Yazar: C8H

  • Boşanıyorsanız çocuğunuzun psikoloji için bunlara dikkat edin

    Boşanma, kadın ve erkeğin eş olarak kimliklerinin son bulmasıdır. Eğer o evlilikte çocuk sahibi olunmuşsa, eş olmanın yanında anne baba kimlikleri de önem taşır.

    Ancak, eşler çocuk sahibi ise ve boşanıyorlarsa, anne baba kimlikleri hayatlarının sonuna kadar bitmez, biten sadece eş olma durumları olur.

    Boşanma, eşler için alınması zor bir karar olsa da, sonrası da kolay değildir. Özellikle çocuklar için süreç sağlıklı yapılandırılmalıdır. Peki anne babalar bu süreçte nelere dikkat etmelidir?

    Eşinizden ayrılırken mümkün olduğunca, sağlıklı bir ayrılık süreci oluşturmaya çalışın. Birbirinizle sanki bir daha hiç görüşmeyecekmiş gibi, tüm gemileri yakarak ayrılmayın. Çünkü çocuğunuz için bir araya gelmeniz gerekecek.

    Boşanma sebebinizi tüm detayları ile çocuğunuza anlatmayın. Özellikle evlilik üçüncü bir kişi nedeniyle bitmişse, bunu öğrenen çocuk, anne babasına karşı öfke duymaya başlayabilir.

    Boşanma kararınızı ve sonraki süreci çocuğunuza anlatırken, anne baba olarak karşısına çıkın. Bu, her ikinizi de ilgilendiren bir durum olduğu için ve bu kararı birlikte aldığınız için, bilgilendirmeyi de birlikte yapmanız önemli.

    Çocuğunuz boşanma kararınızı öğrendikten sonra tepkiler verebilir. Bu tepkilerini söndürmeye ya da geçiştirmeye çalışmayın. Bırakın duygu ve düşüncelerini rahatça ifade etsin.

    Herhangi bir tepki vermezse de, bir süre onu gözlem altında tutun. Birkaç hafta sonra gecikmiş tepkiler verebilir.

    Çocuğunuz okula ya da kreşe gidiyorsa, öğretmenini de bilgilendirin. Öğretmeni de okulda onu ve davranışlarını gözlemlesin.

    Diğer aile büyükleri ile konuşun. Siz anne baba olarak, boşanma süreci ile ilgili çocuğunuza nasıl bir açıklama yaptıysanız, onlar da benzer açıklama yapsınlar.

    Farklı söylemlerin olması çocuklarda güven duygusunu zedeleyebilir.

    Çocuğunuza karşı birbirinizi kötülemeyin. “Baban yüzünden boşandık” ya da “Annen kabul etseydi hala evli olabilirdik” gibi ifadeler çocuğunuzu derinden üzeceği gibi, sizlere olan öfkesini de arttırır.

    Aile birliğiniz varken çocuğunuza karşı davranışlarınız nasılsa, boşandıktan sonra da benzer tutarlılığı sergilemeye özen gösterin.

    Boşanmış anne babaların sergilediği tutarlılık, kuralları ve sınırları belirleme şekli, çocukların gelişimi ve psikolojisi için oldukça önemlidir.

    Çocuğunuza tutamayacağınız sözler vermeyin. Eğer haftasonu onu alıp gezmeye gidemeyecekseniz, sırf onu oyalamak için sözler vermeyin. Bu durum, çocuğunuzun size karşı olan güveninin azalmasına neden olabilir.

  • Y KUŞAĞI DANIŞANLARLA NASIL İLETİŞİM KURULMALI?

    Y KUŞAĞI DANIŞANLARLA NASIL İLETİŞİM KURULMALI?

    Y kuşağı 1980 ile 1999 yılları arasında milenyuma ramak kala doğmuş orta kuşak nesildir. Burada ben Y neslini Adler’in ortanca kardeş kuramına çok benzetirim. X ve Z kuşağının arasına sıkışmış hisseden bu nesil kararsız,denge kurmaya çalışan, yaşamın kendisine hakkı olanı vermediğini düşünen bir nesildir.

    Ben de o kuşağa mensup bir psikoterapist olduğum için o sıkışmışlık hissine oldukça aşinayım. X kuşağını yine Adler’in en büyük kardeş kuramına , Z kuşağını ise en küçük kardeş kuramına oldukça yakın buluyorum. Bunlara biraz değinecek olursak; 

    X kuşağı 1965-1979 arası doğanlardır. Bu kuşak yaşlıların , aile büyüklerinin en çok sevdiği ve kendine yakın bulduğu kuşaktır.Kurallarla büyümüş,otoriteye saygıda kusur etmeyen,sadakat ve çalışkanlığa aşırı önem veren sabırlı bir nesildir.Az önce de söylediğim gibi Adler’in en büyük kardeş kuramıyla örtüşmektedir. Bunlar ; ‘’Genellikle ilginin odağında doğmuştur. Ailenin ilk göz ağrısıdır ve en fazla ilgi ona gösterilmiştir. Fakat bu durum yeni bir kardeşin doğumu ile son bulur. Artık ilgi yeni bebeğe yönelmiş ve o tek olma özelliğini yitirmiştir. Yeni gelen bebek onun alışmış olduğu sevgiyi çalmıştır ve paylaşmaya alışmalıdır. İlk çocuğun gelişi eşlerin toyluk dönemine rastlar. İlk gebelik ve ilk doğum eşler için en heyecanlı olaydır. Evliliğin bu ilk ürünü , en yüksek beklentilerle karşılanır.Eşler en çok ilk çocuklarını kendilerinin bir örneği gibi görmek eğilimindedirler. Bu sakınca yanında ilk çocuğa verilen önem ve ana babanın gösterdiği yakın ilgi toyluklardan doğan yanılgıları önemsiz kılabilir’’ (Yörükoğlu,2003)

    Yine X kuşağı en büyük kardeş gibi ‘’Bağımlı olmaya ,çok fazla çalışmaya ve hep önde olmak için çaba gösterme eğilimindedir.Sahneye bir kardeş çıktığında ise kendini ilgi odağının dışında bulur.Artık tek veya örnek değildir. Yeni gelenin adeta davetsiz misafir olarak, alışık olduğu sevgi elinden aldığına inanmaya hazırdır.’’(Corey,2008)

    Z kuşağımız ise 2000 yılı ve sonrasında doğanlardır. En büyüğü 16 yaşındadır. Z kuşağı ise Adler’in en küçük kardeşine oldukça yakındır. ‘’Her zaman ailenin göz bebeğidir, hiç büyümez. Aile de onu gözünde büyütmez. Ailenin ilgisini diğerleriyle paylaşmak zorunda değildir.Ailenin hep oyuncak bebeğidir ve o devamlı şımartılabilir.Çevre onunla hep sevimli ,hep küçük çocuk olarak ilgilenir. Bu durum çocuğun benmerkezci tutumlar geliştirmesine sebep olabilir.Büyüdüğü zaman da çevresinin hep kendine ilgi göstermesi gerektiğini düşünür.Bu çocukların uzun süre çocuk kalması istenir.Disiplin daha da gevşemiştir. İstediklerinin nerdeyse hepsini elde eder. Kısaca ‘’bencil ve şımarık’’ büyütülmesi için iyi bir ortam oluşturulmuştur. Durumunu kendi çıkarına kullanmaması için de bir neden yoktur.’’ (Yörükoğlu,2003)

    Başka bir deyişle X kuşağı süper egonun üstün olduğu,Y kuşağı söylenenlerin aksine egonun en dengede olduğu ;Z kuşağı ise id tarafından yönetilen bir kuşak olmuştur da diyebiliriz.
    Y kuşağı bu arada denge kurmakta zorlanan, X kuşağı gibi itaatkar olmayı da , Z kuşağı gibi benmerkezci olmayı da reddeder. Bu da kendi ruh halinde dengesizliklerin oluşmasına zemin hazırlar.X kuşağı tarafından saygısızlıkla , Z kuşağı tarafındansa geri kalmışlıkla eleştirilir. Aradaki bu çağ farkları birbirini kıskanan üç kardeşin kıskançlıklarına ve farklılıklarına oldukça benzemektedir. Bu açıdan kitlelerin kardeş kıskançlığı olarak nitelendirilebilir.

    Y kuşağına mercek ile bakacak olursak ,bu kuşak genelde son zamanların daha kendini bulamadan hızlıca evlenip boşanan ,kolay zincirlenemeyen isyankar kuşağıdır da diyebiliriz. Adalet duygusu oldukça gelişmiş bir nesil olan Y kuşağının en fazla çatışma yaşadığı konu da yine ortanca kardeş gibi hak ve adalet konularıdır. Bunu Z nesli gibi sosyal medyayı bir iletişim aracı gibi kullanarak değil de hak ve adalet adına sesini duyurmak ,haykırmak için kullanır. Esnek çalışma saatleri olsun isterler, X kuşağı gibi çabuk itaat etmezler,karşı çıkar ,bağırır ve özgürlüklerine düşkünlüklerinden kendi işini kurmak için acele ederler.

    Özgürlüklerine aşırı düşkün oldukları için ,kendi ayaklarının üzerinde durup hayatlarının sorumluluklarını ve kontrolünü bir an önce alırlar.Bununla beraber eğlenmeye adalet için yürümeye,kadın-erkek eşitliğine modern ve güzel olan tüm değişimlere hazırdırlar. X nesli tarafından genellikle kıskanılırlar ve yaptıklarıyla genel olarak saygısız olarak nitelendirilirler. Z nesli ile X nesline göre bir çok konuda daha uyumludurlar diyebiliriz. 

    Y nesli ile iletişim kurabilmenin yolunun bu sıkışmışlık duygusunu anlamaktan geçtiğini düşünüyorum. Bu kuşakla iletişim konusunda sıkıntı yaşamamak istiyorsak bu özelliklerini ve yaşadıkları sıkıntıyı anlamaya çalışarak başarabiliriz diye düşünüyorum. Yine X ve Z arasında denge kurmaya çalıştıkları için yaşadıkları iç çatışmaları çözmelerine yardımcı olmaya çalışarak ; dengesiz ve rakabetçi taraflarını yargılamadan iletişime geçerek Y kuşağının yanında ona destek olmak için var olabiliriz diye düşünüyorum. 

    X,Y ve Z kendilerine sunulan ortam tarafından şekillenen nesiller ve ne acımasızca eleştirilmeyi hak ediyorlar ne de onlar üzerine yazı yazılmasını. Adler ‘in kardeş kuramı gibi nesillerin kardeşliği de kıskançlık temelinde bakılırsa daha da anlaşılabilir diye düşünüyorum. Her geçen gün yaşlıların gençlere olan hasedi biraz daha artmakta ;çünkü her gelen nesil biraz daha özgür, biraz daha şanslı ve hakkı olanı almak için çabalıyor bu aşikar bir şekilde göze çarpmaktadır. Umarım bu kıskançlık bir an önce bu sona erer ve çok daha sağlıklı nesiller yetişir.
    Uzman Psk. Fatma EFE

    Kaynakça:
    Jarette, C. (2013). 30 Saniyede Psikoloji. Çin: Caretta.
    Akyazı, E. & Tutgun Ünal, A. (2013). İletişim Fakültesi Öğrencilerinin Amaç, Benimseme, Yalnızlık Düzeyi İlişkisi Bağlamında Sosyal Ağları Kullanımı,Global Media Journal TR, 
    Modern Psikoloji: “Alfred Adler Psikolojisine Giris ve Tum Calismalari” (Yörükoğlu,2003; Corey,2008 )

  • Bebeklerde gelişim takibi yapmak neden önemlidir?

    Dokuz aylık gebelik sürecinde hem anne hem de baba çocuğunu kucağına almak için sabırsızlanır. Doğum sonrasında hem zor hem de keyifli anlar iç içe yaşanır.

    Bebek büyümeye başladıkça, anne babalar bebeğin temel ihtiyaçlarını karşılamanın dışında, gelişimi için başka neler yapabileceklerini araştırmaya başlarlar.

    Aldıkları oyuncakları, bebekleri ile geçirdikleri zamanı irdeleyip doğru ve yanlışlarını belirlemeye çalışırlar.

    İşte bebekler için gelişim takibi bu evrede önem taşır. Anne babanın isteği ile doğum öncesinde bile başlatılabilecek olan bu süreç, doğum sonrasında rutin şekilde devam eder.

    Peki gelişim takibi nedir, neleri içerir?

    Gelişim takibinin ilk görüşmesinde, bebeğin gelişim değerlendirmesi yapılır. Bu değerlendirmede, standardizasyonu yapılmış olan gelişim tarama testleri kullanılır. Gelişim tarama testi her görüşmede tekrarlanmaz, 6 ayda bir yenilenmesinde fayda vardır.

    Çocuğun içinde bulunduğu aya göre gelişim özellikleri anne babaya anlatılır. Bu ayda hangi becerileri kazanacağı, hangi davranışların ya da davranış problemlerinin olacağı konusunda bilgi verilir.

    Ay gelişimine uygun oyun ve oyuncak önerilerinde bulunulur.

    Yemek ve uyku düzeni ile ilgili önerilerde bulunulur.

    Sağlıklı anne baba çocuk iletişiminin nasıl olacağı, problem durumlarda neye nasıl tepki verilmesi gerektiği ile ilgili bilgiler verilir.

    Bilişsel, dil, sosyali, motor ve özbakım gelişim alanlarında destekleyici etkinlik önerilerinde bulunulur.

    Anne babanın yaşadığı sorunlar ile ilgili soruları cevaplanır.

    Bebeğin bulunduğu aya ya da yaşına göre, bir sonraki görüşmenin tarihi belirlenir ve görüşme sonlandırılır.

    Gelişim testi sonucu “Normal” çıkmış ise, ikinci görüşmede test tekrar yapılmaz.

    Gelişiminde gecikme ya da gerilik bulunan çocuklar ile prematüre ve yüksek riskli çocuklar için ev eğitim programları hazırlanır. Aileye evde yapılabilecek etkinlik önerileri ve bu etkinlikte kullanacakları materyaller hakkında bilgi verilir. Bazı etkinlikler aile ile birlikte görüşme süresi içinde yapılarak onlara model olunur.

    Gelişim takibi sürecinde çocuğun bakımını yapan diğer kişiler ile de görüşmekte fayda olur. ( Anneanne, babaanne, bakıcı vb) Çocuk için verilen gelişim önerilerini onlar ile de paylaşmak ve sürece onları da dahil etmek önemlidir.

    Gelişim takibi sürecinde aileden evdeki yaşantıya ait kesitler de istenebilir. Bunun için video çekimleri yapılır.

    Bebeklik döneminde rutin yapılan gelişim takibi sayesinde;

    Çocuğun gelişimi yakından izlenir

    Gelişim gecikmesi ya da gelişim geriliği durumları varsa, erken dönemde tespit edilir.

    Bebeğin ev ortamının düzenlenmesi sağlanır.

    Anne, baba ve diğer aile üyeleri bebeğin gelişimi hakkında doğru ve sağlıklı bilgilere sahip olur.

    Bebekte görülebilecek davranış problemleri kronik hale gelmeden kısa vadede çözülebilir.

  • Mide Bulantısı Psikolojik Mi?

    Mide Bulantısı Psikolojik Mi?

    Psikolojik sorun yaşayanların çok büyük bir kısmında mide problemleri gözlemliyorum. Mideye doğrudan müdahale psikolojiyi düzeltmeyeceğini söyleyebilirim ancak bunu anlayabilmek için kişi uzun süre tıbbi tedavi pesinde koşuyor

    Mide bulantısı psikolojik mi? normal bir durum mu yoksa, Mide bulantısı günlük hayatta herkesin yaşadığı rahatsızlık durumlarından en çok bilinenleri arasındadır. Bulantının kaynaklandığı sorun burada asıl önemli olan noktadır. İnsanlar kendilerini rahatsız, gergin veya stresli hissettikleri dönemlerde farkında olmadan vücutlarında bazı sistemleri harekete geçirirler. Bunlar psikolojik bozukluk olarak değerlendirilebilir. Herkesin bu tarz vücut değişimlerini tetikleyen olaylar yaşayabilmesi gayet normaldir. Ama bu tarz psikolojik bozuklukların kişi üzerinde bıraktıkları etki kişiden kişiye değişmektedir.

    Bu da gayet doğal işleyen bir süreçtir.

    Mide bulantısı psikolojik mi? Mide bulantısı aslınsa çok normal basit rahatsızlıklardan biri olarak görülmesine rağmen stres altında kalınan durumlarda ortaya çıkmasının sebebi, psikolojiktir. Birey aşırı kaygı ve korku içerisinde ise yoğun bir şekilde kusma isteği gösterir. Bu gibi durumlarda her zaman mide bulantısı sonuçlanamaz. Bazen birey karın ağrısı hisseder veya aşırı stresten baş ağrısı çekebilir. Kusma durumunun gerçekleşmesi için bu psikolojik rahatsızlığın zayıflama ve kilo almayla alakası vardır. Tedavi edilebilir.

    Tedavi Süreci

    Bu gibi süreçlerin atlatılması ve aklımıza takılanların cevaplandırılması için psikolojik desteğe ihtiyacımız vardır. Zaman kaybetmeden başvuracağımız uzman bir doktor bize gerek ilaç tedavisiyle gerek ise konuşarak müdahale etmelidir. Özellikle zayıflama isteği duyulan zamanlarda oluşan takıntı yüzünden baş gösteren bu rahatsızlık eğer müdahale edilmezse birkaç ay içerisinde hem fiziksel hem de ruhsal olarak hastayı iyice rahatsız edecektir, güçsüz düşürecektir. Mide kaslarının doğru çalışmaması ve yemek yenilen anda hissedilen mide bulantısı durumu alışkanlık kazanacaktır. Bunların yaşanmaması için hasta kendini rahat tutmalı, hafif yiyecekler yemeli ve azar azar normal beslenme alışkanlığına geri dönmelidir. Bu süreçte bir psikoloji destek şarttır.

    Mide bulantısı psikolojik mi?

    Her zaman hayır. Doğal süreçlerde üşütme vb hastalıklarda ortaya çıkan yüzeysel bir belirtidir. Kendini fazla göstermez. Bir ya da en fazla iki kez tekrarlanır. Alışkanlık haline geldiğinde psikolojik bozukluk olduğundan emin olabiliriz. Her hastalık gibi bu da küçümsenmemeli ve hastalık ortaya çıktıktan hemen sonra vakit kaybetmeden tedavisi gerçekleştirilmelidir. Unutmayın tedavi hastalıkların ilerlemesini durdurur.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuğum kreşe giderken ağlıyor!

    Çocuklar için evden ve anne babadan ilk ayrılma, sosyalleşmenin ilk basamağı okul öncesi eğitimdir. Kreşe başlayan çocuk için bu süreç tahmin ettiğinizden daha zor olabilir.

    Evde anne babası, anneanne, babaannesi ya da bakıcısı ile kalmaya alışkın olan çocuk, kreşe başladığı zaman kendini farklı bir ortamda bulur.

    Ev herkes için olduğu gibi, çocuklar için de en güvenilir ortamdır. Çocuk evde istediği saatte uyanır, istediği saatte istediği oyuncak ile oynar, çoğu zaman oyuncaklarını toplamaz, bunu onun yerine yapan yetişkinler vardır. Evin her alanını kendi istediği gibi kullanır.

    Ancak kreşe başladığı zaman, bu rahatlığın yerini belli kurallar ve sınırlar bütünü alır. Çocuğun verdiği tepkiler de bu nedenledir zaten. Peki çocuklar neden kreşe gitmek istemez, işte bazı sebepler:

    Çocuğun hayatına yeni bir ortam girer, çocuğun bu yeni ortama ve kişilere alışması zaman alır.

    Çocuğun hayatına yeni bir otorite olan öğretmen girer. Öğretmen ona sevgi ve şefkatle yaklaşmasına rağmen, ondan belli başlı kurallara uymasını bekler. Bu duruma alışmak da çocuk için süreç gerektirir.

    Tek çocuklu hayatta evin hakimi gibi yaşamaya alışmış olan çocuğun hayatına bir anda 10-15 farklı çocuk girer. Kendi yaş grubu içinde olan bu çocuklar da tıpkı onun gibi her istedikleri olsun istemektedir ve çocukların arasında bir ego savaşı başlar.

    Anne babanın çalışıyor olması nedeniyle sabah kreşe bırakılan çocuk, akşam alınmakta, yemek, yemek sonrası rutin işler erken kısa süre içinde uyku saati gelmekte ve çocuk anne babasını az gördüğü ve onları özlediği için kreşe gitmeyi reddetmeye başlar.

    Daha önce çocuğun bakımı anneanne babaanne gibi büyük ebeveynler tarafından yapılıyorsa ve onlar zaten çocuğun kreşe gitmesine gönüllü değillerse, çocuğun kreşe gitmek için sorun çıkardığı her anda “Gitmesin, ağlatmayın çocuğu, ben bakarım” şeklindeki söylemleriyle çocuğa arka çıkarlar.

    Çocuğunuz kreşe yeni başladıysa ve gitmekte zorluk yaşıyorsa, bunlara dikkat etmenizde fayda olacaktır.

    Çocuğunuz kreşe başlaması ile ilgili kararı anne baba olarak birlikte aldığınızı bilsin ve bu konuyla ilgili “Kreşe gitsin/gitmesin” şeklinde onun yanında tartışmayın.

    Anneanne, babaanne, dede gibi büyük ebeveynlerin sürece olumsuz etki edebilecek tepkilerini kontrol altına almaya çalışın.

    Çocuğunuza kreşe gitmeyi bir zorunluluk olarak değil, keyif olarak sunmaya çalışın.

    Öğretmeni ile korkutmayın, aksine kreşe başlama sürecinde çocuklar diğer çocuklardan önce öğretmenlerine bağlanırlar. Kreş çocuğun anne babadan güvenli ayrılma, öğretmene güvenli bağlanma sürecidir.

    Kreşin kapısında çocuğunuzu sizin kucağınızdan ağlatarak koparılmasına izin vermeyin. Bu davranış, çocukların size ve öğretmene karşı güvenini azalttığı gibi, ileriye yönelik hayatı için travmatik etki yaratabilir.

    Evden çıkarken kendisine ait bit oyuncak ya da nesneyi de kreşe götürmesine izin verin. Bu, kendini daha güvende hissetmesine neden olur.

    Akşam eve geldiğinizde tüm gün sizi görmediği ve özlediği için, ev işleri ya da özel işlerinizden daha çok, çocuğunuza vakit ayırın, onu duygusal olarak doyurun.

  • Yaşlılık Döneminde Depresyon Nedir? Nasıl Baş Edilir?

    Yaşlılık Döneminde Depresyon Nedir? Nasıl Baş Edilir?

    İçe kapanma, duygulanma ve sık ağlamalar, hareketlerde yavaşlama, dikkatin azalması, uyku bozukluğu, kilo değişikliği ve unutkanlık gibi bellek problemleri “yaşlılığın doğal bir sonucu” olarak kabul EDİLMEMELİ ve depresyonla ilişkili olabileceği düşünülerek gerekli incelemeler yapılmalıdır. Çünkü tanı konamayan ve dolayısıyla tedavi edilmeyen depresyon,
    Ek tıbbi durumların (şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, kanser, bunama, karaciğer ve böbrek hastalığı gibi) daha da kötüleşmesine,
    Aile içi ilişkilerin bozulması ve gerginliklerin artmasına,
    Hastanın ve ailesinin yaşam kalitesinin düşmesine,
    Beklenenden erken ölümlere,
    İntihar ile sonuçlanabilen ölümlere neden olabilir.
    Depresyon belirtilerinin varlığı danışmayı ve tıbbi yardım almayı gerektiren bir durumdur. Doğru tanımlanıp tedavi edilen hastalık %80-90 oranında iyileşmekte ve hastalar eski normal yaşantılarına geri dönmektedir.

    Nedir? Nasıl Oluşur?
    Depresyon, sık görülen ve yıkıcı sonuçları olabilen bir psikiyatrik hastalıktır. Gençlik döneminde görülebileceği gibi yaşlılık döneminde de görülebilir. Fakat, bu dönem hastalığın oluşumu, tanınması ve tedavisi noktasında birtakım farklılıklar içerebilir.
    Yaşlanmayla birlikte, beyin hücreleri ve damarlarda bozulma, nörotransmitter denilen bazı maddelerin veya hormonların artması veya azalması gibi doğal biyokimyasal değişimler veya eklenen tıbbi hastalıklar depresyonu ortaya çıkarabilir. Kişinin gençlik yıllarındaki psikiyatrik durumu, genetik faktörler (örneğin, aile üyelerinden birinde depresyon varlığı) veya çevresel olaylar (örn; bir yakınının ölümü, hastalanma, alıştığı muhitten taşınma, maddi zorluklar, emeklilik) da hastalığın ortaya çıkmasında etkili olabilir. 

    Peki Hastalığı Nasıl Tanıyacağız? Belirtileri Nelerdir?
    Depresyon geçici bir ruh hali değildir. Yani, bir olay karşısında sıkıntı hissedilmesi veya mutsuz olunması depresyon olduğu anlamına gelmez. Depresyon hastalığı diyebilmek için, birtakım belirtilerin sürekli olarak görülüyor olması (en az 2 haftalık bir süredir) ve kişinin günlük yaşantısını ciddi bir şekilde etkiliyor olması gerekmektedir. Aşağıda, depresyon belirtileri sıralanmıştır (yaşlılığa DAHA ÖZGÜ olarak nitelendirilenler tırnak içerisinde gösterilmiştir);
    *Keder, elem, üzüntü ve mutsuzluk hali 
    *Bir şey yapmak istememe, hevessiz olma 
    *Eskiden zevk alınan şeylerden artık zevk alınamıyor olması
    *Kendini ümitsiz, değersiz ve çaresiz hissetme
    *Geçmişteki başarısızlıklar veya hatalardan dolayı kendini suçlayıp durma
    *Parasal, sağlık vb. konularda düşünüp durma, aşırı ve yersiz endişeler
    *Olağan dışı duygulanma ve sık ağlamalar
    *Gelecekten beklentinin kaybolması ve ölüm düşünceleri 
    *Düşüncelerde yavaşlama ve kararsızlıkların artması
    *Dikkatin azalması ve yoğunlaşmada güçlük
    *“Yerinde duramama ve huzursuzluk hali”
    *“Uyku bozukluğu (uykusuzluk veya aşırı uyuma)”
    *“İştah ve kilo değişiklikleri (kilo kaybı veya kilo alımı)”
    *Doktorların herhangi bir sebep bulamadığı “Bedensel yakınmalar” (Baş ağrısı veya vücutta yaygın ağrılar, uyuşmalar, kabızlık, gaz ve şişkinlik, baş dönmesi, idrar yolları ile ilgili yakınmalar, saç dökülmesi..) olarak sayılabilir.

    AİLELER Dikkatli Olmalı..
    Aileler riskli durumlar konusunda bilgi sahibi olmalıdır. Çünkü yaşlılarda depresyonu en sık tetikleyen durumlardan biri tıbbi hastalıklardır. Aynı zamanda, tıbbi hastalıkların varlığı depresyonu kötüleştirebilir. 
    *Bunama=Demans (En sık sebebi olan “Alzheimer Hastalığı”) 
    *Guatr 
    *Yüksek tansiyon, 
    *Şeker hastalığı, 
    *Kalp ve solunum sistemi hastalıkları, 
    *Karaciğer ve böbrek hastalığı
    *İnme
    *Kanser riskli durumlar arasında sayılabilir.
    Bu hastalıkların varlığında yakın bir takip, gerekli önlemlerin alınması açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle, yeni ortaya çıkan belirtiler (örn, iştah ve uyku düzenindeki değişiklikler, unutkanlık vb. bellek problemleri, çevresindekileri tanımama, evde olmayan birini görme veya çevresindekilerden kötülük göreceği, zehirleneceği yönünde şüpheli, tuhaf inanışlar veya davranışlar, yerinde duramama ve huzursuzluk hali) dikkatle incelenmelidir. Ek olarak, hastanın aldığı-çıkardığı sıvı miktarı, kullandığı ilaçları ve düzenli olarak alıp almadığı da kontrol edilerek uygun önlemler alınmalıdır. 
    Ayrıca bazen depresyon, bunama benzeri belirtilerin yoğun olması nedeniyle BUNAMA ile KARIŞABİLİR (PSÖDODEMANS) ve gereksiz tedavilerin başlanması ve zaman kayıplarına neden olabilir. 
    Yapılması Gerekenler..
    Ailede yaşlı olan kişiler, mümkün olduğunca vakit ayrılarak etkin bir şekilde dinlenmeli, konuşmaları için yeterli zaman ayrılmalı ve isteklerine olabildiğince kulak verilmelidir. Çünkü yaşlı kişiler, rahatsızlık vermek istemediği, anlaşılmayacağını düşündüğü veya sıkıntılı olmanın, hatta depresyonda olmanın bir “karakter zayıflığı veya akıl hastalığı” olduğunu düşündüğü için yakınlarına yaşadıklarını söylemekten çekinebilir veya korkabilirler. 
    Sabırlı ve hoşgörülü bir ortamda, hastanın yakından takip edilmesi anlaşıldığı, değer verildiği ve yalnız olmadığı hissine, dolayısıyla rahatlamasına ve olumsuz duygu ve düşüncelerini daha rahat ifade etmesine sebep olacaktır. Bu tutum, ailenin depresyon belirtilerini daha iyi anlaması, uygun önlemler alması ve gerektiğinde bir doktorla görüşerek psikoterapi, ilaç ve diğer tedaviler konusunda işbirliği yapması açısından oldukça önemlidir. 
    Depresyon tanısının konması ve tedavisinin planlanması ANCAK, iyi bir klinik değerlendirme ve ilişkili tüm psikiyatrik ve tıbbi durumların detaylı bir şekilde araştırılması ile mümkün olacaktır..

  • Sınır koymayı başarabildiniz mi?

    Anne babalar çocukları üzerinde söz sahibi olmak isterler, çocukları sözlerinden çıkmasın isterler, yapma dedikleri davranışları yapması hiç de hoşlarına gitmez. Peki ama çocuğunuza “hayır” demeyi başardınız mı? Sizin sınırınızı ona hissettirdiniz mi?

    Günümüzde neden çocuklar da görülen kural dinlemem, hırçınlık, bireysellik bu kadar arttı hiç düşündünüz mü? Bu durumun bir çok sebebi olabilir isterseniz önce bunlara bir göz gezdirelim;

    Geç çocuk sahibi olma,

    Beklenen çocuk olması,

    Çalışan anne baba olma,

    Ebeveynlerin anne- baba sevgisinden yoksun büyümesi,

    Anne- baba arasında yaşanan çatışmalardan çocuğu koruma çabası,

    Bu ve buna benzer birçok sebebi olabilir. Öncelikle bu durumları irdelemek istiyorum. Günümüzde anne- baba olma yaşı ilerledikçe geç çocuk sahip olmayı beraberinde getiriyor. Geç çocuk sahibi olduysanız hele bir de bu özlem duyduğunuz bir duygu ise işte bunu doğrudan çocuğa yansıtıyorsunuz, öyle değil mi? Yoksa farkında değil misin ? İsterseniz bir kaç soru ile başlayalım; evde kuralları kim koyuyor? Kimin istediği yemek pişiyor? Kimin istediği televizyon programı izleniyor? Yanlış olduğunu bildiğin halde hayır diye biliyor musun? Anne babandan öğrendiğin “bağırarak konuşma” kuralı ne kadar uyguluyorsun? Belki bu kadar yeter ne dersiniz J Bir de evlenme yaşını geciktirmeyen fakat çeşitli sebeplerden dolayı çocuk sahibi olamayan ailelerimiz var. Onların öne sürdüğü düşünce ise “çok geç buldum” “ çok bekledim ama” ile başlayan cümleler ve sonrasında gelen sonsuz izin. Günümüzün en büyük sorunu beklide çalışan anne babaların iş yoğunluğundan kaynaklı çocuklarına yeterince zaman ayıramadıkları için çocuklarına karşı vicdan duygusunun ağır basması ve üzmeyim bir de yapsın ne olacak ile olaya bakmaları. Evet anne babalar ne yazık ki günümüz şartlarında çok geç saatlere kadar çalışıyor, çocuklar erken dönemde anneden ayrılıyor kimi zaman bakıcı kimi zaman büyüklerin desteği ile büyüyorlar. Ebeveynleriyle akşamdan akşama görüşüyor ve kimi zaman çok erken saatlerde uyanmadan beklide ayrılıyor. Haklısınız çocuğunuza çok zaman ayıramıyorsunuz ama bunun çözümü ona sonsuz kredi vermek olmamalı bunun yerine az da olsa günün kalan zamanında kaliteli zaman diye duyduğunuz ve oda neymiş diye geçiştirdiğiniz o etkili zamanı ona ayırmanız önemli. Bu kimi zaman beraber yemek yapmak, kimi zaman günün nasıl geçtiği ile ilgili bir sohbet sonrasında bunu hikâyeleştirmek kimi zaman da kan ter içinde kalacak şekilde oyunlar oynamak olmalı. Çocuğunuza ayıramadığınız zamanın telafisi asla pahalı oyuncaklar ya da sonsuz izin olmamalı, buna dikkat edilmez ise ilerleyen süreçte çocuklar da doyumsuzluk ve bencillik baş göstermeye başlayacaktır ve mutsuz çocuklar yetişecektir. Bireyler aile gördükleri olumsuz tutumlardan kaynaklı kimi zaman olumlu etkilenir kimi zaman ne yazık ki olumsuz etkilenir. Nasıl mı?

    Mutsuz, çatışma içinde büyüyen bir çocuk yaşamın ilerleyen yıllarında bu duruma alıştığı için hayatında da bu durumu normalleştirir. Yetişkin olup evlendiği zaman da küçüklükten bu yana gördüğü yaşamış olduğu durumu hayatına aktarır. Çatışmalar içinde yetişen bir birey için sizce tartışmak, bağırmak belki de şiddet anormal bir durumu mudur? Tabi ki her bireyde aynı etkiler yaşanacak diye bir şey söz konusu değil bu durum tam tersi şekilde de olabilir, nasıl mı? Problemlerde yorulan bir birey “ben çocuğuma bunu yaşatmayacağım, üzmeyeceğim ve ne isterse yapacağım” düşüncesini benimseye bilir. Bu durumun bir sonra ki adımı ise çocuğuna karşı sonsuz anlayış getirmesi. Ya da kendi ailesinde problem yaşayan ebeveynler çocuklarına bu durumu hissetmek istemezler ve “aman çocuklar üzülmesin” diye literatürlerinden “hayır” kelimesini çıkartırlar. Şimdi sizlerden gelen tepkiyi duyar gibiyim “ peki hep bu kadar katımı olacağız?” Hayır tabii ki de o kadar acımasız olmayacaksınız. Çocuklarının istekleri önemli, çocukların isteklerini söylemesi istediğimiz bir şey bireyselliğini gözler önüne serdiği bir durum. Özgüven gelişimi için kendi fikir ve duygularını ifade etmesi gerekiyor fakat bu süreçte “aman yeter ki özgüveni gelişsin” diye çocuğa sınır koymamak doğru bir davranış değildir. Çocuklar ister, hep ister her zaman daha fazlasını ister önemli olan nerde durması gerektiğini göstermeniz. Ailelerin ve aile büyüklüklerinin yaptığı en büyük hata çocuğun büyümesini beklemektir. Büyüdüğü zaman kurallar koymaya başlanır fakat bu noktada çocuğun kişilik gelişimi biriktirdiği verilerle şekillenir bu nokta unutulmamalı.

    Ebeveynler çocukları ile iletişim kurmaya anne karnında başlaması ve ilerleyen süreçte konu ne olursa olsun yaşına ve anlayacağı dilde anlatması çok önemlidir. Fikirleri alınmalı ve ortak yol bulunarak sonuca gidilmeli. Eğer çocuğun yaptığı davranış onaylanmıyorsa mantıklı ve tutarlı bir açıklama yapılmalı. Neyi neden yapmaması gerektiğini anlayan çocuğun davranışlarının oturması çok daha kolay olur ve doğru olanda budur. Küçük yaşlar da açıklama yapılarak ilerleyen yaşlarda aile toplantıları ile uzlaşmaya varılması çocuğun hem aile olan güvenini pekiştirir hemde kişisel gelişimi için son derece önemlidir.

    Mutlu çocuklar istiyorsak, çocuklarınızı önemseyin ve değer verin. Çocuklar alınan pahalı oyuncaklarla kendilerini değerli hissetmez, fikirlerinin önemsenmesi ile değerlerini hissederler.

    Uzm. Çocuk Gelişimci

    Funda ÇİÇEK

  • ERGENLER ile İLETİŞİM

    ERGENLER ile İLETİŞİM

    NASIL MUTLU BİREYLER YETİŞTİREBİLİRİZ?
    Hayatta karşılaştığımız en zorlu görevlerden biri, çocuk yetiştirmektir. Hiçbir eğitimden geçmeden ve herhangi bir karşılık beklemeden büyütürüz onları. Belki de tek beklentimiz; mutlu, huzurlu, sorunlarla kendi başına mücadele edebilen özgüvenli bireyler olmalarıdır. Bunun için var gücümüz ile çalışır, çabalarız; fakat elimizden gelenin en iyisini yapsak bile işlerin yolunda gitmediği zamanlar olur. 
    Ergen Çocuğunuzu Anlamak 
    Ergenlik dönemi, çocuğun kişiliğinin şekillendiği ve davranış özelliklerinin kalıcılaşmaya başladığı bir dönemdir. Ergen çocuğunuza verdiğiniz tepkiler onun duygularını, davranışlarını ve kişiliğini doğrudan etkiler. Bazen durumla uyumlu şekilde davransanız bile bir iç çekişiniz, yüz ifadeniz veya bir hareketiniz ergen çocuğunuz tarafından yanlış yorumlanabilir, kolaylıkla eleştirildiği, onaylanmadığı veya bir başkasıyla kıyaslandığı sonucuna varabilir ve bu durum uzun sürecek bir çatışmanın tetiğini çekebilir. Çünkü, ergenler yetişkinlerden çok daha duyarlıdır ve özellikle sıkıntılı durumlar varlığında ne söylediğinizden ziyade, NASIL SÖYLEDİĞİNİZ oldukça önem kazanır. Sıkıntılı durumların önüne geçmek için, öncelikle çocuğunuzu anlamaya çalışmanız ve bunun için çaba sarf etmeye gönüllü olmanız gerekir. Onu dinlemek, herhangi bir duygu ifadesi çıkardığında uygun soruları yöneltmek, ben dilini kullanmak, gözlem yapmak, hemen tepki vermemek ve birlikte geçirilecek zamanlar yaratmak olumlu tepkiler almanıza, dolayısıyla iyi bir ilişki kurulmasına neden olacaktır. 

    ‘’Ne yaptıysam olmadı’’, ‘’Bildiğini okuyor’’, ‘’Çok zorlanıyoruz’’
    Bu ve benzerleri,  günlük pratiğimde sık karşılaştığım cümlelerden.. Gerçekten de bazı durumlar var ki, oldukça zorlayıcı ve yıpratıcı olabiliyor. ‘Enerjisi yitik, omuzları çökük, huysuz ve mutsuz bir ergen’ ve ‘tükenmiş ve ne yapacağını bilmeyen bir aile’ tiplemesi ile karşılaşabiliyoruz. Bu nokta da, ergenlik dönemine özgü biyokimyasal ve hormonal değişikliklerin, çocuğun doğası gereği olan özellikler ve kalıtımsal faktörlerin davranışlar üzerine olan etkisini iyi anlamak ve ayırt etmek gerekir. Akılda tutulması gereken en önemli noktalardan biri, çocukların olağan dışı tüm davranışlarının, bazı psikiyatrik rahatsızlıkları bunun dışında tutarsak, aslında bir ‘’YARDIM ÇAĞRISI’’ ve dikkati o yöne çekmek için bir işaret niteliğinde olduğudur. Kararlı, istikrarlı ve tutarlı bir tutum ve davranış içerisinde olmanız ve tıkandığınız noktalarda gerekli desteği almak için başvuruda bulunmanız, olaylar ile daha kolay baş etmenizi sağlayacak ve üzerinizdeki yükü azaltacaktır.
    Sonuç olarak; ergen çocuğumuzda ne olup bittiğini anlamak ve ona yardımcı olabilmek ancak etkili ve yapıcı bir iletişim ile mümkün olabilir. Neyi nasıl söyleyeceğinizi bilmek, zorluklar karşısında yılmamak, etkin yöntemleri öğrenerek mücadeleye 1-0 önde devam etmek ve bir ekip ruhuyla hareket edebilmek sorunların üstesinden gelmenizi kolaylaştıracaktır. Hayatta hangi güzel şey veya kazanılmış başarı kolay elde ediliyor ki!? Ne dersiniz?

    **Değer verilen bir kişiyle kurulan ‘iyi bir ilişki’, yaşamda sahip olunabilecek en önemli deneyimdir ve gelecekte nasıl hissedeceğiniz, nasıl düşüneceğiniz ve nasıl davranacağınız konusunda önemli bir belirleyicidir. Hem çocuğunuz ile kuracağınız birebir ilişkiniz, hem de aile bireyleri olarak kendi aranızda ki ilişkiler çocuğunuzun dünyasına hızla nüfus edecek ve duygusal durumu ve davranışları üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler bırakacaktır.

    Öz-farkındalığınız zayıfsa, duygusal stresle başa çıkamıyorsanız, duyguları anlamakta ve sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanıyorsanız ne kadar zeki olursanız olun ilerleyemezsiniz.
    Daniel Goleman, Duygusal Zeka

    Ebeveynlik, doğuştan gelen içgüdüsel bir durum gibi algılanır. Fakat aslolan ebeveynliğin öğrenilen bir durum olduğudur ve çoğu kez anne ve babamızdan görüp öğrendiğimizi çocuğumuza uygularız.

    İnsanlara oldukları gibi davranırsak, dürüst davranmamış oluruz. Fakat, olmaları gerektiği gibi davranırsak, hem dürüst davranmış hem de kendi hatalarını görmeleri için fırsat vermiş oluruz. Bu da uzun vadede iyi ve sağlıklı bir ilişki kurulmasına zemin hazırlar.

    Ergenler sürekli mücadele edecek bir şey ararlar… Bu, hiç değilse onlara şikayet edebilecekleri bir şey verir. Dolayısıyla, ebeveynler taviz verdikçe, ergenler de umutsuzca, tepki çekecek bir davranış türü aramaya mahkum olacaklar, anne ve baba belli bir duruş sergileyene ya da çocuk evi yakana kadar gerilim ve çatışma artacaktır.
    John Cleese ve Robin Skynner

    Çocuklarına bir armağan vermek isteyen ebeveynlerin yapabilecekleri en iyi şey onlara mücadele etmeyi, hata yapmaktan çekinmemeyi ve sürekli öğrenmeyi aşılamaktır. Böylece, çocukları övgünün kölesi olmak zorunda kalmaz. Özgüvenlerini geliştirmek ve onarmak için önlerinde uzun bir yaşam bulacaklardır.
    Carol S. Dweck

    DÜŞÜNCELERİNİZ TAKINTI MI?

  • Hayatın ilk yılları

    Doğumdan itibaren en geç bağımsızlaşan canlı olan insan yavrusu, karmaşık beyin gelişiminin yanı sıra yaşadığı çevre ile uyum sağlama açısından bedensel, zihinsel, duygusal ve davranışsal çok sayıda deneyime ve doğru desteklere ihtiyaç duyar. Ebeveynler için de büyük sorumluluklar taşıyan özellikle yaşamın ilk yılları insan hayatı için çok önemlidir. Yoğun bir emek ve bilgi gerektirir.
    Hayatın ilk üç yılı hem gizemli hem de sihirlidir.
    Gizemlidir, çünkü o yılları hiç hatırlamayız. Bize bakan kişilerin izlerini taşıyan, hayata dair güven duygumuzun şekillendiği ve pek çok inançlarımızın oluştuğu yıllardır.
    Sihirlidir, çünkü günden güne değişimin ve gelişimin en hızlı olduğu dönemdir. Beyin gelişimi ve çevresel uyaranların etkisiyle bütün gelişim alanlarının (motor, bilişsel, dil, psiko-sosyal)en yüksek hızda ilerlediği ve temel davranışların, alışkanlıkların ve becerilerin kazanılmaya başladığı yıllardır.
    İlk üç yaşta beyin gelişimindeki kritik dönemleri bilmek, çocuklarımızın gelişimlerini takip ederek ihtiyaçları doğrultusunda desteklemek için öncelikle;
    Çocuklar:
    – Nasıl gelişirler?
    – Nasıl davranırlar?
    – Ne isterler? sorularını cevaplamaya çalışalım.

    0-1 YAŞ
    1. Nasıl Gelişirler?
    Baştan ayağa, içten dışa, genelden özele doğru düzenli, sürekli ve sıralı bir gelişim söz konusudur. Bu dönemde dikkat edilmesi gereken kritik noktalardan bazıları; baş-boyun kontrolü, bağımsız oturma, İnce kavrama, denge, yürüme, iletişim, göz kontağı becerileridir. Her bebeğin gelişim hızı farklı olmakla birlikte süreci takip ederek becerilerin ortaya çıkmasına fırsat vermek ve gerekirse destekleyici bir şekilde ilgi geliştirmek önemlidir.
    2. Nasıl Davranırlar?
    Bebeğin tamamen yetişkine bağımlı olduğu bu evre de birincil dürtü hayatta kalabilmektir. Beslenme, uyku gibi ihtiyaçların giderilmesi, yetişkinin ilgisinin çekilmesi, kendi bedeninin, bakım veren kişilerin ve çevrenin keşfedilmesine yönelik hareketlerin ortaya çıktığı dönemdir. Bakma, izleme, arama, uzanma, kavrama, ağlama, agulama, gülme, seslenme, itiraz etme davranışları basitten karmaşığa doğru gelişim gösterir.
    3. Ne İsterler?
    Düzenli ve iyi bir bakım, koşulsuz sevgi, süreklilik ve tutarlılık ile hayata karşı güven duygusu geliştirebilirler. Bebekle birlikte deneyimlenen anne babalık olgusu da sürekli gelişim içindedir. Bebeğin olduğu kadar anne babanın da yeni yaşam koşullarına uyum sağlamaya çalışması ile geçen ilk yıl aslında iki taraf için de zorlayıcıdır.
    Bebeğin kendini var hissedebilmesi için yoğun bir sevgiye ve ilgiye ihtiyacı vardır.
    Aynı zamanda fiziksel olarak da hayatta kalabilmesi ve gelişimini sürdürebilmesi için düzenli bir bakım isterler. Anne karnının dışındaki ortam her yönü le bebek için yabancıdır ve uyum sağlayabilmesi için yüksek oranda koruma ve kontrollü deneyim gerekir. Temel alışkanlıkların kazanılabilmesi için rutinlerin oluşturulabilmesi gerekmektedir.
    1-2 YAŞ
    1. Nasıl Gelişirler?
    Yetişkinin gözetiminde becerilerin kazanılmaya ve geliştirilmeye çalışıldığı dönemdir. Çocuklar hem kendilerini hem de çevrelerini keşfetmeye başlarlar. Hareket becerilerinin artmasıyla bağımsızlaşmaya çalışan çocuklar nesne teması ile dil bilişsel gelişimlerini de uyarmaya başlarlar. Duyularını ve bedenini daha aktif kullanmaya yönelik deneyimler fazladır.
    2. Nasıl Davranırlar?
    Bu dönemdeki çocukların öncelikli ilgisi kendileri üzerinde olup, kendi becerilerini keşfederken yetişkinin sınırlarını da test ederler. Tamamen alıcı olup, asıl amaçları deneyimler ile gelişimlerini ilerletmek olan çocuklar , yetişkinler üzerindeki etkinliklerini arttıracak pek çok davranış keşfederler. Bu davranışlar yetişkinin ilgisi ile pekişir ya da söner. Bağırma, ağlama, vurma, konuşma gibi. Vermek ve paylaşmak kavramlarına yabancıdırlar.
    3. Ne İsterler?
    Yüksek ilgi, dikkat ve sevgi eşliğinde keşif yolculuğunda güvenli fırsatlar isterler. Anne babalar, ortamı güvenli hale getirdikten sonra çocuklarının deneyim yaşamalarında sakin bir şekilde destek sağladıklarında güven duygusunun yanı sıra dünyaya uyum da gelişmiş olacaktır. İletişim becerilerinin de yapılandığı bu dönem anlamak ve anlatmak olguları öne çıkar. Çocuğumuzun güvenli sınırlar içinde gelişmesini desteklerken anne babalara her zaman uyum göstermesini beklememeli, önlemci yaklaşımlar ile çatışmalar en aza indirgenmelidir.

    2-3 YAŞ

    1. Nasıl Gelişirler?
    Bütün gelişim alanlarında hızla ilerleyerek ,bağımsızlaşmaya doğru yol alırlar. Artık bedenlerini daha etkili kullanabilir, hareket bağımsızlığı sağlayabilir, engel geçebilir, hedefe ulaşmak için problem çözebilir, söylenilenleri anlayabilir, sözel yolla kendini anlatabilir, öz bakım becerilerinde girişimleri artabilir, nesneleri daha becerikli kullanabilir ve sistematik düşünebilir.
    2. Nasıl Davranırlar?
    Kimlik ve beceri keşfinin devam ettiği bu dönemde çocukların ilgisi yavaş yavaş kendinden başkalarına doğru kayar. Kurallar, sınırlar, onaylanmak,paylaşmak model almak gibi kavramlar fark edilmeye başlar. Sınır testi davranışları sürmesine karşın anne babaların sakin bir kararlılık ile doğru model olup çocuğun yaşına ve gelişimine uygun sınırlar koyduklarında ve tutarlı davrandıklarında çocukların uyumu da artacaktır.
    3. Ne isterler?
    Doğru ve yanlışı öğrenmek, içinde bulunduğu çevre ile uyum sağlayabilmek, birey olabilmek için başta kendisi ve alanı ile ilgili görevler taşımak ve hep sevilmek isterler. Anne babaların davranışları çocukları tarafından modelleneceğinden ve çocuklar dinleyerek değil yaşayarak öğreneceklerinden davranış temellerinin atıldığı bu dönemin bilgi ve deneyimle desteklenmesi faydalı olacaktır.

    Özetle, gelişimin ömür boyu devam ettiği düşünülürse, doğru ve destekleyici bir başlangıç , sağlıklı yol almanın birinci koşulu olacaktır.
    İlk yıllarındaki çocuğun gelişimine yapılan yatırımlar ve katkılar ömür boyu avantaj sağlar.
    Çocuk Gelişimi Uzmanı
    Benal Saraçoğlu YARDIMCI

  • EVLİLİKLE İLGİLİ YANLIŞ BİLİNENLER!

    EVLİLİKLE İLGİLİ YANLIŞ BİLİNENLER!

    1)Evlilik, biz tek kişiyiz demektir.

    Hayır. Evlilik, biz tek kişiyiz demek değildir. İki farklı birey ve iki farklı kişilik söz konusudur. Aynı kalıbın içerisine sokulmak genellikle sıkıntı ve gerginlik yaratır. Asıl olan farklılıkları kabul etmek ve farklılıklara rağmen bir arada olabilmektir. Bu da, nefes alabilmesi, diğer bir ifadeyle kendisini özgürce ortaya koyabilmesi için eşe zaman tanınması ile mümkün olabilir.

    2)Evlilik, bir şanstır. 
    Hayır. Evlilik kazara veya şans eseri olmaz. İnsanlar genellikle evlenmek için, ihtiyaçları olan kişileri seçerler. Örneğin; babası alkol bağımlısı olan ve bu sebeple annesine öfke duyan ve ‘’sen başaramadın’’, ‘’babamı düzeltemedin’’ gibi düşünce ve inanışlarla alkol bağımlısı bir kişiyi seçen bir kadın…  

    3)Evlilikte keramet vardır.
    İnsanlar evlenince her şeyin değişeceğine inanırlar. Fakat asıl olan, evliliğin yalnızca bir imzadan ibaret olduğu ve değişecek veya değişmeye niyeti olan kişinin zaten böyle bir imzaya ihtiyacı olmadığıdır. Karşınızdaki kişiyi değiştirmeye çalışmak veya farklı uğraşılar içerisine girmek (örneğin evliliği kurtarmak için çocuk doğurmak) bir yarar sağlamadığı gibi, bazen çok daha ciddi sıkıntılara neden olabilir.  

    4)Eşinin ailesi ile evlenmiyorsun ki!
    Bu belki de, evlilik sürecinde ki en büyük yanılsamalardan biridir. Hele ki toplumumuzda ki aile yapısını düşündüğümüzde.. Eşinin ailesi ile evlenmediği düşüncesinde olan bir kişi, aslında 3 kişi hatta daha fazlasını idare etmek durumunda olduğunu görünce şaşırır ve hayal kırıklığına uğrayabilir.

    5)Eşim beni gerçekten sevseydi, beni mutlu etmek için her şeyi yapardı!
    Eşinizin size olan sevgisiyle sizin için yaptıkları arasında direk bir bağlantı kurmak olanaksızdır ve yanlış olur. Genellikle de böyle düşünen kişiler, onaylanmadığı veya istediği şey/ler yapılmadığı durumlarda olumsuz bir tutum içerisine giren ve depresyona yatkın olan kişilerdir. Eşinizin size olan sevgisini göstermek için her şeyi yapması gerekmiyor. Belki o an başka bir sıkıntısı var veya istediğiniz şey ona mantıklı gelmiyor.. Daha da ilginç olanı, insanların her şeyi yapan bir eşe duydukları çekimin daha az olduğudur…

    6)Eşim bana hak ettiğim değeri vermiyor…
    ‘’Eşim bana hak ettiğim değeri vermiyor’’ demekten ziyade bu cümleyi nasıl tamamladığınız önemlidir. ‘’Bu beni sevmediği anlamına gelir’’ veya ‘’benim değersiz olduğum anlamına gelir’’ gibi ifadeler kullanıyor ve kendi kabuğunuza çekiliyorsanız; ciddi bir sorununuz var demektir. Öncelikle adalet, hak ve hukuk kavramlarının göreceli olduğu ve gerçek anlamda var olmadığını vurgulamak isterim. Haliyle, karmaşık ve tam olarak tanımlanamayan bir kavramın var olmasını dilemek ve  böyle bir beklenti içerisine girmek sıkıntı, mutsuzluk ve öfkeden başka bir şey yaratmayacaktır.
    SİZİN DEĞERİNİZİ, EŞİNİZİN VEYA BAŞKA HERHANGİ BİR KİŞİNİN DAVRANIŞLARI BELİRLEMEZ. Kişisel değerinizi başkalarının davranışları veya para, başarı gibi kavramlarla belirlemeye eğilimli ve bunlar olmadığında mutsuz olmaya eğilimliyseniz; her şeyi kontrol etmeye çalışan, başarı odaklı olan veya onaylanmaya ihtiyaç duyan kişilik özelliklerine sahip olabilirsiniz. Bu sizi oldukça zorluyor olabilir ve uğraşmaya kendinizle başlamak daha yerinde bir karar olabilir.

    7)Evlilik, hayatımızdaki yalnızlığı sona erdirir.
    Hayır, evlilik hayatımızdaki yalnızlığı sona erdirmez. Eğer böyle olsaydı, evli ve depresyonda olan birçok insan bizlere başvurmazdı…

    8)Evlilik herkes içindir, herkesi mutlu eder.
    Belli bir yaşa gelmiş ve evlenemediği için mutsuz olan insanlar var; sanki, hayatta her şey belli bir sıra içinde ilerlemeliymiş gibi.. Okul biter, ne zaman ve kiminle evlenileceği telaşına düşülür. Hatta üniversite son sınıfta birini bulamamış olmanın endişesi kaplar bazılarımızı. Evlilik olur; sıra çocuklara gelmiştir artık. Birinci olur, ardından ikinci sorulmaya başlanır.. Diğer taraftan, iş telaşı, hayatta bir şeyleri başarma telaşı kafamızı kurcalar durur. Hep bir sıra vardır ve yapılacaklar hiç bitmez. Sanki, size atfedilen veya sizin kendinize atfettiğiniz sıra biraz farklı olduğunda dünyanın sonu gelir.. Sıkıntılar başlar; ardından ‘’her şeyi var ama mutlu değil’’ laflarını duyarsınız… Demek ki, işin sırrı evli olmakta değil

    9)Birbirini gerçekten seven bir çift asla büyük problemlerle karşılaşmaz.
    Birbirini gerçekten seven bir çift asla büyük problem yaşamaz sadece koca bir yalandır. Çünkü, hayatta ne ile karşılaşılacağı tamamen bizim elimizde ve kontrolümüzde değildir. İlişkinin olduğu yerde problem/ler olabilir. Önemli olan, problemin olup olmaması değil, problem karşısında çiftlerin takınacağı tutumdur. 

        10) Eşim ben söylemeden bütün ihtiyaçlarımı bilir.
    Eşi için böyle düşünen ve bu şekilde konuşan kişiler, genellikle mutsuz olmaya veya o an için bir sorun yok gibi görünse de sorun yaşamaya meyillidirler. Çünkü, bir kişinin sizin ihtiyaçlarınızı %100 kestirebilmesi her zaman için mümkün değildir. Sizi en iyi tanıyan kişiyi bir düşünün. Anneniz, bir dostunuz veya çok yakın gördüğünüz bir akrabanız. Sizi hiç yanıltmamış mıdır? Eminim ki; sizi yanılttığı ve kötü hissettirdiği zamanlar olmuştur. 

    ‘’Eşim benim bütün ihtiyaçlarımı bilir’’ YERİNE, ‘’eşim beni tanır’’, ‘’beni anlamaya çalışır’’, ‘’benim için elinden geleni yapar’’ gibi ifadeler kullanmak beklentilerinizi azaltarak sizi daha mutlu ve huzurlu kılar. Hayal kırıklığı, pişmanlık, suçluluk gibi duyguları daha az yaşarsınız ve karşımızdaki kişiyle daha yakın bir ilişki kurmuş olursunuz. 

        11) Beni aldatırsa, haberim olmasın!
    Böyle diyorsanız eğer; o ilişkide sorunlar ya vardır ya da kısa bir süre içerisinde ortaya çıkması muhtemeldir. Çünkü, ‘’eşim bana dokunmasın da ne yaparsa yapsın’’ diyorsunuz bir taraftan. “İlişkilerde ki en büyük tehlike yaşananlara duyarsız kalmaktır. Hiçbir şey yapmadığınız zaman, o ilişki zaten bozulmaya yüz tutmuştur. İlla başka biriyle aldatılmanız gerekmez. İş, hobiler veya başka herhangi bir şey sizin yerinizi almış olabilir…