Yazar: C8H

  • Erken çocuklukta otizm belirtileri nelerdir

    Otizm, günümüzde adını sıkça duymaya başladığımız bir olgu haline geldi. Uzun yıllardır biliniyor olmasına rağmen, hayatımıza ve literatürümüze girişi oldukça hızlı oldu.

    Tanı konan çocuk sayısı arttı, otizm ile ilgili alternatif tedavi ve terapi yöntemleri arttı, bu arada insanlar da otizmi daha yakından tanımaya başladı.

    Otizm çok geniş bir yelpazede seyreden bir durumdur. Kendi içinde birçok çeşidi vardır. Bazen çocuklarda sadece otizm görülürken, bazen otizmin yanında ona eşlik eden epilepsi, dikkat eksikliği ya da down sendromu görülebilir. Otizme eşlik eden farklı bir durumun olması, otizmde elde edilecek başarıyı etkilemektedir.

    Otizmde en önemli nokta erken tanıdır. Aslında birçok aile erken çocukluk dönemimde çocuklarının gelişiminde diğer çocuklara göre farklılıklar gözlese de, ya bunu kendine bile itiraf etmek istemez, ya sebep olar farklı kılıflar bulur, ya da bunun geçici bir durum olduğunu düşünerek zamana bırakır.

    Oysa, erken dönemde fark edilen ve eğitime başlanan birçok çocukta, ciddi anlamda ilerleme görmem mümkündür. Ama çocuğun yaşı ilerledikçe, başarı oranında düşüş yaşanmaktadır.

    Peki otizmin belirtileri nelerdir, anne babalar çocuklarını gelişimi açısından nelere dikkat etmelidirler.

    Otizmli çocuklar bebeklik dönmelerinde de sürekli huzursuz olan bebeklerdir. Kucağa alınmaktan da hoşlanmazlar, yatağa bırakılmaktan da hoşlanmazlar.
    Aynadaki görüntüsüne bakma, yetişkinin yüzüne gülümseme, güldüren hareketleri, jest ve mimikleri tekrarlama gibi becerileri diğer bebekler kadar çok sergilemezler.
    Nedensiz ve uzun süreli ağlamaları olabilir. Fakat bu durum “Kolik Bebek” durumu ile karıştırılmamalıdır.
    Büyüdükçe ismi ile seslenildiğinde tepki vermeme, arkası dönük iken çağrıldığında dönüp bakmama, göz kontağı kurmama gibi durumlar ortaya çıkabilir.
    Birkaç çocuk bir arada iken, diğer çocuklar ile oynamak, onların elindeki oyuncağı çekip almak yerine, eline aldığı bir oyuncak ile dakikalarca tek başına ve amacına uygun olmayan şekilde oynadığı görülebilir.
    Dönen, ışıklı ve hareketli nesnelere karşı ilgisi vardır. Her çocuk ışıklı ve hareketli, sesli oyuncakları sever. Ama otizmli çocuklar için bu oyuncaklar adeta takıntı haline gelebilir.
    Sterotipik hareketler dediğimiz tekrarlayıcı hareketleri oluşmaya başlar. Sürekli olarak ve bilinçli olmadan yapılan bu hareketler içinde ileri geri sallanma, ellerini sallama, kendi etrafında dönme parmak ucuna kalkma ve parmak ucunda yürüme gibi hareketler olabilir.
    Duyusal hassasiyetleri olabilir. Kalabalık ortamlara girmek istememe, kokulara karşı hassas olma, farklı tatlara karşı töleransının düşük olması bunların içinde sayılabilir.
    İnce motor ve kaba motor gelişimi açısında yaşıtlarına oranla daha geriden gelebilirler. Gelişimsel olarak kendisinden beklenen yaşta olmasına rağmen, hala ayak değiştirerek merdiven inip çıkamamak, kalem tutamamak, bisiklet kullanamamak, işaret parmağı ve baş parmak ile kavrama hareketi yapamamak bunlar arasında sayılabilir.
    Konuşma gelişiminde de gecikmeler yaşanabilir. 3-4 yaşını geçmiş olmasına rağmen hiç ses çıkarmamak, anlamsız ses ve heceler çıkarmak, “Ekolali” dediğimiz papağan konuşması şeklinde konuşmak bunlardan bazılarıdır.

    Anne ve babalar için önemli olan iyi birer gözlemci olmak, çocuklarını iyi tanımaktır. Yukarıda sözü edilen bazı belirtiler otizmli olmayan çocuklarda da gözlenebilir.

    Bir çocuğun otizmli olup olmadığını belirlemek adına birtakım testlerin yapılması, çocuğun alanında uzman kişilerce gözlenmesi gerekmektedir.

    Bu nedenle çocuğunun gelişimi ile ilgili endişe duyan anne babalar, konuyla ilgili uzmanlardan destek almalıdır. Erken tanı ve erken başlatılan özel eğitim ile gelişme kaydetmiş hatta otizm duvarını aşmış pek çok çocuk vardır.

  • Ölüm, Terör ve Travma ..

    Ölüm, Terör ve Travma ..

    1-Şu anda insanları en çok korkutan ve tedirgin eden nedir?

    Aslında bizi en çok korkutan sürekli inkar ettiğimiz ancak hayatın bir gerçeği olan ölümdür. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bu gerçekliği inkar ederek gündelik hayatın ritmine kendimizi kaptırırız. Bu noktada sanki ölmeyecekmiş gibi yaşadığımız söylenebilir. O yüzden bir yakınımızı kaybetme, afetler ve terör olayları bizi inkar ettiğimiz ölümle burun buruna getirir. Daima bastırmaya çalıştığımız bu gerçekliğin aniden tüm şiddetiyle karşımıza çıkması elbette ki bizde korku ve kaygıya neden olur. İnsanların terör olaylarında ölümün daha da fazla bilincinde olduğunu görmekteyiz.

    2-Herkes ölümü aynı şekilde mi algılıyor?

    Hayır. Her bireyin kendine has olması bu kavrama bakış açısında da değişiklikler olmasına neden olur. Mesela bazı bireyler ölümü yalnızlık olarak görebilir. Kimi insanlara göre ölüm maddi dünyadan kurtuluş anlamına gelebilir. Kimi ölümü kabullenip hoş karşılarken, kimi ölümden nefret edip ondan korkabilir. Bu bakış açısından yola çıkarsak ölüme karşı hissedip düşündüklerimiz ölümle yüz yüze geldiğimizde nasıl hissedeceğimizi de belirler.

    3-Çocuklar ve ergenler ölümü nasıl karşılar?

    Bireyin yaşı elbette ki ölüme bakış açısını ve hislerini farklılaştırır. 50 yaşındaki bir insanla 10 yaşındaki bir çocuğun aynı şekilde düşünmesini bekleyemeyiz. Araştırmalar, çocukların büyüdükçe ölüme daha olgun bir yaklaşım geliştirdiklerini ortaya koymuştur. Çocukların zaman algısı bizden farklıdır. Onlar kısa süreli bir ayrılığı dahi bütünüyle bir kayıp şeklinde algılayabilir. 3 ile 5 yaş arasındaki çocuklar ölümün ne anlama geldiği ile ilgili çok az bir fikre sahip olabilir ya da hiç bir fikirleri olmayabilir. Ölümü uyku ile karıştırabilirler ya da ölmüş bireylerin tekrar yaşama döneceklerine inanabilirler. Yakın oldukları bir kişinin kaybı durumunda, kendisinin onun sözünü dinlemediği için öldüğünü düşünüp kendini suçlamaları görülebilir. Araştırmalar çocukların ortalama 9 yaşına kadar ölümü evrensel ve geri dönüşü olmayan bir durum olarak algılamadıkları sonucuna ulaşmıştır. 7 yaşın altındaki çoğu çocuk ölüme inanmaz, inansa da geri dönüşü olan bir durum olarak algılayabilir.

    Ergenlere baktığımızda ise ergenlerin ölümün uzak bir ihtimal olduğunu düşündüklerini görmekteyiz. Ölümün kaçınılabilir, görmezden gelinebilir olduğunu düşünebilirler. Bazı ergenler ise ölümün anlamını kavramaya çalışarak, kendi ölme ihtimaliyle yüzleşebilir. Ergenlerin ölüm kavramları çocuklarınkinden daha soyuttur. Mesela ergenlerin, ölümü ışık, karanlık, hiçlik gibi kavramlarla tanımladıklarını görebiliriz. Bununla bağlantılı olarak dini ve felsefi konulara ilgi duymaları mümkündür.

    4-Çocuğumuzla ölüm hakkında nasıl konuşmalıyız?

    Bu noktada en iyi strateji onlara karşı dürüst olmaktır. Çocuklar bazı şeyleri anlamayabilirler ancak sizin dürüst olmadığınızı sezer ya da sonradan fark ederlerse bu durum sizinle olan ilişkilerini yıpratır. Ayrıca sizin dürüst davranmamanız ve çocuğun konuyla ilgili farklı bir yerden bilgi alması, onda çatışmaya neden olur. Bu nedenle aileler çocuklarıyla ölüm hakkında konuşmaktan kaçınmamalı ve daima dürüst olmalılardır. Çocuğun ölüm hakkında sorduğu sorulara verilecek yanıt onun yaşına bağlı olarak değişir. Örneğin okul öncesi çocuklar daha büyük çocuklara oranla daha az ayrıntılı açıklamaya ihtiyaç duyar. Aslında onların asıl ihtiyacı olan sevildiklerini ve terk edilmeyeceklerini duyma isteğidir. Bunun yanı sıra çocuk kaç yaşında olursa olsun aileler duyarlı ve anlayışlı olmalı ve çocuklarını kendi duygu ve düşüncelerini söylemeleri konusunda cesaretlendirmelilerdir.

    5-Ölümle yüzleştiğimizde hangi evrelerden geçeriz?

    Kişinin ölümle yüzleştiğinde geçirdiği ilk evre inkardır. “bu benim başıma gelemez, bu imkansız” diye düşünür. Ancak bu geçici bir evredir. Sonrasında inkar yerini öfkeye bırakır. Kişi “neden bu benim başıma geldi?” diye sorar. Bu noktada yakınları onunla iletişimde zorlanabilir çünkü kişi bu öfkeyi onlara yansıtabilir. Bu evreden sonraysa kişi uzlaşmaya girer. Bu noktada bazı bireyler içsel olarak genellikle Allah”la bilinçsiz bir uzlaşma çabasında olur. Örneğin kişiler bir kaç ay ya da bir kaç hafta Allah”a ya da diğer insanlara adanmış bir yaşam sürmeye söz verirler. Bu süreç de zamanla yerini depresyona bırakır. Bu evrede kişi ölümün kesinliği kabullenmeye başlar. Kişi sessizleşip içine kapanabilir ve diğer insanları kendinden uzaklaştırmak isteyebilir. Zamanının çoğunda kederli haldedir, devamlı ağlamalar, uykusuzluk ya da çok uyuma görülebilir.

    Son olarak kişi bir huzur duygusu geliştirir ve kaderini kabullenir. Bu noktadan sonra duygusal acıları azalır ve yeniden hayata katılmaya başlar.

    6-Terör gibi travmatik bir yaşantıdan sonra kişide hangi psikolojik rahatsızlıklar görülür?

    Bu tarz olaylardan sonra kişilerin anksiyetelerinin ciddi ölçülerde arttığını ve bundan dolayı yaşam kalitelerinin düştüğünü görmekteyiz. Kaygıları nedeniyle çoğu durumdan kaçınarak kendilerini daha dar bir alanda yaşamaya mahkum edebilirler. Bu durum da, kişinin yaşama sevincini düşürerek hayatı sorgulamasına yol açabilir. Bu kaygılara rahatsızlık tanısını koymak için bir takım semptomların araştırılması gerekir. Her kaygı yaşayan kişiye anksiyete bozukluğu teşhisi konulmaz. Kişi semptomları karşılıyorsa ve toplumsal, kişisel ve mesleki uyumu bozuluyorsa dikkat etmemiz gerekir. Son zamanlarda geçirdiğimiz bu acılı ve sancılı günler elbette her birimizin hayatını ciddi anlamda etkiledi. Hepimiz kaygı duyuyor ve korkuyoruz. Bu anormal değildir. Korku ve kaygı insani duygulardır ve çoğu zaman uyum sağlayıcı bir işlevleri vardır. Bu aralar hepimiz az ya da çok kendimizin ve yakınlarımızın hayatından endişe ediyoruz, kalabalık yerlere gitmekten kaçınıyoruz, tanımadığımız insanlara kuşkulu gözlerle bakabiliyoruz. Bu durum terör gibi yaşamı tehdit eden bir olaya karşı verilen normal tepkilerdir. Ancak bu ve bunun gibi davranışlar artık kişinin hayatına ciddi ölçüde zarar veriyorsa, bu noktada destek alınması gerekebilir. Örneğin travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu yaygın anksiyete bozukluğu tedavi edilmesi gereken rahatsızlıklardır.

    7-Bu rahatsızlıkların neler olduğunu açıklayabilir misiniz?

    Travma sonrası stres bozukluğu, hayatı tehdit eden bir olaydan sonra ortaya çıkar. Kadın ve erkekleri eşit şekilde etkiler. Araştırmalar toplumun yüzde biri ile üçü arasında görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu tanının konabilmesi için bilinen bir stres kaynağının olması gerekir. Bunlara örnek olarak; savaş, terör, saldırıya uğramak, doğal afetler verilebilir. Bu bozukluğun başlıca üç özelliği vardır: Birincisi, travmatik olayı sürekli olarak zihinde yeniden yaşama, ikincisi sürekli bir aşırı uyarılmışlık durumu ve son olarak aşırı kaçınma davranışlarıdır. Örneğin kişi canlı bomba eyleminin yapıldığı mekanda bulunup, bu olayın yıkıcı sonuçlarını görmüşse, olaydan günler sonra bile zihninde tekrar tekrar o anları yaşatabilir. Bunu isteyerek yapmaz,hatta bu düşünceler zihnine dolduğunda başka şeyle uğraşıp onları kafasından atmak ister ancak yapamaz. Ya da olayı karabasan şeklinde sürekli rüyalarında görür. Sürekli uyarılmışlık durumu, kişinin sürekli huzursuzluk hissetmesi, aniden ürküp sıçraması ve uyku bozuklukları ile belirgindir. Kaçınma dediğimizde ise kişinin olmadık önlemler alması ön plana çıkar. Örneğin metrobüste travmatik bir olay yaşayan kişi metrobüs kullanmamak için arabayla 4 saatlik bir trafiğe katlanmayı tercih edebilir. Ya da hem kendine hem de diğerlerine bir şeyler uydurup metrobüsle gitmesi gereken yere gitmeyebilir. Başkalarının öldüğü olaylarda bu kişilerin sağ kaldıklarından dolayı bilinçli ya da bilinçsiz bir suçluluk duygusu geliştirdiği görülebilir. TSSB olaydan aylar hatta yıllar sonra gelişebilir. Belirtiler dalgalanma gösterebilir ve özellikle stresi tetikleyen olaylardan sonra belirtilerde artış olabilir. Akut Stres Bozukluğunun belirtileri travma sonrası stres bozukluğuna benzer ancak aradaki fark akut stres bozukluğunun en fazla dört hafta sürmesi ve travmatik olaydan sonraki dört hafta içinde ortaya çıkmasıdır. Bunun tersine travma sonrası stres bozukluğu olaydan sonraki herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir ve yaşam boyu sürebilir. Son olarak yaygın anksiyete bozukluğu kendini kaygı, somatik yani bedensel yakınmalar, otonomik hiperaktivite ve aşırı uyarılmışlıkla gösterir. Somatik yakınmalar arasında genellikle baş ağrısı, kas ağrıları( özellikle boyun ve sırtta) ve huzursuzluk görülür. Otonomik hiperaktivitede nefes darlığı, çarpıntı ve terleme vardır. Bu rahatsızlık altı aydan daha uzun sürer ve kişinin işlevselliğini bozacak derecede aşırı kuruntulara kapılma ile belirgindir. Bu hastalarda çoğunlukla anksiyeteye ek olarak depresyon gibi farklı bir psikiyatrik rahatsızlığın daha olduğu görülür.

    8-Bunlar ne şekilde tedavi edilir?

    Bu rahatsızlıklar kişinin hem kendisini hem de yakınlarını ciddi ölçüde etkiler. Bu nedenle mutlaka tedavi edilmesi gereklidir. Bu rahatsızlıklar genellikle en hızlı ve en iyi şekilde hem psikoterapi hem de farmakolojinin birlikte uygulanması sonucu yanıt verir. Bazı kişilerin sadece psikoterapi ile düzelme gösterdikleri de görülmüştür. Ancak özellikle belirtileri çok yüksek seviyede yaşayanların terapistin yanı sıra bir psikiyatrist eşliğinde ilaç tedavisine de başlaması gerekebilir. Psikoterapide genellikle kişi kaçınmaları ile yüzleştirilir, baş etme yöntemleri geliştirilir, farkındalıkları arttırılır, ve bilişsel açıdan yanlış, eksik şemaları gözden geçirilir. Ancak her birey biricik yani kendine has olduğundan kişinin bireysel özelliklerine ve yaşadığı sorunlara özel bir tedavi planı geliştirilir. Bu kişilerin genellikle olumsuza odaklandıkları, olumlu olaylar yaşasalar dahi zihinlerini daha çok olumsuz olaylara odakladıkları görülmektedir. Seanslarda bu noktanın üzerinde durularak danışana bu durumun fark ettirilmesi ve bununla baş edebileceği yöntemler geliştirmesi için ona rehberlik edilmesi önemlidir.

    9-Bu olaylardan etkilenmemek için ne önerirsiniz?

    Bu olaylardan etkilenmemek elbette imkansızdır. Ancak ruh sağlığımızı korumak için bir takım önlemler alabiliriz. Öncelikle güvenilir kaynaklar dışında internette gördüğümüz duyduğumuz her bilgiye itibar etmememiz gerekir. İnternetteki bilgiler faydalı olduğu kadar bize zarar verici de olabilir. Bu nedenle terör olayları ile ilgili çok fazla araştırma yapmak, her söylenilene inanmak kişiyi daha da fazla panikletebilir. Özellikle ailelerin çocuklarının internet kullanımını denetlemesi gereklidir. Onları internetten tamamen mahrum etmek, çocuğun isteğini daha da kamçılayabilir bu nedenle ebeveynin denetiminde ya da zararlı siteleri önleyici programlar kullanarak çocuğu korumak bir nebze de olsa mümkündür. Terörle yaşamaya alışmamız imkansızdır. Bu tarz bir duruma ne denli maruz kalırsak kalalım ilk yaşadığımız gibi etkilenmemiz bunun yanı sıra tedirginliğimizin ve öfkemizin artması kaçınılmazdır. Ancak hayat devam etmektedir ve bireyler olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam etmemiz son derece önemlidir. Ayrıca duygularımızı bastırmamızın bize yarardan çok zararı vardır. Tabii ki öfkemizi dışa vuralım kırıp dökelim demiyorum ancak bu öfkeyi atmamızın yollarını bulmamız içimize atmamızdan bastırmamızdan çok daha yararlıdır. Üzüntümüzü, korkumuzu yakın hissettiğimiz kişilerle paylaşmamız önemlidir. Bu şekilde karşımızdaki insanla endişelerimizi paylaşmamız bize sakinleştirir, yalnız olmadığımızı gösterir ve objektif bir görüş kazandırabilir. Bunun yanı sıra yaşadığımız bu travmatik olayların insan ilişkilerinde bozulmalar meydana getirdiğini görmekteyiz. Özellikle bu aralar diğer insanlarla iletişimimizde düşünmeden hareket etmemeye daha hoşgörülü ve sağduyulu yaklaşmaya özen göstermemiz gerekir.

    Kalabalık alanlara elimizden geldiğince gitmememiz önlem açısından faydalıdır. Bu durumda boş kalan zamanlarımızı örneğin avm ye gitmek yerine, uzun yürüyüşlerle, sevdiğimiz insanlarla ev ziyaretlerinde vakit geçirmeyle doldurabiliriz. İnançlı insanların dine yönelmesi onların içinde bulundukları boşluğu doldurur, kaygılarını hafifletir. Bu sebeple maneviyata yönelmek oldukça önemlidir. Ayrıca kişinin merak ettiği korktuğu şeyler hakkında bilgilenmesi de önemlidir. Bilmediklerimiz bizi daha çok korkutur. Bu nedenle merak ettiğimiz konularda uzmanların yazdığı kaynaklara başvurabiliriz.

  • Çocuğum beni ısırıyor, bana vuruyor

    Çocuklar dünyaya geldikleri ilk andan itibaren sürekli olarak keşfetme ve öğrenme süreci içindedirler. Önce kendi bedenlerini sonra başkalarının bedenlerini ve tüm çevreyi keşfederler.

    Bu keşif içinde sosyal öğrenmeyi de barındıran bir keşiftir. Çünkü çocuklar şiddet ve zarar verme dürtüleri ile doğmazlar. Belki belli ölçüde genetik özellikler barındırırlar ama kendisine ya da başkasına zarar verme süreci öğrenilen bir süreçtir.

    Özellikle 18-24 aylık çocukların gelişim sürecine baktığımızda, bu yaş çocukların ben merkezci olduklarını, inatçı olduklarını ve model alarak öğrenme süreci içinde olduklarını görüyoruz.

    Bu yaş çocuğu her şey benim olsun ister, her şeye dokunmak, her şeye sahip olmak ister. İstekleri yapılmadığı zaman tepki gösterir. Bu gösterdiği tepki anne babası ile arasındaki iletişim ve etkileşime göre kendini yere atma, aşırı ağlama, kafasını duvara vurma, kendini kusturma, ısırma ve vurma şeklinde olabilir.

    İnat döneminde olan ve adeta kanının son damlasına kadar inatlaşabilen bu dönme çocuklarının göstermiş oldukları bu davranış problemlerini ortadan kaldırmak için, anne babanın da aynı oranda inatlaşması işleri çığrından çıkarır.

    Bir tarafta ağlayan kendini yere atan bir çocuk, öbür tarafta “Yeter artık sus diyorum sana, suuus” diye bağıran anne baba tabloları size oldukça tanıdık gelebilir.

    Bu ağlama ve bağırmaların sonu vurma ve ısırmaya kadar gidebilir. Çocuk hem kendini hem de anne babasını ısırma eğilimi içinde olabilir.

    Çocukların ağrı eşikleri bizden çok daha yüksek olduğu için, özellikle kendilerini ısırdıklarında bir de duydukları öfkenin de etkisi eklenince ağrıyı fazla hissetmeyebilirler.

    Yine çocuklar sahip oldukları gücün çok da farkında olmadıklarından ve kontrolsüz güç kullandıklarından anne babaya vurduklarında ya da onları ısırdıklarında, onları ne kadar çok acıtmış olduklarını fark etmeyebilirler.

    Isırılan ya da kendisine vurulan anne baba, o acı ile refleks olarak çocuğu iter, çocuk yere düşer ve daha şiddetli ağlamaya devam eder.

    Bu bir kısır döngüdür…

    Çocuklar neden bu olumsuz davranışları sergilerler

    Kendini savunma
    – Stres verici bir durumda olma
    – Rutinin bozulması
    – Aşırı düş kırıklığı ya da öfke
    – Yetersiz dil gelişimi
    – Aşırı uyaran
    – Yorgunluk
    – Yetişkin denetimi yoksunluğu
    – Etrafındaki öfkeli ve saldırgan davranışları taklit etme

    Peki çocuğunuz sizi ısırıyor yada size vuruyorsa ne yapmalısınız. İşte size bazı ip uçları

    Çocuğunuzda ısırma ya da vurma davranışı varsa, artık siz de bu davranışı hangi olaydan sonra geleceğini az çok tahmin edersiniz. İlk yapmanız gereken bu davranışlar olmadan engellemektir.
    Çocuğunuz sizi ısırmaya yeltendiğinde ya da vurmak için elini kaldırdığında onu durdurmak önemlidir.
    Çocuğunuzu engellerken “Vurma, ısırma, ben sana kaç kere vurma dedim” gibi cümleler kullanmayın.
    İçinde “me-ma” olumsuzluk ekleri içeren uyarı sözcükleri çocukların bu davranışı daha çok yapmasına sebep olur.
    Çocuğunuzu bir hışımla itmeyin.
    Karşılık olarak siz de onu ısırmayın ya da ona vurmayın. “Gel ben de seni ısırayım, ben de sana vurayım, bak nasıl acıyor” gibi davranışlarla bu olumsuz davranışları azaltamazsınız, aksine arttırırsınız.
    Anne babası tarafından ısırılan çocuk için, ısırma davranışı artık meşru hale gelmiş olur ve o sizi daha çok ısırmaya başlar.
    Çocuğunuzu engellerken ya da ısırma vurma gerçekleştikten sonra “Böyle yaptığın zaman çok üzülüyorum, niye beni üzüyorsun, bak şimdi ağlarım” gibi ifadeler de kullanmayın.
    Çocuk zihni şöyle çalışır. Eğer anne baba çocuğa üzüldüğünü söylüyorsa, onları üzen davranışa son verilmez, aksine davranış artarak devam eder.
    En uygun ifade tarzı şu olacaktır. “böyle davranmanı istemiyorum, beni ısırmandan hoşlanmıyorum”
    Bunu söylerken ifade tarzınız ve beden diliniz de net olmalıdır. Örneğin “Anneciğim beni ısırmanı istemiyorum” şeklindeki bir ifadenin çocuğun gözünde hiçbir değeri yoktur
    Siz de kendi davranışlarınızı kontrol edin. Çocuğunuzu ısırarak mı seviyorsunuz, çocuğunuzun yanında başka çocukları severken poposuna vurarak mı seviyorsunuz. Çocuklar model alarak öğrendikleri için, siz fark etmeden sizi model almış olabilirler
    Çocuğunuz sizi ısırdığı ya da size vurduğu zamanlarda ona uzun nutuklar ve bitmek bilmeyen nasihatlar etmeyin.
    Aksine sizi ısırmadığı ve vurmadığı bir zamanda, onunla bu konuyu konuşup, bu durumdan ne kadar rahatsız olduğunuzu anlatın.

  • ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN GELİŞİMİ

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN GELİŞİMİ

    Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi 
    Kendini olup bitenden sorumlu tutmaz.

    “Ali 9 yaşında üçüncü sınıf öğrencisi. Bilgisayar mühendisi olan bir kuzeni var. Onunla beraber olduklarında, kuzeni ona mesleği ve çalıştığı yer hakkında bir sürü şey anlatıyor. Ali de bilgisayar mühendisi olmak istiyor ama ufak bir problemi var; bu dönem notları pek iyi değil. Verilen ödevleri yapıp ertesi gün okula getirmesi gerekirken, o bunu yapmıyor. Hangi kitabını okuldan eve getirmesi gerektiğini unutuyor. Bazen de ödevini yapıyor ama çantasına koymayı unutuyor. Çantasına koysa da öğretmene vermeyi unutabiliyor. Kısacası Ali ödevleri konusunda yeterince sorumluluk almıyor.”
    Her gün bu ve benzeri başka durumlarla karşılaştığınızda aklınızdan neler geçiyor? Anlaşmaya vardığınız halde çocuğunuz sorumluluklarını yerine getirmeyi ihmal ediyorsa ve siz onun yerine ödevlerini okula getiriyorsanız sorumluluk konusunun üstünde durulması gerekiyor demektir.

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK DUYGUSUNUN GELİŞİMİ
    Sorumluluk;
    1) Kurallara uyma,
    2) Tercihlerin ya da seçimlerin sonucuna katlanma,
    3) Başka insanlara ve onların haklarına saygı gösterme,
    olarak ele alınabilir. 

    Kişisel farklılıklar söz konusu olsa da, sorumluluk kazandırmaya yönelik her sürecin “temel” ve “değişmez” öğeleri vardır. Bunlar; 

    • Bilgilendirme: Çocuğun davranışında istenen değişimin gerçekleşebilmesi için önce, çocuğun bu değişim hakkında bilgilendirilmesi gerekir. Onun bu değişimi bir ihtiyaç olarak görebilmesi için, nedenleri hakkında bilgi vermek önemlidir. 

    Kuralların neden konduğu ve sorumluluğun önemi anlatılmalıdır. Çocuklar, niçin bazı işleri yapmak zorunda olduklarını bilirlerse, ne zaman ailelerine yardımcı olmaları gerektiğini, ne zaman bağımsız davranabileceklerini de öğrenmiş olurlar.

    • Takip: Bilgilendirmeden sonra, çocuğun söz konusu davranışı gösterebilmesi için ona bir süre tanınması gerekir. Bu süre içerisinde yapılan takip sonucunda sorumlu davranışın ortaya çıkıp çıkmadığına, ne sürede ortaya çıktığına, hangi zamanlarda davranışın yapıldığına/yapılmadığına dikkat edilmelidir. 
    • Geri bildirim: Belli bir süre sonra gidişat hakkında bilgilendirmek gerekir. Eğer istenen sorumlu davranışın sayısında artış varsa uygun pekiştireçlerle motive edilmeli, eğer beklenen sorumlu davranışın ortaya çıkmasında sıkıntılar varsa, bu sıkıntılar ve olası nedenlerinin çocukla paylaşılması gerekir. 
    • Hatırlatma: İstenen davranış eğer gerçekleşmiyorsa yeniden hatırlatma sürecine gidilmelidir. Yeniden bilgilendirme ile başlayan bu süreç, davranış oturana kadar devam etmelidir.

    Yukarıda anlatılan bu öğeler, sadece sorumluluk kazandırma sürecine ait değildir; temel alışkanlıkların oturmasında, kuralların belirlenmesinde, kısaca yaşantımızı düzenleyecek her türlü önlemde bulunması gereken öğelerdir ve ancak kararlı ve sabırlı bir tutumla yaklaşıldığında davranışın oturması sağlanabilir.

    Sorumluluğun gelişimi çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Ancak, genel gelişim özellikleri açısından değerlendirdiğimizde, çocukların evde yerine getirebilecekleri sorumluluklarını bilmek, bize beklentilerimizi ayarlayabilmemiz açısından yardımcı olabilir. Çocuklara sorumlulukları öğretirken motivasyonu unutmamak gerekir. Yapması keyifli olan, sonucunda güzel ve övünülecek bir durum yaratan davranışlar ile ilgili sorumlulukları kazandırmak daha kolay olacaktır. Örneğin masayı kurmaya yardım etmek masayı temizlemeye ve kaldırmaya yardım etmekten daha eğlencelidir.
    Buna göre;

    6 yaş;

    •  Tek başına giyinip soyunması,
    •  Sofrada tek başına yemeğini yemesi,
    •  Oyuncaklarını toplayabilmesi,
    •  Üzerinden çıkardığı kıyafetleri yardımla katlayabilmesi,
    •  El-yüz temizliğini yapabilmesi,

    7 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  Çantasını hazırlaması,
    •  Başladığı işi bitirmesi,
    •  Kuş, balık gibi hayvanları beslemesi,
    •  Proje ve ödevlerini hazırlaması,
    •  Dişlerini fırçalaması,

    8 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  Hatırlatmadan öz bakımını yapması ve odasını toplaması,
    •  Okuldan gelen mesajları iletebilmesi,
    •  Dersleriyle ilgili sorumlulukları alabilmesi,

    9-11 yaşlar arası; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  İlgilerini belirleyip, zaman planlaması ve günlük programlar yapabilmesi,
    •  Zamanını iyi kullanması,
    •  Ev dışı yakın yerlere gidip gelmesi,
    •  Arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurması,
    •  Alışveriş yapması.

    Sorumluluk duygusu her ne kadar bir takım görevleri yerine getirmek için gerekli bir beceri gibi düşünülse de aslında bireyin kendi becerilerini geliştirmesi, davranışlarının sonucunun farkında olması ile ilgilidir. Sorumluluk duygusu ile özgüven gelişimi arasında oldukça güçlü bir ilişki vardır. Kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılama becerisini kazanan çocuğun ebeveynlerine veya diğer yetişkinlere duyduğu bağımlılık giderek azalır. Davranışlarının sonucunu yaşadıkça, gelişen becerilerini kullandıkça çocuğun kendine olan güveni artar. Becerilerini kullanması ve geliştirmesi için fırsat verilmeyen çocukların yeterlilik duygusu ve özgüven gelişimleri de sınırlı kalır.

    Çocuklara Sorumluluğu Ne Zaman ve Nasıl Öğretmek Gerekir? 

    İlk adımlar zordur ancak çocuklar kendi başlarına ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini fark ettikçe kendilerine olan güvenleri artacaktır.

    Aslında bu sorunun cevabı gelişim dönemlerinde gizlidir. Anne-baba olarak çocuğunuzun yapabileceği her şeyi kendi başına başarması için ona fırsat verin. Beceriler kullanıldıkça gelişir. Yemek yiyebilen bir çocuğa yemek yedirmeye devam etmek hem onun becerisinin gelişmesine hem de yeterlilik duygusuna zarar verebilir. Çünkü nasıl bizler bir işi başardığımızı görmekten zevk alırsak aynı keyif alma duygusu çocuklar için de geçerlidir. Anne baba olarak onların bu keyfi tatmalarına destek olmak önemlidir.

    Sorumlulukların kazanılmasında anne-babaya düşen bir diğer rol ise, istenilen davranışları sergileyen bireyler olmalarıdır. Çocuklar çok iyi gözlem yeteneğine sahiptirler. Anne-babanın çocuklarına öğretmek istedikleri davranışlar için model oluşturması etkili bir yöntemdir. Eğer anne-baba günlük hayat ile ilgili sorumlulukları zorla, isteksizce gerçekleştiriyor ya da aksatıyorlarsa çocuk için de sorumluluklar kaçınılması gereken durumlar anlamına gelecektir.

    Çocuklar “yaşayarak-yaparak” öğrenirler. Bu nedenle sorumluluk duygusunun gelişmesinde en etkili yöntemlerden biri çocuğun davranışının sonucunu yaşamasına fırsat vermektir. Anne-babalar genellikle çocuklarını olumsuzluklardan koruma içgüdüsüyle hayatı çocuklar için kolaylaştırmaya çalışırlar. Tüm bunlar kısa vadede çocuğu olumsuz sonuçlardan korur gibi görünse de uzun vadede maalesef kişilik gelişimini, özgüven oluşumunu olumsuz olarak etkileme riskini taşırlar. Biri her gün sizin için işlerinizi yapsa siz işinizi yapmak için çaba gösterir miydiniz? Çocuklar da doğal olarak anne-baba tarafından desteklenen becerilerini geliştirmeye ihtiyaç duymazlar, daha doğrusu duymuyor gibi görünürler ama bir gün anne-baba desteğini azalttığında o zaman büyük zorluklar yaşarlar. Çünkü zamanında gelişmeyen becerileri sonradan kazanmak için çok daha fazla emek harcamak gerekir. Her yeni beceri başta acemice girişimlerle başlar. Bu nedenle çocukların sorumlulukları öğrenirken zamana ve anne-babanın sabrına ihtiyaçları vardır. Yemeğini kendi başına yemeğe başladığında döküp saçması normaldir ya da bardağı taşırken elinden düşürmesi. Bu tip durumlarda anne-babanın eleştirel davranması “bırak dökeceksin, sen yapamazsın” gibi geri bildirimler vermesi ya da daha hızlı sonuçlar istedikleri için kendilerinin yapmaları sorumlulukların kazanılmasını engelleyebilir.

    ÖNERİLER…
    Olumlu geri bildirim: Her yeni davranışın öğrenilmesi ve tekrar edilmesi ve pekişip alışkanlık haline gelmesi için olumlu geri bildirime ihtiyaç vardır. Anne-babanın ilgi ve onayı istenilen davranışların öğrenilmesinde anahtardır. Çocuklar her zaman olumlu ilgiden destek almazlar bazen anne-babanın kızdığı onaylamadığı bir davranışı yaparak, olumsuz ilgi alarak istemeyen bir davranışı sergilerler. Çocuklara ne yapmamaları gerektiğini değil de, ne yapmaları gerektiğini söylemek burada önem kazanır. Olumsuzdan gitmek olumsuz davranışı istemeden pekiştirmeye neden olabilir. Oysa iyi, doğru ve gerekli olduğunu düşündüğümüz davranışları fark etmek ve enerjiyi bunları övmek için kullanmak daha verimli olacaktır. Çocuklar anne-babalarının ilgi ve onayını isterler. Olumlu davranışa odaklanmak, olumlu davranışla ilgili geri bildirimler vermek istenilen davranışı geliştirmenin en etkili yoludur. Eğer çocuğunuza kardeşini ağlattığında kızmak yerine onunla sakin bir şekilde oynadığı anda ilgi gösterirseniz istenilen davranışa ilgi göstermiş olursunuz. Bu tabi ki olumsuz davranışa izin vermek anlamına gelmemelidir. Sadece gelişmesini istediğimiz davranışı desteklemeniz,
    pekiştirmeniz gereklidir.

    Bütünü parçalara bölmek: Çocuğunuza öğretmek istediğiniz davranış ne olursa olsun mümkün olan en basit basamaktan başlayın. Bir yetişkin bile dağınık bir odaya girdiğinde nereden başlayacağını bilemeyip umutsuzluğa düşebilir. Eğer çocuğunuzun odasını toplamasını istiyorsanız öncellikle işleri basamaklandırın. Birinci basamak oyuncakları kutularına yerleştirmek, ikinci basamak kirli ve temiz çamaşırları ayırmak, kirlileri kirli sepetine, temizleri ait oldukları yerlere yerleştirmek olabilir.

    Seçme sansı vermek: Çocukların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmalarını
    sağlarsanız verdikleri kararlar ile ilgili sorumluluk almalarına ve kendilerine olan güvenlerinin gelişmesine yardım edersiniz. Kendileri için uygun olanı seçme becerisini kazanmaları önemlidir. Ayrıca alternatifler arasında seçme şansları olduğunda alınan kararı benimseyip uygulama olasılıkları daha fazladır. Tabi ki seçim yapılacak alternatifler anne baba tarafından belirlenip sınırlandırılabilir.

    Her şeyin bir yeri olsun: Evdeki her eşyanın belli bir yeri olduğunu bilmek çocukların etrafı düzenli tutmasına yardımcı olabilir. Neyin nerde olduğunu bilmek çocuğa güç verir. Düzenli bir ev ortamı çocuğun düzenli olmayı öğrenmesinde etkilidir. Ancak daha da önemlisi bu düzenin sağlanmasında çocuğun da rolü olmalıdır. Kirlenen pantolonunu kirli sepetine atmak, okuduğu dergiyi gazeteliğe koymak, meyve suyu şişesini tekrar buzdolabına kaldırmak gibi günlük hayata dair işlerde çocukların da sorumlulukları olmalıdır.

    Model olma: Birçok davranışta olduğu gibi sorumluluk bilincini kazandırma sürecinde yetişkinlerin örnek davranışları önemlidir. Yetişkinlerin kendi yaşantılarına ait sorumluklara gereken özeni göstermeleri, çocukların dikkatini çeker ve onların tutumlarını gözlemleyerek daha iyi öğrenirler.

    Evdeki yardımcının rolü: Ev işlerine yardım eden kişilerin de çocukların sorumluluk bilinci kazanmasında etkisi vardır. Eğer her gün biri yatağını topluyorsa uzun yıllar yatağını toplamayı öğrenmeye gerek duymayacaktır. Bu konuda hem yardımcınız hem de çocuğunuzla konuşarak sorumluluk alanlarını netleştirin.

    Bireysel sorumluluktan sosyal sorumluluğa: Çocuklarda sorumluluk bilincini geliştirmek için, küçük yaştan itibaren önce,
    • Kendi ile ilgili sorumlulukları öğrenmesini desteklemek (çıkardığı kıyafetleri katlayıp yerine koymak, oyuncak ya da eşyalarını kullandıktan sonra yerlerine kaldırmak)
    • Daha sonra ev ile ilgili sorumlulukları paylaşmasını beklemek (yemekten sonra tabağını lavoboya koymak vb)
    • Son olarak da sosyal sorumluluklar konusunda model olmak (ağaç dikmek, ihtiyacı olanlara yardım etmek, yerlere çöp atmamak) sorumluluk bilinci kazandırmak için önemli adımlardır. 

    Söylemeye Gerek Yok:

    • Dolan çöp kovası boşaltılır.
    • Sofra kurulmasına yardımcı olunur.
    • Kirli çamaşırlar sepete koyulur.
    • Bilgisayardan önce ev ödevleri bitirilir.
    • Herkes kendi odasını düzenli tutar.
    • Telefon konuşmaları 5 dakikayla sınırlıdır vb.

    ÖZGÜVEN

    Özgüvenli çocuklar yetiştirmek hepimizin isteğidir. Özgüven, kişinin yapabildikleri ve yapamadıklarıyla, olumlu ve olumsuz duygularıyla, yetenekleriyle, korkularıyla, kendini doğal olarak kabul edebilmesi ve kendiyle barışık olmasıdır.

    Bireyin sahip olduğu özgüvenin doğuştan mı geldiği yoksa sonradan mı kazanıldığı birçok bilimsel araştırmalara yön veren bir tartışma konusudur. Hepimiz belli kişilik özelliklerini geliştirmeye yönelik olarak dünyaya geliriz. «İçedönüklük» ve «dışadönüklük» de bu kişilik özelliği kategorilerinin arasında yer alır. Her ne kadar dışadönük çocukların özgüvenin daha yüksek olma olasılığı olsa da, «dışadönüklük» genlerinin bazı çocuklarda doğuştan var olması ileride tam anlamıyla özgüvenli olacaklarının garantisi değildir. Bunun yanında doğuştan içedönük ve sakin çocuklar özgüven sıkıntısı çeker diye birşey de yoktur.

    Her bebek doğduktan sonraki birkaç haftada isteklerini talep etme konusunda oldukça
    rahattır. Ancak keşke her çocuk 5 yaşına geldiğinde de aynı şeyleri söyleyebilseydik. Bireyin
    karakteri ve davranışlarının önemli bir kısmı doğuştan belirli olmasına karşın önemli bir bölümü de çevresel etkenlerle şekillenmektedir. Dolayısıyla özgüvenin edinilmesinde doğuştan getirdiğimiz özelliklerden ziyade özgüvenin sonradan nasıl kazanıldığı özellikle merak konusu olmaktadır. Çocukların, ideal olarak, içlerindeki maceraperest ruhu tatmin edebilecekleri, hiçbir kısıtlama olmadan araştırabilecekleri bir çevreye gereksinimleri vardır. Bugünkü koşullarda ortalama bir evde çocukların cesaretinin koşulsuz olarak kısıtlanacağı bir gerçek, ama çocukların merak duygusu ve özgüveninin gereksiz birtakım tehlike ve sınırlamalar nedeniyle engellenmesini de önlemeniz gerekir.
     

    ÇOÇUĞUNUZUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN BAZI ÖNERİLER 
    • Çocuğa sınırların belli olduğu ve sevginin açıkça ifade edildiği olumlu bir ev yaşamı sağlanmalıdır. Böyle bir ev ortamında yetişen çocuğun, hem akademik, hem de kişisel özgüveninin temeli oluşturulmuştur. 
    • Anne-babanın çocuğundan beklentileri onun yetenekleri ve yapabilirliği ile kıyaslandığında gerçekçi olmalıdır. 
    • Okulla ilgili yetersizliklerinden çok başarılarının üzerinde durulmalıdır. Bir dersten aldığı düşük bir not, diğer dersteki çalışma ve başarısını gölgelememelidir. 
    • Başarıyla sonuçlanmasa bile çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “İyi çalışman beni mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir. 
    • Başarıları kadar gösterdiği gelişme ve ilerlemeler de çocuğun dün yapamadıkları ile bugün yapabildikleri karşılaştırılarak somut olarak ortaya konmalıdır. 
    • Çocuğa kendi işini kendisinin yapması için fırsat tanınmalı, kendi başına yapabileceği işler bir yetişkin tarafından yapılmamalıdır. 
    • Sosyal becerilerini geliştirmek için sorunu onun adına çözülmemeli, çözüm bulmasına yardımcı olunmalı, alternatifler üzerine düşünmesi sağlanmalıdır. 
    • Başladığı işi bitirmesi konusunda motive edilmeli, destek ve model olunmalıdır. 
    • Başarısız olduğunda nedenlere birlikte bakıp daha sonraki denemeleri için yüreklendirilmeli, mücadele etmesi sağlanmalıdır. 
    • Çocuğun; duygu, düşünce ve inançlarını; açık dürüst ve başkalarının haklarını ihlal etmeden, karşısındaki kişiyi aşağılamadan ve incitmeden ifade etmesi sağlanmalıdır. 
    • Duygularını ifade etmesi, yaşadıklarını paylaşması konusunda ona model olunmalıdır. Konuşmaya başladığında onu sonuna kadar dinlemek, onun anlatmak konusundaki motivasyonunu ve kendini ifadesini arttıracaktır. 
    • Çocuk haklı olduğunda haklılığı vurgulanmalı, haksız olduğunda hataları ve nasıl düzeltilebileceği konuşulmalıdır. 
    • Kendi kararlarını verebilmesi için uygun ortam yaratılmalı ve tercihlerinin sonuçlarına katlanması sağlanmalıdır. 
    • Evde düzenli olarak belli konularda sorumluluk alması sağlanmalı ve aldığı sorumlulukları yerine getirip getirmediği izlenmelidir. 
    • Çocukla konuşurken yere çömelmeli ve onun göz seviyesine inilmelidir; bu ona önemli olduğu mesajını verir. Onun da diğer kişilerle iletişiminde göz teması kurmasına özen gösterilmelidir. 
    • Çocuğun mümkün olduğu kadar farklı sosyal ortamlarda bulunması sağlanmalı, değişik insanları, çevreleri ve ortamları tanıması için fırsat verilmelidir. 
    • Girdiği farklı sosyal ortamlarda başarabileceği görevler alması sağlanmalıdır. 
    • Çocuğun zamanını verimli kullanması için onu yönlendirmek gerekir. Kendi kendisini meşgul edebileceği konular konusunda rehberlik edilmeli, kendine yetebildiğini görmesi sağlanmalıdır. 
    • Hoşlandığı, başarılı olabileceğine inandığı, yetenekli ve ilgili olduğu alanda bir hobi edinmesi sosyalleşmesi ve özgüveninin gelişmesi açısından önemlidir. 
    • Ailedeki tüm bireylerin, kişisel sorunlarını, aile içi sorunlarını, başlarına gelen iyi-kötü olayları konuşup paylaşabildiği ortamlar yaratılmalıdır. Bu toplantılar aile içi uyumu ve huzurlu birlikteliği geliştirecektir. 

    Tüm bunlar çocuğun sosyalleşmesine ve özgüveninin gelişmesine yardımcı olacaktır. Unutulmamalıdır ki özgüven gelişimi bir süreçtir. Tek bir doğru davranışla harika sonuçlar elde edemeyeceğimiz gibi tek bir yanlışımızla da yerle bir olmayacaktır. Gelişim süreci içerisinde çocuk pek çok sorun durum ile karşılaşacaktır. Sizlere düşen görev çocuklarınızın kırılganlıklarını törpüleyerek sorunlarla baş etme becerilerini güçlendirmektir.

  • Çocuklarda gelişim değerlendirmesi nasıl yapılır

    İster sağlıklı olsun isterse gelişim sorunu olsun, çocukları gelişimsel olarak izlemlemek ve değerlendirmek önemlidir. Anne babaların gözünden kaçan detaylar, bazen gelişimsel olarak önemli olabiliyor. Çocuğun gelişimsel olarak yaşıtlarından geride ya da ileride olma durumunda, çocuk kadar anne babanın da yönlendirilmesi ve onlara doğru rehberlik yapılması gerekmektedir.

    Bu amaçla uygulanan gelişim testleri bulunmaktadır. Bir çocuğa gelişim testi uygulamak için, gelişimsel olarak risk altında olma zorunluluğu yoktur. Genel gelişim durumunu takip etmek, kazanmış olduğu bilgi ve beceri düzeyini belirlemek adına da gelişim testi yapılabilir.

    Ancak gelişim testi ile zeka testi birbirine karıştırılmamalıdır. Gelişim testi doğum sonrasında ve onu izleyen süreçlerde uygulanabilir, ancak zeka testinin yapılabilmesi için çocuğun 6 yaşını doldurmuş olması gerekmektedir.

    Gelişim testinde çocuklar 5 ana gelişim alanında değerlendirilir.

    Zihinsel gelişim
    Sosyal- duygusal gelişim
    Motor gelişim
    Dil gelişimi
    Özbakım gelişimi

    Özbakım gelişimi ile ilgili maddeler çocuğun anne ya da babasına sorularak doldurulmaya çalışılır, ancak diğer gelişim alanlarında çocukla birebir uygulama yapılır.

    Bu uygulama sırasında önce çocuğun takvim yaşı gün/ay/yıl olarak hesaplanır ve bu aralıkta ondan beklenen becerileri yapıp yapamadığı test edilir.

    Uygulama sırasında testi yapan kişi çocuğa tardım etmez, onu yönlendirmez. Sadece soruları sorar ya da yönergeleri vererek çocuğun bu yönergeler uygun davranıp davranmadığını gözlemler.

    Tercihen test sırasında anne ya da babadan biri içeri alınmaz. Çünkü anne babalar çocuklara sorulan sorulara onlardan önce cevap verme ya da cevabı bulması konusunda çocuğa yardımcı olma eğiliminde bulunmaktadırlar.

    Ancak çocuk kaygılı ise ve bu kaygı düzeyi test performansını etkileyecekse anne ya da babadan birisi içeri alınabilir. Anne babaya çocuğun cevapların aya da sessiz kalışlarına müdahale etmemelri, doğru cevap verdiğinde alkışlamamaları tembih edilir. Anne baba çocukla göz teması kuramayacakları bir düzende oturtulur.

    Gelişim testinde amaç, çocuğun kendi yaş aralığı içinde kendisinden beklenen becerilere sahip olup olmadığını belirlemek olduğu için, test ileri aşamalara götürülmez. Örneğin 4 yaşındaki bir çocuğa gelişim testi uygulanıyorsa ve çocuk 4 yaş becerilerinin hepsinde başarılı ise, 5-6 yaş düzeyi sorular sorularak yaşıtlarında ne kadar ileride bir gelişime sahip olduğu konusunda yargıya varılmaz.

    Eğer anne baba çocuklarının yaşıtlarından daha ileride bir gelişime sahip olduğunu düşünüyorsa, bunun için 6 yaşını beklemeli ve zeka testi yaptırmalıdır.

    Gelişim testi sonucunda eğer çocukta bir ya da birkaç gelişim alanında yaşıtlarında geride olma durumu tespit edilirse, detaylı bir gelişim taraması için farklı alanlara da yönlendirilebilir.

    Örneğin, tüm gelişim alanlarında yaşıtlarının düzeyinde fakat dil gelişim alanında geride çıkan bir çocuk, işitme taraması yapılması adına odyolojiye yönlendirilebilir.

    Ya da fiziksel gelişim alanında kendisinden beklenen becerileri sergileyemeyen bir çocuk, detaylı tarama için ortopediye yönlendirilebilir.

    Gelişim testi 6 ayda bir tekrarlanabilir. Test sonucuna göre çocuk gelişim takibine alınmışsa, her ay test tekrarlanmaz ama her ay kontrol sırasında hangi becerileri kazandığı, gelişim hızı takip edilir. Gerekli görülürse aileye ev destek programı hazırlanır.

  • İNATÇI ÇOCUKLAR VE ANNE BABA TUTUMLARI ..

    İNATÇI ÇOCUKLAR VE ANNE BABA TUTUMLARI ..

    Alışveriş merkezlerinde, restoranlarda, oyuncakçıda, sokakta istediği şey yapılana kadar ağlayan, bir eliyle annesinin elini tutarken diğer eliyle ona vurmaya çalışan, eline gecen her şeyi fırlatan, hatta kendini yere atan çocuk manzaralarına çoğumuz şahit olmuşuzdur. Birçok çocuk, “yüzümü yıkamak istemiyorum”, “o kazağı giymeyeceğim”, “kahvaltı yapmayacağım”, “araba koltuğuma oturmayacağım”, “okula gitmeyeceğim” diyerek başladığı günü “pijamamı giymem”, “dişimi fırçalamam”, “yatağımda uyumam” diyerek tamamlar.

    Çocuklardaki inatçılık davranışının, ailelerin en çok yakındığı konu olduğunu ayrıca bu davranışla nasıl baş edecekleri hakkında çok tereddüt yaşadıklarını gözlemledik. Bu yüzden, önce inatçı davranışların sebeplerine, sonra da bazı çözüm önerilerine yer vermek istiyoruz.
    İnatçılık; çocuğun duygusal gelişiminin bir parçasıdır. 2–6 yaşlar arasında daha belirgin yaşanır. Çocuk, “ben” duygusunun gelişimi ve bağımsız olma isteğinin ortaya çıkmasına paralel olarak inatçı davranışlar gösterir.

    2 yaş dönemindeki çocuk, yürüme ve konuşma becerisi kazandıktan sonra inatçı davranışlar göstermeye başlar. Anne- babanın söylediğinin tersini yapmaktan zevk alır gibidir. “Yapma!” dedikçe istenmeyen davranışı tekrarlar. 4 yaşa da uzayabilen bu süreçte, bedensel olarak (kas, kemik, sinir sistemi) hızla geliştiğinden uyum sağlamakta zorlanır. Dengesiz, kararsız, olumsuz, her şeye “hayır!” diyen asi bir kişilik sergiler. 

    Bağımsızlık çabası içindedir. Yardım istemez. Ancak, anne-babaya da ihtiyacının olduğunun farkındadır. Bu yüzden zıt davranışlar arasında gider gelir. Anne ile en sık tartışmalar tuvalet ve yemek konusunda yaşanır.

    4 yaş döneminde ise çocuk, kendi başına buyruk, etrafta dolaşan, çok konuşan, sürekli soru soran ama cevabını dinlemeye sabrı olmayan, başladığı işi yarım bırakan tutumlar sergiler.

    5 yaş dönemi çocuğu, daha olumlu, kurallara uyan, uysal bir portre çizerken, 6 yaş çocuğu inatçı ve olumsuz davranışları ile 2 yaşına geri dönmüş gibidir.

    Görüldüğü gibi, çocukların bu dönemlerde inatçı ve olumsuz davranışlar göstermesi aslında gelişimsel süreçler bakımından beklenen bir durumdur. Bazı psikologlar bu döneme “Erken Ergenlik” adını verirler. Davranışların kendisi her ne kadar olumsuz olsa da, kaynağı aslında olumludur. Çünkü gelişmekte olan çocuk enerjik ve meraklıdır. Güçlü bir benlik duygusu kazanmaya ve varlığını onaylattırmaya çalışmaktadır.

    Bu döneme kurallar ve sınırları oturtmak için iyi bir fırsat gözüyle bakılmalıdır. Bu süreçte çocuğunuzun bağımsızlık kazanmasını desteklemek en doğru tutumdur. Yine de bu olumsuz davranışlara yönelebilen çocuğa nasıl yaklaşmamız gerektiğine gelince öncelikle, inatçı bir çocukla inatlaşmamak gerekir. Elbette bağırıp çağırmak, tehditler savurmak ve ilgisiz cezalar vermek de işe yaramayacaktır. 

    Doğru İletişim: Çocuktan beklediğiniz davranışı ve bu beklentinin mantıklı sebeplerini ona kısa cümlelerle anlatın. Çocuğunuzun henüz çok küçük olduğunu ve anlamayacağını düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında bebeğinize bile günün akışı ile ilgili açıklamalar yapabilirsiniz. Bebek, bilişsel olarak anlamasa da sizin sakin ses tonunuzu, mimik ve ifadelerinizi kaydedecek ve ileride sizi daha rahat anlayacaktır. Bu açıklamalarınıza “ yatırım” gözüyle bakın. Bu yüzden çocuğunuzla konuşmaktan ve kuralları ona açıklamaktan vazgeçmeyin. 

    Doğru Beklentiler: Çocuğunuzun düzeyini aşan kurallar koymayın, kısa zaman aralıklarında ulaşabilecekleri ve yaşa uygun hedefler belirleyin.
    Sakin ve Sabırlı Olun : Çocuğunuzun inatçı tutumları ile baş etmeyi ve olumlu davranışlar oturtmayı, üzerinde bir süre çalışmanız gereken bir iş olarak kabul edin. Bu sürede ev ziyaretlerini başka deyişle yabancılarla etkileşimi azaltmak faydalı olabilir. 

    Kararlılık ve Tutarlılık: İstenilen davranışları ve koyduğunuz kuralları mantıklı bir şekilde hedefleyip çocuğunuza anlattıktan sonra, bunları önce siz kararlı ve tutarlı bir şekilde uygulayın ve ödün vermeyin.
    Tüm bu yapıcı tutumlarınıza rağmen henüz hedeflediğiniz yerde olmadığınızı düşünebilirsiniz. Çünkü bazı çocuklar ısrarcı tutumları, aksilikleri ve huysuzluk nöbetleri ile biraz daha zor olabilirler. Örneğin alışveriş merkezinde ağlayan çocuğa geri dönelim. Birçok anne baba, böyle bir durumda kendi yorgunluk düzeylerine göre önce belli bir süre sabredip çocuğu ikna etmeye çalışır. Sonra, etraftakilerin rahatsız olacağı endişesi ile veya artık tahammülleri kalmadığı için çocuğun istediğini yapar. 

    Bu bir tek örnek bile çocukta “yeterince azmedersem istediğimi elde ederim” düşünce kalıbını oluşturmaya yeter. Çünkü olaylar üzerinde kontrolü olduğunu anlamıştır. O yüzden bu davranışa daha da hız kazandırarak devam edecek, sabrınızı iyice zorlayacaktır. Ama siz bu “daha” inatçı çocuklarla da baş edebilirsiniz. 

    Her şeyden önce çocuğunuzun, sizin farkında olmadığınız, anlayamadığınız bu yüzden de müdahale etmekte çaresiz kaldığınız bir takım ruhsal girdaplar içinde olduğunu düşünmeyin. Çocuğun, gelişim süreçleri içerisinde bir dönem yaşadığını ve bunun sizin de tutumlarınızla aşılabileceğini hatırlayın.
    Günlük rutinlere ve alınan kararlara dahil olmak, yetişkinler kadar çocukların da ihtiyacıdır. Olan biteni kontrol etmek arzusunda olan bir çocuğa alternatifler sunarak seçim yapma özgürlüğü vermek birçok olumsuz davranışı önleyecektir. Biz de öncelikle çocuk henüz o aşılması güç noktaya gelmeden yapılabileceklere örnek vermek istiyoruz. Çünkü çocuğun olayları istediği gibi kontrol edebildiği düşüncesine vardığı noktadan geri dönmek daha zordur. 

    Güç Savaşı: Çocuğunuz bütün gün oyuncaklarını sepetinden boşaltıyor ama toplama vakti geldiğinde başka bir aktiviteye dalıyorsa…

    Zaman Oyunu Oynayın: İnatçı çocuklar genellikle mücadele duygusu uyandıran oyunlara bayılırlar. Aşılacak engeller tam onlar içindir. Bir zaman sınırı koyup, o süre içinde oyuncakları toplatabilirsiniz. Topladığında da bir sticker hediye edebilirsiniz.

    “Yardımcınız” Olmakla Onurlandırın: “Bugün benim yardımcım olmak ister misin?” diyerek sofrayı kurmak, çamaşır katlamak gibi basit işlere dahil edebilirsiniz. Sizin yanınızda olarak işlerinizi paylaşmanın bir ayrıcalık olduğunu ve evin kontrolünün bir parçası olduğunu düşünecektir.

    Pozitif Dil Kullanın: Cümlelerinizi cesaretlendirici ve destekleyici biçimde kurun. “ Oyuncaklarını toplamadan parka gitmek yok!” diye bağırmak yerine, “Oyuncaklarını toplar toplamaz parka gidiyoruz.” demenin mesajı farklıdır. İlk cümle konuyu kendiliğinden inada bindirirken, ikinci cümle bir oluş sırası bildirir. Yine de çocuk “ama ben parka gitmek istiyorum” diye ısrar ederse; “Tamam, sen oyuncaklarını toplar toplamaz gideceğiz” diyebilirsiniz. Böylece hem park isteğini onayladığınızı, hem de ondan beklentinizi iyice netleştirmiş olursunuz

    Uyku Vakti Savaşı: Uykudan önce çocuğunuzla belli bir takim rutinleriniz varsa örneğin önce banyo yapmak gibi, çocuk küvetten çıkar çıkmaz yatağa gitmek zorunda olduğunu bilir. Gitmemek için elinden geleni yapacaktır.

    “Evet” Oyunu: Peş peşe üç tane “evet” cevabı alabileceğiniz sorular sorun. Bu “evet”ler, çocuğun direncini kıracaktır.

    Örneğin; “Küvette oyuncaklarla oynamak çok eğlenceli
    oluyor değil mi?” – “evet”,
    “O dinozor yüzebiliyor mu?” –“evet, bak seyret”
    “Elinle köpükleri tutabilir misin” –“evet” 

    Alternatif Önerin: Seçim yapma şansı vererek bir sonraki adıma doğru yumuşak bir tavırla yönlendirin. “Kendin mi kurulanmak istersin yoksa ben mi yardımcı olayım” diye sormakla yatma vaktini direk hatırlatmak yerine, bu süreci yumuşak bir geçişle başlatmış olursunuz. Giyinirken, “bu gece hangi kitabi okuyalım, A mı yoksa B mi?” gibi seçim yapabileceği bir soruyla devam edebilirsiniz. İnatçı bir çocuk ısrarla “ hayır hiçbirini istemem, uyumayacağım” diye tutturabilir. Bu durumda seçimlerini tekrarlayın, hala ısrar ediyorsa “herhalde bu gece için bir kitap seçmedin, yarın akşam okuyabiliriz, iyi geceler” diyerek ışığı kapatın. Bu noktadan sonra kararınızdan dönmeyin.

    Gardırop Savaşı: İnatçı bir çocuk için, kıyafetle dolup taşan bir gardırop tahrik unsurudur. Birbirine uyumsuz giysileri bir araya getirmek ve bunda da ısrarcı olmak için mükemmel bir zemin hazırlar. Öncelikle, mevsime uygun olmayan giysileri veya artık küçülmüş, kısalmış, sökülmüş, üzerinde leke olan kıyafetleri dolaptan çıkarın. Sizin baştan aşağı hazırladığınız birkaç takım kıyafeti, birkaç hafta aralıkla, dönüşümlü olarak dolabına yerleştirin. Bir gece önceden ona 2 ayrı takımı seçenek olarak sunun. Böylece çocuğun bunlar arasından seçim yapma hakkı kalırken, aynı zamanda da uygunsuz şeyler giymesini ve bu savaşı sabah telaşında yaşamayı önlemiş olacaksınız. 

    Palto Fenomeni: Buz gibi bir havada dışarı çıkarken paltosunu giymemekte ısrar eden çocuğa, giymesi için siz ısrar etmeyin. Paltosunu yanınıza alın. Birkaç dakika sonra üşüdüğü anda, paltosu dünyada en çok görmek istediği şey olacaktır. Alternatif olarak, ceketini çantasına asmayı veya ona taşıtmayı da düşünebilirsiniz.

    Yukarıda, günlük yaşamda en çok rastlanan durumlara ve bunlara nasıl yaklaşabileceğimize dair örneklere yer vermeye çalıştık. Ancak, bazı çocuklar için inatçı davranış kalıbı çoktan kazanılmış ve bu taktikler için artık geç kalınmış olabilir. Bu durumda ebeveyn olarak kontrolü yeniden elimize almak için daha etkin, daha kararlı ve yaptırım gücü daha yüksek yöntemlere geçilmelidir. Örneğin; istediği yapılana kadar usanmadan saatlerce ağlayan bir çocuğu açıklamalarla ikna etmeye çalışmanın bir faydası yoktur. İkna olacak noktayı çoktan geçen bu çocukla o anda konuşmayı sonlandırmalı ve bu davranışına ilgisiz kalınmalıdır. 

    Etkin Aldırmazlık adını verdiğimiz bu yöntemle, çocuğu görebildiğimiz bir alan içinde, “görmezden” gelmeliyiz. Yani çocuğun kendine fiziksel olarak zarar vermemesi için kontrolümüz altında ve gözümüzün önünde olmasını sağlayarak, bu davranışına ilgisiz kalmalıyız. Onun yanında başka bir işe koyularak, göz temasını ve sözlü iletişimi sakinleşene kadar kesebiliriz. Bu yöntem etkisini er ya da geç gösterecektir. Yine de çocuğun direncini kıramadığınız durumlarda mola yöntemini deneyebilirsiniz. 

    Mola Yöntemi; çocuğu bir köşeye alarak sakinleşmesini sağlamaktır. Bu süre içinde çocuğun konuşmasına veya oynamasına izin verilmemelidir. Amacımız çocuğun orada eğlenerek durumdan memnun kalması değil, sınırların nerede bittiğini ve hareketlerinin sonuçlarını anlamasını sağlamaktır. Mola noktasından ayrılmaya çalışabilir. Ayrıldığı sürenin, beklemesi gereken süreye ekleneceğini söyleyebilirsiniz. Yine de toplam sürenin, çocuğun ne için orada olduğunu unutacağı kadar uzun olmamasına dikkat edin. Ama kurallarınızdan asla ödün vermeyin. Çocuk ondan ne beklediğinizi net olarak bilmelidir. 

    Kararlılık ve Tutarlılık, belki bu yöntemlerin içinde en önemlisidir. Anne babanın ortak tutumu ile beklentilerinizden ödün vermemeniz birçok olumsuz davranışı engelleyecektir. Çocuk, yeterince ağlarsa o davranışı yapabilir gibi bir tutum söz konusu olmamalıdır. 

    Çocuklarda inatçılık ve diğer olumsuz davranışlar gelişim dönemlerinin doğal bir parçasıdır. Ne kadar kemikleşmiş ve artık hayatı zorlaştırma noktasına gelmişse de bu davranışlar anne baba tutumları ile kontrol altına alınabilir. Sabırlı, tutarlı ve net yaklaşımlarla daha kolay aşılabilir. Yardıma ihtiyaç duyduğunuz noktada rehberlik servisimize danışabilirsiniz.

  • Çocuklarda güven duygusu

    Güven duygusu sadece çocuklar için değil biz yetişkinler içinde çok önemlidir. Bizler de eşimize, arkadaşımıza, anne babamıza güvenmek, onlardan emin olmak isteriz.

    Çocuklarda da güven duygusu bu denli önemlidir. Üstelik çocuklarda güven duygusu doğumla birlikte ortaya çıkan ve çok uzun yıllar devam eden önemli ve hassas bir duygudur.

    Yenidoğan bir bebek ana rahminden çıkıp dünyaya gelmesi ile birlikte iki sorunun cevabını arar. “Ben burada güvende miyim” ve “Beni seviyorlar mı”. Güven duygusu özellikle yenidoğan bir bebek için çok önemlidir. Çünkü ana rahmi gibi korunaklı bir yerden gelmiş ve orada hem rahat hem de güvenli zamanlar geçirmiştir. Ama dünyaya gözlerini açmasıyla birlikte biz sürekli olarak onu rahatsız eden ve güvenliğini tehlikeye atacak şeyler yaparız.

    Örneğin emmesi için zorlarız, üşümesin diye giydiririz, uyusun diye sallarız, altına bez bağlarız. Bunları yapmak zorundayız evet ama bebek, ana rahminde 9 ay boyunca bunların hiçbirine maruz kalmadığı için ona bunlar tuhaf gelmekte ve güvende olmadığını düşünmektedir. İlk günler uyku ve beslenme sorunu yaşamasının bir sebebi de bu güvensizlik duygusudur zaten.

    Bu nedenle yenidoğan bebekle her aşamada konuşulmalı ve ona yapılan her şey anlatılmalıdır. “Şimdi bezini değiştireceğim, yemek saati geldi hadi biraz süt içelim, uykumuz geldi değil mi hadi uyuyalım” gibi açıklamalar bebekteki güven duygusunu pekiştirecektir.

    Bebek büyüdükçe başka konularda da güven duygusu hassaslaşır. Annem babam işe gidince geri gelecek mi, beni anneannemden alacaklar mı, kreşe başladım akşamları da burada mı kalacağım gibi güven temalı birçok konu artık çocuğun hayatına girmiştir.

    Güven duygusu ile ilgili en önemli konulardan birsi de çocuğa verilen sözlerin yerine getirilmesidir. Çocuğa “Söz sana oyuncak alacağım, Akşam baban gelsin söz gezmeye gideceğiz” gibi verilen vaatler yerine getirilmezse çocukta anne babasına karşı güvensizlik oluşur.

    Anne baba çocuğuna yerine getiremeyeceği şeyler için söz vermemelidir. Bazen sırf çocuk sormaktan vazgeçsin diye onu baştan savmak adına verilen boş sözleri unutmayan çocuk, bu sözler yerine getirilmediğinde anne babasına karşı öfkelenmekte ve davranış problemleri sergilemektedir.

    Anne baba arasındaki tutarlılık da çocuklardaki güven duygusu için çok önemlidir. Sorduğu soru için annesinden başka babasından başka cevap alan çocuğun hem kafası karışır hem de kimin dediğinde inanacak ya da bundan sonra kime nasıl sorular sormalı konusunda çelişki yaşayabilir.

    Anne babasına bile güvenemeyen çocukta genel bir güvensizlik başlayabilir. Arkadaşlarına, öğretmenine de güvenemeyen çocuk şüpheci bir tavır içine girebilir ve çevresindekilerden uzaklaşabilir.

    Bu nedenle çocuklar dünyaya gözlerini ilk açtıkları andan itibaren onların içinde bulunduğu bu temel güven-güvensizlik çelişkisinden kurtarmak adına güven sarsıcı davranışlardan kaçınmalıyız.

  • ARKADAŞLIK ..

    ARKADAŞLIK ..

    Arkadaş ilişkileri çocukların gelişiminde büyük rol oynar. Gelişim sürecinde
    akranlarıyla yaşadığı yoğun ilişkiler çocuğa yeterli sosyal uyumu gösterebilmesi ve gerekli
    sosyal becerileri kazanması için birçok fırsat sağlar. Burada akran
    ilişkilerinin gelişimini ve işlevlerini kısaca gözden geçirmek yararlı olacaktır. Çocukların işbirliği becerisi ya da davranışını, diğer kişilere ve hedefe uygun şekilde sergilemesinin 4 yaş dolaylarında başladığı öne sürülmüştür. Örneğin 5 yaşında iken sürekli yalnız oynamak isteyen çocuk, gelecekte sosyal becerileri eksik bir kişiye dönüşebilir. Bu görüşe göre, çocuğun oyun ortamındaki sosyal davranışı, çevreye uyum ve ilişki kurabilme becerisi ile ilgilidir. 

    Okulun başlamasıyla birlikte, akranların yaşamdaki önemi de artmaya başlar.
    Çocuklar arkadaşlık kurabilmenin ve farklı oyun etkinliklerine katılmanın grup tarafından
    gördükleri kabule bağlı olduğunu fark ederler. Artık akranlarıyla zaman geçirmek
    istemediklerinde bile onlardan eskiden olduğu kadar kolayca uzaklaşamazlar, çünkü zamanlarının büyük bir kısmını okulda geçirmek zorundadırlar.

    Okul öncesi çocuğu kendi cinsiyetindeki akranlarıyla oynama eğilimindedir, ancak bu
    ayrım ilkokul döneminde daha da belirginleşir. Bu dönemde çocuklar hemcinsleri ile çok daha
    yakınlaşırlar. Kız ve erkeklerin grup yapılarında bazı farklılıklar göze çarpar. Kız grupları
    daha küçüktür ve daha çok konuşma içerir, oysa erkek grupları daha büyüktür ve daha çok
    hareket içerir.

    Okulçağı çocuğu, kurduğu arkadaşlıklar sayesinde aile biriminin ötesinde ufkunu genişletir, dış dünyaya ilişkin deneyim kazanmaya başlar, benlik imajı oluşturur ve bir sosyal destek sistemi geliştirir.

    Okulöncesi yıllarında oyun, arkadaşlığın temeli olan olumlu sosyal etkileşimlerin ve ortak faaliyetlerin sayısının giderek artmasını sağlar. Saldırgan davranış iki ile dört yaşları arasında artar, ancak daha sonra azalır. Okul çağında kurallar ve sosyal roller giderek önemli hale gelir ve sosyal etkinliklerde cinsiyet farklılıkları belirginleşir. Çocuklar okul çağına eriştiklerinde arkadaşlığın kalıcılığı artar ve kızlar daha sınırlı sayıda çocukla daha kuvvetli ilişkiler kurarken, erkekler daha fazla sayıdaki çocukla arkadaşlık ederler. Bu evre boyunca akranla arkadaşlıklar oldukça önemli hale gelir. Çocuklar yaşıt arkadaşlardan oluşan destekleyici bir gruba uyum sağlamak ve ait olmak isterler. Bir akran grubuna uyum sağlamak ve yeterli sosyal becerilere sahip olmak, çocuğun yüksek benlik saygısına ulaşmasında oldukça önemli bir yer tutar. 

    İlkokula başladığında çocuk için arkadaşları vazgeçilmez olmaya başlamıştır. Arkadaşları ve öğretmeni önemlidir. Oyun grupları geniştir, oyun kurallarını koyup bunlara uyulması konusunda yeni gelen çocukları uyarabilirler. Oyunlarda ön plana çıkmak isterler. Bu dönemde rekabet ve kıskançlık duyguları ön plana çıkar, kendi düşüncelerini kabul ettirmek, lider olmak önemlidir. Kendiliğinden fark ederek öğrendiği her şey çok önemlidir. Bu yaşta birbirleriyle alay etmek, ad takmak çok sık görülür. 

    Arkadaşlık yoluyla çocuk, arkadaşının bir olaya (oyuncağını izinsiz almak),öfkeyle tepki vermesine (bağırıp çağırmak ve vurmak) yol açan ve ardından bu olayı olumsuz sonuçlar doğuran bir biçimde (duygusal kırıklık, kavga-ceza) nasıl yorumlayabildiğini düşünüp anlamaya başlar. Çocuğun olaylara başka birinin görüş açısından bakabilmesi, başka bir insanın tutum, duygu ve güdülenimlerine ilişkin anlayışına dayanarak kendi davranışlarını düzenleyip çevresine uyum sağlamasına fırsat verir. 

    Çocuk 7 yaşına geldiğinde arkadaş seçiminde daha titiz olmaya başlarlar. 1-2 tane iyi ve sürekli arkadaşları olabilir. Sırdaş olmak çok önemlidir, ancak çok iyi sır sakladıkları söylenemez. Özellikle okul uyumunda arkadaşlarının rolü büyüktür. Okulda arkadaş ilişkileri iyi gidiyorsa, okulu oldukça severler ama ilişkilerinde ters giden bir şeyler varsa okula gitmek istemeyebilirler ya da gönülsüz giderler. Arkadaşlarının düşüncelerini çok önemserler ama ilişkileri için verdikleri kararları çabuk unuturlar. Bu noktada anne baba olarak verdiği kararı hatırlatmak ya da öğütler vermek yerine, etkin dinleme yöntemini kullanarak kendi çözümlerini üretmesine fırsat tanımak yararlı olabilir. Yetişkinler kadar tutarlı ve sabit ilişkileri olmasını ummak, yaşlarına uygun düşmeyen ve gerçekçi olmayan bir beklentidir. 

    Küçük grup oyunlarını severler, ancak bu devrede moral (ahlaki) gelişim yönünden kuralları kesin ve değişmez olarak algıladıkları için, grup oyunlarında kuralların değiştirilmesine (az da olsa) tepki verirler. İki kişi oynarken herşey yolundayken ortama üçüncü birinin girmesi işleri karıştırabilir. Burada daha çok birinci tercih olamama kaygısı hakimdir. Bu yaş çocuklarının hemen hepsinde arkadaşları tarafından ilk tercih edilen kişi olma isteği vardır. Üç ya da daha fazla kişinin olduğu oyun gruplarında, lider olan kişiyi çekememe, onun koyduğu kurallara isyan etme ama bunun yanında onunla arkadaş olmaktan vazgeçememe gibi çelişik içerikli ilişkiler yaşayabilirler. Kuralların ya bozulmaması ya da sadece kendileri tarafından değiştirilmesi gibi egosantrik bir yaklaşımları vardır. Bu daha çok, henüz kendini değerlendirme becerisine sahip olmayışlarından kaynaklanır. Kavgaları, münakaşaları sık sık olur. Bu yaşlarda erkek çocukların fiziksel saldırganlığı, kız çocukların ise sözel saldırganlığı daha çok yeğlediği gözlenir. Birbirlerine karşı oldukça acımasız eleştiri ve davranışları olabilir. 

    8-9 yaşta, arkadaş grupları kısa sürelidir. Sırdaş olmak önemlidir. Arkadaşlık ilişkileri iyiyse okula severek gelirlerken ters giden bir şeyler varsa okula gitmek istemeyebilirler.Bu nedenle ‘Okula gitmelisin’ şeklinde öğütler vermek yerine aktif dinleme yapılmalı, öğrencinin kendi çözümlerini üretmesine izin verilmelidir. Oyunlarda kuralların hiç bozulmaması ya da kendileri tarafından değiştirilmesi gibi düşünceleri vardır. Kızlar sözel erkekler fiziksel saldırganlığı yeğlerler. Birbirlerine lakap takma, alay etme sık görülür. 

    İlkokul çağı süresince, çocuklar kendi cinsiyetlerine ilişkin görüşlerini de oluştururlar. Çocuklar çoğunlukla kendileriyle aynı cinsten oyun arkadaşlarıyla ilişki kurmaya özen gösterirler. Altı ve on iki yaşları arasında arkadaşlıklar kurmak, son çocukluk döneminin en önemli görevlerinden biridir ve bu hayatları boyunca devam edecek bir sosyal beceridir. Gelişimsel olarak karmaşık ilişkiler geliştirmeye hazırdır. Giderek, duygu ve düşüncelerinden daha çok haberdar olmaya başlar. Bu yaşta artık aileye eskisi kadar bağlı olmadığı gibi kendine dönük ilgileri de azalmıştır. Artık arkadaşlık konusunda akranlarına daha çok güvenmeye, arkadaşlarıyla birlikte okulöncesi döneme kıyasla daha çok vakit geçirmeye başlar. Günden güne çocukluk döneminin zevklerini ve hayal kırıklıklarını paylaşırlar. Yetişkine daha az bağımlıdır.

    Eğer çocuğunuzun sosyal becerileri zayıfsa ve arkadaşlık kurmakta güçlük çekiyorsa siz nasıl yardımcı olabilirsiniz?

    Çocuğunuzun Dil Gelişimini Takip Edin: Çocuk dil gelişimine bağlı olarak sosyal
    aktiviteler hakkındaki daha karmaşık bilgileri anlayabilir, iletişimini zenginleştirerek diğer
    insanların penceresinden olaylara bakmayı öğrenir. İlkokul çağında çocuğumuzun sosyal
    becerilerinin gelişmesine yardımcı olurken uzun vadeli planımız çocuğun dil gelişimini
    desteklemek ve geniş iletişim olanakları sağlamaktır. Kısa vadeli planımız ise sosyal
    etkileşimde problemi olan çocuğunuzun sosyal kavrayışını analiz etmektir.

    Çocuğunuza Kendini Kabul Ettirecek Sosyal Becerileri Öğretin: Çocuk dil gelişiminde
    ilerleme kaydettiğinde, yaşıtlarına kendini Kabul ettirecek sosyal becerileri öğrenir. Çocuk
    sosyal dünyayı anladığında davranışları daha uyumlu olacaktır. Bazı davranış kalıpları
    çocuğun daha fazla kabul görmesine yardımcı olur. Bunlar; arkadaş canlısı olmak, paylaşımcı,
    yardımsever olmak, oyun oynamayı sevme yeni oyunlar bilmek, oyunda adil davranmak, sır
    tutmayı bilmek, diğer insanların özeline saygı duymak, güvenilir olmak, yalan söylememek, eğlenceli olmak, yaşıtlarıyla benzer ilgi alanlarına sahip olmaktır.

    Çocuğunuza Yaşıtlarıyla Birlikte Oynama Olanağı Sağlayın: Daha önce belirttiğimiz gibi
    çocuğun yaşıtlarıyla kurduğu ilişkiden kazandığı deneyimler çok önemlidir. Küçük yaştan
    itibaren yaşıtlarıyla birlikte oynama şansına sahip olan çocuklar okul ortamına girdiklerinde
    daha avantajlıdırlar, yeni gruplara adapte olmada daha az zorlanırlar.

    Çocuğunuzla Onun Yaşıtıymış Gibi Oynayın: Anne babalarıyla sıkça oyun oynayan
    çocuklar yaşıtlarıyla iletişim kurabilmek içindaha gelişmiş sosyal becerilere sahiptirler.
    Yapılan gözlemlere göre, sosyal becerileri yüksek olan çocukların ebeveynleri daha sık
    gülümseyen, oyun esnasında çocuğu eleştirmeyen, çocuğun fikirlerine duyarlı olan
    annebabalardır. Eşit oynanan, çocuğun fikirlerine duyarlılığın esas olduğu bir oyunda çocuk
    yaşıtlarıyla aynı şekilde oynamayı öğrenir ve çocuğa yaşıtlarıyla oynamak konusunda pozitif
    bir bakış açısı kazandırır.

    Çocuğunuzla Sosyal İlişkiler ve Değerler Hakkında Konuşun: Ebeveynleriyle yaşıtlarıyla
    olan ilişkileri hakkında daha sık konuşan çocuklar sınıfındaki çocuklar tarafından daha çok
    sevilen ve öğretmenleri tarafından sosyal becerileri daha yüksek bulunan çocuklardır. Günlük
    sohbetin bir parçası gibi yapılan bu konuşmalar ders verir gibi değil, çocuğun hoşuna gidecek
    şekilde olmalıdır. Bu konuşmalar çocuğun bilgi alışverişi yapmasına olanak sağlar.

    Problem Çözücü Bir Yaklaşım Sergileyin: Ebeveynler çocuklarının bütün problemlerinin
    cevabını bilmek, ya da onları çözmek zorunda değillerdir. Çocuğunuz size arkadaşlarıyla olan
    bir problemden bahsettiğinde onunla bu konuda konuşarak çeşitli çözümleri ve bakış açılarını
    görmesine yardımcı olabilirsiniz. Yapılan araştırmalarda çocuklarıyla olası çözümler üzerine
    konuşan annebabaların çocukları, problem çözmede farklı alternatifler sunabilen ve
    problemlerini daha kolay çözebilen çocuklardır. Bu yüzden çocukların ilişkileri üzerine
    düşünebilmesi ve sonuçlarını tartabilmesini öğrenmeleri onlar için çok yararlıdır. Başkalarının
    duygu ve ihtiyaçlarını gözönünde bulundurmaya teşvik edilen çocuklar yaşıtlarıyla daha iyi
    ilişkiler kurarlar.

    Çocuğunuzun Pozitif ve Yerinde Stratejilerini Onaylayın: Problem çözme yeteneği
    gelişmiş çocukların annebabaları çözüm yolları üzerine konuşurken çocuğun arkadaşını
    kaybetmesine ya da oyunun sona ermesine neden olmayacak stratejilere olumlu teşvik
    verirler. Sorunlara uzlaşmacı yaklaşan çocuklar, saldırgan davranan çocuklara oranla daha
    çok kabul görürler. Bu beceriyi çocuğumuza onu dinleyerek ve onunla konuşarak
    kazandırabiliriz.

    Çocuğunuz Sosyal Alanda Başarısız İse Pozitif bir Tutum Gösteriniz: Daha önce
    belirttiğimiz gibi okul çocuklarında arkadaşlık kuramama oldukça sık rastlanan bir durumdur.
    Çocuklar bu reddedilme durumlarına farklı tepkiler verirler; bazıları kızabilir, bazıları bu
    durumu kabullenirler, bazı çocuklar diğer insanların genellikle acımasız olduklarına inanırlar,
    bu çocuklar genelde kendisini dışlayanlara saldırgan tepkiler verirler, bazı çocuklar ise
    kabuklarına çekilirler, çünkü bu durumun kendi yetersizliklerinden kaynaklandığına inanırlar.
    Diğer taraftan, sosyal becerileri gelişmiş çocuklar bunu geçici bir durum olarak algılarlar veya
    durumu düzeltmek için kendi davranışlarını değiştirirler. Bu çocuklar daha iyimser bir bakış
    açısı kazanırlar, biraz gayret ve pozitif bir yaklaşımla sosyal ilişkilerin iyileştirilebileceğine
    inanırlar.

    Sonuç olarak; 
    Çocuğunuzun başka bir çocuğu sevme nedeni ne olursa olsun, okula başlarken arkadaşlıklar oldukça önemlidir. Çocuğunuzun okulda arkadaşlarının olması,oyun oynarken ona eşlik edebilecek, sınıfta başına gelenler hakkında onunla konuşabilecek, en son okul söylentilerini paylaşabilecek ve bir sorunu olduğunda, başı sıkıştığında yardımcı olacak başka çocuklar olacak anlamına gelir. 

    Yaşıtları tarafından kabul görmek ve arkadaşlıklar kurmak aile biriminin
    ötesinde çocuğun ufkunu genişletir, dış dünyaya ilişkin deneyim kazanmasına ve yüksek
    benlik saygısının oluşmasına yardımcı olur. Sosyal becerileri kazanması konusunda
    çocuğunuza yardım ederken, gerçekçi seviyede beklentiler oluşturun, çabaları ve küçük
    gelişmeleri bile destekleyin, onu yüreklendirin, çocuğun çabalarının en büyük ödülü, kurduğu
    arkadaşlıklar olacaktır.

  • Çocuklarda tırnak yeme

    ÇOCUKLAR NEDEN TIRNAK YER

    Araştırmalar, çocukların büyük çoğunluğunda zaman zaman tırnak yeme davranışı olduğunu göstermektedir bunlardan pek çoğunda tırnak yemeyi sürdürür. Bunun sonucunda tırnaklarda kanamalar, çirkin görüntü ve ağrılar oluşur

    Tırnak yemenin nedenleri:

    Herhangi bir nedenden dolayı çocuğun yaşadığı üzüntü, sıkıntı, korku ve öfke duygularını bu davranışla dışa vurması,

    Çocuğun yaşadığı gerilim ve kaygılar

    Çocuğun kendisine duyduğu güvensizliği bu şekilde belirtmesi

    Aile içinde aşırı baskıcı ve otoriter bir eğitim uygulanması

    Çocuğun cezalandırılmaktan ve eleştirilmekten dolayı duyduğu kaygı

    Aile içinde veya çevresinde tırnak yiyen bir modelin varlığı

    Çocuğun kendisini aile içinde değersiz hissetmesi

    Çocuğun saldırganlık dürtülerini tırnak yiyerek dışa vurması

    Yeni bir kardeşin doğumu ya da anne babanın çocuklar arasında ayrım yapması sonucu çocuğun yaşadığı kıskançlık duyguları

    Çocuğun anne babadan yeterli ilgi ve sevgi görememesi

    Anne babanın boşanması, sevilen birinin hastalanması yada kaybı gibi stres yaratan durumlar

    Aile içi huzursuzluklar ve iletişim problemleri

    Anne babalar öneriler:

    Davranış iyice kalıplaşmadan, erken dönemde kalıcı bir çözüm bulunmalı ve davranış ortadan kaldırılmalıdır.

    En kalıcı çözüm davranışı ortaya çıkartsan sebepleri bulup onları ortadan kaldırmaktır.

    Çocuğun tırnağına acı biber, oje, uhu vb. maddeler sürme, çocuğu bu davranışından dolayı azarlamak, eleştirmek, korkutmak, cezalandırmak doğru bir çözüm yolu değildir. Bunlar çocukta bu davranışının pekişmesine yol açabilir.

    3-4 yaşına kadar görülen tırnak yeme davranışını anne babalar görmezden gelebilirler. 4 yaşından sonra da devam etmesi durumunda önlem alınmalıdır.

    Çocuğa duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebileceği bir ortam sağlanırsa bu davranış azalabilir. Çocuk üzüntü, sıkıntı, öfke gibi duygularını anne babasıyla paylaşabilirse bu duygularını dışa vurma yolu olarak tırnak yemeyi seçmeyecektir.

    Çocuğu korku ve kaygı yaratan durumlardan uzak tutmak gerekir.

    Küçük çocuklara şiddet içerikli korku filmleri izlettirilmemelidir.

    Aile içindeki kavgaları ve huzursuzluğu en aza indirmek gereklidir.

    Çocuğa bu davranışın doğru bir davranış olmadığı, kendisine zarar verdiği uygun bir dille anlatılabilir. Kız çocuklarına düzgün ve bakımlı tırnakların onu nasıl güzel, erkek çocuklara ise yakışıklı gösterdiği söylenebilir.

    Çocuk bu davranışı ilgi çekmek için yapıyorsa tırnak yediği zamanlarda çocukla ilgilenilmemelidir.

    Çocuk tırnak yediği zaman ilgisi başka tarafa çekilebilir. Oynamak istediği bir oyun, izlemek istediği bir çizgi film, yapmak istediği bir etkinlik işe yarayabilir.

    Çocuk gece tırnak yiyorsa hatırlatıcı olması için yatmadan önce onu rahatsız etmeyecek kalınlıkta bir eldiven giydirilebilir.

    Tırnak yemenin yerine geçebilecek sakız, kuruyemiş, vb. bazı durumlarda işe yarayabilir.

    Bu durumun değişmesi için çocuk da istekli hale getirilmeli ve değişim için çaba harcaması sağlanmalıdır.

    Çocuk kendi tırnak bakımıyla ilgilenir hale getirilebilir. Tırnak bakımının sorumluluğunu alır,

    Tırnaklarını kendisi keser, törpüler ise bu davranışı yapması önlenebilir.

    Tırnak yeme davranışının değişmesinde davranış değiştirme de

  • Dil Gelişimi

    Dil Gelişimi

    Eğitimde ve Dilde Gelişme Gecikmeleri

    Dil gelişimi kavramı, tarih boyunca incelenmiş ve araştırmalarla desteklenmiştir. Bu araştırmalarda, genetik faktör, fizyoloji, fiziksel ve ruhsal durum, anne-bebek etkileşimi ve sosyal çevre, cinsiyet, aile yapısı ve iki dillilik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik etkenler gibi dil gelişimini etkileyen faktörler ele alınmıştır.

    Bu yazıda, dil gelişiminin bu faktörleri üzerinde durmak yerine; bozukluk sayılmayan olası stresler karşısında zekaya bağlı olmayan konuşma bozuklukları ile ilgili olarak rastladığımız durumlar hakkında ilerleyeceğiz.

    Çocukların başkalarıyla ilişki kurmak konusundaki istekleri genellikle konuşmayı öğrenebilmeleri için dürtü oluşturur ve dilleri gelişir. Bazı çocuklar normal bir zeka düzeyinde olmakla birlikte, bir ya da daha çok özel işlevini etkileyen gelişme geriliğinden yakınırlar. Bu gelişme bozukluğu, özellikle konuşma alanında görülür. Hareketleri ve sosyal davranışları epeyce olgunlaştığı sıralarda bile sessiz harfleri yanlış söylerler ve bebeksi konuşma biçimini sürdürürler. Çocuk, bazı sözcükleri geç öğrenebilir, üç yaşından önce bilinçli olarak konuşmaya başlarken, yedi sekiz yaşına kadar “t”, “s” ve “v” harflerini söyleyemezler. Bu, hafif konuşma bozukluğu olarak literatüre geçmiştir. Esas tehlike, hiçbir çaba harcamadan normalde öğrenebilecekken, sabırsız ve tahammülsüz ebeveynlerin “düzgün konuşması” için çocuklarını, bilinçli olarak zorlamalarıyla ortaya çıkar.

    Çocuklar, akıllıca konuşabilme yeteneğini kazanamazlarsa öfkelenirler.

    Normal durumlarda biriyle iletişime geçerken, paylaşımda bulunurken karşı tarafın sizi kolayca anlayabildiğini bilirsiniz. Bunun vermiş olduğu rahatlıkla iletişiminiz devam eder ve sağlıklı bir şekilde dilediğinizde sonlandırabilirsiniz. Çünkü iletişimde kişinin kendini anlatması, en az karşı tarafın sizi anlaması kadar önemlidir. Şimdi, kelime haznesi gelişmemiş, sesleri doğru çıkaramayan ve henüz soyut döneme geçememiş bir çocuk düşünün. Kendini anlatmak isteyen, duyguları en üst seviyede yaşayan ancak bir türlü bunu başaramayan bir çocuk… Tam da “kendi”ni ispat edeceği, fikirleriyle var olduğunu göstereceği bir dönemde bu çocuğun içinde barındırdığı yeni ve öfke dolu duyguları tahmin edebilirsiniz. Bu arada ebeveynleri, bu durumu onaylamadıklarını belirtirlerse çocuğun konuşmayı öğrenmesi daha da zorlaşır. Anksiyetenin üstesinden gelebilmesi için savunma mekanizmaları geliştirmesine yol açılabilir. Bu gibi durumlarda çocuklar daha öfkeli davranırlar ve davranış bozukluklarına tepki gösterirler. Böylece, klinik tablo daha da karmaşıklaşır. Konuşmada, eğer gelişmeye bağlı ağır bozukluklara rastlanırsa, ki bu enderdir, bu durumda kesin tanı koyulması gereklidir.

    Gecikme, tembellik değildir.

    Çocuklarda okuma ve yazmaya yol açan bozukluklar olmadığı sürece öğretmenler, ebeveynler ve çocukların kendisi dahi bu gecikmeyi tembelliğe bağlarlar. Bu şekilde etiketlenen çocuklar cesaretlerini yitirirler ve öğrenme dürtüleri zayıflar. Okuma ve yazma, eğitimin temelini oluşturduğundan, bu bilgileri zamanında almayan çocuklara “geri kalmış” rolü giydirilir. Ancak bilinmelidir ki, bu çocukların daha özenli bir yardıma gereksinimleri vardır. Her şeyden önce, özgüvenlerini ve öğrenme isteklerini koruyabilmeleri için eksiklerinin çıkarılması ve buna yönelik bir çalışma programı, aktivite listesi çıkarılması gerekir.

    Eski zamanlara baktığımızda, kendi çocukluk dönemlerinizi düşündüğünüzde sistemin böyle olmadığını, size zamanında kimsenin yardım etmediğini, kendinizin çalıştığını söyleyebilirsiniz. Bu düşünceyle birlikte çocuğa verilen tembel etiketi ebeveynlere göre, “Biz pes ettik, artık başarı ya da başarısızlık çocuğun elinde.” şeklinde çevrilebilir. Ancak, günümüzde teknolojinin ve bilimin de ilerlemesiyle, ne ders konuları aynıdır, ne de çocuğun bilişsel beceri ve kapasitesi… Daha sosyal ve interaktif bir toplumun içinde eğitilen çocuklar, yine daha fazla ilgi ve çabaya ihtiyaç duyacaklardır.

    Önerilen Kitaplar:

    1. Duy, İşit, Dinle, Anla: İşitsel Kavramayı Geliştirme El Kitabı – Dil Becerileri Serisi

    2. Problem Çocuklar – Dr. Sula Wolff

    3. Başarıya Götüren Aile – Doğan Cüceloğlu

    4. Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler – Tracy Hogg & Melinda Blau

    5. Kesintisiz Öğrenme – Mümin Sekman

    6. Çocukta Oyunla Tedavi – Hans Zulliger