thorax duvarında boyun alt kısımlarında ve omuz lar ile C-3-4-5. sinirler tarafından (N. phrenicus çıkış segmentleri), karın duvarı ise thorakoabdominal sinirler (T- 7. – T 12. ) tarafından innerve edilir. Bu nedenle Pleurözi veya Pnömoni ağrıları Apendisit ağrılarıyla karışarak yanlış tanıya yol açabilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Systema endokrinata – endokrin sistemi

    İÇ SALGI SİSTEMİ

    İnsan vücudunda normal büyüme-gelişme, üreme, iç ve dış ortamdaki streslere karşı adaptasyon ile iç ortamdaki sabitliğin (Homeostasis) korunması iki haberleşme sistemi sayesinde gerçekleşir. Bu haberleşme sistemlerinden biri telli olup sinir sistemi tarafından oluşturulur. Diğeri ise telsiz olup vücudun değişik yerlerinde bulunan, hormon adı verilen kimyasal maddelerle etkilerini gösteren iç salgı bezleri (Gandulae endocrinae) ile sağlanır. İç salgı bezleri anatomik bir bütünlük oluşturmamalarına karşın, fonksiyonel bir bütünlük sağladıkları için ENDOKRİN SİSTEMİ başlığı altında incelenir.

    İç salgı bezleri şu ortak özelliklere sahiptir.

    Dış salgı bezlerinin aksine boşaltım kanallarına sahip değillerdir. Bu nedenle kanalsız bezler (Glandulae sine ductibus) olarak ta adlandırılır.

    İç salgı bezleri, salgılarını (Hormon) direkt olarak kana verirler. Bu nedenle diğer organlara oranla çok fazla kanlanırlar. Kana geçen hormonlar sadece özel hedef hücrelerde etki gösterirler.

    İç salgı bezleri değişik embriyonal katmanlardan orijin alırlar.

    İç salgı bezleri, normalden fazla hormon salgıladıklarında hiperfonksiyon, yetersiz salgılandıklarında hipofonksiyon belirtileri, hastalıkları’ na neden olurlar.

    Endokrin sistem içinde aşağıdaki iç salgılı bezler incelenir.

    Glandula pituitaria – Hipofiz bezi

    Glandula pinealis – Epifiz bezi (Pineal bez)

    Glandula.thyroidea – Tiroid bezi

    Glandulae.parathyroideae – Paratiroid bezleri

    Glandulae .suprarenales – Böbreküstü bezleri

    Endokrin Pankreas

    Endokrin Testis (Erkekte)

    Endokrin Ovarium (Kadında)

    Timus

    Diğer endokrin salgısı olan organlar (Plasenta, Glanduler mukoza, Böbrekler, Kalp).

    HİPOFİZ BEZİ (Glandula pituitaria)

    Hipotalamus’ a bir sapla bağlanan hipofiz bezi, hipotalamus’ la ortak bir ünite olarak hareket ederek diğer endokrin bezlerin birçoğunun aktivitelerini düzenler. Yaklaşık 1x1x0.5 cm boyutlarında 0,6-1 gr ağırlığında, kırmızı-gri renk¬li oval bir şekildedir. Hipofiz bezi, sifenoid kemiğin cismindeki fossa hypophysialis içine yerleşmiş olup üstten diaphragma sellae ile örtülmüştür.

    Embriyolojik gelişimindeki kaynak farklılıkları dikkate alınarak hipofiz bezi, iki bölüme ayrılır. Rathke kesesinden gelişen ön bölümüne adenohipofiz (Lobus anterior), arabeyinin tabanından çıkan nörohipofiz tomurcuğundan oluşan arka bölümüne de nörohipofiz (Lobus posterior) denir. Nörohipofiz ile hipotalamus arasındaki bağlantı sinir demetleri, adenohipofiz ile hipotalamus arasındaki bağlantı ise bir damar ağı (Hipotalamohipofizial portal sistem) ile sağlanır.

    1.Adenohipofiz (Lobus anterior) :Hipofiz bezinin en büyük bölümü olup, tüm bezin % 75’ini oluşturur. Pars distalis’indeki kromofob ve kromofil hiicreler, diğer endokrin bezlerin çalışmalarını sağlayan tropik hormonları (TSH.ACTH.FSH.LH.PRL.hGH) salgılarlar. Tropik hormonların salınmaları ise hipotalamus’ta üretilerek adanohipofize ulaştırılan RH (Releasing hormone) ve IH (Inhibiting hormone)’ lar ile kontrol edilir.

    2.Nörohipofiz (Lobus posterior) :Tüm bezin % 25’ini oluşturan nöro¬hipofiz, hipotalamusun bir devamı şeklindedir. Nörohipofiz, miyelinsiz sinir lifleri ile modifiye glial hücreler olarak kabul edilen pituitositlerden yapılıdır. Gerçek bir endokrin bez olmayan nörohipofiz, hipotalamus’taki bazı çekirdeklerden salınarak kendisine ulaşan hormonları (ADH ve oksitosin) kana geçirir.

    Antidiüretik hormon (ADH), hedef organ olan böbreklerdeki distal ve kollektör tubuluslarda suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) artırır. Oksitosin, gebeliğin son döneminde doğum travayı esnasında uterus düz kaslarının kasılmasını, doğumdan sonra da bebeğin annesinin memesini emmesi ile başlayan uyarılar sonucu salınarak meme bezi alveollerinin etrafındaki miyoepitelial hücrelerin kasılmasını sağlar.

    2.EPİFİZ BEZİ (Pineal bez, Glandula pinealis)

    Epifiz bezi, beyin yarımkürelerinin arasında, Diencephalonun tavanında yerleşmiş, konik-çam kozalağı şeklinde küçük bir organdır. 7x5x4 mm boyutlarında.100-180 mg ağırlığındadır.

    Epifiz bezi, karmaşık bir polinöronal yol izleyerek retina üzerine düşen çevresel ışığa ait bilgileri alıp buna cevap vermektedir. Tartışmalı olmakla beraber, ışıkla ilgili sinyalleri endokrin sinyallere dönüştüren nöroendokrin transduser olarak kabul edilir.

    Epifiz bezindeki pinealositler tarafından salgılanan melatonin ve seratonin adenohipofiz, nörohipofiz, endokrin pankreas, adrenal korteks, adrenal medulla, paratiroid ve gonadlar üzennde genellikle inhibitor etki yapar.
    Karanlık pineal bezde aktivite artırıcı rol oynarken, aydınlık azaltıcı rol oynamaktadır.

    Epifiz bezindeki aktivite artışı, etkilediği iç salgı bezlerinde aktivite azalmasına neden olur.

    Epifiz bezinin ayrıca uyku periyodu, vücut ısısının ayarlanması, metabolizma, immun sistem, tümör büyümesi (inhibisyon), lokomotor aktivite, beyin transmitter metabolizması vb. daha birçok fonksiyonda rol oynadığı ileri sürülmektedir.

    3.TİROİD BEZİ (Glandula thyroidea)

    Tiroid bezi, bovunda gırtlak ve soluk borusunun önünde yer almış, kahverengi- kırmızı renkte, çok iyi kanlanan, bilobuler bir iç salgı bezidir. 25-40 gr ağırlığı ile iç salgı bezlerinin en büyüğüdür.

    Cerrahi ve gerçek kapsül (Capsula fibrosa) olmak üzere iki kapsüle sahiptir. Gerçek kapsülün gönderdiği bölmeler, bezi birçok lobulus’a ayırır. Lobuluslar içinde, tiroid bezinin temel yapısal ve fonksiyonel elemanları olan follikulus’lar yer alır.

    Folliküllerde esas hücreler (Folliküler hücreler) ve parafolliküler hücreler (C hücreleri) olmak üzere iki tip hücre ayırt edilir. Folliküler hücreler, Triiodotironin-T 3 ve Tetraiodotironin -T 4 (Tiroksin) oluşumunda rol oynarlar. Parafolliküler hücreler ise kan kalsiyum düzeyini düşüren Kalsitonin (Thyrocalcitonin) hormonunu salgılarlar.

    Tiroksin hormonu, büyüme, oksijen kullanımının artırılması, protein, karbonhidrat ve yağ metabolizması ile gonadların sağlıklı çalışması için gereklidir.

    4.PARATİROİD BEZLERİ (Glandulae parathyroideae)

    Paratiroid bezleri, herbir tiroid lobunun arka kenarı üzerinde yerleşmiş, mercimek şeklinde, toplam 4 adet iç salgı bezidir. Konumlarına göre üst ve alt Paratiroid bezleri olarak adlandırılırlar.

    Paratiroid bezleri, gevşek bir kapsülle sınırlanmış olup, parankimi sinuzoidal kapillerler arasında yer alan epitel hücre kordonlarından yapılıdır. Hücre kordonlarında, esas ve oksifil hücreler bulunur.

    Esas hücreler kan Kalsiyum düzeyini artıran Parathormonu salgılarlar. Parathormon yaşam için mutlak gerekli olan bir hormondur. Parathorrnonun etkili olabilmesi için uygun miktarda D vitamini alınması ile böbreklerde üretilen Dihidroksivitamin D 3’e ihtiyaç vardır.

    5.BÖBREKÜSTÜ BEZLERİ (Glandulae suprarenales)

    Glandulae suprarenales’ler, her bir böbreğin üst ucuna oturmuş, fascia renalis’le sarılı iki bezdir. Her bir böbreküstü bezi yaklaşık 4 cm uzunluğunda ve 3 cm kalınlığındadır.

    Böbreküstü bezleri, anatomik ve fizyolojik yönden dışta korteks (Cortex), içte Medulla olmak üzere iki kısımdan yapılıdır. Korteks, Glukokortikoidler (Kortizol ve kortikosteron), Minerelokortikoidler (Aldosteron) ile seks hormonları (özellikle androjenler) salgılar. Medulla ise vücudumuzun en büyük paraganglionu niteliğinde olup sempatik uyarı ile Adrenalin ve Noradrenalin salgılar.

    Böbreküstü bezi, yaşam için zorunlu olan bir bezdir. Özellikle ekstrasellüler sıvının su ve elektrolit dengesini ayarlayan Aldesteron hormonu ayrı bir öneme sahiptir.

    6.ENDOKRİN PANKREAS

    Pankreas, hem dış, hem de iç salgı yapan bir bezdir. Pankreasın iç salgı yapan Langerhans adacıkları, ENDOKRİN PANKREAS olarak adlandırılır. Pankreas kitlesinin % 1 ‘ni işgal eden Langerhans adacıkları tüm beze yayılmış küçük kümecikler şeklindedir.

    Yetişkin bir kişinin pankreasında 200.000 – 2.000.000 adet Langerhans adacığı bulunur. Langerhans adacıklarını oluşturan hücrelerin A (veya α), B (veya β). Delta δ ve F olmak üzere dört tipi tanımlanmıştır.

    Alfa hücreleri Glukagon, Beta hücreleri Insulin , Delta hücreleri Somatostatin. F hücreleri Pankreatik polipepdit salgılarlar. İnsulin ve glukagon, antagonist çalışan iki hormon olup, insulin kan glukoz düzeyini düşürmek, glukagon ise yükseltmek için çalışır. Delta hücrelerinden salınan somatostatin (GHIF – Growth Hormon Inhibiting Faktör) Glukagon ve insulinin salınımlarını azaltır. F hücrelerinin salgıladığı Pankreatik polipepditiri yemekten sonra üretildiği tespit edilmesine karşın endokrin fonksiyonları bilinmemektedir.

    7.GONADLAR (Testis ve ovarium )

    Gonadlar, erkek ve dişide cinsiyeti tayin eden temel organlar olup cinsiyet hücreleri (Spermatozoon ve ovum) yanında cinse özgü hormonları (Ostrojen, Progesteron, Testesteron) da üretirler. Gonadların cinse özgü hormonları üreten üniteleri endokrin testis ve endokrin ovarium olarak adlandırılır.

    ENDOKRİN TESTİS : Testis, spermatozoonlan üretme yanında, parankiminde bulunan interstisyel (Leydig hücreleri) ve Sertoli hücreleri yolu ile hormon da salgılar.

    Leydig hücreleri ICSH (LH) etkisi ile androjen hormonları (Testesteron, Dihidrotestesteron, Androstenedion) salgılarlar. Androjenler, erkek üreme organlarının ve sekonder seks karakterlerinin gelişiminde büyük öneme sahiptir.

    Sertoli hücreleri ise salgıladıkları inhibin adlı hormon ile FSH üretimini inhibe ederler. Ayrıca bir miktar östrojen salgılarlar. Bunun erkekteki rolü bilinmemektedir.

    ENDOKRİN OVARİUM : Ovarium, ovumu üretme yanında kadın cinse ait Östrojen ve Progesteron hormonlarını salgılar.

    Östrojen, Oogenez periyodunda Graaf follikülünün Teka interna (Endocrinocytus thecalis) hücreleri tarafından salgılanır. Östrojenin salınımı Hipotalamus ve Hipofiz ön lob hormonları tarafından kontrol edilir.

    Progesteron, çatlamış Graaf follikülünün yerinde oluşan Corpus luteum (Sarı cisim) hücreleri tarafından salgılanır. Eğer döllenme olmuşşa, gebeliğin 4. ayına kadar corpus luteum Progesteron üretmeye devam eder. Bundan sonra bu görev Plasenta tarafından yürütülür. Döllenme olmamışsa menstruasyona (adet kanaması) iki gün kala (26.gün) Corpus luteum’dan Progesteron salgılanması durur.

    8 PLASENTA

    Plasenta, Uterusta (rahim) bulunan fotus’un beslenmesini sağlayan bir yapı olup, aynı zamanda Östrojen, Progesteron, Chorionik gonadotropin, Plasenta laktojeni ve Relaksin hormonlarını salgılar.

    Gebeliğin 5. haftasından itibaren salgılanmaya başlanan Plasenta laktojeni, büyüme hormonu (hGH) gibi etki ederek Glukoz ve Protein metabolizmasında rol oynar.

    Prolaktin gibi, memelerin büyümesini uyarır, süt yapımını sağlar. Relaksin hormonu ise Pelvis kemikleri arasındaki bağların gevşemesini sağlayarak doğum esnasında bebeğin geçiş yolunun daha esnek olmasına neden olur.

    9.TİMUS (Thymus)

    Timus, göğüs boşluğunun ön tarafında, Sternum’un hemen arkasında yer alan, bilobuler, merkezi bir immun sistem organıdır. Bununla beraber Timosin hormonları ve THH – FTS yapması nedeniyle endokrin sistem içinde de ele alınır.

    Timus’un boyutları yaş ile değişiklikler gösterir. Yeni doğanda, vücut boyutuna oranla relatif olarak en büyük boyutta (Ortalama 12 gr.) dır.

    Timus, Puberteye kadar büyüyerek 30-40 grama ulaşır. Puberteden sonra kademeli olarak küçülen (İnvolutio) Timus,70 yaşındaki bir kişide 60 grama düşer.

    Timustan Timosin alfa, Timosin B 1,2 …5, Timopoietin, I-II, Timik humoral hormon (THH), Timostimulin ve Faktör timik serum (FTS) salgılanır. Bu hormonlar, T lenfositleri yanında bazı B lenfositlerinin gelişmesinde rol oynarlar. Ayrıca Timus hormonları, hipofiz bezinden salgılanan üreme hormonlarının salınmasını da etkiler.

    10.Gastrointestinal mukoza

    Gasrointestinal (GİS) mukoza, hem ekzokrin hem de endokrin salgı yapan üniteler taşır. GİS mukozasındaki endokrin hücreler, diffuz nöro-endokrin (DNES) veya Gastro enteropankreatik endokrin sistem (GEPS) olarak adlandırılan bir sistem içinde ele alınır. Bu sistem içindeki hücrelere, APUD hücreleri veya Endocrinocytus gastrointestinalis (EGI) denir.

    Endocrinocytus gastrointestinalis’ler, Gastrin (G), Kolesistokinin (CCK), Sekretin, Gastrik inhibitor pepdid (GİP), Motilin.substans P,Villikinin, Vazoaktif intestinal polipepdit, Somatostatin vb. 20’den fazla hormon üretirler. Bu özelliği ile GEPS vücudumuzun en büyük endokrin bezi olarak kabul edilir. Hem lokal uyarılarla (Besinlerin lumenal uyarıları) uyarılan hem de sinirsel kontrole sahip olan bu hücreler, kişinin beslenme şekli, psişik ve fizyolojik dünyası ile yakın ilişki halinde olarak hormonal yanıtlar ortaya çıkarırlar.

    11.BÖBREKLER

    Böbrekler, vücudumuzun temel atılım organları olma yanında, ürettikleri Eritropoietin.1 ,25 Dihidroksi Vit.D 3, Prekallikrein, Prostoglandin ve Renin gibi hormonlar nedeniyle endokrin sistem içinde de ele alınır.

    Eritropoietin, hemoglobin sentezini ve kemik iliğinden eritrositlerin salınımını uyararak eritrosit üretimini artırır. Renin, kanda normal olarak bulunan Angiotensinojen’i Angiotensin I’e çevirir. Angiotensin I, akciğerlerde Converting enzim yolu ile Angiotensin II’ye döner. Angiotensin II. adrenal korteksten Aldesteron salınımını arftınr. Aldesteron, sodyum ve dolayısı ile suyun reabsorbsiyonunu artırarak plazma hacmini artırır.(Kan basıncı arttığında Renin -» Angiotensin mekanizması durur.)

    12.KALP

    Dolaşım sisteminin merkezi organı ve pompası olarak fonksiyon gören kalpte son yıllarda endokrin organlar grubuna da girmiştir. Atrial endokard’tan Atriopeptin (Eskiden Atrial natriuretik faktör-hormon ANF.ANH olarak adlandırılmıştı) salgılanır.

    Sürekli olarak, az miktarda salgılanan Atriopeptin tüm vücuda dağılır. Salınması, kan basıncındaki artışlara bağlı olarak, atrial duvarın gerilmesi sonucu gerçekleşir. Atriopeptin’in hedef hücreleri kan damarları, böbrekler, böbreküstü bezi ve hipotalamus’ta yer alır. Etkileri, kan basıncı kontrolü yanında, sodyum, potasyum ve su atılımının düzenlenmesine yöneliktir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Organa sensuum – duyu organları

    Duyu organları (Organa sensuum) canlının vücudunda çevreden gelen uyartıları olan uyarı alıcı reseptörler çevreye yönelik ekstero reseptör olabileceği gibi, vücudumuzun iç aleminden gelen uyartıları alan intero reseptörler de olabilirler.

    Dış alemden alınan uyartılar temas ve dokunma yoluyla alınabilir. Bu çeşit uyartıları alan oluşumlar kontakt reseptör olup mekanik veya kimyasal uyartıları değerlendirirler. Görme ve işitme duyuları ise uzaktaki, direkt temas olmayan oluşumların uyartılarını aldıkları için tele reseptör grubunu oluştururlar.

    Her bir spesifik reseptör, ne şekilde bir uyartı etki yaparsa yapsın, kendi spesifik değerlendirmesini yapar ve o şekilde algılar. Örneğin, göze yapılan bir mekanik etki canlı tarafından ışık duyusu şeklinde algılanabileceği gibi, dilimize yapılan bir elektrik uyarısıda çeşitli nüanslarda tat uyarısı olarak değerlendirilebilir. Bu reseptörler şartlara uyarak alınan duyum, duysal sinirlerle uyartıları M.S.S.’ nin ilgili alanlarına (Cortex cerebri’ nin genel duyu, işitme, görme merkezleri. hipotalamus, beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir.

    Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyanları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan, kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibuler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir.

    Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler, termoreseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar.

    Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, Basınç, Titreşim, Sıcak-Soğuk, Stereognosis ve Propriosepsiyon gibi duyular Genel Duyu, Görme, İşitme, Denge, Koku ve Tat gibi duyular ise, Özel Duyular olarak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki Genel Duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle Özel Duyulara girmeden önce derinin yapısı (integumentum communae) fonksiyonları ve eklentilerini inceleyeceğiz.

    Deri ve Eklentileri

    Deri ile eklentileri olan Kıllar, Tırnaklar, Deri bezleri ve Deride bulunan Genel Duyu reseptörleri, integumentum commune veya İntegumenter Sistem başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Cutis (Deri)

    Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1.5-2 m2.ortalama kalınlığı 1-2 mm (göz kapaklarının derisi 0.5 mm. sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) dir. Vücudu, Mekanik, Osmotik, Kimyasal, Işık ve Termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregulasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu, deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Derinin normalde var olan gerginliğine Turgor denir.

    Deri ve hastalıklarının ele alındığı Tıp dalına Dermatoloji denir.

    Deri, birbirinden oldukça farklı iki katmandan yapılıdır.
    Ektodermden gelişen, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeysel katmana Epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve Epidermisin altında yer almış tabakaya da Dermis (Corium) denir.

    A.Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturduğundan damarları içermez ancak, Dermis’teki damarlardan Difüzyon ile buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta Epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır.

    Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı Stratum basale’ dir (Germinativum). Stratum basale, melanosit hücrelerini içerdiğinden dolayı derinin rengini veren bir katmandır. Stratum basale, gerektiğinde Epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Stratum basale’nin uyarılması en yüzeysel katmanın incelmesi ile sağlanır.

    B. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollajen ve elastik bağ dokusu liflerinden (Stratum reticulare ve Stratum papillare’ den) oluşmuş kalın bir katmandır. Damar ve sinirlerden zengin olan Dermis birçok duyusal sinir sonlanmaları (reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler), Deri bezleri ve Kıl kökleri içerir.

    C. Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusundan yapılmış yağ hücrelerinden zengin bir katmandır. Dermis’ten daha kalın olan bu katmanda derialtı duyusal sinirler yüzeysel venalar ve lenf damarları yer alır. Hipodermis’ in gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilir.

    Kadınlarda hipodermis’ te, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle Meme, Kalça ve Karın bölgesinde biriken Subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. Bu tabakadaki yağ dokusu miktarı, beslenme durumu ve hormonal etkiler yanında bireysel ve ırksal farklılıklara göre de değişir.

    2. Derinin Özel Eklentileri

    Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, Tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir.

    Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Glandulae sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki tip bez bulunur.

    Glandulae sebaceae (Yağ bezleri) : Dermis’ te bulunan basit dallı bezler olup salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri, ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin özel kokulu salgısı Sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer oluşturur. Yağ bezlerinin kronik iltihabına Akne denir.

    Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık cinsiyet hormonları gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalşmasını uyarırlar.

    Glandulae sudoriferae (Ter bezleri) : Salgı gövdesi Dermis’ in en derin bölümünde veya hipodermis’ te yer alan ter bezlerinin ekrin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır.

    Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, Tırnak yatakları, Vulvanın küçük dudakları, Clitoris ve Glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar.

    Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol asidik bir salgı yaparlar bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur.

    Apokrin ter bezleri, Koltuk altı, Areola mammae, Vulvanın büyük dudakları, Anal ve Genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokuları vardır (Feromen).

    Pili (Kıllar) : Memelilerin karakteristik oluşumlarından olup İnsan vücudunda, avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunurlar. Koruma, duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır.

    Bir kılın deri içine girmiş bölümüne Kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne Scapus pili (Kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı yapıları Bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi Bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı Folliculus pili’ nin ortası hizasına bir düz kas olan M. arrector pili’ ye tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (kas derisi görünümü) sokar. Kıla rengini veren melanositlerdeki Melanin pigmentidir.

    Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa, cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son sabit kıllanmaya geçmesi Puberte ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder.

    Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar.

    1. Her iki cinste iç salgı bezlerinin kontrolünde olan, Puberte de meydana gelen kıllar (Hirci (koltukaltı kılları), Pubes (edep bölgesi kılları – pubis kılları), Genital bölge kılları ile Baş kılları-Capilli (Saçlar).

    2. Erkeklerde androgenlerin etkisi altında olan kıllar (Barba (sakal), Tragi (dışkulak yolu kılları), Vibrissae (burun kılları), Omuz, Sırt, Göğüs, Karın, Kol ve Önkolun ekstensor yüzlerinin kılları).

    3. Seksüel hormonlarla ilgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar, Supercilium (kaşlar), Cilia (kirpikler) ekstremite kıllarının bir bölümü.

    Tırnaklar (Ungues) : Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falanks’ larının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermis’ in bir modifikasyonu olan boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır.

    Işığı geçirme özelliğindeki (translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler.

    Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5 – 0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşulları ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5 – 1 mm büyürler.

    Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır.

    Tırnak kökü (Radix unguis) Sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus unguis) ve Tırnak kökü, Tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda Epidermis’ in Stratum germinativum’ u üzerine oturur.

    Tırnak Corpus’ unun proksimal bölümünde, yarımay şeklinde beyaz bir alan (Lanula) bulunur. Tırnak kökü ve Lanula’ nın altındaki, tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına Matrix unguis denir.

    Deride Bulunan Genel Duyu Reseptörleri

    Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan Dokunma, Ağrı, Isı, Basınç ve Titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler.

    Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Örneğin Ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır.

    Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri, Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır.

    Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    Kapsülsüz Reseptörler : Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve Kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir.

    Serbest sinir sonlanmaları : Ağrı, Dokunma, Basınç ve muhtemelen Isı duyusunu alırlar.

    Merkel diskleri (Meniscus tactus) : Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulunan basıç reseptörleridir.

    Kıl follikülü reseptörleri : Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler.
    Kapsüllü Reseptörler : Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krause cisimciği, Ruffini korpüskülü, derinin kapsüllü reseptörleridir.

    Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi, Ayak tabanı, Dudaklar, Dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan Dokunma ve İki nokta Taktil Diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir.

    Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermis, Hipodermis, Tendolar, Eklem kapsülü, Periton ve Dış genital organlarda bulunan Titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç – Gerilme) alan reseptörlerdir.

    Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) : Mukozalar ve derinin dermiş tabakasında yer alan Siferik şekilli soğuk (20 °C’nin altındaki ısıya duyarlı) ve basınç – dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. Ruffini korpüsküllerinden daha çok sayıdadır.

    Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup, sıcak (25° C’nin üzerindeki ısıya duvarlı) ve dokunma basınç ve gerilme duyusunu alır.

    Genel duyuları alan deri reseptörleri :

    Stereognosis : Stereognosis (Stereos=kitle, üc boyutlu oluşum, Gnosis=bilme tanıma) Dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dokunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek daha önce görülüp dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir.

    Stereognosis gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir.

    2. Organum olfactorium (Koku Organı)

    Burun boşluğu mukozasındaki reseptör hücreleri içeren Regio olfactoria, Koku Organı olarak fonksiyon görür. Buradaki olfaktor sinir hücreleri, atmosfer havasına karışmış koku partiküllerini algılayan kemoreseptör özelliğindedir.

    Koku organı, filogenetik olarak suda yaşayan hayvanlardan çok, karada yaşayan hayvanlarda gelişmiştir. İnsanlarda bu duyu, diğer omurgalılara göre daha az gelişmiştir. Örneğin köpekler insanlara göre 10 milyon kez daha kuvvetli koku duyarlar.

    Koku Mukozasının Yapısı : Burun boşluğu üç farklı örtü ile kaplanmıştır. Koku mukozası (Tunica mucosa olfactoria) burun üst konkasının yukarısında kalan özel bir mukozadır. Koku mukozasının en önemli özelliği olfaktor reseptör hücrelerini içermesidir. Bu hücrelerin dendirit niteliğindeki cilia’ ları mukozanın yüzeyine dönüktür. Mukozadaki destek hücreleri ve Bowman bezleri yaptıkları salgılarla mukoza yüzeyini ıslatırlar. Solunan havadaki koku partikülleri mukoza salgısı içinde eridikten sonra olfaktor reseptör hücreleri tarafından algılanır. İnsan koku mukozasında 25 milyon (köpeklerde 220 milyon) olfaktor reseptör hücresi vardır.

    Olfaktor reseptör hücreleri algıladıkları kokuyu sinir impulsları haline çevirerek akson niteliğindeki merkezi uzantıları (Nn. olfactorii) ile M.S.S.’ ne (Bulbus olfactorius – Tractus olfactorius – Koku beyni) iletirler.

    3.Organum gustus (Tat Organı)

    İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan Dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (tat tomurcuğu) tat reseptörleri (nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tat organı olarak ta fonksiyon görür. Tat tomurcukları (Calliculus gustatorius) dildeki Papilla vallata ve Papilla fungiformis’ lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tat tomurcuğu bulunur.

    Tat tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallata’ ların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tat delikleri (Porus gustatorius) bulunur.

    Tadı algılanacak suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tat tomurcuğunun içine girer. Tat tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tat reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tat hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tat duyumları N. lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu N. facialis’e aktarılır) ve N. glossopharyngeus yolu ile M.S.S.’ ne taşınır.

    Tat duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir. Lezzet; tat, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyumdur.

    Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır.

    4.Organum visus (Görme Organı)

    Görme organı, sağ-sol göz çukurcuklarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü, tüm vücuttaki reseptörlerin % 70’ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir.

    Bu katmandaki (Retina) nöronlar görme reseptörleri’ nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde, vücuttaki tüm afferent lifleri 1/3’ü kadar sayıdaki oluşturduğu N. opticus yolu ile M.S.S.’ ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyarılar gelmesine karşın, elektromanyetik spekturumun 1/70’ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (İnfrared) ışık spekturumunu da görebilirler.

    Göz anatomisi, Göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir.

    Göz küresi (Bulbus oculi)

    Göz küresi, Orbita içinde yer alan, yaklaşık 2.5 cm çapında 10 gr ağırlığında, yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç katmanlı bir duvar yapısına sahiptir.

    Göz Küresinin Duvar Yapısı : Dıştan içe doğru fibröz, vasküler ve sensorial olmak üzere üç katmandan yapılıdır.

    1.Tunica fibrosa (Fibröz katman) : Bazı Anatomistler tarafından destek katmanı olarak da adlandırılmış olan dış katman, kalın, fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz katman ekstra okuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür.

    Fibröz katmanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup Sclera, bunun 1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup Cornea olarak adlandırılır. Göze ışık Cornea yolu ile girer. Cornea’ nın kan ve lenf damarları yoktur (sinirlenmesi zengindir). Sclera arkada N. opticus’ a ait liflerin göz küresini terk ettiği bölümde delikli (Lamina cribrosa) şekildedir.

    2.Vasküler katman (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigmentten zengin bir katmandır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahverenginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vaskuler katmanın, arkadan öne doğru Choroidea, Corpus ciliare ve Iris olmak üzere üç bölümü vardır.

    Corpus ciliare, vasküler katmanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği, farklı yöneltili liflere sahip düz kas (M. ciliaris) vardır. Aynı zamanda göz merceği de (Lens) asıcı bağlarla Corpus ciliare’ ye tutunur.

    Iris ise göz merceğinin önünde kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup, yapısında M. sphincter et M. dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. Iris’in ortasındaki açıklığa Pupilla (Göz bebeği) denir. Normal pupilla oda ışığında 4 mm çapındadır. Daralmasına Miyozis, genişlemesine Midriyazis denir.

    3. Tunica sensoria (Tunica nervosa optica-retina) : Göz küresinin en iç katmanı olup Retina veya sinirsel katman olarak ta adlandırılır. Sensorial katman çok nazik bir yapıda olup 130 milyon kadar fotoreseptör ile çok sayıda nöron içerir.

    Sensorial katmanın arkadaki en iyi gören alanına Sarı leke (Macula lutea) denir.

    N. opticus’un Retina’ yı terkettiği bölüm (Discus nervi optica) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Retina oftalmoskop yöntemi ile Pupilla açıklığından incelenebilir.

    Lens : Pupilla’ nın arkasında yer alan Lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında bikonveks bir mercektir. Damar ve sinirden yoksundur. Beslenmesi humour aqueosus ile sağlanır.

    Lens, asıcı bağlarla (Fibrae zonulares, Lig. suspensorium lentis) Corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu Lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Yakındaki cisimleri net görebilmesi için Lensin kırıcılığının artmasına Akomodasyon (uyum) denir.

    Camera bulbi (Göz boşlukları)

    Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve Camera posterior) önde olup, Corpus ciliare’ deki (Proc. ciliaris) pigmentsiz epitel tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön kameradaki Cornea ile Iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer.

    Göz içindeki üçüncü boşluk en büyük kamera olup Camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan Camera vitrea lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan Corpus vitreum ile doludur. Corpus vitreum % 90’ ı su olan jel kıvamında saydam bir oluşumdur.

    Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria)

    Kaşlar, Göz kapakları, Kirpikler, Konjunktiva, Gözyaşı aparatı ile Orbita içindeki ekstra oculer göz kasları, gözün yardımcı organları olarak adlandırılırlar.
    1. Kaş (Supercilium) : Frontal kemikteki her bir Arcus superciralis’in üzerindeki deride yer alan kısa, yatık seyirli kıllara topluca Supercilium (kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur.

    2. Göz kapakları (Palpebrae) : Her bir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapakları arasında Horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, Orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yerlerine Canthus (Göz kapaklarının birleşme noktaları) veya Commissura palpebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan Konjunctiva (conjunktiva) ile kaplanmıştır.

    Göz kapaklarının iç dokusu, M.orbicularis oculi tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu bunlar içindeki Meibom bezleri (Glandulae tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır. Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, Sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi Konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller.

    Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periyodik açılıp – kapanma hareketleri ile Glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına dolayısı ile Konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları Konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler.
    Göz kapaklarının serbest kenarlarında Cilium – Kirpikler bulunur. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur.

    Conjunctiva (Konjunktiva) : Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten Konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Conjunctiva, Glandulae conjunctivales’ leri içerir. Conjunctiva’ nın göz kapaklarındaki bölümüne Palpebral konjunktiva, Göz küresini saran bölümüne Bulber konjunktiva denir. Göz kapakları kapatıldığından alt ve üst iki çıkmaz şeklindeki Konjunctival aralık, Konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. Conjunctiva’ nın Lamina propria katmanında küçük yardımcı Gözyaşı bezleri bulunur. Bunlar sempatik innervasyona sahiptir.

    Apparatus lacrimalis (Gözyaşı sistemi) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem Gözyaşı sistemi olarak adlandırılır. Bu sistem, Gözyaşı bezi, Gözyaşı kanalcıkları, Gözyaşı kesesi ve Nazolakrimal kanaldan oluşur.

    Gözyaşı bezi (Glandula lacrimalis) : Gözyaşı bezi Orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanalcığı ile üst Konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm Saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır diğer bir kısmı ise iç Cantus yakınında bulunan gözyaşı pınarına (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolacrimal kanal) geçer. Gl. lacrimalis parasempatik uyarı ile çalışır.

    Atılım kanatları : Göz kapaklarının iç kantus’a yakın kenarında, Punctum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delikler, atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve Göz kapakları içinde ilerleyerek Gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara Canaliculus lacrimalis superior/inferior (üst ve alt gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis), burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır.

    Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakteriyel ve lizozimal enzimlerle, Saccus conjunctivalis’ e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı, içeriğindeki besinleri ve suyu Cornea’ ya ulaştırır.

    Ekstraokuler kaslar (Mm. externi bulbi) : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraoküler kasların 4’ü düz, 2’si oblik şekillidir.

    Düz seyirli kaslar :

    M. rectus superior, Elevasyon, adduksiyon, intorsiyon yaptırır.
    M. rectus inferior, Depresyon, adduksiyon, ekstorsiyon yaptırır.
    M. rectus medialis, Adduksiyon yaptırır.
    M. rectus lateralis, Abduksiyon yaptırır.

    Bu kaslar arkada (Orbita tepesinde) halka şeklindeki Anulus tendineus communis’ ten (Zinn halkası) başlarlar, öne doğru düz bir seyirle giderek Sclera’ ya tutunurlar.

    Oblik seyirli kaslar :

    M. obliquus superior, Depresyon, abduksiyon ve intorsiyon yaptırır.
    M. obliquus inferior, Elevasyon, abduksiyon ve ekstorsiyon yaptırır.

    Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır. M. levator palpebrae superioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü (Pars superficialis, Pars profunda) vardır. Pars profunda (Müller kası), düz kas özelliğinde olup sempatik innervasyona sahiptir.

    5. Organon statoacusticus (İşitme ve Denge Organı)

    Auris (Kulak)

    İşitme denge organı kısaca Kulak olarak adlandırılır. Dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümden oluşan kulak, merkez sinir sistemindeki bağlantıları sayesinde Ses ve Yer Çekimi değişimlerini algılamada özelleşmiş, analitik kapasiteye sahip bir organımızdır. Kulakla ilgili hastalıklar, Kulak-Burun-Boğaz (K.B.B.) Anabilim Dalı (Otorinolaringoloji) Uzmanı Hekimler tarafından tedavi edilir.

    Dış, orta ve iç kulağı ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Dış kulak (Auris externa)

    Dış kulak, sadece karada yaşayan memelilere özgü bir yapı olup, sesin toplanması, arttırılması ve orta kulağa iletilmesinde rol oynar. Dış kulak kapsamında Kulak kepçesi (Auricula), dış kulak yolu (Meatus acusticus externus) ve Kulak zarı (Membrana tympani) incelenir.

    Kulak kepçesi (Auricula) : Embriyolojik olarak 6 adet mezenşimal şişkinlikten oluşmuş, def örme huni biçimli, tipik bir yapıdır. Bazı memeliler de uzun ve hareketli olan kulak kepçesi, insanlarda küçük ve immobil (hareketsiz) bir hale gelmiştir. Kulak şekli ile girinti ve çıkıntılarının belirginliği kişiden kişiye bazı farklılıklar gösterir.

    Kulak kepçesinin alt bölümündeki kıkırdak çatıdan yoksun parçaya Kulak memesi (Lobulus auriculae) denir.

    Meatus acusticus externus (Dışkulak yolu) : Dış kulak yolu, Kulak kepçesinin topladığı ses dalgalarını Kulak zarına ileten L şeklinde bir borudur. Yetişkinde 2-3 cm uzunluktaki bu borunun kıkırdak ve kemik olmak üzere iki bölümü (Pars cartilaginea, Pars ossea) vardır. Kıkırdak ve kemik bölümler arasında 40° lik bir açının bulunması nedeniyle yolun yöneltisi düz değildir. Dış kulak yolunu örten deri, kulak kepçesini saran derinin devamı olup, deri altı dokusunda kulak kiri salgılayan bezler bulunur. Bu bezlere Glandula ceriminose denir. Yolun kıkırdak bölümü derisinde Tragi olarak adlandırılan Kulak kılları vardır.

    Kulak zarı (Membrana tympani) : Kulak zarı dış kulak yolunun sonunda, dış kulak-orta kulak sınırında yer almış, ince, yarı saydam bir zardır. Canlı bir insanda inci gibi gri-parlak (sedef rengi) görünümdedir. Kulak zarının gergin ve gevşek olmak üzere iki bölümü (Pars tensa, Pars flaccida) vardır. Gergin bölüm, zarın büyük bir kısmını işgal eder.

    Kulak zarının ortasındaki çöküntülülere Umbo membrana tympani denir. Umbo membrana tympani, çekiç kemiğinin kulak zarına tutunan sapının (Manubrium) ucuna rastlar. Kulak zarı aydınlatılarak incelendiğinde Umbo membrana tympani’ den başlayıp öne-aşağıya doğru uzanan trianguler şekilde ışıklı bir alan görülür. Bu alana Politzer üçgeni (Işık refleks üçgeni) denir.

    Gevşek bölüm kulak zarının üst kısmında dar bir alan işgal eder.

    2. Auris media (Orta kulak)

    Orta kulak, Temporal kemik içinde yer alan nazofarinks ile bağlantılı havalı boşluklar, işitme kemikçikleri ve bunlara bağlanan kas ve bağlardan ibaret bir bütündür. Bu boşluklar içinde en büyük olan ve işitme kemikçiklerini içinde taşıyan boşluk Timpanik kavite (Cavum tympani) olduğundan birçok Anatomist tarafından Orta kulak ile özdeş olarak kullanılır. Timpanik kavite ve bununla bağlantılı diğer boşlukların havalanması, nazofarinks’ e açılan Tuba auditiva ossea (Östaki borusu) ile sağlanır.

    Timpanik kavite ve Mastoid havalı boşlukları :

    Timpanik kavite, Os temporale’nin pars petrosa’sı içinde yer alan irregüler şekilli birkaç ml hacimli bir boşluktur. Kulak zarı düzeyine göre epitimpani mezotirmpai ve hipotimpani olarak üç bölüme ayrılır. İşitme kemikçikleri zinciri esas timpanik boşluk olan mezotimpani bulunur.

    Timpanik kavitenin 6 duvarı vardır:

    1.Üst duvar: Tegmen tympani tarafından oluşturulur. İnce olan bu duvar, orta kulak iltihaplarının kafa boşluğuna yayılmasına imkan verebilir.

    2.Alt duvar: Bulbus V. jugularis interna ile Timpanik boşluğu ayıran ince bir duvardır.

    3.Ön duvar : A. carotis interna ile komşuluk yapan bu duvarın üst bölümünde iki kanala (Semicanalis M. tensorius tympani ve Tuba auditiva) ait delikler bulunur.
    4.Arka duvar : Proc. mastoideus tarafında yer alan bu duvardaki Aditus et Antrum mastoid boşluklarla Timpanik cavite arasındaki bağlantıyı sağlar. Duvarın ortasında, önemli bir buluş noktası niteliğinde Eminentia pyramidalis (içinde M. stapedius’u barındırır) yer alır.

    5.İç yan duvar : Orta kulak ile iç kulak arasında yer alan bir duvar olup, yuvarlak ve oval pencere (Fenestra cochleae -yuvarlak pencere, Fenestra vestibuli – oval pencere) içerir. Yuvarlak pencere Membrana tympani secundaria ile kapatılır. Oval pencereye Stapes’ in basis’i oturur. Duvarın ortasında, cohlea’nın ilk kıvrımı tarafından oluşturulan Promontorium bulunur. Üzerinde Plexus tympanicus yer alır.

    6.Dış yan duvar : Kulak zarı tarafından oluşturulur.
    Mastoid boşlukların en büyüğü Antrum mastoideum olup yeni doğanda dahi mevcuttur. Diğer Mastoid boşluklar (Cellulae mastoideae) 2-4 yaşlarında oluşur.

    İşitme kemikçikleri (ossicula auditus) : Timpanik boşluk içinde yer alan ve kulak zarından aldıkları ses titreşimlerini 15-20 kat artışla oval pencereye (Fenestra vestibuli) ileten, birbiri ile eklemleşmiş üç küçük kemikçik (Çekiç-Malleus, Örs-Incus, Üzengi-Stapes)’ tir.

    İşitme kemikçikleri ile igili kaslar: İşitme kemikçikleri ile ilgili iki kas vardır. M. tensor tympani (N. mandibularis innerve eder), M. stapedius (N. facialis innerve eder). M. tensor tympani uzun silindir şekilde bir kas olup kulak zarını gerer. M. stapedius kasıldığında, üzengi kemiğinin tabanını oval pencereden uzaklaştırır.

    M. tensor tympani ve M.stapedius kemikçik zinciri ile kulak zarının normal tonusunu korurlar, iç kulağa ulaşacak aşırı uyarıları önlerler. Ses ileti aparatında regülatör görevi görürler.

    3. Auris interna (İç kulak)

    İç kulak; Temporal kemiğin pars petrosa’ sı içine yerleşmiş, insan vücudunun en iyi; korunmuş organıdır. Dış ve orta kulak sadece işitme ile ilgili oldukları halde, iç kulak hem işitme hem de denge duyusunun algılandığı yapıları taşır. Kemik ve membranöz karmaşık kanallar sistemi ile, bu kanal sisteminde bulunan Perilenfa, Endolenfa ve Reseptör hücrelerinden oluşmuş olan iç kulak iki bölüme ayrılarak incelenir.

    Kemik labirent (Labyrinthus osseus) : Embriyolojik olarak, zar labirenti oluşturan kulak keseciğini (Vesicula otica) saran mezenşimal dokudan meydana gelen, kapsül niteliğinde bir yapıdır. Kemik labirentin iç yüzü ile zar labirent arasındaki aralık Perilenfa ile doldurulmuştur.

    Kemik labirentin Vestibulum, kemik yarım daire kanalları (Canalis semicircularis) ve Cochlea olmak üzere üç bölümü vardır. Vestibulum, kemik labirentin merkezi bölümü olup, önde Cochlea arkada kemik Canalis semicircularis ile devam eder. Vestibulum içinde zar labirentin denge ile ilgili yapılarından Utriculus ve Sacculus bulunur.

    Canalis semisircularis (kemik yarım daire kanalları), Ön, arka ve dışyan olmak üzere üç tanedir. Bu kanalların vestibulum’a bağlanan bir uçlarında birer şişkinlik (Ampulla) bulunur. Ön ve arka yarım daire kanallarının nonampuller bacakları, ortak bir bacak (Crus commune) ile Vestibulum’a bağlandığı halde dışyan kanalın nonampuller bacağı tek başına Vestibuluma bağlanır.
    Cochlea (salyangoz kabuk) : İç kulağın işitme ile ilgili yapılarını taşıyan kemik bölümüdür. İki buçuk defa bükülmüş bir salyangoz kabuğuna benzer. Cochlea’da merkezi kemik yapı olan Modiolus etrafında dolanan Spiral kanal (Canalis spiralis cochleae) bulunur. Bu kanal ince bir kemik lamı ile (Lamina spiralis) iki Skalaya (Scala tympani, Scala vestibuli) ayrılır.

    Zar labirent (Labyrinthus membranaceus) : Zar labirent, kemik labirent içinde yer almış, kabaca onun şekline uyan, içi endolenfa ile dolu, ince, birbirleri ile bağlantılı bir kanal ve keseler sistemidir.

    İşitme-denge duyusunun algılandığı esas yapıları taşıyan zar labirentin iki bölümü vardır.
    1.Vestibüler labirent : Denge ile ilgili zar labirent bölümleri (Utriculus, Sacculus, Ductus semicirculares) tir.

    2.Cochlea labirinti: Zar labirentin işitme ile ilgili bölümü olup, Cohlea içinde uzanan Ductus cochlearis’ten ibarettir. Ductus cochlearis Scala media olarak ta adlandırılır. Burada, mekanik ses uyarılarını, elektrik impulsları haline getiren Corti organı yer alır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ -Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Sindirim sistemi – systema digestorium

    İnsan organizmasının da canlılığını devam ettirmesi, gelişmesi, büyümesi ve canlılığını yitiren hücrelerinin yenilenmesi için enerji maddelerine ihtiyacı vardır. Dışardan aldığımız bu maddelere besin maddeleri denir. Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, eser elementler çeşitli mineraller vitaminler ve sudan ibaret olan besin maddeleri Sindirim Sistemi (Systema Digestorium) yolu ile alınıp sindirilerek kana geçirilir.

    Besin maddelerinin ağız yolu ile alınmasına Alimentatio (Ingestio – yemek yeme) denir. Ingestio (yemek yeme) ile sindirim kanalına alınan besin maddeleri, mekanik ve kimyasal uygulamalara tabi tutularak emilebilecek bir hale getirilirler. Büyük moleküllü besin maddelerinin daha küçük moleküllere parçalandığı bu işleme Digestio (Sindirim) denir. Sindirim işlemi sonucu küçük moleküllere parçalanan (örneğin proteinler – aminoasitlere, karbonhidratlar – monosakkaritlere vb.) besin maddeleri, ince barsakların duvarındaki intestinal hücreler tarafından emilerek kan ve lenfa içine aktarılır. Su mineraller ve bazı vitaminler kalın barsaklar yolu ile kana geçer. Besin maddelerinin kan ve lenfa içine aktarılmasına Absorbtio (veya Resorptio) – Emilim denir. Sindirim kanalına girdiği halde sindirilmeyen veya emilemeyen maddelerin dışarı atılması gerekli bu maddelerin anüs yolu ile dışarıya atılması işlemine Defecatio (Dışkılama) denir.

    Sindirim sistemi 2 temel bölüme ayrılarak incelenir.

    1.SİNDİRİM KANALI – CANALIS ALIMENTARIUS : Ağız’ dan Anüs’ e kadar uzanan 8-10 m’ lik bir borudur. Ortak bir duvar yapısına sahip olan bu kanalın, ağız, yutak, yemek borusu, mide, ince barsaklar, kalın barsaklar ve anüs olarak adlandırılan alt bölümleri vardır.

    2.EKLENTİ ORGANLARI : Özel boşaltım kanalları ile sindirim kanalına bağla¬nan organlardır (Tükürük bezleri, Karaciğer ve Pankreas).

    SİNDİRİM KANALI ORGANLARI

    Sindirim kanalı kapsamında ele alınan organlar, içi boşluklu organlar (Organa cavitosa, Organa lumenalia) olup ortak bir duvar yapısına sahiptirler. Sindirim kanalı duvarı sıra ile (içten dışa doğru) şu katmanlardan ibarettir.

    1. Tunica mucosa (Mukoz membran)
    2. Tunica submucosa (Submukoz katmanı)
    3. Tunica muscularis (Kas katmanı)
    4.. Tunica serosa, Tunica adventitia (Seröz veya bağ doku katmanı)

    Mukoz membran : Organın iç boşluğu’ na (lümen) bakan bu katman; koruma, salgılama ve emilim fonksiyonlarını gerçekleştiren bir epitel katmanıdır. Mukoz membran, sindirim kanalının değişik bölümlerinde özel yapılar kazanır.

    Submukoz katmanı : Elastik lifler de içeren gevşek bağ dokusu katmanıdır. Burada kan damarları, sinirler, lenf damarları ile lenfoid doku elemanları yer alır. Submukoz katmandaki otonom sinirler, Plexus submucosus (Meissner Pleksusu) şeklinde organize olmuştur.

    Muskuler katmanı : Ağız, yutak, üst özofagus ve anüs’ te çizgili diğer içi boşluklu organların duvarında iki katlı düz kastan yapılı bir katmandır. Muskuler katmanın dış lifleri longitudinal, iç lifleri sirküler şekilde organize olmuştur. Longitudinal ve sirküler kas lifi katmanları arasında Plexus myentericus (Auerbach Pleksusu) bulunur. Plexus myentericus, komşu kas lifleri ile kan damarlarının innervasyonunu sağlar.

    Muskuler katmandaki kas liflerinin kasılmaları sonucu peristaltik bir hareket doğar. Peristaltik hareket, kanal içeriğinin karışması yanında, cranialden caudale doğru hareketin ilerlemesini de sağlar.

    Seroza katmanı : İçi boşluklu organların en dış katmanıdır. Sindirim kanalı organlarının karın ve pelvis boşluğunda kalan bölümlerinde visseral peritondan yapılı olan seroz katman, baş, boyun, göğüs ve perineal bölümlerde yer alan sindirim kanalı organlarında seroz özellikte olmadığından tunica adventitia olarak adlandırılır. Tunica adventitia gevşek fibroz bağ dokusu katmanından ibarettir.

    Sindirim kanalı organları, ağız boşluğu (Cavum oris), yutak (Pharynx), yemek borusu (Osephagus), mide (Gaster), ince barsaklar (Intestinum tenue) ve kalın barsaklar’ dan (Intestinum crassum) ibarettir.

    Bunları sıra ile inceleyecek olursak;

    1.AĞIZ BOŞLUĞU – CAVUM ORIS

    Ağız boşluğu (Cavum oris), sindirim kanalının başlangıç bölümü olup iki alt bölüme (Vestibulum oris ve cavum oris propria) ayrılarak incelenir.

    1.Vestibulum oris (cavum buccalis – yanak boşluğu) : Dıştan dudaklar (Labium superius et inferius) ile yanaklar (Buccae), içten diş ve dişetleri tarafından sınırlanmış açıklığı arkaya bakan at nalı şeklinde dar bir aralıktır. Bu aralık, alt ve üst dudaklar arasındaki horizontal bir yarık olan Rima oris ile dış ortama açılır. Dudaklar, ağız yarığını (Rima oris) çevreleyen kas ve zardan yapılmış yumuşak oluşumlardır. Kanlanması, lenfatik damarları ve duyusal sinirleri oldukça yoğundur. Dudakların serbest kenarları kişiden kişiye değişen kalınlık ve büyüklükte olup kırmızı – pembe renktedir. Bu renk, ince, ışık geçirebilen epidermis’ in altındaki kapiller ağlardan ortaya çıkar. Burada ter ve yağ bezleri ile kıl follikülleri bulunmaz.

    Vestibulum oris’ in (yanaklar), dış duvarlarının yan bölümlerini oluştururlar. Dışta deri ile kaplı olan yanakların derisi altında, M. Masseter’ in ön kenarı, M. buccinatorius ve Bichat’ ın yağ kitlesi (Corpus adiposum buccae) bulunur. Bu yağ kitlesi, çocuklarda ve şişmanlarda büyük, zayıf şahıslarda ve yaşlılarda küçüktür. Yanakların iç yüzü çok katlı yassı, keratinize olmayan bir epitelle örtülmüştür. Glandulae buccales’ leri içerir. Büyük bir tükürük bezi olan Glandula parotis’ in boşaltma kanalı M. buccinatorius’ u delerek yanak mukozasına açılır.

    2.Cavum oris propria (Asıl ağız boşluğu) : Asıl ağız boşluğu (veya sadece ağız boşluğu) Vestibulum oris’ in gerisinde yer alan sindirim kanalı bölümü olup önde ve yanlarda diş kemerleri, dişler ve bunlara ait dişetleri (Gingiva) aşağıda ağız tabanı, yukarıda damaklar arkada yutak geçidi (Isthmus faucium) ile sınırlanmıştır. Ağız boşluğunda dil ile diş ve dişetleri bulunur.

    1. DİL – LINGUA – GLOSSA

    Dil (lingua) : Ağız tabanında yer alan istirahat halinde esas ağız boşluğunu tümüyle dolduran, mukoza ile kaplı çizgili kaslardan yapılmış, çok hareketli – mobil bir organdır. Dil, yutma, konuşma, çiğneme, ağız temizleme ve tat alma fonksiyonlarında görevlidir.

    Anatomik olarak Dil’ in cismi (Corpus linguae), kökü (Radix linguae) ve ucu (Apex linguae) olmak üzere üç bölümü vardır.

    Dilin Apex ve Corpus’ u serbest hareketli olduğu halde dil kökü Os hyoideum ve Mandibula’ ya tutunmuştur.

    Dilin damağa ve yutağa bakan üst yüzüne dil sırtı (Dorsum linguae) denir.

    Dil sırtı, sulcus terminalis olarak adlandırılan A şeklindeki bir olukla ön (Oral) ve arka (Laringeal) iki bölüme ayrılır.

    Ön bölüm mukozasında 3-4 tip Papilla bulunur. Bunlardan Papillae fungiformes, Papillae foliatae ve Papillae vallatae’ de tat tomurcukları yer alır. Papillae filiformes ( papillae conicae) de tat tomurcuğu bulunmaz.

    Arka (Faringeal) bölüm dil köküne ait olup Tonsilla lingualis olarak adlandırılan lenf nodülleri topluluğu içerir.

    Dil mukozasının altında, bağ dokusu içine gömülmüş şekilde İntrinsik dil kasları (asıl dil kasları) bulunur.
    Longitudinal, Transversal ve Vertikal yönde seyreden bu kaslar dilin şeklini değiştirirler.

    Bunlar dışında, dili komşu yapılara bağlayan ekstrinsik dil kasları vardır. M. genioglossus, M. hyoglossus, M. styloglossus ve M. palatoglossus olarak adlandırılan ekstrinsik dil kasları dilin konumunu değiştirirler.

    Sadece insanlarda iyi gelişmiş olan M. genioglossus. Dili öne ve aşağıya çeken dilin geriye kaçmasını önlediği için dilin güvenlik kası olarak ta adlandırılır. M. palatoglossus hariç tüm dil kasları N. hypoglossus cranial XII. çift kafa siniri tarafından innerve edilir.

    2. DİŞLER – DENTES

    Ağıza alınan besin maddelerinin mekanik olarak parçalanmasını sağlayan dişler (Dentes, Odontos) Maxilla ve Mandibula’ nın Proc. Alveolaris’ lerindeki diş çukurlukları’ na (Alveoli dentales) yerleşmiş, sert, keskin oluşumlardır. Bir dişin Corona, Collum ve Radix olmak üzere üç anatomik bölümü vardır. Corona (taç), diş çukuru dışında kalan ve mine tabakası ile kaplı diş bölümüdür. Radix (kök), dişin, diş çukuru içine giren Cementum kaplı kısmıdır. Radix ve Corona arasındaki dar diş bölümü Collum (boyun) olarak adlandırılır. Dişin içindeki boşluğa Cavum dentis (Pulparis) denir. Burada içinde damar, sinir ve gevşek bağ dokusu yer alan Pulpa dentis bulunur. Alt ve üst çenede diş çukurlukları’ na (Alveoli dentales) dizilmiş olan dişler, üst ve alt diş kemerlerini (Arcus dentalis superior et inferior) oluştururlar. Bu kemerlerde orta hattan başlayarak dış yana sıralanan 4 tip (Çocuk dişleri 3 tip) diş yer alır.

    1.Kesici dişler (Dentes incisivi)
    2.Köpek dişi (Dentes canini)
    3.Küçük azı dişleri (Dentes premolares)
    4.Büyük azı dişleri (Dentes molares)

    Yaşamın değişik dönemlerinde bulunmalarına göre iki tip diş grubu tanımlanmıştır : Süt dişleri ve kalıcı dişler.

    Süt dişleri (Dentes decidui) : Süt dişleri, ilki 6-8 aylarda sonuncusu 2 yaşına doğru çıkan 6.-12. yaşına kadar dökülerek kalıcı dişlerle yer değiştiren dişlerdir. Her bir diş kemerinde 10′ ar adet olmak üzere toplam 20 adet süt dişi vardır.

    Kalıcı dişler (Dentes permanentes) : 6 yaşından itibaren süt dişlerinin yerini almaya başlayan kalıcı dişler, tüm yaşam boyunca fonksiyon görürler. Prensip olarak 18 yaşındaki bir kişinin bir diş kemerinde 16 adet kalıcı diş yer alır. Fakat 5.molar diş’ in (Dens serotinus – akıl dişi) çıkışı 30 yaşına kadar uzayabildiğinden bu sayı değişebilir.

    Kalıcı dişlerin çıkış zamanları:

    Dens molares I 6 yaş
    Dens incisivus mediales 7 yaş
    Dens incivisus laterales 8 yaş
    Dens premolares I 9 yaş
    Dens premolaries II 10 yaş
    Dens caninus 11 yaş
    Dens molares II 12 yaş
    Dens molares III 17-30 yaş

    DİŞETLERİ – GINGIVAE

    Alt ve üst çenenin alveoler çıkıntıları, diş eti (Gingiva) olarak adlandırılan özel bir mukoza ile sarılmıştır. Gingiva, ağız mukoz membranının bir parçası olup, vaskuler bir doku ile onu örten hafif keratinize olmayan çok katlı yassı epitelden yapılmıştır. Gingiva, dişlerin Corona’ larının alt bölümü ile Collum bölümlerine de tutunur. Dişetleri, ağız mukozasından daha kalın olup bez içermezler.

    3.DAMAK – PALATINUM

    Ağız tavanını oluşturan damağın (Palatum) sert ve yumuşak damak olmak üzere iki bölümü vardır.

    1.SERT DAMAK – PALATUM DURUM

    Sert damak, ağız tavanının 2/3 ön kısmını yapan bölüm olup, Maxilla’ nın Proc.palatinus’ u ile Os palatinium’ un Lamina horisontalis’ i, tarafından oluşturulur. Sert damağın ağız boşluğuna bakan yüzeyi periost ve ağız mukozası ile kaplıdır. Sert damak mukozasında Glandulae palatinae’ ler bulunur.

    2.YUMUŞAK DAMAK – PALATUM MOLLE – VELUM PALATINUM

    Yumuşak damak, sert damağın arka kenarından arkaya ve aşağıya doğru uzanan yumuşak ve hareketli bir perde şeklindedir. Bu nedenle yumuşak damak için Velum palatinum terimi de kullanılır.

    Yumuşak damağın serbest arka alt kenarının ortasından aşağıya doğru uzanan dil şeklindeki çıkıntıya Uvula (küçük dil) denir. Uvula, yutma sırasında içeriğin burun boşluğuna kaçmasını engeller. Uvula’ nın iki yanından sağ – sol ikişer adet mukoza kıvrımı kemeri (Arcus) uzanır. Bunlardan ön kemere Arcus palatoglossus, arka kemere Arcus palatopharyngeus denir. Bu plikalar içinde aynı isimdeki kaslar yer alır. Her iki taraftaki ön ve arka kemerler arasında Tonsilla palatina’ nın yer aldığı Trianguler şekilli birer çıkmaz bulunur. Dil kökü ve sağ – sol kemerler arasındaki geçit Isthmus faucium (yutak geçidi) olarak adlandırılır. Ağız boşluğundaki besinler Isthmus faucium (Oropharynx) aracılığı ile yutağa geçer.

    2.YUTAK – PHARYNX

    Bir taraftan ağız boşluğu ve yemek borusu, diğer taraftan burun boşluğu ve gırtlak ile bağlantı kuran yutak, sindirim ve solunum sistemlerinin ortak bir bölümüdür. Kafa tabanından 6. boyun omuru düzeyine kadar uzanır. Kabaca huni şeklinde olan yutağın kafatası tabanına tutunan bölümü geniş olduğu halde aşağıya doğru daralarak C – 6′ nın alt kenarı hizasında yemek borusu (Osephagus) ile devam eder. Fibromuskuler bir duvar yapısına sahip olan yutağın iç boşluğuna Cavum pharyngis denir. Pharynx’ in ön duvarında bulunan delikler boşluğun burun, ağız ve gırtlak boşlukları ile olan bağlantısını sağlarlar. Burun boşlukları ile bağlantı sağlayan delikler Choanae, (Nasopharynx), ağız boşluğu ile bağlantı sağlayan delik Isthmus faucium (Oropharynx) gırtlak boşluğu ile bağlantı sağlayan alt delik ise Aditus laryngis olarak adlandırılır.

    Yutak, ön komşuluk ve bağlantıları dikkate alınarak Pars nasalis (Nasopharynx), Pars oralis (Oropharynx) ve Pars laryngea (Laryngopharynx) olmak üzere üç bölüme ayrılır.

    Nasopharynx, yutağın burun boşluğu arkasında kalan bölümü olup kafa tabanından yumuşak damak hizasına kadar uzanır. Nasopharynx sadece respirasyon fonksiyonu sağlar. Nasopharynx arka duvarındaki mukozada Tonsilla pharyngea (Adenoidea) bulunur. Orta kulak boşlukları ile Nasopharynx arasındaki bağlantıyı sağlayan Tuba auditiva’ ların Faringeal delikleri de Nasopharynx’ in dış yan duvarlarının üst bölümünde yer alır. Bu deliklerin arkasındaki şişkinliğin mukozasında Lenfoid doku kitlesi olan Tosilla tubaria (Gerlach bademciği) vardır.

    Oropharynx, yutağın orta bölümü olup hem solunum hem de sindirim fonksiyonu vardır. Ağız boşluğunun arkasında, yumuşak damak ile C – 3 Corpus’ unun üst kenarı düzeyinde yer alır. Oropharynx, Isthmus faucium aracılığı ile ağız boşluğuna bağlanır. Yutkunma sırasında Nasopharynx ve Oropharynx, Palatum molle ve Uvula aracılığı ile birbirlerinden ayrılır.

    Laryngopharynx, gırtlağın arka-üst bölümünde C – 3 – C – 6 düzeyinde yer alır. Aşağıda Osephagus ile devam eden Laryngopharyx ön duvarındaki Aditus laryngis aracılığı ile gırtlak boşluğuna bağlanır. Aditus’un iki yanındaki çıkmazlara Recessus piriformis denir.

    Yutak mukozası (Tunica mucosa) yukarıda yalancı çok katlı cilia’ lı, aşağıda mukoz tip çok katlı yassı epitel özelliğindedir. Mukoza dışında (Tunica fibrosa – orta katman) yutak duvarı fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Yutak duvarının dış katmanı (Tunica muscularis) tümü çizgili kas özelliğindeki 3 konstriktör kastan oluşur. Bunlardan başka yutağa komşu oluşumlara bağlayan kaslar (M. stylopharyngeus, M. salpingopharyngeus ve M. palatopharyngeus) da mevcuttur. M. stylopharyngeus hariç yutak kasları N. vagus tarafından innerve edilirler.

    3. YEMEK BORUSU – OSEPHAGUS

    Yemek borusu, yutak ile mide arasındaki bağlantıyı sağlayan 25 – 30 cm uzunluğunda 2 cm çapında dar bir muskuler bir borudur. C – 6 düzeyinde yutaktan başlayan yemek borusu boyundan göğüs boşluğuna girer. Göğüs boşluğunda, orta hatta omurganın önünde soluk borusu ve kalbin arkasında seyreder. Diafragma’ daki Hiatus Osephagus’ tan (T – 10 düzeyi) karın boşluğuna giren yemek borusu burada mideye (Gaster) bağlanır.

    Yemek borusu geçtiği topografik bölgelere göre üç bölüme ayrılarak incelenir.

    1.Pars cervicalis (boyun bölümü)
    2.Pars thoracica (göğüs bölümü)
    3.Pars abdominalis (karın bölümü).

    Osephagus’ un duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına benzer.

    Osephagus üç anatomik darlığa sahiptir 1.Consturictio pharyngooesophagealis
    2.Consturictio broncoaortici
    3.Consturictio diaphragmacica.
    Bunlardan en dar olanı başlangıçtaki Consturicyio pharyngooesophagealis darlığıdır.

    OSEPHAGUS KLİNİK BİLGİ

    1. Osephagus ve Trachea yakın komşuluklarında olduğu kadar embriyolojik gelişmelerinde de birbirleriyle ilişkilidir. Gelişim sırasında Trachea – Osephagal fistüller, Atretik Osephagus gibi anomaliler oluşabilir. Bunların cerrahi olarak düzeltilmesi gereklidir.

    2. Arcus aorta’ nın gelişimi sırasında sağ A. Subclavia, Osephagus’ un arkasından geçebilir (Retroosephageal sağ subclavial arter). Bu durum Disfaji nedeni olabileceği gibi hiçbir semptomda vermeyebilir.

    3. Osephagus’ un dar noktaları, Osephagus lümeninden bir Osephagoscopi veya Gastroscopi geçirdiğimiz zaman önem kazanırlar. Bu araçlar darlıklardan geçerken zorlanır ve Osephagus duvarını zedeleyebilirler.

    4. Kazara veya intihar amacıyla asitli yakıcı maddeler içildiğinde, Osephagus duvarında en büyük zedelenme bu dar noktalarda oluşur.

    5.Osephagus’ a yabancı cisim kaçmalarında cisim çoğunlukla dar noktalarda takılıp kalır.

    6. Bu nedenle darlıkların topografisi çok önemlidir.

    7. Osephagus’ un alt kısmındaki Porta -caval anastomoz oluşturan venalar Portal hipertansiyon durumunda, mukoza altında varislerin yırtılması hiç fark edilmeksizin tehlikeli kanamalara neden olabilir.

    8. Osephagus kanserlerinin insidansı bölgelere göre büyük değişikliler gösterir. Bunda beslenme alışkanlıklarının bu kanserlerin oluşmasında ne kadar etkili olduğu sonucu çıkar.

    45 yaşını geçmiş, özellikle erkek bireylerde yutma zorluğu (Disfaji) yakınması oluşması daima Osephagus kanseri şüphesini akla getirmelidir. Kanserlerde Barium yemeği organın bir yerinde kalıcı dolma defekti gösterir. Osephagoscopie ile tümör görülebilir ve biopsi alınabilir.

    Osephagus’ un Abdominal parçasının kanserleri sol gastirik lenf düğümlerine ve hepatik lenf düğümlerine metastaz yaparlar.

    9.Mide yanması (Pyrosis) çok genel bir Osephageal ağrı tipidir. Bu ağrı Sternum’ un alt yarısının arkasında bir sıcaklık veya yanma duyusu şeklindedir. Hastaların çoğunluğu bunu Yüreğim yanıyor şeklinde ifade ederler.

    Bu ağrı çoğunlukla yutma güçlüğünü (Disfaji) de yanında getirir. Eğer yiyecek dar Osephagus segmentini geçemiyorsa şikayetler çok daha fazladır.

    4. MİDE – GASTER – VENTRICULUS

    Mide, Diafragma’ nın altında karın boşluğunun üst bölümünde yer almış, sindirim kanalının en geniş bölümüdür. Üç temel fonksiyonu vardır. Yemek borusu yolu ile gelen besin maddelerini sindirilmek üzere geçici bir süre depolar. Yeni doğanda 30 ml (limon büyüklüğünde) hacime sahip olduğu halde yetişkin bir insanda normal şartlardaki hacmi 1-1,5 litredir. Gerektiğinde 2-3 litre besin depolayabilir. Alınan besinleri mide salgısı ile karıştırarak yarı sıvı, yarı lapa şeklindeki Kimus haline getirir.

    Yeterli sindirim ve emilim sağlanabilmesi için Kimus’ un ince barsaklara geçişini kontrol eder.

    Midede sindirim ve Kimus oluşumu, mide salgısı (mide özsuyu, Saccus gastricus) ile sağlanır. 24 saatte 2-3 litre mide özsuyu salgılanır. Bu salgı içinde Pepsin, HCl, Intrinsik faktör, Mukus ve Su bulunur.

    MİDENİN ŞEKLİ VE BÖLÜMLERİ

    Mide, kabaca J harfi şeklinde olup iki eğriliği, iki duvarı, iki deliği, dört bölümü vardır.
    Midenin Ön duvarı Paries anterior, arka duvarı Paries posterior olarak adlandırılır. Bu iki duvar uzun eksen boyunca sağda ve solda birer eğrilikte (Curvatura) birleşmişlerdir. Sağ taraftaki konkav eğriliğe Midenin küçük eğriliği (Curvatura ventriculi minor) sol taraftaki konveks eğriliğe Midenin büyük eğriliği (Curvatura ventriculi major) denir.

    Midenin yukarıda yemek borusu ile birleşen deliğine Ostium cardiale, oniki parmak barsağına açılan alt deliğine de Ostium pyloricum denir. Her iki delik etrafında içerik akışını kontrol eden Sifinkterler vardır. Pilorik delik etrafındaki sifinkter Kardiak delik etrafındaki sifinkterden daha güçlü olup ancak belirli bir pH’ daki sıvı veya Kimus’ un geçişine izin verir.

    Mide, anatomik ve fonksiyonel olarak bir bütün olmasına karşın tanımsal amaçlar için 4 bölüme ayrılarak incelenir.
    1.Cardia bölümü (Pars cardialis) : Midenin kardiak deliğe yakın olan 2-3 cm genişliğinde, ters çevrilmiş huni şeklindeki bölümüdür.

    2.Fundus bölümü (Fundus gastricus) : Midenin, kardiak delik düzeyinin üzerinde kalan kubbe şeklindeki bölümüdür.

    3.Mide gövdesi (Corpus gastricus) : Midenin orta bölümü olup aşağıda Antrum pyloricum ile uzanır,
    4. Pilorik bölüm (Pars pylorica) : Midenin distal bölümü olup Antrum pyloricum ve Canalis pyloricus olarak adlandırılan iki alt bolümü vardır.

    Pilor (pylorus) : Midenin Duodenum’ a yakın bölümüdür. Buradaki Ostium pyloricum etrafında önemli bir sifinkter (Sphincter pylorici) bulunur. Bu sifinkter mide içeriğinin oniki parmak barsağına geçişini kontrol eder. Normalde kapalı (kontrakte) olan bu delik, sifinkterin gevşemesi ile zaman zaman açılır ve midedeki besin maddelerinin Duodenum’ a geçişine izin verir.

    Cerrahi açıdan mide son yıllarda iki gastrik sistem veya ünite ayrılarak ele alınmaktadır. Birincisi Proksimal gastrik ünite olup, Distal Osephagus proksimal mide bölümü ve Hiatus Osephageus’ tan, İkincisi Distal gastrik, Pars pylorica – Pyloris ve Duodenum’ un birinci bölümünden oluşur.

    MİDENİN DUVAR YAPISI

    Midenin duvar yapısı, sindirim kanalı organlarının genel duvar yapısında olmakla beraber bazı farklı özelliklere de sahiptir.

    1.Mide mukozası : Mukoza, sığ oluklarla birbirlerinden ayrılmış kabartılar (Areae gastricae) içerir. Bu kabartılarda küçük çukurcuklar (Foveola gastrica) görülür. Boş mide mukozasında kalın kıvrımlar (Plicae gastricae, Plicae rugae) bulunur. Midenin basit columnar epitel özelliğindeki mukozasında (özellikle fundus ve corpus’ ta olmak üzere) kıvrımlı tubuler tip bezler (Glandulae gastricae) vardır. Bu bezlerin boşaltma kanalları Foveolae gastricae’ lere açılır. Gastrik bezler içinde HCl ve digestif enzimlerin bulunduğu mide salgısının büyük bir bölümünü oluştururlar. Gastrik bezler ayrıca mukozayı koruyan mukus ile B 12 vitamininin emilimi için gerekli olan intrinsik faktör de salgılarlar.

    Mide bezlerinde dört tip hücre bulunur. Bunlardan temel hücreler Pepsinojen, Parietal hücreler; HCl ve İntrinsik faktör, boyun hücreleri; mukus, endokrin hücreler, serotonin, entero – glukagon ve histamin salgılarlar.

    2.Submukoza katmanı, Kan damarları, sinir ağı (Meissner pleksusu) lenf damarları ve lenfoid doku elemanları içeren gevşek bağ dokusundan ibarettir.

    3.Seröz katman, En dış katman olup, Peritonun visseral yaprağından oluşmuştur. Midenin ön ve arka duvarını örten Periton. Midenin küçük eğriliğinden (Curvatura ventriculi minör) Omentum majus olarak uzanır.

    MİDE – GASTER KLİNİK BİLGİ

    1.Pilor spazmı (Pylorospazm) 2-12 haftalık bebeklerde olabilir. Olgu pilorik kanalı çevreleyen sifinkterin gevşemesinde yetersizlik göstermesi ile karaterizedir. Sonuçta mide içeriği Duedonum’ a geçemez ve mide aşırı dolgun kalır. Hasta tipik bir şekilde kusar. Çoğunlukla düz kas gevşetici ilaçlar verilir.

    2.Kojenital hipertrofik pilorik stenoz dışında midenin malformasyonları ender bir şekilde kalınlaşmasıdır. Doğan her 150 erkek çocuğundan birinde ve 750 kız çocuğundan birinde görülür. Hipertrofik pilor serttir ve pilorik kanalda daralma vardır.

    Konjenital hipertrofik pilor stenozu’ nun nedeni bilinmemektedir. Ancak tek yumurta ikizlerinin her ikisinde de ve yüksek insidenste görülmesi genetik faktörlerin rolü olduğunu düşündürmektedir.

    Büyümüş olan pilor zeytin büyüklüğünde, sert bir kitle halinde palpe edilebilir. Kitle inspiriyonla aşağıya iner.

    3.Mide kanserleri : Bazı belirli ülkelerde yüksek insidans gösterir. Japonya ve İskandinav ülkelerinde Mide kanseri vakaları çok görülür.

    Hastalık erkeklerde kadınlara oranla daha fazla oranda görülmektedir.

    Bükülebilir (Flexible) Fiber Endoskop’ ların gelişmesi ile Gastroskopi mide lezyonlarını gözle görerek tanı olanağı vermiştir.

    4.Konjenital olarak geniş oluşmuş bir Hiatus Osephagei’ den midenin üst kısmı Thorax’ a fıtıklaşabilir. Bazen de mide Diapragma’ daki Postero – lateral bir defektten (Trigonum lumbocostale) tümüyle Thoraks’ a fıtıklaşabilir. Bu tip konjenital Diafragmatik herni her 2000 doğumda bir görülür.

    5.Kazanılmış Hiatal herni’ ler daha sık görülür. Orta yaşlardan sonra Hiatus’ u saran Diafragma liflerinin zayıflaması ile Hiatus genişleyebilir, bu olgu fıtıklaşmayı kolaylaştırır.

    6.Midenin bütün arterleri anastomoz yaptığı için çok zengin bir kollateral dolaşıma sahiptir. Ameliyat sırasında mideyi besleyen bir veya birkaç arter rahatlıkla bağlanabilir.

    Parsiyel Gastrektomi (Antrum pyloricum’ un ameliyatla çıkarılması) sırasında Omentum major Sağ Gastroepiploik arterin altından kesilir. Bu arterin bütün Omental dalları bağlandığı halde Omentum yine de nekroza uğramaz. Çünkü Sol Gastroepiploik arterin Omental dalları sağlamdır.

    7.Mide rezeksiyonu yapılırken rezeksiyon bölgesindeki bütün lenf düğümleri de çıkartılır. Bunlardan Pilorik lenf düğümleri özellikle öneme sahiptir. Çünkü Pilor bölgesinde mide kanserleri en fazla sıklıkta görülür. Bu bölgeye yakın olan Sağ Gastroepiploik lenf düğümleri de sık sık metastaza uğrarlar. Çok ilerlemiş kanser olgularında Lenfojenik yayılma ile Coeliac lenf düğümleri de metastaza uğrayabilirler.

    8.Parietal hücrelerin asit salgıları N. vagus tarafından kontrol edilir. O nedenle Peptik ülserlerde bazen vagal trunkus’ ları kesmek gerekebilir (Vagotomi).

    9.Mide mukozasının mukus salgısı, salgılanan asit ile mide hücreleri arasında bir engel oluşturur. Bazen bu engel hücreleri korumakta yetersiz kalır ve mide suyu hücreleri yakarak erozyonlar yapılabilir (mide ülseri).

    10.Ülserli mide alanının ameliyatla çıkarılması ile birlikte çoğunlukla Vagotomi de yapılır.

    Selektif Vagotomi, Nervus vagus’ un yalnızca Gastrik dallarının kesilmesidir.

    11. Mideden ağrı duyusu sempatiklerle taşınır. Vagotomiden sonra tekrarlayan Peptik ülserlerde yine mide ağrısı vardır. Ağrı ancak bilateral sempatektomi ile kesilebilir.

    Mide ağrısı bütün Epigastrik bölgeye akseder. Açlık, susuzluk ve tokluk duyuları Nervus vagus ile taşınır.

    MİDENİN FONKSİYONLARI

    Midenin başlıca üç fonksiyonu vardır.

    1. Depo fonksiyonu: Yutulan besinleri depo etmek
    2. Besin maddelerinin mide sekresyonu ile karışmasını sağlamak
    3. Besin maddelerini sindirilmeleri ve absorbe edilebilmeleri için uygun olan bir hızda bağırsağa iletmek.

    MİDENİN DEPO FONKSİYONU

    İnsan midesinin ilk ve en önemli görevi, yutulan besinleri depo etmektir. İnsan midesinin temel fonksiyonu besin depolamaktır. Bir insan midesinin normal kapasitesi 1 – 1.5 litredir. Mide duvarını oluşturan düz kasların plastisite özelliğinden dolayı midenin yavaş yavaş dolmasına karşın, mide içi basınç belirli bir sınıra kadar değişmez tutulur.

    Baryum sulfat ağız yoluyla verildikten sonra insan midesi röntgenle gözlenebilir. Mide besinle doldukça düz kasların boyları uzar. Peristaltik kasılmalar dışında mide içi basıncı değişmez tutulur ve boş midenin basıncı kadardır. Mide dolmakta iken mide içi basıncın düşük tutulmasında Nervus vagus yoluyla kaslarının gevşetilmesi mümkündür. Midenin gevşemesi gibi kasılmaları da Nervus vagus ve Splanchnic sinirleri içindeki afterent sinirlerin uyarılması ile meydana getirilebilir. Parasematik bir sinir olan Nervus vagus, genel olarak Gastro – intestinal kanalın kaslarını aktiviteye sevkeder. Splanchnic sinirin mideye giden kolları sempatik sinirlerdir ve genel olarak Gastro – intestinal kasları inhibe ederler. Sempatik sinirler bu etkilerini Norepinefrin salgılayarak yaparlar ve sempatik etkiyi bloke eden maddeler, Splanchnic sinirin mideyi gevşetme etkisini ortadan kaldırırlar. Nervus vagus ucundan Asetilkolin salınırsa, mide kaslarını kasılmaya sevk eder. Nervus vagus’ un mideyi gevşetme etkisi de vardır ve bu etkisinde ne gibi bir transmitter madde salgıladığı henüz bilinmemektedir.

    MİDENİN BESİNLERİ KARIŞTIRMA VE BARSAKLARA İLETME FONKSİYONU

    Besin maddeleri midede depo edildikleri süre içinde sindirime uğramaya devam ederler. Midede sindirimin meydana gelebilmesi için, mide içindeki besin maddelerinin mide sekresyonu ile karışması gerekir. Mide duvarı boyunca birçok bez hücresi yer almıştır. Bu hücreler sindirimde rol oynayan bazı enzimler ve Hidroklorik asit (HCl) salgılarlar. Bu enzimler ve HCl besin maddeleri ile karışarak midede sindirimini devam ettirirler.

    Mide sıvısı ile besin maddelerinin karışmasını sağlayan, mide duvarının peristaltik hareketleridir. Daha önce de söylediğimiz gibi, mide duvarı dört katman halinde dizilmiş olan düz kaslardan oluşmuştur.

    Düz kasların kendiliklerinden kasılıp gevşeyebilme özellikleri, midenin peristaltik kasılmalarını yaratır. Bu kasılmalar midenin Cardia bölgesinde başlar ve Corpus boyunca yayılarak Antrum’ a ve Pyloris’ e ulaşır. Birçok araştırıcılar midenin peristaltik kasılmalarının yaklaşık 20 saniyede bir olduğu konusunda birleşmektedirler.

    Mide sıvısı ile karışmış ve sindirime uğramış besin maddesi kütlesine Kimus (Chymus) adı verilir. Kimus’ un mideden sonra gideceği yer, ince barsağın ilk kısmı olan Duodenum’ dur (12 parmak bağırsağı). Besin maddelerinin ince barsakta en verimli biçimde sindirilip absorbe edilebilmeleri için, bunların mideden bağırsağa uygun bir hızda iletilmeleri gerekir. İşte midenin fonksiyonlarından birisi de besin maddelerini (Kimusu) ince barsağa bu uygun hızda iletmektedir. Midenin gösterdiği peristaltik kasılmalar Antrum bölgesinde daha kuvvetlidir. Bu kuvvetli kasılmalar Kimusun piloris’ ten Duodenum’ a geçmesini sağlar. Bu geçiş sırasında Pilorik sfinkter inhibe edilerek Kimus’ un barsağa geçişini kolaylaştırır. Her kasılmada bir miktar Kimus, açılmış olan Pilorik sfinkterden geçerek Duodenum’ a ulaşır. Dolayısıyla, Kimus’ un mideden barsağa geçiş hızını ayarlayan, Antrumda meydana gelen peristaltik dalgalar olmaktadır.

    Mide kendiliğinden peristalik bir ritme sahiptir. Bu ritm Nervus vagus uyarılarak değiştirilebilir. İnsanlarda iyileşmeyen ülserlerin tedavisi için midenin her iki vagus sinirinin kesilmesi (Vagotomie) gerekebilir. Vagotomiden sonra mide hareketleri yavaşlar.

    Yağların ve Proteinlerin sindirim ürünleri de mide boşalma hızını etkiler Duodenum’ da emülsiyon halinde yağların, amino asitlerinin ve polipeptidlerin bulunması mide boşalmasına ve mide aktivitesini yavaşlatır. Ayrıca Duodenum’ un gerilmesi, Pilorik antrum’ un hereketlerini yavaşlatır. Duodenum’ un mide aktivitilerinin değiştirmesinin, hem sinirsel hem de humoral yoldan olabileceğine ilişkin kanıtlar vardır. Bazı durumlarda Vagus refleksleri saptanmıştır. Mide içeriğinin Duodenum’ a girmesi ile Duodenum’ dan impulsların merkezlere ulaşması yoluyla ve Vagus yoluyla Antrum hareketlerinin durdurulması şeklinde refleks yoluyla olduğu bildirilmiştir. Bu reflekse Entrogastrik refleks denir. Korku ve heyecan mide boşalma hızını yavaşlatır.

    Midenin bu asıl fonksiyonları yanında diğer bazı fonksiyonları da vardır. Örneğin, mideye giren sıvıları sulandırarak veya yoğunlaştırarak, bunların barsağa geçmeden önce vücut sıvıları ile aynı yoğunluğa gelmelerini sağlar. Ayrıca, kan yapımında önemli bir rol oynayan B 12 vitaminin absorbsiyonu için gerekli olan İntrinisik faktör mide mukozasında sentezlenir.

    MİDE SALGISI – GASTRIC SECRETION

    Mide mukozası basit tubuler bezlerden yapılmıştır. Tubuler bezler insanda Pilorus bölgesinde yalnız mucus salgılayan hücrelerden (Goblet hücreleri) yapılmıştır. Midenin geri kalan bölgelerinde tubuler bezlerde mucus salgılayan Goblet hücreleri, HCl salgılayan parietal hücreler ve enzimleri salgılayan peptik hücreler bulunur. Tubuler mide bezleri¬nin alt kısmına taban bölgesi, ortalarına doğru daha incelmiş kısmına boyun, bölgesi, boyun ile mukozal yüzeye açılan kısım arasındaki en ince bölgeye de isthmus denir. Parietal hücreler en çok boyun bölgesinde, Peptik hücreler en çok taban bölgesinde, Goblet hücreleri ise en çok mukozal yüzeye yakın olan bezin ağız bölgesinde bulunurlar. Mide mukozası hücreleri daima yenilenmektedirler. Bezin boyun bölgesinde bulunan Goblet hücreleri çoğalarak yüzeye doğru itilirler ve 2 – 3 gün içinde boyun bölgesinden yüzeye ulaşırlar. Yüzeydeki yaşlanmış mukoza hücreleri mide lumenine dökülürler. Boyun bölgesin-de çoğalarak bezin taban bölgesine doğru giden hücreler, parietal ve peptik hücreleri meydana getirirler.

    Mide bezlerinden salgılanan sıvıya, Mide sıvısı denir. Goblet hücrelerinin salgıladığı mukus (mucin), tüm mide yüzeyini kaplayan bir katman oluşturur. Bu katman koruyucu bir katmandır ve mide yüzeyini HCl asidinin zedeleyici etkisinden korur. Mide bir günde 3 litre kadar salgı yapar.

    MİDE SALGILARI VE FONKSİYONLARI

    MUKUS SALINMASI

    Mide yüzeyinin koruyucusu olan mukus yüksek moleküler ağırlıkta bir mukoproteindir ve düşük moleküler ağırlıkta alt ünitelerin polimerize olması ile meydana gelir. Proteolitik enzimler ve redükte edici kimyasal maddeler, mukoproteini alt ünitelerine ayırabilirler. Mide mukozasının tahrişi ve fazla asit salınması, mukus salgılanmasını artırır. Sinirsel etkilerle de bu salgıların arttığı, ya da azaldığı söylenir.

    İNTRİNSİK FAKTÖR SALINMASI

    İntrinsik faktör bir glikoproteindir, parietal hücreler tarafından yapılır ve B 12 vitamini mukoza kesitleri ile inkübasyon yapıldığında, işaretli vitamin parietal hücrelerde gözlenir. Eğer inkübasyon ortamına intrinsik faktöre karşı hazırlanmış antibody eklenirse, B 12, vitamininin hücreler tarafından alınmadığı görülür. Bunun pratik önemi vardır, zira B12 vitamini eksikliğinden ileri gelen Aanemia perniciosa’ da (öldürücü anemi) kanda intrinsik faktöre karşı antibody bulunmuştur.

    Bazı kan grubu antijenlerinin alyuvar yüzeyinden başka bazı dokularda da, örneğin epitelial hücrelerde, bulunduğu saptanmıştır. Ayrıca, A, B ve H kan grubu maddeleri erimiş halde tükürük ve mide mukus salgısı içinde bulunabilmektedirler.

    İnsanların 3/4 ünde mukus içinde erimiş halde A, B, ve H antijenleri bulunur.

    HİDROKLORİK ASİT (HCI) SALGILANMASI

    Mide mukozası parietal hücrelerinde bol miktarda flavaprotein enzimleri ve sitokrom oksidaz bulunmuştur. Konsantre bir halde asit meydana getirilmesi için bol enerjiye ihtiyaç vardır ve enerji üretimi için bu enzimler gerekir.

    Gerek hücre içi metabolizma sonucu açığa çıkan, gerekse kandan difüzyon yolu ile hücre içine giren CO2, Karbonik anhidraz enzimi aracılığı ile su ile birleşerek Karbonik asit (H2C03) meydana getirir. Hücre içi suyun dissosiye olması ile sınırsız Hidrojen iyonu (H+) ve OH- meydana gelir (H2O—- OH- + H+). H+ iyonu aktif transport ile (mekanizması henüz bilinmi¬yor) hücre içinde yer alan ince bir kanala (canaliculi) geçer. OH- ile H2C03 birleşerek H2O ve HCO-3 meydana gelir (H2C03 + OH- → H2O + HCO-3). HCO-3 iyonu kana girerken bu iyonun yerine kandan CI- hücre içine alınarak aktif transportla (bunun da mekanizması henüz bilinmemektedir) canaliculi’ ye verilir. Bu şekilde sentezlenen HCI’ nin midede bir çok fonksiyonu vardır. Bunların en önemlisi İnaktif Pepsinojenin aktif Pepsin’ e çevrilmesidir. Ayrıca, Pepsin enziminin optimum pH’ ını sağlayan HCl’ dir. HCl’ nin bunlardan başka bazı mineralleri (örneğin Kalsiyum, Demir) redükte ederek barsaklardan emilimlerini kolaylaştırmak, sütün Kazeinoje¬n’ ini Kazein halinde çökertmek, besinlerle giren bakterilerin yaşamalarını ve üremelerini engellemek gibi fonksiyonları da vardır.

    Histamin mide asit sekresyonunu ileri derecede artırır. En kuvvetli asit saldıran Gastrin II’ dir; bundan sonra Histamin gelir.

    ENZİM SALGILANMASI

    Sindirimde önemli olan mide enzimi Pepsin’ dir. Mide sıvısında bulunan diğer enzimler Gastrik lipaz, Amilaz ve Rennin’ dir. Gastrik lipaz ve Amilaz’ ın mide sindiriminde pek önemi yoktur. Rennin enzimi daha çok bebeklerin midesinde bulunur ve sütün Kazein’ ini Parakazein haline çevirerek sütü pıhtılaşmış hale getirir. Bu şekilde Kazein’ in sindirilmesi kolaylaştırılır. Erişkin insanda süt, Pepsin tarafından pıhtılaştırılır.

    Pepsin, çeşitli enzimlerden oluşmuş bir kompleks enzimdir. Elektroforetik olarak en az 7 enzim ayrılmıştır ve her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Pepsin peptik hücreler tarafından Pepsinojen halinde salınır ve daha önce şekillenmiş Pepsin ve HCl tarafından aktif enzim Pepsin haline çevrilir. Pepsin için optimum pH 1.5 – 3.5 arasındadır. Pepsin, proteinleri kısa polipeptid zincirlerine parçalar. Proteinlerin herhangi bir amino asitleri bağını parçalar ise de, özellikle Tirozin ve Fenilalanin bağlarını koparır.

    MİDE SEKRESYONUNUN KONTROLU

    Mide sekresyonu açlıkta da devam eder. Fakat salgı oldukça azdır ve içinde az miktarda Pepsinojen ve HCI bulunur (Bazal sekresyon). Önemli mide sekresyonu sindirim sırasında olur ve bu sekresyonu Sinirsel ve Humoral (hormonal) olmak üzere iki yolla kontrol edilir.

    MİDE SEKRESYONUNUN SİNİRSEL KONTROLU

    Mide sekresyonunun sinirsel kontrolü refleks yoluyla olur. Deney hayvanlarında Nervus vagus kesilir ve Perifer ucu uyarılırsa, HCI, Pepsin ve Mukus salgılanır. Nervus Vagus bu etkisini Asetilkolin salgılayarak yapar ve Antikolinerjik maddeler Vagus etkisini azaltır.
    Sinirsel kontrol ile sekresyon meydana gelişi hızlı olur fakat kısa süre devam eder.

    Mide mukozasının HCI asit etkisinden korunmasından Surfektan (yüzey aktif) maddelerinin rolü olduğuna dair deneysel kanıtlar vardır. Akciğerlerin alveol yüzey gerilimini azaltan maddeleri (Surfektan maddeler) Fosfolipdler’ dir.
    Surfektan maddeler alveol yüzeyinde Hidrofobik bir yüzey oluşturduğuna göre, bu maddelerin mide yüzeyinde de Hidrofobik – su ile ıslanmayan bir yüzey oluşturarak HCl asit etkisinden koruduğu düşünülmektedir.

    MİDE SEKRESYONUNUN HUMORAL KONTROLU

    Humoral kontrolün bir mide evresi (Gastrik evre) bir de Barsak evresi (Intestinal evre) vardır. Mide evresinde özellikle proteinlerin parçalanma ürünleri Pilorik antrum mukozasını uyararak, buradan Gastrin ve Gastrozimin adı verilen hormonların salınmasına yol açarlar. Bu hormonlar önce mideyi terk eden kan dolaşımına daha sonra da genel dolaşıma katılarak Arteriyel kan ile tekrar mideye gelirler. Gastrin midede asitçe zengin, Gastrozimin ise enzimlerce zengin sekresyon yaptırırlar.

    Gastritin sentetik analogu olan ve 5 amino asidinden yapılmış Pentagastrin kliniklerde kullanılır. Barsak evresinde protein parçalanma ürünleri, Duodeneum mukozasından Intestinalgastrin salınmasını başlatır. Bu hormon yine kan dolaşımına katılarak mideye gelir ve sekresyonu başlatır. Duodenum’ a giren Kimus içindeki maddelerden özellikle Yağlar ve Duodenum’ a asit içeriğin girmesi burada Sekretin ve Kolesistokinin adı verilen hormonların salınmasına yol açarlar. Kan dolaşımına katılıp mideye gelen bu hormonlar midenin salgı yapmasını inhibe eder – engeller.

    MİDENİN KORUYUCU GÖREVİ

    İnsanlar midesiz de yaşayabilirler. Midelerinin bir kısmı veya tamamı alınmış insanların çoğu oldukça sağlıklı yaşamaktadırlar. Fakat bu insanların bazılarında sindirim ve beslenme bozuklukları ortaya çıkar. Midenin kuvvetli asidi ve Pepsin mikroorganizmaların çoğalmasını engeller. Gastrektomi’ den sonra barsaklarda anormal bakteri florası gelişebilir. İntrinsik faktörün bulunmaması nedeniyle, B 12 vitamini yeteri kadar emilemez ve Anemi görülebilir.

    KUSMA – VOMICATION – VOMITUS

    Kusma, zararlı maddelerin vücuda girmesini önleyen bir refleks olayıdır. Kusma çeşitli yollardan meydana gelebilir. Mide, barsak ve safra kesesinin gerilmesi, mide mukozasının tahrişi, deniz ve otomobil tutması gibi labirentleri aynı yönde tekrar tekrar uyaran nedenler, tiksinti yaratan şeylerin görülmesi gibi olaylar kusma meydana getirirler.

    Birçok kimyasal maddeler (Örneğin, Bakır sülfat, Civa klorür, Tartar emetik ve Apomorfin) kusma meydana getirirler. Bu maddelere Emetik maddeler denir. Beyinde Retikuler formasyonun lateralinde kusma merkezi (emetik merkez) vardır. Bu bölgenin elektrikle uyarılması kusma yaratır. Atropin Emetik merkezi inhibe eder. Kusmada önce bulantı görülür. Kusma, öğürme ile başlar, bu sırada Diafragma’ nın ve kasların şiddetli kasılmaları ile mide periodik olarak sıkıştırılmaktadır. Tükürük salgısı artar, rengin solması, terleme görülebilir. Kusma işi, solunum ve karın kaslarının bir dizi kompleks hareketleri ile yapılır. Pilorik antrum bölgesi kasılarak içeriğini, gevşemiş olan Corpus ve Fundus bölgesine iter. Derin nefes alınırken Epiglottis nefes borusunu kapatır, Palatum molle yukarı kalkarak Yutak (Pharynx) burun boşluğuna giden yolunu tıkar. Bu sırada karın kasları kuvvetli ve ani kasılmaları ile mide içeriğini gevşemiş olan Cardia’ dan Osephagus’ a sokar ve ağız yolu ile dışarı çıkarır.

    KUSMAYA NEDEN OLAN ETKENLER

    1. Ruhsal Etkenler (Korku, üzüntü, sıkıntı vb.)

    2. Hoşa Gitmeyen, Tiksindirici Etkenler
    A. Göz yoluyla alınan duyular,
    B. İçkulaktaki Utriculus’ un sallanma hareketleri ile uyarılması (Deniz ve Araba tutması gibi).

    3. Lokal İrritasyonlar
    Zehirlerle, bazı ilaçlarla uyarılma, yutak, yemek borusu, mide, barsak, safra kesesi, utrerus hastalıklarında otonom sinir uçlarının uyarılması, herhangi bir organ da acı, ağrı reseptörlerinin uyarılması.

    4. Kanda Mevcut Etkenler
    Kusturucu (emetik) ilaçlar (Örneğin, Apomorfin) kusma merkezini uyarılmaya karşı duyarlı kılarlar.

    5. Metabolik Etkenler
    Gebelik ve aşırı yorgunluk halleri

    KUSMA REFLEKSİ

    1. Bulantı (nausea) başlar, tükürük salgısı artar

    2. Vagus siniri etkisiyle, Yemek borusu, Cardiac Sifinkter, Mide gevşerler. Pilorik antrum şiddetle kasılır

    3. Epiglottis kapalı olarak İnspirasyon hareketleri yapılır.
    4. Diyafragma aşağı iner, karın kasları spazmo¬dik olarak kasılırlar. Böylece mide üzerine basınç yapılması ve Epiglottis kapalı, olarak yapılan İnspirasyonla Osephagus içi basıncı düşmesi sonucu, mide içeriği ağıza doğru ha¬reket eder.

    5. İNCE BARSAKLAR – INTESTINUM TENUE

    İnce barsaklar : Sindirim kanalının en uzun bölümü olup, mideden Ileoceacal kapakçığa kadar uzanır. 5-7 m. uzunluktaki ince barsaklar, Abdominopelvik boşlukta kalın barsaklarla sarılmış olarak bulunurlar. Besin maddelerinin kimyasal sindirimi ince barsaklarda tamamlandığı gibi büyük bir bölümün de de emilim burada gerçekleştirilir.

    İnce barsaklar, Duodenum, Jejunum ve Ileum olmak üzere üç bölüme ayrılır.

    1.ONİKİ PARMAK BARSAĞI – DUODENUM

    Duodenum, mideden hemen sonraki ince barsakların ilk bölümü olup at nalı şeklinde (veya C şeklinde veya ay çöreği şeklinde) pankreas başının etrafında yer alır. Duodenum, ince barsakların en kısa (25 cm uzunlukta) en fikse ve en geniş bölümüdür. Duodenum’ un birinci bölümü Intraperitoneal olup mide ile birlikte hareket edebilir. Diğer bölümleri ise Retroperitoneal olduğundan hareketsizdir.
    Duodenum’ un 4 bölümü ayırt edilir.

    Pars superior: İlk 5 cm’lik bölümü olup. 2.5-3 cm’lik başlangıç bölümü Ampulla (veya Bulbus) olarak adlandırılır. Pars superior duodeni, asit ve Pepsinden zengin mide içeriği-kimus ile ilk karşılaşan Duodenum bölümü olması nedeniyle Peptik ülser riski taşır.

    Pars descendens : Duodenum’un 2. bölümüdür. Pankreas kanalları ile Ductus choledochus buradaki Papilla wateri major ile Duodenum’ a açılır.

    Pars horisontalis (inferior) : Horizontal konumda ve 6-8 cm’lik bir bölümdür.

    Pars ascendens: Duodenum’un en kısa bölümü olup Flexura duodenojejunalis’ ten sonra Jejunum ile uzarır. Bu Fleksura Treitz bağı ile karın arka duvarına bağlanır.

    DUODENUM KLİNİK BİLGİ

    1. Peptik ülserin bir tipi olan duoadenal ülser’de, duodenum duvarında kratere benzer erozyonlar vardır. Bunlar çeşitli derinliktedirler ve organın duvarını delebilirler.
    Duodenal ülserler daha çok Bulbus duodeni’de oluşurlar. Ülser duvarı delebilir. Bu durumda Duodenum içeriği Periton boşluğuna geçeceğinden Peritonit’ e yol açar. Delinmiş Duodenum’dan maddeler çoğunlukla sağ Parakolik oluktan Fossa iliaca’ ya gider.

    2. Duodenum’un 1. parçası Karaciğer ve Safra kesesi ile yakın komşuluktadır. Duodenal ülser olgusunda organ bu oluşumlara yapışabilir veya onlarında ülserleşmesine yol açabilir.

    Duodenum’un safra kesesine yapışık olduğu bireylerde Kolesistit (safra kesesi iltihabı) sık görülür. Ayrıca aynı komşuluk nedeniyle oluşan Adhesion’dan (yapışma) safra taşları Safra kesesinden Duodenum’a geçebilirler.

    3. Duodenum, Caput pancreatis ile de çok yakın komşudur. Duodenum ülseri pankreatit’ e yol açabilir.

    4. Duodenum’ un 1. parçasının arka yüzünden A. gastroduodenalis geçer. Bu arterde erozyona neden olan bir Duodenum ülseri, arterden periton boşluğuna fazla miktarda kanamaya yol açabilir.

    5. Fötal yaşamın erken dönemlerinde Duodenum’ unda mezenterium’ u vardır. Ancak önündeki Colon transversum’un baskısıyla Duodenum karın duvarına dokunur ve arka yüzündeki Periton kaybolur. Bu durumuyla Retroperitoneal organlar olan Duodenum ve Pancreas ameliyat sırasında karın arka duvarından Diseksiyonla kolayca ayrılabilir. Ancak arkalarında bulunan Böbrek damarları ile Ureter’in dikkarle korunması gereklidir.

    6. Duodenal recessus’ların Intraperitoneal herni’ lerin oluşabiliceği nedeniyle cerrahi önemleri vardır. Bu Recesus’ların içine giren barsak parçası Peristaltik hareketlerle boğulabilir.

    Paraduodenal herni bu tip fıtıkların en fazla görülenidir. Paraduodenal recessus’ u örten periton pilikası kesilerek bu tip fıtıklar serbestleştirilir. Bu pilikanın içinde V. mesenterica inferior ve A. colica sinistra’ nın bulunduğuna çok dikkat edilmelidir.

    2. BOŞ BARSAK VE KIVRIMLI BARSAK – JEJENUM ET ILEUM

    Jejeunum ve ileum, ince barsakların en uzun (canlıda – 5-6 m), en kıvrımlı ve en hareketli bölümüdür. Flexura duodenojejunalis’ten caecum’a kadar uzanan Jejunum ve Ileum, mesenterium olarak adlandırılan bir periton oluşumu ile karın arka duvarına asılmıştır. Birbirinden güçlükle ayrılabilen bu ince barsak bölümleri beraberce Jejunoileum (veya Intestinum mesenteriale) olarak adlandırılır. Jeunoileum’un 2/5 üst bölümü Jejunum (boş barsak), 3/5 alt bölümü de Ileum’a aittir. Kanlanması daha iyi olan Jejunum, canlıda daha pembe-kırmızı görülür. Jejunoileum A. mesenterica superior’dan çıkan dallarla kanlandırılır.

    Ileum’un caecum’a bağlanan son bölümüne terminal Ileum (Ileum terminale-Pars terminalis) denir. Jejunum mukozasında dağınık olan lenfatik doku (Folliculi lymphatici solitarii) Ileum’da antimesenterik kenar boyunca oval veya sirküler plaklar (Peyer plakları – Folliculi lymphatici agregati) şeklinde organize olmuştur.

    JEJENUM KLİNİK BİLGİ

    1. Fötal yaşamda orta bağırsağın anormal rotasyonları nedeniyle Konjentinal malformasyonlar oluşması ender değildir.

    2. Fötal hayatta bazen barsak kangalları göbek kordonundan karın içine girmekte yetersizlik gösterebilir. Bir veya birkaç barsak kangalının karın duvarının dışında kaldığı duruma Omphalocele denir. Omphalocele’de fıtık kesesinin çevresi Amnion ile sarılır.

    3. Bazen de barsaklar karın içine normal olarak döndüğü halde, Umbiliculus bölgesinde karın duvarı zayıf kalır. Bu durumda barsaklar, çilekten daha büyük bir fıtık yaparak Konjenital umbilikal herni oluştururlar. Bu tip fıtık kesesi deri ile kaplıdır ve bebek ağladığı zaman çok belirli olur.

    4. Yine 10. fötal haftada ince barsakların anormal rotasyonu ve tespit yetersizliği nedeniyle bütün ince barsaklar çok dar, tek bir sapla karın arka duvarına bağlanır. Olgu A. mesenterica superior ile birlikte bütün ince barsakların tersine bükülmesiyle sonuçlanır. Bu olguya Volvulus (yuvarlama) adı verilir. Volvulus’ta barsaklar iskemiktirler, hatta nekroza bile uğrayabilirler.

    5. Bir seri Vasae rectae’ nin tıkanması ilgili barsak kısmının iskemisi ile sunuçlanır.

    Büyük bir barsak arterinde emboli veya venada trombus, barsağın ilgili bölümünü Paralitik ileus’a uğratır. Eğer olgu yeteri kadar erken teşhis edilirse (Superior mesenterik arteriogram ile), tıkanmış kısım cerrahi yolla temizlenip hasta kurtarılabilir.

    BARSAKLARIN FİZYOLOJİK ANATOMİSİ

    Barsağın herhangi bir yerinden enine bir kesit yapıldığında, başlıca dört katman görülür. Bunlar dıştan içe doğru, Seroza, Kas tabakası, Submukoza ve Mukozadır. Seroza, kan ve lenf damarları ile fibroz doku ve barsakları mesenterium’a bağlayan mesothelium’dan meydana gelmiştir. Kas tabakası dışta uzunlamasına, içte dairesel olarak yerleşmiş düz kaslardan oluşmuştur. Bunların arasında kan ve lenf damarları ile Auerbach veya Myenteric sinir Pleksusu (ağı) yer alır. En iç katman olan mukozada ise, içinde salgı bezlerinin de yer aldığı yüzey epiteli, kapiller kan damarları ve lenfatiklerin bulunduğu gevşek bir fibröz doku, ince düz kas katmanları ve lenfatik doku bulunur. Mukozaların fonksiyonu sekresyon ve absorbsiyondur. Mukoza yüzeyinde besinlerin emilmesini sağlayan Villi intestinalis denilen çıkın¬tılar bulunur. Submukoza mukozaya destek oluşturur. Kas katmanı ise barsak hareketlerinden sorumludur.

    İNCE BARSAKLAR

    Besin maddelerinin ağızda başlayıp midede devam eden sindirimleri, ince bağırsakta son aşamayı geçirir. Gerek ince barsak mukozasından salınan, gerekse pankreastan salınıp duodenuma dökülen sindirim enzimleri ve karaciğer-den salınıp yine duodenuma dökülen safra tuzları, besin maddelerinin en ileri derecede parçalanmalarını sağlarlar. Böylece, monomerlerine indirgenmiş olan besin maddelerinin büyük bir bölümü ince bağırsak hücreleri tarafından emilirler.

    İnce barsaklarda iki tip sekresyon yapılır. Bu sekresyonu mukoza katmanı içinde bulunan salgı bezleri yaparlar. Duodenumun mideye yakın olan kısmında bulunan Brunner bezleri bol miktarda mukus salgılarlar. Bu salgı duode¬num duvarını asidik mide sıvısının zararlı etkisinden korur. Mukus aynı zamanda tüm barsak mukozası boyunca yerleşmiş bulunan Goblet hücrelerinden de salınır. İkinci tip salgı ise içinde sindirim enzimlerinin bulunduğu ve bütün ince barsak yüzeyi boyunca yerleşmiş bulunan Lieberkühn bezleri tarafından yapı¬lan salgıdır. İnce barsak salgısı içinde bulunan sindirim enzimleri ise, Enterokinaz, tripsinojeni tripsine çevirir.

    Peptidazlar, polipeptidleri amino asitlerine parçalar. Sükraz, Maltaz, İzomaltaz ve Laktaz, disakkaritleri monosakkaritlere yıkarlar. İntestinal lipaz, nötral yağları gliserol ve yağ asitlerine yıkar. İntestinal amilaz, nişastayı maltoza çevirir. Nükleazlar, nükleik asitleri parçalarlar. Bu enzimlerden en önemlisi enterokinazdır. Diğerleri az miktardadırlar ve önemsizdirler. Enterokinaz yokluğu, doğuştan olan ve ender rastlanan metabolik bir hastalıktır. Bu hastalıkta protein sindirimi iyice bozulmuş¬tur.

    BARSAKLARIN BEZLERİ VE SALGILARI

    1. Brunner Bezleri: Duodenumda Bulunurlar. Mukus salarlar.
    2. Lıberkohn Bezlerı: Bütün ince barsakların yüzeyinde bulunurlar, enzimleri salgılarlar.

    1. Enterokınaz: Tripsinojeni, Tripsine çevirir.
    2. Peptidazlar: Polipeptidleri, Amin asitlerine parçalarlar.
    3. Sükraz, Maltaz, Izomaltaz, Laktaz da Disakkaritleri monosakkaritlere yıkarlar.
    4. Intestınal Lıpaz, Nötral yağları gliserol ve yağ asit¬lerine yıkar.
    5. Intestınal Amılaz, Nişastayı maltoza çevirir.
    6. Nukleazlar, Nükleik asitleri yıkarlar,

    İnce Barsakların Salgı Salgılamaları,
    1. Lokal olarak içeriğin barsak yüzeyine basınç yapması ile
    Auerbach pleksusu uya¬rılır ve salgıyı başlatır.
    2. Parasematik uyarı. Etkisi azdır.

    İNCE BARSAK SEKRESYONUNUN KONTROLU

    SİNİRSEL KONTROLU

    İnce barsak sekresyonunun kontrolünde en önemli faktör, besin maddele¬rinin barsak yüzeyine yaptıkları basınç sonucu oluşan lokal uyarımdır. Kimus barsak yüzeyine basınç yapınca, burada yer alan intrinsik sinir ağı (Auerbach pleksusu) uyarılır ve sekresyon başlar. Sekresyonun başlatılmasını sağlayan bir diğer etki barsağa gelen parasematik uyarılardır. Fakat bu uyarım sonucunda meydana gelen sekresyon intrinsik uyarımın yol açtığından azdır.

    HORMONAL KONTROLU

    Bazı Bilim insanlarına göre, Kimus içindeki asit duodenum mukozasını uyararak buradan Enterokrinin adı verilen bir hormon salınmasına yol açar. Kana geçerek tekrar ince barsağa gelen bu hormon ince barsak mukozasından enzimce zengin sekresyonu başlatır. Ancak bu kontrol mekanizma¬sının ne derece önemli olduğu halen tartışma konusudur.

    6. KALIN BARSAKLAR – INTESTINUM CRASSUM

    Kalın barsaklar; sindirim kanalının ileum’dan sonra caecum’ dan (kör barsak) anus’ e kadar uzanan yaklaşık 1,5 – 2 m uzunluktaki bölümüdür. Kalın barsaklar, Abdominopelvik boşlukta yerleşir.

    Kalın barsakların asıl işlevleri, emilemeyen besin maddeleri ve feçesi belli bir süre bekletmek, iletmek, sodyum ve suyun geri emilimini sağlamaktır. Prensip olarak kalın barsakların ilk bölümleri emilim, son bölümleri de ileti ve depolama görevlerini üstlenmiştir.

    Kalın barsak lumeninde çok sayıda Gram (-) anaerop bakteriler bulunur. Bu bakteriler insan vücudunda üretilemeyen K Vitamini, B 1 Vitamini, B 2 Vitamini ve B 12 Vitaminini oluştururlar. Kalın barsaklar yaşam için mutlak gerekli organlar değillerdir.

    Kalın barsaklar, caecum, kolon (colon) ve rektum olmak üzere 3 bölüme ayrılarak incelenir. Kalın barsaklar, ince barsaklardan daha büyük çaplıdır.

    Kalın barsakların longitudinal kas lifleri üç adet şerit şeklinde (taenia coli) uzarır. Kalın barsakların dış yüzünde Appendices epiploicae denen yağ yığıntıları bulunur. Kalın barsaklardaki keseleşmelere Haustra coli adı verilir.

    A.KÖR BARSAK – CAECUM

    Kalın barsakların ilk ve en geniş bölümü olan caecum, kör bir kese şeklinde olup sağ fossa iliaca’da yer alır. Ostium ileale ile terminal ileum’a bağlanan caecum, yukarıda Ascedens (yükselen) kolon ile uzarır. Ostium ileale’de Valva ileocaecalis (Bauhin kapağı) olarak adlandırılan iki mukoza plikası bulunur. Valva ileocaecalis tek yönlü (ileum’ dan caecum ) geçişe olanak verir.

    Ostium ileale’nin yaklaşık 2 cm aşağısında olarak caecum’un posteromedial yüzünden Appendix vermiformis (veya sadece Appendiks) çıkar. Uzunluk ve pozisyon yönünden büyük varyasyonlar gösteren Appendiks solucan şeklinde bir Lenfoid doku oluşumudur. Uzunluğu 5-15 cm arasında değişir.

    CAECUM KLİNİK BİLGİ

    1. Bazen caecum’un Periton’ u karın arka duvarına yapışmakta yetersizlik gösterir. Bu durumda caecum’un tamamı intraperitoneal’dır ve caecum serbestçe hareket eder (Mobil caecum).

    2. Konjenital olarak Valvae iliocaecalis bölgesinde ileum, caecum’un içine aşırı şekilde invagine olabilir. İçeri giren ileum bölümü kendisi ile birlikte caecum duvarını da içeri sürükler. İleum’un içeri giren bölümüne intussusceptum, caecum’un içeri sürüklenen duvarına intussuscipiens adı verilir. İnvagine barsak parçası baskı altında kalır. Venöz ve arteriyel beslenmesi zayıflayacağından ödem konjestiyon ve nekroz gelişebilir. Bu hastalık belirtilerini insan hayatının 1. yılında gösterir.

    B. KALIN BARSAKLAR – KOLONLAR

    Kalın barsakların caecum’dan rektum’a kadar olan bölümü kolon olarak adlandırılır. Durumlarına göre yükselen (ascendens), enine (transvers), inen (descendens) ve sigmoid kolon olarak 4 alt bölümü vardır.

    Yükselen kolon – Colon ascendens : Caecum’un devamı şeklinde, sağ paravertebral olukta karaciğere kadar uzanan (15 cm uzunluğunda) kolon bölümüdür. Çıkan kolon, sağ colik fleksura (veya hepatik fleksura) ile enine kolon’a bağlanır. Retroperitoneal konumdadır.

    Enine kolon – Colon transversum : Karın boşluğunu sağdan sola doğru çaprazlayan, yaklaşık 50 cm lik. intraperitoneal kolon bölümüdür. Enine kolon, mesocolon transversum ile karın arka duvarına tutunmuştur. Enine kolon solda sol kolik fleksura (veya splenik fleksura) ile inen kolona bağlanır.

    İnen kolon – Colon descendens : Sol paravertebral olukta yer alan inen kolon, sol colik fleksura’dan pelvis giridine kadar uzarır. Yaklaşık 25 cm uzunlukta olup retroperitoneal konumdadır.

    Sigmoid kolon – Colon sigmoideum – Pelvik kolon: İnen kolonun devamı şeklinde, S harfine benzeyen sigmoid kolon, pelvis minor’da rectum ile uzanır. Sigmoid kolon, intraperitoneal konumda olup, mesocolon sigmoideum ile pelvis duvarına asılmıştır.

    C. DÜZ BARSAK – REKTUM

    Rektum, kalın barsakların son 12-13 cm ‘lik bölümüdür. Pelvis Diyafragmasını delerek canalis analis ile uzarır. Rektum’un alt bölümü oldukça geniş olup Ampulla recti olarak adlandırılır. Ampulla recti 500-700 ml hacme sahiptir.

    Rektum’un üst bölümünde dışkı bulunduğu halde alt bölümü boştur. Rektum’un 2/3 üst bölümü Peritonla sarılmasına karşın 1/3 alt bölümü ekstraperitonealdir. Diğer kalın barsak bölümlerinin aksine rektum’da Mezenterium, Haustra ve Taenia yoktur.

    Rektum mukozasında transversal sabit plikalar (plicae transversales recti) bulunur. Bu plikaların iki tanesi sol tarafta (Houston plakları), bir tanesi de iki sol plikanın ortası düzeyinde sağdadır.(Kohrausch plakası). Rektoskopik incelemelerde ve lavman uygulamasında bu plikaların önemle dikkate alınması gereklidir.

    Canalis analis, 2.5 – 4 cm uzunlukta bir kanal olup anus’le sonlanır. Mukozasında 5-10 adet longitudinal plika (columnae anales – Morgagni) bulunur. Canalis analis ve anus, sadece defekasyon esnasında açılır. Burada iç ve dış olmak üzere iki anal sifinkter bulunur. İç anal sifinkter involunter (istem dışı), dış anal sifinkter ise istemli (volunter) olarak çalışır.

    Rektum ve canalis analis’in arterleri üç ayrı kaynaktan (A. mesenterica inferior’dan, A. rectalis superior, A. iliaca interna’dan, A. rectalis media, A. pudentalis interna’dan, A. rectalis inferior) gelir. Vena kanının direnajı da benzer şekildedir.

    İnce barsağın son bölümü olan ileum ile kalın barsağın birleştiği yerde ileocecal kapak denilen bir yapı vardır. Bu kapağın fonksiyonu kalın barsak içindeki maddelerin ileuma geri dönüşünü engellemektir.

    Kalın barsağın bir yukarı doğru çıkan (ascendens), bir enine (transvers) ve bir de aşağı doğru inen (descendens) kısmı vardır. Kimus, kalın barsağa girdiği zaman içindeki maddelerden vücuda yararlı olanları absorbe edilmiş bulunur. Geriye artık maddelerle su ve bir miktar elektrolit kalmıştır. Kalın barsağın fonksiyonu, kimusdaki su ve elektrolitlerin geri emilimi ve artık maddelerin atılıncaya kadar depo edilmesidir. Ayrıca, kalın barsakta bulunan bazı simbiyotik bakteriler B vitamini ve K vitamini gibi bazı vitaminleri sentezler. İnsanda K vitamininin başlıca kaynağının barsak bakterileri olduğu söylenmektedir.

    7. BARSAK HAREKETLERİ

    İNCE BARSAK HAREKETLERİ

    İnce barsağın başlıca iki tip hareketi vardır. Bunlardan birincisi olan, Ritmik segmentasyon ve Pendüler hareketlerin fonksiyonu, Kimus ile ince barsak sekresyonunun karıştırılması ve kimusun barsak yüzeyi ile temasını sağlayarak absorpsiyonu kolaylaştırmaktır. Sinirsel bir kontrol altında olmayan bu tip hareket, sadece düz kasların aktiviteleri sonucu meydana gelir (miyojenik). İkinci tip hareket peristalsis’dir ve kimusun ince barsak boyunca ilerlemesini sağlar. Nörojenik olan bu tip hareket, intrinsic sinir ağında meydana gelen lokal refleks ile başlatılır.
    İleocecal kapakçık sindirim işlemleri süresince kendiliğinden açılıp kapanarak, ileum içindeki maddelerin kalın barsağa geçmelerine izin verir.

    KALIN BARSAK HAREKETLERİ

    Kalın barsakta da karıştırıcı ve peristaltik hareketler görülür. Karıştırıcı hareketler ince barsaktakilerine oranla çok yavaştır. Bu tip hareketler artık maddelerin kalın barsak yüzeyi ile temasa gelmelerini ve böylece su ve elektrolit absorpsiyonunun yapılabilmesini sağlar. Kalın barsakta görülen peristaltik hare¬ketler ince barsağınkilere benzemez. Kütle peristalsisi adı verilen bu tip hareketler sonucu dışkı maddeleri anuse doğru hareket ettirilir. Kütle peristalsis hareketi günde bir kaç kere meydana gelir. Bu hareketi başlatan faktör, Duadenuma besin maddelerinin girmesi sonucu Duodenumda meydana gelip kalın barsağa kadar yayılan bir reflekstir. Bu reflekse Duodenocolic Refleks adı verilir.

    İNCE BARSAKLARDA EMİLİM

    Ağız ve Osephagus’ ta besin maddeleri absorbe olmazlar. Bazı ilaçlar (Tirinitrin, Morfin ve Steroid hormonları) ağız mukozasından absorbe edilirler. Mide yoluyla absorpsiyon çok az ve önemsizdir. Sindirilmiş besin maddelerinden çabuk absorbe olanlar jejenumda hemen tamamen emilirler. Yavaş absorbe olan maddeler ise ileum’da emilirler.

    Safra tuzları ve B 12 vitamini ileumun son kısmında absorbe edilirler. Nişasta ince barsaklarda Pankrea’sın alfa amilazı tarafından sindirilirse de nişasta türevlerinin daha ileri sindirimini sağlayan Oligosakkaridaz ileum mukoza hücrelerinin mikrovilisi’ nde bulunur.

    Normal bir insanda karışık bir besin alınmasından sonra karbonhidratların hepsi, yağların % 95 ve proteinlerin % 90 kadarı, ince barsakları geçerken emilirler.

    Kolonlarda su, inorganik tuzlar, belki kısa zincirli yağ asitleri ve eğer kolonlara kadar gelmiş ise, glukoz emilimi olur.
    Barsakların 1 /3’ü çıkarılabilir ve şahıs sağlıklı yaşayabilir. Yüzde 50’den fazlası çıkarılırsa, Absorpsiyon bozulur. İleum’un kaybı, jejunum kaybından daha ciddi durum yaratır, zira safra tuzları yalnız ileum’dan emilirler. İnce barsakların önemli bölümünün çıkartılmasında yağ emilimi, yağda eriyen vitaminlerin ve kalsiyum em

  • Systema urınarıa – idrar sistemi – sidik sistemi

    SYSTEMA URINARIA – İDRAR SİSTEMİ – SİDİK SİSTEMİ

    İdrar sisteminin asıl görevi, kanda erimiş halde bulunan mineraller (Na, K vb.nin) ile suyun atılımı veya biriktirilmesinin selektif kontrolünü sağlayarak vücut iç ortamının dengesini (Homeostasis) korumaktır. Su ve mineral dengesine ek olarak, bir kısmı toksik olan (Örneğin Üre vb.) metabolik artıklar da böbrekler yolu ile idrara geçirilerek vücut dışına atılır. Böbrekler, Homeostatik ödevini Filtrasyon (süzme), Resorpsiyon (geri emme) ve Ekskresyon (salgılama, dışarı atma) fonksiyonları ile gerçekleştirir. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile üreterler, sidik kesesi ve üretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. Bunları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. BÖBREKLER – RENES

    Böbrekler, Filtrasyon Resorpsiyon ve Eksekresyon fonksiyonları ile günde kendilerine gelen 1700 litre kandan 2 – 2,5 litre idrar oluşturduklarından idrar üreten organ anlamında ORGANA UROPOETICA olarak adlandırılır. Sağlı-sollu bir çift organ olan böbrekler, Periton’un arkasında (Retroperitoneal konumda), omurganın iki yanında karın arka duvarına yaslanmış şekilde bulunurlar. Topografik olarak, Sağ böbrek T-12 – L-3, Sol böbrek T-11 – L-2 düzeyinde yer alır.

    Böbrekler fasulye benzeri şekildedirler. Her böbreğin ön ve arka iki yüzü konveks bir dış kenarı ile konkav bir iç kenarı vardır. İç kenarda (Margo medialis) böbreğe girip-çıkan oluşumlar için dikine bir yarık (Hilus renale) bulunur. Hilus renale’den böbreğin içine doğru Sinus renalis olarak adlandırılan bir boşluk uzanır. Hilus renale’deki yapılar, önden arkaya doğru V. renalis, A. renalis, Ureter şeklinde sıralanırlar.

    Yetişkin bir insanda bir böbreğin ortalama ağırlığı 130-150 gr. boyutları ise 12 x 6 x 3 cm dir.

    Her bir böbrek üç katmanlı bir destek ve örtü dokusu ile sarılmıştır.

    1.Capsula fibrosa (Renal kapsül) olarak adlandırılan iç örtü böbreği dıştan sarar, sağlam, genişleme yeteneği az fibröz doku katmanıdır.

    2. Capsula adiposa (Perirenal yağ kapsülü), orta katman olup Capsula fibrosa’yı dıştan sarar. Capsula adiposa böbreği darbelere karşı korur.

    3. Tunica fibrosa (Fascia renalis), en dış örtü olup, karın duvarındaki Ekstraperitoneal yağ dokusunun Fascia subserosa yoğunlaşması ile oluştuğu kabul edilir. Perirenal fasiya, böbreğin normal pozisyonda durmasına yardım eder. Fascia prerenalis ve Fascia retrorenalis olarak iki yaprağı vardır.

    Böbreğin arkasında, Perirenal fasiyanın dışında olarak, Pararenal yağ kapsülü (Corpus adiposum pararenale) yer alır. Fascia renalis, önden Parietal periton ile sarılmıştır.

    BÖBREKLERİN YAPISI

    Böbreğe frontal bir ensizyon yapıldığında, içten dışa doğru üç farklı bölge ayırt edilir.

    1.Pelvis renalis
    2.Medulla renalis
    3.Cortex renalis

    Pelvis renalis, tepesi Hilus renale’den çıkmış Ureter’le uzanan, gövdesi Sinus renalis içine oturmuş kas ve zardan yapılı, huni şekilli bir bölümdür.

    Pelvis renalis, Proksimalde büyük ve küçük kaliksler (Calix renalis majoris et minoris) şeklinde böbrek dokusu içine uzarır.

    Küçük ve büyük kaliksler, Pelvis renalis ve Ureter arbor excretorius olarak adlandırılan boşaltım ağacını oluştururlar.

    Böbrek kitlesinin yaklaşık 2/3’ünü kapsayan Medulla renalis, 8-18 (ortalama 12 adet) adet Piramidal yapı içerir. Tabanları Cortex renalis’e, tepeleri küçük kalikslere oturan Piramidal oluşumlara Pyramis renalis (Malpighi piramidleri) denir.

    Malpighi piramidleri, Nefronun distal borucukları ile toplayıcı borularını içerir. Taze anatomi kadavralarının diseksiyonunda bu oluşumlara Processus ferreini adı verilir.

    Bu Piramidal borucuklar, içlerindeki filtre materyaldeki suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) sağlayarak idrarı konsantre ederler. Toplayıcı borular daha büyük olan Ductus papillaris’lere (Bellini kanalı) Ductus papillaris’ler de Piramidlerin tepesindeki Foramen papillaris’ler aracılığı ile küçük kalikslere açılırlar.
    Böbrek kitlesinin 1/3’ünü kapsayan dış katman (Cortex renalis) çok sayıda düz ve kıvrımlı borucuklar, kan damarları ve gözle de görülebilen siferik yapılardan (Corpusculum renale) oluşur.

    Korteksin böbrek kapsülüne yakın olan dış bölümüne Zona externa (Regio corticalis), Malpighi piramidlerine yakın olan iç bölümüne de Zona interna (Regio juxtamedullaris) denir.

    Malpighi piramidleri arasında da daha koyu renkte kortikal bir doku bulunur. Piramidleri birbirinden ayıran bu kolonlar Columnae renales olarak adlandırılır. Bir Pyramis renalis ve etrafını saran kortikal yapıya topluca Lobus renalis denir.

    BÖBREKLERİN KANLANMASI

    Böbrekler vücudumuzdaki aynı boyuttaki herhangi bir organdan çok daha fazla kan alır. Bunun nedeni böbreklerin kanı zararlı artık maddelerden temizleyen temel organ olmalarıdır.

    Kalp atımının % 20-25’ini kullanan böbrekler, her dakikada 1,2 litre, günde yaklaşık 1700 litre kan alır. Kanımız günde 340 kez böbreklerden geçerek zararlı artık maddelerden arındırılır. Bu işlem sırasında 1700 litre kanın onda biri kadar (yaklaşık 170 litre) Glomeruler fıltrat, Glomeruler filtrat’ın % l’i kadar da 1.7 litre idrar oluşur.

    Böbreğin arteriyel kanlanması, Aorta abdominalis’in en büyük çift dalı olan A. renalis ile sağlanır. Her bir Renal arter, A. mesenterica superior’un hemen aşağısında olarak L-1 – L-2 vertebra düzeyinde Aorta abdominalis’ten çıkar. Sağ Renal arter daha uzundur. Hilus renale’ye ulaşan Renal arter, ön ve arka bölüme, bu bölümlerde toplam 5 segmental dala ayrılır. Segmental dallar arasında beslenmeyi sağlayabilecek düzeyde anastomozlar olmadığından, bağlanmalarında segmental nekroz ortaya çıkar.

    Böbrek segmentlerine % 30-35 oranında Abarrant (Normal dışı) segmental arterler gelir.

    Böbreğin venöz kanı Cavum renalis aracılığı ile V. cava inferior’a direne olur.

    Böbreklerin innervasyonu Plexus renalis ile sağlanır. Erkeklerde, bu Pleksusa ait liflerle, Testis’ten gelen sinirler arasında bağlantılar vardır.

    Akciğer ve karaciğere benzer şekilde böbrekte segmental yapıya sahiptir. Böbrek segmentleri 5 tanedir. Bunlar,

    1.Segmentum superius
    2.Segmentum inferius
    3.Segmentum anterius superius
    4.Segmentum anterius inferius
    5.Segmentum posterius’ dur.

    2. URETER

    Ureter’ler, idrarı Ppelvis renalis’ten Vesica ürinaria’ ya (sidik kesesi) taşıyan 25-30 cm uzunluğunda iki ince muskuler borudur.
    M. psoas major’ların üzerine yaslanarak L-2 – L-5 vertebraların Transvers çıkıntıları boyunca vertikal şekilde uzanan Ureterler, Iliac damarları (Vasa iliacae) çaprazlayıp Pelvis boşluğuna girerler. Burada önce Pelvis duvarında yollarına devam eden Ureterler, daha sonra orta hatta yönelirler ve idrar kesesine girerler. Her birinin idrar kesesindeki deliğine Ostium ureteris denir. Ureterler sidik kesesine girmeden önce, erkeklerde Duc. deferens’i, kadınlarda ise A. uterina’yı çaprazlar. Bu çaprazlar (Özellikle A. uterina’nın çaprazı) Cerrahi öneme sahiptir. Gidişleri boyunca, Ureterlerin Abdominal, Pelvis ve Duvar içi olmak üzere üç bölümü ayırt edilir.

    1.Abdominal bölüm (Pars abdominalis) : Uretero-pelvik birleşekten (Ureter’in başlangıcı) İliak damarları çaprazladığı yere (veya Linea terminalis’e) kadar olan bölümdür.

    2.Pelvik bölüm (Pars pelvica) : Ureter’in, İliak damarları çaprazladığı yerden sidik kesesine girdiği noktaya kadar olan bölümdür.

    3.Duvar içi bölümü (Pars intramuralis) : Ureter’in, sidik kesesi duvarında yer alan 1.5-2 cm’lik en kısa bölümüdür.

    Ureter’ler 3 doğal darlığa sahiptir. Üst darlık, Uretero-pelvik birleşekte, Orta darlık, iliak damarları çaprazladığı yerde, Alt darlık ise Pars intramuralis’ tedir. Alt darlık Ureter’in en dar yeri kabul edilir, Taşlar en çok burada takılır.

    URETERİN YAPISI

    Ureter’in duvar yapısı, içi boşluklu organların prensip olarak duvar yapısı şeklindedir.

    İç katman olan Tunica mucosa çok katlı değişken epitel – Urethelium’den yapılıdır ve bez içermez.

    Orta katman – Tunica muscularis, içte Longitudinal, dışta Sirküler olmak üzere iki katmanlı bir düz kas katmanıdır.

    Alt 1/3 bölümünde ise ek bir dış Longitudinal katman vardır.

    Tunica muscularis’teki periodik peristaltik kasılmalar idrarın mesaneye iletilmesine yardım eder.

    Dış katman olan Tunica adventitia gevşek bağ dokusundan yapılıdır.

    3. SİDİK KESESİ – VESICA URINARIA – MESANE

    Sidik kesesi (Vesica urinaria – Sistis), Ureterler yolu ile gelen idrarın belli bir süre bekletildiği, gerektiğinde Urethra’ya iletildiği, 300-500 ml hacimli, içi boşluklu muskuler bir organdır.

    Vesica urinaria, Symphysis pubis’in arkasında Pelvis boşluğunun tabanında böbrek ve ureterler gibi Retroperitoneal konumda yer alır.

    Erkeklerde Rektum’un önünde Prostat’ın üzerinde, Kadınlarda ise Uterus ve Vagina’nın önünde bulunur. Symphysis pubis ile Mesane arasında Spatium prevesicale (Retzius aralığı) bulunur.

    Sidik kesesinin 4 bölümü vardır.

    1.Apex vesicae : Sidik kesesinin sivri üst bölümü olup doluluk oranına göre Symphysis pubis veya karın ön duvarı ile komşuluk yapar. Apex’ten göbeğe kadar uzayan bağa Lig. umbilicale medianum denir. Bu ligament Urachus’un kalıntısıdır.

    2.Fundus vesicae : Sidik kesesinin arka aşağıda kalan bölümü olup sağ-sol ureter buraya açılır. İç yüzünde Trigonum vesicae bulunur. Bu üçgenin üst köşelerine ureterlere (Ostium ureteris’ler) açılır alt köşesinden Ostium urethrae internum başlar.

    3.Corpus vesicae : Apex ve Fundus arasında kalan sidik kesesinin en büyük bölümüdür.

    4.Cervix vesicae : Sidik kesesinin en alt dar bölümü Cervix (Mesane boynu) olup Uretra ile uzanır. Uretra’nın başlangıç deliğine Ostium urethrae internum denir.

    SİDİK KESESİNİN DUVAR YAPISI

    Sidik kesesinin duvar yapısı da Uriner yolların duvar yapısı gibi üç katmanlıdır. İçte Tunica mucosa, ortada Tunica muscularis, dışta Tunica serosa (Tunica adventitia) bulunur.

    Tunica mucosa: Kalınca bir değişken epitel katmanı olup, Trigonum vesicae hariç diğer bölümlerde plikalar içerir.

    Tunica muscularis: Üç katmanlı bir düz kas katmanıdır. Topluca M. detrussor vesicae olarak adlandırılır. Tunica muscularis içte ve dışta Longitudinal ortada sirküler seyirli kas liflerinden yapılmıştır. M. detrusor vesicae kasıldığında sidik kesesinin hacmi azalır ve içindeki idrar Uretraya gönderilir. Sirküler lifler, sidik kesesi boynunda iç Urethra sifinkteri’ni (M. sphincter vesicae veya M. sphincter urethrae internum) oluşturur. Parasempatik uyarı, M. detrusor vesicae’yı kasarken bu sifinkteri gevşetir buna Mictio, Urinatio, İşeme denir.

    Tunica serosa : Sadece üst ve yan yüzler Periton’dan derive olan seroz bir katman ile, diğer bölümler ise gevşek bağ dokusundan oluşan Tunica adventitia ile sarılıdır.

    4. URETRA

    Uretra (Urethra), sidik kesesinde toplanmış olan idrarı dışarı atmaya yarayan, mukoza ile kaplı, kassal bir borudur. Kadında sadece idrarın geçtiği bu yol, erkekte aynı zamanda gerektiğinde Ejekulat’ın atılması için de kullanılır.

    Urethra’nın iki deliği vardır. Sidik kesesinin içine açılan deliğine Ostium urethrae internum, dışarıya açılan deliğine Ostium urethrae externum denir.

    Kadın ve erkek Uretrası arasında şekil, büyüklük ve fonksiyonel yönden farklılıklar vardır.

    1.Urethra feminina – Kadın uretrası : Sidik kesesi boynundan başlayıp, Syphysis pubis’in arka-aşağısından geçerek Vulva’da sonlanan 3-4 cm uzunluğunda bir borudur. Kadın uretra’sının, Pelvik, Membranöz ve Perineal bölümleri vardır.

    2.Urethra masculina – Erkek uretrası : Sidik kesesi boynundaki Ostium urethrae internum ile Glans penis’in tepesindeki Ostium urethrae externum arasında uzanan 20 cm uzunluğunda bir borudur. Erkek uretrası, hem Uriner hem de Genital sistemin unsurudur. Erkek urethrası yolu boyunca Prostatik, Membranöz ve Spongioz olmak üzere üç bölümü vardır.

    Pars prostatica: Uretranın Prostat bezi içinden geçen 3-4 cm’lik ilk bölümüdür. Duc. Ejeculatorius’lar ve Prostat’ın boşaltma kanalları buraya açılır. Uretra’nın en geniş yeri Pars prostatica’dır. Bu bölümün arka duvarında uzunlamasına seyreden bir mukoza plikası (Crista urethralis) ile bunun ortasında bir kabartı (Colliculus seminalis) bulunur.

    Pars membranacea: Urethra’nın, Diaphragma urogenitale’yi geçen en kısa ve en dar bölümüdür. Burada Sphincter urethrae (istemli çalışır) yer alır.

    Pars spongiosa (Ön uretra): Uretranın, Corpus spongiosum penis içinde yer alan 15-16 cm’lik en uzun bölümüdür. Penil uretra olarak ta adlandırılır.

    Gl. bulbourethralis’in boşaltma kanalı penil uretra’nın başlangıç bölümüne açılır. Pars spongiosa’nın ilk bölümündeki genişlemeye Fossa bulbaris, Glans penis içindeki genişlemeye Fossa navicularis denir.

    URETRA KLİNİK BİLGİ

    1.Urethra’nın yüzeysel Perineum aralığında yırtılması durumunda (Ekstravazasyon) idrarın gidiş yönleri aynı zaman da Perineum fasiyasının yapışma yerlerini gösterir. İdrar yukarıya karın ön duvarına gider. Ayrıca Skrotum ve Penis etrafındaki areolar doku içinde yayılır. Uyluğa veya Anal üçgene geçmez. Çünkü Scrapa fasiyası, Fascia latae ile devam etmeden önce İnguinal ligamente yapışır. Fasiya M. transversus perinei superficialis’i ise ön yüzeyinden arka yüzeyine kıvrılarak torba gibi sardığı için idrar anal bölgeye geçmez.
    2.Fossa ischiorectialis, İskiorektal apselere neden olabilen enfeksiyonların yerleşme yeridir. Bu apseler rahatsız edici ve ağrılıdır.

    İskiorektal fossa’yı dolduran yağ dokusunun Rektum’a yakın kısımları enfeksiyona açıktır. Enfeksiyon,

    1. Anal sinuslerin enfeksiyonundan (Kripti),
    2. Pelvi-rektal apselerden,
    3. Anal mukoza yırtılmalarından yayılabilir. Anus ve Tuber ischiadicum arasında bir dolgunluk ve gerginlik duyusu ile birlikte ağrı vardır. Bu apseler Spontan olarak,

    1. Anal kanala,
    2. Rektum’a,
    3.Anüs yakınlarında Perineum derisine ve, bu kısımların birkaçına veya hepsine birden Fistül yapabilirler. Bir tarafın İskio-rektal apsesi Anus’ün arkasından karşı fossa’ya geçebilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Genel sinir sistemi – systema nervosum generale

    Sinir sistemi, insanın gerek bizzat kendisinde, gerekse çevresinde meydana gelen olaylarla ilişkisini sağlayan bir sistemdir. Diğer bir tanımlama ile duyusal ve duyumsal uyarıları alan, insan organizmasının iç ve dış ortam değişikliklerine uymasını sağlayacak tepkimelere cevap veren bir sistemdir.

    Tüm canlılar, yaşamları boyunca, kendi vücutlarında ve çevrelerinde ortaya çıkan olaylara karşı belirli bir reaksiyonla karşılık verirler. Yani bu olaylar canlı organizmada belirli bir değişikliğe neden olurlar, onu uyarırlar. Canlılar da bu uyartıları kendi çıkarları doğrultusunda yanıtlarlar. Canlıların bu tembih edilebilme, uyarılma yeteneğine İrritabilite adı verilir. İrritabilite, tüm canlıların çoğalma, metabolizma, hareket edebilme gibi asıl fonksiyonlarından birini oluşturur. Tek hücreli canlılarda bile İrritabilite Protoplasma’nın asıl duyularından birisidir. Örneğin tek hücreli bir canlı olan Amip, Pseudopodium’ları ile diğer küçük bir hücreye dokununca, hemen bunu sararak Protoplasma’sı içine almaya çalışır. Bu olay Protoplazma’nın uyarılma yeteneğini göstermektedir. İnsanlarda ve diğer memelilerde İrritabilite olayı en belirgin olarak sinir hücrelerinde olmakta ve bu sinir hücrelerinden çıkan sinir lifleri ile ilgili yere iletilmektedir.

    Sinir hücreleri ve kolları irkilme etkilerini saniyede 30 metre gibi bir hızla Protoplazma’dan çok daha hızlı iletmektedirler. Örneği insanın kol sinirinde 700 cm. dir.

    Hücreler ancak uzantıları ile birbirlerine dokunurlar. Uyarılar uzantılar yardımı ile hücreden hücreye iletilmekte ve böylelikle vücudun her tarafı bu uyarılardan haberdar edilmektedir. Bunlarda merkezileşmiş bir sinir sistemi yoktur. Bu tür sinir sistemine Diffuz Sinir Sistemi denir. Sinir hücreleri merkez görevini üstlenir. Sinir hücrelerinin uzantılarının bir kısmı, uyartıları merkez görevi yapan hücreye (Afferent yolar), diğer bir kısmı ise hücreden aldıkları emirleri ilgili organlara (Efferent yollar) iletirler. Bu tür canlılar çevredeki uyarıların çok azını alırlar. Verdiği cevap ise ancak beslenmesi ve korunması ile ilgili basit hareketleri içerir.

    Memelilerin sınıfı yükseldikçe gereksinimleri de artar. Artan gereksinimleri karşılayabilmek için de sinir sistemleri daha fazla gelişmiştir. Önce sinir hücreleri yer yer bir araya toplanarak sinir düğümlerini (Gangliyonları) oluştururlar. Daha ileri sınıf memelilerde belirli bir yerde toplanarak Medulla spinalis’i meydana getirirler. Medulla spinalis’te değişik görevler üstlenen sinir hücreleri arasında görev bölümü yapılır ve belirli görevleri yapan hücreler belirli bir bölgede yer alırlar. Bunlardan bir kısmı sensibl hücrelerdir ve uzantıları ile çevreden aldıkları uyarıları merkeze iletirler. Bu yola getiren anlamında Afferent yol adını veriyoruz. Merkezde sensibl hücreler aldıkları uyarıyı, ilgili organlara gerekli emir vermesi için, kısa uzantıları ile motor hücrelere aktarırlar. Bu şekilde uyartıların bir hücreden diğerine aktarılmasına Sinaps denir ve bu komplike bir seri olaylarla olur. Sinaps en basit tanımlama ile, iki sinir hücresinin uzantıları arasındaki bitişme, bölgesi olarak tanımlanabilir. Motor hücreler aldıkları uyarıyı değerlendirir, gerekirse değiştirir ve gerekli hareketin yapılması için uzun uzantıları ile ilgili organlara emirleri iletirler. Merkezden organlara giden bu yollara da Efferent yollar denir.

    En basit şekliyle açıklamaya çalıştığımız Afferent ve Efferent yol ile bunları birbirine bağlayan sinir hücrelerine Reflex kemeri denilen bir kemer oluştururlar. Reflex kemeri, uyarıları alan organlarla uyarılara cevap veren organları birbirine bağlar. Bu arada Medulla spinalis’te bulunan sinir hücreleri Reflex merkezi görevini üstlenirler. Duyu ve hareket uyarılarını Merkezi sinir sisteminden organlara ve organlardan merkezi sinir sistemine ileten beyazımsı kordonlar olarak tanımlanan sinirler, hem Afferent hem de Efferent yolları kapsarlar. Ancak daha ileri sınıf memelilerde Afferent yolların sinir hücreleri, merkezi sinir sisteminin dışında Spinal Ganlion adı verilen sinir düğümlerini oluştururlar.

    NEURON VE NEUROGLIA

    Sinir sisteminin asıl bölümünü sinir hücreleri ve bu hücrelerin uzantıları oluşturur. Uzantıları ile birlikte bir sinir hücresine Neuron (Neurocyt) adı verilir. Sinir hücresi, yani Neuron’un iki tür uzantısı vardır. Bunlardan bir bölümü çok sayıdadır, kısadırlar ve Dendrit adını alırlar. Bunlar sinir hücrelerini birbirine bağlarlar (Sinaps). Sinir hücresinin diğer tür uzantısı tektir, uzundur ve Neurit yada Axon olarak tanımlanır. Bunların birçoğu bir araya gelerek kadavralarda gördüğümüz ve sinir olarak tanımladığımız oluşumları meydana getirirler ve organlarla merkezi sinir sistemi arasındaki ilişkiyi sağlarlar. Gerek şekil ve büyüklük, gerekse uzantılarının sayısı bakımından çok çeşitli sinir hücresi vardır. Yalnız şu kadarını burada belirtelim ki gerek insan ve gerekse diğer memelilerde en çok görülen sinir hücresi türü Multipolar (çok uzantılı) sinir hücreleridir.Tüm sinir hücreleri uzantıları ile birbirleriyle birleşirler ve vücutta hiçbir yerde kesintiye uğramayan, hücre ve uzantılarından ibaret bir ağ oluştururlar.
    Sinir hücreleri, Merkezi sinir sisteminde ve Periferik sinirler üzerindeki sinir düğümlerinde (Ganglion) bulunurlar. Bunlar Beyin ve Omurilikte değişik bölgeleri kapsarlar. Beyin ya da Omuriliğe bir kesit yaptığımızda değişik renkli iki katman görürüz. Bunlardan Gri renkli olarak görülen katmana Substantia grisea adı verilir. Substantia grisea’yı Pigment granüllerini kapsayan Neurocyt’ler oluşturur. Substantia grisea Beyinde Beynin Kabuk (Cortex) kısmı ile beyin içindeki Nucleus adını verdiğimiz çekirdek bölgelerinde görülür. Yani Beyindeki sinir hücreleri bu söylediğimiz bölgelerde kümelenir. Medulla spinalis’te Substantia grisea organın merkezinde yer alır.

    İkinci katman beyaz renklidir ve Substantia alba adını alır. Bu, Cerebrum’da içte, Medulla spinalis’te ise dışta bulunur ve Miyelinli sinir uzantıları tarafından oluşturulur.

    Sinir hücrelerinin uzun uzantıları, yani Axon’ları (Neurit) Periferik sinirleri oluştururlar.

    Axon’ların etrafı miyelin denilen bir madde ile sarılmıştır. Tüm sinirlerde az yada çok miyelin katmanı vardır ve bu sinirlerin beyaz renkli görünmesine neden olur.

    Miyelin katmanının başlıca görevi, Axon’ları izole etmek ve ilettiği uyarıların komşu Axon’lara geçmesini engellemektir.

    Otonom sinir lifleri az miyelinlidir ve bunun için bu sistemde uyarılar daha geniş bir bölgeye yayılırlar.

    Embriyonal hayatta tüm sinirler miyelinsizdir ve belirli bir süreç içinde, değişik sinirler değişik zamanlarda miyelin katmanına sahip olurlar.

    Miyelinsiz liflerin de az çok fonksiyonlarını yapabilmelerine karşın, asıl anlamlı fonksiyonlar miyelin katmanı tam olarak şekillendikten sonra olabilmektedir. Örnek olarak Buzağı ve Tay gibi hayvan yavrularını gösterebiliriz. Bunlar doğduktan sonra hemen hareket edebilirler, çünkü bunlarda miyelin katmanı İntrauterin hayatta şekillenir. İnsanda ise miyelin katmanı doğumdan sonra şekillenmeye başlar ve bu insan yavrusu da çok daha sonra hareket yeteneğini kazanır.

    Periferik sinir lifleri organlarda değişik biçimlerde sonlanırlar. Genel prensip, tüm sinir sonuçlarında miyelin katmanının kaybolması ve temas yüzeyinin artmasıdır.

    Tüm zarlarından kurtulan Axon, Neuofibrilleri ile hücrelere sokulur ve hücrelerin sitoplazması ile ilişki sağlar.

    Afferent sinir lifleri zarlarını kaybettikten sonra ilgili organlarda bir ağ oluştururlar. Bu ağdan çıkan ince iplikçikler epitel dokusunda hücreler arasına sokulur ve hücrelerin sitoplazması ile ilişki sağlarlar.

    Değişik biçimlerde oluşan bu ağlardan çıkan sinir uçları Ağrı, Sıcaklık gibi duyuları alırlar (Receptor).

    Motor lifleri ise kas lifleri arasına sokulur ve bir ağ oluştururlar. Bu ağdan çıkan ince iplikler de kas liflerine sokulurlar. Bunların Periferik uçlarında da Effector denilen oluşumlar vardır.

    Otonom sisteme ait sinir lifleri ise hücreler üzerinde Terminal Retikulum denilen ince bir ağ oluştururlar. Neurofibrilleri de hücrelerin sitoplazması ile birleşirler.

    Her sinir, birbirine paralel olarak seyreden çok sayıda Axon’dan oluşmuştur. Her bir sinir ipliğini Endoneurium adı verilen bağ dokusal bir kılıf sarar.

    Bunların birçoğu da bir demet oluşturur ve Perineurium adı verilen zarla, nihayet bu demetlerin de birleşmesi ile oluşan sinir Epineurium denilen bir kılıfla sarılır.

    Bağ dokusal bu üç kılıf birbiri ile ilişkilidir ve sinirin beslenmesi ile ilgili damarları da sinirin en iç bölümüne kadar ulaştırırlar.

    NEUROGLIA

    Merkezi sinir sisteminin önemli bölümünü Neuroglia denilen bir hücre türü oluşturur. Neuroglia, diğer dokularda bağ dokunun yaptığı görevi yapar.

    Sinir hücrelerinin ve uzantılarını sararak onları izole eder ve ara doku görevini yüklenir. Bu da sinir dokusu gibi Ektoderm’den orijin alır.

    Sinir hücrelerinin beslenmesinde ve metabolizmasında çok önemli rol oynar. Aynı zamanda, bağ dokusunun diğer organlarda yaptığı şekilde, yıpranmış sinir hücrelerinin yerini Neuroglia hücreleri çoğalarak kapatır ve Neuroglia cicatrix’lerini oluşturur.

    Sinir ganglion’larında, Merkezi sinir sisteminden farklı olarak, ara doku Neuroglia yerine bağ dokudandır. Neuroglia, sinir hücreleri gibi Ektodermal orijinli olmasına karşın, sinir hücreleri gibi uyarı ve uyarılmalarla bir ilişkisi yoktur.

    SİNİR SİSTEMİ HÜCRELERİNDE DEGENERATION VE REGENERATION

    İnsan ve memeli hayvanların gelişkin nöronları tekrar bölünmezler ve yeni bir nöron meydana getirmezler. Eğer akson kesilirse nöron çeşitli Dejeneratif değişmelere uğrar. Örneğin, Medulla spinalis’teki bir Nöronun Aksonu kesilirse Nöron Kromatolizis’e uğrar ve Kromidal materyali kaybolur. Akson’un periferik kısmı dejenere olur. Miyelin kılıfı şişer ve parçalanır. Profilere Nörolemma hücreleri bu parçaları fagosite ederler. Nörolemma hücreleri bir kordon halinde kalırlar. Eğer aksonun nöyral ucu bir nöyrolemma kılıfına bağlanırsa kılıf içinde akson ilerlemeye başlar. İnsanda bir günde 1-2 mm. İlerleyebilir. Böylece Akson’un daha önce uyardığı organa ulaşabilir. Miyelin kılıfı oluşur. Fonksiyonun düzelmesi genellikle kısmidir, fakat tam değildir. Rejenerasyon ile birlikte bir miktar bağ dokusu da oluşur ve Akson özel sinir sonlanmalarına ulaşamaz.

    Bazen de tam bir fonksiyon geri dönüşü görülebilir. Bu durumla ilgili faktörler açıklanmamıştır.

    Bu anlattığımız Rejenerasyon yalnızca akson’ları Periferik sinirlere katılan nöronlar için geçerlidir. Akson’u M.S.S. içinde kalan nöronun aksonu zaten kesilmeye kolay kolay uğramaz. Kesilse bile Rejenerasyon olmaz.

    Bir sinir lifi, herhangi bir nedenle hücresinden ayrıldığı zaman, lifin Periferik parçası tüm fonksiyonel yeteneklerini kaybeder ve bir müddet sonra yok olur. Hücreden ayrılan sinir lifi bölümünde Axon ve Miyelin katmanı küçük küçük parçalara ayrılır ve kalıntılar Neuroglia hücreleri tarafından uzaklaştırılır.

    Akson’un hücreden ayrılması, ayrılma noktasının hücresine yakınlığı oranında hücrede de Degeneration’lara neden olur. Yani Akson hücrenin yakınından koparsa, hücrenin yok olmasına kadar varan değişiklikler olur.

    Yıpranan ya da yok olan hücrenin yenilenmesi işine Regeneration diyoruz. İnsanda doğumdan sonra sinir hücreleri çoğalma yeteneğini kaybederler. Yıpranan ve yok olan sinir hücrelerinin yerine yenisi konulamaz. Bunların yerini Neuroglia hücrelerinin yaptığı Cicatrix’ler doldurulurlar. İnsanın sinir hücrelerinde durumun böyle olmasına karşın aşağı sınıf hayvanlarda sinir dokusunda her zaman için Regeneration yeteneği vardır, hücreler çoğalabilir ve yıpranan kısımların yenilerini yapabilirler.

    İnsanda yalnız Akson’larda bir yenileme görülebilir. Bu Regeneration, Akson’ların bağlı kalan parçasının büyümesi ile olur. Bu olay kısaca şöyle olur. Akson ve Miyelin kılıfının kaybolması ile Akson’un en dışını saran Schwann kılıfı kalınlaşır, hücreleri büyür ve uzantıları ile birbirleriyle birleşerek sinir liflerinin yerini dolduran şeritler oluştururlar. Büngner şeritleri denilen bu oluşumlar hücre tarafındaki Akson’a kılavuzluk ederler ve Regeneration’da en önemli etkendirler. Şayet kesilen Akson’un Periferik parçası vücuttan tamamen ayrılmış ise bu tür bir Regeneration olamaz. Bu durumda Akson’un hücreye bağlı kalan kısmı birazcık büyür ve uçları Tümör benzeri kalınlaşır.

    SİNİR SİSTEMİNİN BÖLÜMLERİ

    Sinir sistemi, Anatomik ve Fonksiyonel olarak tümü ile bir bütündür ve ögelerinden herhangi birisinin görevini yapamaması tüm sistem üzerinde etkisini gösterir. Tümü ile koordineli çalışmak zorundadır. Ancak sinir sistemini bölümlere ayırarak incelemek, karmaşıklığı belirli ölçüde azaltmak ve öğrenim kolaylığı sağlamak bakımından yararlıdır.

    Sinir sistemi öncelikle Merkezi ve Periferik sinir sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. Systema nervosum centrale denilen Merkezi sinir sistemi, organizmanın gerek kendisinde, gerekse çevresinde meydana gelen değişikliklere karşı koordine bir şekilde cevap vermesini sağlar ve bu bakımdan faaliyetleri ayarlar.

    Merkezi sinir sistemi, Afferent sinirler yolu ile Periferden impulslar alır ve Efferent sinirlerle Perifere impulslar gönderir. Bu şekilde birbirinden uzak olan bölgelerin, belirli şartlar altında, fonksiyonel ilişkilerini ve kısımlar arasında sıkı bir işbirliği sağlar. Bu sistem Beyin (Encephalon) ve Medulla spinalis’i (Omurilik) kapsar. Bunlar Cavum cranii ve Canalis vertebralis içinde bulunurlar.

    Systema nervosum periphericum denilen çevresel (Periferik) sinir sistemi ile, Merkezi sinir sistemi dışında bulunan tüm sinirler ile sinir düğümlerini (Ganglion’ları) ve sinir ağlarını (Plexus’ları) içerir.

    Periferik sinirler, Merkezi sinir sistemi ile organlar arasındaki ilişkiyi sağlarlar. Bu ilişki Afferent ve Efferent en az iki Neuron tarafından oluşturulur.

    Afferent neuron ile organlardan merkeze getirilen uyarılar merkezdeki hücrelere nakledilir. Bu hücrelerde uyarılar değerlendirilir ve organizma için en uygun olacak bir hareketin yapılabilmesi için harekete geçmesi gereken organlara Efferent yol ile iletilir.

    Sinir sistemi yukarıda belirttiğimiz morfolojik bölümlenme dışında fonksiyonel olarak da iki bölüme ayrılır. Bunlar Serebrospinal ve Otonom sistem olarak tanımlanırlar.

    Serebrospinal ya da Animal sinir sistemi, canlının yaşadığı ortamdan (çevreden) algıladığı uyarıları Kortikal merkezlere ileten, bu uyarımları değerlendirerek canlının isteğine uygun bir şekilde ilgili organlara gerekli impulsu veren bir sistemdir. Bu sistem, isteğe bağlı olan fonksiyonları yönettiği için, İstemli sinir sistemi adını da alır. Canlının çevre ile olan ilişkilerini düzenlediği içinde Oikotrop Sinir Sistemi olarak terimlenir (Oiko: ev, vatan, çevre).

    Serebrospinal sistem tarafından yönetilen birçok hareketler bazen kortikal merkezlere ulaşmadan daha aşağı merkezler tarafından idare edilirler. Bu daha ziyade çok yapılan hareketlerde görülür ve yüksek merkezlerin işinin hafifletilmesi içindir. Fakat gerektiğinde bu gibi hareketlere kortikal merkezler her zaman için müdahale edebilir ve kontrolü altına alabilirler. Bu gibi hareketlere otomatikleşmiş hareketler denir.

    Otonom sinir sistemi, canlının isteğine bağlı kalmaksızın bağımsız olarak çalışan bir sistemdir. Canlının kendi vücudunda olan ve doğrudan dışa aksetmeyen fonksiyonları yönetir. Bu fonksiyonlar, canlının maddi varlığı ve üreme ile ilgili olaylardır ve bunun için Yaşatkan sinir sistemi adını da alır. Vücudun kendisinde olup biten olaylarla ilgili olduğu için bu sisteme İdiotrop Sinir Sistemi de denilmiştir. (İdio :kendine özgü, özel). Bu sistemle yönetilen organların faaliyetlerine canlının karşı koyması olanaksızdır. Örneğin, kalbin çalışması, mide ve barsakların çalışması, metabolizma, iç ve dış salgı bezleri ile genital organların çalışması, sıcaklığın regülasyonu gibi bir çok önemli olaylar canlının isteği dışında bağımsız olarak çalışırlar.

    Özet olarak canlının büyümesi, beslenmesi ve çoğalması ile ilgili bu hareketlerle bitkisel yaşam arasında bir paralel görülmüş ve bu sisteme aynı zamanda Vegetativ (Bitkisel) Sinir Sistemi de denilmiştir.

    Otonom sinir sistemi genellikle vücutta olup biten olaylarla ilgilidir. Ancak dış etkilere karşı da tamamen ilgisiz değildir ve bazı olaylarda Serebrospinal sinir sistemi ile birlikte çalışmak zorundadır.

    Örneğin isteğe bağlı olarak çalışan iskelet kaslarının normalin üstünde çalışması durumunda bu kasların daha fazla besine ve oksijene gereksinimi vardır. Bunlar karşılanmadığı takdirde Serebrospinal sinir sistemi tarafından gelen tüm impulslara rağmen kaslar fazla enerji üretemediğinden çabuk yorulurlar. Böyle durumlarda Otonom sinir sistemi derhal devreye girer.

    Kasların fazla çalışabilmesi için kalbe fazla kan gelmesi, bunun içinde damarların genişlemesi, Glukozun kanda çoğalması için karaciğerde karbonhidrat metabolizmasının artması gereklidir.

    Bu söylenen son olaylar ancak otonom sinir sisteminin etkisi ile gerçekleşir. Bu basit örnekte de görüldüğü gibi otonom ve serebrospinal sistemler arasında sıkı bir işbirliği vardır ve bu iki sistem arasındaki ilişki normal sınırlar içinde seyrettiği sürece canlı kendisini iç ve dış uyarılara karşı en iyi şekilde ayarlayabilir. İki sistem arasındaki bu fonksiyonel ilişki embriyolojik ve anatomik bakımından da gözlenir. Her ikisi de aynı taslaktan orijin alırlar, ikisinin de çıkış merkezleri merkezi sinir sisteminde bulunur.

    Otonom sinir sistemi de Sempatik ve Parasempatik sinir sistemi olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ayrıntılı bilgi Otonom sinir sistemi bölümünde verilecektir.

    GANGLIYONLAR

    Sinir sisteminin bölümlerini açıklarken, Periferik sinir sisteminin Ganglion’ları da kapsadığını belirtmiştik. Ganglion’lar Periferik sinirler üzerinde görülen ve sinir hücreleri kümesinden oluşan sinir düğümleridir.

    Mikroskobik olabildiği gibi 2 – 4 cm büyüklüğüne kadar ulaşabilen sinir düğümleri de vardır. Bağ dokudan bir kapsül ile sarılmışlardır. Daha öncede belirttiğimiz gibi merkezi sinir sisteminde ara dokuyu Neuroglia hücreleri oluşturur.

    Ganglionlar sinir sisteminde bir ara merkez görevini yüklenirler. Bir kısmından bazı sinirler orijin alırlar Örneğin, sensibl ve sensorik sinirler, bir kısmında ise sinirler Neuron değiştirirler, Sinaps yaparlar. Örneğin, otonom sinirler gibi.

    Ganglion’lar üzerinde bulundukları sinirin karakterine göre Spinal, Sempatik ve Parasempatik ganglion’lar gibi gruplara ayrılırlar. Spinal ganglion’lar tüm spinal sinirlerin dorsal kökleri üzerinde bulunurlar ve sensibl sinir liflerinin hücrelerini kapsarlar. Ayrıca bazı Beyin sinirleri, Örneğin, V., VII., IX., ve X. çift beyin sinirleri üzerinde bulunan ganglion’lar da spinal ganglion karşılığı olarak kabul edilirler.

    Sempathik ganglion’lar, Truncus sympathicus üzerinde segmentel olarak sıralanan Ganglion’lar (Vertebral ganglion’lar) ile Sempatik sinirin inverve ettiği organlar yakınında bulunan ganglion’lar (Prevertebral ganglion’lar) içerir.

    Parasempatik ganglion’lar bazı beyin sinirleri üzerinde bulunurlar. Bunlar N. oculomotorius uzamında bulunan Ggl. ciliare, N. facialis uzamında bulunan Ggl. pterigopalatinum ile Ggl. submandibulare ve N. glossopharyngeus uzamında bulunan Ggl. oticum’ dur. Bu Ganglion’lar Parasempatik Efferent yolların Neuron değiştirdikleri Ganglion’lardır ve yalnız Parasempatik liflerle ilgilidirler.

    Ganglion’lar ayrıca komşu oldukları organların ismine örneğin, Ggl. coeliacum, Ggl. cervicale craniale, Ggl. mesenterium craniale gibi ve şekline örnek, Ggl. stellatum göre de isimler alırlar.

    Bir de Paraganglion dediğimiz oluşumlar vardır. Bunlar sempatik ve parasempatik paraganglion’lar olarak iki grup oluştururlar.

    SİNİR SİSTEMİNİN GELİŞMESİ

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde embriyonun sırt tarafında Ektoderma yaprağının kalınlaşmasından şerit şeklinde bir plak meydana gelir. Lamina neuralis adı verilen bu plak önde genişleyerek Lamina cerebralis’i oluşturur. Lamina cerebralis’ten beyin ve daha dar olan arka kısmından ise Medulla spinalis gelişir. Bir müddet sonra Lamina neuralis’in kenarları kalınlaşır ve Torus neuralis’i yapar. Torus neuralis’in ortasında meydana gelen oluğa Sulcus neuralis denir. Sulcus neuralis’in kenarları, yani Torus neuralis yükselmesine devam eder, gittikçe birbirine yaklaşır ve nihayet birbiri ile kaynaşarak Canalis neuralis denilen bir kanal meydana getirir.

    Canalis neuralis iki ucu delik bir boru şeklindedir. Bu deliklerden öndeki Neuroporus cranialis, arkadaki ise Neuroporus caudalis adını alır. Önce Neuropolus cranialis daha sonra Neuroporus caudalis kapanır ve böylece Canalis neuralis her tarafı kapalı bir boru şeklini alır. Ön uçta meydana gelen beyin kabarcığından daha sonra Encephalon meydana gelecektir.

    Boru şeklindeki taslağın kranial ucundaki beyin kabarcığının duvarlarından cerebrum, boşluğundan ise Beyin ventriculus’ları, geride düz boru şeklindeki taslağın duvarlarından Medulla spinalis, boşluğundan ise Canalis centralis gelişir. Beyin taslağı diğer tüm taslaklara oranla daha hızlı büyür. Bu nedenle embriyonun baş kısmı da daha çabuk büyür.

    Archencephalon adını da alan beyin kabarcığı, Transversal iki boğumlanma ile üç bölüme ayrılır.

    1.Prosencephalon – arkadadır. (Ön beyin)
    2.Rhombencephalon – öndedir (Yamuk beyin)
    3.Mesencephalon – ikisi arasında kalmış durumdadır. (Orta beyin ) denir.

    Bu 3 bölümden Prosencephalon ve Rhombencephalon, Transversal birer olukla tekrar boğumlanırlar. Böylece birbiri arasında bulunan ve birbirine bağlanan 5 bölüm meydana gelir. Prosencephalon’un boğumlanması ile Telencephalon (Uç beyin) ve Diencephalon (Ara beyin), Rhombencephalon’un boğumlanması ile de Metencephalon ve Myelencephalon gelişir.

    Rhombencephalon ile Mesencephalon arasındaki geçit bölgesine Isthmus rhombencephali denir.

    Telencephalon, memeli hayvanlar ve kuşlarda diğer kısımlara oranla oldukça fazla büyür ve Diencephalon ile Mesencephalon’u dorsal ve yan taraflardan tamamen kapatır. Aynı şekilde Metencephalon da hızlı bir gelişme göstererek Myelencephalon’u dorsalden kapatır.

    Beyin taslağının söylenen 5 bölümünden oluşan beyin kısımları ve kapsadıkları beyin oluşumları kısaca şöyle şematize edilebilir.

    A.Prosencephalon (Ön beyin)

    1.Telencephalon (Uç beyin, son beyin): Hemispherium’lar, Corpus callosum’un lateral kısmı, Corpus striatum, Columna fornicis, Basal ganglion’lar Rhinencephalon, Venriculi laterales.

    2. Diencephalon (Ara beyin): Thalamus, Corpus pineale, Tegmen ventriculi tertii, Hypophysis, Corpus mamillare, Tuber cinereum, Infudibulum, Chisma opticum, Tractus opticus.

    B.Mesencephalon (Orta beyin)

    1. Mesencephalon: Crus cerebri, Tectum mesencephali, Tegmentum mesencephali, Substantia nigra, III. ve IV. Beyin sinirlerinin çekirdekleri, Aquaeductus mesencephali.

    C. Rhombencephalon (yamuk beyin)
    Isthmus rhombencephali : Velum medullare rostale, Crura cerebelli rostralia.

    1. Metencephalon (ard beyin): Pons, Cerebellum, V. Beyin siniri.

    2. Myelencephalon (ilik beyin): Medulla oblongata, Brachia cerebelli caudalia, Tegmen fossa rhomboidea, Ventriculus quartus, VI., VII., VIII., IX., X., XI. ve XII. Beyin sinirleri.

    Pratikte büyük beyin olarak ifade edilen oluşumu Prosencephalon ile Mesencephalon, küçük beyini ise Cerebellum temsil eder.

    MERKEZİ – SANTRAL SİNİR SİSTEMİNİN ZARLARI – MENINGES

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde Encephalon ve Medulla spinalis’in taslakları Meninx primitiva denilen mezenşimal tek bir zar ile sarılmışlardır. Meninx primitiva bir müddet sonra iç ve dış olmak üzere iki katmana ayrılır. Ectomeninx adını alan dış katman daha kalın ve daha sağlam olup tekrar iki katmana ayrılır. Bunlardan dıştaki katman Cavum cranii ve Canalis vertebralis’i sınırlandıran kemiklerin Periost’unu oluşturur. Ectomenix’in iç katmanından ise Dura mater (Pachimeninx) gelişir. Periost’u oluşturan katman ile Dura mater arasında kalan aralığa Cavum extradurale (Spatium epidurale), bu aralıkta bulunan vena’lara da Venae extradurales denir. Beyin taslağını saran Dura mater (iç katman) ile Periost’u oluşturan dış katman daha sonra birleşirler ve Dura mater encephali denilen tek bir zarı oluştururlar. Bu iki yaprağın yapışması sonucunda arada bulunan Cavum extradurale de kaybolur. Cavum extradurale’de bulun ana Venae extradurales ise belirli bölgelerde toplanarak Sinus durae matris’i meydana getirirler. Canalis vertebralis içerisinde Medulla spinalis taslağını saran Dura mater Periost ile birleşmez ve bu bölgede iki zar arasındaki Cavum extradurale devamlı açık kalır. Aralıkta bulunan venalar ise Plexus vertebralis internus’u oluştururlar.

    Meninx primitiva’nın iç yaprağı olan Endomeninx, daha incedir. Bu katmandan Merkezi sinir organlarının ince zarı, Leptomeninx meydana gelir. Leptomeninx de dışta Dura mater’e komşu olan Arachnoidea ile içte sentral sinir organlarına yapışık olan Pia mater’e ayrılır.

    Dura mater ile Arachnoiea arasında bulunan dar aralığa Cavum subdurale denir. Son yapılan araştırmalara göre bu aralık Postmortal olarak şekillenir. Ölümden önce bu iki zar birbiri ile birleşmiştir.

    Pia mater ile Arachnoidea arasındaki boşluğa Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) denir. Pia mater ile Arachnoidea’yı birbirine bağlayan ve damarlar da kapsayan ince bağdoku uzantıları Cavum subarachnoideale’yi çok sayıda küçük bölmelere ayırırlar. Birbirleri ile ilişkili olan küçük bölmeler içerisinde Liquor cerebrospinalis denilen sıvı bulunur.

    Çeşitli etkilere karşı son derece duyarlı olan Merkezi sinir organlarının bu şekilde her tarafın bir sıvı katmanı ile sarılmış olması, dıştan gelebilecek mekanik etkilere karşı korunmasında ve etkilerin azaltılmasında çok önemlidir. Aynı zamanda sıcaklığın korunması ve merkezi sinir organlarında iç basınç arttığı takdirde, basıncın doku üzerindeki etkisini azaltma bakımından Liquor cerebrospinalis çok önemli rol oynar. Cavum subarachnoidale ile Cavum subdurale arasında herhangi bir iletişim – communication yoktur. Ancak Cavum subarachnoidale, dolayısıyle Liqour cerebrospinalis, Apertura lateralis ventriculi quarti (Foramina Luscka) ile Apertura mediana ventriculi quarti (Foramen Magendii) denilen delikler aralığı ile 4. Beyin ventriculus’u ile ilişkide bulunur. Böylece Beyin ve Medulla spinalis her taraftan bir sıvı katmanı ile sarılmış durumdadır.

    Canalis vertebralis bölgesinde Dura mater, kanalın iç yüzünü örten Periost’tan Spatium epidurale denilen bir boşlukla ayrılmıştır.

    Şimdi bu zarları ayrı gözden geçirelim.

    1.PIA MATER

    Son derece ince, damardan zengin, beyin ve Medulla spinalis’in tüm yüzeyini örten bağdokudan bir zardır. Arachnoidea ile birlikte merkezi sinir organlarının yumuşak örtüsünü, Leptomeninx’i şekillendirir. Pia mater’i altındaki sinir dokusundan ayıran ve Glia hücrelerinin uzantılarından oluşmuş olan ince bir katman vardır. Bu katmana Membrana limitans gliae superficialis denir.

    Pia mater’de bulunan damarlar merkezi sinir organlarının içine sokulurken hem Pia mater’i, hem de Membrana limitans gliae superficialis’i birlikte sürüklerler. Böylece damarların çevresinde Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) ile ilişkide olan ve Wirchow-Robin aralığı denilen çok dar aralıklar oluşur. Bu şekilde damarların etrafını saran Pia mater ve Membraba limitans bazı maddelerin kandan Liquor cerebrospinalis’e, dolayısıyla sinir dokusuna geçmesine engel olur ve bir süzgeç görevini yaparlar.
    Pia mater taşıdığı çok sayıda kan damarları sayesinde merkez organlarının beslenmesinde önemli rol oynar. Beyin ve Medulla spinalis’in tüm Sulci ve Fissura’ları içine girer.

    Pia mater, örttüğü merkezi sinir organın bölümüne göre iki kısımı vardır.

    1.Pia mater encephali
    2.Pia mater spinalis

    II. ARACHNOIDEA

    Damardan fakir, ince, bağdokusal bir zardır. Pia mater ile birlikte Leptomeninx’i şekillendirmiştir. Beyin ve Omurilik üzerinde bulunan girinti ve yarıkların içerisine girmeksizin bunların üzerinden atlayarak geçer. Dura mater ile arasında kalan boşluğa Cavum subdurale, Pia mater ile Arachnoidea arasındaki boşluğa da Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) denir. Bu zarda Omurilik ile beyni sardığına göre Arachnoidea spinalis ve Aracnoidea encephali olmak üzere iki kısımda incelenir.

    1.ARACHNOIDEA SPINALIS

    Pia mater ile birlikte Medulla spinalis’i saran ince duvarlı, boru şeklinde bir oluşumdur. Median hat üzerinde, özellikle dorsal tarafta Pia mater ile Arachnoidea arasında seyreden iplik şeklinde oluşumlar (Trabeculae) görülür. Bunlar yer yer sıklaşarak sünger benzeri boşluklar oluştururlar. Cavum subarachnoidale içerisinde Liquor cerebrospinalis bulunur. Cavum subarachnoidale, Medulla oblangata’nın Medulla spinalis’e geçit bölgesi, yani Spatium atlantooccipitalis bölgesiyle Conus medullaris ve Filum terminale internum, yani Spatium lumbosacralis bölgesinde geniştir. Bu bölgelerde Occipital ve Lumbal punction yapılır ve klinik tanı için Liquor cerebrospinalis alınır.

    2. ARACHNOIDEA ENCEPHALI

    Bu zar beyindeki Gyri’ler üzerinde Pia mater ile kontakt halindedir. Buna karşın bazı yerlerde, özellikle Cerebellum ve Medulla oblongata, Cerebrum ve Cerebellum arasında oldukça geniş aralıklar bırakır.

    Cisterna subarachnoidalis denilen bu aralıklar bulundukları yerlere göre Cisterna vermis cerebelli, Cisterna corporis callosi , Cisterna medulla oblongata, Cisterna pontis, Cisterna intercruralis, Cisterna basilaris ve Cisterna chiasmatis adlarını alırlar. Bunlardan en büyüğü Cisterna cerebellomedullaris’tir ve Atlantooccipital punction ile Liquor cerebrosponalis’in alındığı yerdir.

    Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) içerisinde Liquor cerebrospinalis denilen bir sıvı tam saydam ve içinde hemen hemen şekilli element bulunmayan bir sıvıdır.

    Liquor cerebrospinalis’in büyük bir bölümü Ventriculus lateralis’lerdeki Plexus choroideus’lar tarafından salgılanır. Buradan Foramen interventriculare yolu ile Ventriculus tertius’a, buradan da Aquaductus mesencephali yolu ile Ventriculus quartus’a ulaşır.

    Ventriculus quartus’tan da Medulla spinalis’in Canalis centralis’ine ve Plexus choroideus ventriculi quarti üzerindeki Apertura lateralis ventriculi quarti ve Apertura mediana ventriculi quarti adındaki delikler aracılığı ile Cavum subarachnoidale’ye geçer.

    Açıklanan şekilde salgılanan ve Cavum subarachnoidale’de dolaşan sıvı, Arachnoidea’dan Vena sinus’larına giren Villi arachnoidales ile kana geri alınır.

    Normal durumda salgılanan ve resorbe olan miktar eşit olduğundan sıvının miktarı ve basıncı sabittir.

    Liquor cerebrospinalis her şeyden önce merkezi sinir sistemi için mekanik bir koruyucudur. Aynı zamanda beyinde arteriyel ve venöz damar sistemleri arasındaki hidrostatik basıncı dengeler ve metabolizmada görev alır. Pratik uygulamada Lumbal punction ile alınan serebrospinal sıvının fiziksel özellikleri ve bileşimi saptanarak klinik teşhis bakımından önemli tanılar konulabilir. Yine aynı yolla az bir miktar Liquor serebrospinalis çekildikten sonra yerine narkotik bir eriyik enjekte edilerek Lumbal anestezi sağlanır. Beyin basıncı arttığı hallerde basıncı azaltmak amacı ile yine buraya punction yapılır.

    III. DURA MATER – PACHYMENINX

    Dura mater (Pachymeninx), diğer iki zarla birlikte merkezi sinir sistemini en dıştan sarar. oldukça sağlam, sert, kalın ve damardan fakir fibroz bir zardır.

    Arachnoidea ile arasında Cavum subdurale adı verilen bir boşluk bulunur. Bu zar da diğer iki zar gibi beyin ve omuriliği sardığına göre, Dura mater encephali ve Dura mater spinalis olmak üzere iki kısımda incelenir.

    1.DURA MATER ENCEPHALI

    Beyin taslağını saran ve iki katmandan ibaret olan Ectomeninx daha sonra kaynaşır ve tek bir zar halinde Dura mater encephali’yi oluşturur. Dura mater encephali, hem kafatası kemiklerinin beslenmesini sağlayan Periost, hem de beyni koruyan ve sarsılmadan yerinde durmasını sağlayan destek görevini yüklenir.

    Aracnoidea’dan Cavum subdurale denilen mikroskobik bir boşlukla ayrılır ve ona yalnız kan damarlarıyla bağlanır.

    Dura mater encephali, kafatası kemiklerinin iç yüzüne bağ dokusal elastik lifler ve damarlarla bağlanmıştır.

    Yukarıda da belirtildiği gibi böylelikle kafatası kemiklerinin aynı zamanda Periost’unu oluşturur. Bu bağlantı, Tentorium cerebelli osseum, Crista petrosa, Crista galli, Crista sagittalis interna gibi çıkıntılı kısımlarda çok sıkıdır.

    Dorsal ve yanlarda kafatası kemiklerine daha gevşek bir şekilde bağlanır ve yerinden kolaylıkla ayrılabilir. Beyinden çıkan sinirler kısa bir mesafede Dura kılıfı ile sarılmış olarak giderler ve bu şekilde de Beyin, kafatası çevresine tespit edilmiş olur. Beynin asıl tespit işini yüklenen ve Dura mater encephali’nin yapmış olduğu üç önemli oluşum vardır. Bunlar,

    1.Falx cerebri,
    2.Tentorium cerebelli mebranaceum,
    3.Diaphragma sellae turcicae’dır.

    FALX CEREBRI

    Orak şeklinde bir Dura dublikatörüdür ve iki beyin hemisferi arasındaki Fissura longitudinalis cerebri içine girer. Konveks olan dorsal kenarı Crista galli ve Crista sagittalis interna’ya yapışarak Tentorium osseum’la kadar gider ve burada Tentroium cerebelli membranaceum’a birleşir. Serbest olan ventral kenarı konkavdır ve Corpus callosum’a yakınlığı türler arsında ayrımlar gösterir.

    Falx cerebri’nin iki yaprağı arasında sinus sagittalis yer alır. Falx cerebri, hemisferleri yerinde tespit eden bir oluşumdur.

    TENTORIUM CEREBELLI MEMBRANACEUM

    Dura mater encephali’nin büyük beyin ile küçük beyin arasındaki Fissura transversa cerebri’nin içine gönderdiği bir Dura dublikatörüdür.

    Falx cerebri’ye, transversal olarak bulunan at nalı şeklinde bir oluşumdur.

    Tentorium osseum, Protuberantia occipitalis interna’ya bağlanır ve Crista petrosa boyunca kafatası tabanına kadar uzanır. Kuvvetli konkav olan ventral kenarı Tectum mesencephali yakınlarına kadar gelir. Bu oluşumun iki yaprağı arasında Sinus transversus bulunur.

    DIAPHRAGMA SELLAE TURCICAE

    Dura mater encephali’nin Dorsum sella ya da Fossa hypophysialis’in kenarlarından Hipofiz bezinin üzerine atlamasıyla şekillenen ve bu bezi beyinden ayıran bir oluşumdur. Bu bölgede Dura mater encephali, iki yapraklı durumunu korumaktadır. Öyle ki Hipofiz bezi Dura’nın iki yaprağı tarafından oluşturulan bir kese içinde yer alır. Bölmenin ortasında Foramen diaphragmaticus denilen bir delik vardır. Bu delikten Hipofizin sapı geçer ve Hipofizi beyine bağlar.

    1.DURA MATER SPINALIS

    Dura mater encephali’nin aksine iki yapraklıdır.

    1. Dura mater periostalis (Lamina externa)
    2. Dura mater meningalis (Lamina interna)

    Dura mater periostalis (Lamina externa), Canalis vertebralis’in iç yüzüne yapışmıştır ve omurların Periost’unu oluşturur. Bu iki yaprağı birbirinden ayıran boşluğa Cavum interdurale (Spatium interdurale, Cavum epidurale) denir. Bu boşluğu yağ ve gevşek bağ dokusundan ibaret bir kitle doldurmuştur. Bu kitle, Columna vertebralis’in hareketleri sırasında, Medulla spinalis’i koruyucu bir yastık görevi yapar.

    MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ – SYSTEMA NERVOSUM CENTRALE – M.S.S.

    M.S.S. Beyin ve Medulla spinalis’ten oluşmuştur. Beyin 14 milyar Nöron içerir ve erişkin insanda yaklaşık 1300 gramdır. Beyin,

    1.Cerebrum,
    2.Diencephalon,
    3.Caudex,
    4.Cerebellum’dan oluşmuştur.

    CEREBRUM

    Kafatasının büyük bir bölümünü işgal eder. Corpus callosum denen bir beyaz cevher köprüsü ile birbirine bağlı iki Hemisfer’den oluşur. Cerebrum’un yüzeyini 2-4 mm kalınlığında ve çoğu yerde 6 katmandan oluşmuş Gri cevher katmanı yapar. Buna Cortex cerebri adı verilir. Cortex cerebri ceviz içi gibi bir takım kıvrımlar ve yarıklar içerir. Kıvrımların her birine Gyrus adı verilir. Yarıklara Sulcus veya Fissura denir. Hemisfer’leri birbirinden ayıran Sagittal konumdaki yarığa Fissura longitudinalis denir.

    Her Hemisfer, Fissura ve Sulcus’lar tarafından 4 loba ayrılır. Sulcus centralis, Frontal lobu Parietal lobdan ayırır. Sulcus centralis’in önünde Gyrus precentralis bulunur. Burası primer motor alandır. Sulcus centralis’in arkasındaki Gyrus postcentralis, primer duyu alanıdır. Koku duyusu ile ilgili alanlar, konuşmanın motor alanı (Brocca), emosyonel, sosyal davranış ve entellektüel zeka merkezleri Frontal lobda yer alır. Temporal lobda işitme merkezi (Heschl) ve konuşmanın duyu alanı (Wernicke), Oksipital lobda görme alanı bulunur. Kortekste bazı alanlar bilgilerin yorumlandığı ve entegre edildiği Assosiasyon alanlarıdır.

    Beyin korteksinin her kısmına impulslar gelmekte ve buralardan impulslar çıkarak başka yerlere gitmektedir. Buna göre, korteksin her bölgesi, Afferent yolların sonu ve Effrent yolların başlangıcıdır. İmpulslar hem gri cevherde hem de beyaz cevherde seyreden Assosiasyon lifleri boyunca yayılarak korteksin çeşitli bölgeleri ve merkezleri arasında bağlantıları sağlarlar. Serebral korteks, duygu, irade, hafıza, zeka, muhakeme yaratıcılık gibi fonksiyonlardan sorumludur. Ayrıca iskelet kaslarının motor aktivitelerini düzenler.

    BAZAL GANGLIYONLAR

    Bazal gangliyonlara, Nucleus caudatus, Putamen ve Globus pallidus dahildirler. İlk ikisi beraberce (Nucleus caudatus ve Putamen), Corpus striatum’u meydana getirirler. Bazı otoriteler Corpus subthalamicum, Nucleus ruber ve Substantia nigra’yı da bazal gangliyonlara dahil ederler.

    Cortex cerebri’si iyi gelişmemiş hayvanlarda, Örneğin Reptiliae (Sürüngenler) ve Kuşlarda, bazal gangliyonlar beyinin öteki bölgelerine oranla büyüktürler.

    Nucleus caudatus, Cortex cerebri’nin 2 S, 4 S ve 8 S alanlarında sinirler alır. Bu bölgeler inhibe edici bölgelerdir. İnhibe edici impulslar, Globus pallidus yoluyla, Formatio reticularis’e gelirler ve burasını inhibe ederler. Putamen ise Cortex cerebri’nin 4 ve 6 numaralı alanlarından sinirler alır. Bu alanlar eksite edici (uyarıcı) alanlardır. Putamen, yine Globus pallidus yoluyla, Formatio reticularis’e sinirler göndererek burasını eksite eder.

    Globus pallidus, Nucleus caudatus ve Putamen’den aldığı impulsları Formatio reticularis’ten başka Thalamus, Hypothalamus, Nucieus ruber ve Beyin köküne gönderir.

    Nucleus caudatus ve Putamen en çok Cortex cerebri’den Afferent sinirler alırlar ve Globus pallidus ve Substantia nigra’ya Efferent sinirler gönderirler. Nucleus ruber ise bütün bazal gangliyonlardan Afferent sinirler alır, fakat bunlara Efferent sinirler göndermez. Nucleus ruber’den Efferent sinirler Thalamus, Formatio reticularis, Inferior olive ve Omuriliğe giderler.

    Buna göre Nucleus caudatus ve Putamen bazal gangliyonların alıcı istasyonları, Globus pallidus ve Nucleus ruber ise verici istasyonları gibi iş görmektedirler.

    DIENCEPHALON

    Cerebrum’un hemen altında yerleşmiş ve 3 kısımdan oluşmuştur. Bunlar,

    1.Epithalamus,
    2.Thalamus,
    3.Hypothalamus tur.

    Epithalamus, III ventrikülün tavanında yer alır. Koku ile ilgili serebral korteks alanlarıyla bağlantı kurar.

    Thalamus, Diencephalon’un en büyük parçasıdır. İki oval gri cevher kitlesi içerir. Bu kitleler birbirine Massa intermedia ile bağlanmışlardır ve III. ventrikülün lateral duvarını oluştururlar. Koku duyusu dışında bütün duyular kortikal merkezlere gitmeden önce Ana istasyon durumundaki Thalamus’a uğrarlar.

    Thalamus bu duyuları inceler, bir seçim yapar ve korteks arasında Radiatio thalamocorticalis denilen karşılıklı bağlantılar aracılığıyla korteks’e iletir. Thalamus duyular için bir süzgeç görevi gördüğü için dikkatin toplanmasını sağlar. Thalamus düzeyinde duyular ilkel bir şekilde algılanabilirler. Örneğin birey elindeki bir nesnenin farkında olabilir. Ancak nesnenin şekli, ağırlığı ve sıcaklığı hakkında bir yorum yapamaz.

    Hypothalamus, Thalamus’un altında III. ventrikülün döşemesini oluşturur. İç organlardan, koku mukozasından, serebral korteks’ten ve Limbik sistemden çok sayıda lifler alır. Hipofiz bezi ile bağlantıları vardır. Hypothalamus Otonom sinir sisteminin üst merkezi gibi görev yaptığı için, kalp atım hızı, sindirim refleksleri ve sidik kesesinin kontraksiyonu gibi birçok visseral işlevleri düzenler. Sinir sistemi ile Endokrin sistemi arasında bağlantı kurar. Hypothalamus’taki bazı hücre gruplarının yaptıkları hormonlar kan yoluyla Hipofiz bezinin ön bölümüne (Adenohipofiz) ulaşır ve oradaki hormonların yapım ve salgılanmasını uyarırlar.

    CAUDEX – BEYİN SAPI – BEYİN KÖKÜ

    Cerebrum’u Medulla spinalis’e bağlar.

    1.Mesencephalon,
    2.Pons,
    3.Medulla oblangata’dan oluşmuştur.

    Mesencephalon, Diencephalon ve Pons arasında uzanır. Ön kısımda yer alan Pedunculus cerebi’ler serebral korteks ve Medulla spinalis arasında uzanan lifler içerirler. Arka kısmında bulunan 4 kabartıdan (Tectum mesencephali) üsteki ikisi görme, alttaki ikisi işitme refleksleri ile ilgilidirler.

    Pons, Medulla spinalis ve diğer beyin kısımları arasında bir köprü gibidir. Bu bağlantıları enine ve uzunlamasına lifler aracılığıyla sağlar. Enine lifleri Cerebellum’u devreye sokar. Uzunlamasına seyredenler, Medulla spinalis ve Medulla oblongata ile daha üst merkezleri birbirine bağlayan motor ve duyu lifleridir.

    MEDULLA OBLONGATA

    Medulla spinalis’in yukarı doğru devamıdır. Foramen magnum ile Pons arasında uzanır. Medulla oblongata’nın beyaz cevherini Medulla spinalis’ten yükselen (Ascendens) veya Medulla spinalis’e inen (Descendens) Traktuslar oluşturur. Serebral korteks’ten başlayıp aşağıya inen Piramidal yollar burada çaprazlaşırlar. Medulla oblongata’da özellikle Vejetatif (Vegetative) fonksiyonların merkezlerinin bulunduğu yerdir. Vejetatif fonksiyon deyince hem bitkilerde hem de hayvanlarda mevcut olan yaşamsal fonksiyonlar kastedilir.

    Vejetatif fonksiyonlara
    1.Solunum,
    2.Sindirim,
    3.Dolaşım,
    4.Sekresyon,
    5. Üreme (Reprodüksiyon),
    6.Absorpisyon dahildirler.

    Solunumla ilgili olarak solunum merkezleri, sindirimle ilgili olarak çiğneme, yutma, tükürük bezlerinin salgı yapmaları ve kusma refleks merkezleri, dolaşımla ilgili olarak vazomotor ve kalp çalışmasını, kan basıncını ayarlayan merkezler hep beyin kökünde yer almışlardır. Ayakta durma ve vücudun vaziyet alması ile ilgili reflekslerin merkezleri de beyin kökündedir.

    10 çifti beyin kökünden çıkan ve 2 çifti Cerebrum’un uzantısı olarak kabul edilen 12 çift kafa siniri vardır. Bunlar, Roma rakamlarıyla 1’den 12’ye kadar numaralanırlar. Numaraları yukarıdan aşağıya çıkış düzeylerini gösterir.

    Buna göre kafa çifti sinirleri şöyle sıralanır.

    I. N. Olphactorius : Koku siniridir.
    II. N. Opticus : Görme ile ilgilidir.
    III. N.Oculomotorius : Göz kasları ve refleks ile ilgilidir.
    IV. N.Trochlearis : Göz kasları ile ilgilidir.
    V. N. Trigeminus : Yüz derisi ve çiğneme kaslarına dağılır.
    VI. N. Abducens : Göz kasları ile ilgilidir.
    VII. N. Facialis : Yüzün mimik kaslarını innerve eder.
    VIII.N. Vestibulocochlearis : İşitme ve denge ile ilgilidir.
    IX.N.Glossopharyngeus : Tat duyusunu alır.
    X.N.Vagus : Karın ve Thoraks içi organlarına dağılan motor ve duyu dalları vardır.
    XI.N.Accessorius : Trapezius ve Sternomastoideus kaslarını innerve eder.
    XII.N.Hypoglossus : Dil kaslarına dağılır.

    CEREBELLUM

    Cerebellum, kafatası boşluğunun arka kısmı içine oturmuş ve Cerebrum’dan Tentorium cerebelli ile ayrılmıştır. Ortada Vermis denilen, kıvrılmış bir kurda benzeyen kısım ile birleştirilmiş iki Hemisfer’den oluşmuştur. Dış yüzeyi enine seyreden birçok paralel çizgilerle küçük enine katlantılara ayrılmıştır. Folia cerebelli adı verilen bu katlantılar, Cerebellum yüzeyi boyunca kesilmeden devam ederler. Cortex cerebelli de bu yarıklardan içeri sokulduğu için, Median hatta yapılan bir sagittal kesitte beyaz cevher bir ağacın dallanması şeklinde görünür. Bu görünüşe Arbor vitae cerebelli (Beyiciğin Yaşam Ağacı) denir.

    Cerebellum’un fonksiyonu kasların çalışmadaki koordinasyonu sağlamaktadır. Cerebellum’un gelişme açısına göre kısımları, Archicerebellum, iç kulaktan gelen bilgilere göre kas tonusunda değişiklikler yaparak vücudun dengesini ve göz hareketlerini ayarlar. Nispeten yeni kısımları (Paleocerebellum) bütün vücuttaki kas ve tendonlardan Proprioseptif dokunma ve basınç duyularını alır. Cevaplarıyla kas tonusunu değiştirerek harekette sinerjik etkiyi düzenler. Hareketlerin istenilen düzen içinde yapılabilmesi için bu etki çok önemlidir. Yeni kısımlar Neocerebellum hareketlerin yumuşak istenilen düzen içinde, koordineli olarak çalışmasını sağlar. Cerebellum olmadan, kasların kasılmasında bir düzensizlik ortaya çıkar. Kısacası Cerebellum, doğrudan doğruya kasa emir vermemesine karşın, motor merkezlerin emirlerini değiştirerek veya yeniden düzenleyerek hareketlerin uyum içinde yapılmasını sağlar.

    MEDULLA SPINALIS

    Vertebral kanal içerisinde, Foramen magmun ile L-2. vertebra arasında Medulla oblangata’nın devamı olarak uzanır. Yaklaşık 45 cm uzunluğundadır.

    Conus medullalaris denilen koni şeklinde bir uç ile sonlanır. Bu koninin ucundan Filum terminale denilen bir fibröz iplik 1.Coxygeal segmentin arkasına yapışır.

    Medulla spinalis 31 segment içerir. Her segment bir çift spinal sinirin çıktığı bölgedir.

    Medulla spinalis düz bir silindir şeklinde değildir. C-3. – T-2. segmentler arasında Intumescentia cervicalis T-9. Conus medullaris arasında Intumescentia lumbosacralis denilen iki belirgin kalınlaşma gösterir.

    Medulla spinalis’te gri cevher içte, beyaz cevher dışta yerleşmiştir. Kesitlerde gri cevher H harfi şeklinde görülür. H’nin ön kollarına Cornu anterior – Ön boynuz, arka kollarına Cornu posterior – Arka boynuz denir.

    Gri cevher bütün Medulla spinalis boyunca, sütun şekilli bir kitle oluşturur. Bu nedenle Columna terimi de kullanılabilir.
    Ön boynuzda kasları innerve eden motor hücreler, arka boynuzda ise duyu hücreleri bulunur. Motor ve duyu hücrelerinden başlayan lifler bir Radix anterior-Ön kök ve Radix porterior-Arka kök yaparlar. Ön ve arka köklerin Foramen intervertebralis dışında birleşmesiyle spinal sinir oluşur. Bu nedenle bir spinal sinirde hem motor hem de duyu lifleri bir arada yer alır.

    Arka kök üzerinde her bir spinal sinir için bir spinal gangliyonda yaparlar (Bell-Magendie Kanunu). Cornu anterior ve Posterior enine bir gri cevher kitlesi ile birleştirilmişlerdir. Bu gri cevher kitlesinin önünde beyindeki ventrikülleri temsil eden Canalis centralis bulunur.

    Beyaz cevher, uzunlamasına seyreden sinir lifleri tarafından oluşturulmuştur.

    1.Funiculus anterior,
    2.Funiculus posterior,
    3.Funiculus leteralis olmak üzere üç kordon halinde düzenlenmiştir.

    Aşağıdan yukarıya doğru gittikçe yeni liflerin eklenmesiyle beyaz cevherin miktarı artar. Bu nedenle Medulla spnalis’in servikal segmentlerinde sakral segmentlere göre daha fazla beyaz cevher vardır.

    M.S.S. içinde aynı yerden başlayan, aynı seyri gösteren ve aynı merkezlerde sonlanan lif demetlerine Tractus veya Fasciculus denir. Medulla spinalis’in temel işlevlerinden biri Ascendens – Yükselen ve Descendens -inen Traktuslar aracılığıyla motor ve duygusal bilgileri beyine veya kaslara iletmektedir. İkinci önemli işlevi Reflekslerin düzenlenmesidir. Medulla spinalis’ten yükselen lifler duyu yollarıdır. Bu yollar Piramidal Medulla spinalis’e istemli hareketleri başlatan impulsları taşırlar. Ekstremite’lerin distal kısımlarındaki ince ve becerili hareketleri kontrol ederler.

    Bu yolların zedelenmesinde (Üst motor nöron felci) bu hareketler kaybolur. Alt motor nöron zedelenmesi kas ve sinir bağlantısı kesildiği için Refleks ve istemli bütün hareketler kaybolur. Kas tonusu kaybolur ve kas kısa zamanda Atrofi’ye uğrar.

    Medulla spinalis’e üst merkezlerden, Piramidal yollar dışında inen lifler Ekstrapiramidal yolları yaparlar. Bu yollar içerisinde Bazal gangliyonların da yer aldığı Ekstrapiramidal sistem ile ilgilidir. Ekstrapiramidal sistem, önce serebral korteksin yardımıyla öğrenilmiş daha sonra otomatik hale gelmiş (Stereotip) hareketlerin kontrolünü yapar. Korteks bu hareketlere ancak gerekli olduğu zaman karışıp yönlerini değiştirir. Örneğin bir atlet yapacağı hareketi birçok kez tekrarlayarak, bu hareketin otomatik hale gelmesini sağlayabilir. Ancak koşu sırasında ayak anlaşılmadık bir yüzeye bastığında korteks işe derhal müdahale ederek ayağın pozisyonunun düzeltilmesini sağlar.

    Medulla spinalis gövde ve ekstremite kaslarını kontrol eden refleks merkezi olarak da iş görür. Bu refleks merkezleri ile beyin merkezleri arasında bağlantı sağlayan yollar Medulla spinalis’ten geçer.

    MEDULLA SPINALIS KLİNİK BİLGİ

    1. Vertebral kolon kırık ve çıkıklarında veya disk fıtıklarında en büyük tehlike M. spinalis’in zedelenmesidir. Zedelenmenin durumuna göre, zedelenme düzeyinin altında kalan vücut kısımlarında kalıcı veya geçici felçler, duyu kayıpları veya ağrı duyusu semptomları görülebilir.

    2. M.S.S. ve sinir kökleri Beyin-omurilik sıvısı (B.O.S.-Liquor Cerebrospinalis) adı verilen bir sıvının içinde yüzer durumdadır. Bazı hastalıklarda analiz veya başka amaçlarla bu sıvı iğne ile alınır. Sıvının alınma işlemine Lumbal ponksiyon denir. M. spinalis’in alt ucu L-1. Vertabra’nın altında sonlandığı için Lumbal ponksiyon bu vertabra düzeyinin daha altından yapılır. Genellikle L-3. – L-4. veya L-4.- L-5. Vertabra’ların spinal çıkıntıları arasından, Ligamentum flavum delinerek girilir. Bu durumda iğne Cauda equina’yı oluşturan sinir kökleri arasına gireceği için M. spinalis’i zedeleme olanağı yoktur.

    Hastanın aniden şoka girerek düşme olasılığı da göz önüne alınarak bu işlem, hastayı düz bir zeminde yan yatırıp beli Fleksiyon durumunda iken yapılmalıdır.

    Omurga kırıklarında yaralının sedyeye alınması önemlidir. Servikal vertebra kırıklarında baş ve boyun kımıldamayacak biçimde tespit edilmelidir. Başa asla Fleksiyon yaptırılmamalıdır. Hasta sert ve düz zeminli bir sedyeye sırt üstü yatırılmalı ve servikal kurvaturun altında hafif bir destek (Kumaş, Gömlek, Ceket. vb. ) konulmalıdır.

    Torakal ve Lumbal bölge kırıklarında gövdeye ve bele asla fleksiyon yaptırılmamalı, hasta sert zeminli düz bir sedyeye, sırtüstü nötr pozisyonda yatırılmalıdır. Bel kurvaturu altına hafif bir destek materyal konulmalıdır.

    SPİNAL SİNİRLER – PERİFERİK SİNİR SİSTEMİ

    Medulla spinalis’ten çıkış düzeylerine göre adlandırılan 31 çift spinal sinir vardır. 1. çift Oksipiltal kemik ile Atlas arasından, diğerleri Foramen intervertebralis’ten çıkarlar. Buna göre 8 çift Servikal, 12 çift Torakal, 5 çift Lumbal, 5 çift Sakral ve 1 çift Koksigeal spinal sinir vardır. Daha önce de değinildiği gibi bir spinal sinir hem duyu hem de motor lifler içerir.

    Torakolumbal ve Sakral bölgeden çıkan sinirlerde otonom lifler de bulunur.

    Lumbal, Sakral ve Koksigeal sinirler Medulla spinalis’in alt ucundan her biri kendi çıkış deliklerine ulaşmak üzere aşağıya doğru inerler. Bu, sinirlerin At kuyruğu şeklinde görünmesine neden olur. Bu görünüşe Cauda equina denir. Bir spinal sinir bağ dokusundan yapılmış bir kılıf ile sarılmıştır. Buna Epineurium denir. Siniri oluşturan Fasiküller Perineurium, bir tek sinir lifi Endoneurium ile sarılmıştır. Spinal sinirler hedef organa varmadan önce bazı bölgelerde ağlar oluştururlar. Bu ağlara Pleksus adı verilir. Boyunda Plexus cervicalis’i yapan sinirler boynun deri ve kaslarına dağılırlar.

    Plexus brachialis’i yapan spinal sinirler üst ekstremiteye dağılırlar. Pleksus brachialis, Axilla (koltuk altı) bölgesinde uzanır. Bu Pleksus’tan çıkan N. radialis (Radial sinir) el bileği ve parmağa Ekstensiyon yaptıran kaslara dağılır. N. medianus (Median sinir) ile N. ulnaris (Ulnar sinir) el bileği ve parmaklara Fleksiyon yaptıran kaslara dağılır. N. axillaris (Aksillar sinir) omuzu hareket ettiren kaslara dağılır. N. musculocutaneous (Muskulokuteneus siniri) omuz eklemine Fleksiyon yaptıran M. coracobrachialis ile dirsek eklemine Fleksiyon yaptıran M. biceps brachii’ye dağılır. Bu sinirler aynı zamanda üst ekstremitenin derisinden duyu taşırlar.

    Torakal sinirler bir Pleksus oluşturmazlar. Her bir torakal spinal sinir kendi seviyesindeki interkostal aralıkta interkostal kaslar arasında seyreder. Bu sinirler toraks ve karın duvarı deri ve kaslarına dağılırlar.

    Plexus lumbalis’ten (Lumbal pleksus) çıkan N. femoralis (Femoral sinir) diz eklemine kadar uzayan M. quadriceps femoris’e dağılır. N. obturatorius (Obturator sinir) ise uyluğun Adduktor kaslarına dağılır.

    Plexus sacralis’in (Sakral pleksus) N. ischiadicus (Siyatik siniri) adı verilen kalın bir dalı ve daha küçük Gluteal sinir dalları vardır. Gluteal sinirler, Gluteal kaslara dağılırlar. Siyatik siniri, N. peroneus communis ve N. tibialis’in birleşmesinden oluşmuştur. N. peroneus communis, Fibula boynunun arka kısmında yüzeyselleşir. Burada kolayca palpe edilebilir. Bu sinir ayağın Dorsifleksiyon ve Eversiyonunu yöneten kas gruplarını innerve eder. Alt ekstremite ve Pelvis’in deri alanlarının duyusu Lumbal ve Sakral Pleksus sinirleri tarafından taşınır. N. tibialis uylukta Hamstring grubu kaslar ile bacakta M. popliteus, M. plantaris, M. gastrocnemius, M. soleus, M. tibialis posterior, M. fleksor digitorum longus, M. fleksor hallucis longus ve ayak tabanındaki bütün kısa kasları innerve eder. Bu nedenle N. Tibialis, ayağın ve parmakların Plantarfleksiyon ve inversiyon hareketlerini yönetir. Uyluktaki dağılımı ile yürüyüş sırasındaki kalça Ekstensiyonu ve dizin Fleksiyonunu yönetir.

    NERVUS ISCHIADICUS (PLEXUS ISCHIADICUS) KLİNİK BİLGİ

    1. Siyatik sinirin büyüklüğü nedeniyle zedelenmesi çok kolaydır. Disk fıtıkları, Kalçanın kırık ve çıkıkları, Doğum sırsında bebek bacaklarının Traksiyonu, Pelvis tümörleri, Delici yaralanmalar, Gluteal bölgeye hatalı ilaç enjeksiyonları ve çeşitli sinir iltihapları Siyatik siniri’ni tutabilir.

    Sinirin tam kesisinde N. tibialis ve N.peroneus’lardan innerve olan Hamstring kasları (But kasları) bütün bacak ve ayak kasları felce uğrarlar. Aşil refleksi ve Babinski refleksi kaybolur. Ama Siyatik siniri çoğunlukla kısmi felçlere uğrar.

    2. Siyatik deyimi, Siyatik sinir dağılım alanındaki yaygın ağrıyı tanımlamak için kullanılır. Ağrı Gluteal bölge özellikle iç kesiminde, uyluğun arka bölgesi, bacağın ve ayağın iç kesimini kapsar.

    Siyatik çoğunlukla, sinirin dorsal veya ventral köklerinden bir veya bir kaçının baskı altında kalması sonucu gelişir. Eğer tek bir kök baskı altında ise ağrı yalnızca o segmentin innervasyon alanına akseder. Örneğin, L-5 – S-1 arasındaki bir Disk fıtığı S-1. kökleri baskıya alır. Bu durumda ağrı uyluğun arka, bacağın arka-dış kesimlerine yayılır.

    3. M. biceps femoris’in uzun başı N. tibalis, kısa başı N. peroneus communis’ten innerve olduğu için başları ayrı ayrı zedelenebilir.

    4.Patrick F-ab-er-e işareti: Ağrılı ekstremitenin topuğu, ekstensiyondaki karşı dizin üstüne konur. Hasta diz bu pozisyonda yatağa doğru bastırılamaz. Kısaca bu dizin Fleksiyon + Abduksiyon + Dış Rotasyon + Ekstensiyon girişimlerinde şiddetli ağrı olur. Bu işaret bize kalça ekleminde bir hastalık olduğunu gösterir. Siyatik de F-ab-er-e hareketi ağrısız olarak yapılabilir.

    5.Laseque işareti: Sırt üstü yatan bir hasta, dizi Ekstensiyonda iken kalçasına Fleksiyon yaptırarak Ekstremiteyi yukarı kaldırırsa, bütün Siyatik sinir dağılımı bölgelerinde yaygın ağrıdan şikayet eder Bu ağrı Siyatik sinir hastalığının işaretidir.

    OTONOM – SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ

    Otonom sinir sistemi vücudun istem dışı çalışan kaslarını innerve eden sinir sistemi bölümüdür. Bezlerin salgı yapmasını ve iç organların hareketlerini de kontrol eder.

    Otonom sinir sisteminde Sempatik sinir sistemi ve Parasempatik sinir sistemi olmak üzere iki bölüm vardır.

    Otonom sinir hücreleri Beyin kökü ve Medulla spinalis’te yerleşmiştirler. Akson’lar Medulla spinalis ve Beyin kökünü Periferik sinirler olarak terk ederler.

    Parasempatik ve Sempatik tüm Otonomik uyarım, Sinaps yapan iki nöronla gerçekleşir.

    Bunlar, Pregangliyonik nöron ve Gangliyonik nöron’dur. Pregangliyonik nöron M.S.S. içindedir. Akson’una Preganglionik lif denir. Gangliyon nöronu M.S.S. dışında bulunan bir Otonom gangliyon’un içindedir. Akson’una Postgangliyonik lif denir.

    Merkezi sinir sistemi ile Viseral organlar arasında yer alan Efferent periferik yol üzerindeki sinir hücresi kümelerine Otonom gangliyonlar denir. Buradaki hücreler Beyin ve Medulla spinalis’ten gelen Otonom liflerle sinaps yaparlar. Kendi aksonlarını ise visseral organlara gönderirler.

    Otonom ganglionlar vücutta 3 şekilde dağılmışlardır.

    1.Paravertebral ganglionlar, Columna vertebralis’in ön-yan kısımlarında, segmental olarak sıralanmışlardır. Bu gangliyonlar birbirlerine Longitudinal liflerle bağlanırlar ve Columna vertebralis’in iki yanında Truncus symphaticus’ları oluştururlar.

    2.Prevertebral ganglionlar, Aorta abdominalis ve büyük dalları etrafında yer almış gangliyonlardır.

    3.Terminal ganglionlar, Yalnızca Parasempatik gangliyonlardır. Bunlar innerve edilen organın içinde veya hemen bitişiğinde yer alırlar.

    Otonom sinir sistemi 3 ana bölümden çıkar

    1.Kraniyal bölüm buradan Okulomotor, Fasiyal, Glossofaringeus ve Vagus sinirleri içindeki Pregangliyonik visseral motor lifler çıkarlar. Bu lifler Terminal gangliyonlarda Sinaps yaptıktan sonra hedef organa giderler. Bu bölüm Parasempatiktir.

    2.Thoraco-lumbal bölüm T-1–L-2 arasındaki segmentlerden çıkarlar ve Trunkus sempatikatus’a girerler, ya Prevertebral veya Paravertebral gangliyonlarda Sinaps yaparlar. Sinaps’tan sonra hedef organa giderler. Bu bölüm Sempatiktir.

    3.Sakral bölüm S-2, S-3, S-4 düzeylerinden Medulla spinalis’ten çıkarlar. Pelvis organları ile ilgili Pre-vertebral gangliyonlarda Sinaps yapıp hedef organa giderler. Bu bölüm Parasempatiktir.

    Organların çoğu ikili otonomik innervesyona sahiptir. Bu ikili innervasyonun etkileri terstir. Ancak düzenli çalışırlar. Bu otonomik innervasyon organ ve bezleri normal etkinlikte tutan zayıf impulslar gönderirler.

    Stresli durumlarda sempatik impulslar daha güçlü olur ve organlarla bezler stres ortamına reaksiyon gösterirler. Stres ortamı düzeldiği ve organ fonksiyonları normale döndüğü zaman Parasempatik sistem etkin duruma geçer.

    Fazla efor harcandığında ya da endişe ve dehşete düşüldüğünde kalp atım hızı artar. Koroner damarlar iskelet kas damarlı ve bronchiol’ler genişler. Karaciğer Glukojen’den daha fazla glukoz üretir.

    Derideki küçük Arterioller, vasokonstriktör ve kan basıncı artar. Yüz sararır, fakat kaslar ve beyin daha fazla oksijen harcayarak bireyi hem fiziksel hem de zihinsel harekete hazırlar. Aynı zamanda göz pupillaları genişler, kıllar dikleşir ve ter bezleri daha fazla ter üretir. Bu arada barsak ve mide hareketleri ile sindirim özsuyu sekresyonu inhibe olur, ağız kurur. Bu sempatik sinir sisteminin etkisidir. Bir saldırı, savunma, dövüşme ve koşma gibi durumlarda açığa çıkar.

    Stres durumu bittikten sonra, Parasempatik sinir sistemi olayları normale döndürür. Sindirim organları daha fazla kan alır, bezler salgılarını artırır ve boşaltım organları tekrar fonksiyonlarını başlatır. Kalp atımı hızı ve kan basıncı düşer. Tekrar sakinlik durumuna dönülür.

    OTONOM – SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ KLİNİK BİLGİ

    1. Sempatik zincirlerin Ekstraperitoneal yağ dokusu içinde yerleşmeleri nedeniyle bunlara cerrahi girişim Lateral ekstraperitoneal yaklaşımla olur. Psoas kasının iç kenarına ulaşmak için Periton öne-içe doğru kaldırılır. Sol zincir Aorta (bazen de Persistent sol vena cava) ile örtülüdür. Sağ zincir V. cava inferior ile örtülüdür. Bu oluşumlar içe doğru Retrakte edilir. Gangliyonlar yağ dokusu ve lenf düğümleri ile gizlenmişlerdir.

    2. Ganliyonlar çok varyasyonlar gösterdiği için ayırt edilmeleri en iyisi Ramus communicantes’lerinden yapılır. Pregangliyonik lifler içeren en alt Ramus bir gangliyonun ayırt edilmesi için anahtar olarak kullanılır. L-2. sinir Pregangliyonik lif içeren en alt sinirdir. Eğer sempatik zincir onu L-2 lere bağlayan Ramus’un altından kesilirse alt ekstremite sempatikleri felce uğrayacaktır.

    3. Torakoabdominal sinirlerin uçları rektus kılıfına girerken Linea semilunaris’i dik olarak çaprazlar. O bakımdan Linea semilunaris boyunca ensizyon yapılırsa bu sinirlerin uçları kesilir ve M. rektus’un o bölümleri felce uğrar.

    4. Torakoabdominal sinirlerin Proksimal kısımları 7.- 11. İnterkostal kaslar ve Pariyetal pleura’yı da innerve ederler. O yönden Pleura’yı uyaran bir patolojik olay karın duvarı kaslarının Reflaktorik kasılmasına (Defans) neden olabilir. Aynı olay Peritonit gibi bir karın içi patoloji nedeniyle de olabildiğine göre, ikisi birbirine karıştırılabilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)