Yazar: C8H

  • Özgül öğrenme güçlüğü (öğrenme bozuklukları)

    Öğrenme, insanın hayata gözünü açtığı andan itibaren başlayıp hayatı son bulana dek devam eden kişiden kişiye ve kişinin gelişimsel düzeyine göre farklılık gösteren kompleks bir süreçtir.(Korkmazlar,2011).

    Kişinin etrafındaki kişi ve olaylarla etkileşime girmesi sonucu onun hayatında belirli oranda oluşan davranım değişiklikleri öğrenme adını alır(Gür,2013).

    İlk öğrenme güçlüğü vakası, 1896 yılında Dr. Morgan tarafından “ konjenital kelime körlüğü” tanısıyla yayınlanmıştır. Morgan, 14 yaşındaki Percy’nin yaşıtları kadar sağlıklı olduğu halde hiçbir sözcüğü doğru okuyamadığını ve hatasız yazamadığını belirlemiştir. Bu vakanın adını bile “Percy” yerine “precy” diye yazdığını, ama 785.852.017’yi hemen okuyabildiğini, aritmetikte bir sorunu olmadığını bildirmiştir. Morgan bu durumun, yazılı ve basılı sözcükleri görsel hafızada depolayamamaktan kaynaklanabileceğini ileri sürmüştür (Akt. Korkmazlar, 2011).

    1920’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr.Samuel Orton ve arkadaşları fiziksel açıdan hiçbir problemi olmayan ve zihinsel açıdan da normal olarak değerlendirildikleri halde okuma yazma öğreniminde zorluk yaşayan çocuklarla çalışmışlar ve bu durumu “Strephosymbolia” şeklinde adlandırmışlardır. (Akt. Korkmazlar, 2016).

    “Döndürülmüş Semboller” ve ya “ayna hayali” olarak tercüme edilen bu kavrama aşağıdaki şekil örnek olarak gösterilebilir. (Korkmazlar,2011)

    1900lü yılların ikinci çeyreğinde araştırmacılar tarafından öğrenme güçlüğü vakalarının insan vücudunun yönetim merkezi olan beynin tahribatından kaynaklanabileceği ve nörolojik problem olabileceği öne sürülmüştür. Normalden çok da farklı görünmeyen bu çocukların beynindeki tahribatın hafif seviyede olduğu öngörülüp bu durum için “minimal beyin hasarı” (minimal brain damage ) tanısı ifade edilmeye başlanmıştır(Clements 1973, Silver, 1993, Akt. Korkmazlar, 2011).

    Ancak ilerleyen araştırmalarda beyin tahribatı ispat edilemediği sebebiyle MSS işlevlerindeki bozukluğun öğrenme güçlüğüne zemin hazırladığı görüşü ağır basmış ve “Minimal Beyin Disfonksiyonu-MBD” terimi kullanılmıştır. Clements’in 1966 da MBD için yaptığı tanım da MSS işlevlerindeki farklılık ile fark edilip zeka seviyesi normal veya normalin üzerinde olan çocuklarda öğrenme ve/ve ya davranış problemleri şeklindedir(Akt. Korkmazlar, 2011).

    Nörolojik temelli birçok problem için bu terim uzun süre kullanılmıştır. Hiperaktivite, dikkat problemi, dürtüsellik, okuldaki sıkıntılar, duygusal problemler(Korkmazlar,2011).

    TANIM

    Özel Eğitim alanında Samuel Kirk bu tanımlamayı ilk kez yapan kişidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1962 yılında ilk defa Özgül Öğrenme Güçlüğü kavramını kullanmıştır(Çalış S, Karaca D.T, Karaca O,Yiğit G, 2018).

    Amerika Birleşik Devletleri’ndeki özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar için hazırlanmış kanunlarda öğrenme güçlükleri sözlü ve/ ve ya yazılı dilin kullanımı ve anlaşılmasını içeren ruhsal süreçlerdeki bir bozukluktur denmektedir(Akt. Korkmazlar, 2011).

    Öğrenme en öz haliyle bilginin edinilmesi olarak düşünülürse bilginin edinilmesi sürecinde zorlukların yaşandığı durumlar öğrenme güçlüğü olarak adlandırılabilir(Gür,2013).

    SINIFLANDIRMA

    DSM V Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabında Özgül Öğrenme Güçlüğü üç alt başlık şeklinde belirtilmiştir.

    • Kişinin akranlarından anlamlı şekilde farklı okuması; sözcüklerin yanlış-eksik okunması, yavaş ve takılarak okuma, okuduğu kısmı anlama (disleksi)

    • Kişinin anlatımının yazılı olduğu durumlarda akranlarından anlamlı derecede farklılık göstermesi; kelimeler, harfler arasındaki düzensiz boşluklar, harflerin yanlış yazılması, noktalama işaretlerinin yanlışlığı, (disgrafi)

    • Kişinin matematik becerilerinde akranlarından anlamlı düzeyde farklı olması; sayıların algılanmasındaki farklılıklar, aritmetik ezber problemleri (diskalkuli) American Psychiatric Association,2013)

    NEDENLERİ

    Beyin Hasarı : Bebeğin dünyaya geliş yolculuğunu kapsayan süreçlerde olaşabilecek etmenler

    Kalıtımsal etmenler: Araştırmacılardan bazıları öğrenme bozukluğu tanısı almış genç ve çocukların %25-60 ‘ında kalıtımsal etmenlerin olduğunu vurgulamıştır(Korkmazlar,2011).

    Nörolojik işlevlerde bozukluklar : Araştırmacılardan bazıları birden fazla alandaki fonksiyonel bozukluğun öğrenme güçlüğünü etkilediğini ve öğrenim sürecinin de 4 aşamayla açıklanabileceğini öne sürmüşlerdir(Altuntaş,2010).

    a. Giriş (input) aşaması, gelen bilgi ve uyarıların duyu organları ile beyine girip algılanmasıdır. Bunlar görsel, işitsel, mekânsal, dokunsal problemlerine sebep olabilir. Harfler ters şekilde (b-d, 6-9, u-n gibi) anlaşılabilir. Bütün kelime ters algılanılabilir. (koç değil çok ve değil ev gibi) Yönleri karıştırma sık görülmektedir(Korkmazlar,2011)

    b. İşlem (entegrasyon) aşaması: Gelen uyaranların kayıt edilmesi, düzenlenmesi, anlaşılması ve işleme koyulup yorumlanmasıdır. Bu aşamada sıralama, soyutlama ve düzenlenme meydana gelir. Öğrenme bozukluğu olan bireylerde ise belirtilen işlemlerin herhangi birinde ve/ve ya hepsinde problem görülmektedir. Gün, ay ve yıl kavramları ile seslerin alfabedeki sıralarının karıştırılması gözlemlenmektedir.

    c. Bellek (depolama) aşaması: Anlaşılan bilginin yeniden kullanılmak üzere depolandığı aşamadır. Öğrenme bozukluğu vakalarında kısa süreli bellek bozukluğuna sık rastlanır. Kısa süreli işitsel-görsel bellek bozuklukları genel olarak birlikte kendisini gösterir.

    d.Çıkış (output) aşaması: Bilginin ileti olarak beyin tarafından vücudun çeşitli bölümlerine (dil, motor faaliyet, hücre, kas vb.) gönderilmesidir. Kişide öğrenme bozukluğu varsa sözel olarak kendisini ifade etme, okuma, yazı yazma, bisiklet kullanma ve top oynama gibi etkinliklerde zorlanır.

    Hemisferler arası iletişim problemleri: Sol serebral dil işlevlerindeki problem disleksiye neden olabilir. Lakin sağ hemisfer işlevleri de yer-yön, sıralama, zaman kavramı, non-verbal iletişim) okuma-yazma öğrenimi noktasında benzer derecede önemlidir (Korkmazlar, 2011).

    Fonolojik fonksiyonlardaki sıkıntılar: Dil sisteminde en temel, en küçük yapı taşı fonem (ses)dir. Sözcüğün tanınıp, anlaşılması beynin fonolojik kısmında gerçekleşen kelimeyi seslerine ayırma işlemiyle mümkün olmaktadır. (Örnek: k…e…d…i…kedi). İfade edici dil kullanılırken bu durum kendiliğinden gerçekleşir. Okuma ve konuşma eylemleri fonolojik sürece bağlı olmakla birlikte konuşmanın doğal, okumanın ise sonradan öğrenilir olması ayırt edici önemli bir özelliktir. Harflerin seslere dönüşme işlemi okuma olarak adlandırılmakta, dislektik bireyler fonolojik işlevlerdeki problem nedeniyle bunu yapmakta güçlük çekmektedirler.(Demir,2005)

    Algısal problemler: Öğrenme güçlüğüne sahip bireylerde genel olarak duyu organlarında sıkıntı yoktur. Ancak bu bireyler uyaranların algılanması, tanımlanması ve bunları uygun tepkilerin gösterilmesinde güçlük yaşarlar.(Görsel, işitsel, dokunsal vb ). Benzer harflerin şekillerini(b,p ve d harflerinin karıştırılması) karıştırabilir, ters şekilde (3 yerine E yazılması) yazabilirler (Demir,2005). İşitsel algılamada ise duydukları benzer kelimeleri(çaba-çapa gibi) farklı ifade edebilirler(Altuntaş,2010).

    A tipik Beyin Asimetrisi: Öğrenme güçlüğünün sebepleriyle alakalı çalışmalarda sağ/sol beyin işlevleri, baskınlık, el baskınlığı ilişkileri de incelenmektedir. İddialardan biri de solak olup sağ hemisferi fazla gelişen bireylerin, bu bölgelerdeki kısıtlandırılmış yeteneklerinin çok gelişmesi sonucu öğrenme bozukluğu olmasına rağmen bu bireylerin üstün yetenekler göstermesidir.

    Metakognitif gecikme: Bir takım araştırmacılar bilişsel becerilerdeki olgunlaşma gecikmesinin özgül öğrenme güçlüğüne etken olabileceğinin öne sürmüşlerdir.

    SEMPTOMLAR

    Her çocuğun kendine ait özellikleri olduğu bilinse de özgül öğrenme güçlüğü tanılı çocukların genelinde aşağıdaki belirtileri görmek mümkündür.

    Zekâ dereceleri normal ya da normalin üstündedir.

    Bazılarında hiperaktivite eşlik ederken bazı durumlarda hipoaktive görülebilir.

    Dikkat süreleri kısa olmakla birlikte çabuk dağılır.

    Yönleri ayırt edemez, aradıkları yeri bulmakta zorlanırlar.

    Motorsal eş güdümleri ve el-göz eşgüdümleri zayıftır. Sakar hareketler sergileyebilirler.

    Görsel algı sıkıntıları vardır. Görsel figür-zemin ayrımında zorlanırlar ( harfleri ve satırları atlama)

    İşitsel algı problemleri görülür.

    Harflerin bazılarını ayrıştırmada güçlük çekerler. (b-d-p)

    Düzen/düzenleme sıkıntıları vardır.

    Akademik becerilerde bozukluk görülmesi sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

    Okumayı güç öğrenilmesi, yavaş ve/veya hatalı okuma görülür.

    Okuduklarını anlama noktasında zorlanırlar.

    Yazım zorlukları yaşarlar. Noktalama ve imla kuralları yanlışları yaparlar. Matematik öğrenim zorlukları, çarpım tablosunu öğrenmede güçlük görülür.

    Eşyaları dağınıktırlar ve zamanı yönetimleri kötüdür.

    Aldıkları yönergeleri unutup hatırlayamazlar.

    Bazılarında dil gelişiminde gecikme olmakla birlikte kendilerini ifade etmede güçlük yaşarlar.

    Saati kolay öğrenemezler.

    Sosyal-duygusal davranış problemleri görülür. Düşünmeden davranma(dürtüsellik-impulsivite) özellikleri vardır. Arkadaşlarıyla geçinme ve iletişim sorunları ile karşılaşırlar. Değişikliğe kolay uyum sağlayamazlar(Akt. Korkmazlar, 2011).

    TANI YÖNTEMLERİ

    Psikiyatrik değerlendirme: Psikopatoloji durumunun varlığının incelenmesi, gün yüzüne çıkarılması gerekir.

    Tıbbi değerlendirme: Kişinin öğrenim kabiliyetini etkileyen tıbbi kaynaklı etmenlerin var olup olmadığı incelenmelidir.

    Psiko-pedagojik değerlendirme: Nöropsikolojik, zihinsel ve akademik becerilerin incelendiği değerlendirmedir. Çocuğun sürekli çevresinde olan kişilerle (anne, baba, öğretmen) görüşmeler yapılır. Bireyin güçlü ve zayıf taraflarının da ortaya çıkmasını sağlayan çeşitli testlerle kişinin durumu saptanır. Bunlardan en sık kullanılanları: WÇZÖ (Wisc-R çocuklar için zekâ ölçeği), Bender-Gestalt Görsel-Motor Algı Testi, Peabody Resim-Kelime Testi, Frostig Gelişimsel Görsel Algı Testi’dir.

    Ailenin değerlendirilmesi: Ailenin tutum, davranış ve beklentilerinin; eşler arasındaki ve/ve ya aile içindeki sorunların çocuğun akademik durumuna olumsuz etkisinin incelenmesini ifade eder(Korkmazlar,2011)

    Günümüzde ruh sağlığı hastalıkları sınıflandırması yapılan DSM V kitabına göre psikiyatri hekimleri tarafından tanı koyulmaktadır. Buna göre özgül öğrenme güçlüğü tanısının koyulabilmesi için bazı şartlar gereklidir. Bunlardan en önemlisi durumun düzeltilmesi için gerekli müdahaleler yapıldığı halde problemin en az 6 aydır sürmesi ve aşağıdaki belirtilerden en az birinin var olması gerekir:

    Kişinin sesli okuma esnasında çok fazla gayret sarf etmesi, kelimeleri takılarak ve doğru olmayan biçimde okuması,

    Okuduğu metni anlamakta güçlük çekmesi,

    Sözcükleri okurken ve/ve ya yazarken harflerde değişiklik yapması (sesli ve/ve ya sessiz harfleri atlama, olmayan harfleri ekleme)

    Anlatımın yazılı olduğu hallerde yazma düzeninin kötü olması, yazdıklarının anlaşılmasının zor olması,

    Aritmetik işlemleri yaparken güçlük çekmesi, sayılar arasındaki büyük-küçük kavramlarının ayırt edilmesinde sıkıntı yaşaması,

    Aritmetik akıl yürütme yapabilme yeteneğinin yetersiz olması, işlemleri uygulamakta zorlanması( DSM V Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı).

    ERKEN TANI

    Tıbbi olarak değerlendirilen tüm hastalık ve sorunlarda olduğu gibi erken tanı özgül öğrenme güçlüğü için de oldukça elzemdir. Okul öncesi dönemi kapsayan (kreş, anaokulu ve gündüz bakımevi) süreçte bakım veren, anne, baba, büyükanne, öğretmen tarafından akranlara oranla anlamlı farklılıklar tespit edilebilir. Gelişimin çok hızlı olduğu bu dönem atlanmamalıdır. İhtiyaç ve problem dâhilinde gerekli yönlendirmeler yapılıp müdahale ve/veya terapiye oldukça erken dönemlerde başlanılmalıdır (Altuntaş 2010,Demir 2005, Doğan 2012, Korkmazlar 2011).

    Özgül öğrenme bozukluğuna sahip bireylerle bir gerçekleştirilen bir araştırma sonucuna göre sadece %6,6’lık tanıların doğru olduğu bunun yanında %16,7 oranında ise bireylere normal dendiği ve/ve ya yanlış tanı konduğu belirtilmiştir. İstatiksel olarak ise tanının konduğu yaş (7;11) ve durumun fark edildiği yaş (6;9) arasındaki fark anlamlı bulunmuştur(p<0.005).(Korkmazlar,2011).

    TERAPİ YAKLAŞIMLARI

    Kephart Algısal-Motor Programı

    Kephart öğrenmenin temelinde motor becerilerin olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşım ile özgül öğrenme bozukluğu olan bireylerin, küçük kas, büyük kas, görsel-işitsel bellek ve beden algısının geliştirilmesi amaçlanmıştır. Orta hattı izleme, gördüğünü kopya etme, el göz eşgüdümü, yön takibi görsel beceri etkinlikleri; denge tahtası, trambolin, yürüme çubuğu gibi büyük kas-denge etkinlikleri bu programda örnek olarak verilebilir(Reynolds ve Janzen, 2007, Akt. Korkmazlar, 2011).

    Getman’ın Eğitim Programı:

    Getman’a göre algı kavramı belirli gelişim aşamalarından geçer. Önce doğuştan gelen refleksler, (yakalama, moro refleksi, tonik ense refleksi vb.), büyük kas gelişimi(emekleme, yürüme), küçük kas gelişimi, el-göz koordinasyonu, göz motor gelişimi, konuşma-duyma eşgüdümü ile algısal gelişim aşamaları tamamlanır. Sonrasında kognitif ve soyut işlemlerin gelişmesi ile bilişsel olgunluğa erişilir. Getman’ın eğitim programı çoğunlukla genel eşgüdüm, el-göz eşgüdümü, denge, göz hareketleri, şekil algısı, görsel hafıza etkinlikleri içerir (Akt: Doğan, 2012).

    Frostig Görsel Algı Eğitim Programı:

    Dr. Marianne Frostig tarafından geliştirilen program algılama yetersizliklerin geliştirilmesine yönelik etkinlikler içerir. Program görsel-algıya önem verir. Algısal becerilerin kendiliğinden gerçekleşebilmesi sürekli tekrar ile mümkün olmaktadır. Frostig okuma becerisinin kazanılması için yalnızca sembollerin ayrımının yapılmasının yeterli olmadığını, harf-ses ilişkisi arasında bağlantı kurulmasının da gerekli olduğunu savunur. Kişinin okuduğunu anlaması görsel ve işitsel semboller ve bunların anlamsal çağrışımları ile gerçekleşir (Frostig, 1972, Akt. Korkmazlar, 2016).

    Algılamanın sağlanması için elzem olan başka bir beceri de dikkat becerisidir. Bireyin algıladığı şeye reaksiyon göstermesi dikkatini ona yöneltebilmesi ile mümkündür. Örneğin “b” harfinin şeklinin öğrenilmesi harfin biçim ve çizgilerinin ne yönde yapıldığına dikkatini verme ile kazanılır. Özgül öğrenme güçlüğü yaşayan bireylerin dikkat becerilerinin geliştirilmesi bu kazanımlar için olumlu olacaktır.

    Oyun şeklinde yönetilen Frostig eğitim yaklaşımında çocuklara önce sözel yönergeler verilir, yönergeyi alan çocukların görsel-motor faaliyetleri yapması beklenir. Bu şekilde dil becerileri, algılama becerileri ve motor becerilerinin geliştirilmesi çalışmaları birleştirilerek verilmektedir.

    Hazırlık çalışmasıyla başlanan eğitimde vücut kavramı, beden imajı, göz takibi ve çeşitli vücut hareketlerini geliştirmeyi hedefleyen etkinlikler yer alır(Doğan,2012).

    Duyulara Dayanan Eğitim:

    Bedensel, görsel, işitsel duyulara dayanan eğitimsel programdır. Çocuğun harfi görmesi, adını duyması, ifade edip parmağı ile üstünden gitmesi ve söyleyerek yazması gerekir. Okuma-yazma öğretimi bu şekilde birlikte verilir (Gearheart 1986, Jones 1991, Myers ve Hammill 1976, Shepherd ve Uhry, 1993, Akt: Korkmazlar,2016).

    Piaget’in Bilişsel Gelişim Kuramı:

    Piaget çocuğun 2-6 ay arasında sese tepki göstermesi gerektiğini, 6 ay civarında ses çıkarmayı bırakmışsa işitsel alışverişte sorun olduğunun düşünülmesi gerektiğini söyler. Her çocuk belirli bir sıraya, aşamaya göre öğrenir. 60 aylık bir çocuğun 12 resimden 9 tanesinde aynı ve farklı durumları algılamalıdır. Bu becerinin yapılamaması öğrenme güçlüğü açısından risk anlamına gelmektedir(Gang 1983; Akt: Korkmazlar, 2016).

    Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğrenme Güçlüğü Destek Eğitim Programı

    Program, zihinsel bir problemi olmayan ancak akranlarına oranla onlardan anlamlı şekilde okuma-yazma veya matematik becerilerde düşük başarı sergileyen özgül öğrenme güçlüğüne sahip bireylerin genel özelliklerine göre hazırlanmıştır.

    Program ile :

    1. Öğrenmeye hazır bulunuşluk seviyelerinin artırılması

    2.Okuma ve yazma becerilerinin artırılması

    3. Matematiksel kavramların günlük yaşamda kullanılması,

    4. Mukayese, problem çözme, akıl yürütme vb. becerilerin artırılması amaçlanmıştır(MEB,2008)

    DİSLEKSİ

    Kelimelerin doğru tanınmaması ve ya akıcılığının bozuk olması, ifade edilme aşamasında güçlük çekilmesi durumları disleksi ile adlandırılmaktadır(DSM V Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı,2013).

    Disleksi, köken olarak nörobiyolojik olan özel bir öğrenme engelidir. Kelimeleri doğru ve / veya akıcı tanıma ve zayıf yazım belirtileri ile karakterizedir(International Dyslexia Association,2012) .

    KLİNİK GöRÜNÜMÜ

    Pek çok özellik bakımından değerlendirildiğinde akranlarıyla aynı gibi görünen özelliklere sahiptirler.

    Zekâ düzeyleri normal ve/ve ya üstündür.

    Nörolojik hastalıkları yoktur.

    Sosyo-kültürel çevreleri, aile yapıları, okul-eğitim faktörleri açısından dezavantajları yoktur.

    Ancak okumanın öğrenilmesi, yazmanın öğrenilmesi ve ya her ikisinin birden öğrenilmesi noktasında güçlük çekmektedirler. Sınıflandırma ve/ve ya ayrım yapma dediğimiz temel zihinsel beceriler onlar için karmaşık olabilmektedir. Üst-Alt, Sol-Sağ, b-d-p harfleri dislektikler tarafında karıştırılabilmekte ve birbiri yerine kullanılabilmektedir.

    “Derin Disleksi” denen aynı anlamsal gruptan sözcükleri birbiri yerine okuyup yazabilirler. (çatal/kaşık, halı/kilim, teyze/amca gibi.) Sözcüklerde bazı sesleri atlayabilir, sesleri birbiri yerine kullanabilirler.(para-pra, ile-eli gibi). Harfler gibi hecelerin de atlanması, birbiri yerine okunması durumları da karşımıza çıkabilmektedir. Bunların yanı sıra dislektikler kelime gruplarını ters dönmüş şekilde yazıp ters gördükleri için okuyamayabilirler. “Her çocuk özeldir” filminde olduğu gibi tutulan ayna ile her şey normale dönüp okuma gerçekleşebilmektir(Her Çocuk Özeldir, Aamir Khan, 2007). Okuduğunu anlama ve anlatma, noktalama işaretlerini kullanma karşılaştıkları diğer güçlükler olarak belirtilebilir. Her çocuğun birbirinden ayrı olduğu unutulmamalı, her dislektik bireyin bu belirtileri göstermesi beklenmemelidir(Korkmazlar,2011)

    GÖRÜLME SIKLIĞI

    Her toplumda görülme sıklığı farklı olmasına rağmen özgül öğrenme güçlüğü olan kişilerin %80’inini dislektikler kapsamaktadır(Fielding-Barnsley, 2000:Akt. Altuntaş,2010). Genel olarak, okul yaşındaki çocuklar arasında disleksi %10 oranında çıkmaktadır. Farklı ülkelerde ise; İspanya %3-4, İngiltere ve İskoçya %5, İskandinav ülkeleri %10, A.B.D. %4-15 ve Kanada %10-16 oranında disleksili bireyler barındırmaktadır. (Bingöl, 2003)

    Ülkemizdeki bu rakam Bingöl tarafından yapılan araştırmada okul çağı çocuklarının %2’sinin dislektik olduğu şeklinde bulunmuştur(Bingöl,2003). Dağılım cinsiyete göre farklılaşmakla birlikte disleksiye kızlara nazaran erkeklerde 4-6 kat daha fazla rastlanmaktadır.(Fielding-Barnsley, 2000: Akt.Altuntaş,2010).

    SINIFLANDIRMA

    Literatürde disleksinin sınıflandırılmasıyla alakalı en fazla kullanılan üç temel sınıflandırma vardır. Bunlar kişilerde karşılaşılan sorun ve bu durumun sebebine göre ayrılmıştır.

    1. Hemisfer İşlevlerine Göre Sınıflandırma

    Dislektik kişiler hemisfer fonksiyonlarına göre L-tipi ve P-tipi olmak üzere ikiye ayrılır. Buradaki temel nokta kişinin sağ hemisfer kaynaklı mı yoksa sol hemisferden kaynaklı mı sorun yaşıyor olmasıdır. Dislektik bireylerin yaklaşık %65’i L-tipi ve ya P-tipi dislektik olarak tanılanmaktadır(Strien, 1997:Akt Doğan,2010).

    a. L-Tipi Disleksi

    L-tipi disleksi, sağ hemisferin az sol hemisferin fazla gelişmesiyle ilgilidir. Bu çocuklar, okuma öğreniminin ilk adımından itibaren sol hemisfer stratejilerini kullanmaya çalışır; okuma becerisinin, sağ hemisferin yardımını gerektiren ilk basamağını es geçerler. L-tipi dislektikler, okuma öğrenimi sürecinin ilk anından itibaren zorluk yaşarlar. Hızlı ama hatalı okurlar (Strien, 1997:Akt. Altuntaş,2010).

    b. P Tipi Disleksi

    P-tipi disleksi L-tipinin aksine sağ hemisferin daha fazla sol hemisferin ise az gelişmesiyle ilgilidir. Okumayı öğrenme aşamasında değil de ilerledikten sonra problemler yaşamaya başlarlar. Bunun sebebi ise yapılması gereken hemisfer değiştirme işlemini yapamamalarıdır. L-tipi dislektiklerin aksine P-tipi dislektik bireyler yavaş okur ama doğru okurlar (Strien, 1997:Akt. Altuntaş,2010).

    2. Gelişimsel ve sonradan edinilmiş disleksi

    a. Gelişimsel Disleksi

    Rastlanmış beyin hasarı olmadığı halde okumayı öğrenme esnasında beliren, yeterli eğitim ve çevre olmasına karşılık gelişen ve çocukluk döneminden itibaren yaşanan, biyolojik temelli bir zorluk olarak ifade edilmektedir (Bingöl, 2003).

    b. Sonradan Edinilmiş Disleksi

    Okumayı öğrenmiş ancak beynin hasara uğraması sonucu zihinsel işlevlerin zarar görmesi ve ya yok olması sonucu görülen okuma güçlüğüdür(Gustafson ve Samuelson, 1999:Akt. Altuntaş,2010).

    3. Algısal Temelli Sınıflandırmalar

    Algısal problemlerden olan bu grupta görsel, işitsel ve karma disleksi olmak üzere 3 alt başlık yer alır.

    • Görsel Disleksi

    Görsel algılamada karşılan problemler okumayı öğrenmeyi negatif etkiler. Bu gruptaki kişiler görsel ayrımlaştırma zorluklar yaşar. Bu sebeple yazılışı benzeyen harf ve kelimeleri karıştırırlar. Verilen harflerden sözcük üretmek, görsel hafıza kullanmak, hızlı okumak, yapboz yapmakta güçlük çekerler(Johnson ve Myklebust, 1967: Akt. Altuntaş,2010).

    • İşitsel Disleksi

    Okuma becerisi görsel sembollere dayanmasına rağmen birçok işitsel nokta okumanın öğreniminde oldukça önemlidir. Bu gruptakiler fonetik analizlerde güçlük çekerler. Okunuşu birbirine yakın harf ve sözcükleri ayırt edemezler. İşitsel çıkarım yapamazlar. Duydukları sözcüklerde bulunan sesleri belirlemekte zorlanırlar. İşitsel hafıza sorunları olan bu bireylerin harfin sesini ve ya bir sözcüğün okunuşunu unutmaları karşılaşılabilen bir olaydır. (Johnson ve Myklebust, 1967: Akt. Altuntaş,2010).

    • Karma Disleksi

    Hem görsel dislektiklerin hem de işitsel dislektiklerin yaşadığı yaşarlar. Hem harflerin hem sözcüklerin yazımı hem de harflerin seslerini hatırlamada zorlanırlar(Sarıpınar,2006).

    TEDAVİ

    ÖZEL EĞİTİM

    Özgül öğrenme güçlüklerinin tedavisinde genel olarak özel eğitim uygulaması faaliyettedir. Bu programda her öğrenci için o öğrencenin performansına uygun o öğrenciye özel Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı (BEP) hazırlanmalıdır.

    Özel eğitime ihtiyaç duyan bireylere yönelik hazırlanan program bireyin, ailesinin ve öğretmeninin ihtiyaçlarını içerir.

    Bireyin o zamanki performansı, kısa dönemli hedefler, uzun dönemli hedefler, süre, uygulanacak yöntemler programın içinde barındırması gereken temel unsurlar olarak söylenebilir(Altuntaş,2010).

    Güçlüğe sahip öğrencinin durumuna göre akranlarıyla aynı sınıfta yer alacağı en az kısıtlayıcı ortam olarak değerlendirilen kaynaştırma uygulaması da ülkemizde faaliyette bulunan yöntemlerden birisidir.

    PASS TEORİSİ

    J.P.Das’a göre disleksi ve diğer okuma güçlüklerinin bilişsel süreçlerde yaşanan problemlerle yakından ilgisi vardır. Öğrenme güçlüklerinin tedavisinde de Pass teorisinin yararlı olacağını ileri sürmektedir.(Das,2009)

    Rus nöropsikolog ve tıp doktoru Luria’nın beynin işlevleriyle alakalı yaptığı incelemeler ve bugüne dek yapılan beyin görüntüleme çalışmalarının bulguları Pass teorisinin temellerini ortaya koymaktadır. PASS teorisi, günümüzde var olan geleneksel zeka teorilerine bir alternatif olması amacıyla ortaya atılmıştır. Teori, bilginin zekâ testlerinde ortaya çıkan durağan bir yetenek değil de bilginin harmanlanıp işlenmesiyle ilgili hareketli bir süreç olduğunu iddia etmektedir.

    PASS teorisi zekayı; Planlama (planning), Dikkat (attention), Eşzamanlı (simultaneous) ve Ardıl (successive) işlemleme olarak 4 zihinsel sürece dayandırmaktadır.

    Planlama(planning): Planlama sürecinin yönetimi Frontal lobumuzdadır. Bir problemin çözümüne ilişkin çözüm önerileri, bir etkinliğin sürdürülebilmesi, yakınını kaybetmiş birine ne söylenmesi gerektiği vb. konulara ilişkin kararlar vermemiz gerektiğinde kullandığımız süreçler planlama süreçleridir.

    Dikkat(attention): Beynin Frontal lobu ve korteksin alt bölümleri tarafından yönetildiği düşünülen bireyden istenen uyanıklık düzeyi ve uyarıcıya odaklanmasından sorumlu kognitif süreçler bütünü olarak açıklanabilir.

    Eş zamanlı işlemleme(simultaneous): Beynin arka bölümündeki parietal ve oksitipal loblarla alakalı olan süreç farklı şekilde gelen uyaranların gruplandırılması, bir bütün haline getirilmesini kapsar.

    Ardıl işlemleme(successive processing) : Gelen uyaranların tek tek ve sırasına göre işlemlenmesini içeren süreçtir. demokrasi kavramını tanımlamak için konuya ilişkin bilgilerin bir araya getirilip aktarılması eş zamanlı işlemleme(simultaneous), kitaptaki demokrasi tanımının kelimesi kelimesine ezberlenmesi ise ardıl işlemleme(successive processing) sürecine örnektir(Akademi Disleksi, Saraç,2014)

    PREP EĞİTİMİ

    Okuma güçlüğünün Pass teorisinde yer alan eş zamanlı işlemleme ve ardıl işlemleme (successive processing) süreçlerinden kaynaklandığını savunan program bu iki süreç üzerine kurulmuş ve okumanın güçlendirilmesi hedef alınmıştır.

    PREP, okuma eğitimi almasına rağmen kronolojik yaşından beklenen seviyede okuma yapamayan çocuklara uygundur. Bu sebeple 2. Sınıf ve sonrasında yer alan çocuklara uygulamaya başlanacak şekilde hazırlanmıştır.

    PREP, 4 adet Ardıl İşlemleme (successive processing) ve 4 adet Eşzamanlı İşlemleme (simultaneous) etkinliği içermektedir. Her etkinlik için hem okuma becerisinin gerekli olmadığı Global çalışmalar hem de okumayla ilişkili stratejilerin yer aldığı Köprü çalışmaları bulunmaktadır. Bu çalışmalar da kendi içinde üç zorluk derecesine göre ayrılmıştır. Bu şekilde öğrencinin hem o alanda strateji üretmeyi öğrenmesi hem de her etkinlikte kendisine uygun seviyeden başlayarak ilerleyebilmesi hedeflenmektedir.

    PREP eğitimcinin yapmasını gerekeni net ve açık olarak belirterek standardı tutturmayı ve öğrencilerin verilen yönergeyi tam anlamıyla kavradığından emin olunmasını hedef edinmiştir.(Akademi Disleksi,2018)

    ÖNERİ

    Okuldaki ders esnasında tahtaya yazılan ifadeleri deftere geçirmekte zorlanma yaşanabilir. Bunun için notların yazılı, büyük puntolu ve renkli şekilde verilmesi daha fazla işe yarayacaktır.

    Yaptıkları olumsuzluk ve yanlışları görmeyip yapılan olumlu davranışlar olumlu olarak pekiştirilmeli, birey bolca övülmeli özgüven anlamında desteklenmelidir.

    Çok uzun ve karmaşıklık içeren cümleleri aklında tutma ve uygulamaya geçirme aşamasında zorlanabilirler. Bunun yerine daha kısa ve net cümleler kullanılmalı, istenen davranış için komutlar aynı anda en fazla iki tane verilmelidir.

    Öğretim süreci görsellerle desteklenmeli, ödev ve sorumluluklarını içeren resimler hatırlatma amacıyla odasına ya da sürekli görebileceği yerlere asılmalı ve bol tekrar yapılmalıdır.

    Uyum ve koordineli bir şekilde oluşturulan gruplara dahil edilmesi deneyim ve akran öğretimi konularında onlara fayda sağlayabilmektedir.

    Konuların materyallerle desteklenmesi, çocukla birlikte materyal çalışmaları yapılması yaşayarak öğrenme açısından deneyim kazandırabilir, unutkanlık problemini azaltabilir.

    Yapboz, sıralama, yerleştirme içeren oyunlarla görsel bellek düzeyine katkı sağlanabilir.

    Kelime sayıları şeklinde bir oyunla işitsel-zihinsel bellek kapasitesi artırılabilir.(siyah kalem-iki kelime, annenin saçındaki toka-üç kelime)

    Okumayı kolaylaştırmak amacıyla sadece okuması istenen cümle açıkta bırakılıp diğer kısımlar kapatılarak odaklanma ve doğru okuma yüzdesi artırılabilir(Green ve Reid,2017).

    KAYNAKÇA

    Altuntaş F. (2010) Sınıf Öğretmenlerinin Disleksiye İlişkin Bilgileri Ve Dislektik Öğrencilere Yönelik Çalışmaları, Yüksek Lisans Tezi.

    Akademi Disleksi,2018 , https://www.turkceprep.com/sayfa/pass-teorisi/, 01.12.2018 tarihinde erişilmiştir.

    Akademi Disleksi,2018, https://www.turkceprep.com/sayfa/prep-nedir/, 01.12.2018 tarihinde erişilmiştir.

    American Psychiatric Association (2013). Diagnostic and Statictical Manual of Mental Disorders (Fourth edition).

    Bingöl A, (2003), Ankara’daki İlkokul 2. Ve 4. Sınıf Öğrencilerinde Gelişimsel Disleksi Oranı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası Cilt 56, Sayı 2, S. 67-82

    Çalış S, Karaca D.T, Karaca O,Yiğit G, (2018), Disleksi Özgül Öğrenme Güçlüğü, 1.basım, İstanbul.

    Das J.P,(2009), Reading Difficulties and Dyslexia An Interpretation For Teachers

    Demir, B. (2005). Okulöncesi ve ilköğretim birinci sınıfa devam eden öğrencilerde özel öğrenme güçlüğünün belirlenmesi. (Yayımlanmış yüksek lisans tezi). Marmara Üniversitesi, İstanbul.

    Green S. , Reid G. (2017), Disleksi ile Başa Çıkmak İçin 100 Pratik Öneri, Arkadaş Yayınevi,Ankara

    Gür,G (2013), Disleksili Bireylerde Erken Tanı Konmasının Önemi Ve Disleksi Eğitimlerinde Yurt İçi Ve Yurt Dışı Uygulamaların İncelenmesi Ve Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi

    International Dyslexia Association, (2012) https://dyslexiaida.org/definition-of-dyslexia , 29.11.2018 tarihinde erişilmiştir.

    Khan A, (2007), Her Çocuk Özeldir, Hindistan.

    Milli Eğitim Bakanlığı, (2008), Özel Eğitim Ve Rehabilitasyon Merkezi Özel Öğrenme Güçlüğü Destek Eğitim Programı, Ankara

    Korkmazlar, Ü.(2011) Ben Hasta Değilim: Çocuk Sağlığı ve Hastalıklarının Psikososyal Yönü, Güncellenmiş İkici Baskı, 182-196

    Korkmazlar, Ü. (2016) Farklı Gelişen Çocuklar, Güncellenmiş 3.basım, 105-119

    Saraç S.(2014), Okuma Güçlükleri ve Disleksi, Psikoloji Çalışmaları /Studies in Psychology

    34-1 (2014) 71-77

    Sarıpınar E.G. , (2006) , “Özgül Öğrenme Güçlüğü: Okuma Güçlüğünde Akademik Beceri Ve Duyusal-Motor İşlevleri Değerlendirme Testlerinin Kullanılabilirliği”, yayımlanmamış Yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara

  • Sınav Kaygısı ve Aile

    Sınav Kaygısı ve Aile

    Aileler sınav kaygısı yaşayan çocuklarına nasıl yardım edebilirler?

    Bir önceki köşe yazım da sınav kaygısının nasıl geliştiğini ve anahtar sürecin ne olduğunu aktarmaya çalışmıştım. Bugünde bu kaygıyı yaşayan gençlerin aileleri için birkaç temel beceriden bahsedeyim istiyorum. Aileler içinde sınava hazırlık süreci hiç kolay geçmez. Çocuklarının okul ya da kurslarda aldığı bilgiler yeterli olacak mı, yeterince çalışıyor mu, sınav günü ya başaramazsa gibi onlarca soru ailelerin zihnini meşgul eder. Eğer bizler kaygımız ile nasıl baş edeceğimizi bilemiyorsak bu kaygıyı çocuğumuza bulaştırabiliriz. Bu nedenle verdiğimiz mesajlara dikkat etmeliyiz.

    En sık verilen tepkilerden biri kaygı karşısında ailelerin hemen bu duyguyu azaltmaya yönelik hızlı önerilerde bulunmalarıdır. Kafanı takma, yapacaksın eminim, sen zekisin, biz senin iyi yerlere geleceğini biliyoruz gibi rahatlatmaya yönelik hızlı mesajlar verirler. Aslında bu temel iletişim hatalarından biridir. Önce dinlemek, onun gözünden bu duyguyu oluşturan yorumlarını, düşüncelerini anlamaya çalışmak ilk adım olmalıdır. Duygu çocuğumuza aittir ve bizim onun duygusunu hemen azaltabilecek gücümüz yoktur. İyice dinledikten sonra algılayabildiğimiz kadarı ile kendi tanımlamalarımızı yapmak onun anlaşıldığı hissini oluşturacaktır.Bazen bu empatik dinleme bile tek başına yeterli olur. Dahada çok yardım etmek istiyorsak sınavla ilgili yorumlarını gerçekçi bir şekilde değerlendirmek, fark etmeden yaptığı düşünce hatalarını bulmak işe yarayabilir. Örneğin sınav hazırlığının hep iyi gitmeyeceğini, dalgalanmaların normal olduğunu, kaygılarının onun motivasyonunu sağlayacağını, yapılan yanlışların bir öğrenme aracı olduğunu, sınavın sadece bir fırsat olduğunu ve bu fırsatların yaşamda birçok kez karşısına çıkacağını tanımlamak işe yarayabilir. Başka bir ifade ile kaygının çocuğumuzu ve bizleri büyüttüğünü unutmamak gerekir. Kalın sağlıcakla..

  • Ergen anne babası olmak

    Ergenlik dönemi (buluğ çağı) 10-11 yaşlarında arasında başlayaran dalgalanmaların yoğun görüldüğü zor bir dönemdir. Bu dönem hem ergen için hem de ergenin ailesi için zorlu bir süreçtir. Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken, ergen anlaşılma duygusunu tam olarak yaşayamadığını düşünür. Ebeveyn bu dönemde, çocuğunu iyi tanır ve bu dönem özelliklerini bilirse ebeveyn-ergen çatışmaları o denli az olacaktır.

    ERGENLİK NEDİR?(Adolescence)

    ERGENLİK DÖNEMİ: Erinlik ile başlayıp yetişkinliğe kadar süren hızlı bedensel, zihinsel, sosyal değişiklikleri kapsayan, çocuklukla yetişkinlik arasında bir geçiş dönemidir. Bu dönem, doğduğu andan itibaren sürekli gelişim içinde olan bireyin en önemli ve en uzun gelişim dönemidir.

    Gençliğe adım atan bireyler ne isterler?

    * Fark edilmek
    * Özel olmak
    * Takdir edilmek
    * Saygı duyulmak
    * Hatırlanmak isterler.

    Ergenlerde hangi kaygılar görülür?

    * Sağlıkla ilgili kaygılar
    * Kişilik-benlik oluşumu ile ilgili kaygılar
    * Aile ve ev yaşamı ile ilgili kaygılar
    * Sosyal ilişkilere yönelik kaygılar
    * Okulla ilgili kaygılar
    * Meslek seçimi ile ilgili kaygılar

    Ergenlik döneminde ne gibi değişiklikler oluyor?

    * Fiziksel Değişimler
    * Zihinsel Değişimler
    * Duygusal ve Sosyal Değişimler

    Ben Merkezci Düşünce Biçimi

    * Dünyaya kendileri açısından bakar ve tepki verirler. (“Ben her şeyle başaçıkabilirim, bana bir şey olmaz” vb.)

    * Bazı yaşantıların sadece kendilerine ait olduğunu düşünürler. (“Anne, sen aşık olmanın ne demek olduğunu bilemezsin” vb.)

    * Ben merkezci düşünce özellikleri 11 yaşında başlar, 13-14 yaşlarında doruk noktasına ulaşır, 20-21 yaşlarında kaybolur.

    Kimlik Gelişimi

    * Ben kimim?
    * Nasıl bir yetişkin olacağım?
    * Toplum içindeki yerim nedir?
    * Hangi mesleği seçmeliyim?
    * Politik, dini, cinsel tercihim ne? vb. sorular sorarlar

    Ergen bu süreç boyunca, içinde bulunduğu çevre koşullarından, ailesinden, arkadaşlarından, öğretmenlerinden ve genel olarak toplumdan etkilenir. Kimliğini kazanması için ergenin başlangıçta bir yetişkin modele ihtiyacı vardır. …

    Arkadaşlık ve karşı cins arkadaşlığı

    * Arkadaşlık kurma, arkadaşlığı sürdürme
    * Gruba ait olma, kabul görme
    * İletişim becerilerini kazanma
    * Kendini tanıma, farkındalık kazanma
    * Olumlu benlik algısı
    * Empati
    * Sosyal onay
    * Bağlanma

    Ergen bu dönemde ailesinden yavaş yavaş kopar ve kendisi gibi düşünen ve kendisini anlayabilen arkadaşlarına yönelir. Arkadaşlık ve karşı cins arkadaşlığı sürecini yaşarken de yukarıda belirtilen kazanımları elde etmeye başlar….

    Duygusal ve Sosyal Gelişimde Hangi Özellikler Görülür?

    * Bağımsızlaşma, özerklik kurma. Topluma, özellikle yetişkinlere baş kaldırma isteği
    * Statü sahibi olmak
    * Risk alma, gizlilik, uçları yaşama, yasak olana özenme
    * Rest çekme
    * Aşırı hassasiyet ve alınganlık
    * Asabi davranışlar, çabuk sinirlenme, inatçılık, sabırsızlık
    * Aldırmazlık, boş vermişlik, dağınıklık, unutkanlık

    * Güvensizlik ve yetersizlik duyguları, kararsızlık, huzursuzluk
    * Hayal kurma, gündüz rüyaları
    * Argo konuşmalar
    * İlgilerde çeşitlenme
    * Eğer genç anne-babası, öğretmeni ve yakın çevresindeki diğer yetişkinler tarafından sürekli eleştiriliyor ve yargılanıyorsa, “anlaşılmadığına” dair inancı pekişir ve onlardan uzaklaşır.
    * Kendini anlayış ve hoşgörü bulabileceği, kendini yakın hissettiği en yakın gruba yönelir

    Ergenliğin sonlanması

    Ergenliğin sonlarına gelinen bu dönemde, ergenin gelişim görevlerini tamamlayarak bu davranışları göstermesi beklenebilir.

    * Dengeliliğin artması
    * Problemleri karşılama yöntemleri
    * Yetişkinlerin müdahalelerinde azalma
    * Duygusal sakinliğin artması

    * Gerçekçiliğin artması
    * Topluma karşı sorumlu bir davranış kazanmayı istemek ve buna ulaşmak
    * Kişinin kendi fizik yapısını, erkek ya da kadın cinsel rolünü kabul etmesi bu role uygun davranış geliştirmesi
    * Ana babasından ve diğer yetişkinlerden duygusal olarak kopup bağımsızlığını kazanması
    * Bir meslek seçebilmesi

    * Toplumsal yetişkin bir birey olabilmek için gerekli bilgi ve yetenekleri kazanması
    * Duygusal bağımsızlığı kazanma ve kendisi ile ilgili önemli kararları kendi başına verebilmesi

    “DÜNYADA ERGEN OLMAKTAN DAHA ZOR BİRŞEY VARSA O DA ERGENİN ANNE BABASI OLMAKTIR.”

    Anne baba – ergen çatışması

    “Fırtına ve stres” kavramlarıyla karakterize edilen ergenlik, kaçınılmaz duygusal çatışma ve çelişkiler dönemi olarak değerlendirilmektedir. Bağımsızlık kazanma duygusal anlamda evden ve aileden bağımsızlıktır. “Bana küçük bir çocukmuşum gibi davranıyorsunuz” cümlesi ergenlerden sık sık işitilen yakınmadır.

    Genç gücü ele geçirmeye, ebeveyn de denetimi yitirmemeye çabaladıkça çatışma ve gerginlikler kaçınılmaz olarak yaşanmaktadır. Ergenlerin bağımsızlaşma amacıyla yaptıkları girişimler sıkıntı (stres) yaratabilir ve aileye üzüntü yaşatabilir.

    Ancak bağımsızlık ergenlik döneminde kazanılması gereken önemli yetkinliklerden biridir. Gencin yaşantısını bir yetişkin olarak sürdürebilmesi gerekli yaşam becerilerini kazanıp kendini gerçekleştirmesi için gereklidir. Ebeveynler ve ergenler için engebeli, duygu, düşünce ve davranışlar açısından iniş-çıkışlı geçen bu dönemde sıkıntılar yaşanması normaldir. Bu durum aileler için bir alarm niteliğinde olmamalıdır.

    Ergenlik döneminde genç sosyal çevrenin arkadaş gruplarının etkisi altında olsa da aile en temel ve güvenilir kaynaktır. Bu sürecin sonunda gencin kendi ayakları üzerinde durabilen sağlıklı bir yetişkin olmasında anne baba tutumları önem taşımaktadır.

    BASKICI TUTUM

    Anne baba, çocuk üzerinde güç kullanarak istediğini zorla yaptırır.

    Baskıcı tutum yöntemleri:

    * Aşırı koruma
    * Kontrol etme
    * Sürekli akıl verme
    * Bağırma
    * Tehdit etme
    * Sevgiyi esirgeme
    * Ceza
    Baskıcı tutumlar ergende korku çekinme sorumsuzluk ve bencillik gibi duygulara yol açabilir.

    TAVİZKAR TUTUM

    Çocuk, anne baba üzerinde güç kullanarak istediğini zorla yaptırmak ister.

    Çocukların kullandığı yöntemler:
    * Tutturma
    * Duygu sömürüsü
    * Şantaj
    * Anne-baba çaresiz kalıp çocuğun isteklerine boyun eğer.

    Tavizkar tutum da ergende bencillik, sorumsuzluk, doyumsuzluk gibi davranışlara yol açabilir.

    İLGİSİZ TUTUM

    Anne baba çocuğun ilgi ve ihtiyaçlarını yok sayar, ihtiyaçlarıyla yeterince ilgilenmez.
    İlgisiz tutum yöntemleri:
    * Anne baba çocukla yeterli ve kaliteli iletişim kurmaz.
    * Çocuğu yetiştirirken neredeyse hiç yöntem kullanmaz.

    YETKİN TUTUM

    Bu tutumlar içinde en sağlıklı tutum yetkin tutumdur. Anne baba olumlu ve uygun iletişim ve disiplin yöntemlerini kullanarak çocuğu yetiştirir.

    Yetkin tutum yöntemleri:
    * Anne-baba-çocuk birbirleri üzerinde güç kullanmazlar.
    * Birbirlerinin istek ve ihtiyaçlarına ilgisiz kalmazlar.
    * Anne baba gücünü çocuğu güçlendirmek ve desteklemek için kullanır.
    * Ailedeki herkesin duygu, düşünceleri dinlenir.
    * Çocuğun bir birey olduğu kabul edilir.
    * Çocuğun sorumluluk alabileceğine güvenilir.
    * Çocuk sorun çözmeyi öğrenir.
    * Kendine ve çevresine güvenir.
    * Anne-baba çocuğa uygun sınırlar koyarak çocuğu korur.
    * Çocuğa güven ve destek vererek onun kendine olan güvenini artırır.

    Ergenle iletişim

    * İletişim karşılıklı bilgi üretme aktarma ve anlamlandırma sürecidir.
    * Ergenlik döneminde ebeveyn–ergen ilişkisinde iletişimi koparmamak ön koşuldur.

    İYİ BİR İLETİŞİM İÇİN…..

    Etkin dinleyin:
    * Dikkatli dinleyin, dinlediğinizi belli edin. Bu şekilde kendisini önemli hissedip kabul edildiği duygusunu yaşayacaktır.
    * Empati kurmaya çalışın.
    * Açık ve net cümlelerle sorunu dile getirin ne yapması gerektiğini söylemeyin.
    * Uzun nutuklar yerine kısa konuşmaları tercih edin.
    * Dinlerken başka şeylerle ilgilenmeyin göz teması kurun.

    İletişimde etkin dinlemenin önemi:
    * Ergenin olumsuz duygularının kabulünü sağlar.
    * Ergenin duygularını ifade etmesine yardımcı olur.
    * Yetişkin ile ergen arasında sıcak bir ilişki kurulmasını sağlar.
    * Sorunların çözümlenmesini sağlar.
    * Ergenlerin anne babaların düşüncelerine değer vermelerine yardımcı olur.
    * Ergenin bireysel farkındalık sağlamasına yardımcı olur.

    AİLELER ERGENİ NASIL DESTEKLEYEBİLİR?

    Çocuklarının yetişkinliğe sağlıklı bir geçiş yapabilmeleri için, ailelerin dikkat etmeleri gereken bazı hususlar önem taşımaktadır:
    * Çocuklara sevgi ve güven dolu bir ev ortamı sunmak,
    * Çocuklara yaşlarına uygun bağımsızlıklar vermek, özgürlükler tanımak,
    * Çocukların kendilerine güven duyabileceği fırsatlar yaratmak,
    * Kazanılması istenen davranışlar için çocuklara örnek ve rehber olmak,
    * Sınırlar ve özgürlükleri hakkında çocuğa bilgi vererek, disiplin anlayışı kazandırmak,
    * Çocukları ergenlik dönemi özellikleri hakkında bilgilendirmek,
    * Hazırlıklara erken başlamak, çocuklarını ve kendilerini ergenlik dönemine hazırlamada aileler için en iyi yoldur.

    BU DÖNEMDE ERGENE YAPILABİLECEK EN ETKİN YARDIM…….

    Onun sevildiğini,anlaşıldığını,kabul edildiğini,fark edildiğini,gerekli olduğunu,önemli olduğunu,ona bağımsızlık ve sorumluluk verildiğini fark ettirebilmektir.

  • Panik atak tedavisinde; İlaç mı ? Psikoterapi mi? Daha uygundur?

    Panik atak tedavisinde; İlaç mı ? Psikoterapi mi? Daha uygundur?

    Sevgili danışanlarım, panik bozukluk ya da halk arasında bilinen adıyla panik atak ülkemizde sık görülen ve tedavisinde neredeyse tamamen ilaç kullanılan bir anksiyete bozukluğudur. Her gün web sitemde en sıklıkla bana ve belki tüm Psikiyatristlere sorulan soruların başında “birçok ilaç kullandım faydası olmadı ya da kısmen fayda gördüm nasıl yardımcı olursunuz?” sorusu gelmektedir. Etkisi çok benzer farklı  bir çok ilaç kullanımının ardından hastalarımız umutsuzluğa düşmekte ve çaresiz hissetmektedir. 
    Psikoterapi panik atak tedavisinde hızla ve kalıcı farkındalık ve değişim sağlayan en etkili yöntemlerin başında gelir. Psikoterapi ile hasta içinde bulunduğu koşullar ve bu koşulları değiştirmesini engelleyen durumlar hakkında farkındalık kazanır; Panik atak hastası, hassas, verici, detaycı, karşıdakine odaklı mükemmeliyetçi bir kişilik yapısına sahiptir. Manevi ve fiziksel yük taşımaya alışmış kişilerdir. Kişilikle ilgili farkındalık, farklı davranış biçimlerini repertuara katmak ve kişiye değiştiremeyeceğini düşündüğü yükler hakkında destek vermek ve farkındalık kazandırmak sorunun çözümüne katkı sağlar. Kişi terapi ve deneylerle bu kişilik yapısından hızla uzaklaşır ve panikten kalıcı olarak kurtulabilir.
    Özetlersek panik atak tedavisinde ilaç kullanımı çok yaygın olmakla birlikte kısıtlı fayda sağlar, Psikoterapi zannedilenin aksine 1-2 seansta bile hastayı rahatlatıp kalıcı etki sağlayabilir. Benim sıkça kullandığım Gestalt Psikoterapisine ek olarak analitik, bilişsel davranışçı terapiler vb kullanılmaktadır.
    Gerekli ve uygun hastalarda ilaç tedavisi Psikoterapiye ek olarak kullanılmadır. Acil durumlarda önce ilaç ve sonrasında ilaç artı psikoterapi düşünülebilir. Ancak ülkemizin gerçekleri ve kısıtlı ruh sağlığı hizmetleri göz önüne alındığında ilaç kullanımının bir süre daha tek başına güncelliğini sürdüreceği düşünülebilir.

  • ”bedenim bana özel” mahremiyet

    “Mahremiyet’’… Çocukların kendisinin ve diğer insanların özel alanının farkına varması, sosyal hayatın içinde kendi özel alanını koruması, diğer insanların özeline saygı duyması, kendisi ile çevresi arasında sağlıklı sınırlar koymasıdır….

    MAHREMİYET EĞİTİMİ NASIL VERİLMELİDİR

    ÖZEL ALANI TANIMA: DOKUNULMASI YASAK OLAN YERLERİM

    Vücudun kişiye özel olan bölgeleri, bu bölgelerin gizlenmesi gerektiği çocuğa iki-üç yaşından itibaren yavaş yavaş anlatılmalıdır. Bu alanın başkalarından gizlenmesi ve anne-baba ve doktorlar dışında bu bölgeye kimsenin dokunmaması gerektiği çocuğa öğretilmelidir.

    Cinsel organlar, çocuk sorduğunda anne-baba üzerinden değil, çocuğun kendi cinsel organları ya da kitaplar üzerinden öğretilmelidir. Çocuklar üç yaşından itibaren vücutlarının belli bölgelerine dokunulmasından rahatsızlık duymaya başlamalıdır. Özellikle genital bölgelere dokunulması çocukta ani tepkiye neden olmalıdır. Bu bilincin kazandırılması için üç yaşından itibaren çocukların genital bölgelerine temas azaltılmalıdır.

    Eş, dost ve akrabalar tarafından çocuk, cinsel organlarına dokunularak, öperek, vurarak sevilmemelidir. BAŞKALARININ ÖNÜNDE ÇOCUĞUN KIYAFETİNİN DEĞİŞTİRİLMEMESİ DAHA KÜÇÜK diye düşünerek çocuğu iç çamaşırına varıncaya kadar başkalarının önünde soyup giydirmek doğru değildir. Tabi ki anne-babanın da çocuğun görmeyeceği bir alanda giyinip-soyunması da çocuğun bütüncül bir mahremiyet duygusu geliştirmesi açısından önemlidir.

    ÇOCUĞUMUZA BANYO YAPTIRIKEN

    Özellikle üç yaşından sonra çocuğu iç çamaşırı ile yıkamak, iç çamaşırı çıkarırken ve temizlerken gözleri kısarak ya da başı hafif yana çevirerek o alana saygı gösterdiğimizi hissettirmek çocuklarda mahremiyet duygusunun gelişmesine katkı sağlayacaktır. Çocukların beş-altı yaşından sonra banyoda kendi mahrem alanlarını kendi temizlemelerine fırsat tanımak da hem sorumluluk hem mahremiyet duygusunun gelişimi açısından sağlıklı olacaktır. Anne babanın da çocuklarını banyo yaptırırken ölçülü bir kıyafetleri olması gerekmektedir.

    ÇOCUKLARIN CİNSEL ORGANINI SEVGİ OBJESİ YAPMAMA

    Küçük çocukları cinsel organlarına dokunarak, onları konu yaparak sevmek doğru değildir. Çünkü bu durum, onların özel alanlarının ihlalidir. Çocuk bu şekilde başkalarının özel alanlarının kullanılarak onlara şaka yapılabileceği inancını taşır. Ayrıca çocukları cinsel organlarını konu ederek sevmek, onları kendilerini kötü niyetli yabancılardan korumak konusunda etkisiz kılabilir. Çocuk, bir başkası özel alanına dokunmak istediğinde bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunun ayrımını yapamayabilir. Çocuğun cinsel organlarını şaka konusu yapmak, göstermesini istemek, onlara dokunmaya çalışmak çocuğun cinsel kimlik gelişimi açısından oldukça sakıncalıdır.

    ÇOCUĞUN ANNE BABAYLA YATAĞININ AYRILMASI

    İki yaşla birlikte çocuk yavaş yavaş bağımsızlığını kazanır ve kendi başına yemek yemeye, yolda kendi başına yürümek istemeye başlar. Bu dönem gelişim olarak da çocuğun odasının ayrılabileceği bir zamandır. Genel olarak 3-4 yaşına kadar bu sorun çözülmelidir. Çocuğun anne babasının özel ilişkisine şahit olması sakıncalıdır.

    ODANIZA İZİN ALARAK GİRMESİNİ ÖĞRETMEK

    Çocuklara dört-beş yaştan itibaren anne-babanın odası kapalı ise odaya kapıyı çalarak ve izin alarak girmesi gerektiği öğretilmelidir. Çocuğun odasına girerken kapısının çalınması çocuğa iyi bir model oluşturacaktır.

    TELEVİZYONDAKİ SAHNELERE MÜDAHALE

    Örneğin bir televizyon sahnesinde arkadaşlarının özel alanına şaka amaçlı dokunan kişiye seslice kızılabilir.
    “İnsanların özel yerlerine dokunulması hoş bir davranış değildir” gibi cümlelerle tepki belli edilebilir. Çünkü çocuklar anne-babaların kendilerine değil de başkalarına verdikleri tepkiler yoluyla daha kolay öğrenmektedirler. Çocuklar bu dönemde daha çok taklit yoluyla öğrendikleri için televizyondaki gördüğü sahneleri arkadaşlarının üzerinde deneyebilir. İzlenilen TV programlarının içeriğine dikkat etmek gereklidir. Çocuğunun TV’deki sahneyi taklit ettiğini gören anne-baba, çocuğuna aşırı tepki göstermeden, gülmeden bunun hoş-doğru bir davranış olmadığını söyleyebilir.

    İZİN VERİRSEM DOKUNABİLİRSİN

    Bu bilincin oluşturulması için anne baba, çocuğunun vücudunu hoyratça kullanmaktan kaçınmalıdır. Ebeveynlerin çocuklarını öperken “Seni öpebilir miyim?” diye izin istemeleri bu bilincin oluşmasında etkilidir. Çocuğun güçsüz bedeninin, herkes tarafından izinsiz kullanılmasının çocukların kendi bedenlerini koruma refleksini kıracağı unutulmamalıdır.

    BEDENİM BANA AİTTİR

    Daha bebekliğinden itibaren kendisini rahatlıkla yetişkinlerin eline bırakan bebeğin, ilerleyen yıllarda kendi bedeninin farkına varması ve çevresindeki yetişkinlerden ayrı bir birey olduğunu hissetmesi gerekir. Anne-babalar, çocukları 3 yaşından itibaren çocuklarına vücudunun kendisine ait olduğu bilincini vermelidir. Bu bilincin oluşturulmasında en temel faktör anne-babaların çocuklarının bedenleri ile yapacakları bir eylemde çocuklarının onayını alma yönünde eğilim göstermektir. Örneğin, terlemiş bir çocuğun atleti izin alınmadan aniden çıkartılmamalı, altını ıslatmış bir çocuğun pantolonu kızgınlıkla ve öfkeyle değil, çocuktan izin alınarak çıkartılmalıdır. Çocuk zamanla kendisinden izin alınmadan bedenine yapılacak müdahaleleri hisseder ve rahatsız olur.

    FİZİKSEL BASKIYA DİRENME

    Küçük yaştaki çocuklar kendi güçsüzlüklerini ve çaresizliklerini büyüklerin gücünü keşfettikçe anlarlar. Anne-babalar ve akrabalar, çocuklarına olan sevgi gösterileri sırasında çocuklara kendi güçsüzlüklerini hissettirecek kadar büyük ve orantısız güç kullanmaktan kaçınmalıdırlar. Anne-babalar, çocuğuna kendisine güç uygulandığında karşılık verilmesi gerektiğini öğretmelidirler. Bunun için bazen çocuğun istemediği bazı durumlarda gösterdiği tepki, güç gösterisi ile kırılmamalı, çocuğun direncinin işe yaradığı bizzat yaşayarak gösterilmelidir.

    VÜCUDUM GÖRÜLMEMELİ

    Çocuklar yürümeye başladığı andan itibaren, çırılçıplak olarak ortada bırakılmamalıdır. Çocuk, hatırlayabildiği en küçük yaşlardan itibaren kendisini genital bölgeleri giyinik olarak hatırlamalıdır. Özellikle üç yaşından itibaren çocuklar çırılçıplak olarak ev içinde veya ev dışında bulunmamalı, giysilerini kendisinin giyip çıkartmasına izin verilmelidir. Kendisini başkalarının yanında çıplak olarak görmeye alışkın olmayan bir çocuk, elbisesinin birileri tarafından çıkartılmasından ciddi rahatsızlık duyacaktır.

    TUVALETTE BENDEN BAŞKASI OLMAMALI

    Bazı anne babalar, çeşitli nedenlerle ya çocukları ile birlikte tuvalete girmekte veya tuvaletin kapısını aralık bırakmaktadır.
    Bu davranış çocuğun temel davranış refleksi kazanmasına engel olmaktadır. Her ne sebeple olursa olsun dört yaşına gelen bir çocuk, tuvaletin “özel” bir mekan olduğunu öğrenmeli, tuvalet ihtiyacını gideren birisinin başkaları tarafından görülmesinin uygun olmayacağını bilmelidir. Çocuk genital bölgelerinin görülmesinden rahatsızlık duymamaya, kendisini tuvalette iken gören birisine tepki vermemeye alışmamalıdır.

    SOYUNMA VE GİYİNMEDE YANLIZLIK

    Çocuğun üç yaşından itibaren genital bölgelerinin başkaları tarafından görülmesinden adım adım uzaklaşması gerekir. Bu bağlamda çocukların elbiseleri herkesin içerisinde değiştirilmemelidir. Çocuklar mümkünse elbiselerini kendileri ve kimsenin görmediği bir ortamda değiştirmelidir. Eğer çocuk kendisi elbiselerini değiştiremiyorsa, anne ile ayrı bir odaya gidilerek elbiseler değiştirilmelidir.

    İZİN VERİRSEM KABUL EDİLİRSİN

    Anne-baba için çocuk ne kadar büyürse büyüsün çocuktur. O yüzden anne-baba, çocuğunun odasına girerken izin alınması gerektiğini düşünmez. Ancak, çocuk dört yaşına girdiğinden itibaren “izin verirsem kabul edilirsin” ilkesi hayata geçirilmelidir. Anne-baba, çocuğun odasına girerken izin istemeli, her şeye rağmen onun çıplak vücudu ile karşılaşıldığında özür dilenip kapı kapatılmalıdır. Bu davranış kalıbı hem çocuğun kişiliğine saygıyı, hem de çocuğun rahatsız olduğu bir durumda itiraz edebilme becerisi kazandırılması açısından önemlidir.

    İLKOKULLA BİRLİKTE ÖZEL MEKAN TANIMLAMA

    İlkokul dönemi ile birlikte çocuklar için evde bir cekmece yada sepet belirlenip, çocuğa özel eşyalarını buraya koyabileceği söylenebilir. Çocuğun bu özel alanını anne-babanın izin alarak kullanması çocuğun özel alan düşüncesini pekiştirir

  • EVLİLİK ÇATIŞMASI

    EVLİLİK ÇATIŞMASI

    Sprey (1979), çatışma kuramını evlilik birliğine uyarlayan kişi, her çiftin bir sistem oluşturduğunu, eşlerin kendilerine ait amaçlarının bulunması nedeniyle evlilik sisteminde çatışmanın kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Eşler arasındaki çatışma, eşlerin sorun çözme konusunda yaşadığı zorluklar, birbirlerinin farklılıklarını kabul etmedeki güçlüktür. Evlilik çatışması, yetersiz bir şekilde yönetilmiş ya da yönetilen çatışmadır. 
    Partnerler açısından tatmin edici olmayan çözümlere ulaşıldığında çatışma meydana gelir. Yani çatışma, çiftlerin birbirine bağlılıklarından kaynaklanan problemleri çözecek stratejilerin başarısızlığından kaynaklanır. Çatışma, “yakın ilişkinin fonksiyonunu görebileceğimiz bir pencere” dir (Dhir ve Markman, 1984). 
    Bazı kuramcılar ve araştırmacılar – Kline, Pleasant, Whitton ve Markman, 2006; White ve Klein, 2002; Farrington ve Chertok, 1993- çatışmanın çiftler için normal bir olay olduğuna inanmaktadır. Çatışma, genelde bütün ilişkilerde meydana gelen kaçınılmaz bir olgu olarak kabul edilmektedir (Troupe, 2008).  Tezer (1986) çatışmayı, bir tarafın kendi isteklerini diğerinin engellediğini veya engellemek üzere olduğunu algılamasıyla başlayan bir süreç olarak aktarmıştır.  Hatipoğlu (1993) çalışmasında evlilik çatışmasını, eşlerden biri diğerinin ilgilerine müdahale etmeye kalktığında ortaya çıkan kişiler arası bir süreç olarak tanımlamıştır.  Tümer (1998) ise çalışmasında iki farklı evlilik çatışması kavramına yer vermiştir. Birinci tanımda, evlilik çatışması, eşlerden birinin diğerinin eylemlerine müdahale etmesiyle ortaya çıkan kişiler arası bir süreç olarak aktarılmıştır. İkinci tanımda ise, birbirine zıt ya da bağdaşmayan gereksinim, hedef ve beklentilerden kaynaklanan uyuşmazlık ya da anlaşmazlıklar olarak verilmiştir. 
    Bradbury, Fincham ve Beach’e (2002) göre çatışma, bir kişinin davranışlarının diğer kişinin davranışlarını engelleyici olduğunda gözlenen bir süreçtir. Özellikle sıkıntılı olaylar ve geçiş dönemleri örneğin doğum, iş kaybı vb durumlar bireylerin çatışma olasılığını arttırmaktadır. Fincham (2003), evlilikte çatışmanın ortaya çıkışını eşler arasındaki iletişim açısından ele almıştır, çatışmanın ortaya çıkışına zemin hazırlayan bazı duygu ve düşünceler vardır. Bireyin, partnerinin davranışını çatışmaya ortam hazırlayacak şekilde anlamlandırması buna örnek verilebilir. 
    Uğurlu’nun (2003) çalışmasında ise evlilik çatışmasının, genellikle bir eşin diğerine keyifsiz bir şekilde davranması ile başlayacağı, bu durumda eşlerin ya tartışmaya girebileceği ya da tartışmadan kaçınabileceği aktarılmıştır.  Özen’in (2006) çalışmasında, çatışmanın, çiftler için mevcut çözümler tatmin edici olmadığında oluşabileceği aktarılmaktadır. 
    Çatışma teorisinin nispeten uzun bir geçmişi vardır. Aile sosyolojisi çerçevesinde, Collins (1971), LaRossa (1977) ve Sprey (1979) davranışın açıklanmasında çatışma teorisini kullanmışlardır. Eshleman (1981), bu teorik perspektiften elde edilen en temel varsayımın çatışmanın tüm insani etkileşimlerde doğal ve kaçınılmaz olduğu gerçeğine dikkat çekmiştir. Çatışmayı kötü veya sosyal sistemlerin ve insani ilişkilerin bozucusu olarak görmektense, “çatışma aile sistemleri ve evlilik etkileşimleri dahil olmak üzere tüm sistemlerin ve etkileşimlerin varsayılan ve beklenen bir parçası olarak görülür” . Bu nedenle, eğer karı-koca veya ebeveyn-çocuk hedefleri sık sık çatışma halindeyse, mesele kaçınma değil de bunlarla nasıl baş edileceği, nasıl çözüleceğidir. Böyle yaparken, “çatışma, bozucu veya negatif olmasındansa ilişkileri, güçlendirip çatışmanın öncesindeki hallerinden daha anlamlı ve ödüllendirici bir hale getirebilir”. Sprey (1979)’e göre, aile ve evlilik süreci, “düzenin ve kişiler arasındaki uyumun sadece uzlaşmayla sürdürülebileceği bir durum olan daimi bir ‘verme ve alma’ halini yansıtır” (Rank ve LeCroy, 1983). 
    Evlilik çatışması, sıklık, şiddet, içerik ve çatışmanın çözümü açısından farklılık gösterir. Bazı eşler günde bir iki kez çatışma yaşar iken bazı eşler yılda bir iki kez çatışma yaşamaktadır. Çatışmada sözel ifade yerine fiziksel şiddet kullanan çiftler vardır. Eşler arasında çatışmaya yol açan konular örneğin kadının çalışma durumundan çocuk sahibi olmaya kadar değişiklik gösterebilmektedir. Kimi çatışmalar çözümlenebilmekte kimi çatışmalar ise çözümsüz kalmaktadır.  Evlilikler gönüllü veya zorunlu bir ilişki haline gelebilir, zorunlu evlilik ilişkilerinde eşler birbirleriyle geçiniyormuş gibi görünseler bile, gerçekten istedikleri için değil birlikte olmak zorunda oldukları için beraberliklerini devam ettirirler. Çiftler evliliklerini zorunlu olarak algıladıklarında eşler arasında çatışmalar çıkmaya başlar (Haley,1988). 
    Richter, eşlerin bilinçdışında oluşturdukları beş tür yansıtmanın çatışmalara yol açtığını ifade etmiştir; 
    1-Başkasının yerine koyma: Eşin diğer eşi, ruhsal çatışma yaşadığı bir başkasının yerine koymasıdır. Böyle bir yansıtma durumunda eşlerden biri, genellikle geçmişte çözümlenmeden kalmış ruhsal sorunlarını, çocukluk dönemindeki çatışmalarını, şimdi o role uygun gördüğü eşi üzerinden yeniden yaşayarak yeni çatışmalara yol açmaktadır. Geçmişte annesiyle olan çatışmalarını şimdi karısıyla yaşayan bir koca ya da babasıyla olan çatışmalı duygusal ilişkilerini kocasıyla sürdüren bir kadın buna örnek verilebilir. 
    2-Ayna rolü: Eşlerin, ailenin bir ya da birkaç üyesinin aynen kendilerinin bir aynası olmasını istemeleri durumu olarak tanımlanabilir. Burada, ailedeki egemen birey ya da bireyler, diğerlerini buna zorlamakta, aykırılıklara izin vermemektedir. 
    3-İdeal ben rolü: Kişinin, kendisini olmak isteyip de olamadığı birinin yerinde görme isteğidir. Kendisi için idealleşmiş fakat bir türlü gerçekleştirilememiş bir duruma, ailenin bir başka üyesinin ulaşması üzerinden doyuma ulaşmasıdır. Kendi istediği yüksek eğitimi yapmamış veya istediği mesleği seçememiş bir ebeveynin, kendi idealleri için çocuğuna baskı yapması örneği gibi. 
    4-Negatif ben rolü: Birey, beğenmediği ve kabullenmediği bir yanını, kendi üstünden alması için eşine ihtiyaç duymakta ve bunu iki türlü hayata geçirmeye çalışmaktadır: 
    a- Günah keçisi rolü: Evli birey, kendisinde var olan fakat kabullenmediği bütün kötü özelliklerini eşinin üzerine atarak onun suçlanmasını talep etmektedir. 
    b- Zayıf yönün üstlenilmesi rolü: Evli birey, kendisinde var olan zayıf yönlerini eşinin üzerinden gösterip kendini güçlü hissedebileceği bir durumda olma isteğindedir. 
    5-Yoldaş rolü: Evli birey, kendi düşünce, etkinlik veya savaşımlarında eşiyle aynı paralelde olmayı yani eşin yoldaşlığını istemekte ve onu zorlamaktadır. Kendisine eşlik edebilecek bir eş seçip ona bu rolü yüklemektedir (Richter, 2000). 
    Evlilikte çatışma konusuna odaklaşan araştırmalarda üç temel görüşten bahsedilmektedir. Bu temel görüşlerden ilki, birbirine birçok yönden bağımlı olan ve birbirlerini çeşitli şekillerde etkileyen; birbirinden farklı ihtiyaçları, ilgileri ve amaçları olan ya da amaçları aynı bile olsa bu amaçlara farklı stratejilerden ulaşmaya çalışan bireyler arasında ve sınırlı kaynaklardan dolayı çatışma yaşanılması kaçınılmazdır. İkinci temel görüş, çatışmanın başlangıçtan “kötü” veya “iyi” olarak ele alınamayacağıdır; çatışma yıkıcı olabileceği gibi yapıcı etki de gösterebilir. Çatışma; olumsuz duygular, kaçınma, katı olma ve saldırganlığa neden olabileceği gibi değişme, bireylerin birbirlerine yakınlaşması, uyum sağlaması ve bütünlüğe de neden olabilir. Son temel görüş, çatışmanın bir bilişsel işlem olduğudur. Bu bilişsel işlem; içinde tutumlar, değerlendirme, tolerans, ilişkideki çatışmanın kabul edilmesi, eşler arası fikirlerin, görüşlerin veya amaçların farklı olması, bu farklılığın anlaşılması, yaşanan çatışmayı çözme, çatışma ile başa çıkma veya çatışma yönetimi ve bunlar sonucunda ilişkide duygusal yakınlığın azalıp çoğalma durumları gibi birçok olguyu içerir (Ridley ve ark., 2001, Akt. Uğurlu, 2003). 
    Eşler arasında yaşanan çatışmalara yol açan birçok konudan söz edilebilir. Blood ve Wolfe, şehirde yaşayan 1 ile 40 yıllık evli 731 kadın eşten topladığı bilgilere dayanarak, eşler arasındaki belli başlı çatışma alanlarının en çoktan en aza doğru; 
    1) Para, 
    2) Çocuklar, 
    3) Boş zaman etkinlikleri, 
    4) Kişilik, 
    5) Kayınpeder, kayınvalide, 
    6) Roller, 
    7) Dinsel-politik görüş, 
    8) Seks olarak saptandığını belirtmektedir (Akt. Tezer, 1986: 18). 
    Blood ve Wolfe, evlilik süresi arttıkça çatışma konularının değiştiğini, yaşlı eşlerin daha az çatışma belirtmelerinin büyük ölçüde aralarındaki iletişimin azalmasına bağlı olabileceğini ifade etmektedir. 
    Greene, 750 eşten elde ettiği verilere dayanarak, eşler arasında en çok çatışmaya neden olan konuların kadın ve erkek eşlerde aynı sırada olmak üzere, en çoktan en aza doğru şöyle sıralandığını belirtmektedir: 
    1) İletişim yokluğu, 
    2) Sürekli tartışma, 
    3) Giderilmemiş duygusal gereksinimler, 
    4) Cinsel doyumsuzluk, 
    5) Parasal anlaşmazlıklar, 
    6) Kayınvalide-kayınpeder, 
    7) Sadakatsizlik, 
    8) Çocuklara ilişkin çatışmalar, 
    9) Otoriter eş, 
    10) Şüpheci eş, 
    11) Alkolizm, 
    12) Fiziksel saldırı (Akt. Tezer, 1986: 19). 

    Scanzoni ve Scanzoni, 1981; Straus ve diğerleri, 1980 araştırmasında belirgin olarak görünen çatışma konuları para ve çocuklardır. Genellikle bunlar listenin en üstündedir, para özellikle en yaygın çatışma alanıdır. Bununla birlikte, ev işleri idaresinin para ya da çocuk meselelerine nazaran daha belirgin bir anlaşmazlık konusu olduğu tespit edilmiştir. Pek çok çift açısından anlaşmazlık yaratan dördüncü konu ise cinsel ilişkidir (Kammeyer, 1987). 
    Evlilik çatışmalarının varlığı olumsuz evlilikleri düşündürmesinin yanı sıra, hiç çatışmanın olmaması da her zaman iyi bir evlilik vardır anlamına gelmez. Boylamsal yapılan çalışmalar çatışmadan uzak duran çiftlerin, evliliklerinde çatışma yaşayan çiftlere nazaran daha az mutlu olduklarını ortaya çıkarmıştır (Mackey ve O’Brien, 1998).
      Araştırmalar, evlilikle ilgili mutsuzluk ve dağılmaya yol açan pek çok değişkene önemli ölçüde dikkat çekmiştir. Kayda değer miktarda pek çok araştırma örneğin Mathews, Wickrama ve Conger, 1996; Gottman 1994 evlilikle ilgili mutsuzluğun en güçlü belirtilerinden birinin düşmanca çatışma olduğunu göstermektedir. Aslında, bazı araştırmalar Mathews ve diğerleri, 1996; Gottman, 1994; Gottman ve Levenson, 1992 düşmanca çatışmanın varlığının evlilikle ilgili dağılmayı % 80 doğrulukla önceden haber verebileceğini ortaya çıkarmıştır. Gottman (1994) düşmanca çatışmayı, negatif bir çiftin etkileşim modeli olarak tanımlamıştır ki bu etkileşim ateşli ve sık tartışmaları ve hakaretleri, olumsuz anlamda isim takmaları, dinleme isteksizliğini, duygusal ilgideki eksikliği ve olumlu davranışlara nazaran daha fazla olumsuz davranışları kapsamaktadır (Topham, Larson ve Holman, 2005). 
    Çatışma esnasında oluşan davranış sırası, yıpranmamış evliliklere nazaran yıpranmış evliliklerde daha kolay tahmin edilebilirdir ve genelde artan olumsuz davranışlar zinciri hakimdir ve çiftlerin durması zordur. Olumsuz davranışlar sergileme çıkmazına giren çiftler için en büyük mücadelelerden birisi böylesi dalgalanmalardan kurtulmanın adapte edici yolunu bulmaktır. Bunlar, iletişimi düzeltmeyi tasarlamış olan karşı tepkilerdir mesela, “Beni dinlemiyorsun”; fakat olumsuz etkiyle örneğin öfke iletilir. Partnerler, olumsuz etkiye karşı yanıt verme eğiliminde olup, bunun sonucunda da döngüyü devam ettirirler. Bu, onların etkileşimlerini yapılandırılmış ve tahmin edilebilir yapmaktadır. Bunun aksine yıpranmamış-sorunsuz çiftler onarma girişimlerine daha eğilimlidir ve buna bağlı olarak olumsuz davranış sergilemelerini daha erken terk ederler. Örnek olarak, eşlerden biri “Bir dakika, bana bitirmem için izin vermiyorsun” veya “Özür dilerim, …. lütfen sözünü bitir” şeklinde yanıt verebilir. Bu yüzden, onların etkileşimleri daha gelişigüzel ve daha az tahmin edilebilir gibi görünür (Fincham, 2003). 
    Evlilikle ilgili yıpranmış çiftlerce sergilenen ikinci önemli davranış örneği ise isteme-geri çekilmedir ki (demand-withdraw) burada bir eş diğerini birtakım talepler, şikayetler ve eleştirilerle baskı altına alır buna karşın diğer eş tepkiyle ve pasif hareketsizlikle geri çekilir. Özellikle, erkek eşin çekildiği ve kadın eşin düşmanca şekilde karşılık verdiği davranış sırası, memnun çiftlere nazaran sorunlu evliliğe sahip olan çiftlerde daha yaygındır. Son araştırmalar geri çekilen eşlerin hangi partnerin değişiklik istediğine göre (örnek olarak, bir erkek değişiklik istediği zaman, geri çekilmek isteyen kadındır) farklılaştığını göstermiştir (Fincham, 2003). 
    Cartensen ve Gottman (1994), çatışmaya kadınların ve erkeklerin psikolojik tepkilerinde biyolojik olarak cinsiyet temelli farklılıklar olduğunu iddia etmektedirler ki bu da kadın tarafından çatışma konusu ortaya çıkarıldığında erkeğin geriye çekilmesinin daha olası olduğu bulgusunu açıklayabilmektedir (Faulkner, Davey ve Davey, 2005). 
    Evlilik çatışması eşlerin ruh sağlığı, fiziksel sağlığı ayrıca aile sağlığı açısından önemlidir. 
    Ruh Sağlığı: Coyne, Downey, O’Leary ve Smith’in 1991 yılındaki çalışmalarında evlilik çatışmasının bireysel iyi-oluş üzerinde derin etkileri olduğu tartışılmıştır. Evlilik çatışmasının yeme bozuklukları ile bağlantısı Van den Broucke ve diğerleri 1997 çalışmasında, depresyon ile bağlantısı ise Beach ve diğerleri 1998 çalışmasında belgelenmiştir. Benzer biçimde evlilik çatışmasının, O’Farrell ve diğerleri 1991 çalışmasında erkek alkolizmi, Murpy ve O’Farrell 1994 çalışmasında içki içme alışkanlığı, episodik yani nöbet şeklinde oluşan içme alışkanlığı, aşırı alkol alma ve ev dışı içme, O’Leary ve diğerleri 1994 çalışmasında eşlerin fiziksel ve psikolojik kötü muamelesi ile ilişkili olduğu kaydedilmiştir. 
    Beach ve O’Leary 1993 yılı çalışmasında, depresif eşlerin sorun çözme ile ilgili tartışmalarda daha olumsuz sözel ve sözel olmayan davranışlar sergilediklerini ve depresif olmayan eşe göre evlilikleri ile ilgili daha olumsuz algılara sahip olduklarını ifade etmiştir (Fincham, 2003). 17 
    Fiziksel Sağlık: Evli bireyler evli olmayan bireylere göre ortalama olarak daha sağlıklıdır. Evlilik çatışması, sağlık durumu iyi olmama ve belirli hastalıklar ile örneğin kanser, kardiyak rahatsızlıklar ve kronik ağrılar ilişkilendirilmiştir (Fincham & Beach, 1999); çünkü çatışma sırasındaki düşmanca davranışlar immünolojik, endokrin ve kardiyo-vasküler işlevlerdeki değişikliklerle alakalıdır. Kadınlar doyum aldıkları bir evlilik yaşıyorlarsa zihinsel ve fiziksel sağlık faydaları elde ederler, oysaki erkekler kalitesine bakmaksızın evlilikten yararlanır (Faulkner, Davey ve Davey, 2005). 
    Aile Sağlığı: Evlilik çatışması, çocukların bakım ve yetiştirme görevlerinde sorunlar, aileye problematik bağlanma, aile ile çocuk ya da kardeşler arasındaki çatışmayı arttırma ile ilişkilendirilmiştir (Fincham ve Beach, 1999). Sık, çözülememiş ve çocukla ilgili evlilik çatışmaları, çocuklar üzerinde negatif bir etkiye sahiptir (Fincham, 2003). 
    Çatışmanın sonucu olumlu ya da olumsuz olabilir. Eğer evlilik sürüyorsa ve çatışma şiddetli olarak devam ediyorsa, eşler kendilerini değersiz hissedebilirler ve evliliğin bitmesine karşı istekli olabilirler. Çatışma yaşayan ve çatışmasını çözebilen bireyler, evliliklerinde diğerlerine göre daha uyumludur. 
    Beckman (1979), çatışmanın çözümlenmesi için üç temel gereksinimin karşılanması gerektiğine dikkat çekmiştir: 
    1. Açık iletişim, 
    2. Çatışmanın derecesi ve doğasıyla ilgili doğru algılama, 
    3. Çatışmayı çözecek yapıcı çabalar, ki bunlar da her partnerin diğerinin bakış açısını ve alternatif çözümleri düşünmeye istekli olmasını ve gerekliyse uzlaşmaya istekli olmasını minimum düzeyde kapsamaktadır (Rank ve LeCroy, 1983).  
    Yakın ilişkilerde çatışma karşısında gösterilen yaklaşımlar, evlilik ilişkisinin daha yoğun ve etkili olmasını sağladığı ya da evliliğin bütünlüğünü tehlikeye soktuğu için araştırmacılar uzun zamandır evlilik ilişkilerinde çiftlerin çatışma hakkındaki düşünceleri ve çatışma karşısındaki davranışlarıyla ilgilenmektedir.
    Evlilikte çatışmanın nasıl ele alındığı evliliği sürdürme açısından önemlidir. Şayet çatışma yapıcı bir şekilde ele alınırsa, evlilik doyumu ve ilişkinin istikrarı artacak; ancak çatışma olumsuz bir şekilde ele alınırsa, çift nispeten istenilen düzeyde olmayan, yetersiz bir ilişkiye katlanmak zorunda olacaktır. 

  • Kardeş kıskançlığı belirtileri ve çözüm önerileri

    Çocuğum kardeşini kıskanıyor, aralarındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim?

    Kardeş kıskançlığı doğal bir süreçtir. Bizim için sorun olan ise bu duygunun rahatsız edecek düzeyde dozunun yüksek olmasıdır. Kardeş kıskançlığı, evin hakimi olan çocuğun bir anda güçlerini başka bir çocukla paylaşması durumunda ortaya çıkan bir olgudur.

    Kardeş kıskançlığında en büyük sorumluluk aileye düşmektedir. Kıskançlığın dozunu ayarlayacak olan ailedir.

    Yeni bir kardeş dünyaya gelmeden çocuğa açıklamak

    Doğumdan önce 5.-6. Aylarda çocuğa bir kardeşinin olacağını açıklamak gerekir. Eğer küçük yaş bir çocuk ise bu açıklama hikayelerle desteklenebilir. Hikayede kardeşi olduğunda hayatında olacak güzelliklere dikkat çekilebilir.

    Çocuğun hayatında bir yenilik yapılacağında doğumdan önce yapmak

    Bebek dünyaya geldiğinde, çocuğun hayatında çok değişiklik yapmamaya dikkat edilmelidir. Yapılacak olan değişikliklerde ise mutlaka çocuğunda fikri sorulmalıdır. Hatta kardeşinin odasını dizayn ederken onun da fikri sorularak destekte bulunması, kendini önemli hissedip özgüven kazanması açısından önem taşır.

    Bebekle ilgilenildiği gibi çocukla da ilgilenmek

    Anne bebekle ilgilendiğinde mutlaka baba da çocuk ile ilgilenmeli. Onun kendilerine ihtiyacı olduğunu, tek başına tuvaletini yapamadığını, yemeğini yiyemediğini, oysa çocuğun bunu yaptığını, kahraman olduğunu ona aşılamak gerekir. Bu sayede çocuk kendini daha güçlü hisseder ve hem sorumluluk bilincini kazanır hem de kardeşine olan güç savaşını azaltır.

    Çocuğun her istediğini almamak

    Kardeşi olan bir çocuğa her istediğini alıp onu başından savmaya çalışmak yanlış bir tutumdur. Bu ‘’Kardeşin olacak ve biz çok üzgünüz ne olur bizi affet’’ demenin başka bir yoludur. Ona kardeş yaptığı için suçlu olan aile değil ve çocuk bunu er ya da geç kabul etmek zorundadır.

    Ne zaman yardım almalıyım?

    Kardeş kıskançlığı basit bir olgu gibi görülse de dışavurumları çok şiddetli olabilir. Özellikle kardeşe zarar verme, saldırma, cimcikleme gibi durumlarda mutlaka yardım almak gerekir. Genelde çocuklar anne babalarının yanında kardeşini seviyor gibi görünür ve onlar yokken zarar vermeye çalışır. Burada amacı aslında zarar vermekten ziyade, içindeki öfkeyi dışarıya vurmaktır.

    Bunlara ek olarak, regresyon (gerileme) durumlarında (alt ıslatma, ayakta sallanmak isteme, tırnak yeme, parmak emme vs.) mutlaka bir uzmana başvurup, temeldeki kardeş kıskançlığı problemini ortadan kaldırmak gerekir.

    Kardeş kıskançlığını çözmede ne gibi bir yöntem izleniyor?

    Kardeş kıskançlığı ve öfke probleminde en etkili yöntem oyun terapisidir. Burada amaç, sorunun kaynağına inip, çocuğun oyun yolu ile kendisini ifade etmesini sağlayıp sorunu çözmektir.

    Selin ŞİT

    Çocuk Gelişim Uzmanı

  • ÇAĞIN EN BULAŞICI HASTALIĞI : FOMO

    ÇAĞIN EN BULAŞICI HASTALIĞI : FOMO

    En çok Z kuşağını tehdit eden, son yıllarda artan sosyal medya bağımlılığı olarak tanımlanan FOMO yüzyılın hastalığı olmaya aday gibi görünüyor. Gelişen teknoloji ile birlikte kişilerin sosyal yaşamı da bundan büyük ölçüde etkilenmekte ve sosyal olmanın iletişime geçmenin tanımı artık değişmekte.
    Fomo’nun kelime anlamı “Fear of Missing Out” yani çevrimiçi olmamaktan korkma, kaybetme korkusu. Kişi, internetle bağlantılı olmamaktan korkuyor. Gittiği yerde Wi-Fi çalışmıyorsa , internete giremiyorsa huzursuz oluyor. İnsanlar internete giremediğinde temel bir ihtiyacı karşılanmamış gibi hissediyor. Bu durum bir korku oluşturuyor.  Fomo, bu durumu tanımlamak için popüler psikolojide kullanılan bir terim.  Teknolojik aletlerle geçirilen vakit genellikle aile ve sevdiklerimizle geçireceğimiz zamandan çalınıyor. Bu durum kişilerin günlük zaman dilimindeki aktivitesini bozup eşi ve çocukları ile ilgilenmeyen telefonunu elinden bırakamayan yetikinler olarak sayısı gittikçe artan bir topluluğun ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu kuşağın ebeveynler olarak  yetiştirdiği kuşağın gelecekteki halini hayal ettiğimizde toplumu büyük sıkıntıların beklediğini  sorunun gün geçtikçe büyümekte olduğunu rahatlıkla söylemek ise hiç zor olmuyor.
    Fomo küreselleşmenin bize bir hediyesi. Küreselleşme sadece politik-sosyolojik değişimleri yanında getirmedi aynı zamanda teknolojik bir değişim de oldu. Teknolojinin yaygınlaşması bütün dünyayı birbirine yakınlaştırdı. Eskiden çevremizdeki kişilerle sosyal ağ kurup hayatımıza devam ederken bugün dünyanın her yerinden insanlarla sosyal ağlar üzerinden arkadaşlıklar kurabiliyoruz. Duygusal ilişkiler hatta evlilikler bile sosyal ağlar aracılığı ile günümüzde gerçekleşebilmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre, 2010 ve takip eden yıllarda internet üzerinden tanışıp evlenen insanların oranı %35 artmış. Ancak bu evliliklerin uzun sürmediği ve internet üzerinden tanışıp evlenenlerin %60‘ının 2-5 yıl içerisinde boşandığı görülmüştür. Sanal dünyada tanışıp evlenen kişilerin boşanmasındaki en büyük neden ise insanların kendilerini olduğundan farklı göstermesi ,evliliklerin bu nedenle sahte bir temel üzerine kurulmasıdır. Bu durum zamanla fark edildiğinde boşanmalar da kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. 
    Teknoloji sayesinde günümüzde istediğimiz bilgiye anında ulaşabiliyoruz. Bu durum dünyayı elektronik bir köye çevirmeye başladı mesafeler yakınlaştı. Aslında düşünüldüğünde bilgiyi yakınlaştıran ve çok büyük kolaylıklar getiren bu durum insanı insan yapan değerleri sarstı.  Bunlardan biri de sosyal medya bağımlılığı, bu bağımlılığın yaşı gittikçe de düşüyor. 3, 4 yaşındaki çocukların elinde telefonlar, tabletler çocuklar uyuşmuş şekilde birbirleri ile oyun oynamıyorlar. Çocuk gelişiminin en önemli parçası olan oyun giderek yerini sanal oyunlara bıraktı.  Anne babalar sussun diye çocuklarına bu sanal uyuşturucuyu çekinmeden veriyorlar. Bu çocuklar ergenlikte sanal olarak arkadaşlık kuran gençlere dönüşmekte ve yetişkin halinde ise artık birbirleri ile dialog kuramayan insanlar oluyorlar. Bu bağımlılık öyle bir hale geldi ki  aynı odada bulunan aile üyeleri de tek kelime bile etmeden ellerinde akıllı telefonlarla saatlerce zaman geçiryorlar. 
    Sosyal Medya ile geçirilen zaman kişinin günlük yaşam düzenini bozduğunda , eskiden yaptığı halde sosyal medya ile geçirdiği zaman nedeniyle artık  aksattığı faaliyetler oluyorsa FOMO kapıdan gözüktü demektir. Sosyal medya bizi sosyal olarak engelli birine dönüştürüyorsa buna rahatsızlık demek gerekiyor.
     Toplumda, sanal âlemde daha fazla yer edinebilmek gibi bir kültür oluştu. Twitter’da yazdıkları retweet yapılmayanlar veya Facebook’da ve İnstagram’da yeterince beğeni almayanlar kendilerini kötü hissediyorlar. Snapchat ie anı yaşamayıp bunun sürekli video kaydını çeken, duygularını bu yolla ifade eden , takipçi sayısı ile var olan ve sevildiğini hisseden kişiler sosyal medya aracılığı ile kendi davranışlarının sözlerinin onaylandığını, sevildiğini hatta değerli olduğunu hissediyor. FOMO da görülen önemli özelliklerden biri de sürekli diğer insanların ne yaptığı ile ilgilenme olarak ortaya çıkıyor. Bu durum insanların kendi yaşantılarından mutlu olmamasına ,sürekli olarak daha iyisini istemesine ve aile içinde çatışmalara neden olacak durumların ortaya çıkmasına da neden olabiliyor. Teknoloji bir amaç için kullanildığı takdirde hayatı kolaylaştırabiliyorken bunun gereğinden fazla kullanılması ile  kişinin günlük yaşam aktivitesini bozuluyorsa,  teknoloji hayatının tek konusu haline geliyorsa, kişi eşiyle ve  çocuklarıyla ilgilenmiyorsa, gerçek arkadaşlıklar kurmuyorsa  artık bağımlılık söz konusu olmaktadır.
    Sosyal medya bağımlılığının belirtileri nelerdir?
    Giderek sosyal medya araçlarını daha fazla kullanmak,
    Sosyal medyaya gün geçtikçe daha fazla ihtiyaç duymak,
    Kullanmadığında huzursuzluk hissetmek,
    Farkında olduğumuz kişisel problemlerimizi sosyal medya aracılığı ile halletmeye çalışmak 
    Sosyal medya kullanımının kişiye güven vermesi.
    Sosyal medyada fazla zaman geçirilmesiyle oluşan bu durum sonucunda kişi, bir yerden sonra işlerin ters gittiğini durumunda anormallik olduğunu boşa vakit geçirdiğini anlamaya başlıyabiliyor ama kendini engelleyemiyor. İşte bağımlılık burada ortaya çıkmaya başlıyor. Kişi hayattan haz almamaya başlıyor. Beyinin ödül olarak algıladığı karşıdaki insanın bize gülümsemesi, arkadaşlarla konuşmak gibi durumlar ödül olarak algılanmamaya başlıyor. Gerçek hayattan sıyrılıp telefon ve bilgisayarın içine kendini hapseden bu insanlar sadece sanal ortamda bulunmaktan zevk alıyor. 
    Çocuklar güvende olsun diye sokağa çıkmasını istemeyen anne babalar bilmiyor ki sokaktan daha büyük bir tehlike evde yanı başında. Çocuklar sahte bir kimlik edinip sanal alemde dolaşıyor. Bunun sonucunda yalan doğal bir olgu olarak çocuğa gözükmeye başlıyor. Kendini olduğu gibi kabul etmeyen hayal ettiği şekilde kendini tanıtan ve gittikçe kendinden uzaklaşan bireyler ortaya çıkmaya başlıyor. Sosyal ağlar insanlara “yeni bir ben” olma seçeneği sunuyor. Ayrıca oluşturulan bu yeni  kimlik istediğin zaman değiştirilebiliyor. İşler ters gidiyorsa olumsuz eleştiri alıyorsan yada popüler olamadıysa hemen başka bir kimlik edinilebiliyor. İşte bu durum normal hayatta ilişki kurarken kendi söylediğimizden ve davranışımızdan sorumlu olma, yaptığımız hataları düzeltmeye çalışma gibi insani olan vasıfları ortadan kaldırıyor. Arkadaşlıklar ve  ilişkiler kısa süreli, sorumluluk almayan çok rahat yalan söyleyen insanlar ve sahte kendilikler…İşte bu durum zamanla insanın gittikçe kendisinden daha fazla uzaklaşmasına, hayatı yaşamamasına gerçek anlamda mutlu olamamasına neden oluyor. 
    Teknoloji gererekli olduğu taktirde amacımıza ulaşmak için bir araç olarak kullanıyorsa hayatımızı kolaylaştırmaktadır. Ancak teknolojiyi bir araç olarak değil hayatımızın merkez noktasına bir amaç olarak koyarsak hayatımızı kısıtlamış kendimizi sosyal bağımlı hale getirmiş oluyoruz. Sosyal medyada ideal bir kullanıcı, gerçek hayat ile sanal dünya arasındaki sınırları koruyabilen kullanıcıdır. Eğer siz anı yaşamaktansa o anın fotoğrafını çekip aldığınız beğeni miktarınca mutlu oluyorsanız gerçek hayattan uzaklaştığınız anlamına gelir bu.
    Telefonu elimizden bırakıp, bilgisayarın başından kalkıp;  insanlarla yüz yüze görüştüğümüz sohbetler, kısa yürüyüşler, aile toplantıları, çocuklarımızla oyun oynamak gibi faaliyetleri arttırıp FOMO dan uzaklaşabiliriz. Unutmamak gerekir ki hiçbir sanal yaşantı gerçek yaşantının yerini tutamaz. Hayata dokunmak ve gerçekten yaşamak için bırakalım elimizden telefonları, kapatalım telefonları. Hayata gerçek bir gülücük hediye edelim  ve gerçek kendiliğimizi  sevelim.  Unutmayalım geçen zaman bir daha geri gelmeyecek.
     

  • Akıl ve zeka oyunu

    Akıl ve Zeka Oyunları; çocukların ve yetişkinlerin strateji geliştirme, planlama, mantık yürütme-mantıksal bütünleme, görsel-uzamsal düşünme, dikkat – konsantrasyon, hafıza ve bellek alanlarında gelişimini sağlar.

    Aynı zamanda ileriyi görme, planlama ve sabır, sebat, kararlılık, karar verme, yenilgiyi hazmetme, rekabet gibi davranışları destekler. Akıl oyunları zevkli oyunlar ve zihinsel aktiviteler ile çocuklarımızı düşünmeye sevk eder, onların problem çözme becerilerinin artırmak ve farklı düşünebilmelerini sağlamaya yardımcı olur.

    Akıl ve Zeka Oyunlarının Faydaları

    1- Harfler, sayılar, renkler gibi kavramları daha kolay öğrenmelerini sağlar
    2- Planlı hareket etmeyi öğretir, planlı hareket etmenin önemini kavratır,
    3- Doğru ve çabuk düşünebilmeyi ve karar verebilmeyigeliştirir,
    4- Kendini ve yeteneklerini daha iyi tanımasını sağlar,
    5- Belirli bir konuya odaklanma alışkanlığı kazandırır,
    6- Merak duygusunu geliştirerek araştırmalar yapmaya yönlendirir,
    7- Düşünen, sorgulayan ve çözümleyen bireylerin yetişmesini sağlayarak etkin düşüncelerin daha özgürce sunulabildiği bir ortam hazırlar,
    8- Başarısızlıklar karşısında yılmamayı, başarı için sistemli ve disiplinli bir çalışmanın gerektiğini gösterir,
    9- Kuralları anlamayı, kurallara uymayı öğretir

  • OKUL ÖNCESİ EĞİTİM NEDEN GEREKLİDİR?

    OKUL ÖNCESİ EĞİTİM NEDEN GEREKLİDİR?

    İnsan biyokültürel ve sosyokültürel bir varlıktır. Çocuk doğumundan itibaren toplumla biraradadır. İlk önce bu toplum küçükken, zamanla genişleyip büyür. Bu toplumda sağlıklı bir birey olarak yetişebilmek için çocukluk dönemindeki gelişim çok önemlidir.

    Erken çocukluk dönemi çocuğun duygusal, fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişimi gibi bir çok alanda önemli bir yere sahiptir. Yapılan araştırmalar özellikle 6 yaşına kadar olan dönemin önemini vurgulamaktadır. Bu dönemde çocuklar kaliteli kişisel bakıma ve öğrenme olanaklarına tabi tutulmalıdır. Çocuk doğumundan itibaren öğrenmeye başlar. Erken yaşta sunulan kaliteli bir eğitimin çocuğun hayatında uzun süreli bir etkiye sahiptir. Mesela, konuşma gelişimi çocuğun hayatının her alanında etkilidir. Karşılıklı konuşma ve kitaplarla çocuk kelimeyi daha iyi idrak eder ve kullanır. Kreş ve anasınıfı gibi okul öncesi eğitim veren yerler çocuğa daha keyifli bir öğrenme ortamı sunarlar. Bunun yanısıra, oyun çocukların öğrenme ve duygusal gelişiminde önemilidir. Oyun, çocuklara sosyal yetenek ve insanlarla iletişime geçme deneyimi kazandırır. Değerleri, etikleri geliştirir. Kesme, yapıştırma, boyama gibi etkinlikler çocukların motor becerilerini geliştirir. Oyunlar aracılığıyla çocuklar düşünmeyi, akıl yürütmeyi, problem çözmeyi ve yaratıcılık yeteneklerini ortaya çıkarır.

    Piaget; çocukların objelere, nesnelere farklı işlevler, görevler yüklemesini ”pretend play” olarak adlandırır. Mesela, bir çocuk, su şişesini telefon gibi kullanabilir. Piaget, bunun çocuğun kendisini ifade edebilmesine ve hayatındaki olayları yorumlayabilmesine olanak sağladığını söyler. Ayrıca bunu içeren oyunlar, çocuğa duygularını kullanmasını, sosyal yeteneklerini geliştirmesini ve zengin bir hayalgücü sağlar. Özel kurallara sahip oyunlar, çocuklara birlikte hareket etmeyi, birbirini anlamayı ve mantıklı düşünmeyi öğretir.

    Yaklaşık 50 yıldır araştırmacılar okul öncesi eğitimin çocuğun gelişimi üzerindeki etkisini araştırmaktadır. Yapılan araştırmalar okul öncesi eğitimin, çocuğun sosyoekonomik gelişimi, okul başarısı ve bilişsel gelişimi üzerinde etkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca akıl sağlığı üzerindeki olumlu etkisi de gözlemlenmiştir. Sosyal yetenekleri geliştiriken, sınıf tekrarını, okul problemlerini ve özel eğitim ihtiyacını en aza indirdiği görülmüştür.

    Tulsa’da yapılan bir araştirmaya göre Head Start’ın (Amerika Birleşik Devletleri’nde düşük gelirli ailelerin çocuklarına sağlanan okul öncesi eğitim programı) okuryazarlık, matematik, bilişsel yetenekler ve dil gelişimi üzerinde büyük etkisi olduğu bulunmuştur. Perry Study olarak adlandırılan başka bir çalışma da okul öncesi eğitimin IQ üzerinde etkisine rastlamazken, ortaokuldaki başarı testlerinde kalıcı etkisini bulmuştur. Ayrıca okul öncesi eğitimin çocuk yaşta suç işleme oranını azalttığı, özel eğitim ihtiyacını aza indirdiği ve okuldaki başarısını artırdığı gözlemlenmiştir.

    Daha bir çok çalışma iyi dizaynlanmış bir okul öncesi eğitimin çocuğun gelişimi üzerinde etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Bazıları okul öncesi eğitimi diğerleriyle karşılaştırmıştır; okul öncesi eğitim alanlar, ev dışı çocuk bakımı alanlar ve okul öncesi eğitim almayanlar. Okul öncesi eğitim çalışmalarının analizlerine göre , okul öncesi eğitimin çocukların bilişsel gelişimi üzerinde etkisi olduğu gösterilmiştir.

    Okul öncesi eğimin önemini vurgulayan bir çok çalışma ışığında Avustralya hükümeti 2008-2009 yıllarında, okula başlamadan önce çocukların okul öncesi eğitim almasını zorunlu kıldı. Ayrıca, Amerika’da ”Okul Öncesi Eğitimin Etkili Kuralları (EPPE)” olarak bilinen uzun süreli araştırmanın sonucunda çocuk ne kadar kaliteli bir eğitim alırsa dil gelişiminin o kadar iyi olduğu ve ayrıca okul öncesi eğitime erken başlamanın istatistiksel olarak erken okuryazarlık becerisinde, motor davranışların gelişiminde , bilişsel yeteneklerin, konuşma ve dil, çalışan hafıza, sosyal gelişim ve davranış gelişiminde büyük bir etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir. Bunlar çocuğun, okul yaşamına hazırlanmasını ve onu daha rahat yürütmesini sağlayan özelliklerdir. Erken ve kaliteli bir okul öncesi eğitimle edinilen sonuçlar daha iyi ve etkilidir. Amerika’daki politika, okul öncesi eğitim için 4 yaş altındaki çocuklara erişmeyi hedeflerken, dezavantajlı bölgelerde büyüyen çocuklara bunun için daha fazla olanak sunmaktadır.

    La Greca, çocukların akranları tarafından kabul görmesinin hayatları üzerinde çok büyük etkisi olduğunu savunur. Bu aşamada kaynaşma ve insanlarla iletişime geçebilme çok önemlidir. Çocuklar 2-6 yaş döneminde sosyalleşmeye başladığı için, toplumda nasıl davranacağını öğrenmeye başlar. Oyun oynamayı, oyuncağını paylaşmayı, karşılıklı konuşmayı öğrenmesi problem çözme yetisinin gelişmesini sağlamaktadır.

    Özetle, çocuklarınızı kaliteli bir okul öncesi programına tabi tutmak ilerde onların hayatı boyunca istifade edecekleri bir yatırım olacaktır.