Yazar: C8H

  • Otizm neden olur

    OTİZM NEDEN OLUŞUR

    Otizmin nedeni henüz tam olarak tespit edilememiştir. Fakat otizmin anne babaların çocuklarına yaptıkları kötü şeylerden dolayı ortaya çıkmadığı kesin olarak söylenebilir.

    Otizmin tek bir nedeni yoktur. Pek çok nedeni olduğu artık bilinmektedir.

    Otistik bireylerde beyin hücreleri farklı çalışmaktadır. Hücreler arasında mesaj taşıyan kimyasal ileticilerde eksiklik yada fazlalık olduğu düşünülmektedir.

    Bazı genetik hastalıklar otizme yol açar. Genetiğin otizmin nedenleri arasında önemli bir yeri vardır. Kardeş ve ikiz çalışmaları bunu doğrulamaktadır.

    Otistik bir çocuğun kardeşinde otizm görülme riski genel popülasyona göre 50-100 kat daha fazladır. Tek yumurta ikizlerinde her ikisinin birden otistik olma oranı çift yumurta ikizlerine göre daha fazladır. Bütün bunlar genetiğin etkisini bize gösteriyor fakat sadece genetiğin tek neden olmadığı noktasına da ulaştırıyor.

    Sadece genetik etkili olsaydı tek yumurta ikizlerinde her iki bebeğinde her zaman otistik olması gerekirdi. Yapılan çalışmalar bir tek gen değil birden çok genin etkileşimi sonucu hastalık yapıcı etki oluştuğunu ortaya koymuştur.

    Klinik tablodaki davranışsal çeşitlilik çevresel faktörlerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. Doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası faktörler ile otizm arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.

    Eldeki bulgular genetik olarak otizme yatkınlığı olan çocukların doğum sırasında sorun yaşama riskinin daha fazla olduğunu göstermektedir.

    Ayrıca, anne karnında geçirilen kızamıkçık virüsünün, pek çok anormalliğin yanında otizme de yol açabildiği bilinir.

    Bugün şu kesin olarak bilinmektedir ki, otizm tek bir nedenle olmaz, birden çok etkenin bir araya gelmesiyle meydana gelen oldukça karmaşık bir durumdur.

    Otizm erkeklerde kızlara oranla 4 kat daha fazla görülür fakat genelde kızlarda daha ağır seyreder.

    Otistik bireylerin % 70′inde zeka geriliği görülmektedir. % 30′u normal ve bu %30′luk dilimin %10′u üstün zekaya sahiptirler.

    Zeka düzeyi ve eşlik eden diğer hastalıklar otizmin ağırlık derecesi üzerinde belirleyici rol oynar. Eşlik eden hastalıklar arasında en sık rastlanılanlar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, duygudurum bozuklukları ve epilepsidir.

    Her üç çocuktan biri epileptik anlamda risk taşımaktadır. 0-5 yaş arası ve ergenlik döneminde epilepsi nöbetlerinin görülme olasılığı artar.

  • Mobbing kurbanı mısın?

    Mobbing kurbanı mısın?

    Mobbing kelime anlamı olarak ‘’ bir veya bir grup insanın bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapmasıdır.

    Peki bu nasıl gerçekleşir?

    -Psikolojik Şiddet yoluyla

    -Baskı yoluyla

    -Yıldırma yoluyla

    -Taciz yoluyla

    -Tehdit yoluyla

    -Soruşturma yoluyla

    -Sıkıntı verme yoluyla

    -Rahatsız etme yoluyla

    bu yollardan bir veya birkaçının size yönelik olması mobbing altında olduğunuzu ve maalesef kurban konumunda olduğunuz sinyalini vermektedir.

    Son zamanların en büyük çalışan problemlerinin başında gelmektedir mobbing. Özellikle psikolojik sorunlara ve iş yerinde engellenemez çatışmalara yol açmaktadır. Bunların başında iletişimsel çatışmalar gelse de ardından da büyük bir hukuki çatışma yaşanılacağı aşikârdır.

    Hayatımızın çok büyük bir alanının kapsayan işimiz, mesleğimiz mobbing yoluyla büyük tehlikelere gebe kalır. Bunlardan en önemlisi şüphesiz ki psikolojik dayanıklılığımız ve sağlıklılığımızdır. Ki önemli ölçüde etkilenir.

    Mobbing günümüzde üstten asta çok daha rahat uygulanabilirken iletişimin tamamen bozulması ve iletişim engellerinin aşılamaz hale gelmesiyle birlikte zaman içerisinde asttan üste bir forma da dönüşebilmektedir. Bu yönüyle şiddetle benzer olan mobbing nasıl ki şiddet gören şiddet uygulayıcı potansiyeline sahipse ; psikolojik sağlıklılığı tehdit altında olan birey mobbinge maruz kaldıkça o da asttan üste yönelik değişik yöntemlerle mobbing uygulayıcısı durumuna geçebilir. Bu da genellikle;

    -Talimatlara uymama

    -Geç gelme

    -İşleri erteleme/yapmama/yanlış yapma

    -Dedikodu

    -Konum tehdidi

    -Hiyerarşik düzene aldırmama/başkaldırma

    gibi formlarda asttan üste mobbing formlarında gerçekleşir.

    Mobbing kurbanının meslek algısını, mesleki bütünlük duygusunu, mesleki benlik duygusunu zedeler. Aynı zamanda kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırıp paranoyalara ve kafa karışıklığına neden olur.

    Yapılan bilimsel araştırmalarda mobbing;

    -ağlama

    -uyku bozuklukları

    -duydurum bozuklukları

    -depresyon

    -yüksek tansiyon

    -panik atak gibi kaygı bozuklukları

    -kalp krizi

    gibi sağlık sorunlarına neden olmaktadır.

    Mobbing kendini hissettiren, ben geliyorum diyen maruz kalmak üzere olan veya kalmış olan bireylerde mutlaka sezgisel olarak hissedilir. Bunun şüphesi bile mobbingin başlamış olacağının yeterli kanıtı düzeyindedir. Bu nedenle bu güçlü psikolojik baskı sizi çember içerisine almadan ve psikolojik sağlıklılığınızı sömürmeden mutlaka bir uzmanla görüşmeniz faydalı olacaktır. Şöyle ki hukuki olarak bir sorun çıkmadan bir uzmanla görüşmeniz sorunların daha da büyümemesine katkı sağlarken ; hukuki sorunun çıkmış olması ihtimaline karşı da sizin için bir kalkan aynı zamanda da güçlü bir kanıt olacaktir.

  • Otizmin belirtileri nelerdir

    OTİZM BELİRTİLERİ NELERDİR

    Eğer çocuğunuz:

    Başkalarıyla göz teması kurmuyorsa,

    İsmini söylediğinizde bakmıyorsa,

    Söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,

    Parmağıyla ile istediği şeyi göstermiyorsa,

    Oyuncaklarla oynamayı bilmiyorsa,

    Akranlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,

    Bazı sözleri tekrar tekrar ve ilişkisiz ortamlarda söylüyorsa,

    Konuşmada akranlarının gerisinde kalmışsa,

    Sallanmak, çırpınmak gibi garip hareketleri varsa,

    Aşırı hareketli, hep kendi bildiğince davranıyorsa,

    Gözleri bir şeye takılıp kalıyorsa,

    Bazı eşyaları döndürmek, sıraya dizmek gibi sıra dışı hareketler yapıyorsa,

    Günlük yaşamındaki düzen değişikliklerine aşırı tepki veriyorsa, otizm açısından değerlendirme yapmak gerekir.

  • Çocuk istismarı ve ensest

    Çocuk istismarı ve ensest

    Çocuklara karşı kötü davranım tutumu insanlığın tarihinden bugüne kadar süregelmiştir. Geçmiş zamanlarda çocuklar köle yapılıp para karşılığında satılmış, yaralanmış, öldürülmüş ve kimi zamanlarda ise diri diri toprağa gömülmüştür. Kız çocuklarının değer görmediği, doğar doğmaz yakıldığı toplumlar dahi mevcuttur. Bu suretle istismar vakaları tarihten bugüne belki aynı belki farklı yollar kullanılarak sürekli devam etmiştir.

    İstismar, on sekiz yaş altı çocukların sağlığına, yaşamına, gelişimine veya saygınlığına gerçek veya gizli zarar ile sonuçlanan her türlü fiziksel ve duygusal kötü davranışı, cinsel istismarı, ihmali, dikkatsizliği, ticari ve diğer sömürüleri kapsar1 (WHO, 2006, 2010). İstismar yaşantılarının yaygınlığı ile ilgili farklı istatistiksel sonuçlara rağmen uluslararası çalışmalarda kadınların yaklaşık % 20’sinin, erkeklerin ise yaklaşık % 5-10’unun çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kaldıkları, tüm bireylerin ise % 25-50 oranında fiziksel istismara maruz kaldığı bildirilmektedir (WHO, 2010)2

    İstismar, çocukların bedensel, sosyal ve psikolojik sağlığını kısa, orta ve uzun vadede ciddi bir şekilde etkileyen bir olgudur. Özellikle kendisini korumakla yükümlü kişiler tarafından kötü muameleye maruz kalması, çocuğu psikolojik açıdan derinden etkiler (Topçu, 2009).3
     

    . Bu konuyla ilgili birçok yasa ve düzenleme çıkmış olmasına rağmen şu an da dünyanın en gelişmiş ülkeleri de dahil olmak üzere bu sorun bir türlü giderilememiş, topluma bu bilinç halen kazandırılamamıştır.

    Çocuğun cinsel istismarı fiziksel, duygusal, sosyal, ahlaki, kültürel ve hukuki boyutları olan geniş kapsamlı ve karmaşık bir sorundur. Cinsel istismar; ‘henüz cinsel gelişimini tamamlamamış bir çocuğun ya da ergenin, bir erişkin tarafından cinsel arzu ve gereksinimlerini karşılamak için güç kullanarak, tehdit ya da kandırma yolu ile kullanılması olarak tanımlanmaktadır. İstismar çocuk ya da ergen ile kan bağı olan ya da ona bakmakla yükümlü birisi tarafından yapılmışsa bu durum “ensest” olarak adlandırılır. Cinsel istismardan söz ederken bir çocuk ile bir erişkin arasındaki cinsel aktivite üzerinde durulmakla birlikte, iki çocuk arasındaki cinsel aktiviteler; yaş farkı en az 5 yıl olduğunda, küçük çocuğun zorlama ya da ikna ile cinsel haz amacı güden aktivitelere maruz bırakılması durumunda da cinsel istismar olarak ele alınır (İşeri, 2008).4 Cinsel istismarın mutlaka şiddet içermesi gerekmez, bu açıdan çocuğun rızasının olup olmadığına bakılmaz (Nurcombe, 2000).5
     

  • Otizm nedir

    OTİZM NEDİR

    Otizm, doğuştan gelen ya da yaşamın ilk üç yılında ortaya çıkan karmaşık bir gelişimsel bozukluktur. Otizmin, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlardan kaynaklandığı sanılmaktadır.

    OTİZM NEDEN OLUR

    Bugün için bu soruya verilebilecek en doğru yanıt Otizme nelerin yol açtığı bilinmiyor yanıtı olacaktır.

    Otizmin anne-babadan kalıtım yoluyla geçmiş olabileceğinden kuşkulanılmaktadır. Dolayısıyla, bu yönde pek çok araştırma yapılmaktadır. Ancak, henüz otizmin geni bulunabilmiş değildir. Otizmin çevresel faktörlerle tetiklendiği düşünülmektedir.

    Otizme her çeşit toplumda, ırkta ve ailede rastlanmaktadır. Dolayısıyla, bu özelliklerin hiç birinin otizmle ilişkili olmadığı kabul edilmektedir. Öyleyse, otizmin çocuk yetiştirme özellikleriyle ya da ailenin ekonomik koşullarıyla ilişkisi yoktur.

    OTİZMİN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR

    Otizm, günümüzde rastlanan en yaygın nörolojik bozukluktur ve Hastalıkları Kontrol Etme ve Önleme Merkezi (Centers for Disease Control Prevention)’nin 2012 verilerine göre 88′de 1 görülme sıklığı vardır. Bu yaygınlık bilgileri Birleşik Devletler kaynaklı iken, ülkemizde otistik bozukluğun yaygınlığına ilişkin henüz yeterli bilimsel veri bulunmamaktadır. Otistik bozukluğun tüm ırklarda, etnik gruplarda ya da sosyal statüsü farklı gruplarda görülebileceği, ailenin gelir durumu, yaşam biçimi ve eğitim düzeyi ile otistik bozukluk arasında bir bağ olmadığı vurgulanmaktadır. Cinsiyetle ilişkili olarak alanyazında farklı görülme sıklığı bilgileri bulunmasına rağmen, ortak görüş, erkeklerde kızlardan daha fazla görüldüğüdür

    Otizm tanısı alan çocukların çoğunda değişik derecelerde öğrenme güçlüğü ve zeka geriliği de görülebilir.

    Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 2000 yılında yayımladığı kılavuza göre (DSM-IV-TR), otizm spektrum bozukluğu kapsamında beş ayrı kategori yer almaktadır:

    Otizm (Otistik bozukluk)

    Asperger sendromu

    Atipik otizm (Başka türlü adlandırılamayan otistik/yaygın gelişimsel bozukluk)

    Çocukluk dezentegratif bozukluğu

    Rett sendromu

  • KLİNİK DEPRESYON NEDİR?

    KLİNİK DEPRESYON NEDİR?

    “Depresyon neye benzer?” diye fısıldadı.

    “Boğulmak gibidir. Ancak senin dışında herkesin nefes aldığını görürsün.”

    Gündelik hayatımızda zaman zaman hepimizin kendimizi çaresiz, hiç bir şeyden zevk almayan, mutsuz hissettiğimiz zamanlar vardır. Özellikle boşanma, işten atılma, ölüm gibi travmatik yaşam olayları her insanı farklı şekillerde farklı düzeylerde de olsa mutlaka etkiler. Bu gibi olaylar sonrasında, kişiler zaman içinde tekrar normal hayatlarına uyum sağlar ve yeniden kendilerini umutlu, mutlu hissederler. Elbette bu travmatik olayları bir uzman yardımıyla atlatmaya ihtiyaç duyan kişiler olabilir.

    Ancak klinik depresyon dediğimizde ortada farklı bir tablonun söz konusu olduğunu görürüz. Bu rahatsızlık son derece ciddi bir sorundur ve kişinin hayat kalitesini düşürerek, onu yaşamdan tat almaz hale getirir. En ağır düzeyinde intihar riski vardır ki, bu da bu rahatsızlığı yaşayan kişinin en kısa zamanda bir uzmandan destek almasını gerektirir.

    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Klinik depresyon kendini bir takım semptomlarla gösterir. Bu belirtilerden en önemli olanları; hemen her gün kişinin kendisini depresif hissetmesi ve eskiden zevk aldığı etkinliklere artık ilgi duymaması, bunlardan keyif almamasıdır. Bunların yanı sıra kişi kendisini sürekli suçlamakta, değersiz ve güvensiz hissetmektedir. Uyku düzeni ve iştahında ciddi sorunlar görülür. Kişi gün boyu uyuyabilir ya da tam tersi uyumakta zorlanır. İştahını incelediğimizde ise kişilerin ya hiç yemek yemediğini ya da aşırı yemek yediğini görürüz. Buna bağlı olarak kilosunda ciddi değişimler yaşar.

    Kişi sosyal hayatında işlevselliği (uyumu) kaybeder. Kendini dış dünyadan tamamen ya da kısmi olarak soyutlar, evden çıkmak dahi istemez. Onun için bu tür aktiviteler çok büyük bir enerji gerektirir ki o, tam tersine kendisini devamlı halsiz hissetmektedir. Arkadaşlarını, ailesini ve diğer insanları kendisinden bilinçli olarak uzaklaştırmak ister çünkü gündelik hayat ve bu hayat içinde yaşanan olaylar onun için son derece önemsizleşmiştir. Ayrıca kendisi herhangi bir aktivitede bulunmadığı için anlatacak bir şeyi olmadığını düşünebilir.

    Kişinin ruhsallığına tamamıyla olumsuzluk ve geleceğe dair umutsuzluk hakim olmuştur. Kişi hayatında meydana gelen en küçük olaydan bile olumsuz bir çıkarım yapar ve çoğunlukla bu olumsuzluğun kendisi yüzünden meydana geldiğini düşünür, bu şekilde de hissettiği depresif duygu durum ve mutsuzluğu besleyerek pekiştirir. Yaşadığı durum bir kısırdöngüdür. Bu kısırdöngüyü bozmaya yarayacak umuda sahip değildir. Sürekli bu şekilde hissedeceğini, hayatında hiç bir şeyin değişmeyeceğini düşünür. Sağlıklı olduğu zamanlardaki tüm düşüncelerini olumsuza çevirmesi, depresyonda olduğu zamanda kendisinin her daim asosyal, tatminsiz, değersiz, mutsuz biri olduğuna inanmasına neden olur.

    Oysa kişi depresyondayken olduğu kişi değildir. Yaşadığı bu rahatsızlık onun kendisiyle olan ilişkisini, sosyal, mesleki, aile hayatını adeta yerle bir etmektedir. Klinik depresyon yaşayan çoğu insanın, cehennem gibi bir hayata hapsolduğundan, adeta somut bir acı hissettiğinden bahsettiklerini görmekteyiz. Bu durum yaşama duyulan sevinci, ilgiyi, hayat kalitesini bozar. Çok ağır depresyonda kişinin içine girdiği bu ümitsizlik ve hiç bir şeyin düzelmeyeceği inancı tek çıkış yolunun intihar olduğuna inanmasına sebep olabilir ya da intihar fantezileriyle kendini rahatlatma yoluna gidebilir.

    TEDAVİSİ VAR MIDIR?

    Bu noktada ilk olarak belirtilmesi gereken bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebildiğidir. Kişi her ne kadar kendini yalnız hissetse ve tüm dünyada bu sıkıntıyı yaşayanın sadece kendisi olduğunu düşünse de bilmelidir ki kendisi gibi pek çok insan bu rahatsızlığı yaşamaktadır. Uygun psikolog ve psikiyatrist seçimi ile pes etmeden bu rahatsızlığın üstesinden gelmek için çabalamak onu yeniden yaşama sevincine, hayata katılmaya, mutlu olmaya kavuşturacaktır. Burada uygun uzman seçiminin önemi özellikle vurgulanmalıdır. Kişinin gittiği psikolog ve psikiyatriste hem insan olarak hem mesleki bilgi olarak güvenmesi gerekir. Bunun yanı sıra kişinin, uzmanın kendisini anladığını ve onu iyileştirmek için istekli olduğunu hissetmesi, onu tedavi edebileceğine inanması son derece mühimdir. Bunun tersi durumlarda kişi tedavisini yarım bırakıp, tüm psikolog ya da psikiyatristlere karşı olumsuz bir düşünce geliştirebilir. Bu nedenle kişinin uyumsuz olduğunu hissettiği, güvenmediği uzmanı değiştirmesi son derece normal ve gereklidir.

    NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Çoğu zaman yapılan en büyük hata kişinin sadece ilaçla iyileşeceğini düşünmesidir. Klinik depresyonda kişinin çoğunlukla ilaç kullanması gerekir, ancak ilaçlar kendi başına yeterli değildir. Bu noktada devreye psikologlar  girmektedir. Ayrıca kimi zaman özellikle kişinin rahatsızlığının nedenleri arasında genetik yatkınlık ve beyindeki kimyasal düzensizlikler olmadığında, sadece psikologla çalışması da yeterli olabilmektedir. Bir psikolog, eğitimini aldığı çeşitli teknikler ile hastanın hatalı veya eksik olan düşünce yapısını kişiliğine uygun olarak daha sağlıklı bir hale getirmek için hastayla birlikte uğraşır , rahatsızlığına neden olan durumlar konusunda aktif bir biçimde danışanıyla çalışarak bu sebeplerin gerçekliğini test eder. Ayrıca kişinin kendi benliğini daha iyi tanımasına ve farkındalığının artmasına katkıda bulunur. Bu çalışmanın sonucunda kişi ilerde yaşama ihtimali olan olumsuz yaşam olaylarına ve gündelik hayattaki sorunlara daha sağlıklı bir bakış açısı geliştirir. Farkındalığının gelişmesiyle birlikte insanlarla ve kendisiyle olan ilişkisi çok daha sağlıklı bir noktaya gelir.

    Sadece ilaçla tedavi, fiziksel bir rahatsızlığı olan kişinin yarasını üstten temizlemeye benzer. Oysaki bunun geçmesi için derine inerek, buna sebep olanı ortadan kaldırmak gereklidir. Bir psikolog kişinin ruhsallığında bu denli rahatsızlık yaratanı bularak onun temizlenmesine yardımcı olmaktadır. Bu, rahatsızlığının yüzde yüz tekrarlanmayacağı anlamına gelmez ancak psikologla çalışması sonucu elde ettiği yeni bakış açıları, farkındalığının artması ve daha sağlıklı savunma düzenekleri geliştirmesi, bu tekrarı daha çabuk ve daha az acıyla atlatabilmesine yardımcı olur.

  • Okula uyum süreci (bu süreçte veliler ne yapmalı, öğretmenler ne yapmalı, bu süreç kısa sürede nasıl atlatılabilir?)

    VELİLER:

    Okula uyum sürecinde veliler stres yaşarlar ve bu da çocuklara yansır. Veliler, kendilerinin duyduğu kaygıyı çocuklarına yansıtmamalıdır, hatta kendileri bunu yaşamamalıdır ki psikolojik olarak ortam gergin ve endişeli olmamalıdır.

    Okula başlama olayını veliler gözlerinde çok büyütmemeliler ve özel anlam yüklememeliler. Bu durumda abartı yaşanırsa çocuk, endişe duyulabilecek bir ortama gideceği mesajını alır.
    Mümkünse okulla ilgili alış-verişler birkaç güne sıkıştırılmadan kısım kısım yapılmalıdır. Çocuk yavaş yavaş benimsemelidir. Kızım /oğlum bu yıl okula başlayacak, bakalım ne yapacağız? Şeklinde cümleler kurarak eş, dost ve akrabalara çocuğun yanında konuşulmamalıdır. Ya da ”büyüdü, artık okula gidecek, yeni kalemler, silgiler aldık” deyip durumu abartmamak gerekir.
    Okulun ilk günü daha önceden tanışmış olduğu arkadaşı varsa birlikte gitmelerinde yarar olur, bunun dışında aynı sınıfta olacakları belli olan çocukların velileri iş birliği yaparak çocuklarını bir oyun parkında bir araya getirip tanıştırabilirler.
    Çocukların uyku saatlerine önem verip, yeteri kadar uyumaları ve dinlenmeleri sağlanmalı, çocuklarını stres ve gerginlikten korumalıdırlar.
    Okullarda alıştırma programlarına katılınması- ilköğretim okulları, ilk sınıfın bir hafta önce eğitim-öğretime başlaması- okulun kalabalık hale gelmeden, daha sakin şekilde okula alışma daha rahat olacaktır.

    ÖĞRETMENLER:

    Öğretmenler, çocuklara yakınlık ve samimiyet göstermelidirler, sevecen olmalıdırlar.
    Kendileri de yeteri kadar dinlenmiş, stres ve problemlerden arınmış olarak yeni öğretim ve eğitim yılına başlamalıdırlar.
    Çocuklardan gelen tepkileri, davranışları dikkate almalı ve her duruma karşı kendilerini hazır hissetmelidirler.
    Öğretmenler çok güzel oyun bilgi ve uygulamalarını ortaya koyabilecek yeterlilikte olmalı ve bu birleştirici, gergin ortamı rahatlatıcı faktörü çok iyi değerlendirebilmelidirler.
    Öğretmenler velilerle çok iyi diyalog içinde olmalı ve velilerin çocukları ile ilgili endişelerini gidermelidirler.
    Öğretmenler, çocuklar arasında ayrım yapmamalıdır.
    Öğretmenler mesleğini mutlaka severek yapmalıdır.

    SÜREÇ KISA SÜREDE NASIL ATLATILABİLİR?

    Sürecin kısa sürede atlatılması veli-öğretmen işbirliği ile olabilir. Veli okulda bazı kuralların olabileceğini ve bunların çocuklar için var olduklarını anlatmalı, belli saatlarde ders yapılacağını belli zamanlarda dinlenme olacağını açıklamalılar. Hep oyun ve teneffüs olursa birçok güzel bilgi öğrenilemeyeceği anlatılmalı, kendisinden küçük olan çocukların bugün kendisinin öğrendiklerini bilmedikleri, bunun çok güzel birşey olduğu sakin ve güleryüzlü şekilde anlatılmalıdır. Çok fazla detaya girerek, asıl kavratılmak
    gereken kaçırılmamalı, ilgi dağıtılmamalıdır.

    Çocukların en küçük başarıları gözden kaçırılmamalı ve önceleri biraz abartılarak, yüreklendirilip dersleri, okulu ve öğretmenini sevmeleri sağlanmalıdır.
    İlk günler çocuklar, okul arkadaşları ile okul dışında da bir arada olmaları planlanmalı ve okul dışı paylaşımlardan yararlanılmalıdır.

    İlk günler velilerin kademeli olarak sınıfta, sınıf dışında, okul bahçesinde olabilmeleri sağlanmalı, daha sonraları kararlı tutumla ”artık sen okulunda öğretmenin ve arkadaşlarınla birlikte olacaksın” şeklinde bir yaklaşım gösterilmelidir. Süreç çok fazla esnetilmemelidir.

    Özel sorunu olan ve uyum sağlamakta zorlanan çocuklar pedagoglara yönlendirilmeli ve sınıfı olumsuz etkilemelerinin ve süreci uzatmalarının önüne geçilmelidir. Bu, zaman ve emek israfından uzaklaşmak demektir, dikkate mutlaka alınmalıdır.

    ÖZNUR SİMAV – PEDAGOG
    PSİKOLOJİK DANIŞMAN- ÖĞRENCİ KOÇU

  • Hayat gerçekten geri dönülemeyecek bir oyun mu?

    Hayat gerçekten geri dönülemeyecek bir oyun mu?

    En son ne zaman kendinize “Bir hata yaptım!” dediniz? Ben dün tam da kendime bunu söylerken Kürşat Başar’ın bu satırları ile karşılaştım: 

    “(Hayat) ne garip bir oyun!

    Herkes aynı oyunu her keresinde yeniden öğrenmek, aynı hataları yapmak, kendini korumak zorunda. Kimse bu oyunu gerçekten bildiğini söyleyemiyor, bir başkasına nasıl oynayacağını anlatamıyor. 

    Bir kenarda durup yalnızca seyretme şansınız    da yok, seyirci bile olsanız oyunun içindesiniz, bir biçimde onun parçası olmaktan başka hiç bir seçeneğiniz yok. 

    Peki ama en azından bir yerde durup, oynadığınız rolü değiştirebilir misiniz? 

    Hiçbirşeyi bilmeden başlamak ve bütün kuralları kendi başımıza öğrenmek zorundayız. Attığımız her adımın, yıllar sonrasını, bilinmeyen bir geleceği belirleyebileceğini düşünsek yaşayamayız. 

    Haksızlık değil mi bu? 

    Kimlerin girebileceğini bile belirleyemediğiniz  oyunda asla tekrar şansınız olmadan yer almak zorundasınız. 

    Hiç değilse bir şans daha verilseydi. Hiç değilse bir yol ayrımında verdiğimiz kararı değiştirip yeniden başlayabilseydik…” diyor Başar ve en sonuna ekliyor:

    “Biliyorum, olmuyor.” 

    Bütün satırlarına katıldığım bu yazının sadece  son cümlesi bana uzak kalıyor çünkü yaşamın geri dönülemez olsa da değiştirilemez olduğunu düşünmüyorum.

    Yaşamak hata yapmaktır… Hata yaparak hata yaptığını fark etmektir, fark edip yolunu değiştirebilmektir. 

    “Bugün hayatının geri kalan kısmının ilk günü.” der, Charles Dederich. 

    Herkesin bir sona ihtiyacı vardır yeniden başlamak hayatının geri kalanına farklı bir kapı açmak için… ama bazen beklemek gerek, yapılan hatanın bedelini ödemek ve pişmanlığın içinde yaşamda bir sonraki sapağı beklemek gerek…

  • Okullarda kılık –kıyafet yönetmeliğinin değiştirilmesi ve tutumlar

    Okullarda, önlük, üniforma gibi tek tip giysilerin kullanımdan kalkması sorun olur mu? Yıllardan beri sürdürüle gelen bir düzenin değişikliğe uğraması birçok kaygıyı da beraberinde getiriyor. Okullarda idare ve öğretmenlerin otoritesi zayıflar mı? Ekonomik gücü yeterli olmayan çocukların durumu ne olacak? Gibi..

    Özellikle ergenlik çağında tek tip giysi ile okula gidilmesinin okul idarelerini zorlamakta olduğunu görmekteyiz. Ancak, tamamen kaldırılması öğrenciler arasında otoriteye uyum konusunda sorunlar yaratabilir. Bu konunun değerler eğitimi ile desteklenmesi gerekir. Okullarda sosyalleşme önemli bir konu olup, sosyalleşirken karşımızdaki kişi ile ilişkiler konusunda pozitiflik yaşanması gerekmektedir. Kişiler kendilerine yakın giyim tarzını benimsemekte ve sosyal ilişkiler daha rahat kurulabilmektedir.

    Sosyo-ekonomik anlamda marka giyinme, markaya ulaşamama sorun yaratabilir. Ancak, bu konu ile ilgilenmeyen öğrenciler, eğer dersleriyle ilgililerse kendilerini rahat hissedip, kendilerini sınırlandırılmış hissetmeden eğitimlerine yönelebilirler. Ancak, sosyo-ekonomik yönden arkadaşıyla kendini kıyaslaması ve arkadaşının giyiminden geri kalmak özgüven konusunda sorun yaratabilir. Özgüveni gelişmiş çocuk için sorun olmayabilir. Özgüveni olmayan çocuk, mutlaka arkadaşlarına uyma zorunluluğunu duyacak, dışlanmaktan çekinecektir. Bu, ergenlik çağında daha belirgin olacaktır.

    Okullarda baskın karakterler kendilerini öne çıkararak, idari ve eğitimsel güçlükler yaşanabilir. “Eğitim bireyin davranışında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir” (Ertürk, 1974, s.12).Bu nedenle bir planı programı ve disiplini vardır. Disiplin sağlanmayan yerde eğitim olmaz. Burada iç disiplin uyandırmak önemlidir. Çocuklar otokontrol sahibi olabilmelidir. Neyin doğru neyin yanlış olduğu ile ilgili olarak davranış biçimi öğrenirken aileler ve okul destek olmalıdır.

    Ayrıca, şu an çalışanları etkileyen ve hergün düşündüren bir sorun olan, ‘’bugün ne giyeceğim?’’ düşüncesini ve sosyal alanda kendini tanımlama konusunda sorun yaratabileceği fikrini benimsetiyor. Okullarda kıyafet düşüncesi ilk zamanlar öne geçecek, herkes ertesi gün nasıl şık ve dikkat çekici olacağını düşünecek, zaman içinde bu kaygılar ortadan kalkacaktır. Geçiş döneminde hiçbir zorluk yaşanmayacağını söylemek iyimser olur. Markalar ilk zamanlar herkesin ulaşmak istediği birşey olarak göze çarpsa da zaman içinde çeşitlilikten dolayı etkisi dağılıp, öğrenciler eğer o duygu uyandırılabiliyorsa derslerine kenetleneceklerdir. Karar verme ve bireyselleşme yetilerinin gelişmesi için serbest kıyafet uygulaması destek olabilir. Geçiş döneminde bazı sorunların yaşanması muhtemeldir. Öğrenci okul sonrası bir etkinliğe katılabilir ve bir-iki küçük değişiklikle giysi olarak hazır halde bulunabilir. Ancak, ergenlik çağında kızlarda takı kullanımının sınırlılıklar içinde olması güç uygulanabilir gibi görünmekte. Giysilerde serbestlikle aksesuar kullanımı kendiliğinden doğallaşacak.

    Burada en önemli husus ailenin tutumları ve çocuklarına bunu yansıtma ve çocuğundan gelen etkilere nasıl ve ne şekilde tepki vereceği olacaktır. Çocuğa bilinç kazandırma ve okulun eğitim-öğretim mekanı olduğunun kavratılması ve bunun sıcak tutulması gerekecektir.

    Aileler, durumları ne olursa olsun, kendilerini ezik hissetmemeli, çocuğuna gelir dağılımında herkeste farklılıklar yaşanabileceği fikrini benimsetmelidir. Önemli olanın çalışarak, emek vererek, doğru yoldan kazanmak olduğunu anlatmalı ve bu konunun üzerinde durmalıdırlar.

    Bunun yanında çocuklar, sosyal etkinliklere ve spora yönlendirilmeli, el becerileri ve tamirle ilgili kurslar açılıp, çocuklar kendilerini her alanda yeterli hissedebilmeli ve dikkat bu yönlere verilmelidir. Şu açıdan da düşünmek gerekir. Her yerin ortalama belli bir kıyafeti vardır. Zaman içinde aşırılıkları kullanan öğrenciler, toplum içinde törpülenerek, daha ortada buluşabilirler. Bunu öğrenmek için okul bir ORTAM olabilir. Çağın hızla ilerlemesi ile çocuklar ve gençler kendilerini fazla sınırlandırılmış hissediyorlardı ve tüketim kalemlerinin çoğalması ve ilgi çekmesi ile herkes bir arayış içindeydi. Sınırlandırmalar güncelliğini kaybetmişti ve öğrenciler bunalmıştı, uygulayıcılar zorluk yaşıyordu. Okullar, genellikle, öğrenciler için hapishane özelliğini taşıyordu ve okula devamsızlık kaygısı ve arkadaşları ile bir arada olabilmek amaçlı geliniyordu. Yalnızca kırmızı ve mavi kap kağıdı ile defter-kitap kaplandığı dönemleri çoktan geçtik ve bu kadar çeşitliliğin olduğu bir dönemde buna artık direnilemiyordu. Duyulan kaygılar ailelerden ve öğretmenlerden gelmekte, aileler çocuklarının isteklerini sağlayamamaktan; öğretmenler ise otorite sağlayamamaktan çekinmekte. Serbest kıyafetle çocuklar tamamen dünya insanı olmakta, herhangi bir öğretim kurumu ile bağları ortadan kalkmakta, bağımsız olmaktadırlar. Öğrencilerin okulda eski dönemlere gore daha fazla zaman geçirdikleri düşünülürse, çocukların çocuklukları ve gençlikleri güncel kıyafetleri giyemeden geçiyor. Çocuk, akşam okula geliyor ve kendine özel giysi süresi en fazla 3-5 saatle sınırlı; o da genellikle eşofman ve pijama oluyor. Öğretim yılları düşünüldüğünde, ortalama 12 yıl, çocukluk ve ergenlik çağı tek renk ve tek model kıyafetle geçiyor.

    Ortak hedefler, falanca okullu olmak genellikle günümüzde uzaklaşılmış değerlerden oldu. Öğrenci okulda bu sene varsa bir dahaki seneye yok. Öğretmen, idareci yine aynı şekilde. Kurumla bağlar zayıf. Belli bir ideal için kimse bir arada değil. Kurum kimliğinin olması, ait olmak güzel kavramlar… Belli bazı okullar bunu sürdürebiliyor. Bu okullarda da süreklilik mevcut. Çalışanların ve öğrencilerin kurumlarını benimsemesi, adını kirletmemek, küçük düşürmemek için hep birlikte çaba sarfetmesi esas.

    Okullar, eğitim-öğretim alanı olduğu için giysilerde aşırılıklar dikkati dağıtıp, işi özünden uzaklaştırabilir. Önemli olan, eğitim, hayat bilgisi ve davranışlardır. Eğitimde kişinin kendini çok rahat hissetmesi, eğitimden uzaklaştırır. Örneğin, öğrenci ders çalışırken çok rahat bir sandalyede oturmamalı, yatakta ders çalışmamalıdır. Eğitimcilerin, sınıf yönetimi, alan bilgisi, pedagojik formasyon, duygusal zeka, iletişim alanlarında yeteri kadar gelişmiş olmaları gerekir. Aile ile okul iletişimi iyi şekilde sağlanmış olmalı, evden öğretmenler için gereken destek verilmeli, sevgi ve saygı üzerinde durulmalıdır. Öğretmen- öğrenci ilişkilerinde sıcak, fakat belirli mesafe korunmalıdır.

    ÖZNUR SİMAV
    Pedagog-aile ve iletişim danışmanı

  • Mide ve Psikoloji

    Mide ve Psikoloji

    Bağırsak, sağlığımız üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Nörolojik ve psikolojik olduğu kadar, bağışıklık sistemiyle ilgili sağlığımızı da sağlıklı bir bağırsaktan anlarız.

    MİDE İLE İLGİLİ SORUNLARIN %80’İ PSİKOLOJİK

    Mide ile beyin arasındaki ilişkiye bakarak midenin ikinci beyin olduğu anlayışı şimdiki bilim adamları tarafından daha çok kabul görmektedir. Bağırsaklarımız ve beynimiz daha emrio oluşumu döneminde aynı doko bölünmesi sonucu oluşmuştur. Bir kısmı beynin bir parçasını oluştururken diğeri de entrik sinir sisteminin oluşumunu tamamlamıştır. Bagırsak ve beyin arasındaki iletişim vegus adı verilen bir sinir sistemiyle bağlanmış olup vegus Latincede “kıvrıla kıvrıla dönen” anlamını taşır. İki beyin adeta siyam ikizleri gibi birbirine bağlıdır. Birinin kafası karıştığında diğeri de bundan etkilenir. Duygusal karmaşalar yaşadığınızda mide asidi salgılanması, mide huzursuzlukları başlaması, kabızlık veya ishal durumunun çıkması veya iştahımızın açılması metabolizmamızın hızlanması veya yavaşlaması da aynı nedenlerdendir.

    Hislerin Bastırılmasının Bilinçaltı Karşılığı Mide Sorunlarıdır

    Hislerinizi bastırdığınızda bunu bilinç dışına itiyorsunuz demektir. Aslında bütün psikolojik sorunların temeli duyguları güvenli bir şekilde ifadeye dökememekten yatar. Duyguların bastırılması sonucu bu işlevler bedensel boyutta ortaya çıkarlar. Böylece, mide, asıl işi olan fiziksel besinlerin sindirilmesi yanında ruhsal duygusal kabulleri sindirmek zorunda kalır.

    Mide yakınmalarıyla ilgili gittiğiniz dahiliye uzmanı sizi gastroentolog uzmanına sevk eder. Bir dizi muayeneden sonra uzman size “Bir şeyin yok” diyebilir veya bir psikiyatriste sevk eder.

    Mide asidi saldırgandır. Tabiatı gereği besinlerin sindirilmesi için onları yakalar, parçalar, eritir. Diyelim ki bir şeylere kızdınız. Bu kızkınlıkla bilinçli olarak baş edemezseniz tepkinizi ortaya koyamazsanız. Bu kızgınlığınız mideniz ekşimeye başlar ve kızgınlığınız maddesel bir karşılık yaratır. Mide bunu da eritmek için daha fazla asit salgılar ve bunun için de daha fazla üretime geçer. Gerçekte eritecek bir madde olmadığı halde duyguyu maddeleştirerek onu yok etmek üzere mide saldırıya geçer. Bilincimizin yapamadığını bedenimiz gerçekleştirmeye çalışır çünkü maddesel boyuttaki bu tepkinin esas hedefi, maddesel olmayan hislerin işlenmesi ve sindirilmesidir.

    Mide asiti aynı fokurdayan bir kazan gibi gittikçe yukarı doğru yükselir ve ifadeye dönüştürülemeyen tepkiyi yukarıya doğru aktarır. Bu saldırılar aynı zamanda diğer organlarımızı da tehdit eder ve böylece midemiz hastalanmış olur.

    Son zamanlarda Anti depresyonların neden gastrointestinal hastalıklar için de kullanıldığını şimdi daha iyi anlıyor olmalısınız.

    Uyku-Bağırsak Arasındaki İlişki

    İnce ve kalın bağırsak problemleri olan hastaların çoğunda uyku problemleri de vardır. REM uykusuna geçmekte ve yeterli oranda kalmakta güçlük çekmesi İBS hassas bağırsak sendromu ve Dispepsi (mide ekşimesine) neden olmaktadır. Genel şikayetleri sabahları uykudan yorgun ve tazelenmemiş kalkmaktadır.

    Sonuç

    Karında şişkinlik, mide bulantısı, mide ağrısı, mide kasılması, kabızlık, ishal vb durumlarda bedeninizin olumsuz duygusal ve zihinsel durumuna tepki gösterdiğini yorumlayabilirsiniz. Özellikle dahile ve gastroentolog uzmanına gittiğiniz halde sorunuca çözüm bulmakta zorlanıyorsa bilin ki psikolojinizin düzenlenmesi gerekir ve bu gerçekleşirse sorununuz da çözülmüş olur.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.