Yazar: C8H

  • Çocuk sağlığı konusunda yanlış bilinenler

    Çocuk sağlığı konusunda yanlış bilinenler

    1- Üşütmek ya da rüzgarda kalmak hastalığa neden olur.
    Soğuk algınlığı dediğimiz şey aslında virüsler nedeniyle meydana gelir. Çocukların üşümesiyle, rüzgarda kalmalarıyla bir ilgisi yoktur. Böyle olsaydı soğuk iklimlerde çocuklar daha çok hastalanırlardı oysaki bu doğru değildir. Kışın çocuklar daha fazla hasta olurlar çünkü virüsler daha iyi ürer. Ayrıca insanlar hep iç mekanda olduğu için hastalık bulaşması da daha kolay olur.

    2- Boğazı ağrıyan dondurma yememeli.
    Boğaz enfeksiyonunun dondurma ile hiçbir ilgisi yoktur. Dondurma ya da başka soğuk şeyler yemek ya da içmek boğaz ağrısına ya da boğaz enfeksiyonuna sebep olmaz ve olan boğaz ağrısını kötüleştirmezler.

    3- Soğuk algınlığında koruyucu antibiyotik verirsek ilerlemesini engelleriz.
    Bu doğru değildir. Virüse bağlı enfeksiyonlarda antibiyotikler işe yaramaz ve hatta dirençli enfeksiyon gelişmesine zemin hazırlayabilirler. Antibiyotikler ancak bakteri enfeksiyonuna karşı etkilidirler.

    4- Hasta çocuklar evden dışarı çıkmamalıdır.
    Çocuklar hastayken bile açık hava almalarında fayda vardır.

    5- Burun yeşil aktığında antibiyotik verilmelidir.
    Virüslere bağlı burun akıntısı da hatta bazen alerjiye bağlı burun akıntısı da zaman zaman yeşil renk olabilir. Sinüs enfeksiyonu tanısı konursa ancak antibiyotik gerekecektir.

    6- Ateşi olan çocuğu giydirmek gerekir.
    Aslında ateşi olan çocuğun mümkünse beziyle yatması gerekir. Giydirmek çocukların ateşini yükseltir.

    7- Ateşli çocuğu sirkeli suyla silmek iyi gelir.
    Sirke, alkol, aspirin gibi şeyler ciltteki suyu çekerek sıvı kaybına neden olabilirler ve doğru değildir.

    8- Hasta çocuk yıkanmaz.
    Aslında banyo yapmak hasta çocukları çok rahatlatır ve banyodaki buhar burun tıkanıklığı ve öksürük gibi belirtilere iyi gelir.

    9- Çocuğun bronşları doluysa, öksürüyorsa süt içirmemeli.
    Aslında sütün solunum sistemindeki ifrazatla hiçbir ilişkisi yoktur. Süt hem sıvı hem de besleyici olduğundan hasta çocuk için iyi bir besindir.

    Dr. Beril Bayrak Bulucu

  • İletişimdeki En Büyük Hatalardan Birisi Sen Dilini Kullanmak… Nedir Bu Sen Dili?

    İletişimdeki En Büyük Hatalardan Birisi Sen Dilini Kullanmak… Nedir Bu Sen Dili?

    Sen dili hissettiklerimizi/ duygularımızı karşı tarafı suçlayarak anlatmak demektir. Hatalı ve sonuçsuz bir iletişim şekli olan sen dili; “Sen hep böylesin”, “sen beni anlayamazsın”, “hep senin yüzünden”, “sen böyle yapmasaydın sonuç böyle olmazdı”, “sen çok anlayışsızsın”, “senin anlaman mümkün değil”, “sen olmasaydın böyle olmazdı”, “sen çok beceriksizsin”, “sen kötüsün”, sen, sen, sen…, aslına bakarsanız gerçekte sen dili kendinizi ifade edemediğiniz, karşı tarafı rahatsız eden, size yarar sağlamayacak bir iletişim tarzı. 

    Bu dili kullandığınız sürece haklı olsanız bile haksız duruma düşecek ve kendinizi karşı tarafa doğru anlatamayacaksınız. Böyle bir iletişim şeklinde diğer kişi kendisini suçlanmış hissederek otomatik olarak savunmaya geçecek ve haklı olsanız bile sizi asla anlamayacaktır. Bu şekilde davrandığınız sürece kendinizi doğru ifade etmemiş sadece karşı tarafı suçlamış olacaksınız. 

    Resme baktığınızda bile sizde büyük bir ihtimalle suçlandığınız duygusu uyanacaktır (tabi mazoşist bir yanınız yoksa). Bu çok normal bir duygudur. Çünki bu hareket sizde azar işiten bir çocuğun duygularını uyandırır ve öfkelendirir. Sen dilide karşı tarafta böyle bir etki yaratır ve karşıdaki kişi kendisini azar işitmiş gibi hisseder, öfkelenir ve savunmaya geçerek sizi dinleyemez hale gelir. 

    Peki doğru olan nedir? 

    Ben dili kullanmak. Karşınızda ki kişinin davranışlarının, söylediklerinin, yaptıklarının, yapmadıklarının sizde nasıl duygular uyandırdığını, neler düşündürdüğünü ifade etmek” Ben Dili” kullanmaktadır. Örneğin “sen zaten beni hiç anlamazsın” yerine, genelleme yapmadan, sadece o anki olaya ilişkin duygularınızı, düşüncelerinizi ifade etmelisiniz. “anlaşılamadığım hissine kapılıyorum”, “elimden geleni yapmaya çalışıyorum ama sanki anlaşılmıyorum”, “yaptıklarım farkedilemiyormuş gibi hissediyorum”, “böyle söylediğin zaman üzülüyorum, kendimi değersiz ve kötü hissediyorum”, “böyle yapınca bana değer vermiyormuşsun gibi hissediyorum”, “sanki kendimi hiç yokmuşum gibi hissediyorum” şeklinde kendi duygularınızı ve düşüncelerinizi karşı tarafa ifade ederseniz karşı tarafı suçlamadan kendinizi ifade etmiş olursunuz. Bu durumda karşıdaki kişi sizi daha kolay anlayacak ve savunma ihtiyacı hissetmeden sizi anlamak için gayret sarf edecektir. 

    Ben dili bazılarına kendisini küçültüyormuş gibi gelebilir. Ama aslında böyle değildir. Bu kendi kişisel bakış açınızda ki hatadan kaynaklanır. Ben dili kullandıkça zamanla kişilerle daha sağlıklı iletişim kurabildiğinizi fark edeceksiniz…

  • Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonları

    Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonları

    İdrar yolu enfeksiyonları çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonundan sonra en sık görülen enfeksiyonlardır. Yenidoğan dönemi dışında her dönemde kız çocuklarında erkek çocuklarından daha sık görülür.

    İdrar yolu enfeksiyonu böbreği tutup piyelonefrit tablosuna neden olabileceği gibi alt idrar yollarını tutup sistit şeklinde seyredebilir.İdrar yolu enfeksiyonu teşhisi iidrar kültüründe bakteri üremesi ile konur.Bazen idrar uygun koşullarda alınmadığında da bakteri üremesi olabilir ve her zaman enfeksiyon demek değildir.

    İdrar yolu enfeksiyonlarında en sık rastlanan etken bağırsak bakterileridir. Bunlarda birinci sırayı (%80) E. coli denen bakteri alır. Diğer bağırsak bakterileri de sıkça görülür. Virüsler ve mantarlara bağlı da idrar yolu enfeksiyonu görülebilir. İdrar kültüründe birden fazla bakterinin görülmesi genellikle kolonizasyonu, kirlenmeyi düşündürür.

    Meydana gelişi

    Kız çocuklarının anatomik yapısı (üretra daha kısa olduğu için)idrar yolu enfeksiyonlarının daha sık görülmesine neden olur. Mesanenin tam olarak boşalamaması ve asitliğinin azalması ile koruyucu bakterilerin kaybı idrar yolu enfeksiyonuna zemin hazırlar.

    Hazırlayıcı nedenler.

    İdrar yolu enfeksiyonlarının oluşmasında anatomik sorunlar ve fonksiyon bozuklukları rol oynar. İdrar yolu reflüsü, idrar yolunda taş olması hazırlayıcı faktörlerdir.

    Genital bölgede hijyen bozulması idrar yolları enfeksiyonuna rol açabilir. Havuz özellikle hijyeni iyi değilse idrar yolu enfeksiyonlarına sebep olabilir. Kronik kabızlığı olan çocuklarda da idrar yolu enfeksiyonu daha sık görülür ( idrar göllenmesine bağlı olarak)

    Klinik bulgular

    Çocuğun yaşına ve enfeksiyonun düzeyi ve ağırlığına göre değişir.

    Yenidoğan döneminde yüksek ateş, sarılık, emmeme, kilo alamama, huzursuzluk, konvülsiyon gibi bulgular görülebilir.

    Süt çocuklarında da iştahsızlık, bulantı, kusma tartı alamama, ishal, kabızlık, solukluk, huzursuzluk gibi belirtiler gösterir.

    Büyük çocuklarda ise belirtiler daha yönlendiricidir. Ateş, bulantı, kusma , karın ağrısı, bel ağrısı, sık idrara çıkma, sık idrar yapma, idrar yaparken yanma, idrar yapamama gibi bulgular bulunabilir.

    Tanı

    Üriner sistem enfeksiyonlarının tanısı uygun koşullarda alınmış idrar örneğinden yapılan idrar kültüründe anlamlı sayıda bakteri üremesi ile konur.. Doğru tanı koyabilmek ve gereksiz tedavilerden kaçınabilmek için idrar örneğinin doğru alınması çok önemlidir.

    Büyük çocuklarda üretra ağzı sabunlu suyla temizlenip bol suyla yıkandıktan sonra ( ya da üç temizleme beziyle üç kere önden arkaya temizleme) orta akım idrarının steril bir kaba alınması şeklinde alınır.

    Bebeklerde ise ya steril olarak temizlenmiş bölgeye idrar torbasının yapıştırılması ile steril idrar elde edilebilir. İdrar tam steril değilse küçük bir tüple kateterizsyon ya da pubisin üstünden iğne aspirasyonu yoluyla kültür alınması gerekebilir..

    İdrar kültürünün sonuçlanması 2-3 gün sürebilir. İdrar kültürünün sonuçlanmasından önce yapılan tam idrar tahlili de enfeksiyon olup olmadığı konusunda fikir verir. Tam idrar tahlilinde mikroskopiye, lökosit,eritrosit ıolmasına ayrıca kimyasal reaksiyonlarda nitrit ,lökosit esteraz gibi maddeler olup olmayacağına bakılır.

    Tedavi

    Tedavi antibiyotik tedavisidir. Yenidoğan,küçük bebek ya da çok hasta çocuklarda dammar yolu ya da enjeksiyonla antibiyorik tedavisi gerekebilir yoksa ağızdan antibiyotik verilir. Kültür ve antibiyogram sonucu çıkınca antibiyotiğin etkili olup olmadığı anlaşılır.

    Eğer idrar yolu enfeksiyonu tedavi edilmezse böbrekte nebdeleşme ve böbreğin büyüyememesi,yüksek tansiyon gibi sonuçlar verebilir.

    Korunmak için yapılabilecekler

    Özel bölgenin hijyenine dikkat edilmesi özellikle kızlarda önden arkaya temizlik.

    Havuz hijyenine ve ıslak mayoyla durmamaya dikkat edilmesi

    Kabızlığın engellenmesi

    Sık idrar yolu enfeksiyonu geçiren çocuklarda reflü gibi etkenlerin ekarte edilir,gerekiyorsa koruyucu tedavi uygulanması.

  • AİLE TERAPİSİ

    AİLE TERAPİSİ

    Aile terapisi hiç kuşkusuz çift ve evlilik terapisiyle örtüşür, ancak kökenleri biraz farklıdır. Çift terapisi , ilişki sorunları nedeniyle yardım aramaya başlayan danışanların sayısınız artması üzerine geliştirilmiştir. Aile terapisi ise bireysel tedavide genellikle kurumsal ortamlarda klinik açıdan önemli ilerleme sergileyen birçok insanda eve döndükten sonra nüksetme durumunun yaşanması üzerine geliştirilmiştir.
    Ailedeki rahatsızlıkların çözülmesine yönelik diğer bir yaklaşım da yapısal aile terapisidir(Minuchinirbirlerinin,1974). Sistemler kuramına dayanan bu yaklaşıma göre ailesel bağlam değiştirilebildiği takdirde üyelerin her birinin aile içinde yaşadığı deneyimler de değişecek ve onlar da yeni aile bağlamının değişen gereklilikleri doğrultusunda farklı davranmaya başlayacaktır. Dolayısıyla , yapısal aile terapisinin önemli hedeflerinden biri ailenin örgütlenişini değiştirerek aile üyelerinin birbirlerine karşı daha destekleyici ve daha az patojen davranmasını sağlamaktır.
    Yapısal aile terapisi mevcut etkileşimlere odaklanır ve terapistin etkin, ancak direktif olmayan bir yaklaşım benimsemesini gerektirir. Terapist ilk olarak ailenin bir üyesi gibi davranıp ailedeki etkileşimlere katılarak aile hakkında bilgi toplar ailedeki tipik etkileşim örüntülerinin yapısal haritası. Bu sayede aile sisteminin sınırlarının katı mı yoksa esnek mi olduğunu, güç yapısına kimin egemen olduğunu , işler yanlış gittiğinde kimin suçlandığını vs. görür. Tüm bunların anlaşılmasından sonra üyeler arasındaki etkileşiminin değiştirilmesi üzerinde çalışmaya başlar; genellikle birbirlerinin ilişkilerini dolanma (aşırı müdahalecilik ), aşırı koruyuculuk , katılık ve zayıf çatışma çözme becerileri vs. değiştirilmeye çalışılır.

  • Çocuklarda spor ve egzersizin büyümeye etkisi

    Çocuklarda spor ve egzersizin büyümeye etkisi

    Sporun büyüme ve gelişmeye olan etkilerini ortaya çıkarmak için çocuklarda birçok çalışma yapılmış ve düzenli yapılan sportif aktivitenin çocuğun boyuna ve vücut ağırlığına etkisi araştırılmıştır. Sportif başarı amacıyla spora başlama yaşının giderek düşmesi nedeniyle antreman veya egzersizin kaslar, büyümeyi uyaran hormonlar ve henüz kapanmamış olan büyüme plakları üzerindeki etkilerine ilişkin tartışmalar güncelliğini korumaktadır.

    Düzenli fiziksel aktivite, spora katılım veya antrenmanın, ulaşılan boy uzunluğu, boy uzama hızının zamanı ve boy uzama hızını etkilediği henüz tam olarak gösterilebilmiş değildir. Ancak yüzme, tenis, basketbol ve kürek gibi spor türleriyle uğraşan çocukların yaşıtlarından daha uzun ve ağır oldukları gözlenmektedir. Bu durum bazı spor türlerinin avantajlı olabileceğini düşündürmektedir. Futbol, yüzme ve kürek gibi spor türlerinde erken olgunlaşma özellikle erkekler; cimnastik, paten gibi spor türleri ve bale gibi sanat dallarında geç olgunlaşma özellikle kız çocukları için avantaj oluşturabilmektedir. Bu nedenle spora bağlı seçimler yapılırken antrenmanın olgunlaşma üzerine olan etkilerinin dikkate alınmasında yarar vardır. Uluslararası organizasyonlarda performans yaşının bazı spor türlerinde giderek düştüğü görülmektedir. Bu durum spora daha erken yaşlarda başlanmasına neden olmaktadır. Küçük yaşta antrenmana başlamanın olumsuz psikolojik etkileri ile ilgili çalışma sayısı azdır. Psikolojik etkilerin yanında fiziksel anlamda da tek yönlü ve ağır antrenmanlar uygulanmadıkça bir sorun olmamaktadır. Uzun süreli dayanıklılık çalışmaları hem psikolojik hem de kas, tendon ve eklemlerin tekrarlayan zorlanmalar altında kalmaları nedeniyle uygun olmayabilirler. Çocukların mekanik verimlilikleri iyi olmadığı için aynı işi yaparken daha çok oksijen tüketir ve daha çabuk yorulurlar. Bu yaşla birlikte gelişme gösterecektir. Yine de antrenmanlar çok uzun tutulmamalı ve sık dinlenme aralıkları verilmelidir. Ayrıca yarışma ortamından çok oyun içerikli çalışmalara yer verilerek o sporun temel özellikleri öğretilmeye çalışılmalıdır. Fiziksel gelişim sırasında boyun uzaması kemiklerin epifiz adı verilen büyüme plaklarından sağlanmaktadır. Aşırı fiziksel yük ve büyüme plaklarına gelen darbeler, bu bölgelerin erken kapanmasına neden olabilmektedir. Okul çocukluğu döneminde sağlık toplarıyla çalışmalar ve zamanla vücut ağırlığıyla yapılan çalışmalara da yer verilmesi önerilirken ek ağırlık çalışmalarının 15-16 yaşlara kadar ertelenmesi gerekmektedir.

    Sporun, çocukların gelişimi üzerinde yarattığı etkiler üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Bazı araştırıcalara göre ise, fiziksel aktiviteler organizmada azot tutuluşunu ve protein sentezini arttırmakta, sonuç olarak lateral büyümeyi uyarmaktadır.

    Sporsal aktivitelerin kemik gelişimi üzerine etkisi üzerinde yapılan araştırmalar sınırlı stresin kemik büyümesine faydalı olduğu göstermiştir. Hareketsizlik kemik büyümesine zararlı sonuçlar verirken, aşırı ve şiddetli stres de kırıklara neden olabilir. Bazı çocuklar için atma, atlama veya kaldırma kemik dokularda istenmeyen sonuçlar yaratırken, diğer çocuklarda durum böyle olmayabilir. Egzersiz kemik genişliğini ve mineralizasyonunu arttırıken, hareketsizlik azaltır. Optimal bir süre ve şiddette yapılan egzersiz kemiklerin epifiz denen büyüme ile ilgili kısmına büyümeyi uyarıcı etki yaparken, uzun süreli şiddetli egzersiz büyüme üzerine fayda yerine zarar verebilir. Sonuç olarak; bilinçli olarak yapılan, belli süreleri aşmayan ve şiddeti çocuğun yaş grubu ile uyumlu olan fiziki egzersizler büyümeyi uyarıcı etki yaparlar.

    Bir dokunun hassasiyeti, büyüme hızıyla orantılı olarak gelişir. Bu nedenle, çocuklar yetişkinlere oranla fizyolojik yönden doğru olmayan antreman uygulamalarında daha çok yüklenme yaralanmaları tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu durum ergenlik çağında sıçrama dönemindeki çocuklar için daha da önemlidir çünkü ortopedik olarak aşırı yüklenme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

    Gelişmekte olan organizmaya tek yönlü ve hazırlık yapılmadan yapılacak yüklenmelerde hemen ya da sonra doku harabiyetleri ortaya çıkabilir. Gelişmekte olan çocuklarda omurlara fazla yüklenmekten çekinmek gerekir. Çünkü aşırı yüklenmeler, omurgada şekil bozukluklarına ve kemik deformasyonlarına, büyümede duraksamaya ve hareket yeteneğinde azalmaya yol açabilir.

    Büyüyen bir çocukta büyüme hormonunun çok salgılanması çok uzun boylu olmaya, az salgılanması ise kısa boy ya da cüceliğe neden olur. Erişkin yaşta büyüme hormonu fazla salgılanırsa “Akromegali” denen el, ayak, çene ve kafatası kemiklerinin anormal boyutlarda olması ile karakterize bir durum oluşur. Egzersizde, yapılan egzersizin şiddetinin ağırlığına bağlı olarak büyüme hormonunda da artış gözlenir. Büyüme hormonunda görülen bu artışın dayanıklılık gerektiren egzersizlerde daha yüksek oluşu, büyüme hormonunun serbest yağ asitlerini enerji kaynağı olarak kullanımını arttıran etkiye sahip olmasına bağlanmaktadır. Bu yüzden büyüme hormonu daha çok uzun süreli submaksimal şiddette yapılan egzersizde, performansı etkileyen bir hormondur. Bu hormonun anabolik etkilerinden dolayı iskelet ve kaslarda büyüme meydana geldiğinden bazı sporcular kas kütlelerini arttırmak için doping amaçlı büyüme hormonunu kullanmaktadır. Yorucu bir egzersizden sonra toparlanma döneminde büyüme hormonunun normale dönmesi ise sporcularda daha hızlı olmaktadır.

    Çocukluk döneminde düzenli egzersizin başlıca yararları:

    Kilo kontrolü :

    Ülkemizde fazla kilolu çocukların oranı erkek çocuklarda %11,6, kızlarda %13,2 kadardır. Bu durum hipertansiyon, zararlı kan yağlarında yükseklik, hipertansiyon, Tip 2 diyabet (Şeker hastalığı), büyüme hormonu salgılama bozuklukları ve solunumsal ve ortopedik problemlerle karşılaşma riskini artırmaktadır. Çocuk obezlerin %40’ı, ergenlikte obez olanların da %70’i erişkin yaşlarda da obez olmaktadır. Bu nedenle çocukluk ve ergenlik çağında obezite ile yapılacak mücadele erişkin yaşlardaki sağlık açısından da çok önemli sayılmaktadır.

    Psikolojik rahatlama :

    Hasta ruhsal olarak kendini daha iyi hisseder, depresyon ve anksiyete semptomlarının azalmasını sağlar.

    Kalp ve akciğerlerin kuvvetlenmesi:

    Egzersiz düzenli ve bilinçli bir şekilde yapıldığında kalp üzerinde kalp kaslarını kuvvetlendirici ve kalbin kontraktilitesini yani kasılabilirliğini arttırıcı etkisi meydana gelmektedir. Kalbin kasılma gücünün artması vücuda ve akciğere pompalanan kanın daha rahat dolaşıma katılmasını sağlayarak özellikle Tip 1 Diabetes Mellitus (şeker hastalığı) gibi hastalıklarda uzun dönem komplikasyonların yani yan tesirlerin oluşmasını zorlaştırır.Mikrovasküler sistemde meydana gelebilecek hasarların engellenmesi veya ertelenmesi sayesinde özellikle göz ve böbrek gibi organlarda hastalığın yapabileceği hasar riski azaltılmış olur.

    Adolesan dönemde yapılan egzersizin başkaca amaçları şunlardır:

    – Fiziksel egzersiz, sağlık ve kendini iyi hissetme, büyüme ve gelişmeyi sağlamak

    – Yetişkinlikte aktif yaşam stilini oluşturmak

    – Kemik mineral yoğunluğunu arttırmak ve ilerde osteoporoz oluşma riskini azaltmak

    – Aşırı kilo veya obezite insidansını ve yetişkinlikte kronik hastalıkların görülme riskini azaltmak

  • YAŞLILIK DÖNEMİ DEPRESYONU

     
            Yaşlanmak, herkesin yaşayacağı, geciktirmek için türlü yollara başvurduğu, ama bir şekilde herkesin yaşayacağı korkulu rüyasıdır. Artık yaşamın sonuna yaklaşıyor olmak bazı kişilerde aşırı gerginlik sıkıntı ve depresyona varan sorunlar yaratabilir. 
           Peki yaşlılık depresyonunun en önemli nedenleri nelerdir ve nasıl önlenebilir biraz bunun hakkında konuşalım.
             Öncelikle gençlik ve yetişkinlik döneminde hayata geçirilemeyen istek, arzu ve amaçlar yaşlılıkta yaşanan depresyon için önemli bir temel oluşturur. Bu nedenledir ki, genç ve yetişkinlerde bilişsel davranışçı terapi sürecinde yarım kalan sonlandırılmamış ya da hiç başlanmamış amaç ve hedefler hayata geçirilmeye teşvik edilir. Hatta verilen ödevler bunlar temel alınarak düzenlenir. Çünkü şimdi ve buradaki tedavinin yapılandırılması ve ileriki süreçlerde ve yaşlılıkta daha huzurlu bir yaşam sürülmesi için yarım kalmamış hedefler çok önemlidir.
              Bir aile ve çocuk sahibi olamamak, yaşlılık döneminde hayata kalıcı ve kendinden bir şey bırakamadan veda etmek anlamına geleceği için gerginliğe, huzursuzluğa, öfke ve depresyona sebep olabilir. Bu nedenle genç ve yetişkinlikte bir aile ve çocuk sahibi olmak, tercih edilmiyorsa koruyucu aile olmak, ya da gönüllü olarak çocuklarla ilgili konularda çalışmak, bir hayvan sahibi olmak ilerde yaşlılıkta yaşanması muhtemel üzüntüler için çözüm olabilir.
              Diğer bir sorun da sağlık sorunlarıdır. Sağlık problemleri birçok yaşlı bireyi yaşlılık dönemini güzel geçirebilmesinden alıkoyar. Örneğin; ağrıyan dizler, kilo problemleri nedeniyle yavaşlayan vücut hareketleri, tansiyon, romatizmal hastalıklar, kalp vb rahatsızlıklar…..
    Sağlık sorunlarını en aza indirgemenin yolu belirli bir yaşa gelmeden kilo probleminin halledilmesi, doğru ve sağlıklı beslenme, düzenli doktor kontrolleri, düzenli spor yapmak, faal kalmak gibi etkinliklerle gerçekleşebilir.
        Çocukları ya da akrabaları tarafından çok yalnız bırakılan, özellikle hayat arkadaşını kaybetmiş yaşlı bireylerde yaşama sevinci, hayata tutunma, motivasyon, çok daha düşük olacağından, bu kategorideki yaşlılara biraz daha özen gösterilmeli, sosyal yaşama adapte olmaları için motivasyon ve teşvik destekleri yapılmalı, hayata tutunmaları, kalan ömürlerini huzurlu ve mutlu geçirmeleri için yardımcı olunmalıdır. Bu durumdaki bir yaşlının öfkeli, tahammülsüz, aksi olması çok normaldir çünkü duygu durumu tamamen bozulmuştur. Her zaman her konuda olduğu gibi bu durumda da empati yapmalı, biz bu durumda olsaydık ne hissedeceğimizi düşünmeli, yaşlı yakınımızı suçlamak ya da yermek yerine onun için ne yapabileceğimizi düşünüp, karar verip bunu bekletmeden hayata geçirmeliyiz.
        Yaşlılık döneminde, kişilerin artık bir hedef ve amaçlarının kalmaması, eve kapanmaları, sadece televizyon seyrederek vakit geçirmeye çalışmaları, normalden fazla kilo almaları ya da kilo vermeleri oldukça fazla görülen bir durumdur. Böyle bir durumda, kişiye tekrar yaşam sevinci aşılamak için ailenin ve çevresindekilerin desteği çok önemlidir. 
        Halk Eğitim Merkezlerinin, her semtteki gönüllü derneklerinin, belirli bir yaşın üzerindeki yaşlılar için düzenlediği birçok ücretsiz ya da çok düşük ücretli etkinlikler vardır. Sağlıklı yaşam spor faaliyetleri, günlük ya da kısa süreli geziler, değişik kurslar, dans etkinlikleri, korolar, resim ve gönüllülük çalışmalar bunlardan bazılarıdır. Yakınımızdaki yaşlıları bunlara yönlendirerek hem yaşlarına uygun yeni arkadaşlar edinmelerini, hem de arkadaşlarıyla birçok keyifli etkinlik yaparak hayata sarılmalarını sağlayabiliriz.
              Sonuç olarak yaşlılık dönemini spor yaparak, eve kapanmayarak, sürekli faaliyetlere katılarak, gezerek, hatta çalışarak hala verimli olabildiğini hissederek,  hareketli geçiren yaşlılarda, huzursuzluk, anksiyete, depresyon ve öfke durumları çok daha az görülmektedir. 
     

  • Bebek beslenmesi ve şişmanlık

    Bebek beslenmesi ve şişmanlık

    Şişmanlık şüphesiz günümüzün hastalığı.Dünya’nın yeni neslin sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Hatta şu korkutucu cümleyi duyuyoruz.”Terihte ilk defa yeni gelen neslin ortalama yaşam beklentisi bir önceki nesilden daha kısa”.Ve tüm bunlar şişmanlık ya da obesitenin insan sağlığı üzerinde yaptığı direk ve dolaylı etkiler,yol açtığı diyabet,yüksek tansiyon,kalp hastalığı gibi sebepler yüzünden.

    Tıpta yapılan en anlamlı şeyin önleyici hekimlik olduğuna inanıyorum.Bir hastalığı tedavi etmektense önlemek, önlemeye çalışmak çok daha önemli bence. Aslında obesite gibi bir konudan bahsettiğimizde önlemek tedavi etmekten çok daha kolay bence.Biz çocuk hekimleri olarak avantajlı bir konumdayız bu konuyla ilgili.Ne de olsa çocukları ilk beslenmeye başladıkları günden itibaren görebiliyoruz ve çocuğun beslenmesi ve hayat tarzı ile ilgili pek çok konuda müdahalede bulunabiliyoruz.Obesite ile ilgili pek çok şey aslında çocukluktan gelen kötü alışkanlıklara dayanıyor. Yaktığından fazla enerji almak denkleminden kaynaklansa da olay bu kadar basit değil, şişmanlık çoğu kez vücuttaki doğal denge bozulduğu için meydana geliyor..Yeterince hareket etmeme,ayrıca çeşitli ruh hallerinden kurtulmak için yani rahatlamak için yemek de buna tuz biber ekiyor.Peki bu durum nasıl engellenir.

    Obesitenin bebeğin ilk andan itibaren yanlızca neyle beslendiği değil aynı zamanda nasıl beslendiği ile de ilgisi olduğuna inanıyorum.Doğru beslenme alışkanlıkları da şişmanlığı önlemede çok önemli.İnsan bebekleri de diğer canlıların bebekleri gibi kendilerini doyuracak içgüdülerle doğarlar.Bebeğin doğal bir açlık tokluk mekanizması vardır ve bunu en iyi kendileri bilirler.Bebek kendi açlık tokluk sinyallerine gore beslendiğinde bu sağlıklı mekanizma çalışmaya devam eder ancak ilk andan itibaren yanlış besleme sonucu bozulması da mümkündür.

    Bunun kanıtı hayvanlarda mevcut. Obesite neden vahşi hayvanlarda hiç görülmüyor da yanlızca insanların beslediği evcil hayvanlarda var? Çünki obesite doğal olanın bozulmasıyla oluşuyor.Doğal dürtüleriyle beslenen hayvan tükettiği enerji ile büyümesine ve yaşam fonksiyonlarını devam ettirmesine yarayacak enerjinin toplamı kadar enerji alıyor.Bu doğal dürtüler insanlarda da mevcut. Bu yüzden çocuklar büyüme dönemlerinde çok acıkıyorlar da büyümenin azaldığı zamanlarda o kadar fazla yeme gereksinimi duymuyorlar.Kendi hallerine bırakıldıklarında az az sık sık yemeği seçiyorlar ki bu çok sağlıklı.

    Bebeğin beslenmesinde iki değişik durum olabiliyor. Birincisi annenin bebeğe adapte olması ve bebeğin acıktığı zaman ve gereksinimi olduğu kadar beslenmesi. Diğeri ise bebeğin anneye adapte olmasıdır ki, saatli beslemelerde ya da anne (ya da bakan kişi) bebeğin açlık tokluk sinyallerini tam okuyamazsa böyle bir durum söz konusu olur.

    Bunlardan birincisi çok daha sağlıklıdır ve daha once bahsettiğimiz içgüdüleri besler ve uzun vadede bebeğin de kendi gereksinimine iyi adapte olmasını sağlar.

    Anne sütünün obesiteyi engelleyen çok önemli bir faktör olduğunu biliyoruz. Emziirmek iki yönden çok faydalı aslında biri içerdiği maddeler diğeri de besleme şekli. Anne sütünün içeriği de bebeğin açlık ve tokluğu ayırmasına yardımcı oluyor.İlk salınmaya başlayan süt karbonhidrattan zenginken,sonda gelen süt yağdan zengin süt bebeğin kendisini tok hissetmesini sağlıyor.Anne sütü ile beslenen insanlarda erişkinlikte leptin denen maddenin daha çok olduğu gözlenmiş.Leptinin varlığının obesiteye karşı koruyucu olduğu biliniyor.

    Anne sütüyle beslenirken bir de çocuğun açlık tokluk sinyalleri daha fazla dikkate alınarak çocuk isteğe gore beslenebiliyor.Bunun da artık anne sütü obesite ilişkisinde önemli bir faktör olduğu ortaya çıktı.Mama ile besleyen anneler daha fazla saatli besleme eğilimi gösterirken anne sütü ile besleyen anneler daha ziyade çocuğun acıkma durumuna gore emziriyorlar.Ancak bu tip beslemede de dikkat edilecek unsurlar var. her ağlama açlık ağlaması değildir. Bebekler etrafta çok ses olduğu için,yoruldukları sıkıldıkları için,gazları olduğu için ve bir çok başka sebepten de ağlarlar. Bu ağlamaları ayırabilmek ise annelik sanatının (tabii baba ve bakıcılar içinde aynı şey geçerli) en büyük inceliklerinden biri.Bu mümkün olduğunda çocuk çok daha doyumlu ve mutlu olurken kendi açlık tokluk sinyallerine gore beslendiğinden bu sinyaller gelişerek devam ediyorlar ve elbette obesiteyi önlemede çok önemli bir rol oynuyorlar.Bu şekilde alışan çocuk acıkmayı da doymayı da biliyor.Elbette zamanla oluyor annenin açlık sinyallerini algılaması ve diğerlerinden ayırması biraz zaman ve alışma meselesi. Elbette içgüdüsel olarak anne bebeği beslemeye şartlı ama bazen endişeler ya da çevre baskısı ( bak bu çocuk doymuyor-gibi) negatif etkiliyebiliyor. Ve elbette her yeni insanı tanımak gibi yeni doğan bebeği tanımak çaba, özen ve zaman gerektiriyor.

    Bazi bebekler farklı sebeplerden dolayı anne sütü alamıyor ve mamayla beslenmek zorunda kalıyor.Mamayla beslenen çocuk obez olacak diye bir şey kesinlikle yok. Mamayla beslenen çocuklarda da sindirim özellikleri anne sütüne yakın mamaları seçmek önemli. Yine bebeğin acıkmasına gore beslemek(yukarıda bahsettiğimiz prensipler yüzünden ) bence tercih edilmesi gereken system. Tabii mama ile beslenen bebekler anne sütü ile beslenen bebeklere gore daha geç acıkıyorlar çünki mamanın sindirilmesi daha uzun sürüyor.

    Katı gıdalara başlandığında her anlamda yeni bir süreç başlıyor.Hem bebeğin yediği şeyler çeşitleniyor hem de beslenme biçiminin değişmesiyle bebeğin olaydaki kontrolü bir miktar artıyor.Besinlerin seçimi ve sıralanmasında yeme ve sindirim kolaylığının yanı sıra çocukların şekere ve şeker tadına erkenden alışmasını engellemek de önemli. Bu yüzden sebzeler ve kaşık mamaları ile başlayıp sonra meyveleri hayata sokmak bu ilk beslenme döneminde dikkat edilmesi gereken konular bence.Ve yine en önemlisi bebeği dinlemek anlamaktır çünki her bebek farklıdır. Bebek beklenen zamanda katı gıdalara hazır değilse ya da belli bir gıdayı hiç sevmiyorsa ( ki bu besin allerjileri nedeniyle olabilir) üstelememek gerekir.Kendi gereksininmlerini en iyi kendisi bilir. Yine katı gıda sürecince mümkün olduğunca doğal ve katkı maddesiz beslemek esas.

    Bebeklere ilk iki yıl şeker, çikolata gibi şeyler ve hazır meyve suları vermek istemiyoruz.Çünki şeker ve obesitenin kimsenin yadsıyamayacağı bir bağlantısı var.

    Yağı ise ilk iki yıl hiç kısıtlamıyoruz.Çünki ilk iki yıl yaşanan hızlı beyin gelişiminde son derece önemli.0-2 yaş için yapılmış besin üçgeninde yine temel ağırlık karbonhidratlarda ama protein ve yeğ gereksinimi oransal olarak daha fazla.

    İlk andan itibaren yemek keyifli bir şey olabiliyorsa ne ala ama en azından doğal bir şey olmalı.Unutmayalım ki çocuklar büyüme dönemlerine gore farklı miktarda acıkırlar çünki farklı miktarda besine ihtiyaç duyarlar.Çocukları zorla beslemek obesite ve beslenme bozuklukları açısından yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden biri. Çocuğun mümkün olan en erken zamanda bağımsızlığını kazanmasını ve kendi ihtiyaçlarına duyarlı büyümesini istiyoruz. ( bu cümleye şiddetle itiraz edecek pek çok anne baba tanıyorum “bu çocuğu kendi haline bıraksam aç kalır”diyeceklerdir büyük olasılıkla ama baştan itibaren bu prensiplerle beslenince oluyor. Besin hayatımızın devamını sağlayan bir şeydir ve tabii sevinçli mutlu bir süreç olmalı beslenmek ama beslenme tehdit unsuru, ödül, ceza olmamalı.Çocuklar üzüldüklerinde üzüntüleri şekerle yatıştırılmaya çalışmamalı, çünki bu da daha sonraları yaşanan “ sıkıldıkça yemek yemek, yiyecekle rahatlamak “ olayının oluşmasında rol oynuyor.

    Çocuklarımızı dinleyelim.İhtiyaçlarını anlamaya ve kendilerinin de anlamasına yardımcı olmaya çalışalım.İsrarsız, tehditsiz, gereksinimlerine gore beslensinler ki hem kendi vücutlarıyla hem de yiyeceklerle barış içinde olsunlar.Unutmayalım şişmanlığın ve başka beslenme bozukluklarıının temelleri çocuklukta atılıyor ve ilk andan itibaren neyle ve nasıl beslendikleri çocukların tüm yaşamında son derece önem taşıyor.

  • PANİK BOZUKLUK VE ANKSİYETE GRUP TERAPİLERİ

     
    Grup Terapileri, aynı rahatsızlıkları, aynı dertleri, aynı sorunları yaşayan değişik karakter, inanç ve çevreden gelen kişilerin bir araya gelip sorunlarını konuştuğu terapilerdir. 
    Özellikle Panik Bozuklukta, hastaların yaşadığı en büyük sorun, kendileri bile anlamlandıramadığı bir çok değişik semptomu başkalarına açıklamaya çalışmak ve bu fiziksel semptomları kimsenin anlamadığını ve yaşamadığını düşünmeleridir.
    Grup Terapilerinde kendileri gibi hisseden başka insanların da olduğunu görmek, onlarla paylaşımlar yapmak, değişik insanların atak geldiğinde uyguladığı değişik yöntemleri görmek ve kendi yöntemlerini aktarmak, Panik Bozukluk hastalarının bireysel terapi sürecine mükemmel bir destek sağlamaktadır.
    Minimum 5 kişiden oluşan grup terapileri, ortalama 15 gün ile ayda 1 şeklinde yapılabilir.

  • Çocuğunuz ve televizyon

    Çocuğunuz ve televizyon

    Televizyon kuşkusuz çağımızın vazgeçilmez bir iletişim aracı.Pek çok insanın hayatında da önemli yer kaplıyor.Çocuk söz konusu olduğunda televizyon konusunda çok dikkatli olmak gerekiyor.Büyüyen çocuk beyni için büyük bir tehlike oluşturabiliyor televizyon.

    0-2 yaş arası çocukların kesinlikle televizyon seyretmelerini istemiyoruz.televizyonun arka planda açık olması bile son derece zararlı.bunun sebeplerine şöyle bir bakalım.

    Çocuklarda beyin gelişiminin büyük bir bölümü 0-2 yaş arasında olur. Çocukların zihinsel gelişimi Piaget’e göre de dört aşamadan geçer. Birinci aşama duyusal ya da sensorinöral dönem dediğimiz 0-2 yaş arasıdır.Bu dönemde çocuk kendisinin çevreden farklı bir şey olduğunu kavrar. Öğrenmesi duyuları ve hareket yoluyla olur. Bir yüz hareketi ya da ses tonundaki değişiklik bile öğrenmeyi çok etkiler.Bu dönemde ise televizyonun çocuğun hayatında olması büyük problemdir.Çünki televizyon çocuğa pasif olarak öğrenmeyi öğretir.Beyninde iletişimle ,etki tepkiyle gelişecek açılımların önünü keser. Ne yazık ki televizyon kolay ve bağımlılık yapıcıdır çocuklar için bu yaşta bile. Televizyon çok seyreden çocuğun seyretmeyen çocuğa göre daha az sosyal ilişki kurduğunu,konuşmayı daha yavaş öğrendiğini görürüz.Bu yaşta,hatta mümkünse 3 yaşına kadar televizyonla hiç tanışmaması zihinsel gelişimi için son derece faydalıdır. Genellikle annelerden “ya bebek televizyonu?”gibi sorular alırız. Aslında bebekler için yapılmış programlarda da olay değişmiyor. Yine öğrenme pasif oluyor ve öğretilen materyal çocuğun yaşına uygun olsa bile öğretme şekli bu yaşta daha önemli olduğu için çocuğa zarar veriyor.

    Televizyon çocukları başka nasıl etkiliyor.Çocukların dikkat ve konsantrasyonlarını başka şeylere yoğulaştırmalarını engelliyor.Son yıllarda yapılan çalışmalar gösteriyor ki dikkat dağınıklığı hiperaktivite sendromu(ADHD) çok televizyon seyreden çocuklarda daha çok görülüyor.Burada sebep sonuç bağlantısının ters olabileceği de geliyor insanın aklına ama yine çok televizyon seyreden çocuklarda otizm spektrumundan hastalıkların görülme oranı da daha fazla.Ayrıca televizyon seyretme fazlalığı ile obesite ve dolayısıyla yüksek tansiyon,kap hastalığı gibi hastalılar arasında da bağlantı var.Yine biliyoruz ki çocukların odalarında televizyon varsa uyku problemleri yaşıyorlar ve bu da sağlıklarını etkiliyor.

    Televizyondaki şiddetin dozu da çocuklar için olması gerekenden ne yazık ki çok fazla ve bu da çok dikkatle üzerinde durulması gereken bir konu. Çocuklar şiddet içeren programlar izlediklerinde davranış problemleri ve agresyon artıyor.

    Özetle Çocuklar 0-2 yaş arası hiç televizyon seyretmemeli. Sonra da televizyon günde bir saatle sınırlanmalı. Anne baba çocukların izlediği şeyleri denetlemeli hatta mümkünse onlarla birlikte interaktif bir şekilde, konuşarak tartışarak izlemeliler. Televizyon çocuk bakıcısı olarak kullanılmamalı.Ayrıca anne babalar kendi hayatlarında da televizyonu kısıtlayıp, fiziksel aktivite ve iletişime engel olmamasını sağlamalı ve çocuklara örnek olmalılar.

  • Psikoterapi size ne kazandırır?

    Psikoterapi size ne kazandırır?

    Psikoterapi, bireyler arasında tartışma uyandıran ve hakkında herkesin bir görüşünün olduğu bir alandır. İnsanların çoğu, psikoterapiye ve psikoterapiste kayıtsız kalamaz. Genelde faydasını görenler, gidip fayda göremeyenler ve gitmeden psikoterapi üzerine görüş bildirenler olarak üçe ayrılmaktadırlar. Bazı ifadeleri biz de sıklıkla duyuyoruz.
    Örneğin:
    ·    “Psikolog sadece dinler, hiçbir yorum yapmaz ve sonda sen kendi kendine konuştuğunla kalırsın” diyenler vardır.
    ·    Bir de “Sorunlarımı kendi kendime çözerim. Arkadaşlarıma anlatırım, ona vereceğim parayla alışveriş yaparım” diyenler hiç de azımsanmayacak bir boyuttadır.
    Acaba psikoterapi bize gerçekte ne kazandırır?
    Psikoterapi, hayatımızdaki olaylara daha geniş bir pencereden bakmamızı sağlar. Çünkü hayatın akışı içerisinde bizi üzen, korkutan veya kaygılandıran birçok şey olup bitmektedir. Ve her zaman geçerli olan bir durum vardır: Kişi stresle baş başa kaldığı zaman olaylara daha dar bir çerçeveden bakmaya başlar. Resmin bütününü görmektense tek bir noktaya odaklanma geçici bir rahatlama sağlar. Bu sürecin sonunda sıkıntının sirayet ettiği alanları birbirinden bağımsızlaştırmaya başlarsınız. Size göre hayatınızdaki sorun alanları, birbirinden bağımsızlığını ilan etmiş ada cumhuriyetleri gibidir.
    Psikoterapi ise size bu adaları birleştirme farkındalığı kazandırır. Çünkü seansa getirdiğiniz meseleler birbirleriyle bağlantılıdır. Örneğin “Özgüven sorunu var, insanlarla sosyalleşmekte zorlanıyorum.” diyerek seansa gelebilirsiniz. Ama bu durum muhtemelen sizin romantik ilişkilerinizi de zora sokuyordur. Birinden hoşlanırsınız ancak o kişiye açılamazsınız. Ya da bir ilişkiye girerseniz ancak o ilişkinin içinde kelimenin gerçek anlamıyla var olmakta zorlanırsınız. Bir işe girersiniz ve orada yükselmeniz imkansızlaşır çünkü terfi almak sadece işinin iyi yapmaktan değil, aynı zamanda sosyal ilişkilerinizin işlevsel olmasından geçer. Serbest meslekte çalışıyorsanız size iş gelmeyebilir, günü siftah bile yapmadan tamamlayabilirsiniz. İşte size her yere sirayet eden bir sorun: Özgüven.
    Elbette kişinin geçmişiyle, sorunlarıyla, hayal kırıklıklarıyla yüzleşmesi kolay bir hadise değildir. Ancak psikoterapi sürecinin sonunda kişinin elde edeceği farkındalık, değişim ve dönüşüm, bu süreçte çekilen bütün zahmetlere değmektedir. Eğer siz de sorunlarınızın çözümü için gerçek bir dönüşüm hedefliyorsanız, konusunda yetkin olan bir uzmandan yardım almaktan çekinmeyin. Bugün ihtiyacınız olan şey, hayatınızla ilgili cesur kararlar almak için yüklerinizden arınmaktır. Sizi karar almaktan alıkoyan, geçmişten gelen ve sırtınızdan inmeyen yüklerdir. Eğer bu yüklerden kurtulur, hafiflerseniz, işte o zaman hayatınızla ilgili önemli kararları daha kolay almaya başladığınızı fark edeceksiniz. Hissedeceğiniz huzur ve mutluluk, artan özgüveninizin iki güzel kız kardeşi olacaktır.
    Psikoterapi sizi özgürleştirir
    Sevdiklerinizle sağlıklı günler geçirmeniz dileğiyle,