Yazar: C8H

  • Çocuğunuzdan mektup var…

    Ben çocuğum;

    Uzun bir süre annemin karnındaydım ve dünyaya geldim. Benim size, sizin bana alışmanız birkaç ay sürdü belki ama ben artık bana bakım veren sizleri tanıyabiliyorum, ayırt edebiliyorum. Benim sürekli sizin yanında olmama gerek yok; Kendi kendime kalmayı, oynamayı, keşfetmeyi, sabretmeyi, beklemeyi yoksa nasıl öğrenirim. Ama beni çok yalnız da bırakmayın sizin sesinizi duymaya, dokunmaya, oynamaya, iletişime geçmeye, sizinle öğrenmeye ihtiyacım var.

    Dünyaya nasıl geldim bilmiyorum belki özel bir çocuğumdur; Özel gereksinimlerim vardır, bana engelli veya özürlü deniyor olabilir ama ben de çocuğum öyle değil mi? Karamsar olup hayata küsmeyin ben de bir şeyler yapabilirim, beni keşfedin, eğitimimi ihmal etmeyin ki ben öğrendikçe, başardıkça siz de mutlu olun. Ben eğer özel bir çocuk isem en önce size, sonra eğitime ve tedaviye ihtiyacım var lütfen beni ihmal etmeyin ve en önemlisi ben de bir çocuğum ve sizsiz ve sevgisiz olamam unutmayın..

    Gün geçtikçe büyüyorum galiba, yaptıklarıma bende inanamıyorum; yürüyorum ve içimden dediklerimi artık söyleyebiliyorum ve hepsi sizin sabrınız ve ilginizle gerçekleşiyor.

    Mutlu, huzurlu bir çocuk olmam sizin elinizde, aslında benim karakterimin sağlam oluşumu en çok size bağlı, ben bir hamurdum ve beni siz yani ailem şekillendiriyorsunuz..

    Bazen huysuzluğum tutabilir panik yapmanıza gerek yok sizin enerjinizdir bana yansıyan. Biraz sabırlı ve rahat olmanızda fayda var, bazı mızırdanmalarımı görmezden gelip benimle oynarsanız hepimiz daha da eğlenmiş oluruz.

    Unutmayın ben sizlerin sevgisiyle ve ilgisiyle varım ve bunlar olmadan sağlıklı büyüyüp gelişemem.

    Bazen birbirimize sinirlenebilir, öfkelenebiliriz ve hatta birbirimizi görmek istemediğimiz anlar olabilir, ama bu benim size olan sevgimi eksiltmeyecektir. Sizden de aynı içtenliği bekliyorum. Etrafımda çok sevenin ilgilenenim olsa da benim olmazsa olmazım sizsiniz; Annem ve babam ben sizi çook seviyorum.

    Minik Yavrunuz…

  • Yaşamınızda baş rol sizde mi?

    Yaşamınızda baş rol sizde mi?

    Kaçımız kendi dünyamızda kendimiz için anlamlı bir yaşam yaşıyoruz… işe gidiyoruz…eve geliyoruz…kendimiz için yapmamız gerekenleri yapıyoruz… işe gidiyoruz… eve geliyoruz… başkaları için yapmamız gerekenleri yapıyoruz…işe gidiyoruz…eve gidiyoruz… ev için yapmamız gerekenleri yapıyoruz… Bu döngü böyle gidiyor ve biz buna yaşam diyoruz…
    Son dönemde yaşama dair kendime en çok sorduğum soru: “Nasıl bir yaşam yaşamak istiyorsun?” oluyor. Son dönemlerde kendime dair en çok merak ettiğim şey: “Ne yapmak istiyorum?” oluyor… Düşünmeden edemiyorum… bu soruların cevaplarını… kendimi düşünmeden edemiyorum; çünkü para harcamak gibi yaşamı yaşamak da bir kültür gerektiriyor bence… insanın kendisini tanımasını, ne yapmaktan hoşlandığı, ne yapmaktan hoşlanmadığı, kiminle beraber olmayı sevdiği gibi kendiliğe dair bir dolu sorunun cevabını bulmuş olmamızı gerektiriyor.
    Benim bugünlerde sorguladığım sadece bu sorulara cevap verebilmek değil aslında, verdiğimiz cevaplara uygun bir yaşam yaşayıp yaşamadığımız da… çünkü asıl mesele yaşamın bütün bu koşuşturmacasından kendimize bir yer açmak sanırım… asıl mesele yaşam denen filmimizde başrolün biz de olduğunu hatırlamak sanırım…
     

  • Özgüveni nasıl vermeli..

    *** Her çocuk sosyal bir varlık olarak dünyaya gelir aslında. Çocuklar yetişkinlerin yani bizlerin minyatürü değil, birer bireylerdir ve biz her çocuğun diğerlerinden farklı özellikleri olan bir birey olarak kabul ettiğimiz zaman, özgüvenin (kendine güven) temelini atmış oluruz.

    Çocuklarımızda özgüveni sağlamak için öneriler;

    • Bebeklik döneminde; elindeki yanlış nesneyi sertçe çekip almak yerine, yüz ifademizle ”hayır”, ”olmaz” vb denilerek yumuşakça alınmalı
    • Gereksiz ve aşırı yüksek sesle bebeğe bağırmamalı
    • Onaylayıcı sözler söylenmeli (Aferin sana, bravo, akıllı bebeğim vb)
    • Konuşmaya başladığında onu dinlemeli, sözünün bitmesini beklemeli.
    • Gereksiz zamanlarda ‘’çok ayıp’’, sakın, ‘’hii ne kadar ayıp’’, ‘’bak herkes sana bakıyo’’ gibi ikazlarda bulunmamalı
    • ‘’Sen yapamazsın’’, ‘’sen küçüksün’’, ‘’karışma sen’’ vb. aşağılayıcı cümlelerden kaçınılmalı
    • Evde karar alınırken ya da marketten, mağazadan bir şey alınacağında çocuklarında fikirleri alınmalı, çocuğumuza ‘’hadi bu ikisinden hangisi olsun sen seç’’, ‘’sence hangisi olsun’’, ‘’fikrin benim için önemli’’ .. vb cümlelerle ona değer verdiğimizi, önemsediğimizi hissettirmeli.

    www.gelisimselpediatri.com

  • Yaşam bazen istediğimiz gibi gitmiyor!

    Yaşam bazen istediğimiz gibi gitmiyor!

     Yaşam bazen istediğimiz gibi gitmiyor… aynaya baktığımızda istediğimiz kişiyi görmüyor… hayatımıza baktığımızda istediğimizi yaşamadığımızı fark edebiliyor… umutsuzluğun denizinde hüzünle dolabiliyoruz…
    Yaşam bazen istediğimiz gibi gitmiyor…sanki hiç değişmeyecekmiş gibi geliyor bazen…hiç değiştiremeyecekmişiz gibi gelebiliyor…
    İki tane yön var hayatta: ya geleceğe gideriz ya da geçmişe..Sorunlar geleceğe gidemediğimizde başlar genelde. Geçmişin yükünü bırakıp geleceğe adım atamadığımızda başlar. Böyle durumlar ise bana Rumi’nin şu sözlerini hatırlatır hep:
    “Her şey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde, sakın vazgeçme! Çünkü orası kaderinin değişeceği yerdir.”
    Vazgeçme çünkü yaşam bize en muhteşem hediyeleri bazen en büyük acılardan sonra verir*. Vazgeçme çünkü acılar yaşamı olduğu gibi kabul etmeyi ve sabrı öğretir. Vazgeçme çünkü dönüşüm aslında kabul ve sabır ile gelir. Vazgeçme… Vazgeçme çünkü insan ancak acının içinde bu kabul ve sabır ile büyür…ancak… ancak böyle özgürleşir. 
    *Secret
     

  • Mizaç nedir ?

    Mizaç, bireyin doğuştan getirdiği özelliklerdir. Kişiliğinin bir parçası, tarzıdır. Yani yaptığı bir davranışı neden en yaptığı değil nasıl yaptığı, hislerini nasıl ifade ettiğidir. Aslında sıkça kullandığımız tabirle ‘’onun tarzı’’ ifadesi onun mizacı demektir.

    Bu nedenle her çocuğun her davranışta vereceği tepkinin aynı olmasını bekleyemeyiz. Örneğin kimisi aldığımız bir hediyeyi çok beğenip havalarda uçabilir, kimisi beğenmediği bir özelliğine takılıp kıyameti koparabilir, kimisi ise hiçbir tepki vermeyebilir ya da surat bile asabilir.

    İşte bu davranış tarzı diyebileceğimiz mizaç doğuştan gelir, sadece kalıtım ve çevre tarafından oluşmaz. Elbette ki kalıtım, çevre, aile ortamı, mizacı ve kişiliği etkiler, şekillendirir ancak asla mizacın asıl nedeni değillerdir.

    Kalıtım, genlerin bireyin kişiliğine, mizacına yüzde elli etkisi olabilmektedir, hatta kiminiz, ebeveyninize ‘’ben çocukken nasıldım’’ diye sorduğunuzda, çocuğunuzun nasıl size benzediğini görmüşsünüzdür ya da teyzesine , halasına, amcasına vb. Ama bazen olur ki ‘’bu çocuk kime çekmiş?’’, ‘’neden böyle anlamıyorum?’’ diyebilirsiniz. İşte burada devreye bireysellik giriyor.

    Her insan farklıdır ve özeldir ve farklı mizaca sahip olabilir, hiçbir akrabasına benzemeyebilir ya da istemediğimiz bir kişiye de benzeyebilir buna engel olamayız. Şu da bir gerçektir ki çocuklarımızın tarzlarına(mizacına) ne kadar olumsuz tepki verirsek, beğenmediğimiz tepkiler artacaktır ama onu öyle kabul edip, saygı duyarak daha az müdahaleye ve mücadeleye girersek, üzücü yıpranıcı durumlar ortaya çıkmamış olur.

    www.gelisimselpediatri.com

  • Neler oluyor o terapi odasında?

    Neler oluyor o terapi odasında?

    Neler oluyor o terapi odasında? 
    Terapi için kapıdan girmeyen kişinin hep merak ettiği bir şeydir psikoterapi. Akıllarda bir dolu soru birikir: ” Ne yani şimdi beni hiç tanımayan biri benim hakkımda maral mı okuyacak?”, ” Bana ne yapmam gerektiğini mi söyleyecek?” “Beni bir çırpıda çözecek mi?” gibi… gibi…gibi
    Oysa terapi süreci ne kimseyi maral okuma ne kimseyi bir anda çözme sürecidir… Psikoterapi uzun bir yolculuktur… insanın kendine doğru yapılan… psikoterapi özün, kendiliğin bilgisine ulaşmadır… Bu bilgiye ulaşma ve bireyin yaşamına bu farkındalıkla bakmasıdır.
    Danışanlarıma hep aynı şeyi söylerim ” Sürecin bütün amacı, sizi bensizliğe hazırlamaktır.”… Bütün amaç terapi sürecinde kişinin kendisine dair fark ettiği bilgi ile kendi yaşamına farklı bakmasını, farklı bir varoluşun da olduğunu fark etmesidir. Bütün amaç benim yokluğumda eski davranışlara, eski düşüncelere veya eski duygulara daldığında kişinin bunu yaptığını fark etmesi ve bu farkındalıkla yaşamının rotasını değiştirebilmesidir. 

  • Yaz aylarında çocuk beslenmesi

    Yaz ayları sıcak olması nedeniyle bedende metabolizma yönünden farklılık gösteren, özel beslenme gerektiren zaman dilimidir. Sıcaklara karşı vücudu dayanıklı tutmak ve zarara uğramamak için çok dikkat edilmesi gerekir.

    Özellikle çocuk beslenmesi, önemle üzerinde durulması gereken bir husustur. SU alımı, vücudun terle kaybettiği suyu yerine koymak açısından önemlidir. Su ihtiyacı şekerli ve gazlı içeceklerle karşılanmamalı, suyun severek tüketimi için aile destek olmalıdır. Taze meyvelerden minik kesilmiş parçalarla cazip hale getirilebilir. İçine meyve suları ilave edilebilir. Tabiiki bolca marketlerde, pazarlarda yerlerini alan meyveler kullanılmalıdır.

    Ayrıca şeftali, kayısı, vişne, kavun, karpuz, üzüm çocuklarla birlikte alınarak cazip hale getirilmelidir. Genellikle meyveler sulu oldukları için hazırlanması ve tüketilmesi güç gelmektedir. Hazırlama sırasında da ailece bir arada olunup, işbirliği yapılmalı, çocukların becerilerini ortaya koymalarına fırsatlar tanınmalıdır.

    Yaz tatilinde beslenme bulunulan yerlere göre değişiklikler gösterir. Tatil köylerinde, yazlıklarda, akraba ziyaretlerinde, yaylalarda, deniz kenarlarında, köy ve kasabalarda, yurtdışında, beşyıldızlı otellerde, tek yıldızlı otellerde, tatil turlarında vb. Hepsinde farklı özellikler gösterir.

    Tatil köylerinde, özellikle herşey dahil programlarında aşırı beslenme çocuklarımızı tehdit etmekte, israfa yönlendirme yapılmaktadır. Çocuklar, dünyanın yalnızca kendisi gibi yaşayanlardan ibaret olduğunu düşünmekte, bencil duygular ön plana çıkmaktadır.

    Burada dikkat edilecek hususlardan bir taneside günlük rutinin bozulması, sindirim sistemi rahatsızlıklarına sıkça rastlanmasıdır. Ne kadar dikkat edilirse edilsin beklemiş yiyecekler hassas bünyelerde sorunlara yol açmaktadır. Yaz aylarında bakteri üremesi, hijyen kuralları daha fazla dikkat gerektirmektedir.

    Yazlıklarda beslenmede olumsuz pişirme yöntemleri öne çıkmakta, mangalda et pişirme sağlıksız olarak çocukları etkilemektedir. Deniz kenarında gün boyu, simit, açma, mısır, midye gibi hazır ve geçiştirmelik yiyecekler tüketilmekte, tek yönlü beslenme yapılmaktadır. Akşam saatlerinde ise yüklü bir tüketim göze çarpmaktadır.

    Yurdun değişik yörelerine gidip, farklı beslenme tarzları, değişik yiyecek hazırlama şekilleri ile de tanışma olabilir. Ancak, yine hassas bünyeler sorun yaşayabilir. Az miktarda, alışarak beslenme, sorunu aza indirir.

    Yaz aylarında dondurma tüketimi yüksek boyutlarda olmakta, ihtiyaç dışı kalori yüklenilmekte, kilo artışına sebebiyet vermektedir.

    Bazen sıcaklardan dolayı iştahsızlık durumlarıda yaşanabilir. Çocuğun iştahsız olması geçici olarak düşünülmeli, eğer uzun sürerse ve gelişimde gerilik görülürse önlem alınmalıdır. Çocuğun her zaman, diğer zamanlardaki gibi beslenmesi beklenmemeli, yetişkinlerde olduğu gibi zaman zaman iştah değişikleri olabileceği akıldan çıkmamalıdır. Bu nedenle çocuklara yemeleri için baskı uygulanmamalıdır.

    Posa tüketimine aşırıya gitmemek kaydı ile önem verilmeli, yaz aylarında taze sebze ve meyve tüketimi desteklenmeli, yeteri kadar protein alımına dikkat edilmelidir. Kepekli ekmekle beslenme, çocuk beslenmesinde bazı mineral kayıplarına yol açabileceği için arada çeşit olarak tercih edilebilir.

    Yaz aylarında çocuklarda günlük program daha esnek hale gelmekte, bu nedenle öğün sayısı genellikle ikiye inmekte ve arada abur cubur tüketimi artmaktadır. Bu da metabolizmanın yavaşlayıp, enerji tüketiminin azalması sebebiyle fazla kilolara neden olmaktadır.

    En önemli öğünün ‘’kahvaltı’’ olduğu yaz ayları için de önemini korumaktadır. Güne yine fazla gecikmeden başlanmalı ve kahvaltıya gereken önem verilmelidir.

    ÇOCUKLARINIZLA MUTLU VE HUZURLU TATİLLER…

    ÖZNUR SİMAV-PEDAGOG
    AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI-KURUCU-ÖĞRENCİ KOÇU

  • Neden hep alttan alırız?

    Neden hep alttan alırız?

    Bazen etrafımdaki bazı insanların o kadar çok alttan aldıklarını görüyorum ki! O kadar çok kendinden vazgeçtiklerine şahit oluyorum ki! Düşündükçe, okudukça beni nedenler hep çocukluğa götürüyor.
    Freud’un aksine Freud’dan sonra gelen Neo-Freudyenler, doğuştan getirilen iç güdüler ile yönetilmek yerine çocuğun kişilerarası çevreyle şekillendiğini belirtirler. Freud’un bahsettiği gibi saldırgan ve cinsel iştahın doyurulması yerine çocuğun kişilerarası… kabul ve onay ihtiyacının doyurulmasının önemli olduğundan bahsederler. Ayrıca çocuğun doğuştan getirdiği “büyük bir enerjisinin, merakının, gelişmek için doğasında var olan potansiyelinin ve sevdiği yetişkinleri elinde tutma isteğinin olduğundan bahsederler. Çocukların bu özellikleri her zaman yetişkinlerin beklentileri ile uyumlu olmayabilir. İşte bu zamanlarda çocukların yaşadığı çatışma temel büyüme eğilimleri ve güven/onaylanma gereksinimi arasında yaşanır. Yalom “Eğer bir çocuk, çocukları için güven ya da özerk gelişimi cesaretlendiremeyecek ölçüde nevrotik mücadeleleriyle meşgul olan bir anne babaya sahip olma şansızlığı içindeyse ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır.” der ve ekler “ Böyle bir mücadelede gelişme, güven uğruna feda edilir her zaman.”
    Feda edilir… feda edilir çünkü çocuklar kör bir sevgi ile sever anne babalarını… kendileri uğruna… kendilerini feda edecek kadar çok severler… o yüzden meraklarını…gelişmek için doğalarında olan potansiyeli feda ederler… sırf sevilmek için onaylanmak için kendilerinden, potansiyellerinden vazgeçerler. Sonrası mı?
    Sonrası onaylanma peşinde geçen hayatlar…. sonrası sevilme ihtiyacı içinde geçen ömürler… sonrası benim gördüğüm bu yetişkin görünümlü yaralı çocuklar… etrafta anne babaları yerine koydukları insanlardan onay almak isteyen… bitmemiş işlerin peşinde…. geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan yaralı mı yaralı yürekler! 

  • Çocuk bebek ve kitap..

    Toplumumuzda daha çok okul dönemlerinde kullanılan kitapların aslında insan hayatı, psikolojisi vb birçok konu için önemi oldukça fazladır.

    Çocukların çoğu kitaplarla okula başladıkları anda karşılaşmakta ve o kitaplarıyla sadece ders çalışıp, yazı yazdıklarından kitapları sevmeleri daha ileri yaşlara ötelenmekte ya da çoğu çocuk gibi kitaplar hayatlarında sadece ders aracı olarak kalmaktadır.

    Peki çocuklarımıza kitapları ve kitap okumayı nasıl sevdirebiliriz?

    • Henüz 4-5 aylık bebekken resimli gelişimine ve ayına uygun kitaplar göstermeye başlanmalı. (gerçek resimli kitaplar olması gelişim açısından daha faydalıdır)
    • Kısa öyküler dinlemeye başladığı dönemde değişik, kısa hikayeler, masallar anlatılmalı.
    • Örnek olunması ve heves etmesi açısından evde kitap okuyan ebeveynleri mutlaka görmeli ve bu sırada bebeğin de eline kitap verilerek (kendi yaşına, gelişim düzeyine uygun) taktit etmesi beklenebilir.
    • 4-5 aydan itibaren alınan kitaplar bebekle birlikte, kitaptaki nesneleri, figürleri isimlendirerek (‘’bak kuş, burada kuş var’’vb ifadelerle gösterilen resim tekrarlanmalı) okunmalıdır.
    • Yaşı büyüdükçe nesne kitaplarının yerini masal, hikaye kitapları almalı ve her zaman, ortamda ya kitap okuyan bir ebeveyn olmalı ya da kitap çocukla birlikte okunmalıdır.

    www.gelisimselpediatri.com

  • Bunu hangi sen yapıyor?

    Bunu hangi sen yapıyor?

    Hiç benliğinizin birden fazla parçadan oluştuğunu düşündünüz mü?
    Noam Shpancer “İyi Psikolog” adlı romanında bir psikoterapistin öyküsünü anlatıyor. Babası tarafından erken yaşta tacize uğramış bir danışan ile yaptığı seansta terapist şöyle bir müdahalede bulunuyor: 
    “-Babanız yanıldı…Size karşı davranışları sizi değil onu yansıtır.
    -Ben ondan geldim.
    -…Ondan geliyorsunuz ama ne osunuz ne de onunsunuz. Babanızın sözleri artık hayatınızda bir etki yaratamaz. Çocukken başka şansınız yoktu. Ona inanmak zorundaydınız. Artık çocuk değilsiniz. Bir şeyler biliyorsunuz. Kötü ve değersiz olmadığınızı biliyorsunuz…Babanız burada değil ve siz de artık çaresiz bir çocuk değilsiniz. Biliyorsunuz ki acınız çocukluk döneminden geliyor ama artık siz çocuk değilsiniz. Yetişkin bir kadınsınız. Olgun,güçlü, bağımsız bir kadın…”
    Terapistin burada yapmaya çalıştığı şey travmaya uğramış tarafın danışanın geçmişteki çocukluğuna dair parçasının olduğu ama içinde bulunduğu yaşta benliğin hepsinin travmatize olmadığı, bir de yetişkin tarafının da olduğunu danışana hatırlatmaya çalışmak; çünkü travmalarda Prof. Dr. Franz Ruppert’in de aşağıda belirttiği gibi ruh yani benlik bölünür:
    ” Travma kavramının özünde ruhun bölünmesi vardır. İnsanoğlunun travmatik deneyimlerle baş etmede kullandığı doğal yol, kişinin duygusal ve ruhsal yapısının bölünmesine dayanır. Bu, travmanın yarattığı koşullar altında, algı, düşünce ve anıların bütünselliğinden oluşan bir sisteme artık ait olmadığımız anlamına gelir…Ruhun bir parçası, olabildiğince travma durumundan korunur. Bu ruhun sağlıklı parçasıdır. Travmaya rağmen sonradan gelişebilmeyi başarır (kendisini kurban olarak görmeyen dayanıklı insan tavrı ile). Travma deneyiminin kaydını tutan diğer parça ise ruhun travmatik parçası olarak kalır. Bir parça daha yaratılır ki bu da travma parçasının ayna imgesidir ve sadece travmatik deneyimin üstesinden gelmekle meşguldür. Bu da hayatta kalma parçasıdır. Hayatta kalma parçası büyürken ruhun travmatize parçası o olayın olduğu zamanın dışında kalır. Çünkü bölünme olayı olduktan sonra travmanın şiddetine göre yeni deneyimler yaşayamaz. Geri kalan yaşamında travmanın oluştuğu dönemdeki gelişim düzeyinde kalır. Sadece travmanın anısını yaşatmakla ilgilenir. Gerçeklikle bağı kopar.”
    Ruppert’in de belirttiği gibi ruhumuz her travmada travmatize taraf, hayatta kalan taraf ve sağlıklı taraf olarak üçe bölünür ve bu taraflardan her birinin yaşamın farklı anlarında aktive olur. Çoğunlukla travmanın oluştuğu gelişim düzeyinde takılı kalan travmatize taraf, travmayı kendisine hatırlatan bir olay yaşadığımızda aşırı tepki vermemize neden olur; çünkü canı o kadar yanar ki gerçeklikle bağı kopar. Bu nedenle siz babası ile çocuklukta çok sorun yaşamış bir kişinin yöneticisine karşı aşırı öfkeli olduğunu görebilirsiniz. “Siz ne var ki bunda bu kadar kızacak?” derken o kişinin öfkesine hakim olamadığını gözlemleyebilirsiniz; çünkü o öfke geçmişte onları yaşamış içindeki o çocuksu tarafın, travmatize olmuş parçasının öfkesidir…gösterilen öfke yöneticiye değil aslında hala babasınadır…
    Ben bu ruhsal bölünmelerle sürdürdüğümüz yaşamımızı bir arabayı sürmeye benzetirim. Herkes kendi ruhundaki farklı parçaları ile kendi arabasını sürdürüyordur yaşamda… Ve danışanım bir olaya aşırı bir tepki verdiğinde ona hep aynı soruyu sorarım “Şimdi hangi sen direksiyonda? Şimdi arabanı hangi parçan kullanıyor?” Bu durum, yukarıdaki terapistin yaptığı gibi benliğin hepsinin travmatize olmuş içimizdeki çocuktan ibaret olmadığını, onu bu zamana kadar getirmiş başka güçlü tarafları da olduğunu hatırlatır danışanıma. Ayrıca bu durum danışanımım yaptığı davranışların benliğinin hangi parçasına ait olduğunu düşünmesini ve ben yanında olmasam da içinde bulunduğu çocuksu üzgün tarafın kontrolünden çıkıp sağlıklı tarafın yardımı ile yetişkince bir tutum sergilemesini sağlar.