Yazar: C8H

  • İki çocuklu hayata hazır mısınız?

    İlk çocuğun dünyaya gelmesi ve büyümesinden sonra, anne babalar çoğu zaman ikinci çocuk planlamasına başlarlar. Bazen düşünce ikisinin bir arada büyümesidir, bazen de arada fazla yaş farkı olmadan ikinci çocuğu dünyaya getirmektir.

    İlk çocuğun büyüme evresinde, sıra ikinci çocuğa geldiğinde anne babalar için düşünceli günler başlar. Uykusuz geceler, emzirme, mama yedirme, alt değiştirme olayları yeniden ailenin gündemine girecektir. Bu kez bir farkla tabi, bu kez bir de ilk çocuğun durumunu ve psikolojisini düşünmek zorundadırlar.

    İkinci çocuğu planlama evresinde anne babalar kendileri açısından şu noktaları iyi değerlendirmelidir.

    Gerçekten ikinci bir çocuk sahibi olmayı istiyor musunuz, yoksa çevre baskısı mı sizi bu düşünceye sevk ediyor?

    İkinci çocuğu hayatınıza almaya hazır mısınız ?

    Aile bütçeniz ikinci çocuk için yeterli mi ?

    Anne ve baba olarak fiziksel ve ruhsal sağlığınız ikinci çocuk için uygun mu?

    Evlilik durumunuzda olağan dışı bir değişiklik var mı? Bazen ikinci çocuk kötü giden evliliği kurtarmak adına düşünülür ya da aile büyükleri tarafından önerilir, ama kötü giden çocuklu bir evliliğe ikinci bir çocuk ile devam etmek hem ilk çocuğa hem ikinci çocuğa hem de anne babaya büyük haksızlıktır.

    İkinci çocuk söz konusu olduğunda, anne baba ilk çocuğu da düşünerek karar almalıdır. İlk çocuğun yaşı, gelişim durumu, fiziksel sağlığı gibi bazı faktörler düşünülmesi gereken konular arasındadır.

    Eğer ikinci gebelik planlı bir gebelik olacaksa, ikinci çocuğun doğumu, ilk çocuğun hayatındaki önemli dönemlere denk getirilmemelidir. Örneğin ilk çocuk kreşe başladıktan birkaç hafta sonra kardeşinin dünyaya gelmesi, çocuğun kreşe uyum sürecini ve anne babası ile ilişkisini olumsuz etkileyebilir.

    İkinci çocuğun dünyaya gelmesi ile birlikte, anne çocuğun bakımı ile ilk aylarda daha çok meşgul olacağı için, annenin ikinci çocuğu ne kadar istediği ve bu sürece ne kadar hazır olduğu da önemlidir.

    Annenin kendini hazır hissetmediği bir gebelik ve sonrasındaki doğum, çocuğun büyüme süreci, hem anne hem baba hem de iki çocuk için zor geçebilir.

    İlk çocuğun büyümesi ile birlikte tekrar iş hayatına sosyal hayata geri dönen anne baba, ikinci çocuk ile birlikte bu yaşantılarına bir süre de olsa tekrar ara vermeye hazır olmalıdır.

    Tüm bu sebepler göz önüne alındığında, aileye ikinci bir çocuğun gelecek olması fikri, anne baba tarafından değerlendirilip karar verilmesi gereken bir durumdur.

    Bu nedenle, ilk bebeğin doğumundan sonra “Süt korur” düşüncesi ile korunmamak ve daha ilk bebeği yaşına bile girmemişken ikinci çocuğa hamile kalmak anne ve babalar için fraklı bir sürecin başlangıcı olur.

    İkinci çocuğun dünyaya gelmesi ile ilgili anne babanın daha planlı davranması gerekmektedir. Yukarıda söz edilen tüm noktalar gözden geçirilmeli ve en önemlisi anne baba ve ilk çocuk buna hazırsa, ikinci çocuk için planlama yapılmalıdır.

    Anne ve babaların yoğun çalıştığı, maddi zorlukların yaşandığı, anne babaların çocuklarına yeterli ve kaliteli zamanı ayırmakta zorlandığı günümüzde, aile planlaması daha da önem kazanmıştır.

    Kalabalık aile ve kardeş olgusu hem çocuklar hem de anne babalar için önemli bir değerdir, ancak aileye asıl mutluluk getirecek olan planlı hayattır…

  • Regresyon Geçmişin Kötü Anılarını Temizlemek Mümkün Mü?

    Regresyon Geçmişin Kötü Anılarını Temizlemek Mümkün Mü?

    Geçmişi unutmak isteyenler geleceklerinde geçmişte öğrenmedikleri dersleri hayatlarında bir daha yaşamak zorunda kalırlar. Geçmişi unutmaya çalışmak bankadaki birikimlerinizden vazgeçmek gibidir. Vazgeçmek ise geçici sorunları kalıcı yapar. Geçmişi unutmadan olumsuz hatıralarını temizlemenin yolu regresyondur.

    Sizce regresyon geçmişin kötü anılarını temizlemek mümkün müdür? Öncelikle regresyon psikolojide bazı kabul edilmeyen davranışlara karşı geliştirilen koruyucu dürtüler olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda kişinin geçmiş veya çocukluk dönemindeki davranışlarını tekrarlaması durumu olarakta bilinmektedir.

    Regresyon Nedenleri

    Çocuklar ve ergenler bebeksi davranışları çoğu zaman sergileyebilir ve bu gelişimlerinin doğal bir süreci olarak görülebilir.. Özellikle ilgi odanın dışına çıkması durumunda çocuklar sırf ilgi çekmek için bazı gerileme davranışları sergileyebilirler. Aynı zamanda geçirilen bazı rahatsızlıklar da gerilemeye neden olabilir. Bu rahatsızlıklar:

    • Nörolojik durumlar,

    • Azheimer

    • Tümör

    • Parkinson hastalığı olarak sıralanabilir. Ayrıca kişi eğer aşırı stres altında kalmışsa ve kaygı travmaları yaşıyorsa geçmişte çevresine yansıttığı kişilik bozukluklarını tekrardan sergilemesi oldukça doğaldır.

    Tedavi Nasıldır?

    Psikolojik bir tedavidir. Özellikle çocuklarda gösterilen gerileme davranışlarına normal bir parça olarak sezinlendiğinden dolayı bu konunun üstünde fazla durulmaz. Ama bu rahatsızlıkta yaş ayrımı yoktur. Hem psikoterapi hem de ilaç tedavisiyle birlikte bu süreç devam ettirilir. Peki ya regresyon geçmişin kötü anılarını temizlemek mümkün mü? Benim cevabım evet olacaktır. Birçok psikolojik rahatsızlıkta kullanılan tedavi metodlarından biride budur. Geçmişe dön, kötü anıları sil. Geçmişe dön, eskiden kötü gözüken ve beyinde yer eden anıyı normal bir hale getirerek sun. Aslında gerçekten bu tarz rahatsızlıklarda bu mümkündür.

    Kişinin geçmişinde yaşadığı travma, travmanın gerçekleştiğinde içinde bulunduğu ortama, düşünce yapısına ve özellikle de yaşına göre değişiklik gösterir. Yaşımız, önemli bir etken gibi gözükmüyor olsa bile aslında tetikleyen en büyük sebeptir. Çünkü zaman ilerledikçe, biz değişiriz. Korkularımız değişir. Bakış açılarımız değişir. Regresyon geçmişin kötü anılarını temizlemek mümkün mü? Aslında geçmişte sergilediğimiz bu gibi durumlar tipik olarak kabul edilebilir ve sorumlusu olarak o an ki korkularımız gösterilebilir. Kaygı korkusu içinde bulunan bir kişinin tırnaklarını yemeye başlaması veya kaybetme korkusu olan birinin saçlarını kıvırmaya başlaması bunlara örnek olarak gösterilebilir.

    Genel olarak regresyon tedavisi bilindiği üzere hipnoz ile yapılır. Ve oldukça da meşhurdur. Hipnoz ise psikoloji ve tıp konularında alanında uzman bir doktor istemektedir. Aksi takdirde geçmişe dönüldüğünde, süreç iyi bir şekilde kontrol edilmez ise hastanın içinden çıkılmaz bir duruma girmesi kaçınılmaz olacaktır. Hastadan istenilen bu alışkanlığın kazanılmasında hangi ortamda bulunduğunu eksiksiz bir biçimde anlatmasıdır. Ortamda ki koku dahi oldukça önem arz etmektedir. Bu yöntemi kullanmak isteyen her hastanın öncelikle kontrolleri yapılır. Birkaç seans sonrasında hipnoz yöntemine başvurulur. Hastanın bünyesi kaldıramayacak şekilde zayıf ise hipnoz öncesinde yapılan seanslarda ruh halinin gardının alınması sağlanmaya çalışılır. Regresyon geçmişin kötü anıları aslında sadece gerginlik anında ortaya çıkan bir tür sinirsel göstergelerdir. Ve bunu yenmek, ortadan kaldırmak için birçok seçenek vardır. Regresyon geçmişin kötü anılarını temizlemek mümkün mü değil mi? Sorusuna cevabınızı almış bulunmaktasınız.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuğum okula gitmek istemiyor

    İlkokul, okul öncesi dönemden daha farklıdır. Okul öncesi dönemde çocuk, severek ve isteyerek okula gitse de, ilkokula başladığında bu isteği değişebilir, ağlamaya başlayabilir.

    Bu durum, çocuk açısından normaldir. Çünkü ilkokula başlaması ile birlikte çocuğun öğretmeni, arkadaşı, ortamı ve ondan beklenen davranışlar değişmektedir. Çocuğun tüm bunlara alışması zaman alır, bu zamana “Uyum Süreci” denir.

    Anne baba olarak şunlara dikkat etmekte fayda vardır:

    Bu durumun sadece sizin çocuğunuzun başına geldiğini düşünerek çocuğunuzu suçlamayın ve azarlamayın. Okula gitmek istememe, annesini yanında isteme de okula başlamada çok sık rastlanan bir durumdur.

    Bu durumun geçici, okula alışma sürecinde yaşanan bir durum olduğunu akıldan çıkarmamak ve panik yapmamak gerekir. Onun yerine soğukkanlılığınızı koruyarak destek olmak problemi aşmada daha işe yarayacaktır.

    “Okula gitmek zorundasın, gitmezsen okuma yazma öğrenemezsin” gibi ifadeler çocuğu ikna etmek için pek işe yaramaz. Bunun yerine okulun keyifli taraflarından bahsetmek gerekir.

    Okul başlamadan önce çocuğa “Burası kreşe benzemez, uyman gereken çok kural var, kurallara uymazsan öğretmenin sana kızar” gibi açıklamalar yapmak yerine, “İlkokul kreşten bazı yönleri ile farklı” diyerek farklılıkları çocuğunuzu korkutmadan anlatmaya çalışın.

    Okula gitmek istemeyen çocuklarda gece yatmadan önce ve sabah kalktığında psikosomatik dediğimiz bulantı, kusma, karın, baş ağrısı gibi şikâyetler artacaktır.

    Çocukla konuşarak, onu gerçekten rahatsız eden bir durumun olup olmadığını anlamaya çalışın. Eğer böyle bir durum varsa, bu sorunların halledilebileceği ve giderilebileceğini belirterek çocuğu rahatlatma yoluna gidin.

    Okula gitmesi konusunda aile fertleri tutarlı davranmalı; anne gitmesi konusunda ikna etmeye çalışırken baba, bugün gitmesin gibi bir tavır içinde olmamalıdır. Çünkü çocuklar, bu tarz açıkları çok profesyonel şekilde kullanırlar

    Okulun sadece görev ve sorumluluklarından, zorunluluğundan değil, aynı zamanda sosyalliğinden, eğlenceli yanlarından ve başka hiçbir yerde bulmayacağı kadar arkadaş edinmesini sağlayacağı gibi eğlenceli ve güzel yanları da anlatılmalı.

    Çocuğun düzenli olarak okula gitmesi sağlanmalı ve bu konuda taviz verilmemeli, duygusal davranarak çocuğun istediğini elde etmesine izin verilmemeli. Çünkü okuldan ne kadar uzak kalırsa, okula tekrar düzenli gitmeye başlaması o kadar zor olacaktır.

    Çocuğun okul korkusunu yaratan durum evden kaynaklanıyorsa bunu acil olarak gidermeye çalışın ve çocuğun bu konuda rahatlaması, okul korkusunu azaltacaktır.

    Çocuğun yalnız kalma korkusu asla kızgınlık ve tehditle karşılanmamalıdır Azarlamak yerine, yapıcı ve güven verici bir yaklaşım çocuğu rahatlatacaktır.

    Öğretmenle işbirliği içinde olmak ve tutarlı davranmak, bu süreçte sorunu çözmede size avantaj sağlayacaktır.

    Çocuğun daha önce tek başına veya ayrı kaldığı zaman yapabildiği olayları hatırlatın, bunları düşünmek, hatırlamak onun güvenini artırmasına yardımcı olacaktır.

    Bu dönemde çocuğun kendi başına bir şeyler yapmasını, dışarı çıkmasını teşvik edip, cesaretlendirmek çocuktaki kaygıları azaltacaktır. Çünkü okul dışında yalnız başına bir şeyler yapabildiğini görmek ona cesaret kazandıracak ve bu da güven kazanmasını sağlayacaktır.

    Çocuğun, büyüklerin yanında kendini küçük hissetmesi yerine, okul dışında akranlarıyla ilişkilerini artırıp grup dinamizmini yakalamaya çalışın. Çocuğun büyüklerin yanında küçüleceğini ama arkadaşlarının yanında kendini birey olarak göreceğini unutmayın. Bu amaçla diğer velilerle işbirliği yaparak okul dışı etkinlikler düzenlemeye çalışmak çocukların okula alışma süreçlerini hızlandıracak ve kaygılarını azaltacaktır.

    Okul hazırlığını, sabah kalmayı eğlenceli hale getirebilir, güzel boyanmış yumurtalarla hazırlanmış bir kahvaltı veya değişik sesler çıkartarak uyandıran bir çalar saat, öpüşerek uyandırmak çocuğu daha mutlu edecektir.

  • İletişimde Savaşma Seviş Dönemi

    İletişimde Savaşma Seviş Dönemi

    Herhangi bir olay, kişi ya da durum karşısında “tepki” göstermek durumunda kalırsanız

    yandınız. Ama şunu da unutmamak gerekir ki herhangi bir olay, kişi ya da durum

    karşısında verilecek bir “karşılık” vardır. Yani tepki göstermeden karşılık vermek bizi bir

    adım öne geçirecektir iletişimde.

    İletişimde en çok üzerinde durulması gereken noktalardan biri de “akıl-dil uyumu”… Hani

    bizde bir deyim vardır: “Söylediğini kulağın duyuyor mu?” Aslında söylenmek istenen

    “Söylediklerini aklın süzgecinden geçirdin mi?” değil midir?

    Akıl-dil uyumu konusunda sorun yaşayan biri her türlü tehlikeye maruz kalabilecek bir

    ortama sahiptir. Akıl-dil uyumu bir anlamda antivirüs programları işlevini üstlenirler. Ve bir

    antivürüs programına sahip olmayan beyinler düşünce virüsleri ile mücadele edemezler

    çok kısa bir zaman içinde beyinleri infilak eder.

    Öğrenme bir anlamda kişinin bildikleri şeylerden bilmedikleri şeylere doğru gitme süreci ise

    akıl-dil uyumu zaman içerisinde öğrenilir. Akıl-dil uyumunu yakalamanın en iyi yolu da

    kıyaslama yöntemidir. Hayat o kadar karmaşık bir yapıya sahip ki mümkün olduğunca bu

    karmaşıklıkları anlamak ve herkesin anlayabilmesi için de mümkün olduğunca

    basitleştirmek zorundayız. Basitleştirirken bayağılaştırmamaya da dikkat etmeliyiz.

    Eğitimin amaçlarından biri de zihni açmaktır. Bir kişinin zihni de motive olmadığı sürece

    açılmaz. Bir kişiyi motive etmenin birçok yolu vardır ama temelde tek bir prensibe

    dayandırılır. “Beklentileri yükseltmek…” Beklentileri düşük seviyede tutmak bir anlamda

    ilkelliğe, basitliğe de davetiye çıkarmaktır.

    Bazen dilimizin ucuna geliveren sözcükleri kullanma şanssızlığına uğrarız. Dilimizin ucuna

    geliveren sözcüklerden uzak durmalıyız. Dilimizin ucuna geliveren sözcükler bir anlamda

    bizim en ilkel ve basit tarafımızdır. Hayatımız boyunca en çok pişmanlık duyacağımız

    konuşmayı yapmış oluruz.

    İletişimde mümkün olduğunca hızlı empati kurmak gerekir. Yalnız empatiyle sempatiyi de

    birbiriyle karıştırmamak gerekir. Karşımızdaki kişiyle birlikte oturup ağlarsak çok sempatik

    bir insanızdır. Karşımızdaki kişinin ağlamasını durdurabiliyorsak ya da bu ağlamayı

    avantajlı hale çevirebiliyorsak empatinin ne demek olduğunu anlamışız demektir.

    En büyük zafer savaşmadan düşmanı alt etmektir, derler. Bize, çevremize ve

    toplumumuza yansıyacak olumsuzlukları savaşmadan avantaja çevirmek için iletişim

    içinde olduğumuz insanların nasıl bir yapıya sahip olduğunu çok iyi tanımamız gerekir.

    Bazı insanlar çok sinirliyken o insanlara yaklaşamazsınız, bazıları ise ne kadar yakın

    durursanız o kadar çözüme yakınsınızdır.

    Peki, tüm bunları nasıl takip edeceğiz? Harekete mi geçmeli? Bir adım geriye mi çekilmeli?

    Karşımızdakinin gözünün içine mi bakmalı? Ayaklarına mı bakmalı… Bütün bunları ayrıntılı

    bir şekilde tecrübe etmeye çalışmak bizi delirtebilir. Peki ne yapmalı?

    Genellemeler, öğrenmenin en önemli yollarından biridir. Mesela iletişimde üç tip insan

    vardır: Uyumlu insan, zor insan, korkak insan. Bunun üçüne karşı da aynı karşılıkları

    veremeyiz. Tepkileri çok değişik olacaktır. Ona göre yöntemler geliştirmeliyiz. Ama Bu

    insanları nasıl anlayacağız. Tabi ki birikimlerimizden, tecrübelerimizden yararlanacağız.

    Ama bizim demek istediğimiz burada önemli oluyor. Tecrübelerden yararlanırken

    genellemelerin kurbanı olmayacağız. Toparlayacak olursak, ne kadar sorunla karşılaşırsak

    karşılaşalım o kadar da değişik çözüm vardır. Ve durumlar karşısında konum belirlemek

    en güzel sonucu almamıza yardımcı olacaktır.

    Bruce Lee’nin dövüş sanatına çok farklı ve önemli bir yaklaşım getirdiğini çoğumuz bilir.

    Ona göre dövüşün ilk prensibi rakibine karşı koymamaktır, bunun yerine, onunla birlikte

    hareket etmek ve enerjisini yeniden yönlendirmektir. Üç tip insan vardır: Zor insan, Uyumlu

    insan, korkak insan… İletişim kurmada en zor insan “zor insan”dır. Zor insanların sürekli

    olarak “Neden?” diye sormalarından rahatsız olmamaya başladığım an benim de onlardan

    biri olduğumu anladığım andır. Asıl zor olan korkak insanlarla iletişim kurmaktır. Yüzünüze

    karşı, ha, evet, tabi ki gibi davranırken bir de bakarsınız ki arkanızdan bıçaklanmışsınızdır.

    Tek yapmamız gereken onları gizlendikleri delikten çıkarmaktır. İletişimdeki bütün

    alternatifleri çok iyi değerlendirip olumlu bir yaklaşım geliştirecekleri konusunda temkinli

    yaklaşmaktır.

    Gelelim ikinci bölümümüze:

    Bazı sözler vardır ki hiçbir zaman hiçbir kişiye kullanmamamız gerekir.

    Gel buraya! 

     Sen anlamazsın!

    Çünkü kurallar böyle!

    Seni İlgilendirmez!

    Peki bu konuda ben ne yapayım!

     Sakin Ol!

    Senin derdin ne?

    Sen zaten hiç……….. ya da Sen zaten hep…….

    Ben sana söylemiştim.

    Bir daha söylemeyeceğim.

    Bunu senin iyiliğin için yapıyorum. 

     Neden mantıklı olmuyorsun?

    Şimdi bu sözler kaba hatlarıyla bakıldığında “Canım bunların da kullanılabileceği yerler

    vardır.” diye düşünülebilir.” ama emin olun ki bu sözleri hayatımızdan çıkarırsak hiçbir şey

    kaybetmiş olmayız. Hatta insanlarla olan iletişimimizde çığırlar açabiliriz. Bu sözler,

    iletişimin en ilkel şeklidir. Espri olsun diye kullanmak bilmiyorum bakış açımızı ne kadar

    değiştirir ama?… Beni hayatımda en çok rahatsız eden sözler bunlar oldu. Bu sözleri sizin

    kullanmamanız sorunu çözmüyor tabi ki. Bu sözleri kullanan kişilere karşı da değişik

    alternatifler geliştirmeliyiz.

    Bu konudaki yaklaşımlarımı aşağıda sıraladım:

    Şimdi soruyorum size: “Gel buraya!” değil de “Afedersiniz, sizinle bir dakika konuşmam

    gerekiyor.” desek otoritemizden ne kaybederiz söyleyin bana? Birisi bize böyle bir üslup

    kullanırsa da “Neden?” diye sormaz mıyız?

    Bir insana “Sen anlamazsın!” demek herhalde o insanı (o konuyla ilgili hiçbir şey anlamıyor

    olsa bile) can evinden vurmak demektir. Bunun yerine: “……….. bu konuyu anlamak biraz

    güç alabilir, açıklamaya çalışayım.” demek ortamı ne kadar yumuşatır ve pozitif hale

    getirir? Biri bize böyle bir cümle kurarsa: “Siz anlatın, ben anlayacağımdan eminim, bu

    konuda bir şeyler yapmak istiyorum.” deriz.

    “Çünkü kurallar böyle!” insanların en çok ifrit olduğu sözdür. Kuralın nedenini istemek

    iletişim içinde olduğunuz insanın en doğal hakkıdır. Bize böyle diyen birine de aynı

    yaklaşımı sergileriz.

    “Seni ilgilendirmez!” sözü suistimalin en ağır şeklidir. Bize biri böyle derse ilgilendirdiğini

    söyler ve nedenini açıklarız.

    İletişimde en çok kullanılan ve kullanılması da bir o kadar olumsuz sonuçlar doğuran bir

    başka cümle: “Peki, bu konuda ben ne yapayım?” Bunun yerine: “Üzgünüm gerçekten de

    size ne söyleyeceğimi ya da tavsiye edeceğimi bilimiyorum, keşke bilseydim. Yardım

    etmek isterdim fakat edemiyorum.” demek karşımızdakini rahatlatacaktır. Eğer biri bize

    böyle derse “Beni dinlemeni ve bana yardım etmeni istiyorum.” diyerek açıklamaya

    başlarız.

    “Sakin ol!” sözü sakin olma ihtimali olan birini de çileden çıkarmaya yeter. Bu söz yerine

    “Her şeyin düzeleceğini, sizinle konuşmasını söylemek, sorunun ne olduğunu öğrenmeye

    çalışmak en güzeli olacaktır. Biri size sakin ol, diyorsa ve siz de sakin değilseniz, en güzeli

    oradan ayrılmaktır.

    “Senin derdin ne?” sözü de çok kaba. Bunun yerine “Meselenin ne olduğunu öğrenmeye

    çalışmak daha güzel olacaktır. Biri bize böyle derse bunun bir dert olmadığını,

    konuşulması ve halledilmesi gereken bir konu olduğunu söylemek yetecektir.

    Genellemeler çoğu zaman ciddi sorunlar çıkarmaya neden olan yaklaşımlardır. En güzeli

    genellemelerden uzak durmaktır. Bir olumsuzluk genelde öyleyse bile çözüme

    kavuşturmak istiyorsak somutlaştırma yöntemini kullanmalıyız.

    “Bir daha söylemeyeceğim.” başından dürüstçe bir ifade olmadığını ortaya koyuyor zaten.

    Ciddi olmanın başka yolları da vardır. Söylediğiniz şeyin çok önemli olduğunu vurgulamak

    daha doğru olur.

    “Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.” sözü gerçekten onun iyiliği için yapsak da çok rahatsız

    edici bir yaklaşımdır. Yaptığımız şey, zaten onun iyiliği içinse bunu söylemeye gerek

    yoktur. Karşımızdaki insan bunu anlamayacak biriyse, bu sözü söylesek de anlama ihtimali

    yoktur.

    “Neden mantıklı olmuyorsun.” sözü de iletişime ket vuran sözlerden biridir. Uzak durmak

    gerek.

    Yukarıda iletişim içinde olduğumuz insanlara karşı asla söylememiz gereken sözlerden ve

    böyle bir söz söylendiğinde nasıl hareket etmemiz gerektiğinden kısaca söz ettik.

    İletişimin anahtarı herkese, her olay karşısında aynı tavrı sergilememektir. Herkesi bir

    birey olarak değerlendirip ona göre yaklaşım sergilemek en güzelidir. İçtenlik ve samimiyet

    ise vazgeçilmezidir. Ve hepsinden önemlisi tökezleyeceğimiz yerde dans etmeyi bilmektir.

    Bundan sonra doktortakvimi.com ile birbirimize daha yakın olacağız… Anlayabilme ve

    anlatabilme adına sağlıcakla kalın…

  • Otizmin 10 temel belirtisi yeniden belirlendi

    Birçok gelişim probleminde olduğu gibi, otizmde de önemli olan erken tanıdır. Erken tanı ve beraberinde başlayan erken özel eğitim ile, birçok otizmli çocukta gelişmeler yaşanmaktadır.

    Erken tanı için, anne babalar çocuklarını objektif olarak değerlendirmelidir. Bu değerlendirme ve gözlemleri hem çocuklarının doktorları hem de bir çocuk gelişimi uzmanı ile paylaşmaları ve gerekli testlerin yapılması ilk aşamada çok önemlidir.

    Son dönemde yapılan çalışmalardan elde edilen bulgular ışığında 6-12 aylık bebekleri ileri evre iletişim bozuklukları ile ilişkili olabilecek 10 temel belirti tanımlandı. Bebeklerin bu belirtiler açısından takip edilmesi durumunda teşhisin çok kolay şekilde konulabileceğini belirtiliyor.

    İşte otizm tanısı için 10 temel belirti:

    1-Kendisine bakan kimselere nadiren gülümseme;

    2-Başkalarının çıkardığı sesleri veya gülücük gibi hareketleri nadiren taklit etme;

    3-Ses çıkarmada gecikme veya nadiren ses çıkarma;

    4-6-12 aylıkken ismine tepki vermeme;

    5-10. aydan itibaren el işaretleri ile iletişim kurmama;

    6-Göz teması kuramama;

    7-Nadiren dikkatinizi çekme;

    8-Ellerde, ayaklarda, bacaklarda sertleşme veya el bileklerini çevirme gibi olağan dışı vücut hareketleri ve olağan dışı duruş ve diğer tekrarlayıcı davranışlar;

    9-Onu kaldırmak istediğinizde size doğru uzanmaması;

    10- Yuvarlanma, emekleme gibi hareketler açısından motor gelişim geriliği.

    Bu belirtilerden sadece bir tanesinin çocuğunuzda var olması, onun otizmli olması anlamına gelmez. Birkaç belirtinin bir arada olması gerekmektedir.

    Anne babalar bu belirtilerden birkaçını çocuklarında gözlemlediklerinde, gelişim testi yaptırmalı, gelişim takibine başlamalı, gerekli görülürse özel eğitim sürecine de başlamalıdırlar.

  • OKULA BAŞLAMA

    OKULA BAŞLAMA

    Anne baba olduktan sonra heyecan dolu ilklerden birini yaşıyor bir çok aile bugünlerde.

    Çocuklarını ilk defa kreş, anaokulu veya ilkokul kapısına götürürken heyecanla atan minik kalbi

    kim bilir hangi duygularla çarpıyordur diye düşünmekte anne babalar. Acaba öğretmenini sevecek

    mi? Arkadaşları olacak mı? Derslerinde başarılı olacak mı? Diye çocuğumuzun ne hissettiğini ne

    düşündüğünü tahmin etmeye çalışırken bir taraftan tüm bu mevzunun aslında kendi endişemiz

    olduğunun farkına varmayabiliyoruz kimi zaman.. çünkü çocuk yalnızlık veya dışlanmak nedir

    bilmez.. öğretmenini sevmemenin belki de onu ömür boyu eğitim hayatından soğutacağını bilmez.

    Bunu ona farkettiren biz yetişkinleriz. Oysa tüm bu olumsuzluklardan sıyrılıp ona yaşabileceği

    durumlarda duygusal destek verirsek olası tüm zorlukları rahatlıkla aşabilecek ve yoluna devam

    edebilecektir. Unutmayın ki çocuğun ilk öğretmeni anne babasıdır. Ve çocuklar sorunlarla başetme

    becerilerini anne babalarından aldıkları duygusal ve davranışsal tepkilerle geliştirirler. Sorunlarla

    başedebilme becerisi çocuğun gelişmekte olan karakterinin bir uzantısıdır aynı zamanda… bu

    yazıda anne babaların çocuklarının okula başlama sürecine dair endişelerini ele almak istedim.

    Öncelikle okula başlama süreci. Bu konuda birçok yazı var birçok da öneri… çocuğu nasıl okula

    alıştırırız? Salya sümük ağlayan onlarca çocuk. Dönüp arkasını gitse vicdanı elvermeyen, kalsa

    öğretmenden azar işitecek onlarca anne babalar. Aslında mesele bu çocuk nasıl susacak (okula

    alışacak) değil bu yazının amacı da anne babalara küçük pratik bilgiler vermek değil. Mesele bu

    çocuk neden ağlıyor? Peki sorun nerde başlıyor? Cevap şu: sorun okul kapısında başlamıyor. Aşırı

    müdahale edilmiş çocuklar, her işleri çevresindekiler tarafından yapılmış çocuklar okul kapısından

    içeri kendi başına nasıl gireceğini bilemiyorlar. Daha yatağını ayıramamış çocuktan tek başına

    koskoca binaya girip ders almasını istiyoruz. İşte bu noktada ayrılık kaygısı gibi gözlemlenen

    yardım çığlıkları başlıyor. Çocuklarımızı büyütürken biraz daha cesaretli olmamız gerekiyor. Önce

    kendi başına çocuk ne kadarını yapabilir gözlemlemek önemli. Tabi ki beklentimiz çocuğun

    gelişimi ile paralel olmalı. Çocuğun içinde bulunduğu süreç gündemdeki konu ile başaçıkabilecek

    seviyede mi sakince değerlendirilmeli. Karşılaştırma yapılmamalı. Sonrasında yapabildiği noktaya

    kadar izleyip ‘yapmaya hazır olmadığı kadarında’ ona destek olmalı. Bakın burada yapamadığı

    demiyorum çünkü bir zaman sonra yapabilecektir muhtemelen. Sadece yapmaya hazır değildir.

    Nasıl destek olmalı işin sırrı burada başlıyor. Çocuklar ilk defa yaşayacağı şeylerde bilinmezliğin

    verdiği heyecanla farklı tepkiler gösterebilirler. Beyin de çünkü aynı tepkiyi veriyor. Daha doğrusu

    beyin önceden yaşadığı olaylarla tekrar karşılaştığında daha sakin tepki verebiliyor. Bu nedenle

    çocuğu ne ile karşılaşabileceğine dair hazırlamalı. Ben burda ona hikaye anlatmaktansa onun en

    çok neyi merak ettiğini sorardım. Buradan yola çıkmak çocuk için daha sağlıklı olacaktır.

    Devamındaysa nasıl hayal ettiğini öğrenebilirsiniz. Bakalım hayalleri ve gerçekler birbirine yakın

    mı? Çünkü yetişkinde olduğu gibi gerçekler ve idealler arasında bir farklılık varsa ve bu farklılık

    ulaşılmazsa kişi depresyona giriyor. Çocuk bu durumda hemen depresyona girmeyebilir. Ancak

    hayal kırıklığı yaşaması muhtemeldir ve mutsuz olabilir. Ve böylelikle çocuğa muhtemelen

    geçirebileceği bir günü örnek anlatılabilir. Ve en önemlisi takip. Günün nasıl geçti? Bu soru akşam

    saatlerinde çocuğa farklı yollarla sorulabilir aslında… asıl öğrenmek istediğimiz kaç sayfa ödevi

    olduğu değildir çünkü. Okulda ne yaşadı? Bir çok zaman da hiçbirşey yaşamamış olabilir ki

    temennimiz bu yönde. Ancak benim danışanlarıma önerdiğim bir konu var. anne babaların bu

    soruyu her gün sormalarını isterim ben. Hiçbir sorun olmadan geçebilir günler, aylar belki de

    yıllar.. ancak bir gün gerçekten bir sorun oluşursa anne baba olarak çocuğunuzda minimal de olsa

    bir farklılık sezeceksiniz. Hergün rutin olan tepkiden farklı bir tepki verecektir mutlaka. İşte belki

    de çocuğunuzun anlatmaya çekindiği ya da korktuğu, ya da çözemediği o konuyu yakalamış

    olursunuz. Yine tabiki çocuğun üzerine atlamıyoruz panter gibi. İzlemeye alın. ‘monitoring’ yani

    izleme ebeveynlikte çok önemli bir kavramdır. Ve buradaki amacımız çocuğun kendi yapabildiği

    noktaya kadar olan kısmı çözmesine müsaade etmek; hazır/yetersiz olduğu noktada ona destek

    çıkmak.

    Bu yazının içinde bu çocuk nasıl susacak önerileri bulamayacağınızı söylemiştim. Amacım çocuğu

    ağlatmamak zaten. Özetle çocuğun bireyselliğini hissetmesi önemli. Kendi yapabildiği işlerini

    kendisi tamamlamalı, organize olmalı, plan yapmalı, uygulamalı. Kendi zaten bir güce sahip

    olduğunu keşfetmeli ve ona bu fırsat verilmeli. İşte bu noktada bir başka yazının konusu olacak

    olan ‘özgüvenli çocuk’ yetiştirmiş oluyorsunuz. Ve özgüveni olan çocuk okula başlarken ağlamaz.

    Mutlu bir okul hayatı dilerim

  • “anne/baba ben sana küstüm” diyen çocuğunuza siz nasıl tepki vermelisiniz?

    Çocuklar özellikle 2-4 yaş arasında “Küstüm” ifadesini sıklıkla kullanmaya başlarlar. İstekleri yerine getirilmediğinde, onlarla oyun oynamadığınızda “Küstüm anne” ya da “Baba sana küstüm” gibi ifadeler kullanarak tepkilerini gösterirler.

    Genellikle anne babalar, “Küsersen küs, ben de sana küstüm” diyerek, çocuklarını bu davranıştan vazgeçirmeye çalışırlar.

    Bir çocuk, annesi babası ona küsünce ne düşünür, ne hisseder?

    Demek ki, hoşlanmadığım durumlarda küsebilirim, baksana annem babam da küsüyor, o zaman küsmek doğru bir davranış.

    Okuldaki arkadaşım Ahmet de bana küsüyor, annem babam da küsüyor. O zaman annem ve babam aslında benim arkadaşım gibi. O halde onların her dediğini yapmak zorunda değilim.

    Evde, okulda, misafirliğe gidince hoşlanmadığım bir durumla karşılaştığımda hemen küsebilirim. Bu, işe yarayan bir yöntem.

    Bunlara sebep olmamak adına, anne baba çocuğuna küsmemelidir. Küsmek yerine, çocuğun o anki duygularını anlamaya çalışmalı, hatta ona adeta dublaj yapmalıdır.

    “Sanırım sen bir şeye kızdın, küsersen seni kızdıran şeyin ne olduğunu bilemem, benimle konuşmak ister misin” şeklindeki yaklaşım daha sağlıklı olacaktır.

    Bu yaklaşıma rağmen, çocuk hala küsmeye devam ediyorsa “Şu anda konuşmak istemiyorsun sanırım, konuşmak istediğinde ben hazırım, konuşabiliriz” denebilir.

    Bu konuşmalar sırasında çocuğun göz hizasına inmek, onunla göz kontağı kurmak çok önemlidir. Çocuk kendini baskı altında değil, güvende hissetmelidir.

    Aradan bir süre geçtikten sonra çocuk anne babaya yanaşır ve konuşmak isterse “Hani bize küsmüştün, bizimle konuşma o zaman” gibi olumsuz bir ifade yerine “Seni dinliyorum, gel konuşalım” gibi olumlu bir ifade kullanılmalıdır.

    Bu konuşma sırasında çocuğa küsmenin ne kadar yanlış bir davranış olduğu ile ilgili nasihatlar vermek yerine, duygularını ifade etmesine fırsat verilmelidir.

  • Orgazm Olamama Anorgazmi Tedavisi

    Orgazm Olamama Anorgazmi Tedavisi

    Orgazm olamayan kadınlar erkek mutlu olsun diye orgazm taklidi yapıyor. Bir süre sonra bedensel boşalmanın gerçekleşmemesi gerginlik, sinirlilik, huzursuzluk, güvensizlik gibi kalıcı olumsuz etkileri hayatına taşıyor.

    Anorgazmi, kadınlarda orgazm olamama, ruhsal rahatlamaya erişememe, bedensel bütünlüğü rahat erdirememe durumudur.

    Bu durum psikolojik sorunlara yol açar. Özgüven eksikliği ile birlikte cinsellikten uzaklaşmaya neden olur.

    Kadın, anorgazmi ile birlikte, eşinden uzaklaşır, kendini kötü hisseder, kendine karşı gzli öfke doğurur, kendini ya da eşini suçlayarak sorunlar yaratır. Tüm bu duygu farklılıkları ise işte e sosyal hayatta başarısızlığa neden olur. Kontrolcü kişilerde kontrolü kaybetme güdüsü yaratır ve kendine güven problemi ortaya çıkarır.

    Anorgazmi Nedenleri Nelerdir

    • Anne babanın baskıcı olması

    • Partnerini sevmeme

    • Düzensiz bir aile hayatı

    • Ergenlik dönemindeki cinsel sorunlar

    • Ergenlikte meydana gelen fiziksel travmalar

    • Partner ile teninin uyuşmaması

    • Antidepresan ya da doğum kontrol hapının yan etkileri

    • Zararlı maddelerin kullanımı

    • Karşı cinsten hoşlanmama

    Tedavi Süreci Nasıldır?

    Orgazm olamama anorgazmi tedavisi, kişide bu soruna neden olan olgunun bulunası ile başlar. Süre ya da kişisel duruma bağlı olarak cinsel terapiler uygulanır. Bu terapiler sayesinde kesin sonuç alınır. Önce bireysel tedavi ile başlayan süreci, davranışsal ve bilişsel cinsel terapiler takip eder.

    Bu tedavi sürecinde kişinin cinselliğe bakış açısı incelenir, yetiştirilme tarzına bakışır ve sorun buradan kaynaklıysa farkındalık ve farklı bir bakış açısı kişiye kazandırılır. Cinsellik konusunda doğru bilgiler kadına verildikten sonra korkudan ya da baskıdan kaynaklı sorunlar ortadan kalkacaktır. Maketler ile birlikte kazanılmış yanlış davranışların neler olduğu aktarılır. Bu şekilde orgazm olamama anorgazmi tedavisi hız kazanır. Kişi psikolojik olarak nerede hata yaptığını ve nasıl düşünmesi gerektiğini öğrendiğinde tedavi sonuç vermeye başlar.

    Genital egzersizler ve davranışsal terapiler sayesinde orgazm olamama anorgazmi tedavisinin son aşamasına gelinir. Bu süreçte g noktası, vajina ile klitorisin olması gerektiği gibi kullanılması öğretilir. Gerek duyulursa kitaplar ve dvdler ile de destek sağlanır.

    Hipnoz Tedavisinin Önemi

    Bu aşamalardan önce ya da sonra hipoterapi yöntemi uygulanırsa kişi daha rahat bir sürece girer. Ruhsal ve bedensel yönden rahatlama ile psikolojinin şekillenmesi sağlanırken sadece öğrenmenin değil bütünlüğün oluşturulması sağlanır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Süper kadın sendromu

    Süper kadın sendromu

    Süper Kadın Sendromu ve Hızlı Boşanma

    Modern Çağın yarattığı en büyük sorunlardan birisi de maalesef ki ‘’Süper Kadın Sendromu’dur. Kadının iş dünyasına hızlı geçişi hızlıca artan rolleri de beraberinde getirmiştir. Bu geçiş ile müthiş rahatlık yaşayacağı düşünülen kadınlar aksine artan roller ve toplumun sürekli verdiği pekiştireçler ile daha mükemmel olmaya çalışırken kendilerini bu psikolojik rahatsızlık ve eksik bıraktıkları bir şey olduğunda yaşadıkları içsel huzursuzluk ile baş başa bulurlar.

    Buna neden olan şey de şüphesiz ki kadının hâlihazırda var olan yapışık rolleridir. Kadının yapması gereken sıkıcı ev işlerine, iyi anne modeline, iyi eş modeline, toplumun istediği hanımefendi rollerine ek olarak artık bir de modern kadın rolleri eklenmiştir. Makyajsız dışarıya çıkmayan, iyi giyinen, şık olan, bakımlı olan kariyer sahibi ve sosyal etkinliklerde de bir numara olan (toplumun yarattığı baskıyla olması gereken) bu kadın çok mutlu olması ve bütünlük duygusu yaşaması gerekirken aksine çok mutsuz ve sürekli olarak bir eksiklik tamamlanmamışlık duygusu hisseder.

    Görünen o ki Superman’in aksine Superwoman olmak pek de iç açıcı değil. Bu durumu neden erkekler değil de kadınlar yaşıyor ? Erkekler bunu kendileri istedikleri için o süper olma duygusu onlar için haz kaynağıdır. Ancak kadınlar bunu genelde toplumdan onay almak için yaparlar ve süper ego dinamikleri ile hareket ederler. Sürekli toplumun istediği mükemmel kadın olmak için çabalar yorulur, mükemmellik arzusu ile yanıp tutuşurlar. Bu mükemmellik sinyalleri her zaman açık olan kadınlar sürekli olumlu yönde eleştiri bekler ve bundan aldıkları olumlu onaylar ile yeni yeni uğraşlar ve yeni yeni aferinler ararlar.

    Bu uğraşları arasında mekik dokuyan kadın çoğu zaman dinlenmeyi de kendini dinlemeyi de unutur. Ve mükemmel olduğunu düşündüğü için de böyle bir hastalığa yakalanmış olabileceği de hiç aklına gelmez ki o hasta da olamaz. J Zaten hastalar ‘’benim süper kadın sendromum var galiba hocam?’’ diye gelmez hastalık yoğun anksiyete veya depresyon şikayetiyle ve yahut boşanmak üzereyken gelinen nokta olan çift terapisi esnasında ortaya çıkar.

    Mükemmeliyetçilik ile arasında kuvvetli bir korelasyon olan bu hastalık yüksek standart beklentisi nedeniyle zamanla eşe ve çocuklara yansıyarak aile içi iletişimi bozmaya başlar. Bu da boşanmaların sebeplerindendir diyebileceğimiz gibi ‘’Süper Kadın =Hızlı Boşanma’’ olgusu da oluşmaya başlamıştır diyebiliriz. Bu nedenle eşiniz ,anneniz veya böyle bir tanıdığınız varsa uygun yollar ile anlatarak kronikleşmeden mutlaka bir uzmandan yardım alması için cesaretlendirmelisiniz.

    Sağlıkla kalın.

    Uzman Psk. Fatma EFE

  • Çocuklar kreşe veya okula giderken neden ağlar?

    Çocuklar için evden ve anne babadan ilk ayrılma, sosyalleşmenin ilk basamağı okul öncesi eğitimdir. Kreşe başlayan çocuk için bu süreç tahmin ettiğinizden daha zor olabilir.

    Evde anne babası, anneanne, babaannesi ya da bakıcısı ile kalmaya alışkın olan çocuk, kreşe başladığı zaman kendini farklı bir ortamda bulur.

    Ev herkes için olduğu gibi, çocuklar için de en güvenilir ortamdır. Çocuk evde istediği saatte uyanır, istediği saatte istediği oyuncak ile oynar, çoğu zaman oyuncaklarını toplamaz, bunu onun yerine yapan yetişkinler vardır. Evin her alanını kendi istediği gibi kullanır.

    Ancak kreşe başladığı zaman, bu rahatlığın yerini belli kurallar ve sınırlar bütünü alır. Çocuğun verdiği tepkiler de bu nedenledir zaten. Peki çocuklar neden kreşe gitmek istemez, işte bazı sebepler:

    Çocuğun hayatına yeni bir ortam girer ki, bu ortam çocuğa göre ayarlanmaz, çocuk ortama göre kendini ayarlamalıdır.

    Çocuğun hayatına yeni bir otorite olan öğretmen girer. Öğretmen ona sevgi ve şefkatle yaklaşmasına rağmen, ondan belli başlı kurallara uymasını bekler. Bu duruma alışmak da çocuk için süreç gerektirir.

    Tek çocuklu hayatta evin hakimi gibi yaşamaya alışmış olan çocuğun hayatına bir anda 10-15 farklı çocuk girer. Kendi yaş grubu içinde olan bu çocuklar da tıpkı onun gibi her istedikleri olsun istemektedir ve çocukların arasında bir ego savaşı başlar.

    Anne babanın çalışıyor olması nedeniyle sabah kreşe bırakılan çocuk, akşam alınmakta, yemek, yemek sonrası rutin işler erken kısa süre içinde uyku saati gelmekte ve çocuk anne babasını az gördüğü ve onları özlediği için kreşe gitmeyi reddetmeye başlar.

    Daha önce çocuğun bakımı anneanne babaanne gibi büyük ebeveynler tarafından yapılıyorsa ve onlar zaten çocuğun kreşe gitmesine gönüllü değillerse, çocuğun kreşe gitmek için sorun çıkardığı her anda “Gitmesin, ağlatmayın çocuğu, ben bakarım” şeklindeki söylemleriyle çocuğa arka çıkarlar.

    Çocuğunuz kreşe yeni başladıysa ve gitmekte zorluk yaşıyorsa, bunlara dikkat etmenizde fayda olacaktır.

    Çocuğunuz kreşe başlaması ile ilgili kararı anne baba olarak birlikte aldığınızı bilsin ve bu konuyla ilgili “Kreşe gitsin/gitmesin” şeklinde onun yanında tartışmayın.

    Anneanne, babaanne, dede gibi büyük ebeveynlerin sürece olumsuz etki edebilecek tepkilerini kontrol altına almaya çalışın.

    Çocuğunuza kreşe gitmeyi bir zorunluluk olarak değil, keyif olarak sunmaya çalışın.

    Öğretmeni ile korkutmayın, aksine kreşe başlama sürecinde çocuklar diğer çocuklardan önce öğretmenlerine bağlanırlar. Kreş çocuğun anne babadan güvenli ayrılma, öğretmene güvenli bağlanma sürecidir.

    Kreşin kapısında çocuğunuzu sizin kucağınızdan ağlatarak koparılmasına izin vermeyin. Bu davranış, çocukların size ve öğretmene karşı güvenini azalttığı gibi, ileriye yönelik hayatı için travmatik etki yaratabilir.

    Evden çıkarken kendisine ait bit oyuncak ya da nesneyi de kreşe götürmesine izin verin. Bu, kendini daha güvende hissetmesine neden olur.

    Akşam eve geldiğinizde tüm gün sizi görmediği ve özlediği için, ev işleri ya da özel işlerinizden daha çok, çocuğunuza vakit ayırın, onu duygusal olarak doyurun.

    Kreşe başlama evresinde çalışan anne baba iseniz, iş durumunuzu ayarlamaya çalışın. Birkaç gün çocuğunuz ile birlikte kreşte kalmanız, onu beklemeniz faydalı olacaktır. Çocuğunuzun ilk gün kreşe sorunsuz gitmesini ve daha sonraki günlerde de sorunsuz devam etmesini beklemeyin. Tepki verecektir. Verdiği tepkileri kreş yönetimi ve öğretmeni ile birlikte işbirliği içinde çözmeye çalışın.

    Bu tepkiler uzun süreli olursa, beraberinde gece uyanma, ağlama, tik, davranış ve uyum problemleri de gözlenirse uzman desteği almanızda fayda olabilir.