Yazar: C8H

  • Çocuğum neden konuşmuyor

    ÇOCUĞUM NEDEN KONUŞMUYOR

    Bazı çocuklar yaşıtlarına kıyasla daha geç konuşmaya başlayabiliyor. Bu, her zaman konuşma bozukluğu sorunu veya ciddi bir sorun olduğu anlamına gelmiyor. Ancak, onu iyi gözlemlemeli ve ciddi sorun olasılığını düşündüren durum fark ettiğinizde de hemen bir uzmana başvurmalısınız.

    Eğer çocuğunuzda aşağıdaki bulgulardan bir ya da birkaç tanesi varsa, bir uzmandan destek almanızda fayda olacaktır.

    Çocuğun işaret ve diğer iletişim biçimleri normal değilse

    Yaşı gelmiş olmasına rağmen halen yeterli kelime sayısı yoksa

    Kelimeler ile cümleler oluşturamıyorsa

    Sizi tam duyduğundan emin değilseniz

    Çocukta ek bir fiziksel, gelişimsel sorun varsa

    Anlaşılmaz sesler çıkarıyorsa

    Çevresine karşı isteksiz ve ilgisizse

    Yeni ortam ve durumlara uyum sağlamakta güçlük çekiyorsa

    Yalnız kalmayı tercih ediyorsa

    İsteklerini öfkeli davranışlarla anlatmaya çalışıyorsa

    Çocukların geç konuşma nedenleri ne olabilir?

    Gelişim geriliği

    Otizm

    Atipik otizm

    İşitme sorunu

    Kulakta sıvı birikmesi

    Görme sorunu

    Sık havale ve epilepsi geçirme

    Yaygın gelişimsel gerilik

    Kronik depresyon

    Çocukluk çağı psikozları

    Geç konuşmaya yol açan diğer etkenler

    Yalnız kalma: İnsanlarla fazla bir arada kalmayan, kendi haline bırakılan, onunla fazla konuşulmayan çocuklar geç konuşabilir.

    Televizyon izleme: Özellikle 0-3 yaş döneminde televizyon izleyen çocuklarda dış dünyadan kopma, kendi halinde olma eğilimi, insanlardan ve insanlar arası ilişkilerden uzaklaşma, nesneler ile daha fazla ilgilenme, duygusal alışverişten vazgeçme, konuşmama, yaşıtları ile ilgilenmeme, seslenince bakmama gibi durumlar gözlenebilir.

    Evde model alacak kişilerin azlığı: Bunun yanı sıra evde kullanılan dilin niteliğinin bozuk olması da çocuğun konuşma gelişimini etkiler.

    Çocuğun içe kapanık olması: İçe kapalı kişilik yapısı ya da kaza benzeri durumlar sonrası yaşanan şoklar da çocukların konuşma yaşını etkileyebilir.

    Kardeş kıskançlığı: Kardeşi olan çocuklar kendilerine ilgi gösterilmediğini düşünüp konuşmayarak tepki verebilirler.

    Ailevi faktör: Ailede iki dil kullanıldığı durumlarda çocuklar geç konuşabilirler.

    Çocuğunuzun konuşma gelişimini hızlandırmak neler yapmalısınız?

    Çocuğunuza sevgi ve ilgi gösterin, sık sık konuşun onunla.

    Ona hitap ederken tane tane ve düzgün konuşun.

    Sık sık soru sorun.

    Çocuğunuz bazı sözcükleri akıcı söyleyemediğinde sabırlı davranın, ona baskı uygulamayın.

    Daha ilk hece ve sesleri çıkartmaya başladığında, söylediği sesleri ona tekrarlatın.

    Onu insanlar arasında bulundurun, fazla kendi başına kalmasına izin vermeyin.

    Mümkün olduğunca yaşıtlarıyla oyun oynamasını sağlayın.

    Bir nesneyi eline aldığında onunla ilgili ona bir şeyler anlatın.

    Özellikle 0-3 yaş döneminde mümkün olduğunca televizyon izlettirmeyin. Eğer bebek ya da çocuk kanalı izliyorsa, gördükleri hakkında açıklama yapın.

    Onun işaretle gösterip de istediklerini hemen yerine getirmek yerine konuşarak yönlendirin, anlatmasını sağlayın.

    Ona kitap okuyun, masal anlatın, ninni söyleyin.

    Size bir şey söylediğinde karşılık verin.

    Onunla yaratıcı oyunlar oynayın.

    Sağlıklı beslenmesine, yeterli uyku uyumasına özen gösterin.

    Kreş için gelişimsel olarak hazır olduğunda mutlaka gönderin

    Onu başka çocuklarla kıyaslamayın

    Onun yanında konuşamamasından duyduğunuz endişeyi dile getirmeyin

    Konuşamadığı için onu suçlamayın, eleştirmeyin

  • Ergenlik Sorunlarıyla Nasıl Başa Çıkabiliriz?

    Ergenlik Sorunlarıyla Nasıl Başa Çıkabiliriz?

    Ergenlik bir hastalık değildir. Ergenleşen gencin yaşadığı değişimler bir dönüm noktasıdır. Hayat sınavının bir parçası olarak onunla baş edebilmek ailenin pozitif tutumunu sürdürebilmesiyle daha kolay aşılır.

    Ergenlik Sorunlarıyla Nasıl Başa Çıkabiliriz?

    Bu durum ciddiye alınmalı ve “Ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?”sorusunun cevabı aranmalıdır.Ergenlik dönemini bir nevi çocukluktan yetişkinliğe geçiş süreci olarak adlandırabiliriz.. Kişinin biyolojik gelişimi bu dönemde büyük oranda artar. Kişi bedensel, zihinsel ve cinsel yönden sürekli bir gelişime girer. Genellikle bu dönem ‘gelişim dönemi’ olarak bilinir. Çocuklar fiziksel özelliklerinin değişmesiyle karakterlerini, düşünce yapılarını daha doğrusu kendi kimliklerini oluşturmaya başlarlar. Ebeveynler ergenlik döneminde ki çocuklarının değişimine bir türlü alışamazlar. Ve sanki çocuklarını kaybetmiş edasıyla davranışlarını biçimlendirmeye başlarlar.

    Ergenlik Yılları

    Ergenlik yıllarında kişi üzerinde yaşanılan değişimler sıralanırsa…

    • Huysuzluk,

    • İnatçılık,

    • Sürekli bir öfke durumu,

    • Ağlama krizleri,

    • Depresif bir hal,

    • Bağırma ve isyan isteği ergenlik dönemlerinde sıkça karşılaşılan durumların ve kişi üzerinde yaşanılan değişimlerin en büyük örnekleri olarak gösterilebilir. Peki gerçekten bizler ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?

    Öncelikler

    Bu dönemde ebeveynlerin çocuklarına karşı takınacağı tavır çok mühimdir. Gösterilen yanlış bir hareket çocuğun öfkesini daha arttırıp daha kötü sonuçlar doğurabilir. Ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz? Bu konu üzerine yazılmış birçok kitap vardır. Her birinden yardım almak bizim için faydalı olacaktır. Eğer çocuğunuzu aşırı bir şekilde kontrol edememeye başlarsanız psikolojik destek almanızında size yararı olacaktır. Bunların dışında takındığımız tavırlar, çocuğumuzu bize karşı olan davranışlarında yumuşatabilir. İşte bunlar “Ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?” sorusunun sağlıklı cevapları olarak gösterilebilir.

    • Saygı gösterin: İletişime geçerken çocuklarınızında birer birey olduğunu asla unutmayın. Onlara ve onların düşüncelerine saygı göstermelisiniz.

    • Dinleyin: Çocuğunuzla yaşadığınız karşılıklı ilişkilerde onları dinlemelisiniz. Anlattıkları her ne olursa olsun sizin çocuğunuza verdiğiniz önemi onların algılaması için bunu yapmak zorundasınız. Çocuğunuzu dinleyerek , onlara ‘benim için önemlisin’ mesajını vermiş olursunuz.

    • Anlayın: Çocuğunuzun davranışlarının, konuşmalarının, öfkesinin bir sebebi olduğunu asla unutmayın. Bunlar geçirdiği süreçten kaynaklanmaktadır. Empati kurmaya yatkın olun. Bu sizin ve çocuğunuzun ilişkisini güçlendirecektir.

    • Yargılamayın/Karşılaştırmayın: “Neden böyle yapıyor? Ben sana ne yaptım? A kişisinin çocuğu ne kadar saygılı! Senin yaşındakiler anne babasına bakıyor…” tarzındaki cümleler kuruyorsanız bilin ki çocuğunuzla kurduğunuz iletişim kötüye gitmektedir. Çocuğunuzun öfkesinin, isyanının size yönelmemesi için bu tarz söylemlerden kaçınmalısınız…

    • Abartmayın: Daha doğrusu pireyi deve yapmayın. Ufak sorunları görmezden gelmelisiniz. Çünkü hiçbir şey çocuğunuzla kurduğunuz bağdan önemli değildir.

    • Unutmayın: Asla çocuğunuzun asıl benliğini unutmayın. Sergiledikleri davranışlarıyla kendisini bir tutmayın. İkisini birbirinden ayırabilmek , sizin öfke karşısındaki davranışlarınızı engelleyecektir.

    • Eleştirilin/Eleştirmeyin: Anlayışla karşılamanız gereken bir süreç içerisindesiniz. Ergenlik, aslında sadece çocuğunuzun girdiği bir dönem değildir. Ergenlik döneminde ki bir bireyin etrafındakiler de onun davranışlarından kaynaklı olarak aynı tutumda olabilirler. Bu yapılacak en son şeydir…

    • Takdir Edin: Sürekli söylenip, zıt bir tavır içerisinde bulunursanız çocuğunuzun sizden uzaklaşması kaçınılmaz olacaktır. Bundan dolayı ufak şeylerde bile çocuğunuzu takdir etmeyi bilin. Örneğin; okulda aldığı ortalama bir not bile sizi bu noktada mutlu etmeli ve çocuğunuza aferin diyerek bunu belli etmelisiniz.

    • Görmezden Gelin: Çocuğunuzun yaşadığı anlık duygu değişimlerini görmezden gelin. Bu gayet normal bir durumdur. Öfkeliyken birden yumuşaması, gülerken aniden ağlaması normal hayatta pek normal karşılanacak durumlar değildir. Ama bildiğiniz gibi bu duruma “ergenlik dönemi” diyoruz. Yeteri kadar anlayışı sağladığımız zaman bu sürecin bir zararını görmeyeceğiz.

    Ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?

    Çocuğum bu süreçte benden uzaklaşır mı? Ona karşı nasıl davranmalıyım? Bana karşı bu öfkesi neden?… Tüm sorularınızın cevabını almış olmanızı umuyoruz. Gerekenleri yaptıktan sonra ergenlik dönemi sizin için oldukça hafif bir şekilde geçecektir. Ve size çocuğunuza, mutluluğunuza, huzurunuza kavuşmuş olacaksınız…

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Otizmde duyusal entegrasyon

    OTİZMDE DUYUSAL ENTEGRASYON ( DUYU BÜTÜNLEME TERAPİSİ)

    Yakın zamana kadar otistik bireylerin öfke nöbetlerini neden geçirdikleri, toplumsal alanlarda neden rahatsız oldukları, beslenme problemlerinin sebepleri açık değildi. Artık bunların sebeplerini biliyoruz. Birçoğunun sebebi otistik bireylerin duyusal problemlerinden kaynaklanıyor. Otistik bireylerde bir ya da birkaç duyuda aşırı hassasiyet mevcuttur. Örneğin işitme duyusu hassas otistik bireyler gürültülü ortamlara giremezler, girseler de elleri ile kulaklarını kapatırlar, hatta bazıları ağlama ve öfke nöbeti geçirir.

    Koku duyusu hassas bireyler kolonya, parfüm gibi kokulara karşı tepki gösterebilirler

    dokunma duyusu hassas olan otizmli bireyler ya dokunulmaktan hiç hoşlanmazlar ya da dokunulmak onlara haz verir. dokunulmaktan hoşlanmayan bireyler başkasının elini tutma, sarılma, öpüşme gibi davranışlardan hoşlanmazlar

    Beş duyuyu kapsayan bu durumun herhangi bir tıbbi tedavi ile düzelmesi henüz mümkün değildir. Uygulanan ve sonuç alınana en etkili yöntem duyu bütünleme çalışmasıdır. Hassas olan duyulara uygulanan duyu bütünleme çalışması ile otistik bireylerin ve ailelerinin toplumsal yaşantıları kolaylaşır.

    Duyu bütünleme terapisinde ilk olarak çocuğun hangi duyularında hassasiyet olduğu belirlenir. Terapi sürecine başlanırken en az hassasiyet olan duyu ile çalışmalara başlanır. Daha çok sorun olan duyu daha ileri aşamalara bırakılır. Çünkü daha çok sorun yaşanan duyu ile çalışmalara başlanırsa, kişi bu çalışmalara ciddi şekilde tepki verecek ve direnç gösterecektir.

    Çocuklarla yapılan duyu bütünleme terapilerinde ödül sistemi de kullanılır. Problem yaşanan duyu ile ilgili çalışılırken, problem yaşanmayan duyu ödüllendirilebilir. Böylece çocuk da çalışmalara karşı motive eilmiş olur.

    Duyu bütünleme terapisi ( Duyusal Entegrasyon) bu konuda eğitim almış kişiler tarafından ve konuyla ilgili özel hazırlanmış malzemelerin bulunduğu duyu odalarında uygulanmalıdır.

    Kullanılan materyaller seçilirken 5 duyuya hitap edecek farklı özellikte olmalarına dikkat edilmelidir. Ayrıca otizmli çocuklarda duyusal problemlere karşı hassasiyet olduğu göz önüne alındığında, onların güvenliği de sağlanmalıdır.

  • Psikoterapi geçmişi yeniden düzelterek yaşamamızı sağlar

    Psikoterapi geçmişi yeniden düzelterek yaşamamızı sağlar

    ”Yetişkin yaşamındaki ilişkilerimiz, çocukluğumuzun sahnelendiği alanlardır. İlişki de bulunan insanlar farkında olsalar da olmasalar da birbirleriyle etkileşimlerinde çocukken ebeveynleriyle ilişkilerinde öğrendiklerini sergilerler. Bir çocuk eğer ebeveynleriyle ilişkide sevgiyi, koşulsuz kabulü, onaylanmayı, ait olmayı, önemsenmeyi, şefkati deneyimlemişse yetişkin hayatındaki ilişkilerinde de sahneye bunları koyacaktır. Yok eğer çocukluk yıllarında duygusal açıdan örseleyici, acı verici yaşantılara maruz kalmışsa yetişkin yaşamında kurduğu ilişkiler bu acının, örselenmişliğin sahnelendiği ve tekrar tekrar yaratıldığı alanlar olacaktır. Bunu bir örnekle açıklayalım. Çocukken ebeveynlerinden biri veya her ikisi de kendisini bir sebepten dolayı terk etmiş, bırakıp gitmiş birisi yetişkin olduğunda ilişkilerinde özellikle flört ilişkilerinde partnerine kendisini her an bırakıp gidecekmiş gibi kuşkuyla yaklaşacak ve bu kuşku nedeniyle aşırı kıskanç davranıp partnerini bunaltacaktır. Bunun sonucunda ise çok korktuğu durum olan terk edilmeyi yaşayacak ve hatta buna nasıl sebep olduğunu anlayamayacaktır bile…

    İşin trajik yönü de budur zaten. Çoğu zaman çocukken ebeveynlerimiz tarafından yazılan, yetişkin olduğumuzda ise çocukken öğrendiklerimizin tekrarı olan ve artık kendimizin yazdığı senaryoyu fark etmeyiz bile…

    Aynı filmi tekrar ve tekrar sahneye koyar, birbirinin aynısı olan adamları ve kadınları partner olarak seçer, birbirinin aynısı olan senaryoları yazar, aynı acıları yaşar dururuz… Çünkü geçmişten alacaklıyızdır. Bitmemiş meselelerimiz vardır. Hayatımıza aldığımız her kadında/adamda o bitmemiş meseleyi tekrarlar, umutsuzca kapatmaya, bitirmeye çalışırız. Ancak bu beyhude bir çabadır. Ebeveynlerimizin yol açtığı bitmemiş meseleler şimdi ve burada yaşanan ilişkilerle hiçbir zaman tam olarak kapatılamaz.

    Çocukken terk edilmiş, sevilmemiş, önemsenmemiş, olduğunuz gibi kabul edilmemiş…iseniz geçmişten her daim alacaklı olursunuz. Tek yapabileceğiniz geçmişten alacaklı olduğunuzu kabul edip, bunun acısını çekip, yasını tutup, geçmişte ebeveynlerinizin yol açtığı bitmemiş meselelerinizin etkilerinin farkında olarak o etkileri şimdi ve buradaki ilişkilere taşımamayı seçmek olabilir. Bunu yapmak kolay değildir . Farkındalıklarımızı arttırarak geçmişin etkileriyle işlevsel olarak başa çıkabilir hale gelebiliriz.”

  • Down sendromu nedir

    DOWN SENDROMU NEDİR

    Down Sendromu, genetik bir farklılık, bir kromozom anomalisidir. En basit anlatımı ile sıradan bir insan vücudunda bulunan kromozom sayısı 46 iken Down Sendromlu bireylerde bu sayı üç adet 21. kromozom olması nedeniyle 47 olmaktadır. Down Sendromu tedavi edilebilen bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır. Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir. Down sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır, 35 yaş üstü hamileliklerde risk artar. Ancak genel olarak genç kadınlar daha fazla bebek sahibi olduğundan Down sendromlu çocukların %75-80’i genç annelerin bebekleridir. Ülke, milliyet, sosyo-ekonomik statü farkı yoktur. Ortalama her 800 doğumda bir görülür. Tüm dünyada 6 milyon civarında Down sendromlu birey yaşamaktadır. Türkiye’de tam bir veri yok ama yaklaşık 100.000 Down Sendromlu kişi olduğu tahmin ediliyor.
    Hafif veya orta seviye zihinsel ve fiziksel gelişim geriliğine sebep olur.

    47 Kromozom nasıl oluşur?

    İnsan vücudunu oluşturan kromozomların 23 tanesi anneden , 23 tanesi ise babadan gelmektedir. Down Sendromunda 21. kromozom 2 değil 3 adet olmaktadır (bu sebepten dolayı Down Sendromu Trisomy 21 diye de bilinmektedir).Bunun sonucu olarak toplam kromozom sayısı 46 değil 47 olmaktadır.

    Down Sendromu Çeşitleri Nelerdir?

    1-Trisomy 21: DS nüfusunun %90-%95′ini oluşturan standart tiptir. Bu tipte fazladan bir adet 21.kromozom yumurta veya sperm hücresinden gelmekte veya döllenmenin daha ilk aşamalarındaki bir noktada yanlış bölünme nedeniyle (yani kromozomlar bölünürken birbirine yapışık kalması ve bu yapışıklığın bir taraftan 2 diğer taraftan da 1 kromozom gelmesine yol açması nedeniyle) yeni hücreler 3′er adet kromozom ile toplam 47 kromozom olarak oluşurlar.

    2- Translokasyon: DS nüfusunun %3-%5′ini oluşturan tiptir. Bu tipte 21.kromozomun bir parçası koparak başka bir kromozoma (örn. 14.kromozom gibi) yapışmaktadır. Birey adet olarak 46 kromozoma sahiptir ama genetik bilgi olarak 47 kromozom bilgisi vardır. Burada da 21.kromozom 3 adet olduğundan birey standart tipteki aynı özellikleri gösterir. Down Sendromunun diğer tipleri kalıtımsal değildir. Yalnız translokasyon tipte ebeveynlerden bir tanesinin taşıyıcı olması durumunda Down Sendromu kalıtımsal olmaktadır. Bu oran %33′dür. Eğer taşıyıcı anne ise translokasyon Down Sendromlu çocuk doğurma olasılığı %20, taşıyıcı baba ise %5-%2 arasındadır.

    Translokasyon tipte ileriki doğumlardaki risklerin bilinmesi açısından genetik danışmanlık daha önemli olmaktadır.

    3- Mozaik: Down Sendromu nüfusunun %2-%5′ini oluşturan tiptir: Bu tipte bazı hücreler 46 kromozom taşırken bazıları 47 kromozom taşımaktadır. Yanlış bölünme döllenmenin ileri aşamalarında gerçekleştiğinde bir hat 46 kromozom diğer hat ise 47 kromozom olarak devam eder ve mozaik bir yapı oluşturur.

    Down Sendromunun sıklığı nedir?

    Doğan her 800 bebekten birinde Down Sendromu görülür.

    Her yıl Türkiye’de 1500 Down Sendromlu bebek doğar.

    Down sendromu, bütün yaşlardaki, ırklardaki, dinlerdeki ve ekonomik şartlardaki insanları etkiler.

    Tahmin edilen, Türkiye’de yaşayan 100.0000 civarında Down Sendromlunun olduğudur.

    Down sendromu ne zaman keşfedildi?

    Down sendromlu insanların her zaman olduğuna inanılırdı. Bununla birlikte, 1866 yılında İngiliz doktor John Langdon Down tarafından durumun bir açıklaması yayınlandı sonrasında onun adını aldı.

    1959’da profesör Jerome Lejeune down sendromunun kromozomal düzensizlik olduğunu kanıtladı.

    Down sendromu nasıl teşhis edilir?

    Down sendromunun tanısı gebeliğin 16. Haftasında yapılan amniyosentez ile belirlenebilir. Amniyosentez, bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısından örnek alınması ile yapılan bir işlemdir. Test sonucu 21 gün içinde belli olur. Amniyosentez gebeliğin 19. Haftasından önce yapılmalıdır.

    Down sendromuna ait fiziksel bazı belirtiler gelişmiş cihazlar yardımıyla ultrason ile de belirlenebilir. Ense kalınlığı, burun basıklığı, beyin omurililk sıvısının miktarı gibi belirtiler de down sendromu ile ilgili fikir verebilir.

    Bazı özellikler şunlardır:

    Down Sendromlu çocuklarda görülen bazı fiziksel özellikler çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olmasıdır.Bu özelliklerin hepsi veya birkaçı görülebilir.

    Down Sendromlu bebekler istisnalar olmakla beraber yaşıtlarından daha yavaş büyürler. Zihinsel gelişimleri geriden gelmektedir. Bu gerilik yaş büyüdükçe daha belirgin olarak gözükmekte, ama uygun eğitim programları ile Down Sendromlu çocuklar da pek çok başarıya imza atmakta ve toplum hayatı içinde anlamlı hayatlar kurabilmektedirler. Burada düzenli ve disiplinli bir eğitim programı ve bol tekrar en önemli faktördür.

    Down Sendromlu bireyler genel olarak yaşıtlarından daha kısa boylu olurlar ve metabolizmalarının yavaş çalışması nedeni ile doğru beslenme alışkanlığı edinmezlerse ileri yaşlarda kilo problemi yaşayabilirler.

    Farklı derecelerde olmak üzere kas gevşekliği (Hipotoni) nedeni ile fizyoterapi desteğine ihtiyaç duyarlar. Bebeğiniz doğar doğmaz biz fizyoterapist ile görüşerek bilgi almanız ve ileriye dönük bir destek programı hazırlamız çok önemlidir. Hipotoni’nin az veya fazla olmasına göre bazı bebekler uzun süre başlarını bile tutmakta zorlanabilirler ama fizyoterapi desteği ile gelişim basamaklarını kendi hızlarında tamamlar.

    Down Sendromlu bireyler bazı rahatsızlıklara daha yatkın olabilmektedirler. Bu yüzden sağlık kontrollerinin aksatılmadan ve zamanında yapılması, doğru sağlık danışmanlığının alınması hayati önem taşımaktadır. Lütfen Sağlık Kontrol Listesine bakınız.

    Down sendromlu insanlar tıbbi problemlere sahipler mi?

    Bazı tıbbi problemler down sendromlu insanlar arasında yaygındır.

    Bunlar;

    Down sendromlu doğan bebeklerin % 40-50’si kalp problemi ile doğar, bunların yarısı kalp ameliyatına ihtiyaç duyar.

    Ciddi bir sayıda down sendromlu insanlarda işitme ve görme sorunları görülür.

    Tiroid rahatsızlıkları

    Zayıf bağışıklık sistemi

    Solunum problemleri, öksürük ve soğuk algınlığı

    Mide ve bağırsak hastalıkları

    Ne var ki, ilerlemiş ve başarısı artan tıbbi hizmetler sayesinde bu hastalıkların büyük bir kısmı tedavi edilebilir. Sağlık problemleri erken şekilde saptanıp çok ciddi sorunlar haline gelmeden tedavi ediliyor.

    Bu problemler yalnızca Down Sendromlular için değildir diğer insanlarda görülür.

    Gelişmiş ve başarıları artan tıbbi hizmetlerle birlikte Down Sendromluların daha uzun yaşayabildiğinden bahsedebiliriz. Şuan beklenen ömür 60-65 iken birçok Down Sendromlu daha da uzun yıllar yaşamaktadır.

    Down sendromu gelişmeyi nasıl etkiler?

    Down sendromlu bütün insanlar aynı öğrenme engeline sahip olurlar. Down sendromlu çocuklar yürümeyi, konuşmayı ve tuvalet eğitimini öğrenirler fakat bu gelişmenin kilometretaşı sayılan davranışları yaşıtlarına göre daha geç öğrenirler.

    Öğrenme yetersizliği olan çocuklar için şuan yayılan erken müdahale programları çocuk gelişimine bütün alanlarda yardımcı olur. Bu programlar çocuklar ve aileler için konuşma ve fiziksel terapinin yanı sıra evde öğrenme programları içerir.

    Çocuk ve yetişkin olan olan Down Sendromlular tıpki diğer insanlar gibi öğrenmeye devam edebilirler.

    İyi bir tıbbi destek ve doğru seviyedeki bir destekle Down Sendromlu insanlar arkadaş edinebilir, okula gidebilir, iş edinebilir ve kendi hayatları ve gelecekleri için karar verebilirler.

    Down Sendromlu Çocuklar Neler Yapabilir?

    Eskiden okuyamaz bile denilen bu bireyler artık lise ,hatta üniversite bitirebilmekte, ikinci bir dil öğrenebilmekte, çalışabilmekte, bağımsız veya yarı bağımsız hayatlar sürebilmektedirler. Bu yüzden hayallerimize sınır koymamalıyız ama hayallerimiz sınırsız da olsa çocuğumuzu doğru değerlendirerek ayakları yere basan , gerçekçi gelecek planlar yapmanın onun mutluluğunun anahtarı olduğunu da unutmamalıyız.

  • OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARINDA ÖFKE NÖBETİ

    OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARINDA ÖFKE NÖBETİ

    Çocuklarda öfke nöbetleri genelikle 1.5 -2.5 yaş civarında sıklıkla görülür. Öfke nöbeti sırasında çocuklar ağlar, tutturur, kendilerini yere atarlar hatta zaman zaman başlarını yere yada duvara vurur, nefeslerini tutarlar. Çocukların mizaç yapıları değişkenlik gösterdiği gibi öfke nöbeti yaşama şekilleri ve sıklıkları da değişkendir.
    Öfke nöbetleri neden olur?
    Öfke nöbetleri çocukların gelişiminin doğal bir sürecidir. Fakat bu süreçten çocukların sağlıklı bir biçimde çıkabilmesi ve nöbetlerin sorun olmasını önlemek için bu davranışlar iyi tanınmalı ve kontrol edilmelidir.
    Öfke nöbetleri, çocukların bağlanma ve bağımsızlaşma arasında yaşadığı içsel çatışmanın dışa vurumu olarak yorumlanabilir. Bu dönemde çocukların otonomi kazanma arzusu çok yüksektir. Bağımsızlık ve çevre üstünde kontrol sahibi olmak isterler, (“kendim yapabilirim”, “bunu ben yapıcam” vs.). Nöbetler çocukların fiziksel olarak zorlandıkları yada bilişsel becerilerine kıyasla zor olan durumlarda ortaya cıkar. Ayrıca bu yaş döneminde çocukların dil becerilerinin kendi istek ve duygularını dile getirebilecek düzeyde henüz gelişmediğini düşünürsek, çocukların yaşadığı gerginlik ve hayal kırıklığı kaçınılmazdır.
    Bu yaş döneminde çocuklar kendi yapmak ister, kendi seçmek, kendi gitmek ister vs. Çocuklardaki bu beklentiler gün içinde çocuklar ve ebeveyinler arasında güç savaşlarına neden olup öfke nöbetlerine sebep olabilir (örn., bahçede oyun oynamak isteyen bir çocuğa eve girmesinin söylenmesi). Çocuklar istediklerini elde edemediklerini fark ettikleri anda ise öfke nöbetleri için zemin hazırlanmış olur.
    Öfke nöbetleri, çocukların öfke davranışları pekiştirildiğinde daha da sıklık kazanır. Pekiştirme, nöbet sırasında ailesinden fazla ilgi toplaması yada bu davranışından ötürü istediğinin yapılmasına bağlı olarak gerçekleşir. İsteklerini bu şekilde yapmayı öğrenen çocuk bu davranışı yapmayı sürdürür. Bazı çocuklar doğru şekilde davrandıklarında yeterince ilgi görmedikleri için de öfke nöbetleri geçirebilirler. Öfke nöbetleri sırasında ailesinin dikkatini toplamayı başaran çocuk istedigini elde etmiş olur.
    Bununla birlikte unutulmaması gereken yetişkinlerin bile fazla uyarıldıklarında, yorgun yada aç olduklarında duygularını kontrol etmelerinin güçleştiğidir. Çocuklar da aç ve yorgun olduklarında öfke nöbetleri daha cok ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda çocuklardan sabırlı olmasını beklemek yersiz bir beklenti olacaktır.
    Öfke nöbetlerini önlemek için neler yapılabilir?
    Öncelikle buna neden olan sebepler anlaşılmaya calışılmalıdır. Ne zaman ve nerde oluyor? Öfke nöbeti öncesinde, ve sonrasında neler oluyor? Sıklıkla kimin yanında ve nerede oluyor? Bunlara dikkat ederek, bugibi durumlardan uzak durmaya calışmak öfke nöbetlerini önleyecektir.
    Çocuğunuzu bir durumdan diğerine geçişlerde hazırlamak önemlidir. (örn. 5 dakika içinde parkta gezmeyi bırakıp eve gidiyoruz). Önceden hatırlatmalar çocuklarınızı başka bir duruma geçiş için hazırlayacaktır.
    Yaşantınızda belirli rutinlere sağdık kalmanız önemlidir, belirli bir yemek vakti, uyku vakti vs. 2 yaş gelişim döneminde çocukların günlük hayat içinde alıştığı rutinler çok önemlidir. Rutinler onların dış dünyayı anlamalarına, olayları tahmin etmelerine yardımcı olur.
    Güç savaslarından çocuklarınıza seçme sansı tanıyarak kacınabilirsiniz. (örn. Siyah ayakkabılarını mı yoksa mavi ayakkabılarını mı giymek istersin? vb.) Çocuklar da yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan ve kontrol duygusundan hoşlanırlar.
    Çocuklarımızın bireysel özelliklerinin, neyi yapıp neyi yapamayacaklarının farkında olmak ve onları zorlayacak beklentilerden ve aktivitelerden kaçınmak öfke nöbetlerinin olmasını engelleyecektir.
    Öfke nöbetleri sırasında hangi yollar izlenmelidir?
    Öfke nöbeti oluşur oluşmaz sakinliğinizi korumanız çok önemlidir. Bağırıp çağırmak doğru bir yöntem değildir.
    Öfke nöbeti sırasında izleyeceğiniz tutarlı davranışlar çok önemlidir. En iyi yol nöbet sırasında göz teması kurmamak ve aldırmıyor gibi görünmek, sakinleştiği andan itibaren de tekrar göz teması kurmak ve onunla ilgilenmektir. Çocuğunuzun güvenliğini sağlamak için çocugunuza yakın biryerde durabilirsiniz.
    Öfke nöbeti toplum içinde gerçekleşirse en iyi yol daha sakin bir yere çocuğunuzu götürmek ve orda birlikte sakinleşmesini beklemektir.
    Çocuğunuza öfke nöbeti sırasında ders vermeye calışmak uygun değildir. Bunun için sakinleşmesini beklemek daha uygun olacaktır.
    Öfke nöbetlerinin hemen akabinde çocuğunuzun istedigi şeyi vermemeli yada yapmamalısınız. Bu davranış çocuğunuzun öfke nöbetlerini pekiştirecektir.
    Öfke nöbetleri çocukların kendilerini de kimi zaman korkutabilir. Öfke nöbetinden sonra bu davranışını onaylamadığınızı ama onu hala seviyor olduğunuzu hatırlatmak ihtiyacı olan bir davranıştır.
    Hangi durumlarda bir uzmana danışılmalı?
    Çocuğunuz sık (günde yaklaşık 3 kereden fazla) ve uzun süreli (yaklaşık 15 dakikadan uzun) öfke nöbetleri yaşıyor ve kendi kendine yatışmakta güçlük çekiyor ise,
    Çocuğunuz 4 yaşını geçmiş olmasına rağmen öfke nöbetleri yaşamaya devam ediyor ise,
    Çocuğunuz öfke nöbetleri sırasında kendisine veya çevresine zarar veriyor, ve saldırgan davranışlar gösteriyor ise,
    Çocuğunuzun öfke nöbetleri sırasında duygularınızı kontrol edemiyor ve nasıl davranmanız gerektiğini bilemiyor iseniz bir uzmana danışmalısınız.

  • Disleksi nedir

    DİSLEKSİ NEDİR

    Disleksi; dinleme, konuşma, akıl yürütme, okuma, yazma, matematik yeteneklerinin kazanılması ve bilginin kullanılmasında güçlüktür.

    Disleksi doğuştan gelen yapısal bir durum olduğundan, yaşamın ilk yıllarından itibaren belirtilerini gösterir.

    Geç konuşmak, duyduklarını anlamakta güçlük çekmek, kelime hazinesinin az olması, sözcükleri yanlış söyleme, olay sırasına göre olay anlatamama küçük yaşlarda fark edilebilecek bazı belirtilerdir.

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE DİSLEKSİ BELİRTİLERİ

    Küçük yaşlarda “pokratal, feştali” gibi kelimeleri yanlış söylerler

    Günlük hayatta kullanılan basit kelimeleri hatırlayamazlar. Örneğin “Ne ile su içeriz” sorusuna “Bardak yerine sürahi” diyerek cevap veririler

    Arkadaşlarının isimlerini hatırlayamazlar

    Parmak ucunda yürürler

    Merdivenleri ayak değiştirerek inip çıkamazlar

    İnce motor becerilerde yetersiz olabilirler Örneğin düğme ilikleme, makasla kesme, sınırlı boyama, çizim becerilerinde yaşıtlarına göre daha az başarılı olurlar

    Kaba motor becerilerde yetersiz olabilirler. Örneğin iki tekerlekli bisiklete binme, ritmik hareket etme, el çırpma gibi becerilerde yaşıtlarına göre daha az başarılı olurlar

    5 yaşına gelmiş olmasına rağmen el tercihleri henüz oluşmayabilir

    Okul öncesi dönemde öğrenilmesi gereken temel kavramları öğrenmede güçlük yaşarlar. Zıt kavramlar, zaman kavramları, sayılar, sayıları sıralama, yer yön kavramlarını öğrenme ve günlük hayatta kullanmada güçlük yaşarlar

    Dikkat ve bellek sorunları yaşadıkları için şiir ezberleme, adres ezberleme, kendisine verilen yönergeyi aklında tutup yerine getirme becerilerinde desteğe ihtiyaç duyarlar.

    Dikkat gerektiren aktiviteleri çok fazla sürdüremezler, çabuk sıkılırlar ve kendi kendilerine oynamayı tercih ederler. Bu nedenle çoğu zaman dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile karıştırılabilir.

    Dislektik çocuklar akıllı görünen, yaşından büyük akıllıca sözler söyleyen ve davranışlarda bulunan; ancak yaşından beklenen akademik becerileri yerine getirmekte zorlanan çocuklardır.

    OKUL DÖNEMİNDE DİSLEKSİ BELİRTİLERİ

    Okula hevesle başlarlar ama bu hevesleri çok sürmez, çizgi çalışmalarının başlaması ile birlikte okula gitmek istemezler.

    Yeni sesleri öğrenmede, okuma yazmayı sökmede güçlük yaşarlar

    Kitap okumayı sevmezler

    Ödev yapmayı sevmezler.

    Okuma ve yazmada (D-B-P), (M-N), (F-V), (K-T) seslerini karıştırırlar

    Kelimeleri düz görmelerine rağmen, tersten okurlar. (Kocaman yerine Çokoman)

    Rakamları tersten okurlar. 35 yerine 53 gibi okurlar

    Okuduğu metni özetleme, metin ile ilgili sorulara cevap verme, metnin ana fikrini bulma gibi konularda sıkıntı yaşarlar

    Tahtada gördüklerini deftere yazma, düzenli defter tutma becerilerinde de zorluk yaşarlar

    Çarpım tablosu ve saat kavramı gibi kavramları öğrenmekte zorlanabilirler

    Problemleri dört işlem kullanarak çözmek yerine kendilerine göre geliştirdikleri yöntemleri kullanarak farklı şekillerde çözerler, ama yanlış çözerler

    Okula, servise, gidilecek yerlere geç kalırlar.

  • AŞK

    AŞK

    Aşk 

    Ne güzel de tanımlamış Kürşat Başar Aşk’ı: 

    “Her zaman sizin dediklerinizi yapacağını sandığınız içinizdeki benliğin birdenbire kendi başına, sizi dinlemeden, asi bir çocuk gibi çılgınca davrandığını farketmenin çaresizliği, onunla başa çıkamadığınızı görmenin verdiği şaşkınlık ve aynı zamanda onun peşinden giderek başka hiçbir şeyde bulunmaz bir heyecan duyduğunuz o maceranın vazgeçilmez çekiciliği…”

    Herkesin aşk tanımı kendincedir bence. Peki hiç düşündünüz mü aşk sizin için nedir, aşk sizin yüreğinizde nasıl yaşanır?

  • Çocuğuma otizm tanısı kondu ne yapmalıyım

    ÇOCUĞUMA OTİZM TANISI KONDU NE YAPMALIYIM

    Sorunu Kabullenmeye çalışın:

    Otizmde çocuğun fiziksel gelişimi genellikle normal olduğu için ebeveynlerde çoğu zaman durumu kabullenmeme sorunu görüyoruz. Durumu ne kadar erken kabullenirseniz, çocuğunuz için bir şeyler yapmaya o kadar erken başlarsınız.

    Kendinizi ya da eşinizi Suçlamayın:

    Bu tanıdan ötürü kendinizi ya da başka herhangi bir kişiyi suçlamayın, Her yaşta, her kültür düzeyinde ve dünyanın her yerindeki insanların otistik bir çocuğu olabilir.

    Otizm henüz, çocuk anne karnındayken teşhis edilemiyor. Çocuk sahibi olmayı isteyip istememenizin, çocuğunuza ilgi gösterip göstermemenizin, eşinizi sevmenizin ya da sevmemenizin çocuğunuzun otistik olması ile hiçbir ilgisi ya da etkisi yoktur.

    Pes Etmeyin- Vazgeçmeyin:

    Anne – baba olarak en zor anlardan birini yaşadınız belki de . Ancak doğru aile yaklaşımı ile çoğu otistik çocuğumuzda ciddi ilerlemeler görüyoruz. Çocuğunuzun kapasitesinin ne olduğunu bilemezsiniz, doktorunuzun ve özel eğitim uzmanınızın önerdiği aktiviteleri uygulamanız sonucunda sürpriz gelişmeler olduğunu görebilirsiniz. Otistik çocuğa doğru yaklaşım ve davranış değiştirme yöntemleriyle ilgili uzman bir psikologdan yardım alın.

    Gerekirse anne baba olarak psikolojik destek alın:

    Gerekirse psikolojik ya da psikiyatrik bir destek almaktan çekinmeyin. Sizin sağlıklı olmanız, çocuğunuza sağlıklı yaklaşmanız demektir.

    Çocuğunuza özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde eğitim aldırın:

    Öncelikle çocuğumuzun tanısına uygun bir eğitimden faydalanabilmesi için hastaneden aldığınız rapor ile birlikte bağlı bulunduğunuz İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Rehberlik ve Araştırma Merkezinden değerlendirme için bir gün almanız gerekiyor. Orada yapılacak değerlendirme sonunda uygun görülürse verecekleri ve üzerinde “özel eğitim alması uygundur” ibaresi bulunan rapor ile herhangi bir özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinden ücretsiz faydalanabilirsiniz. Bu merkezlerde alan mezunu öğretmenler ve meslek elemanları çocuğunuz için gerekli bireysel ve grup eğitim hizmetini sunmaktadır. Özel eğitimle konuşmaya başlayan, okuma yazmayı öğrenen ve iletişimde olumlu gelişmeler gözlemlediğimiz çocuklarımız bulunmaktadır.

    Aile Olarak Siz De Eğitim Sürecine Katılın:

    Ailenin çocuğa nasıl yaklaşması gerektiği, okulda ya da rehabilitasyon merkezinde kazandırılmaya çalışılan davranışların evde nasıl genelleştirilebileceği, problem davranışlarla uygun baş etme yöntemleri konusunda aile eğitim almalıdır. Aileleri de eğitime katılan ailelerin çocuklarında çok daha hızlı ilerlemeler görülmektedir.

  • Depresyon ve bilişsel davranışçı terapi

    Depresyon ve bilişsel davranışçı terapi

    Depresyon ;duygusal, bilişsel, davranışsal ve somatik belirtilerle kendini gösteren; bunun sonucunda bireyde çökkün bir ruh haline, bireyin davranışsal etkinliklerinde bir azalmaya, zihinsel etkinliklerde bazı değişikliklere ve yer yer bedensel bazı yakınmalara neden olan; şiddeti bireyden bireye değişebilen bir duygudurum bozukluğu olarak tanımlanabilir (Amerikan Psikiyatri Birliği 1994; Kennedy vd. 1998; Tuğrul ve Sayılgan 1997).

    Depresyonun etiyolojisine bakıldığında, psikososyal risk faktörlerinin çok önemli bir rolü olduğu görülmektedir. Bu faktörler kişinin kendi depresyon geçmişi, kendine özgü kişilik özellikleri, herhangi bir yakının kaybı, düşük sosyoekonomik düzey, yetersiz sosyal çevre, olumsuz yaşam olayları, madde kullanımı ya da anksiyete gibi bir başka bozukluğun varlığı olarak sıralanabilir. Ancak bu faktörlerin her bireyde depresyona yol açacağı söylenememektedir (Kennedy vd. 1998).

    Depresyon, “psikiyatrinin soğuk algınlığı” denebilecek kadar yaygın bir bozukluktur (Fennel 1989). Moore’a (1997) göre, depresyonun genel popülasyonda yaşam boyu riski %10 ile %20 arasında değişmektedir. Dobson ve Jackman-Cram (1996) ise her yıl dünyada 100 milyondan fazla insanın klinik olarak anlamlı düzeyde depresyona maruz kaldığını ve bu rakamın giderek yükseldiğini ileri sürmektedirler.

    Depresyon bulguları 4 durum açısından değerlendirilir;

    Davranışsal: Etkinlik düzeyinde düşme, sosyal ilişkilerde azalma

    Motivasyonel: ilgi ve istek kaybı Bilişsel: Konsantrasyon güçlüğü, kararsızlık, intihar düşünceleri

    Duygusal: Üzüntü, anksiyete, suçluluk, utanç

    Somatik: Uykusuzluk, iştahsızlık

    (Fennel, 1989).

    Bireyin birtakım erken yaşantıları, kişide kendisi ve dünya ile ilgili birtakım işlevsel olmayan şemalar oluşmasına neden olmaktadır. Oluşan bu şemalar daha sonraki yaşamda bireyin dünyaya bakışını ve davranışlarını yönlendirmesini sağlamaktadır. Her insanda birtakım şemalar gelişmektedir. Bunun amacı, bireyin çevresini ve yaşantılarını anlamlandırmasıdır. Ancak, bazen bazı şemalar oldukça katı, aşırı uçlarda, değişime dirençli ve işlevsel değildirler. Bu tarzda gelişen şemalar, kritik olaylar tarafından etkinleştirildiklerinde, bireyde çok yoğun olumsuz otomatik düşüncelere neden olmaktadırlar. Burada unutulmaması gereken bir konu, bireyin yukarıda belirtilen kişilik özelliklerinin bu olaylar karşısında depresyona yatkın olup olmadığıdır.

    Olumsuz otomatik düşünceler de depresyon belirtilerine neden olmaktadır. Bu aşamadan sonra depresyon belirtisiyle olumsuz otomatik düşünceler sürekli olarak birbirlerini etkilemektedirler. Başka bir deyişle, depresyon geliştikçe olumsuz otomatik düşüncelerin sıklığı ve şiddeti artmakta, mantıklı düşünce azalmaktadır; otomatik düşüncelerin sıklı­ğı ve şiddeti arttıkça da depresif belirtilerin sıklığı ve şiddeti artmaktadır. Böylece bir sürekli etkileşim oluşmaktadır (Fennel 1989; Savaşır 1996).

    Örneğin, küçük yaşta kardeşini kaybeden bir kişide, sosyotropik kişilik özelliğinin de etkisiyle, “Arkadaşlarımın dediklerini yapmazsam beni sevmeyecekler” gibi bir ara inanç gelişebilir. Daha sonra kişi, çocuğunun ölümü gibi kritik bir olay yaşadığında, tüm bunlardan kendini sorumlu tutarak, “Allah kahretsin, bütün bunlar benim suçum”, “Ben salağın tekiyim”, “Sonsuza dek hata yapacağım” şeklinde olumsuz otomatik düşünceler geliştirebilir. Bu olayların üst üste gelmesi sonucunda, kişide oluşan olumsuz otomatik düşünceler, kendini depresif belirti olarak gösterebilir. Bu belirtiler, aktivite düzeyinde düşme, sosyal ilişkilerde azalma gibi davranışsal; karasızlık, intihar düşünceleri gibi bilişsel; suçluluk, utanç gibi duygusal ya da uykusuzluk, iştahsızlık gibi somatik boyutlarda yaşanabilir. Bu belirtiler de yeniden olumsuz otomatik düşüncelere dönüşebilir. Aktivite düzeyinde düşme olan kişi, “Hiçbir işe yaramıyorum”; kararsızlık yaşayan kişi, “Ne yapacağımı bilmiyorum”; suçluluk duygusu yaşayan kişi “Bütün bunlar benim suçum” gibi olumsuz otomatik düşünceler geliştirebilir.

    Örnekte de görüldüğü gibi, depresyondaki kişilerin olumsuz otomatik düşünceleri ve depresif belirtileri arasında sürekli bir döngü yaşanmaktadır. Depresyonun bilişsel terapisinde, bu döngüyle uyumlu olarak, hastaya duyguların düşünceleri, düşüncelerin de davranışları nasıl etkilediği gösterilerek; hastanın olumsuz otomatik düşüncelerini tanı­ması ve bunları değiştirmesi amaçlanmaktadır.

    Özetle söylemek gerekirse, depresyonun oluşumunda kuramın dört temel öğesi (bilişsel üçlü, olumsuz otomatik düşünceler, bilişsel çarpıtmalar, işlevsel olmayan şemalar), bu öğeler arasındaki etkileşimler, yatkınlık oluşturan kişilik özellikleri ve bu yatkınlığı ateş­leyecek olaylar etkili olmaktadır.

    Kaynakça: (Sosyal Bilimler Dergisi 2000-2001)