Yazar: C8H

  • Anne-baba-çocuk ilişkisi

    Hayatımızı sürdüre bilmek için insanlar ile iletişim kurmak zorundayız, bu durum bazen sevdiğimiz insanlar olduğu için kolay olurken kimi zaman da sevmediğimiz bir bireyle de iletişim kurmak zorun da kalabiliyoruz. İster severek isteyerek isterse istemeden de olsa duygu düşüncelerimizi karşımızda ki bireye aktarıyoruz. Peki aynı çatı altında yaşadığımız hayatımızı idame ettirdiğimiz kişiler ile ilişkilerimizi hiç sorguladık mı? Toplumsal getiriler ile doğumdan itibaren biçilen roller ile insanlar bir aile kurmaya yönlendiriliyor ve akabinde tabi ki çocuk sahibi olmaları için yönlendirmeler yapılıyor. Kadın ve erkeğin birlikte oluşturdukları çekirdek aile süreç içerisinde küçük misafirler ile gelişmeye başlıyor. Eş rolüne ek olarak anne ve baba rolleri hayata dahil oluyor. Çocuklarınızla ilişkinizi sorguluyor musunuz? Sizce anne ya da baba olarak çocuklarınızla iletişimiz nasıl? İlk çocuğunuzla iletişimiz nasıl oldu hatırlıyor musunuz? Ya da ne zaman oldu?

    Anneler gebelik süresince bebeğin kendini hissettirmesinin de etkisiyle iletişimi daha erken dönemde başlatırken ne yazık ki babalar çocuğun belirli bir yaşa gelmesini bekliyor. Bu süreç kimi zaman okul çağına kadar uzayabiliyor. Bunun sonucu olarak çocuklar ile iletişim kurma da kopukluklar gözlene biliyor ve ne yazık ki bunun bir sonra ki aşaması anne-baba-çocuk arasında çatışmaların oluşması ile sonuçlanıyor. Anne karnın da çocuk ile konuşulması, günlük hayat ile paylaşımların yapılması çocuğun kişisel bağlarını kuvvetlendirmesinin yanı sıra yaşama adaptasyonunu da kolaylaştırıyor. Anne karnında annenin babanın ya da yakın çevrenin (akrabalar, arkadaşlar vs) çocuk ile iletişime geçmesi uyaranların armasını sağlıyor. Tabi ki bu sürecin doğum sonrasında da devam etmesi gerekmektedir. Küçük aile üyesinin de bir birey olarak kabul edilip, yaşanan olaylar hakkında bilgilendirme yapılması sonrasında çocukların gelişimlerin de oldukça önemli yeri mevcuttur. Buna en büyük katkı özgüven olaşması diyebiliriz. Gelişim etkileşim içinde olmaktadır dolayısıyla özgüveni oluşan bir bireyin kendine güveni geleceği için insanlar ile ilişki kurmada daha cesur yaklaşır. Bu durumda dolaylı olarak dil becerisini etkilemektedir.

    Çocuk gelişimine baktığımız zaman 5 ana başlıkta toplanıyor diyebiliriz; Bilişsel Gelişim, Dil Gelişimi, Motor Gelişimi, Sosyal Gelişim ve Özbakım Becerileri. Bütün gelişim basamakları kendi içinde çok önemlidir ve birbirlerini etkilemektedirler. Örneğin; Dil gelişiminde geri olan bir çocuğunda sosyal gelişim de önde olduğunu söylemek çok da doğru olmaz. Kendisini ifade edemeyen bir çocuk insanlar ile iletişim kuramamaktadır, istek arzu şikayetlerini anlayamamaktadır dolayısıyla toplum için de kendini rahat hissedemediği için süreç içinde suskunlaşıp içine kapanacaktır. Ya da kendini ifade edememe durumunun sonucunda problem davranışlar sergileye bilir.

    AİLE DANIŞMANI VE ÇOCUK GELİŞİM UZM.

    FUNDA ÇİÇEK

  • ‘’Ben deli miyim’’ ‘’Kendi kendime hallederim’’

    ‘’Ben deli miyim’’ ‘’Kendi kendime hallederim’’

    Zaman zaman bu ve benzeri kelimeler dökülür ağızlardan.. ‘’Psikiyatriye git’’ denmesi çok büyük bir hakaret gibi algılanır ve iplerin daha da gerilmesine neden olur. Başka bir kişinin yardımcı olamayacağı, aynı bir arkadaşın yaptığı gibi yalnızca dinleyebileceği veya ilaç yazıp göndereceği gibi düşünceler ile sorunlarımızı kendi kendimize halletmeye çalışırız. O an için hallolur belki. Fakat kısa bir süre sonra benzer sıkıntılarla tekrar uğraşmaya başlar, bunalırız..
     ‘’Bir başkası nasıl yardımcı olabilir?’’ 
    Bir sorununuz olduğunda ne yaparsınız? Kendi kendinize mi halletmeye çalışırsınız? ‘’Önce kendi kendime halletmeye çalışırım’’ dediğinizi duyar gibiyim. Peki ya sonra? Bir arkadaş, bir aile büyüğü, bir dost.. Ben şahsen insana ihtiyaç olduğunu savunanlardanım. Eskiden böyle miydim? HAYIR DEĞİLDİM. Daha mesleğe atılmadığım yıllarda, sorunları kimseyle konuşmadan, kendi kendime halletmenin daha uygun bir yol olduğunu düşünürdüm. Fakat sonraları durum değişti, belki de bu mesleğin bana kazandırdığı en önemli şeylerden biriydi bu. Güvendiğim, beni anlayacağını, yardım edebileceğini düşündüğüm kişilerle sorunlarımı paylaşmaya başladım. Bu beni rahatlattı, olaylara farklı açılardan da bakabilmemi sağladı. Zaman içinde ise psikiyatri ve terapiler konusunda uzmanlaşmam ile insana ihtiyaç olduğu yönünde ki düşüncem daha da pekişti.. Hayatımızın hangi evresinde yalnızız ki?? Şimdi ne mi yapıyorum sorun yaşadığımda? Uzun yıllar devam eden terapi eğitimlerim sonucunda öğrendiğim bilgi ve becerileri kullanıyorum.. Kendi kendimin terapisti oldum yani
     Siz de deneyimlemişsinizdir; güvendiğiniz, sizi anlayabileceğini düşündüğünüz bir kişiye sorununuzu anlatmanın acı ve sıkıntınızı nasıl da azalttığını.. Fakat, sizi gönülden dinleyecek, ‘dinlemiş gibi’ yapmayacak birini bulmak oldukça zordur bazen. Hele ki, birinin diğerine ayıracak çok vakti olmadığı günümüzde. Diğer taraftan, yapılan dinleme ne kadar iyi niyetli olsa da ‘iyi bir dinleyici nasıl olunur, iyi iletişim nedir, sorun çözme, olaylara akılcı ve objektif yaklaşım yolları’ gibi konular bilinmediğinden, daha doğrusu uzmanlık gerektirdiğinden fayda sağlamanız azalabilir.. 

    Kime gitmek lazım? Herkes yardımcı olabilir mi?
    Her şeyin sonuna ‘terapi’ sözcüğünün eklendiği ve bu işle uzaktan yakından ilgisi olmayan kişilerin kendisine ‘Psikoterapist’ ünvanını yakıştırdığı bir devirde kime gidileceği ve kime güvenileceği sorusu akıllara geliyor. Bu noktada, GİDİLMESİ UYGUN OLAN KİŞİLER olarak tanımladığım psikiyatrist, psikolog ve psikoterapist kavramlarından kısaca bahsedeceğim.
    ‘Psikiyatri uzmanı, psikiyatrist, ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı’ ünvanları birbirinin aynıdır ve 6-7 yıl süren tıp fakültesi eğitimi, 4-5 yıl süren psikiyatri alanında uzmanlık eğitimi, 2-4 yıl süren zorunlu hizmet aşamalarından geçmiş olan kişiler için kullanılır. Psikiyatrist, aynı zamanda TIP DOKTORUdur. İlaç, psikoterapi, yatırarak tedavi, elektroşok tedavisi gibi psikiyatrik ve psikolojik tedavileri yapabilen ve yapma yetkisine sahip olan kişidir. 
    ‘Psikiyatrist ve psikolog’ kelimeleri oldukça SIK KARIŞTIRILIR. ‘Psikolog’, 4 yıl süre ile üniversitelerin ‘psikoloji bölümünü’ bitirmiş olan kişidir. 
    ‘Psikoterapist’, psikolojik bir tedavi yöntemi olan psikoterapiyi uygulayan kişidir. Psikiyatri eğitimi sırasında terapi ile ilgili bilgiler alınır, hasta ve danışan görülerek pekiştirilir ve çeşitli eğitimler (Bilişsel davranışçı terapi, psikanalitik terapi, cinsel terapi vb.) ile desteklenir. Bu eğitimler genellikle yıllar süren uzun soluklu eğitimlerdir ve başarıyla tamamlayanlara geçerliliği ve güvenilirliği olan bir sertifika verilir. 
    Herkes yardımcı olabilir mi peki? Bir kaza geçirdiğinizi farz edin. İlk yardım dersi almış bir kişiye (yani tıpla ilişkisi olmayan örneğin, bir şoför) mi  canınızı teslim etmek istersiniz yoksa işi bilen, tıp eğiminden geçmiş bir kişiye mi, hatta bir acil servis uzmanına mı? Yardımcı olunabilir belki, ama ne ölçüde olunur, orası tartışılır..

    Kime gidilmemesi gerektiği daha önemli bir soru aslında!!!
    Maalesef; ‘mucizeler yarattığını’, ‘şifa dağıttığını’, ‘hayatınızı yöneteceğini’, ‘bilinç altını temizlediğini’, ‘nefesi açtığını’ söyleyen ve kendini terapist olarak tanıtan kişilerin sayısı giderek artıyor. Bu kişiler gerçeklikten ve bilimsellikten uzak yöntemleri adeta bir malı pazarlıyor gibi sunuyorlar.
    Bu durumun biraz da bizim mucize beklentilerimizden, ‘Ben bir şey yapmayayım, bir başkası benim yerime yapsın’ taleplerimizden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde olan başvurular ise, maddi ve manevi kayıplarla veya şansınız varsa (ki bu sizin inancınız sayesinde olacak!) bir miktar düzelme ile sonuçlanıyor. Belki de, hayatınız boyunca bu düzelmeyi ‘’Ben yapmadım, o yaptı’’ şeklinde yorumlayacağınız bir düzelmeyle.. Siz inanmadıktan, istemedikten ve çaba göstermedikten sonra hiçbir şeyin olmayacağı gerçeğini aklınıza sürekli getirmelisiniz. Nice başarılar kazanmış, nice sıkıntı ve zorlukların üstesinden gelmiş  kişileri bir inceleyin çevrenizde.. Mucizevi bir şey mi olmuş yoksa bilinçli bir çaba ve emek ile mi gerçekleşmiş yapılanlar!? 
    Psikiyatri alanında gerekli ve yeterli eğitimi almış kişiler boş vaatler ve gereksiz ümitler vermezler. ‘’Ben harikalar yaratıyorum’’ demek yerine ‘’Sen ve ben birlikte bir ekip olursak başaracağız’’ demeyi tercih ederler. Karşılıklı bir işbirliği vardır ve siz bir şeyler öğrendiğinizi ve başardığınızı görerek mutlu olursunuz. ‘’Bunu terapistimin yardımıyla, ben başardım’’ dersiniz ve ileride benzer sorunlar ile karşılaştığınızda baş etmek için elinizde birtakım yöntemler olur. Mucize beklentilerinizden ve diğerlerini suçlama eğilimlerinizden vazgeçer; daha mutlu ve huzurlu hissedersiniz. 

    Hangi durumlarda başvurulmalı?
    Hayatınızda yolunda gitmeyen birtakım şeyler olduğunu fark ettiniz, huzursuz ve mutsuzsunuz, kafanız karışık, belki bir karar vermeniz gerekiyor, belki de cevabını bulamadığınız sorular var zihninizi karıştıran.. veya son dönemde sıkıntılı bir olay yaşadınız, bir anlam veremiyorsunuz.. Bu ve benzeri konularda konuşmak, yaşanılanlara ‘objektif bir şekilde bakabilecek bir  göz’ size destek olacaktır ve bu sizin en doğal hakkınızdır. Aksi takdir de siz, eskiden beri süregiden çözüm yöntemlerinizi uygulamaya devam ederek farklı sonuçlar bekleyecek ve çoğu sefer de hayal kırıklığına uğrayacaksınız. ‘’Aynı yöntemleri kullanarak farklı sonuçlar beklemek deliliktir’’ der Einstein..

    Eğer ki; 
    -Aile de depresyon, kaygı, şizofreni, duygu durum bozukluğu, bağımlılık gibi psikiyatrik bozukluklar varsa,
    -Çocukluğunuz çok zor geçmiş; ayrılık, göç, taciz, yeterli bakım ve sevgi görememe gibi sorunlar yaşamışsanız, 
    -Hassas, duyarlı ve mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahipseniz
    İşiniz biraz daha zor gibi!! Yaşadığınız sorunların şiddetli ve süreğen olması, bulduğunuz çözümlerin işe yaramaması daha muhtemeldir. Çünkü, ailede görülen psikiyatrik hastalık sizde ki yatkınlığı arttırır, psikiyatrik belirtilerin daha kolay ve daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkmasına neden olur. Zor bir çocukluk ve hassas kişilik yapısı da eklenirse olaylarla baş etmek daha da zorlaşabilir..

    Aşağıdaki belirtilerden biri veya birkaçı sizde varsa;
    -Mutsuzluk, huzursuzluk, panik hali, çaresizlik, öfke, sinirlilik, suçluluk, pişmanlık gibi duygular.. 
    -Aşırı neşe, öfke patlaması, normalden fazla konuşma gibi olağan dışı durumlar..
    -Kendine olan güvende azalma, ortamlara girmekten kaçınma..
    -Çarpıntı, terleme, nefes darlığı, göğüste sıkışma hissi, ciltte lezyonlar, ishal-kabızlık, yüz kızarması, baş ağrısı, unutkanlık, konsantre olamama gibi belirtiler..
    -Değersizlik, yetersizlik, suçluluk, ölüm düşünceleri.. 
    -Birileri tarafından takip edilme, zehirlenme, kötülük görme şeklinde düşünceler.. 
    -Gece uykuların bölünmesi, sabah erken uyanma veya çok fazla uyuma, 
    -Herhangi bir diyet yapılamamasına rağmen iştahın belirgin şekilde  azalması veya çok fazla yemek yeme.. 
    -Çevrenizdeki insanların sizde bir sorun olduğunu söylemeye başlaması.. 
    -İş, sosyal ve özel yaşantınız da sorunlar yaşamaya başlamanız.. 
    sürekli olarak sizi rahatsız ediyorsa, altta yatan herhangi bir tıbbi sebep bulunamıyorsa bir psikiyatri uzmanına danışmanızda yarar olacaktır.

  • Küçük çocuklarda “hayır!” etkisi

    Küçük çocuklu ailelerde sıklıkla kullanılan, durdurucu olması düşünülürken çoğunlukla daha çok cazip kılan veya dirence sebep olan “HAYIR” kelimesinin çocuklar için anlamını daha yakından inceleyelim mi?

    Öncelikle bebeklikten çocukluğa geçiş aşaması olan 2 yaş civarı çocukların kendileri ile ilgili pek çok görevleri vardır. Artan becerilerini sürekli geliştirerek dünyayı keşfetmek isterler. Artık hareket bağımsızlığına ulaşan, yürüyüp koşabilen, tırmanıp atlayabilen, ellerini de rahatlıkla kullanabilen bu enerjik kaşiflerin ilk amacı ilgisini çeken nesneleri tanımak, her yeri karıştırmak ve kurcalamaktır. Ve bu arada gücünün ve boyunun yetmediği durumlarda da ebeveynlerini yönetmek, onların sınırlarını zorlamak da gelişimleri açısından olmazsa olmaz durumlardır. Çaresizlik hissi ile dolan aileler ise çocuklarına “HAYIR” dediklerinde istemedikleri tüm davranışların son bulacağını umarlar. Ama ne yazık ki gerçekte olan böyle değildir. Test etme sürecinde engel tanımayan küçük çocuklar, sözlerden ziyade davranışlardaki tutarlılıkla öğrenebilirler. “Hayır”ı duyduklarında yaptıkları işe kısa bir ara verebilir ancak arkasında netlik hissetmezler ise kaldıkları yerden devam edebilirler.

    Çocukların gelişim yolcuğunda, her dönem yeterliliklerine göre “Hayır” a yaklaşımları ve uyumları değişir. Örneğin;

    12-18 Aylık iken “Hayır” karşısında yaptıkları işe ara verirler .Ancak çoğunlukla devam ederler. Bunun için “Hayır”ı çocuğun güvenliğini ihlal edecek durumlar dışında sık kullanmamak, tehlikeli durumlarda da sözel ifadenin yanında hareketlerimiz ile de yönlendirmemiz gerekir. ( Hayır, prizle oynama!” yerine “Prize dokunmuyoruz” diyerek çocuk prizden her seferinde uzaklaştırılmalı ve olası kaçaklara karşılık priz korumaları kullanılmalı)

    18-30 Aylık iken “Hayır” yanında bilgi verilmezse ve seçenek sunulmazsa çok anlamlı değildir. (“ Hayır bardağı atma!” yerine “Bardak su içmek için ama istersen topu atabilirsin.” )

    36 Aylık iken “Hayır” yerine seni anlıyorum mesajı ile birlikte işbirliği önerilmelidir.( “Hayır, suyu yere dökme!” yerine “Suyla oynamak istiyorsan bunun için sana ayrı bir kap verebilirim ya da suyu yere değil lavaboya dökmeye ne dersin?”)

    3-5 yaş arası ise “Hayır” kullanımında kurallara ve doğru-yanlışa artık daha hakim olan çocuğumuza istemediğimiz davranışı istediğimiz davranış ile değiştirmesine destek olabiliriz. İstenmedik davranışın ne olduğu ve neden yanlış olduğunu çok daha kolay kavrayan okul öncesi çocuklarda doğru davranışları kazanması için sakin ve tutarlı olmak anahtarımız olacaktır. (“Hayır, ağlayarak tutturmanı istemiyorum” yerine “ Sanıyorum bunu çok istiyorsun(yada istemiyorsun) ama bunu konuşarak anlattığında seni çok daha iyi anlayabilirim.”)

    Sonuç olarak çocukların gelişim dönemlerine göre davranışlarını daha iyi okuduğumuzda, sadece yerinde ve gerektiğinde “Hayır” dediğimizde, fazla kullanarak etkisizleştirmediğimizde, çocuğun protesto davranışları karşısında (ağlama, bağırma,küsme,vurma,…) “Hayır”larımızı “Evet”e çevirmediğimizde, çocuklarımızın HAYIR ‘a uyumu daha kolay olacaktır.

    Ebeveynlik yolculuğunuzda ,az “Hayır” lı, bol mutlu günler dilerim.

  • TAKINTILARIMIZ

    TAKINTILARIMIZ

    Zihnimizin Bir Oyunu mu? 

    Psikiyatrik bir tanı almasa da bir çok kişi takıntılarından dolayı sıkıntı yaşamaktadır. Hafif düzeyden yaşamı alt üst eden boyutlara ulaşabilir ve sadece yaşayan kişiyi değil çevresindekilerin hayatını da oldukça zorlaştırır. Aslına bakıldığında, insan zihninin kendi kendine oynadığı bir oyundur, gerçek gibi gelir ve olmasını önlemek için çılgınca çabalar gösterilir. Farklı şekillerde kendilerini gösteren takıntılarınız çoğu zaman tedavi gerektirir. 

    Hangisi normal, hangisi takıntı?
    Gündelik hayatta, ‘’Ya….ise?’’ ‘’Ya… olursa’’ ‘’…….yaptım mı?’’ ‘’……mıydı?’’ gibi sorular belki de birçok kez zihninizde dönüp durmuştur. Bazen de gözünüzün önüne sizi rahatsız eden sahneler olarak gelmiştir. Yani; takıntı dendiğinde yalnızca düşünceler değil, ‘görüntüler’ veya ‘durdurulamayan istek veya dürtüler’ de anlaşılmalıdır.
    Bir düşüncenin sizi sürekli olarak rahatsız etmesi, onu düşünmekten kendinizi alıkoyamamanız, yapmanız gerekenlere bir türlü odaklanamıyor olmanız veya çevrenizdekilerin bu durumunuzdan rahatsızlık duyuyor olması düşüncelerinizin takıntı haline dönüştüğünü gösterir. 

    Yaşamınızı altüst eden boyutlara ulaşabilir!
    Temizlik, düzen, simetri, cinsellik, dini, hastalık kapma, zarar verme, emin olamama gibi farklı şekillerde takıntılarınız olabilir. Zaman zaman da bu takıntılarla baş edebilmek için düşünmemeye çalışma, dikkati dağıtma, başka bir düşünceyi akla getirme, el yıkama, sorma, teyit alma, kontrol etme, bazı şeyleri yapmaktan çekinme gibi yöntemler geliştirirsiniz. Kontrol çabalarınız ne kadar fazla ise hayatınız o kadar çekilmez hale gelmiştir ve durumun ciddiyeti takıntılarınızın içeriğinden çok yaşamınızda meydana getirdiği değişiklikler ile ölçülmektedir.
    Karşısındakine zarar vermek ile ilgili takıntıları olan bir kişi düşünelim. Sürekli olarak zihnini bu düşünceler meşgul ediyor, gözünün önüne çocuğuna zarar verdiği ile ilgili görüntüler geliyor, kendini bu düşüncelerden alıkoyamıyor, yaşadığı sıkıntıyı azaltmak ve olası bir durumu bertaraf etmek için birtakım önlemler alıyor, örneğin; evdeki tüm bıçakları topluyor, düşünmemeye çalışıyor.. Hayatı nasıl olur sizce? Sıkıntılı, korku halinde, hayatı kısıtlanmış, ‘’Ben nasıl bunları düşünebilirim’’ şeklinde düşünceler ve MUTSUZLUK..

    ASLINDA, benzer düşünceler herkesin aklından geçer..
    Aradaki fark, yani bu durumu ciddi boyutlara taşıyan ile taşımayan arasındaki farklılık, bu düşüncelere verilen anlam ve önemde saklıdır. Dikkat edin, hayatta önem verdiğiniz şeylerle mi daha çok uğraşıyorsunuz, yoksa sizin için daha az önemli olan şeylerle mi? Aklınıza gelen ve sizin değerlerinizle ve kişiliğinizle çelişen bir düşünce emin olun sizi çok daha fazla rahatsız edecektir. Ufacık bir ihtimali dahi gözünüzde büyütecek, kendinizi olası sonuçlardan sorumlu hissedecek ve adeta aklınıza gelen düşünceyi GERÇEKMİŞ GİBİ ALGILAYARAK ona uygun davranmaya çalışacaksınız.
     
    Erken dönemde tanınması ve tedavi edilmesi yaşam kalitenizi arttırır..
    Tedavide öncelikli olan yaşadıklarınızın tanımlanması ve hayatınızı ne ölçüde etkilediğinin belirlenmesidir. Çünkü, sıkıntıyı yaşayan kişi bazen durumun ve   durumun ciddiyetinin farkına varmaz. Bunun yanında, durum sandığınız kadar ciddi boyutlarda da olmayabilir. Uzman bir kişi ile yapacağınız ‘psikiyatrik bir görüşme’ yaşadıklarınızı daha iyi anlamanıza, birtakım önlemler almanıza ve gerekiyorsa tedavinizin başlanmasına olanak sağlayacak ve yaşam kalitenizin artmasına yardımcı olacaktır.

    Tedavide Oldukça Etkin Bir Yöntem: ‘Bilişsel Davranışçı Terapi’
    Tedavide, İLAÇLAR DIŞINDA oldukça etkin yöntemler bulunmaktadır. BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ, tüm dünyada yaygın olarak kullanılan, etkinliği yüzlerce klinik araştırmayla gösterilmiş bir tedavi yöntemidir. Takıntılar başta olmak üzere birçok psikolojik problemin ve rahatsızlığın tedavide kullanılır ve kişiye benzer durumlar ile karşılaştığında tekrar tekrar kullanacağı beceriler kazandırır.

  • Çocuklar neden geç yürür

    Her anne babanın hayalidir çocuğunun yürümesi. Çocuğunun ilk adımlarını gören anne babalar çok mutlu olurlar.

    Yürümek çocuk için de çok önemli bir olaydır. Bağımsızlaşmanın ilk ve en önemli basamağıdır aslında. Çocuk emeklerken de birçok yere ulaşabilir, ulaşamadığı şeyleri çekerek kendine yakınlaştırır. Ama yürüme ile birlikte artık hareket kabiliyeti artmıştır, istediği yere ve kitlendiği hedefine daha hızlı ulaşma şansı vardır.

    Gelişim süreci içinde çocukların yaklaşık 8-10 aylıkken emeklemesini, 12-14 aylıkken de yürümesini bekleriz. Bazen gelişim süreci içinde bazı çocuklar emeklemeden yürümeye geçebilirler. 8-10 aylık dönemde emeklemeyen çocuğun 11-12 aylıkken ayağa kalkıp yürümeye başladığını görebiliriz. Bu duru gelişimin en önemli özelliklerinden birisidir ve endişe edilecek bir durum değildir.

    Erken yürüyen çocuklar olduğu gibi geç yürüyen çocuklar da vardır. Bir çocuğun yürümesi için maksimum beklenecek sınır 15-18 ay kadardır. Artık 18 aylık olmuş bir çocuk hiç ayağa kalkmıyor, adımlayarak, tutunarak ya da elinden tutulduğunda hiç yürümüyorsa gelişimsel olarak değerlendirilmesinde fayda vardır.

    Çocukların geç yürüme sebepleri arasında şunlar sayılabilir:

    Fiziksel gelişim problemi
    Zihinsel gelişim problemi
    Kaslara bağlı hastalıklar
    Kemik eğriliği
    Vitamin eksikliği
    Bebeklik döneminde D vitamini verilmemesi
    Aşırı korumacı anne baba tutumları
    Çocuğun çok fazla kucakta tutulması
    Yürüme denemesi yapan çocuğun birkaç kez düşmesi ile onda korku ve kaygı gelişmesi

    Eğer çocuğun yürümemesi gelişimsel bir soruna ya da tıbbi bir rahatsızlığa bağlıysa, bu durum için gerekli tıbbi takibin başlatılması çok önemlidir.

    Ama çocuğun yürümemesi anne baba tutumları ve çocuğun korkuları ile ilgiliyse, bu durumda anne babanın doğru ve sağlıklı tutum geliştirmesi, çocuğun rahatlatılarak korku ve kaygısının azaltılması gerekir.

    Bunun için anne baba:

    Aşırı korumacı tavrından vazgeçmeli
    Çocuk her ayağa kalkıp yürüyeceği sırada anne baba kaygı ile çocuğun yanına gitmemeli
    Elinden tutarak çocuğa destek olmalı
    Yürüme denemelerinde çocuğu cesaretlendirmeli
    Çocuğun yanında “Daha yürümedi, ne zaman yürüyecek” gibi konuşmalar yapmamalı
    Çocuğa “Korkma, düşme” gibi yönergeler yerine “Sana güveniyorum” şeklinde motivasyon kelimeleri kullanmalı
    Çocuğun tökezlemesi ya da düşmesi halinde “Çok mu acıdı” şeklinde yaklaşmak yerine “Hoop aaa küçük bir kaza oldu, ver elini kalk bakalım” şeklinde yaklaşmalı
    Çocuk yürümek kadar düşmenin de doğal olduğunu anlamalı
    Çocuk yürürken vücudunun herhangi bir yeri masaya, sehpaya çarparsa anne baba “Ah pis masa çocuğumun bağını acıttın” diyerek tepki vermemeli.

  • PANİK ATAK

    PANİK ATAK

    ‘’Neden ben?’’, ‘’Kurtulabilecek miyim?’’, ‘’Bir ilaç verin, beni uyutun veya bir şey yapın da bu sıkıntıdan kurtulayım..’’ 

    Bunlar danışanlarımın bazı ifadeleri.. Derin bir çaresizlik, kapana kısılmışlık yaşıyor panik hastaları. Kendisine ne olduğunu anlamıyor, anlamlandıramıyor ve birçok ortamdan kaçıyor tekrar atak yaşamamak için veya kendisi için çok önemli insani değerler ve temel ihtiyaçlarından vazgeçiyor özgürlük, sevgi, eğlence gibi..

    Peki Nedir Panik Atak?

    Son zamanlarda gün içerisindeki ufak ve geçici sıkıntılar bile panik atak olarak değerlendirilmekte. Fakat panik atak, korku ve kaygının çok yoğun yaşandığı apayrı bir dönemdir. Çarpıntı, titreme, terleme, uyuşma, gerginlik, göğüs ağrısı gibi belirtiler birden bire başlar ve çok kısa bir süre içerisinde, genellikle birkaç dakikada tepe noktaya ulaşır. Kişi çevrenin ve bedeninin başkalaştığını, kalp krizi geçirdiğini veya öleceğini, çıldıracağını, kontrolünü kaybedeceğini düşünür.

    Panik atak, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Genellikle yirmili yaşlarda başlar, ancak çocukluk dönemi ve daha ileri yaşlarda da başlayabilir. Belirli bir zaman dilimi tarif edilmese de sabah geç, akşamüstü erken saatlerde, bazen de nadir olarak gece uykudan uyandıracak şekilde ataklar olabilir. Genellikle kalabalıkta, evde veya araba kullanırken ortaya çıkar. 

    Psikolojik rahatsızlıklarda ve bazen çeşitli tıbbi durumda ortaya çıkabilir. Örneğin, kan şekeri düşüklüğü, guatr, sara nöbeti, kalp hastalıkları, ilaç ve madde kullanımı panik ataklara sebep olabilir. Bu nedenle tüm tıbbi durumlar detaylı bir şekilde araştırılmalı ve herhangi bir neden yoksa bir psikiyatri uzmanından destek alınmalıdır.

    Nedenleri nelerdir?

    Bir veya birkaç neden saymak ve yaşanan psikolojik durumu birkaç nedene bağlamak çok uygun bir yaklaşım değildir. ‘Hastalık yok hasta var’ ilkesinden hareketle her kişi detaylı bir şekilde değerlendirilmeli ve kişiye özel sebepler ortaya çıkarılmalıdır. Genetik faktörler, beyin kimyası ve yapısı ile ilgili farklılıklar, aile ve çevreden öğrenilenler bu durumun gelişmesindeki önemli nedenlerden. Özellikle aşırı koruyucu ve kollayıcı bir ailede büyümüş olmak, kişinin sıkıntı ile baş etme gücünü azaltmaktadır. Aynı zamanda, panik atakları yaşayan kişiler genellikle aşırı mükemmeliyetçi veya kendinden çok çevresini düşünen duyarlı kişilerdir. 

    Ne zaman müdahale etmek gerekir? 

    Panik ataklar tekrar tekrar yaşanıyorsa, özellikle de herhangi bir tetikleyici olmadan ‘kendiliğinden’ ortaya çıkıyorsa, kişi sürekli ‘’ya tekrar olursa’’ kaygısı yaşıyorsa ve atağın sonuçlarından (kalp krizi geçirme, kontrolü kaybetme, çıldırma, delirme..) dolayı korkuyor ve çeşitli ortam veya durumlardan kaçınıyorsa (kalabalık ortamlar, toplu taşıma araçlarını kullanma, kafein almama vb.) artık bu durum tedavi edilmesi gereken bir durum halini almıştır.

    Tedavide neler yapılır? Hangi yöntemler kullanılır?

    Tedavi, hastanın ihtiyacına göre belirlenir. Yalnızca ilaçla gidilebileceği gibi yalnızca terapiyle veya her ikisi birlikte de gidilebilir. Genellikle birçok doktor ve terapiste gitmiş, çeşitli tedaviler uygulanmış, özellikle de birçok ilaç kullanmış ve ‘’Ben artık ilaç kullanmak istemiyorum’’ diyen hastalar görüyorum. Bu noktada, ‘Bilişsel Davranışçı Terapiler’ devreye giriyor. Bilişsel davranışçı terapi, bilimsel temelleri olan, etkinliği kanıtlanmış ve tüm dünyada yaygın olarak kullanılan bir terapi yöntemidir ve kaygı yönetimi, nefes egzersizleri, çarpık ve işlevsel olmayan düşüncelere meydan okuma ve yenileri ile değiştirme, üzerine gitme gibi birçok teknik ve yöntem kullanılır.

    Dikkat edilmesi gereken birkaç nokta!!

    Bu ve benzeri belirtileri yaşıyorsanız, hemen teşhis koymayın. İnternetten veya çevrenizden edindiğiniz kulaktan dolma bilgilerle hareket etmeyin. Bu sıkıntıyı yaşayan kişiye ‘’Kaygılanma’’, ‘’Ne var bunda kaygılanacak?’’, ‘’Kimse bu durumdan ölmez’’ gibi ifadeler kullanmayın. Çünkü, bu tür söylemler anlaşılmama, yaşadığı sorunun değersizleştirilmesi şeklinde algılanabilir ve kişinin yaşadığı çaresizliği daha da artırabilir.

  • Çocuğunuza diş fırçalama alışkanlığını nasıl kazandırabilirsiniz.

    Anne babalar olarak çocuklarımızın fiziksel sağlığı bizim için çok önemli. Ateşi çıkınca, mide bağırsak sorunu yaşayınca oldukça üzülüyoruz.

    Peki çocuğumuzun fiziksel sağlığı söz konusu olduğunda diş sağlığını ve diş fırçalama alışkanlığını ne kadar önemsiyoruz.

    Çocuklar model alarak öğrenirler ve anne babalarının yaptıkları davranışları yapmak isterler. Erkek çocuklar babaları gibi traş olmak ister, kız çocuklar da neleri gibi saçlarına fön çekmek ister.

    Diş fırçalama alışkanlığı kazandırırken de çocukların bu özelliğini göz önünde bulundurmak gerekir. Çocuğunuz sizi dişlerinizi fırçalarken gördüğü zaman, dişlerini fırçalama isteği doğacak ve sizi taklit etme yolu ile bu alışkanlığı zaman içinde kazanmış olacak.

    Çocuğuna diş fırçalama alışkanlığı kazandırmak isteyen anne babalar için bazı önerilerimiz var

    Çocuğunuza küçük yaştan itibaren bir diş fırçası alın. Bu diş fırçası erişilmez bir yerde olmasın, tam aksine çocuğunuz diş fırçasını eline alsın, incelesin.
    Çocuğunuzun diş çıkarma yaşına göre farklılaşmak ile birlikte, genellikle 1 yaş sonrasında banyoda siz dişlerinizi fırçalarken, ona da kendi diş fırçasını verin ve sizi taklit etmesini sağlayın.
    Bu yaşlarda diş macunu kullanmanıza gerek yok.
    Nasıl ki çocuğunuza tuvalet alışkanlığı kazandırırken evden çıkmadan önce “Çişin var mı, çişini yaptın mı” diye soruyorsanız sabah kahvaltıdan sonra ve gece uyumadan önce de “Dişlerini fırçaladın mı” diye hatırlatmalar yapın
    Çocuğunuz için diş fırçası seçerken, yumuşak fırça seçmeye çalışın ki, diş etleri acımasın. Dişlerini fırçalarken canı yanan çocuk, bir daha dişlerini fırçalama istemeyebilir.
    Diş fırçasını daha cazip hale getirmek adına, sevdiği çizgi film kahramanlarının resimlerinin bulunduğu fırçalar satın alabilir ya da diş fırçanızı kendiniz de süsleyebilirsiniz.
    Çocuklar meraklıdır, bir şey yaparken kendilerini görmek isterler. Çocuğunuz dişlerini fırçalarken ayağının altına bir yükseltici koyun ve kendini aynada görmesini sağlayın.
    Dişini fırçalarken çocuğunuzun videosunu çekip daha sonra ona izletmek de diş fırçalama alışkanlığı kazandırmak için farklı bir yol olabilir.
    Diş fırçalama alışkanlığı ceza vererek kazandırılacak bir alışkanlık değildir. Cezadan çok pekiştireç kullanmaya çalışın.
    Çocuğunuz dişlerini fırçalarken özellikle de küçük yaşlarda çocuğu olanlar için ilk amacınız dişlerini tam anlamıyla temizlemesi olmasın. Fırçayı ağzının içinde yukarı aşağı ve dişerlinin üzerinde hareket ettirmesi bile sizin yeterli olsun. Mükemmel fırçalamayı hedeflerseniz çocuğunuz bunu başaramayacağı için, fırçalamaktan vazgeçecektir.

  • Kekemelik

    Kekemelik

    Pek çok konuda olduğu gibi kekemeliğin de öğrenilmiş bir alışkanlık olduğunu düşünüyorum. Bu alışkanlığı yeniden formatlamak ne kadar uzun zaman geçtiyse o kadar uzun zaman alır. Yapılabilecek teknik çalışmaların yanında psikolojik desteğin şart olduğunu düşünüyorum.

    Kekemelik Tedaviyle Düzelir Mi?

    Kekemelik, konuşmanındoğal akışının bozulmasıdır. Hece ya da ses tekrarı ile ses uzatmaları şeklinde görülür.

    Özellikle ebeveynleri korkutan bu durum kişilerde pek çok soru işaretine neden oluyor. Kekemeliğe yönelik soruların başında şunlar geliyor:

    • Neden ve nasıl oluşur?

    • Tedavisi var mı?

    • Psikolojiye etkileri neler?

    • Nasıl fark edilir?

    Kekemelik Nasıl Oluşur?

    Kekemeliğin en çok 2-5 arasında ortaya çıktığını belirten uzmanlar, çoğu kekemeliğin zaman içinde kendiliğinden geçtiğini ancak küçük bir kısmının özel dil eğitiminden geçerek düzeltildiğini bildiriyor. İlk 6 ay beklenilmesi ve kendiliğinden geçmiyorsa çocuk doktoruna danışılması gerekiyor. Zaman zaman zekâ konusunda düşünmeye sevk etse de konuşmaya yeni başlayan çocuklarda görülen konuşma aksaklığı çocuğun hızlı düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Düşünme hızı konuşma hızından fazla olabilir. Bu nedenle doktorun yönlendirilmesi ile dil gelişimi uzmanlarına ihtiyaç duyup duymadığı öğrenilmelidir.

    Kekemeliğin Nedenleri

    Öncelikle kekemeliğin bir hastalık olmadığını bilmek gerekiyor. Ayrıca bir zekâ geriliği de değildir. Kesin olarak nedenleri bilinemese de birçok etken olabilir. Genetik ve nörofizyolojik etmenler ile psikolojik faktörler kekemeliğe neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra şiddetli korku ve solunum bozukluğu da kekemeliği tetiklemektedir.

    Kekemelik Psikolojiyi Nasıl Etkiliyor?

    Anlatımda aksama ve uzatmalarla kendini tekrarlayan kelimeler anlatım akışını bozduğundan anlaşılırlığı güç kılar. Özellikle durumdan duyulan rahatsızlık karşı taraftan hissettirildiğinde kişi kendini ifade etme eğiliminden vaz geçer. Bu durum içe kapanık bir karakterin oluşumuna ve toplumdan soyutlanma isteğine kadar ulaşır. Aşırı tepkiye maruz kalan kekemelerde özgüven eksikliği meydana gelebilir. Kişi konuşmasıyla çevresindekileri sürekli olarak rahatsız ettiğini düşünür ve ihtiyaç duyduğu konularda ve karşılaştığı sorunlarla tek başına mücadele etmeye çalışabilir. Kendini yetersiz hisseder ve yeteneklerinin farkına varamayabilir. Okul ve iş hayatında başarısızlığa neden olabilecek kekemelik, çalışma isteksizliğine de neden olabiliyor.

    Kekemelik Giderilebilir mi?

    Kekemeliğin bir hastalık olmadığını vurgulayan uzmanlar kekemeliğin tedavi aşamasına da girmediğini belirtiyor. Ancak dil gelişim uzmanları ile belli bir eğitim sürecinden geçirilerek kişinin psikoloji ve diğer kalıtsal özellikleri değerlendirilerek kekemeliğin giderilebileceğini bildiriyor. Bu tür durumlarda erken yönlendirme, daha hızlı sonuç alma ve kalıcı kekemeliğin önüne geçilmesini sağlıyor. Bu süreçte aceleci olmamak ve telaşlanmamak gerekir.

    Kekeme Çocuğa Nasıl Davranılmalı?

    Kekemeliğin kronikleşmemesi ve çocuğun psikolojisini kötü yönde etkilememesi için kekemeliğin görüldüğü çocuklara karşı dikkat edilmesi gereken durumlar var. Bunların başında şunlar geliyor:

    • Çocukla hızlı konuşulmamalı ve çocuğun telaşlanmasına neden olacak diyaloglardan uzak durulmalı.

    • Çocuk ilgi ve sabırla dinlenmeli, cümlesini tamamlamaya çalışan çocuğun kelime ya da cümleleri tamamlanmamalıdır.

    • Çocuğun konuşması eleştirilmemeli, çabuk olması için telkinde bulunulmamalı

    • Uyarıcı kelimeler kullanılmamalıdır( çabuk ol, dikkatli ol gibi)

    • Konuşmasını tamamlayana kadar ilgiyle dinleneceğine dair güven sağlanmalıdır.

    • Yaptığı iyi işlerde çocuk takdir edildiğinde takdir edilme nedeni açıklanmalıdır.

    • Sosyal ortamlara katılması sağlanmalı ve yeteneğini kullanabileceği spor alanlarına yönlenmesi sağlanmalıdır.

    • Çocuğa karşı aşırı korumacı tutum sergilenmemelidir. İstenilen hemen yerine getirilmemeli, her çocukta olduğu gibi kekeme çocuklar için de evet-hayır çizgisi korunmalıdır.

    Kekemelik Teşhisinin Konması

    Kekemelik, kolay fark edilen bir durumdur. Daha çok çocuklarda görülürken belli etmenlerden dolayı yetişkinlerde de görülebilir.

    • Dili yeni kullanmaya başlayan çocuklarda 6 aydan sonra devam etmesi durumunda ailede kekeme kişilerin olup olmadığı bakılarak genetik olabileceği incelenir.

    • Farklı ortamlarda gözlemlenerek konuşmasının değişiklik gösterip göstermediğine bakılır.

    • Korku sonrası oluşabilen kekemeliğin devam edip etmediğine bakılır.

    • Heceleri tekrarlama ve uzatma süresi ile bunun gerçekleşme nedenleri dikkate alınır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Helikopter ebeveyn nedir

    Helikopter Anne-Babalar; çocuğun başından ayrılmayan, etrafında pervane olan, çocuğun her şeyine yetişmeye çalışan, çocuğun hayatına ve kişiliğine müdahale eden, yorulmak bilmeyen anne babalardır. Bu anne babalar, eğitimli orta sınıf ailelerden gelir ve çocuktan akademik beklentileri çok yüksektir.

    Son yıllarda bu terimden çokça söz edilmekte ve bir psikolojik, sosyolojik sorun olarak ele alınmaktadır. Helikopter Anne-Babalar Türkiye’de çok yaygındır.

    Helikopter anne babalar, çocuklarının başından ayrılmayan, etrafında pervane olan, her şeylerine yetişmeye çalışan, hayatlarına ve kişiliklerine müdahale eden, yorulmak bilmeyen anne babalar olarak tanımlanmaktadır.

    Günümüzde “helikopter aileler”, çocuklarının eğitim, sosyal ve özel hayatlarını çok yakından takip eden, çocuklarının üstlenmesi gereken sorumlulukları büyük bir hevesle üstlenen, her sorununu onlar adına çözmekten mutluluk duyan aileler olarak karşımıza çıkmaktadır.

    “Helikopter anne babalar”, çocuklarının ödevlerini, projelerini yapıyor, yetiştiremedikleri zaman telaşlanıyor, çocukları düşük notlar aldıklarında bu konuyu öğretmenleri ile konuşabiliyorlar. Helikopter aileler, iyi niyetle yardımcı olmaya çalışsa da aslında çocuklarının yetersiz olduğu, kendi sorumluluklarını yerine getiremedikleri mesajını veriyorlar ve tüm bu nedenlerle de çocuklarına yardım ediyorlar.

    Helikopter anne babalar çocuklarının bireyselliğinin gelişmesini kendilerine tehdit görürler ve onlara bağımlı olması için elinden geleni yaparlar. Çocuklarının bağımsız kendi kendine yeten bir birey olmasını tehdit için gördükleri için çocukların değişim, gelişim çabalarına engel oluyor ve kendilerine bağımlı olmaya zorluyorlar. Tabi buda çocuğun kendine yetemeyen, değersiz, güvenilmez biri olmasına neden olduğu gibi kimlik gelişimlerini de olumsuz etkiliyor

    Aşırıcı korumacı çevrede büyüyen, her sorunu anne babası tarafından çözülen, kendi kararlarını kendi alamayan yani helikopter anne baba ile büyüyen çocuklarda bazı tipik özellikler görülmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz

    Şişirilmiş bir egoya sahip
    Düşük öz saygı ve yeterlilik duygusu
    Bastırılmış kişilik
    Sağduyudan yoksun
    Karar vermekte zorlanan
    Problem çözme becerisi gelişmemiş
    Daha iyiyi yapma ve çabalama isteği düşük
    Çok güçlü aile bağına sahip ve aileye bağımlı

    Bunlar bu çocukların sadece en belirgin özellikleri bu liste daha artırılabilinir. Çünkü aşırı koruyucu anne baba olmak, çocuğun normal gelişimine müdahale eden bir yaklaşımdır. Dolayısıyla çocukta normal olmayacaktır. Birçok becerileri eksik, psikolojik problemler yaşamaya yatkın, iş ve özel hayatında problemler ve başarısızlıklar yaşayan bir yetişkin olacaktır.

    Helikopter anne babalar şunu unutmamalıdır. Sonsuza dek çocuklarının yanında olamazlar. Çocuklarının kendilerine bağlı ve bağımlı yaşaması aslında çocuklarına yaptıkları çok büyük bir kötülüktür. Bu şekilde büyüyen çocuk hiçbir zaman bağımsızlaşamaz, kendi sorunlarını çözemez, karşılaştığı sorunlarda hep başkalarını suçlar ve kolay çıkış yolları arar.

    Şimdinin çocuklarının geleceğin yetişkinleri olduğunu düşündüğümüzde aslında gelecek adına da çok büyük bir hatadır çocukları bu şekilde büyütmek. Helikopter anne baba ile büyüyen çocuklar hep çocuk kalmayacaklar, ergenlik, yetişkinlik, iş yaşamı, evlilik gibi pek çok süreç onları bekliyor.

    Çocukları bağımsız bırakmak ve sorun çözme becerilerin gelişmesine katkı sağlamak onların gelişimi için atılacak önemli bir adımdır…

  • SINIR-KURALLAR

    SINIR-KURALLAR

    Çocuk psikoterapisi alanında yapılan araştırmalar gösteriyor ki merkezlere başvuran danışanların çoğunluğu “sınır-kurallara uymama” problemi ile yardım almak istemektedirler.

    Günümüzde çocuklarda sınır-kurallara uymama çok sık karşılaştığımız bir problemdir. Problemin temeli ise aile tutum ve davranışları oluşturmaktadır. Çünkü öğrenme ailede başlar ve yaşam boyu karakter özelliklerimizi belirleyerek devam eder. Gelişen teknoloji, ağırlaşan yaşam şartları, iş hayatındaki yoğun tempo vb. gibi birçok çevresel etken çocuğumuzla kaliteli vakit geçirmemizi güçleştirmektedir. Vakit geçiremediğimiz çocuğumuz ise yalnız kalarak ya teknolojik aletlere bağımlılık sağlamakta ya da halk arasında yaramazlık diye tabir edilen sınır-kurallara uymama davranışlarını geliştirmektedir. Bu noktadan sonra aileler çocukları ile baş edemez hale gelmektedir. Artık çocukları, her şeye bağıran, inatlaşan, kavga eden, insanlara ve eşyalara zarar veren, kendini yerden yere atan, tüm kurallara karşı çıkan ya da tablet ve bilgisayar başından kalkmayan, yemek yemeyen, uyumakta ısrarı davranan bir çocuk haline gelmiştir. Bu noktadan sonra ise aileler psikolojik desteğin şart olduğunu düşünüp psikolojik destek almaya karar verirler.

    Sınır kurallarla ilgili tedavi aşamasında ailede terapinin önemli bir parçasıdır. Çünkü ailenin tutum ve davranışları değiştiği sürece çocuğunda davranışları değişecek ve istenmeyen davranışlar giderilip yerine beklenen davranış tutumları gelecektir.

    Eğer bu tarz problemler yaşıyorsanız ve çocuğunuzun davranışları her geçen gün daha olumsuz bir hal alıyorsa, çocuğunuzun geleceği ve kendi ruhsal sağlığınızı korumanız açısından vakit kaybetmeden bir uzmandan yardım almalısınız.

    Uzm. Klinik Psk.

    Nazlı Merve Küçükali