Yazar: C8H

  • Bebek büyütürken yapılan yanlışlıklar

    BEBEK BÜYÜTÜRKEN YAPILAN YANLIŞLIKLAR:

    Ağlayan bebek,gazlı bebek sorunlu, huzursuz , mutsuz bebek. Hem ailenin hem de çocuk uzmanının en önemli sorunlarından birisidir. Hatta ve hatta iş kayıplarına, aile içerisinde huzursuzluklara, ebeveynlerin sağlık sorunlarına ve de çocuk uzmanlarının toleransının çok azalmasına neden olabilir. Peki bunlar neden oluşmaktadır ? İlla ki bir sebebi var mıdır?

    Biz bugün sadece bizim yaptığımız yanlışlıklardan kaynaklanan sorunlara değineceğiz!

    1. Anne sütünü vermeyi becerememek ve bu konuda hırslı olup emek harcamamak.
    2.Çok sık beslemek
    3.Düzensiz beslemek
    4.Beslerken bebeğin çok gaz yutmasına sebep olmak
    5.Bebeğin gazını çıkartmayı becerememek
    6.Uygun olmayan biberon kullanmak.
    7.Bebeğin ayına kilosuna uygun mamayı vermemek hatalı mama kullanmak
    8.Bebeği uygun pozisyonda beslememek
    9.Bebeği uygun pozisyonda yatırmamak
    10.Bebeği uygun şekilde giydirmemek.
    11.Bebeğin yattığı ortamın ısısının uygun olmaması
    12.Yaşanılan yerde çok yüksek ses ve gürültü
    13.Bebeğe ağızdan verilmemesi gereken tatlı, reçel, bal gibi şeylerin tattırılması
    14.Bebeğin kucağa alınıp yeterince ilgi ve şefkat gösterilmemesi.
    15.Özellikle erkek çocuklarda idrar yapmasının zor olduğunun görülmesi ve sünnet önerilmesine rağmen bunun önemsenmemesi.
    16.Beslenme yetersizliği ve kilo alımında yetersizlik olması,ve aile tarafından anlaşılamaması.
    17.Mama ile beslemede mamanın uygun olmayan ısılarda hazırlanıp bebeğe verilmesi.
    18.Mamanın hazırlandıktan sonra hemen içirilmeyip bir süre bekletildikten sonra verilmesi.
    19.Bazı yiyeceklerin hazırlanıp buzdolabında bekletilmesi…
    20.Ek gıdaların yanlış ,zamansız ve usulsüz başlanması…..
    21.Temizlik, sterilizasyon, hijyen gibi çok önemli terimler konusunda bilgi eksikliği ve bunların uygulanışında yapılan yanlışlıklar.

    Bebeğin bir sağlık sorunu olup olmadığı konusunda karar vermeden önce aslında yapmamız gereken çok şey vardır. Bunları takiben yine huzursuz , mutsuz çok ağlayan bebeklerde sindirim sorunları, ciddi gaz sancıları ve başka tıbbi problemler de olabilir. Ancak görülmüştür ki ; Bu problemler aslında istatistiksel olarak çok büyük oranda yer tutmamaktadır. Bu nedenle bebeği eve getirirken önceden bir kullanım kılavuzu ele geçirilmeli, bu yeni varlık konusunda araştırmalar yapmalı ve ona nasıl yaklaşıp ne şekilde ilgi göstereceğimizi önceden şekillendirmeliyiz. Bunun yanında iletişim kuracağımız bir çocuk uzmanı aileden biri olarak tescil edilmeli ve sıkı irtibat kurulmalıdır…

  • Konuşma Bozuklukları

    Konuşma Bozuklukları

    ÇOCUKLARDA KONUŞMA BOZUKLUĞU

    Çocuklarda en çok 2 ila 5 yaşları arasında görülen ancak 12 yaşına kadar ortaya çıkma olasılıkları olduğu gibi nadir durumlarda ilerleyen yaşlarda, hatta yetişkinlikte dahi görülebilen konuşma bozuklukları ülkemizde çoğu zaman kekemelik adı verilen problemle aynı şey olarak algılanmaktadır. Oysa her konuşma bozukluğu kekemeliğe eşdeğer olmadığı gibi bu problemlerin nedenleri ve çözümleri de birbirinden farklı olabilir. Tedavinin gecikmesi, yanlış tedavi gibi durumlarda konuşma bozukluklarının ilerleyerek kekemeliğe dönüşmesi ise maalesef mümkündür.

    Konuşma bozukluklarının ve kekemeliğin nedenleri arasında duyma duyusunda var olan sorunlar, yavaş ve yaş grubunun gerisinde kalan zeka gelişimi, çeşitli gelişim bozuklukları, dikkat dağınıklığı, dikkat eksikliği, öğrenme zorluğu ve dil gelişiminin normalden yavaş olması sayılabilir. Bunların yanında ancak konusunda uzman bir psikoloğun yardımıyla tespit edilebilecek şartlanma, travma ve fobiler de konuşma bozukluğunun nedenleri arasında olabilir. Kimi konuşma bozuklukları çocuk okul çağına başlamadan önce kendiliğinden geçse de bu durum geçer ümidiyle görmezden gelinemeyecek kadar ciddi nitelikte de olabilir. Bu nedenle konuşma bozukluğu terapisi ve varsa kekemelik tedavisi için mutlaka işin uzmanı bir kişiye başvurulmalıdır.

    Yapılan araştırmalar küçük ve orta ölçekli konuşma bozukluklarının özellikle 6 yaşına dek pek çok çocukta kısa sürelerle görülebileceğini kanıtlamaktadır. Bu tarz normal sayılabilecek aksamaların kekemeliğe dönüşmesi ise çoğu zaman maalesef ailenin konuya bilinçsiz yaklaşımı, çocuğa aşırı baskı uygulanması ve uzman yardımı almaktan kaçınılması nedeniyle meydana gelir. Çocuğun konuşma bozukluğu konusunda sürekli sıkıştırılması ve sorunun yüzüne vurulması, hatanın kendinden kaynaklandığı algısının yaratılması, bilinçsizce yöntemlerle çocuğun konuşmaya zorlanması gibi durumlar problemi daha kötü ve içinden hale çıkılmaz hale getirilebilir. Henüz kekemelik ortaya çıkmadan ya da konuşmadaki aksamalar ilk fark edildiğinde vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulması iyi niyetli fakat bilinçsiz çabaların çocuğa verebileceği zararı en aza indirecek ve sorunun büyümeden çözülmesini sağlayacaktır.

    HANGİ DURUMDA UZMANA BAŞVURULMALIDIR?

    3 Aylık:

    Dış uyaranlara karşı tepkisiz kalıyorsa

    3-5 Aylık

    Anlamsız sesler çıkarmıyor sıcak veya kızgın seslenmelere tepki vermiyorsa

    6-9 Aylık

    Heceli sesler çıkarmıyor annesisin sesine yüzünü görmediği halde tepki vermiyorsa.

    10-11 Aylık :

    İsmine tepki vermiyorsa, jest ve mimiklerini kullanmıyorsa.

    12 Aylık:

    Hiçbir sözcük kullanmıyor, ses taklidi yapmıyorsa.

    18 Aylık:

    Aile üyelerini tanımıyor, basit komutlara uymuyorsa.

    24 Aylık:

    50 Kadar sözcük öğrenmediyse, çevresindeki birkaç kişinin isimlerine tepki vermiyorsa.

    3 Yaşında:

    Söyledikleri sözcüklerin çoğu anlaşılmıyorsa. Basit cümleler kuramıyorsa.

    4 Yaşında

    Kişi zamirlerini, iyelik/çoğul eklerini kullanmıyor, geçmiş/gelecek zamana ilişkin konuşamıyorsa, sorulan sorulara yanıt vermiyorsa.

    5 Yaşında

    Konuşmaları anlaşılmıyor. Sorulan sorulara sessiz kalıyor. Basit cümleler kuramıyor ve basit hikayeler anlatamıyorsa.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuğunuza nasıl ceza vermelisiniz ?

    CEZA
    Cezanın çocuk psikolojisindeki yeri ve olması gereken biçimi, ebeveynlerce en doğru şekilde anlaşılmalıdır. Çünkü, çocuklarına güzel bir şekilde eğitim vermek, onları hayata iyi bir şekilde hazırlamak bütün anne babaların temel hedeflerindedir.
    Ceza terimi, olumsuz bir itici uyarıcının, bir davranımın yapılmasından sonra ona bağlı olarak uygulanması olayına verilen teknik bir isimdir.
    Ceza, istenmedik davranımları bastırma tekniklerinden biridir.Davranış dağarcığına bir şey katmaz, fakat davranış dağarcığındaki bir davranışın bastırılmasını sağlayabilir.
    Bu anlamıyla ceza, yeni bir davranış öğrenmeyi değil, ,istenmedik bir davranışı yapmamayı öğretir.
    Ceza iki şekilde uygulanır.
    • Davranış itici bir uyarıcı ile sonuçlandırılır.(mesela bir tokat gibi)
    Bu ceza, diğer yöntemler işe yaramadığında en son çare olarak kullanılabilir. Bu yöntem, çocuk diğer çocukları ısırdığında, vurduğunda ya da buna benzer durumlarda kullanılabilir. Çocuk önce bir kez ikaz edilir, eğer aynı davranışı sürdürürse, ona önceden belirlenmiş bir odaya ya da odanın bir köşesine gitmesi, orada bir süre, genellikle de bir sandalyede sessiz bir biçimde beklemesi söylenir. Eğer oraya gitmemekte direnirse, kucaklanarak oraya götürülür ve bir süre orada kalması sağlanır. Bu cezanın neden verildiği birkaç cümle ile ona anlatılmalıdır. Çocuğun bekletildiği oda ya da yer çocuk açısından herhangi bir tehlike içermemelidir.
    Çocuğun orada bekleme süresi kabaca her yaş için 1 dakika olarak belirlenir (Örneğin, 4 yaşında bir çocuk için 4 dakika gibi). Eğer ceza süresi çok uzun tutulursa, çocuk neden oraya konulduğunu bir süre sonra unutacaktır.
    Ceza süresi için saat kurulur, saat çaldığında çocuğa cezasının bittiği söylenir. Çocuk bu süreyi uslu bir biçimde tamamlarsa, sevecen bir biçimde kucaklanır ve “Tatlım, cezalı olduğun için orada kalmak zorundaydın.” gibi sözler söylenir ve olay orada kapanır. Bu durumu çocuk ile tartışmak gerekirse en az birkaç dakika geçmesi beklenmelidir. Eğer ceza süresi içinde çocuk gene bağırır çağırır ve olayı protesto ederse, saat yeniden kurulur ve süre baştan başlatılır. Bu yöntemle, genellikle 2 hafta içinde çocuk uyum sağlamayı öğrenecektir.
    • Davranış ödülün ortamdan kaldırılması ile sonuçlanır.(sokağa çıkma yasağı gibi..)
    Mantıklı bir sonuç çıkarmak her zaman mümkün olmayabilir. Çocuk ebeveyni dinlememekte ısrar ediyorsa, çocuğa çok istediği başka bir şeyin kısıtlanacağı söylenebilir. Ancak bu yöntem uygulanırken bazı noktalara dikkat edilmelidir: Beslenme gibi çocuğun gerçekten gereksinimi olan şeyler kısıtlanmamalıdır. Bu yöntemin etkili olabilmesi için kısıtlanacak şey çocuğun gerçekten çok istediği bir şey olmalıdır.
    Ebeveyn söylediği şeyi gerçekten yapmalıdır. Örneğin, davranışını düzeltmediği sürece çocuğa dondurma yiyemeyeceği söylenmiş, fakat herhangi olumlu bir gelişme olmadığı halde, anne ya da baba onun gönlünü almak için biraz sonra dondurma almışsa, bu yöntem doğaldır ki işlemeyecektir.
    Ancak ceza ile davranışları kontrol etmenin önemli sakıncaları vardır..Şöyle ki;
    • Ceza çoğu kez itici uyarıcının (dayak, hakaret, yasaklama gibi) kullanılmasını gerekli kılabilir.?İtici uyarıcıların kullanılması da birey de saldırganlık, korku, kin, nefret gibi duyguların oluşumuna zemin hazırlar.Ayrıca cezanın etkili olabilmesi için itici uyarıcının şiddeti gün geçtikçe artırılır..
    Örneğin..sıkça yapılan hatalardan biri sudur: çocuğun belirli bir davranışını kontrol etmek isteyen anne veya baba, dövme, bağırma gibi şiddet dolu itici uyarıcılar kullanırsa, bunlar başlangıçta etkili olmuş olsa bile zamanla çocuğun bu uyarıcılara alıştığı görülür. Ve ebeveynler dozu artırmak gibi kısır bir döngü içine girer.
    • Cezalandırılan davranışlar, bireye belirli sonuçlar sağlayan öğrenilmiş davranışlardır.
    • Ceza ile bir davranış bastırılmaya çalışılırken, bir başka istenmedik davranış ortaya çıkabilir.
    Örneğin.. çok sevdiğimiz vazoyu kiran çocuğumuzu cezalandırıyorsak, bu davranışımızla çocuğumuza yalan söyleme davranışı kazandırabiliriz. Çocuk cezadan kaçmak için yalan söyleyecektir.
    • Ceza etkili olduğunda, ceza veren kişinin davranışlarını ödüllenici bir nitelik kazanabilir. Bunun doğal sonucunda, ceza veren kişi, dikkatini, istendik davranışların kazandırılmasına yoğunlaştıracağı yerde, zamanla, yalnızca istenmedik davranışların bastırılmasına yoğunlaştırabilir.
    Örneğin…bir öğretmen cezanın olumsuz yönüne yakalanabilir ve zamanının büyük bir bölümünü öğrencilere istendik davranışları kazandırmak yerine ceza vermek ve uygulamakla geçirebilir.
    BU NEDENLE CEZA, ELDEKİ TÜM OLANAKLAR DENENDİKTEN SONRA ÖNCELİKLE İSTENMEDİK DAVRANIŞLARIN BASTIRILMASININ KAÇINILMAZ OLDUĞU DURUMLARDA KULLANILABİLECEK BİR SİSTEM OLARAK DÜŞÜNÜLMELİDİR.
    Terbiye etmek denilince pek çok kişinin aklına hemen cezalandırma gelir. “Dayak cennetten çıkmadır” ya da ” Kızını dövmeyen dizini döver” gibi atasözleri, ülkemizde cezalandırmanın çocuk eğitiminin bir parçası olarak asırlarca kullanıldığının bir kanıtı olarak dilimizde yer etmiştir. Terbiye etmek ve cezalandırmak birbirinden çok farklı kavramlardır. Terbiye, çocuğa olumlu davranışların, kendini nasıl kontrol etmesi gerektiğinin öğretildiği ve içinde ödüllendirmenin de yer aldığı bir sistemdir. Cezalandırma ise daha negatif bir anlam taşır; çocuğun yaptığı ya da yapmadığı bir davranışın arkasından gelen bir sonuçtur. “Terbiye etmek” bizim geleneklerimizde genellikle cezayı çağrıştırdığından, “eğitmek” kavramının kullanılması daha yerinde olacaktır. Çocuk yalnızca yanlış yaptığı zamanlarda değil, diğer zamanlarda da davranışları konusunda eğitilmelidir. Hatalı davrandıkları zaman çocuklara kızma ve azarlama yerine, olumlu davrandıklarında yüreklendirme ve takdir etme, onların yanlış davranışlarını daha kolay değiştirmelerini sağlayacaktır. Çocuklar kendilerine değer verildiğini gördükçe kendilerini daha iyi hissedecek, çevredekileri daha fazla dinlemeye gayret edecektir

  • Çift Terapisi

    Çift Terapisi

    İlişkileri araştıran verilere baktığımızda, çiftlerin içine düştükleri problemi sürece bırakarak çözmeyi düşündüklerini gösteriyor ve bu süreç 6 yıl geçmesine sebep oluyor. Bu sürenin sonunda çiftlerin %70’i boşanma sürecine giriyor ancak mutlu bir evlilik anlayışlarını kaybettikleri gibi mutlu bir boşanma sonucuna da gidemiyorlar.
    Problemli bir ilişki yoktur. Problem haline gelip içinden çıkılamayan ilişkiler vardır. Siz de böyle bir sürece girdiğinizi düşünüyorsanız, geç kalmadan destek alın…

    ÇİFT TERAPİSİ

    Doğanın yasası gereği herhangi bir şeyin tek taraflı bir kusurdan dolayı yanlış gitmesi ihtimali oldukça düşüktür. Bu nedenle ilişkilerde yaşanan sorunlarda da genelde iki tarafın da öyle ya da böyle görmekte zorlandıkları önemli noktalar, yakalamakta zorlandıkları bakış açıları mevcuttur. İster uzun yıllardır birlikte olduğunuz eşinizle, ister yeni hayat arkadaşınızla olsun çözmekte zorlandığınız sorunlarınız varsa ve ilişkinizi kurtarmakta kişisel çabalarınızın faydasız kaldığını düşünüyorsanız çift terapisi başvurabileceğiniz en bilimsel ve etkili yöntemdir. Temel olarak ilişkiye zarar veren nedenlerin tarafsız bir gözle ortaya konulmasına ve bu nedenlerin taraflardan ikisinin de emeği ve katkısıyla ortadan kaldırılmasına ya da sağlıklı bir paylaşımla yer değiştirmesine dayanan çift terapileri günümüzde tüm dünyada saygın psikologlar tarafından uygulanmaktadır.

    İnsan yapısı gereğince kendi hatalarını görmezden gelmeye ve onları başkalarına atfetmeye meyillidir. Bu insanın kişisel zayıflığından değil; aksine kendine olan sevgi ve güvenini korumaya yarayan savunma mekanizmasından kaynaklanır. Ancak olaylara tek taraflı bakmak özellikle ikili ilişkilerde zamanla yıpranmalara yol açar. Çift ve evlilik terapileri de bu yıpranmaların ilişkiye ve aile birliğine fazlaca zarar vermeden tespit edilip onarılmasını amaçlar. Terapinin yöntemi psikoloğun çifti karşısına alıp tek tek neleri yapıp yapmamaları gerektiğini madde madde açıklamasından çok çifti oluşturan bireylerin uzmanın yol göstermesiyle birbirlerini neden sevdiklerini, birbirlerine dair rahatsız oldukları yönleri, ilişkilerinin güçlü ve zayıf yanlarını; kısacası kendilerini ve ilişkilerini bilinçaltının da desteğiyle anlayarak tekrar sağlıklı ve huzurlu bir ilişkiye kavuşma yolunsa adım adım ilerlemeleridir.

    İkili ilişkilerde kişilerin göremedikleri detayları ortaya çıkarmaya ve mutlu bir ilişkinin tesis edilmesine yarayan çift terapilerinde en önemli nokta terapiye katılan iki tarafın da kendi yanlışlarını görmek, karşılarındaki kişiyi yanlışlarından dolayı affetmek, onu dinlemek ve aşklarını yeniden canlandırmak konusunda istekli olması şarttır. Çift terapisi uygulaması için İstanbul-Ankara-Adana-Antalya-Bursa-Konya İllerinden birinde yaşıyorsanız Çift terapisi seanslarımıza katılarak olumlu gelişmeleri gözlemleyebilirsiniz.

    Merkezimizde uygulanan hem çift, hem de evlilik terapisi programları çerçevesinde çift olarak ve bireysel yapılan görüşmelerin yanı sıra hipnoz, hipnoterapi ve telkin gibi bilimsel etkinliği bugün geniş kabul gören yöntemler kombine olarak uygulanmaktadır. Terapinin ne sıklıkta ve ne süre boyunca gerçekleşeceği ilk birkaç seans içinde mevcut sorunların saptanmasıyla netleşmektedir.

    Çift-Evlilik Terapisi Konusunda En Çok Sorulan 5 Soru

    1-Eşim Terapiye Gelmeyi Kabul Etmiyor Ne Yapabilirim?

    Genellikle kadınlar erkeklere kıyasla daha çok gelişime açık olurlar. Bu durumda direnenler çoğunlukla erkeklerden çıkar. Kişiler kendi paradigmaları çerçevesinde ilişkiye değer katamadığı hatta ilişkiyi değersizleştirdikleri için bir terapiste ihtiyaç duyarlar. Sizin çabalarınıza olumlu bakıyor ancak bir terapiste gelmiyorsa yalnız gitmek istediğinizi görüşmeye girmese bile yanında olmasını isteyin. Buna da direniyorsa siz başlayabilirsiniz. Belki zamanla sizdeki değişimden etkilenerek katılabilir.

    2-Boşanmak Üzereyim Yine De İşe Yarar Mı?

    Eğer işlemleri başlatmış ve diyaloğu tamamen koparmışsanız böyle bir arayışın da katkısı olmayacaktır. Ancak taraflardan birinin olumlu bakması halinde diğer tarafın bu sürece nasıl bakacağı önemli. İkiniz birlikte gelmeye karar verirseniz boşanma arefesinde olsanız bile bu süreç her halukarda size iyi gelecektir.

    3-Eşimin Beni Aldattığını Biliyorum Yine De Terapi Almalı mıyım?

    Neden aldattığını anlayabilmek ve bu ilişkiyi sürdürmek istiyorsanız cevabı “Evet” Olacaktır.

    4-Evli Değiliz Yine De Çift Terapisi Almak İstiyoruz?

    Çift terapisi sadece evli çiftlere yapılmaz, evliliği düşünen, beraber yaşayan veya birbirlerini daha iyi anlamaya çalışan çiftler de bu terapiye katılabilirler.

    5- Kaç seans gelmeliyiz?

    Şu kadar seans gelmelisiniz diye bir şartımız yok. Tek seansta bile önemli ölçüde verimli olurken ihtiyacınıza ve imkanlarınıza göre bunu 8-10 seans sürdürebilirsiniz.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocukların gelişimlerinin izlenmesi

    Çocukların gelişimlerinin izlenmesi

    Çocuğun doğum sonrası gelişimini takip etmek, onu geleceğe hazırlamanın en önemli basamaklarından biridir. Her çocuk kendine özgü ve özel olmakla beraber potansiyel pek çok yetenekle de doğar.

    Çocuğun kendine özgü yanlarını dikkate alarak, doğal gelişim basamaklarının desteklenmesi ve potansiyellerinin farkedilmesi kişiliğinin gelişimi için yaşamsal önem taşır. Araştırmalar çocukluk dönemindeki deneyimlerin ve kazanımların yetişkinlikte onun kişilik yapısı, değer yargıları ve davranış biçimlerini önemli ölçüde etkilediğini ortaya koymuştur.

    Çocuğun bakımı ve sorumluluklarını üstlenmiş olan ebeveynin, çocuğun kendine özgü yanlarını çok iyi tanıması ve desteklemesi gerekir.Bunun içinde çocuğunuza mutlaka Denver II Gelişim Testi yaptırmalısınız.Bu test dünya çapında uygulanan,geçerliliği ve güveninirliği çok yüksek olan bir testir.Ebeveyn olarak çocuğu tanımanızı ve keşfetmenizi sağlayacaktır.

  • Yatakta neden mutsuzuz?

    Yatakta neden mutsuzuz?

    Bazen yaşamımızın birçok noktasında gereğinden fazla performans odaklı olduğumuzu düşünmeden edemiyorum. Hep “en” lerin peşinde olduğumuzu düşünüyorum, hatta sekste bile. 
    2005 yılında Hürriyet gazetesinin yaptığı bir araştırmada cinsel ilişki sıklıkları ve insanların bunlara dair düşünceleri araştırılmış. Araştırma sonucunda toplumun %32.2’si sevişme sıklığını diğer birçok insana göre daha az olduğunu belirtmiş. 
     Google’a “seks ve sevişme teknikleri yazdığınızda yaklaşık 47.500 sonuç buluyor. Yine Google’a “iyi sevişiyor musunuz” diye yazdığımda yaklaşık 42.700 sonuç buluyor. Düşünmeden edemiyorum böyle bir arayış var ki bu makaleler yazılıyor ve okunuyor.  
    Rollo May, seks sıklığı ve sevişme teknikleri üzerine yapılan bu vurguyu Aşk ve İrade adlı kitabında bakın nasıl yorumluyor:
    “Bir toplumda kişilerin peşinde koştuğu nasıl-yapılır içerikli kitapların veya piyasadaki o konudaki yayınların sayısıyla, söz konusu kişilerin cinsel tutkuları ya da cinselliğe katılımdan aldığı zevk arasında ters orantı olduğunu sık sık düşünürüm. Elbette ki bu tip yayınlardaki tekniklerin, golf oynama olsun, oyunculuk olsun, sevişme olsun, yanlış bir tarafı yoktur. Fakat seks tekniğini gereğinden fazla vurgulamak, sevişmeyi mekanikleştiren bir tavra yol açar ve beraberinde yabancılaşmayı, yalnızlık duygusunu ve benlik yitimini getirir. Çiftler Kinsey’in saptadığı ve standartlaştırdığı şekilde, sevişmelerinde çetele tutmaya ve zaman çizelgelerine çok fazla önem veriyorlar. Orada belirtilen sıklığın gerisinde kaldıklarında kaygılanıp, kendilerini isteseler de istemeseler de yatağa girmeye zorluyorlar. Meslektaşım Dr. John Schimel “hastalarım…. cinsel sıklık tablosunun gerisinde kalmayı aşkın kaybolması biçiminde yaşadılar” diye gözlemliyor. Erkek bu sıklık tablosunun gerisinde kalırsa, sanki erkeksi konumunu kaybediyormuş duygusuna kapılıyor, kadın ise, erkeğin kendisine kur bile yapmadığı bir dönem yaşayınca, kadınsı çekiciliğini kaybettiğini düşünüyor… İncelikli muhasebe ve listeleri- “Bu hafta ne kadar sıklıkla seviştik?”, “Bana bütün akşam yeterli ilgiyi gösterdi mi?”, “Ön sevişme yeteri kadar uzun muydu?”- kişiyi, bu en içten gelen davranışın kendiliğindenliğinin nasıl sürebileceği konusunda şüpheye düşürür.
    Zihnin tekniklerle bu denli meşgul olduğu ortamda, sevişme hakkında sorulacak tipik sorunun, “Sevişmede tutku, anlam veya zevk var mıydı?” yerine “Performansım ne kadar iyiydi?” olmasına şaşırmamak gerekir. Örneğin, Cyril Connolly’nin “orgazm zulmü” dediği şeye ve bir başka yabancılaşma şekli olan, aynı anda orgazma ulaşma kaygısına bakalım. İtiraf etmeliyim ki, insanlar “vahiy gibi orgazm”dan söz ettiklerinde “Niçin bu kadar uğraşmak zorunda olsunlar?” diye merak ediyorum. Bu şatafatlı efektlere ilgi duymakla, hangi kendine güvensizlik çukurunu, hangi iç yalnızlık boşluğunu doldurmaya çalışıyorlar? 
    Ne kadar seks, o kadar iyi tutumundaki seksologlar bile, orgazma ulaşmaya tedirgince yapılan aşırı vurgunun ve eşi “tatmin etmeye “ yapıştırılan önemin karşısındadırlar. Erkek kadına mutlaka “gelip gelmediğini”, “iyi olup olmadığını” sorar veya üstü kapanmayacak bir deneyimi tanımlamak için üstü kapalı bir sözcük kullanır. Biz erkekler…diğer kadınlar tarafından, o anda kadının kendisine sorulmasını istediği son sorunun bu olduğuna dair uyarılıyoruz. Dahası, kafayı tekniğe takma, kadının fiziksel ve duygusal olarak en çok istediği şeyi, yani erkeğin zirve anında içinden gelen coşkunluğunu, onun elinden alır. Bu coşkunluk kadına kendisinin ve deneyimin elinden gelen heyecanı ve esrikliği verir. Roller ve başarı konusundaki bütün saçmalıkları kafamızdan attığımızda, ilişkideki yakınlığın şaşırtıcı bir biçimde ne kadar önemli olduğu gerçeği kalır geriye- buluşma, yakınlaşmanın nereye gideceğini bilmemenin verdiği heyecan, kendinden emin olma ve kendini verme, ilişkiyi unutulmaz kılar. “    
    Yukarıda da belirttiğim ve May’ in de bahsettiği gibi sürekli kendimizden bir şey bekliyoruz, hatta yatakta bile. Sadece dokunmayı…hissetmeyi içeren böyle bir yakınlaşmada bile kendimizi hissetmenin kollarına bırakmaktansa skalaları tutturup tutturamadığımız peşinde koşmak seksin özüne aykırı gibi geliyor bana. May’in de belirttiği gibi roller ve başarı konusundaki bütün bu saçmalıkları bir kenara bıraktığımızda ancak… ancak anda kalabildiğimizde, duygusal yakınlığın o andaki belirsizliğinin keyfini çıkarabilir… ancak o zaman gerçekten seksin içindeki sevgiyi hissedebiliriz gibi geliyor. 

  • Çalışan anneler dikkat

    Çalışan Anneler

    Çocuklarını çalışarak büyüten anneler bunun yaşamlarındaki en zor şey olduğunu söylerler. Çalışan annelerin bir bölümü ekonomik yetersizlikler nedeniyle çalışmak zorunda oldukları, diğer bir bölümü ise ekonomik bağımsızlıklarını kaybetmemek veya mesleklerinden uzak kalmamak için çalışır. Her iki koşulda da çalışan annelerin en önemli sorunları aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir;

    1. Çocuk bakıcısı arayışı,
    2. Aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk,
    3. Suçluluk duygusu.

    a. ÇOCUK BAKICISI ARAYIŞI

    Çocuğunuza kimin bakacağına doğumdan önce anne ve baba birlikte karar verin.

    Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir akraba ise:

    Bu kişinin çocuğunuza bakmaya gerçekten gönüllü ve uygun olduğundan emin olun,

    Bu kişiden çocuğunuza mümkünse kendi evinizde bakılmasını isteyin,

    Çocuğunuzun geceleri ve hafta sonları sizinle kalmasını sağlayın,

    Bu kişiye çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizi açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bildirin.

    Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir çocuk bakıcısı ise,

    Bu kişinin çocuk bakıcılığı için gerçekten yeterli ve uygun olduğundan emin olun,

    Bu kişiden çocuğunuza kendi evinizde bakılmasını isteyin,

    Evinizde yatılı kalarak çocuğunuza bakmasını talep etmeyin,

    Bakıcının çalışma düzenini ve iş tanımını önceden belirleyin, çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizle birlikte açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bu kişiye bildirin,

    Yeterli bir süre çocuğunuza bu kişiyle birlikte bakın ve çalışmaya başlamadan önce aşamalı olarak günün belirli saatlerinde evden uzaklaşarak çocuğunuzu bu uzun süreli ayrılığa yavaş yavaş alıştırın.

    Çocuğunuza bakıcı ararken şunlara dikkat edin;

    Bakıcıda aradığınız özellikleri önceden sıralayın ve önceliklerinizi belirleyin (tıpatıp beklentilerinize uygun biri karşınıza çıkmayabilir),

    Bakıcıyı mümkünse evinde ziyaret edin, çocuklarıyla ilişkisini gözlemleyin,

    Referanslarıyla ve komşularıyla görüşün, gerekli belgeleri temin edin.

    Çocuğunuza bakıcı ararken şu özelliklere sahip olmasına dikkat edin;

    Temiz, düzenli ve dürüst olmasına,

    Aile yaşantısının düzenli olmasına,

    Dakik ve elinin çabuk olmasına,

    Sevecen ve güleryüzlü olmasına,

    Esnek ve hoşgörülü olmasına, katı-kuralcı olmamasına,

    Yeniliğe ve değişime açık olmasına, sabit fikirli olmamasına,

    Sorumluluk ve insiyatif sahibi olmasına,

    İletişim becerisinin olmasına,

    Yaş ve kişilik olarak bakılacak çocuğun annesine benzemesine,

    Sabırlı olmasına,

    Eğitimli, kendini yetiştirmiş ve bilinçli olmasına,

    Çocuğu ya da işe devamını etkileyecek bir rahatsızlığının olmamasına,

    Sigara içmemesine.

    b. AŞIRI SORUMLULUK YÜKLENME, ZİHİNSEL VE BEDENSEL YORGUNLUK

    Çalışan annenin en önemli sorunu aşırı sorumluluk yüklenmesi ve yorgunluktur; çünkü bu sorun annelere çözümsüz ve başa çıkılamaz gibi görünür. Alışıldık bir düzen vardır; evde ve işte yapılacaklar zaten belirlidir, şimdi hepsine geceyi gündüze katan bir bebek eklenmiştir ve gün 24 saattir, dolayısıyla yorgunluk kaçınılmazdır. Böyle değerlendirince, gerçekten de çalışan anne için yapılacak pek birşey yok gibi görünüyor. Oysa ki, durum hiç de öyle umutsuz değil, çalışan anneler iş listelerini pekala hafifletebilirler;

    Gerek evde gerekse işte, yükünüzün arttığı dönemlerde bir süre yalnızca acil ve önemli olan işlerinizle ilgilenin

    Bazı işleri başkalarına devretmeyi deneyin, işyerinde iş arkadaşlarınızdan; evde ise eşinizden, varsa diğer çocuklarınızdan veya yakınlarınızdan yardım isteyin. Çocuğunuz yokken evinizle, kadın olduğunuz için eşinizden daha çok ilgilenmiş olabilirsiniz, bu aynı düzenin devam edeceği anlamına gelmez.
    Eşiniz yeni doğan bebeğinizi emziremez belki ama, bugüne kadar hep sizin hazırladığınız akşam yemeğini hazırlayabilir. Aile içinde yapılabilecek ufak düzenlemeler size kısacık da olsa rahat bir nefes alma olanağı sağlayacaktır.

    Yükünüzün çok arttığını hissettiğiniz yerde bazı alışkanlıklarınızdan tamamen vazgeçin, bunun için kendinize önceden “vazgeçilebilirler listesi” bile hazırlayabilirsiniz. Örneğin, ev işleri için düzenli bir yardımcı alamıyorsunuz ve iki haftada bir mutlaka mutfağın dolaplarının temizlenmesini gerekli buluyorsunuz ve artık buna ayıracak zamanınız yok. Eşiniz hayatta yapmaz böyle bir işi, anneniz çok yaşlı, akadaşınıza böyle bir şeyi teklif etmeyi düşünemezsiniz bile… O zaman bu alışkanlığınızdan vazgeçin ya da bu düşüncenizi terkedin; iki haftada bir mutlaka mutfağının dolaplarının silinmesini gerekli bulan bir kadın değilsiniz artık. Mutfak dolapları bekleyebilir, arkadaşlarınız bekleyebilir, müşteriler ve hatta müdürünüz bile bekleyebilir, ama çocuğunuz bekleyemez. İnsan yaşamında pek çok şeyden istifa edebilir herhalde, ancak annelikten istifa edemez.

    c. SUÇLULUK DUYGUSU

    Dozu değişmekle birlikte hemen her çalışan annenin yaşadığı bir duygudur suçluluk. Bu duyguyu hafifletmek için şöyle düşünebilirsiniz;

    – çalışmak zorundayım (çocuğum için para kazanmam gerekiyor)

    – çalışmayı seviyorum (çocuğum mutlu bir anneyi hakediyor)

    Çalışan annelerin çoğu (ekonomik zorunluluklar nedeniyle doğumdan sonra işe başlayanlar dışında) çocuk sahibi olmadan önce de, çalışan kadınlardır. Önceden çalışma hayatı olan, üretken bir kadının uzun süre evde oturması, mesleki kaygılar, sosyal ve duygusal tatminsizlikler doğurur. Oysa her çocuk mutlu, üretken, kendisiyle barışık bir anneyi, kendisi için işini terketmiş, saçını süpürge etmiş bir anneye tercih eder. Unutmayın ki çocuğunuz sizin aynanızdır; siz mutluysanız o da mutlu olur, siz kaygılıysanız o da kaygılıdır, siz hayatla hep kavga ederseniz o da kavga eder.

    İşlerinizi planlı yaparak, hiçbir şey için çocuğunuza ayırdığınız zamandan çalmayarak ve bu zamanı en verimli şekilde değerlendirerek suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışın. Hafta sonu onunla baş başa yapacağınız bir doğa gezisi, haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar onunla birlikte olup hiçbir şey paylaşmamaktan çok daha iyidir. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz süre değil, bu süreyi nasıl değerlendirdiğiniz önemlidir. Bu sürenin azlığına ya da çokluğuna değil, çocuğunuzla kurduğunuz ilişkinin kalitesine ve bunu geliştirmeye odaklanmaya çalışın.

    Suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırken pratikte sizi zorlayan durumlarla karşılaşırsınız, bunların üzerinde çok fazla durmamaya gayret edin. Örneğin; çocuğunuzu kreşe veya bakıcı annesine bırakıp işe giderken ilk zamanlar arkanızdan bir süre ağlayacaktır, bu çok doğaldır.*Çocuğunuz bazen size bir yabancı gibi davranacaktır, babaannesine daha düşkün olacaktır veya bakıcı annesine “anne” diyecektir. Bunlar kuşkusuz her anneyi üzer ve suçluluk duygusunu artırır. Bu gibi durumları çocuğunuza bakan kişiye atfetmemeye çalışın, hatta çocuğunuz kendisine bakan kişiyi bu kadar sevdiği için sevinin. Bu durumları çocuğunuzun size verdiği bir mesaj olarak da algılayabilirsiniz; onunla daha çok birlikte olun ve oynayın.*2

    Unutmayın,
    çalışan bir annenin çocuğu olmak hayatta insana kaybettirdiklerinden çok daha fazla şey kazandırır.


    *Haftalarca süren ağlamalar ve bunlara eşlik eden başka sorunlar varsa, mutlaka bir uzmana başvurun.

    *2Annenin herhangi bir sebeple çocuğuna karşı ilgisiz olduğu durumlar burada söz edilenin dışındadır ve bunlar ayrıca ele alınmalıdır.

  • Yarası yarasına denk geleni sever insan

    Yarası yarasına denk geleni sever insan

    Ne güzel demiş Doç Dr. Cebrail Kısa Duygu Odaklı Çift Terapisi adlı kitabın önsözünde:
    “İnsan yarası yarasına denk geleni seviyor. “
    “En sevdiğim sözlerden birisi (bu söz), büyük bir bağlanma, kabul ve sevgi içeriyor. Yarası yarasına denk gelenlerin birbirinin yarasını sarmasını bildikleri için birlikte daha iyi yaşayabileceklerine inanırım.”
    Kısa’nın bu sözleri bana hocam Mehmet Zararsızoğlu’nun sözlerini hatırlattı: “Bilinçdışı bilinçdışını görür.” der Mehmet Zararsızoğlu.
    Bilinçdışı bir şekilde çekiliriz bir sevgiliye… bilinçdışı bir bağ ile bağlanırız çoğu zaman… ondan bize neyin çekici geldiğini bile bilmeden… neye tutulduğumuzu bile hiç düşünmeden.
    …ve Kısa’nın da belirttiği gibi belki de yaramız görür yarasını…  yüreğimiz görür yüreğindeki acıyı… ve ancak aynı acıyı yaşayan o yürek anlar diğer yüreğin ağırlığını… ancak o acıyı yaşayan anlar diğer yüreğin acısını.
    Tabii eğer kendi yüreğindeki yaraya bakabilirse… kendi yüreğindeki acıyla yüzleşebilirse… eğer kendi yarasını sarmaya cesaret edebilirse. ..ancak o zaman merhem olabilir sevgilinin yarasına insan… ancak o zaman … ancak o zaman dönüştürücü olabilir, o ilişkide…  ancak  o zaman yaşam verebilir ilk önce o sevgiye.
    Ondandır işte… insan yarası yarasına denk geleni sever… insan farkında olmadan da olsa yarasına merhem olabilecek olanı sever. 

  • Alışkanlığı tersine çevirme

    Alışkanlığı Tersine Çevirme Adımları

    Bu yöntemde takıntılı bir alışkanlığı (tırnak yeme ,parmak emme,vb.) kırmak için adımlar kullanılır. Oldukça basit olmasına rağmen, uygulanabilmesi için çocuğun en az 6-7 yaşında olması gerekir. Uygulamayı nasıl gerçekleştireceğinize çocukla birlikte karar vermeli , çocuğunuzun bunu yapmaya istekli olduğundan emin olmalısınız.

    Rahatsızlıkların gözden geçirilmesi: Çocuğunuzla birlikte bu alışkanlığın yol açtığı güçlükleri sıralayın niçin bundan kurtulmak istiyor? Hangi durumlarda onun için probleme neden oluyor?

    Farkındalık eğitimi-ortaya çıktığı durumları saptama:Alışkanlığın ne zaman ve hangi durumlarda meydana geldiğini fark etmek , onu kontrol etmede ilk adımdır.İki tane çizelge hazırlayın. Birine siz ,diğerine çocuğunuz ne zaman ve nerede takıntılı hareketi tekrarladığını işaretleyin.Bir hafta sonra çizelgelerinizi karşılaştırın.

    Alternatif tepki :Bu yöntemde anahtar adım budur.Alışkanlığı durdurmak için çocuğunuzla birlikte bu hareketi her tekrarladığında yapacağı bir şey üzerinde anlaşın. Bu öyle bir davranış olmalı ki dakikalarca yapıldığı halde başkalarına garip gelmesin, çocuğunuzun normal etkinliğini engellemesin ve takıntılı hareketin farkına varmasını sağlasın.

    Düzeltici ve Önleyici Tepki :Alternatif tepkiyi öğrendikten sonra , bunu alışkanlığı yarıda kesmek ya da ortaya çıkışını engellemek için kullanmasını sağlayın.

    Bağlantılı Davranış :Takıntılı hareketten hemen önce yaptığı davranışı belirlemeye çalışın ve alternatif tepkiyi bir önceki bağlantılı davranışı durdurmak için kullanmasını sağlayın.Örneğin tırnağını yemeye başlamadan önce ayaklarını sallamaya başladığını fark ettiyseniz bu bağlantılı davranıştır.

    Gevşeme çalışması: Seçilebilecek bir gevşeme tekniği uygulanmalıdır.

    Toplumsal Destek:Bu destek çabaları teşvik veya övgü olarak sizden veya yakın arkadaşından gelebilir.

    Deneme:Çocuğunuzu ,alternatif davranışı her gün tekrarlayarak rutin hale getirmeye yönlendirin. Ayrıca takıntının ortaya çıktığı durumları düşünürken de alternatif tepkiyi denemesini önerin.

    Kayıt:Ne kadar ilerleme kaydettiğini görmek için günlük olarak alışkanlığın görülme sıklığını kaydedin.

  • Ya “kriz” lerse bizi büyüten?

    Ya “kriz” lerse bizi büyüten?

    Hep mutluluklar peşinde koşuyoruz. Hep bir şeyler iyi olsun istiyoruz. Ama krizlerin hayatımızdaki önemini bakın Talat Parman* nasıl özetliyor:
    “Schaeffer krizi olumsuz bir unsur olarak almak yerine tersine, krizlerin yaşamsal sınavlardan geçilmesinde yapıcı bir işlevi olabileceğini vurgular. Krizler esnek bir ruhsal yapının oluşmasını sağlar. Esnek bir ruhsal yapı, yaşam sınavlarından kaçmayan onlarla göğüs göğse çatışabilen, dürtüsel şiddetin yalnızca yıkıcı değil besleyici olabileceğini de gören bir ruhsallıktır. Kriz ayrılık ve yas kapasitelerinin işlevsel hale gelmesi, ruhsallığın dürtüsel işgalden beslenmesi. İnsan olmak yazgısıyla karşılaşmak, yaşamsal ve ilişkisel deneyimler için bir şans oluşturabilir. Oysa ağır patolojilerin kriz yaşayamadıklarını biliyoruz. Bu yaklaşım krizi yaşamanın değil yaşamamanın patolojik olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamakta.”
    Talat Parman ne güzel özetlemiş krizlerin yaşamımızdaki önemini, ne güzel anlatmış krizlerin görmediğimiz bir şeyleri görmek,  fark etmediğimiz bir şeyleri  fark etmek için ne kadar büyük bir şans olduğunu…
    Krizler büyütüyor bizi. ..Krizler esnetiyor ruhumuzu…Krizler güç katıyor… Krizler… krizler yaşamdaki var oluşumuzu sorgulayıp değişimi getiriyor.
    Bundandır… krizlerdendir… acının içinden geçmeden büyüyemez insan…o  sıkışıklığın içinde yüreği yanmadan bir adım öteye gidemez insan. 
    *Parman, T. (2006). Ailenin Yaşam Döngüsünde Ergenlik Krizinin Yeri. Yansıtma Psikopatoloji ve Projektif Testler Dergisi,5-6, 11-16.