Yazar: C8H

  • Kadın ve erkeklerde erkek tipi saç dökülmesi

    KADIN VE ERKEKLERDE ERKEK TİPİ DÖKÜLME (ANDROGENETİK ALOPESİ)

    Halk arasında kellik olarak adlandırılan androgenetik alopesi, hem erkek hem de kadınlarda görülen genetik bir saç dökülmesidir. Erkeklerde görülen tipine erkek tipi dökülme, kadınlarda görülen tipine ise kadın tipi dökülme adı verilir. Ancak günlük konuşmada kadın veya erkek ayırt edilmeksizin erkek tipi dökülme olarak adlandırılmaktadır. Genetik bir dökülme şeklidir ve kalın koyu renkli saçların zamanla ince, ayva tüylerine dönüşmesi ile kendini gösterir. Bu şekilde olan dökülmenin tipik bir görünümü vardır:

    Erkek tipi (Hamilton-Norvood)

    Erkek hastalarda saçlı derinin ön çizgisinin yan kısımlarındaki saçlarda incelme şeklinde başlar. Buna bağlı olarak ön saç çizgisi yanlardan geriye doğru çekilir. Saçın ön kısmı, tepesi alına yerleşmiş üçgen şeklini alır.Daha sonra tepe kısmında dökülmeyle devam eder.

    Kadın tipi (Ludwig)

    Bu tipte saçın ön çizgisi normal halinde kalırken tepenin orta kısmı açılır.

    Kadınlarda ayrıca yılbaşı ağacı tipinde bir dökülme de görülebilir. Yılbaşı ağacı tipi dökülmede yine saçın tepe kısmı açılır fakat ön saç çizgisi kaybolmuştur.

    Androgenetik alopesi erkeklerin kabaca %50' sinde görülür. Erkeklerde ergenlik döneminde belirtiler görülmeye başlar.Kadınlarda görülen androgenetik alopesinin 2 farklı başlangıç yaşı vardır: Biri ergenlik dönemi, diğeri ise menapoz sonrasıdır. Menapoz öncesi kadınların yaklaşık %13' ünü etkilerken menapoz sonrası görülme sıklığı belirgin olarak artar. 70 yaşından sonra erkeklerin %80' i, kadınların % 42' sinde görülür.

    Androgenetik alopesinin nedeni nedir?

    Erkeklerde androjene bağlı bir özellik gösterir. Kıl kökü testesterondan daha güçlü olan dihidrotestesterona duyarlı hale gelir. Dihidrotestesteron, kılın büyüme evresi süresini kısaltır ve terminal kıl denilen kalın saçların ayva tüyü haline gelmesine yol açar. Erkeklerde görülen androgenetik alopesi çoğunlukla genetiktir. Erkeklerdeki androgenetik alopesi ile ilgili yapılan analizlerde, babada kellik olması halinde erkek çocuklardaandrogenetik alopesi görülme riski yüksek bulunmuştur.

    Kadınlarda sebebine dair daha az bilgi mevcuttur. Androjenlerle (testesteron) ilişkisi belirsizdir. Muhtemelen başka faktörler de yer almaktadır. Ancak androgentik alopesili bir grup hastada androgenetik alopesi ile hormonal bozukluk bir aradadır. Bu nedenle gerekli hastalarda hormonal testler de yapılmalıdır.

    Androgenetik alopesi temelde kozmetik bir problemdir. Psikolojik etkisinden başka saçın seyrelmesi nedeniyle güneş ışınları kafa derisine ulaşır ve güneşe bağlı hasara yol açar. Erkeklerde görülen androgenetik alopeside kalp krizi riski artmış olabilir. Bu tip dökülme, ayrıca prostat büyümesiile de ilişkilendirilmiştir.

    Androgenetik alopesi, teşhisi klinik muayene ile konulur. Bazen farklı saç dökülmesi tipleri ile karışabilir. Bu durumda saçlı deri biyopsisi ile teşhis doğrulanır.

    Androgenetik alopesi nasıl tedavi edilir?

    Androgenetik alopeside tedavinin 2 hedefi vardır: İlerlemeyi durdurmak ve yeni saçların çıkmasını sağlamak.

    Minoksidil: Minoksidil bir tansiyon ilacı olarak piyasaya çıkmıştır. Yan etki olarak saç çıkardığı görülmüştür. Kadın ve erkeklerdeki androgentik alopesi tedavisinde FDA tarafından onay almış ilk üründür. Sürme ilaç şeklinde kullanılır. Sprey ve köpük formu bulunmaktadır.

    Finasterid: Erkeklerde kullanım onayı olan, tablet şeklinde bir ilaçtır. Etkisi 6 aydan sonra değerlendirilebilir.

    Hormonal tedaviler: Bunların faydasına dair bilimsel veriler yetersizdir.

    Mezoterapi: bu tedavi şeklinde vitamin, mineral, minoksidil gibi damar genişletici ajanlar saç derisine enjekte edilir. Saçın dökülmesi durur ve var olan saçlar kalınlaşır. Mezoterapi ile ilgili yeterince çalışma bulunmamaktadır.

    Saç ekimi: Etkinliği klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Uygun hasta seçimi ile sonuçları oldukça başarılı bulunmuştur.

    Diğer seçenekler:

    1. Aminoasitler: Özellikle sisteinin, büyüme faktörlerinin artmasına neden olduğu düşünülmektedir.

    2. Eser elementler: Çinko ve bakırın saçın beslenmesini arttırdığı ileri sürülmüştür.Androjenik alopesili hastalarda demir depolarının azalmasıyla ilgili çelişkili sonuçlar bulunmuştur. Demir eksikliği olmadan demir takviyesi yapılması ile ilgili yeterince kanıt yoktur.

    3. Vitaminler: Özellikle biotin ve niasinin saçın büyümesiyle ilgili etkileri ileri sürülmüştür ve saçın beslenmesi üzerine pozitif etkileri vardır.

    4. Proantosiyanidinler: Bu grupta prosiyanidin B de yer alır. Prosiyanidin B, antioksidan özelliklere sahip flavonoidlerdendir. Prosiyanidin B' nin, 6 aylık kullanımdan sonra erkeklerde saç sayısında önemli artışa yol açtığı gösterilmiştir.

    5. Millet seed (Darı tohumları): Darı tohumları silisik asit, aminoasitler, mineral ve vitaminleri içeren doğal bir üründür. Darı tohumu ekstresi, sistein ve kalsiyum pantotenat içeren ağız yoluyla alınan bir ilacın büyüme evresi oranlarını arttırdığı gösterilmiştir.

    6. Ginko bloba, aloa vera, ginseng, bergamot, hibiscus veya sorphora ile ilgili yapılmış bir çalışma yoktur.

    7. kafein: Bazı saç bakım ürünlerinde bulunur veandrogenetik alopeside ilerlemeyi durdurduğu ve saç çıkardığı ileri sürülmüştür. Ancak bunu kanıtlayan bir çalışma yoktur.

    8. Melatonin: Yapılan bir çalışmada kadın hastalarda androjenik alopesi veya yaygın dökülmede 6 ay boyunca sürme ilaç şeklinde uygulanan melatoninin faydalı olduğu gösterilmiştir.

    9. Düşük seviyelilazer tarağı: Çok az sayıda çalışma yapılmıştır. Faydalı olabileceği ileri sürülmüştür.

    10. Siyah yılan kökü: Östrojen seviyeleri üzerinde pozitif etkilere sahiptir. Kadın hastalarda menapoz sonrası şikayetler için kullanılır. Androjenik alopeside faydalı olabilir ancak bu konuda çalışma yapılmamıştır.

    11. Dihidrotestesteronu bloke ederek etki eden diğer ajanlar saw palmetto, beta sitosterol, yeşil çay veya polisorbat 60' tır.Androgenetik alopeside saw palmetto ile ilgili yapılan bir çalışmada saç sayısında anlamlı bir değişiklik gözlenmiştir.

    12. Amineksil. Minoksidile benzer bir mekanizmaya sahiptir ancak etkili olduğuna dair çalışma yoktur.

    13. Prostaglandin analogları: Damarlarda genişleme yoluyla etkili olabileceği düşünülmüştür.

  • Aile Planlaması

    Aile Planlaması

    Ergenlikten başlayarak bir erkekte üreme yeteneği sperm üretiminin kesintisiz olmasına bağlı olarak sürekli iken, kadınlarda bu yetenek adet döngüsünün belli günleriyle sınırlıdır.Kadında karın içinde bulunan yumurtalıklarda, ergenlik sonrası üreme hormonlarının etkisiyle her ay bir yumurta gelişerek belli günlerde döllenmeye elverişli halde karın boşluğuna atılır. Yumurtlama dönemi olarak tanımlanan bu günlerde, kadın vücudunda gebeliğe hazırlık olarak düşünülebilecek bazı belirtiler de olur.
    Bu konuda bilinçlenerek doğurganlık belirtileri olan değişiklikler izlendiğinde kadınlar hangi günlerde gebe kalabileceklerini aslında anlayabilirler.

    Gebelik istendiğinde bu günlerde cinsel ilişkide bulunarak gebe kalmak, istenmiyorsa da cinsel ilişkiden kaçınarak gebelikten korunmak olanaklıdır.

    Doğurganlık Belirtilerine Dayalı Yöntemler
    Adet döngüsü boyunca doğurganlık dönemlerinde rahim ağzından gelen akıntının tipi ve miktarı, rahim ağzının biçimi ve kıvamı ile vücut sıcaklığında değişiklikler olur.

    Rahim ağzından gelen akıntının tipi ve miktarı değişir.
    Vajinada (hazne) çok kıvamlı olmayan, bol, şeffaf, kaygan ve iki parmak arasında uzayan bir akıntı olduğu günler (mukus uzaması), gebelik için elverişli günlerdir.
    Rahim ağzının biçimi ve kıvamı değişir.
    Adet günlerinin bitiminde sert olan rahim ağzı yumurtanın olgunlaşmasından 4-5 gün önce yumuşamaya başlar, parmakla dokunulmak istendiğinde vajinanın üst bölümünde hissedilir, yumurtlama olduğu günlerde rahim ağzı iyice yumuşar ve zor ulaşılacak derinliktedir.
    Vücut sıcaklığı değişir.
    Yumurtlamadan hemen sonra vücut ısısı biraz (yarım derece kadar) artar ve yüksek kalır.
    Akıntının Niteliğini İzlemeye Dayalı Yöntem
    Adet kanaması tam olarak bitince birkaç gün vajinadan akıntı gelmez. Bu günler “KURU” günler sayılır.
    Kuru günlerden sonra yapışkan, koyu kıvamlı ve pürtüklü az miktarda bir akıntı hissedilir. Rengi sarı ya da beyazdır. Bu akıntı bazen fark edilemeyebilir.Yumurtlama günleri yaklaşırken akıntı artar, kıvamı incelir ve görünümü berraklaşır. İki parmak arasında uzayabilir. Vajinadan “ISLAKLIK” olarak hissedilen bu ortamda spermler rahatlıkla 3-5 gün yaşayabilir, rahim içine geçer ve yumurtayı dölleyebilirler.
    Islak günler doğurgan günlerdir. Gebelik isteniyorsa düzenli cinsel ilişkide bulunulur, istenmiyorsa ilişkiye girilmez.
    Yumurtlamadan sonra akıntı yine değişir. Azalır, pürtüklü ve yapışkan olur. Vajinada yine KURU hissedilir. Bu ortamda spermlerin hareketleri güçleşir, rahim ağzından geçemezler ve yaşayamazlar.

    Bu bulguları izleyerek gebelikten korunmak isteyenler üç ay süre ile yalnızca akıntılarını gözleyerek ve bulgularını kayıt edip gözden geçirdikten sonra korunmaya başlayabilirler. Bu sırada mutlaka bu konuda eğitim almış bir sağlık personelinin rehberliği gereklidir. Cinsel ilişki, sıvıların niteliğinin değişmesine yol açar, bu nedenle ilk ayda cinsel ilişkiye girilmez. Akıntı izlenemeyeceğinden adet kanaması sürerken de cinsel ilişkiye girilmemelidir.

    Adet sonrası hiç akıntı olmayan KURU GÜNLERDE GÜNAŞIRI İLİŞKİ OLABİLİR. DAHA SIK İLİŞKİ OLURSA GEÇERLİ İZLEM YAPILAMAZ.

    Vajinada ISLAKLIK hissedilince cinsel perhize başlanır. İNCE KIVAMLI, UZAYAN, BERRAK GÖRÜNTÜLÜ AKINTIDAN SONRAKİ DÖRT GÜN EN TEHLİKELİ GÜNLERDİR.

    Tehlikeli günler geçince adet görene kadar olan cinsel ilişkilerde artık gebelik riski yoktur.
    Arada kanama olursa, bu günlerde ve kanamanın en az üç gün sonrasına kadar yine ilişkide bulunulmaz.
    Yalnızca vücut ısısını ya da rahim ağzının değişimini izleyerek gebelikten korunma da olasıdır. Ancak bunlar etkililiği daha az olan yöntemlerdir.

    Pratik ancak daha uzun süreli cinsel perhizi gerektiren ve takvime dayalı bir yöntem olan Standart günler Yöntemi”nde adet sıklığı 26 ile 32 gün arasında değişen kadınlar adet başlangıcından itibaren 8 (sekiz) ile 19. (ondokuzuncu) günler arasında cinsel ilişkide bulunmayarak ya da bu günlerde kondom kullanarak da gebelikten korunabilirler. Bu yöntem eskiden önerilen takvim yönteminin daha geçerli bir uygulamasıdır.

    Doğurganlık Belirtilerine Dayalı Yöntemler ile Gebeliğe Karşı Etkili Bir Koruma Sağlanabilir mi?
    Özenle doğru uygulandığında bu yöntemler elbette koruyucudur. Kurallarına tam uyulmadığı takdirde ise koruyuculuk çok azalır. Bu yöntemlerin kadın ya da erkek kondomu, diyafram, spermisit gibi bariyer yöntemlerle birlikte uygulanması etkililiği artırır.

    Yumurtlama günleri bazı hastalıklarda, büyük sıkıntı ya da üzüntüler yaşandığında, tatil dönemlerinde değişiklik gösterebilir. Bu durumlarda izlem özel bir dikkat gerektirir. Genital yol enfeksiyonları varlığında akıntının niteliği değişeceğinden bu yöntemin uygulanması uygun değildir.

    Emzirmeyle Korunma (Laktasyon Amenoresi)
    Halk arasında süt koruması olarak adlandırılan yöntemdir. Doğumdan sonra ilk altı ay boyunca anne, bebeğini sadece anne sütü ile sık aralıklarla günde toplam en az 60 dakika emzirerek beslediği takdirde annede yumurtlama gerçekleşmeyebilir. Bu durumda cinsel ilişki olsa dahi gebelik meydana gelmez. Ancak bu süre sırasında adet kanaması görülür, ek gıdaya geçilir ya da anne emzirmeyi keserse bu yöntemin koruyuculuğu çok azalır. Bütün kurallarına uyulduğunda koruyuculuğu yüksektir. Emzirme ile korunmanın ilk altı aydan sonra mümkün olmayacağını bilmeli ve daha bu süre bitmeden mutlaka etkili ancak emzirmeyi etkilemeyecek bir yönteme geçilmelidir.

    Geri Çekme(Dışarı Boşalma)Yöntemi

    Cinsel ilişki sırasında vajina içine boşalma olmadan önce erkeğin cinsel organını kadının vajinasından çıkararak dışarıya boşalmasıdır. Bu yöntemin doğru uygulanabilmesi ve cinsel ilişkinin olumsuz etkilenmemesi için iki tarafın da bu konuda istekli ve kesin kararlı olması gerekir. Tam uygulanmadığında koruyuculuğu çok düşer.

    Cinsel ilişki sonrasında gebelikten korunma amacıyla vajinanın yıkanması tamamen etkisiz bir uygulamadır. Vajinanın yıkanması doğal korunmasını bozarak enfeksiyonların oluşma riskini artırdığından kesinlikle önerilmez.
    DoğalYöntemlerinVücuttaGebeliğiÖnlemeDışındaBaşkaBirEtkisiVar mı?

    Hiçbir yan etkisi olmayan bu yöntemleri özenle uygulamak için çok bilinçli ve kararlı olmak gerekir. Eşle tam uyum sağlamadan kullanılamazlar.

    Herhangi bir nedenle doğal korunma yöntemlerini uygularken kurallarına tam uyamazsanız ilişki sonrasında korunmak için en geç 72 saat içinde acil gebelikten korunma önlemlerinden faydalanmak üzere hekime başvurabilirsiniz.

    UNUTMAYIN!
    DOĞAL YÖNTEMLER CİNSEL YOLLA BULAŞAN ENFEKSİYONLARDAN KORUMAZ. Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan korunmanın tek yolu cinsel ilişki sırasında kadın ya da erkeğin kondom kullanmasıdır.

    Özetle, yaygın olan ama yanlış bilinen bazı noktaları hatırlatmakta yarar vardır.

    Erkeğin spermleri kadın vücudunda 2-3 gün kadar canlı kalabilirler. Bu da takvim metodunun güvenilirliğini azaltmaktadır.

    Spermlerin ilişkiden 2-3 dakika sonra rahim ağzındaki mukus adı verilen yapının içersine yerleştikleri ve rahim içine doğru yola almaya başladıkları bilinmektedir.Dolayısıyla ilişki sonrası vajinal duş koruyucu etkiye sahip değildir!..
    Geri çekme yöntemi ise güvenilir değildir ve bireysel olarak çok farklılıklar göstermektedir.
    Bu yöntemde başarısızlıklar % 30″lara varabilmektedir.

    Dolayısıyla günümüzde modern ve etkili korunma yöntemleri uygulanmalıdır.

  • Tırnak batması tedavisi

    Tırnak batması çok sık karşılaşılan bir ayak sağlığı problemidir. Günlük hayatımızı oldukça sıkıntıya sokan tırnak batması kişiye acı ve rahatsızlık vermekedir.

    Tırnak batmasının en önemli nedenleri şunlardır:

    1) Tırnakların yanlış kesimi:

    Tırnak batmasının olmaması için ayak tırnağımızın kesim şekli çok önemlidir. Ayak tırnakları hiçbir zaman el tırnakları gibi yuvarlak kesilmemeli, köşeler dışarıda kalacak şekilde düz kesilmelidir.

    2) Uygunsuz ayakkabı kullanımı:

    Tırnak batmasının ikinci önemli nedeni ayak yapımıza uymayan sivri ve dar burunlu ayakkabıların kullanımıdır. Parmak uçlarına baskı yapan sivri burunlu ayakkabılar tırnak batmasına neden olabilmektedir.

    3)Hamilelik:

    Tırnak batması, hamilelik dönemlerinde ve sonrasında da birtakım hormonal nedenlerden dolayı sıklıkla görülmektedir.

    4) İlaçlar:

    Sistemik retinoik asit gibi birtakım ilaçların kullanımı sırasında da tırnak batmaları meydana gelebilmektedir.

    Tırnak batmasının tedavisi:

    Tırnak batmaları için birçok tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.

    Öncelikle tırnak batması tırnak çevresindeki dokuda iltihaba neden olduğundan genellikle antibiyotik tedavisi verilmektedir. Ancak bu tırnak batmasının tam tedavisi için yeterli değildir. Tırnağın batık kısmının mutlaka kurtarılması gerekir.

    Tırnak batmasında çok sık yapılan tırnak çekimi tedavisini kesinlikle önermiyoruz. Bu oldukça zahmetli ve sonuçları başarılı olmayan bir yöntemdir.

    Tırnak batması tedavisinde günümüzde uyguladığımız en etkili,pratik ve tırnağın çekilmediği yöntem TIRNAK TÜP PROTEZ yöntemidir. Lokal anestezi ile batık tırnak kenarına konulan plastik tüp 10 gün kadar kalmakta ve bu süre sonunda tırnak batması engellenmiş olmaktadır.

    Diğer tırnak batması tedavileri arasında tel takma, pamuk uygulaması gibi metodlar bulunmaktadır. Hekim hastanın durumuna göre en uygun tedaviyi uygulayarak tırnak batması sorununu ortadan kaldırmalıdır.

  • Vajinismus Kadın ve Erkekte Ne Hissettirir

    Vajinismus Kadın ve Erkekte Ne Hissettirir

    VAJİNİSMUS KADINI NE HİSSEDER ?

    ­Üzüntü; Balayı büyük bir düş kırıklığı ile sonuçlanır. Her deneme başarısızlıkla sonuçlanır.

    Zamanla aşılacağını düşünüp her defasında aynı durumla karşılaşılır. Bir gün diğer kadınlar gibi

    normal ilişki olacak mı, çocuk sahibi olabilecekmiyim? Sorusu sürekli zihnini meşgul eder.

    ­Yalnızlık, Utanma; Hiç kimse ile paylaşamaz, anlatamaz. En yakınındaki insanlardan bile saklar.

    İyice içine kapanır.

    ­Suçluluk; Herşey benim suçum, eşimin hayatını mahvediyorum düşüncesi sürekli kafasını

    meşgul eder.

    ­Korku ve Baskı; Acaba yapabilecekmiyim? Yapamazsam evliliğimize ne olacak?

    ­Başarısızlık; Herkesin yaptığı bu kadar doğal bir şeyi bile yapamıyorum. Hiçbir şeyi doğru düzgün

    yapamıyorum

    ­Depresyon; İyice yalnızlaşır, içe kapanır. Hayatındaki olumsuzlukları, eşi ile olan problemleri

    buna bağlar.

    VAJİNİSMUS ERKEĞİ NE HİSSEDER ?

    Öfke, Sorgulama; Elinden geleni yaptığını, bundan sonraki cinsel hayatını ve evliliğini sorgular.

    Karısının tedaviden kaçmasına veya ilişki denemek istememesine kızar.

    Empati ve Umutsuzluk; Karısına ağrı hissettirmek onu üzer. Karısına nasıl yardımcı olabileceğini

    bilemez. Eşi üzülecek diye çevresinden kimse ile durumu paylaşamaz.

    Reddedilme; Her defasında aynı şeyle karşılaşmak üzer . Karısını giderek kendisinden

    uzaklaştığını düşünür.

    Uzaklaşma; Hayatının giderek kötüye gittiğini ve düzeltemeyeceğini düşünerek eşinden uzaklaşır.

  • Aşırı terleme (hiperhidrozis)

    Hiperhidroz (Aşırı terleme)

    Hiperhidroz, vücudun normal fizyolojik ihtiyacından daha fazla ter salgılamasıdır. Etkilenen kişilerde psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklara yol açar. Ekrin ter bezlerinin hiperaktivitesine bağlı olarak deri yüzeyine salınan ter miktarı artmaktadır. Toplumlarda %0.6-1 sıklığında görülür. Genellikle geç çocukluk yada ergenlik döneminde başlar. Hayat boyu devam edebildiği gibi 25-30 yaşlarında spontan olarak da kaybolabilir.

    Ter salgısı, normalde kokusuz ve süt kıvamındadır. Bakteriyel yıkım sonrasında kişiye özel ter kokusu oluşur. Vücut salgılarına geçen kokulu gıdaların tüketimi, banyo alışkanlıkları gibi faktörler ter kokusunu etkiler. Ter salgısı yağ ve kolesterin içerir. Aşırı terlemede bu özelliklerin bir rolü yoktur.

    Aşırı terleme fizyolojik olabildiği gibi bazı hastalıklarda, hormonal aktiviteye bağlı olarak da oluşabilir. Fizyolojik hiperhidrozis (aşırı terleme), vücut ısısında artış sonrasında, aşırı şişmanlıkta (obezite), fiziksel egzersiz sonrasında, sıcak ve nemli ortamlarda ve kalın giysilere bağlı olarak gelişir.

    Çocukluk yaşlarında başlayan hiperhidroz genellikle avuçiçi ve ayak tabanlarında görülür. Ailesel öykü bulunabilir. Bu türlü terleme fiziksel aktivite veya stres ile de artış gösterir. Aksiller (koltuk altı), dudak üstü aşırı terlemeleri de sık rastlanan bir durumdur.

    Her türlü aşırı terleme, kişileri sosyal yaşamdan uzaklaştıran, depresyon ve panik atağa neden olarak yaşam kalitesini bozan bir durumdur. Aşırı terlemenin en fazla görüldüğü bölgeye göre tedaviler seçilmelidir. Fiziksel muayene ile tip belirlenmeli, etiyolojik faktörler (laboratuar, görüntüleme vb.) araştırılmalıdır. Hiperhidrozda tedavi seçimi; hastanın kabul ettiği, uygulanabilir, hasta ve hekimin beklentileri karşılayan, yan etkileri olmayan yöntemler olmalıdır. Örneğin, özellikle koltuk altı terlemeleri birçok genç erişkinde ciddi ruhsal değişikliklere neden olmaktadır.

    Bu türlü terlemede “Botox uygulamaları” oldukça iyi sonuçlar vermektedir. Kişilerin yaşam kalitelerini yükselterek, sosyal yaşama uyumlarını sağlamaktadır. Özellikle koltuk altı terlemelerinde çok etkili olan botoks uygulaması, el ve ayaktaki terlemelerde uygulama öncesi iyi bir değerlendirme sonrası karar verilmelidir.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • Gebelik ve Sigara

    Gebelik ve Sigara

    Erişkin insan kendi isteği ile sigara içebilir ve biz sigara içmenin zararlarını ona anlatsak da o kendi iradesiyle içip içmemeye karar verir. Ancak anne karnında ki bebek kendi iradesi dışında kendi istemeden annesi sigara içtiği için sigaranın zararlı etkilerine maruz kalmaktadır. Pek çok yan etkileri olduğu bilinen sigaraya bebeğimizin daha anne karnındayken maruz kalmasını hiçbir annenin istemeyeceğini düşünüyorum. Ama bazı anneler bağımlı olduklarından biz ne kadar çok söylesekde sigara içmeye devam etmektedirler.
    Bu annelerin bebeklerinde ve kendilerinde
    1. Erken doğum eylemi olasılığı artar
    2. Düşük doğum ağırlıklı dediğimiz intrauterin gelişme geriliğine sebep olabilir.
    3. Gebelik zehirlenmesine daha çok rastlanır. (preeklampsi)
    4. Erken membran yırtılması dediğimiz suyunun erken gelmesi olayı daha sık rastlanır.
    5. Erken doğuma bağlı olarak respiratuar distress sendromu dediğimiz solunum sıkıntısına daha sık rastlanır.
    6. Ani rahim içi bebek ölümlerine daha sık rastlanır.
    7. Bu bebeklerin ileri yaşlarında kansere yakalanma olasılıkları daha fazladır.
    Yukarda saydığımız pek çok olumsuz sonuçlarını düşünerek annelerimizin sigara içmemesini hatta sigara içilen ortamda dahi bulunmamalarını bebekleri adına istiyoruz.
    ***
    Sigara dumanı içerdiği zift, nikotin, karbon monoksit, kurşun ve diğer zehirli birçok maddenin direkt olarak üstsolunum yollarına, buradan bronşlara ve akciğerlere ve buradan da kana geçmesi ve tüm organlara yayılmasıyla başta solunum sistemi, kalp ve damarlar olmak üzere vücudun tüm organ sistemlerine zarar verebilir. Sigaranın bu zararlı etkileri kısa vadeli ve uzun vadeli olarak ikiye ayrılır:

    Kısa vadeli etkiler

    Bunlar, sigara içildiği anda vücuda giren nikotin ve karbonmonoksitin yarattığı anlık etkilerdir. Nikotin bronşları kasıcı etkisiyle akciğerlere daha az hava girmesine, damarları kasıcı etkisiyle damariçi basıncın yani tansiyonun yükselmesine, kalbe etkisiyle nabzın hızlanmasına neden olur. Karbonmonoksit ise alyuvarların içinde bulunan hemoglobin adlı molekülün oksijen taşımaktan sorumlu bölgelerini işgal ederek kanın oksijen miktarının azalmasına yolaçar.
    Bu kısa vadeli etkiler tek bir sigara içilmesinde bile, hatta çok sigara dumanı bulunan ortamlarda sigara içmeyen kişilerde bile görülen etkilerdir. Normal bir birey bu kısa süreli etkileri kolayca tolere edebilir. Ancak anne adayının karnındaki bebeğinin de oksijen ihtiyaçları gözönünde bulundurulursa bir tek sigaranın yarattığı hipoksi (oksijen azlığı) ve hipertansiyon (tansiyon yüksekliği) bile bebeğe daha az kan ve daha az oksijen gitmesine neden olabilir. Bu durumun günde bir paket sigara içen bir anne adayında 20 kez tekrarlaması, fetusun ilerleyici bir şekilde oksijensiz kalmasına ve olumsuz değişiklikler meydana gelmesine neden olabilir.

    Uzun vadeli etkilker

    Sigara içenlerde uzun vadeli etkiler bir yandan kısa vadeli etkilerin birikici özelliklerine, öte yandan sigaranın içinde bulunan ziftin akciğerlere çökmesine (kronik bronşit gelişimi), sigaranın içerdiği kurşun gibi zehirlerin solunum yolunu döşeyen hücrelerde anormal değişiklikler göstermesine (kanser riskinde artış), toksik maddelerin damarlarda yaptığı hasarlar neticesinde ateroskleroz (damar sertliği) meydana gelmesine (koroner kalp hastalığı riskinde artış), genel olarak sigara alışkanlığının iştahı azaltıcı, C vitaminini tüketici etkileri nedeniyle uzun vadede beslenme bozukluğu belirtilerinin ortaya çıkmasına bağlı olarak meydana gelir.
    Uzun zamandan beri sigara içen insanlarda akciğerlerin hava taşıma kapasitesi azalmıştır ve en ufak bir zorlamayla nabızda artma ve nefes darlığı ortaya çıkar. Çok uzun zamandan beri sigara içenlerde akciğer ve diğer solunum yolu kanserlerine ve hatta mesane gibi diğer organ kanserlerine eğilim artar. Yine bu kişilerde damar sertliğine bağlı koroner kalp hastalıkları ve diğer hastalıklara (felç gibi) eğilim artmıştır.
    Sigara içme alışkanlığı olan anne adaylarında çeşitli normaldışı durumların meydana gelme riskinde önemli artış gözlenir. Bu anne adaylarında:
    * Düşük riski artar…
    * Erken doğum tehdidi ve erken doğum riski artar…
    * Erken membran rüptürü (su kesesinin erken açılması) riski artar…
    * İntrauterin gelişme geriliği, düşük doğum tartılı bebek doğurma riski artar…
    * Gebelikte kanama riski (özellikle ablatio placenta ve placenta previa adlı iki duruma bağlı) artar…
    * İnutero mort fetal (bebeğin karında ölmesi) riski artar…
    * Bebeğin yenidoğan döneminde ölme riski artar…
    * Solunum problemleri nedeniyle doğumun ikinci evresinde etkin ıkınamama ve buna bağlı vakum ve sezaryan ile doğum riski artar…
    * Lohusalıkta süt miktarı azalır…
    * Sütün C vitamini seviyesi ve bebeği besleyici etkileri azalır…
    * Bebeğin yakınında sigara içilmesi bebekte pnomoni ve bronşit riskini artırır…
    Sigara alışkanlığı olan anne adaylarına öneriler:
    * Öncelikle unutmamalısınız ki sigarayı gebeliğinizin hangi döneminde bırakırsanız bırakın bundan hem siz hem de bebeğiniz mutlaka fayda görecektir. “Nasıl olsa olan olmuştur” düşüncesi hatalıdır. Sigarayı tümüyle ve gebeliğin planlandığı andan itibaren bırakmak en idealidir, ancak bunun zor olduğu da bir gerçektir. Tümüyle bırakamazsanız, günlük sigara sayınızı mümkün olduğunca azaltın.
    * Emzirme döneminde ve diğer zamanlarda hiçbir zaman bebeğinizin bulunduğu yerde sigara içmeyin, eşinizin ve diğerlerinin de içmesine izin vermeyin. Sigara içen anne ve babaların çocuklarının da büyüdüklerinde büyük olasılıkla sigara içme alışkanlığı edindiklerini unutmayın… Gebelik ve lohusalık döneminde sigara içilen yerlerden uzak durun (Pasif sigara içiciliği!)
    Unutmayın! Bebeğinize karşı sorumlusunuz…

    Doctors profile: https://www.doktortakvimi.com/mine-sidika-kermalli/kadin-hastaliklari-ve-dogum-ureme-endokrinolojisi-ve-infertilite/ankara

  • Vitiligo hakkında merak edilenler

    Kazanılmış olarak derinin rengini veren melanositlerin kaybı ile depigmente (pigmentsiz) alanlara neden olan, bazen üveit ve diğer otoimmün olaylarla birlikte görülebilen bir hastalıktır.

    Prevlalans. Beyazlarda %1-2, siyahlarda daha fazladır.

    Yaş. Sıklıkla çocukluk veya genç erişkin yaşta başlar.

    Cinsiyet ayrımı yoktur.

    Irk. Koyu tenli kişilerde daha önemli bir problemdir.

    Meslek. Kimyasalların uyardığı depigmentasyon kapıcı, hademelerde parafenolik asit bileşenleri ile temas ile veya hidrokinonlarla oluşmakta ve vitiligoyla karışabilmektedir. Ancak bunlar farklı hastalık olarak değerlendirilmektedir.

    Genetik. Sıklıkla aileseldir, ancak tam geçiş yolu net değildir. Dördün üzerinde genin sorumlu olduğu düşünülmektedir. 777 hastanın değerlendirilmesi ile yapılan bir meta-analizde, vitiligolularda kontrol grubuna göre belirgin olarak daha fazla HLA-A2 ile bir ilişki bulunmuştur.

    Etyoloji ve Patogenez:

    Vitiligoya sebep olan başlangıç noktası bilinmemektedir. Üç major teori mevcuttur. Muhtemelen her bir mekanizma da seçilmiş hastalarda rol oynamaktadır. Herbir hipotezin ikna edici bilimsel kanıtları mevcuttur.

    Otoimmünite Hipotezi. Bir otoimmün reaksiyon, melanositlerin bazal tabakadaki normal gidişinin sürmesine engel olur.

    Nöral Hipotez. Vitiligo lezyonları sıklıkla belli bir dizilim şekline sahiptir. Bu durum da melanositlerin yıkılmasında nörokimyasal mediatörlerin sorumlu olduğunu göstermektedir.

    Kendi Kendini Yıkım Hipotezi. Melanin sentesinin bir toksik aracısı, melanositleri yıkmaktadır.

    Başlangıçta melanositler daha az melanin üretirler. Muhtemelen bu erken fazda, kötüye gidiş geri dönüşlüdür. Bu durumu, lezyonların tedavisi zamanında (erken dönemde) uygulandığında daha iyi tedaviye cevap görülmesi açıklamaktadır. Daha sonra melanositler yıkılır.

    Bazen daha derindeki kıl folikül melanositleri de yıkılır, ancak sıklıkla bunlar göreceli olarak etkilenmeden kalırlar ve deride pigment üretici hücrelerin yeni popülasyonu için potansiyel bir kaynak oluştururlar.

    Oldukça geniş bir hastalık grubu vitiligo ile ilişkilidir. Bunların bazıları hastalığın etyolojisinde bir ipucu vermektedir. Tiroid bozuklukları oldukça sık bir ilişkili faktördür, hastaların yaklaşık %30’nda bulunmaktadır. Hem hipertiroidizm ( Graves hastalığı da dahil), hem de hipotiroidizm (Hashimato hastalığı da) görülebilir. Diğer olası endokrinolojik hastalıklar, Addison hastalığı, insülin bağımlı ve erişkin başlangıçlı Diabetes mellitustur. Oldukça geniş diğer otoimmün hastalıklar da vitiligo ile ilişkilidir. Bunları Pernisiyöz anemi, lupus eritematozus, sistemik sklerozis, myastenia graves, Crohn hastalığı, primer bilier siroz, Sjögren sendromu ve alopesi areata içermektedir.

    Vitiligo için çok sayıda tetikleyici faktör bulunmasına karşın, bunların sıklıkla klinikte uygulanabilirliği mümkün değildir. Vitiligo Köbner fenomeni oldukça dramatik olabilmektedir. Hastalar aktif fazda iken, yeni lezyon gelişimi sırasındaki küçük deri travmaları vitiligoya yol açabilmektedir. Belirgin güneş yanığı da ilginç bir tetikleyicidir. Burada bahsedilen spekülasyon; melanositlerin hasar görmesi, hatta belkide daha fazla pigment üretmek için kendini aşırı zorlaması, ürünlerini salması sonrası otoimmün cevabı tetiklemesidir.

    Klinik bulgular:

    Vitiligo her yaşta ortaya çıkabilmektedir ancak sıklıkla 10-30 yaş arasında görülür. %50’nin üzerinde hastada vitiligonun 20’li yaşlarda ortaya çıktığı rapor edilmiştir. Başlangıçta küçük solukluklar yada beyaz patchler ortaya çıkar ki bunları deride yada koyu tende görmek kolaydır. Özellikle soluk kişilerde Wood ışığı oldukça yardımcıdır. Öncelikle az sayıda çapları bir ile birkaç cm arasında değişen yamalar gözlenir. Yamaların sayısı artarak birleşir, ilginç kesişen lezyonlar oluşur. Hastalar sıklıkla kaşıntıdan şikayetçi olurlar ancak yangı klinik olarak asla gözle görülemez. Bazen güneş yanığına bağlı ise lezyonlar kızarık ve ağrılı olmaktadır.

    Tutmaya meyilli olduğu bölgeler daha pigmente olan deri bölgeleridir, örneğin el-ayak üstü, genital bölge, baş, boyun, koltuk altı ve meme başı bölgeleridir. Saçlar pigmentsiz olabilir (akkiz poliozis) yada saçlı deri tutulsa bile doğal renklerinde kalabilirler.

    Vitiligo klinik özelliklerine göre sınıflandırılmaktadır

    Lokalize vitiligo

    Fokal: bir veya daha fazla yama, segmental değil

    Segmental: bir veya daha fazla patch, dermatomla bir pattern mevcut

    Generalize vitiligo

    Akrofasiyal: yüz ve elleri tutan multipl lezyon

    Genel: irregüler ancak yaygın dağılımlı patchler

    Üniversal vitiligo

    Hemen hemen tüm vucut depigmentedir. Sıklıkla patchler halinde normal deri gözlenir

    Mikst vitiligo

    İki veya daha fazla paternin kombinasyonudur

    Laboratuar bulguları:

    Klinik bulgular eğer ilişkili bir hastalığı destekliyorsa, uygun testler yapılmalıdır. Yeni araştırmalar HLA-A2 ile ilişkisi üzerinde durmaktadır. Tiroid fonksiyon testlerine bakılmalıdır.

    Gidiş ve Prognoz:

    Vitiligo çok zor bir hastalıktır. Yapılan bir araştırmada vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre depresyon oranı anlamlı olarak daha fazla ve yaşam kalitesi belirgin olarak düşük bulunmuştur. Hastalar bununla yaşamayı bildikleri için genellikle emosyonel problemler göreceli olarak sık değildir. Bazı toplumlarda, vitiligo lepra ile karışır ve hastalar belirgin olarak dışlanırlar. Yaygın vitiligoda korunmamış bölgelerde ciddi aktinik hasar riski mevcuttur. Okuler problemleri olan hastalarda yaşam kalitesinde düşüklük gözlenebilir.

    Eğer hastalık yıllardır mevcutsa yada uzuvlarda baskınsa, spontan rezolüsyon veya tedaviye cevap pek görülmez. Atopik dermatitli hastalarda vitiligo daha ciddi ve daha kalıcıdır. Birçok değişik düzenlemelerle yeniden pigmentasyon sıklıkla kıl foliküllerinden olmaktadır.

    Tedavi:

    Vitiligo için önerilen uzun bir tedavi listesi iyi bir yaklaşımın bulunmadığını desteklemektedir. Tedavide köşe taşı, hastayla uzun bir konuşma yapmaktır, kullanılmakta olan tüm tedavilerin avantaj ve dezavantajları açıklanmalıdır.

    Sistemik

    PUVA (Psoralen ile Ultraviyole A ışığı). Sistemik tedavinin ana ajanı psoralendir ve doğal ışık yada UVA kaynağı ile kombine edilir.

    Oral PUVA tedavisi

    Işık maruziyetinden 90 dakika önce 0.3 mg/kg dozunda 8-metoksipsoralen (eğer tolere edilemiyorsa maruziyetten 2 saat önce 0.6 mg/kg trimetilpsoralen ) kullanılır.

    PUVA-Sol tedavisi (Psoralen- güneş tedavisi)

    Işığa maruziyetten 2 saat önve 0.6 mg/kg dozunda (bazen daha düşük dozlarda) trimetilpsoralen kullanılır.

    Hastalar 5 dakika süre ile tedaviye başlarlar (saat 10.00 ile 15.00 arasında). Süre 30 dakikaya kadar 5 dakikalık parçalar halinde uygulanmak üzere arttırılır. Haftada üç kez bu tedaviyi uygulayan hastaya ek tedavi verilmez.

    PUVA banyosu tedavisi

    0.5 mg/litre konsantrasyonunda suya 8-metoksipsoralen eklenir. Hasta içinde 20 dakika bekletilir. Başlangıç dozu 0.1-0.2 J/santimetrekare

    Hangi PUVA tedavi seçeneği olursa olsun, yüz ve boyun lezyonlarının tedaviye cevabı %60’ın üzerindedir. El ve ayaklardaki lezyonlarda ise bu oran daha düşüktür. Hastalar antiekran kullanımı konusunda dikkatli olmalıdırlar. PUVA tedavisi sıklıkla çocuklarda kullanılmamaktadır.

    PAUVA, KUVA.

    Beta- Karoten. Stratum korneumda vitaminin birikimi ile sarı-turuncu bir deri rengine neden olur. Günde 3-6 kez 25-30 mg’lık dozda verilir. Hasta dozajını derisindeki renk değişimi durumuna göre ayarlayabilir. Karotenler sıklıkla zararsızdırlar ancak tedavi öncesi ve tedaviden birkaç ay sonra karaciğer fonksiyonları kontrol edilmelidir. Pekçok vitiligo hastası beyaz bölgelerin yerini sarı rengin almasından memnun değildir. Koyu tenli kişilerde bu tedavinin yeri yoktur.

    Topikal

    Kortikosteroidler. Sınırlı sayıdaki erken lezyonlardaki repigmentasyon oranı %10-80 olarak rapor edilmiştir. Hastalara düşük yada orta potentli kortikosteroidler günde bir-iki kez uygulanabilir. Bu tedavi özellikle çocuklarda en uygun yoldur. Eğer steroide bağlı akne gelişirse, daha kalıcı yan etkiler açısından tedavi sonlandırılmalıdır.

    Psoralenler. Topikal psoralen kullanımı ile UVA veya güneş maruziyetinde titrasyon çok zordur. Amerikada %1 Oxsorelen losyon ile çok fazla toksik reaksiyon bildirilmiştir. Başka bir deyişle bir hastada topikal tedavi başlanması düşünülürse, PUVA ünitesinde kullanılacak maksimum konsantrasyon %0.1 iken evde %0.001 şeklindedir.

    UV Radyasyon.Dar band UVB (311nm) bazı hastalarda kullanılabilir.

    Güneş koruyucu ajanlar. Bu ajanların tedavide kullanılmasıyla ilgili net olmayan durumlar vardır ve temelinde iki neden yatar. Birincisi, vitiligolu deri albinolardaki gibi deri kanseri açısından büyük riske sahip değildir ve bu durum hala geçerliliğini korumaktadır. İkincisi ise güneş koruyucu kullanımıyla normal deri fazla bronzlaşmayacak ve lezyonlu deri ile oluşacak kontrast önlenecektir.

    Kamuflaj. Pekçok sayıda kapatıcı ajan pekçok ülkede mevcuttur. Ek olarak çeşitli natural boyalar ve dihidroksiaseton kullanılmaktadır.

    Total Depigmentasyon. Dirençli ve tatmin etmeyen sonuçlarla karşılaşılan vakalarda, tüm vucutta yaygın vitiligosu olanlarda normal deri renginin açılması ve tüm vucudun beyazlatılarak vitiligolu bölgeyle uyumlu hale getirilmesi sağlanabilir.

    Cerrahi. Vitiligoda cerrahi müdahale en yeni en yaratıcı yaklaşımdır. Pigmente deri vitiligo yamasına greftlenir ve sıklıkla transfer olan melanositler bu alanı repigmente ederler. Cerrahi repigmentasyon için en uygun hastalar stabil vitiligolulardır. Mini-punch greft, saf melanosit kültürlerinin transferi, mikst epidermal kültür transferi gibi pekçok teknik mevcuttur.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • VAJİNİSMUS DERECESİ

    VAJİNİSMUS DERECESİ

    Vajinismus derecesi ile vajinismusun ağırlığı da eş anlamlıdır.Vajinismusun derecesi,şiddeti herkes için farklılıklar gösterebilir. Bu konuda ilk vajinismus sınıflandırması  ‘Lamont’  isimli bir bilimadamı tarafından 1978 yılında yapılmıştır.Lamont, vajinismus hastaların öykülerine ve jinekolojik muayene bulgularına göre 4 ayrı gruba ayırmıştır. Son yıllarda başka pacik isimli araştırmacı 5. Derece vajinismus ekleyerek  vajinismus 5 gruba ayrılmıştır.

    1. Düzeyde Vajinismus: En hafif formu olan Bu hastalar muayene sırasında verilen telkinler ile vajinal kaslarının kasılmalarını kontrol edebilmektedirler. Sınırlı penis girişi vardır. Geçmişte yaşanmış bir cinsel travma yoktur.

    2. Düzeyde Vajinismus: Orta derecede vajinismus formudur.kadın sınırlı cinsel birleşme yaşar fakat hissettiği ağrı nedeniyle cinsel ilişkiden kaçınma vardır. Hasta parmağı ile vajen girişine dokunabilir. Bu vajinismus hastaları, jinekolog  tarafından  muayene sırasında verilen telkinlere rağmen, muayene süresince pelvik taban kaslarını kasmaya devam ederler.

    3. Düzeyde Vajinismus:  Ortanın üstü düzeydeki vajinismus formu hasta cinsel birleşme sırasında şiddetli kasılma yaşar, cinsel birleşme hiç olmamıştır.. vajinal girişe dokunamaz. Hasta jinekolog  tarafından yapılan muayene sırasında kendisini kasarak   doktora engel olmaya çalışır.

    4. Düzeyde Vajinismus:  İleri düzeydeki (şiddetli) vajinismus formu. Bu vajinismus hastaları cinsel birleşme anı geldiğinde korku endişe ve pelvik kaslarla birlikte vücutta kasılma oluşur. İlişki sona erdiğinde de sakinleşmesi zaman alır.  doktor tarafından yapılan jinekolojik muayenede kalçasını kaldırır, , bacaklarını kapatır ve bu şekilde muayeneye engel olur.

    5. Düzeyde Vajinismus:  En şiddetli, en ağır düzeydeki vajinismus formudur.Hasta cinsel  yakınlaşma olduğunda korku endişenin eşlik ettiği panik atak tablosu gelişir. Sakinleşmesi zaman alır.  hekim tarafından yapılan jinekolojik muayene sırasında yaşanan yoğun korkuya bağlı olarak bu hastalarda muayene sırasında titreme, hızlı soluk alıp verme , çarpıntı, ağlama krizleri, bayılma nöbeti,bulantı, kusma, masadan kaçma,  gibi tepkimeler ortaya çıkar. Jinekolojik muayeneye izin vermez.

    Vajinismus derecesini veya şiddetini belirlemek tedaviyi planlamak açısından önemlidir.

     

  • Behçet hastalığı nedir? Tanı ve tedavisi

    Behçet, nedeni bilinmeyen kompleks bir multisistem hastalığıdır. İlk kez 1937 yılında İstanbul’da Hulusi Behçet adındaki dermatoloji profesörü tarafından tanımlanmıştır.

    Ortalama 20- 40 yaş arasında başlayan hastalık her iki cinste eşit sıklıkta görülür. Ancak gençlerde ve erkeklerde daha şiddetli seyreder. Akdeniz ülkelerinde, Japonyada ve güney Asya’da sık görülürken, kuzey Avrupa’da ve Amerika’da daha nadir izlenir. Ülkemizdeki sıklığı ise ortalama 8-37/10.000 arasında değişmektedir.

    Etyopatogenez:

    Nedenine yönelik pek çok faktör ileri sürülmüştür. Bunlardan bir tanesi genetik faktörlerdir. Özelikle Akdeniz ülkelerindeki ve Japonya’daki hastalarda HLA -B5, HLA-B51 birlikteliği sık görülmekle beraber sabit bir kalıtım biçimi saptanmamıştır.

    Behçet hastalığının özellikle herpes simplex virüsü ve streptokoksik enfeksiyonlarla tetiklendiği bazı araştırmalarda ileri sürülmüştür. Burada enfeksiyonun genetik olarak predispoze kişilerde immünregülasyondaki bir defekti tetiklemesi yoluyla hastalığı başlatabildiği düşünülmektedir.

    Hastalığın patogenezinde immün mekanizmaların rol aldığına dair bir çok kanıt mevcuttur. Bunlar arasında oral mukozaya karşı otoantikorların saptanması, kanda dolaşan immün komplekslerin ve lenfositotoksinlerin varlığı, ataklar sırasında CD4/CD8 oranında ve Natural killer hücre sayısında azalma sayılabilir. Ayrıca kanda soluble IL-2 reseptör düzeyinde artma saptanmıştır.

    Mukokutanöz lezyonların erken dönemlerinin ışık, immünfloresan ve elektron mikroskopik incelemelerinde nötrofilik bir vasküler reaksiyon yada lökositoklastik vaskülit bulguları saptanmaktadır.

    Hastalığın erkeklerde ve gençlerde daha şiddetli seyretmesi, çocuklarda ve yaşlılarda az görülmesi, akne vulgarise benzeyen akneiform lezyonların izlenmesi major sex hormonlarının rolünü düşündürmüştür. Hormon düzeylerinde değişiklik saptanmamış olsa da uç organ yanıtlarında bir değişiklik olabileceği ileri sürülmüştür.

    Klinik Bulgular:

    Oral aftlar—————————–%97-100

    Genital aftlar————————-%80-90

    Deri lezyonları———————–%80

    Göz lezyonları———————–%50

    Artrit————————————%40-50

    Tromboflebit————————-%25

    Nörolojik tutulum——————–%1-15

    Gastrointestinal tutulum———–%0-25

    1) Oral aftlar: Senede en az 3 kez tekrarlayan oral aftlar hastalığın çoğu zaman ilk belirtisidir. Genelde rekürrent aftöz stomatitdekinden farklı değilse de daha sık tekrarlamaları ve daha çok sayıda olmaları ile ayrılabilirler. Major, minör ve herpetiform olabilirler. Major olanlar çapları 0.5cm den büyük, 15 günden geç ve skatris bırakarak iyileşen ülserasyonlardır. Minör ülserasyonlar çapları 0.5cm den küçük 15 günden daha kısa sürede iyileşen ve en sık görülen formudur. Nadir görülen herpetiform aftlar ise birkaç mm çapında bazen birbirleri ile birleşerek eksülserasyonlara neden olan lezyonlardır.

    2) Genital ülserasyonlar: Oral aftlara göre sayıları daha azdır ve daha geç iyileşirler. Erkeklerde en çok scrotumda daha sonra korpus penis ve glans peniste ortaya çıkar. Papül oluşumundan sonra püstül ve ardından zımba ile delinmiş gibi tipik görünümlü keskin sınırlı ülserasyonlar oluşur. Skatris bırakırlar. Kadınlarda ençok labiumlarda daha sonra diğer genital alanlarda ve nadiren servikste izlenir.

    3) Deri lezyonları: Üç sınıfta incelenebilir:

    a) Nodüler lezyonlar: Özellikle kadın hastalarda daha çok olmak üzere eritema nodozum sık görülen bir bulgudur. Erkeklerde ise yüzeyel gezici tromboflebit sık olarak izlenir.

    b)Papülopüstüler lezyonlar: Daha çok ense, yüz, gövde ve ekstremitelerde izlenen follikülit benzeri papülopüstüler lezyonlardır. Lezyonların erken dönemde nötrofilik vasküler bir reaksiyon izlenir.

    c) Vaskülitik lezyonlar: Palpabl purpura, pyoderma gangrenozum veya Sweets sendromu benzeri lezyonlar hastalığın seyrinde izlenebilir.

    4) Göz bulguları: Behçetli hastalarda en çok morbidite oluşturan bulgulardır. En sık görülen bulgusu posterior üveit, anterior üveittir ve retinal vaskülittir. Eskiden sık olarak izlenen hipopiyonlu üveit günümüzde seyrekleşmiştir. Göz bulguları erkeklerde ve gençlerde şiddetli izlenir ve %20 oranında körlüğe kadar gidebilen ağır bir seyir gösterir.

    5) Eklem bulguları: Karakteristik bulgu nonerozif, asimetrik oligoartritdir. Eklemlerde ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı izlenir. En çok tutulan eklemler diz, ayak bileği, el bileği ve dirsektir. Sakroiliak eklem , omurga, kalça ve omuz tutulumu çok seyrektir.

    6) Nörolojik bulgular; baş ağrısı, cerebellar, piramidal bulgular izlenebilir. Kafa içi basıncı bulguları, meningial irritasyon bulguları ortaya çıkabilir. Manyetik rezonans incelemesi yapılmalıdır. Nadir görülmesine rağmen mortalite ve morbiditesi yüksektir.

    7) Gastrointestinal bulgular: Japonya’da daha sık görülür. Karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, kanlı diare ile kendini gösterebilir. Gastrointestinal bölgede aftöz ülserasyonlar olabilir.

    8) Damar tutulumu: Özellikle ven tutulumu sıktır. Venöz oklüzyonlar, yüzeyel gezici tromboflebit lezyonları görülebilir. Pulmoner ve popliteal arter anevrizmaları arteriel bulgulardır. Hemoptizi pulmoner lezyonlar sonucu izlenebilir ve fatal olabilir.

    Bunların dışında kardiak tutulum; myokardit, koroner arterit, endokardit ve valvuler hastalıkları içerir. Renal hastalık hafif veya asemptomatik olabilir ancak aktif Behçet’lilerin çoğunda glomerüllerde immünreaktif depolanmalar bulunmuştur.

    Laboratuar bulguları: Spesifik değildir. Sistem tutulumları ile ilgili olabilir.

    Paterji testi:(Derinin nonspesifik hiperreaktivitesi): Ön kol derisine steril bir iğnenin intradermal olarak batırılması ile uygulanır. Pozitif olgularda 24 saat sonra başlayıp 48 saat sonra maksimum olan bir reaksiyon beklenir. Önce etrafında eritemli halo bulunan daha sonra püstüle dönüşebilen 1-2mmlik bir papül oluşur. Test erkeklerde daha şiddetli görülmekle beraber pozitifliği ile hastalığın şiddeti arasında bir ilişki yoktur. Histopatolojik tetkikinde mononükleer hücre infiltrasyonunu, mast hücrelerinin ve polimorfonükleer hücrelerin infiltrasyonu izler.

    Tanı: Behçet hastalığının tanısı için kullanılan kesin ve ayırıcı bir laboratuar bulgu olmaması nedeni ile, tanıda klinik değerlendirme önem kazanır. Bu nedenle tanı için bugüne kadar birçok kriter öne sürülmüş ve kullanılmıştır. Bunlar arasında O’Duffy kriterleri en kabul görmüş olanlardandır. Buna göre bir kişiye Behçet denebilmesi için oral aft dışında o kişide aşağıdaki bulgulardan en az iki tanesinin olması gerekmektedir: genital aft, sinovit, posterior üveit, kutanöz püstüler vaskülit ve meningoensefalit. Bu arada inflamatuar bağırsak hastalığı ve kollajen vasküler hastalıklar mutlaka elimine edilmelidir.

    Yeni uluslararası kriterler de bugün tanıya gidebilmek için kullanılmaktadır. Uluslararası Behçet kriterlerine göre yine oral aft dışında iki kriterin olması beklenmektedir (Tablo 1).

    TABLO 1: Behçet için Uluslararası Tanı Kriterleri

    1.Oral aftlar: Doktorun gözlediği yada hastanın ifade ettiği, senede en az üç kez tekrarlayan aftlar.

    2.Genital ülserasyonlar: Doktorun gözlediği yada hastanın tanımladığı genital aftlar yada skatrisler.

    3.Göz bulguları: Deneyimli bir hekim tarafından saptanan anterior üveit, posterior üveit, retinal vaskülit veya vitreusta hücre gözlenmesi.

    4.Deri lezyonları: Doktorun gözlediği eritema nodozum benzeri lezyonlar yada papülopüstüler lezyonlar.

    5.Paterji testi pozitifliği

    Tedavi:

    Behçet hastalığının tedavisi mukokütanöz veya sistemik tutulum oluşuna göre değişiklikler göstermektedir. Mukokütanöz Behçetlilerde oral ve genital aftöz ülserasyonlar için lokal tedavi uygulanır. Bunun için lokal steroidli ve antibiotikli pomatlar ve antiseptik solusyonlar uygulanır. Yeterli olmuyorsa kolşisin 0.5 mg tabletlerinden günde 2-3 kez kullanılabilir. Kolşisinin nötrofil kemotaksisini inhibe edici özelliğinden yararlanılır. Azothioprin de bu durumda uygulanabilecek immünsupressif ilaçlardan birisidir. İnterferon-alfa da mukokütanöz tutulumlu Behçet hastalarında son yıllarda başarı ile uygulanan bir immünmodülatördür. Ayrıca göz tutulumu ve sistemik tutulumu olan hastalarda siklosporin-A, klorambusil, siklofosfamid gibi diğer immünsupressif ilaçlar kullanılmaktadır. Tromboflebit olgularında tedaviye antiagreganlar eklenmektedir. Sistemik steroidin Behçet tedavisinde yeri tam belirlenmemişse de akut seyirli sistemik olgularda ve nörolojik tutulumda yararlı olduğu bildirilmiştir.

    Seyir ve Prognoz:

    Behçet’in klinik gidişi değişkendir. Genellikle mukokütanöz ve artritik bulgular önce oluşur. Nüksler ve remisyonlarla seyreder. En sık morbidite nedeni oküler tutulumdur ve başlangıçta agresif tedavi uygulanması ile körlük sıklıkla önlenebilmektedir. Ölüm nörolojik tutuluş, vasküler hastalık, bağırsak perforasyonu, kardiopulmoner hastalık veya immünsupressif tedavi komplikasyonu sonucu olabilir.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

    KAYNAKLAR

    Jorizzo JL. Behçet’s Disease. In: Freedberg IM, Eisen AZ, Wolff K, Austen KF, Goldsmith LA, Katz SI, Fitzpatrick TB, eds. Dermatology in General Medicine, 5th edition. Newyork, McGraw-Hill 1999; 2161-2165.

    Scully C. The Oral Cavity. In: Champion RH, Burton JL, Burns DA, Breatnach SM, eds. Textbook of Dermatology. 6th edition. Oxford, Blackwell Science Ltd 1998; 3072-3074.

    Yurdakul S, Tüzün Y, Mat MC, Özyazgan Y, Yazıcı H. Behçet Sendromu. Dermatoloji’de. Ed: Tüzün Y, Kotoğyan A, Aydemir EH, Baransü O. 2. baskı. İstanbul, Nobel Tıp Kitabevleri 1994; 393-398.

  • Vajinismus Nedir ?

    Vajinismus Nedir ?

    Vajina girişini çevreleyen pelvik kasların vajinal açıklığa bir obje sokulmak istendiğinde istem dışı kasılarak buna engel olmasıdır.

    Vajinismuslu kadının cinsel organı anatomik olarak normaldir. Vajinismus hastalarında cinsel birleşme sırasında rahatsızlık hissi yanma, acı, veya hiç cinsel ilişkide bulunamama mevcuttur. Hatta çoğunlukla jinekolojik muayene yapılamaz veya anestezi altında yapılabilir.Buna sebep olan vajinayı çevreleyen pelvik taban kaslarının istemsiz kasılmasıdır. Kadın bu istemsiz kasılmaların farkında değildir.  Birçok kadın için vajinismus sürpriz şekilde gelir. Açıklanamayan huzursuzluk, ağrı ,girişte problemler ilişki denemesi sırasında beklenmeden ortaya çıkar. Ağrı vajen etrafındaki pubokoksigeal kasın kasılması sırasındadır. Söz konusu durum bilinç dışı ve istemsiz oluştuğu için çok kafa karıştırıcıdır.

    Vajinismusun kadının bir hatası olmadığı bilinmelidir. İstemsiz kasılmalar birkez başladığında bilinç dışı oluşan kadının kendi vücudundaki kasılmaları durduramaması şeklinde devam eden süreçtir. Vajinismuslu kadın başlangıçta cinsel olarak istekli cevap veren durumunda iken, ilerleyen zamanda ağrı hayal kırıklığı ve başarısızlık nedeni ile bu istek azalır. İlişkiye girme düşüncesi bile aşırı derecede korku yaratabilir. Hastalarda zamanla gelişen fobik kaçınma davranışı yerleşir.