Yazar: C8H

  • Üfürüm

    Üfürüm

    Üfürüm nedir ? Kalbin muayenesi sırasında, dinleme aleti ile kalp dinlenirken normal kalp sesleri dışında, akan kanın çıkardığı uğultuya üfürüm denir. Üfürümlerin bir çok çeşidi vardır. Tamamen zararsızları olduğu gibi, doğumsal veya sonradan olan hastalığını bulgusu da olabilir. Üfürüm kalp hastalıklarının bulgularından sadece bir tanesidir. Üfürüm duyulan bazı çocukların kalbi tamamen normal olabildiği gibi, bazı kalp hastalıklarında hiç üfürüm olmayabilir.

    Masum üfürüm nedir ?

    Yapısal olarak kalp hastalığı olmadığı halde normal çocuklarda duyulan üfürümlerdir Sağlıklı çocukların %40-60’ında duyulabilir. Genellikle 2-7 yaş arası çocuklarda sıklıkla duyulmasına karşın her yaşta bulunabilir. Genellikle ateş, kansızlık ve heyecan gibi kalbin hızlı çalışmasına neden olan durumlarda üfürüm şiddeti artar. Bu nedenler ortadan kalktığında üfürüm şiddeti azalır veya kaybolur. Ayrıca vücut pozisyonu ve solunumla da değişebilir. Hastaların çoğunda üfürüm bir ateşli hastalık nedeniyle doktora gittiklerinde farkedilir. Bununla birlikte, kalp hastalıkları ile ayırıcı tanısının yapılması gereklidir. Sıklıkla masum üfürümler yapısal kalp hastalığı zannedilebildiği gibi, bazen de organik kalp hastalıkları masum üfürüm zannedilerek tanı ve tedavide gecikmeye yol açarlar.

    Masum üfürüm tedavi ve izlem gerektirir mi ?

    Hiçbir tedavi gerektirmez. Birçok çocuk kardiyoloji merkezi, ekokardiyografi dahil tam bir kalp muayenesi yapıldıktan sonra, eğer hiçbir problem bulunmaz ise izlemeyi gereksiz görmektedir.

    Masum üfürüm olan çocuklarda nelere dikkat edilmeli ?

    Her sağlıklı çocukta dikkat edilecek noktalar dışında hiçbir şeye dikkat etmek gerekli değildir. Her çocuğun yaptığı gibi beden eğitimi veya sportif aktiviteleri kısıtlamasız yapmalıdır.

  • YEME BOZUKLUĞU VE YİYEREK RAHATLAMA ?

    Kilo problemi olan hastalarımızın nedenleri incelendiğinde, çoğunluğunda alınmış aşırı kilo yüklerinin kaynağı organik temelli nedenler (metabolizmanın yavaşlamış olması , haşimato hastalığı sonrası gelişen hipotiroidi, insülin direnci gelişmesi , genetik yatkınlıklar ve metabolik hastalıklar )den çok psikolojik nedenlerle aşırı gıda tüketimiyle karşılaşmaktayız. Organik nedenli kilo fazlalıklarını konunun dışında bıraktığımız da özellikle kadın hasta grubunda daha fazla karşımıza çıkan , erkek hastalarda nispeten daha az oranda gördüğümüz psikolojik kaynaklı aşırı yeme davranışı söz konusudur.Burada kişinin ihtiyacının çok üzerinde yemek tüketmesinden söz edilmektedir. 
    ‘Davranışa vurma’ diye nitelendirilen,kişinin hemen her kendini kötü hissettiğinde yemeye sarılması biçiminde ki ‘Yeme Eyleminin’ gerçekleştirdiğini görüyoruz.
    Kişiler mutsuzken, kırgınken , öfke krizlerinde ,ayrılıklar , dargınlıklar yaşadıklarında kendilerini nasıl teselli edeceklerini bilemeyip, çareyi yemekte buluyor . Eyleme vurma tarzında ki bu yemeler zaman içerisin de , sürekli tekrarlandığı için ve bu yeme ile geçen kriz süreçlerinin sıklığından, gece kalkıp yemelerden dolayı , kısa zamanda kişiler anormal kilolara ulaşıyorlar.
    Ardından da acı diyet reçetelerine sarılıyorlar , bazı kişiler ise bunu da yapamayıp kilo üzerine kilo ekleyerek her yıl daha fazla kilo alarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
    Yine bazı kişilerin yeme konusundaki bu tarz ‘’ Yeme Davranışı Bozukluklarının ‘’ psikolojik hastalıklar arasında önemli bir yeri olduğu biliniyor.
    Moral bozukluğu , kendini kötü hissetme , yoğun yalnızlık ve değersizlik duygusu ,boşluk hissi ve kendini nasıl sakinleştireceğini bilememe gibi anksiyetenin yoğun yaşandığı durumlarda içine düştükleri duygusal boşluğu doldurmak ve kendinlerini teselli etme yolu olarak buz dolabının başına kamp kurup gidip gelip aşırı derecede patlayıncaya kadar ve de tıkınırcasına yemek, yemek ve yemek ve yemek… 
    Hat da öyle ki gözü başka bir şey görmeksizin çılgınlar gibi yemek , özellikle endorfin kaynağı olarak bilinen çikolata ve türevlerine sıkıca sarılmak, kremalı pastalar ,börekler ,çörekler gibi ülkemizde çok sevilen bol şekerli / karbohidratlı besinleri yiyerek rahatlama eğilimi içine girmekten söz edilmektedir.

    Gece kalkıp yemelerin sürekli mevcut olduğu , tüm hırs ve öfkenin yiyeceklerden çıkarıldığı, kişinin yemek yiyerek rahatlamayı , iyi hissetmeyi adet haline getirdiği , öfkesini eritmeyi bu yolla sağladığı gerçektir.Kişi ne yazık ki dışarı yansıtamadığı duygularını , söyleyemediği içinde kalmış sözlerini ancak bu duyguları yiyerek, içinde tutabildiği bir durumdan söz edilir.
    Burada kişiler saldırır tarzda yiyerek , sorunlarını ve kendini üzen şeyleri de yok edip ,adeta problemlerini çözüyormuş gibi hissetmek , sıkıntısını gidermeye çalışmaktır yaptığı..
    Sonuçta günler aylar ve hat da yıllar boyunca bu şekilde davranmanın bedeli ciddi bir obezite sorunu olarak kişinin karşısında durmaktadır.
    Mevcut da başa çıkamadığı yaşam sorunlarına , belki de hepsinden daha vahim ve zorlu bir sorun daha eklenmiştir. Buna benzer bir yeme davranışını, çoğu kişi bu derece değilse de daha az oranda kendi hayatlarının zorlayıcı ve stresli bazı dönemlerinde kısa süreli deneyimlediklerini söyleyebilirler, bu normal sınırlar içerisinde sınırlandırılsa da patolojik yeme davranışı aynıdır.
    Bu tür bir yeme patolojisi dışında , ‘Patolojik Davranışa Vurmanın’ başka hallerinden bir veya bir kaçını da bazen birlik de de görebiliriz bu kişiler de.. kişilik problemleri vardır ve kişiyi fena halde bunaltmak da ve köşeye sıkışmış hissettirmektedir. Kişi kötü ve mutsuz dönemlerinde çılgınca örneğin aşırı alış verişe vurma ,bol alkol hat da uyuşturucu kullanma , karşı cinsle tutarsız ,ani cinsel ilişkiye girme , çok hızlı araba kullanma, çok aşırı ve kendine zarar verecek derecede aşırı ve sürekli egzersize yönelme gibi davranışa vurma biçimlerini de benimseyebileceği unutulmamalıdır.
    Yaşamındaki boşluğu doldurup , dönüp kendi içine bakmaya ve kendine tahammül etmeye dayanamayan kişinin , o anda kendisine en iyi geleceğini hissettiği davranışa gitmesi neredeyse kaçınılmazdır.
    Aşırıya kaçarak, davranışa- eyleme vurma ,boşluk hissini önlemek için yapmaktadır..
    Bu tür davranışa vurmalar arasında kişiyi en fazla zor durumda bırakanların başında şüphesiz aşırı yemek gelmektedir.
    Sonuçta giderek artan ve her yıl üzerine yenileri eklenen kilolar genç yaşta ki hastalarımızın sosyal yaşamını ,ilişkilerini olumsuz etkileyerek psikolojilerini daha da bozmakta ve ayrıca bir mutsuzluk hat da giderek depresyon sebebi olabilmektedir. Bu davranış şekliyle yıllarını geçirmiş hayatı boyunca elinde diyet listeleriyle yaşamış, neredeyse tüm hayatım diyet yaparak geçti diyen kişilerin sayısı hiç de az değildir.
    Yalnızca yemekle kalmayıp ,bir yandan da her gün çok sayıda sigara içerek hat da neredeyse sigarayı yiyerek yaşamak zorunda olmak sık rastlanan bir durum. ORAL BAĞIMLILIK olarak ifade edilen durum aşırı yemek yiyen kişinin aşırı sigara içmesini de içermektedir.
    Bir çok kişi kilo almaktan korktukları için sigarayı bırakamadıklarını söylerken, aslında bir çeşit aklileştirmeye gitmektedirler. 
    Sigaranın yemek yemeyi önleme açısından sanıldığı gibi kurtarıcı olmadığı açıktır. oral bağımlılıklar dediğimiz aşırı yeme, sigara- tütün içme gibi bağımlılıklardan erken yaşlarda kurtulmak , sağlıklı ve ihtiyacı kadar yiyerek mutlu yaşamak , hayatınızda değiştiremediğiniz , tahammül etmek de zorlandığınız sorunlara kendinize zarar vererek dayanmaya çalışmak yerine sorunlarınızı çözmeyi denemelisiniz.
    Kişilik bozukluğu, oral bağımlılık getiren kişilik gelişim dönemlerine saplanıp kalmış kişilerin psikoterapi yardımı alması, bedeninine daha iyi davranıp, kendini sevmeyi öğrenmesi ,kişinin kendisi için yapabileceğiniz en iyi şey olacaktır.

    Önemle dikkat çekilmesi gereken husus, kişileri yemeğe teşvik eden psikolojik alt yapılarının incelenerek, çözüme yönelik destekleyici veya dinamik terapi yaklaşımları ile ‘’Yeme Bozukluklarının’ çözümlenmeye çalışılması gerekmektedir.
    Kişilerin sorunlarından yiyerek kaçmaya çalışan, yanı sıra çoğu kez sigara da içerek ,şiddetle oral bağımlılık göstermelerinin temelinde yatan psikolojik sorunlara eğilmek yararlı olacaktır.

    Klinik Psikolog
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU

  • Tarım ilaçları ve çocuklar (pestisidler)

    Pestisidler hem tarımda hem de ev içinde kullanılabiliyor. Çocuk sağlığı için pestisidler oldukça önemli. Çünki çocuklar tarım ilaçlarının ve çeşitli böcek ilaçlarının etkilerine erişkinlerden çok daha duyarlı.Bunun sebeplerine ileriki paragraflarda daha uzun değineceğim.Çocuklar iki şekilde pestisidlerin etkisine maruz kalıyorlar.Birincisi ani zehirlenmeler,ikincisi ise uzun dönemli maruz kalma,zehirlenme.

    Önce akut (ani) zehirlenmeye bakalım;Dünyada senede 1 milyon kadar çocuğun pestisidlerle zehirlendiği biliniyor.Çoğu 6 yaşından küçük çocuklar.Bunların çoğu evde oluyor.Türkiyede’de gazete haberlerine baktığınız zaman çok fazla pestisid zehirlenmesi haberi görüyoruz.Çoğu zaman yanlışlıkla ortada kalan böcek ilaçlarını çocuklar içiyorlar ya da ellerine sıkıp ellerini ağızlarına sokuyorlar.Ani pestisid zehirlenmesinin sonuçları oldukça ağır.

    Uzun dönemli maruz kalma ise özellikle ülkemiz gibi tarım ilaçlarının kontolsüz kullanıldığı yerlerde oldukça sık oluyor.Bunların daha sıkı denetlendiği Avrupa birliğinde bile yılda 140.000 tona yakın tarım ilacı kullanıldığı ve kişi başına 280 grama yakın zehirli ilaç düştüğüne dair bir haber yayınlanmıştı gazetelerde son aylar içinde.

    Neden pestisidler çocukları daha çok etkiliyor?(Tüm çevresel zehirler için bu geçerli aslında)Bunun bir kaç farklı mekanizması var.

    1-Boyut

    Çevresel zehirlerin etkileri kilo başına solunan hava,içilen su,yenen yiyecek ile belirleniyor.

    Çocuklar boyut olarak daha küçükler ve kilo başına daha fazla hava soluyorlar,daha fazla su tüketiyorlar ve yemek yiyorlar.

    2-Fizyoloji

    Çocukların sinir sistemi gelişmekte olduğu için pestisidlerin zehirli etkilerine daha fazla hassas.

    Sindirim sistemi ve üriner sistemi daha az gelişmiş olduğu için toksik maddelerin atılımı daha güç oluyor.Vücudun kendini zehirlerden arındırması daha zor.

    3-Davranış

    Çocuklar yere daha yakınlar. Toprağa yakın oynamayı seviyorlar.Çimende oyun parklarında oynarken tarım ilaçlarına maruz kalabiliyorlar.Ayrıca herşeyi ağızlarına sokma olasılıkları daha fazla.

    Çocuklar pestisidlerle zehirlendiğinde neler oluyor?Akut yani acil zehirlenmede

    Başağrısı,başdönmesi,kas kasılması,halsizlik,bayılma,bulantıl kusma gibi belirtiler görülüyor. Fazla miktarda alınırsa ölümcül olabiliyor.

    Uzun dönemli ya da kronik zehirlenmelerde ise,anne karnında maruz kalındığında doğumsal defektler,organ hasarı ,öğrenme bozukluğu görülebiliyor.Ceninin beynini ciddi şekilde etkiliyor ( çünki bu ilaçlar zaten böceğin beynini etkileyerek öldürecek şekilde etki gösteriyorlar.)Büyüyen çocuk maruz kaldığında yine beyni etkileyebiliyor.Öğrenme bozukluklarına neden olabiliyor. Astıma neden olabiliyor.Ayrıca lösemi ve beyin tümörü ile başka çocukluk kanserlerine neden olabiliyor.

    Ne yapmalı?

    Bu konunun en önemli çözümü tarım ve sağlık politikalarından geçiyor.Tarım ilaçlarının iyi denetlenmesi ve kontollü olarak satılması gerekiyor.Türkiye’de herhangibir yerde tarım ilacı alıp istediğiniz gibi kullanabiliyorsunuz.Yine böcek ilaçları konusunda da denetleme gerekiyor.Böcek ilaçlarının da konrollü satılması önemli.

    Evdeki böcek ilaçlarının ve tarım ilaçlarının mutlaka kilitli dolaplarda durması çocukların ulaşamayacağından emin olmak gerekiyor.(Hiç o dolapları açmıyor gibi bahaneler doğru değil çünki çocukların ne yapacağı belli olmayabilir.)Yeni bir eve gidildiğinde yine bu zehirli maddelerin ya kaldırılması ya da çocuğun sürekli denetlenmesi gerekir (Ani zehirlenmelerin büyük bir kısmı çocuk olmayan evlere gidildiğinde oluyor.)

    Aldığımız meyve sebzeleri kontolsüz taım ilacı kullanmayan çiftçilerden alabilsek bu ideal olurdu ancak çoğu kez bu mümkün olmuyor.Organik besinlerde (organik kuralları sıkı sıkı uygulandığı takdirde) tarım ilacı hiç yok değil,ancak diğer besinlerden on kat daha az bulunuyor.O yüzden organik besinlerle beslenmek iyi bir çözüm olabilir.

    Aldığımız meyve ve sebzeleri ya kabuklarını soyarak yemek, ya da kabuklarını besin fırçasıyle fırçalayıp yemek tarım ilacı artıklarını atmak açısından anlamlı olabiliyor.

    Güzel,sağlıklı yemekler dileğiyle

  • SUÇLULUK DUYGUSUNU YENMEK

    İnsanoğlunu belki de en fazla zorlayan ve inciten duyguların başında gelir suçluluk duygusu..Örneğin ağır depresyon olgunlarında diğer depresyon bulguları yanı sıra, yoğun suçluluk duygusu gözlenir .Kişi oldukça alıngandır,aşırı düşünceli ,karamsar ,umutsuz ve takıntılı özellikleri vardır…
    Suçluluk duygusu aşırı katı ve yargılayıcı bir süper egonun hakim olduğu kişilik yapılarında ve kendine karşı aşırı eleştirel psikolojik zeminde öne çıkar ve ağır bir sıkıntı yaratır. Vicdani ve ahlaki açıdan kendine karşı aşırı sert ve yargılayıcı tutumlar sergileyen bu tür kişilik yapılarında şahıs kendine karşı son derece katı ve aşırı acımasızdır.
    Bireyin kendini suçlaması hayatında başkalarına karşı yanlışlar yaptığını düşünmesi ve bu durumdan da kendini affedememesinden köken almaktadır…kişinin kendine karşı sert ve esneklikten uzak tutumu söz konusudur.Ve kendini affedemeyen başkası değil yine kendisidir..
    Burada önemli olan, bireyin ‘’yanlış yaptığına dair inancıdır ‘’.Yanlışın bireyin kendisine veya başkalarına olumsuz etkilerinin olup olmadığı gerçeği veya başkalarının kişiyi gerçekten bizzat suçlamaları esas konu değildir..Onların kendisine cidden kırılmış , yada incinmiş olduğunu ve ötekilerinin hayatlarını mahvettiğini düşünür ve zarar verdiğine içtenlikle inanır ve sonuç da kendini berbat hisseder.Birde karşı taraf onu haklı yada haksız yere suçlarsa, bu durum suçluluk hissedeni daha da ezer.
    Realite de yaşanmış bir olumsuzluk olmasa bile, hatta incir çekirdeğini doldurmayacak bir vukuat söz konusu olsa bile kişi için çok büyük bir üzüntü kaynağıdır ve ölesiye kendini suçlu hissetmektedir.. Konunun muhattabı olan kişilerin kendisini asla affetmeyeceklerini düşünür.Sonuna kadar suçludur ve cezasını çekmelidir..
    Çünkü esasen kendini affedemeyen kişinin tam da kendisidir ve kendini şiddetle kötü hisseder. Suçlanma eğilimini tetikleyici olayı takıntılı şekilde bırakamaz, olanı unutup yoluna devam edemez. 
    Bazen gerçek de olan bir olay da yoktur ve yaşamın geneli , ilişkilerinin tümü, geçmiş yaşantılar,geçmiş konuşmalar, ona kendini suçlu hissettirir.
    Her şeyi ve herkesi, çocuklarını , eşini ,ailesini ,işini mahvetmiştir,her konuda başarısız ve ümitsizdir,ölmeyi bile isteyebilir. Kendini affettirme yolluna da gidemez, kişinin kendisinin cezayı hak ettiğine dair inancı çok yoğundur Cezalandırmayı da bizzat kendi kendisine yapar. 
    Kendisine karşı acımasız ve katı şekilde yaklaşır.Her gün yoğun sıkıntılarla boğuşur, kendisiyle mücadele etmek den yorgun düşer.Takıntılı düşünceleri de duruma eşlik ederse durum daha da ağırlaşır.Ağır OKB tabloları kişiyi depresyona soktuğunda suçluluk duyguları takıntılarla birlik de hayatı daha da çekilmez yapar.
    Kişi ne zaman sıradan sayılacak bir hata dahi yapsa, aynı döngü tekrar eder.Uzun süre hatasını unutamaz ve kendini yönelik suçlamaları yoğun olur ve de kendini çok kötü hisseder.
    Major depresyon gibi ağır ve şiddetli olgularda, suisit fikirlerin yoğun olduğu tablolarda yine suçluluk duyguları çok daha ağır ve hırpalayıcıdır . Şayet siz de zaman zaman kendinizi fazla suçlu hisseden bir kişilik yapısına sahipseniz ve bundan dolayı yaşamınız zorlaşıyorsa bu ağır, yargılayıcı ve eleştirel yapının, nereden kaynaklandığını araştırmak yardım almalısınız.
    Yine kendinize baktığınız da, öz güvenle ile ilgili sorunlar yaşadığınızı ve ötekinin onayını almadan kendinizi iyi hissedemediğinizi ve de kendi seçimlerinizi yapamadığınızı fark ediyorsanız sorun olabilir.
    Mükemmelliyetçilik, değersizlik ve yaşam ve insan ilişkileri ile ilgili derin kaygılar ve hiçbir konuda iyi olmadığı yeterince akıllı,güzel ve başarılı olmadığı düşüncesi yaygın olup ,kötü olaylar karşısında kendine karşı kızgınlık ve ardından da derin bir suçluluk duygusu geliştirebilir..
    Olumsuz sözleri ve düşünceleri aklından atamamak , olanlarla ilgili kendini bir türlü affedememek , sürekli depresif olmaya meyil göstermek ve yine kolayca endişelenir olmak. Daima kontrollü olma ihtiyacı olan,olayları ve insanları sürekli kontrol ederek, kendi iç dünyasında ki kontrol edemediği olumsuz duygu ve düşüncelerini bilinçdışı yansıtarak dengede kalma çabaları olan bireyler depresyona girdikleri dönemde kolayca suçlu hissedebilirler.
    Normal şartlarda bir kişi tarafından işlenmiş mühim bir hata varsa, kişi hatasını üstlenir,ciddi bir zarara sebep olduysa doğal olarak kendini suçlu hissedebilir ama özür diler, telafi ve onarma çabasına girer ve bu rahatsız edici suçluluk duygusundan uzaklaşarak, hadiseyi hayatından çıkartır. 
    Aşırı kendini suçlayıcı eleştirel yapıda, kişilik bozukluğu olan kişiler yada normal kişilik özelliklerinde ancak depresyon geçiren birilerinde ise dramatik seyreder. 
    Bu durumun tamamen aksi durum ise Antisosyal kişilik bozukluklarında rastlanır Bu kişilerin vicdanı duyguları hemen hiç gelişmemiş olup, ahlaki ve insanı değerleri yok gibidir. Acıma ,merhamet etme gibi özellikler bu kişilerin yapısında hiç barındırmadığı için başkalarının malına, canına çok ciddi zararlar verseler dahi asla, suçluluk duymazlar…
    Anti sosyal yapıların verdiği zararlar nasıl ki kabul edilemez ise, aşırı kendini suçlayıcı bir yapı da kendine karşı aşırı acımasızca yargılayıcı , öz sevgi ,saygı ve benlik değerlerini yok sayan ,kendini sevemeyen kişinin yardım ve desteğe ihtiyacı vardır …

    Klinik Psikolog 
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU

  • Çocuklarda uyku problemleri

    Çocuklarda uyku problemleri

    1-KABUSLAR

    Genellikle gecenin ikinci yarısında korkulu rüyalardır.Her yaşta çocukta olabilir.Gecede birden fazla kabus görülebilir.Stresli zamanlarda ve bir travma sonrası sıklaşabileceği gibi bazen bu tip bir neden olmadan da olabilir.Genellikle çocuğu uykudan uyandırır ve çocuk anne babanın varlığına ve rahatlatmasına ihtiyaç duyar.

    Kabus gören bir çocuğun yanına gidip rahatlatmak gerekir.Kabus bazen çocuğu çok sarsar gerçekten ayırmakta güçlük çekebilir.Rüyayı anlatması genellikle rahatlamasına yardımcı olur.

    2-GECE TERÖRÜ

    Gece terörü kabustan daha korkutucudur ancak kabuslar kadar sık rastlanmaz. Genellikle küçük çocuklarda görülür (en sık 1-4 yaş)Uykunun en derin safhasında olur genellikle bu da uyuduktan 1-2 saat sonradır.

    Gece terörü yaşayan çocuklar kontrol edilemez şekilde ağlayabilirler. Terleme,sarsılma hızlı nefes alma gibi belirtiler gösterebilirler. Genellikle şaşkındırlar.Bağırabilir tekme atabilir ya da boş boş bakabilirler. Sizi tanımıyor gibi davranabilirler.Bütün bunlar olurken genellikle uyanık değildirler.

    Gece terörü dönemleri 45 dakikaya kadar sürebilir.Arkasından hemen uykuya dalarlar (aslında hiç uyanmamışlardır.)Pek çok çocukta gelişim aşamaları içinde başka bir sebep olmaksınız olur ancak bazen stres travma ya da korkuların da yansıması olabilir.Genellikle gece terörü çocuklar tarafından hatırlanmaz.

    Gece terörü sırasında çocuğun yanında olup kendini yaralamasını engellemek gerekir aynı zamanda panic olmamak lazımdır.Çocuğu uyandırmaya gerek yoktur.Çocuğun genellikle kısa bir süre sonra mışıl mışıl uyumaya başlayacağı unutulmamalıdır.Çocuklar yorgun olup yeterince uyumadıklarında daha sık görülür. Gece terörü sık yaşandığında bir çocuk hekimine danışmakta fayda verdır.

    3-UYURGEZERLİK VE UYKUDA KONUŞMA

    Aynı gece terörü gibi çocuk derin uykudayken olur.Genellikle donuk bir bakışları olur,başkalarına yanıt vermeyebilir ve uyandırması güçtür.Çoğu zaman yatağa dönüp uyumaya devam eder ve kalktıklarını bile hatırlamazlar.Ailede başkalarında da genellikle vardır.

    Çocuğunuz uyurgezerse ortalığı tehlikelerden arındırıp gece takılıp düşmesini engellemek gerekir. Evin dış kapısı mutlaka kilitlenmelidir.Çocuğunuzu uyandırmaya gerek yoktur usulca yatağına yatmasına yardımcı olursanız uyumaya devam edecektir.

    Çok sık olursa ya da çocuğunuzun güvenliğini tehdit ediyorsa doktoruyla konuşmakta fayda vardır.

    Çocuğunuz yorgun ve uykusuzken bu tip durumlar daha sık yaşanacağından uyku düzenine dikkat etmekte fayda vardır.

    Dr. Beril Bayrak Bulucu

  • DİKKAT EKSİKLİĞİ, UNUTKANLIK VE BEYİN ETKİN KULLANMA YOLLARI

    DİKKAT EKSİKLİĞİ, UNUTKANLIK VE BEYİN ETKİN KULLANMA YOLLARI

    Dikkat eksikliği, son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz ancak ilaçsız çözüm yolları noktasında yeterince kaynak bulunamayan konuların başında geliyor. Günümüzde hem yetişkinlerin hem de çocuklarımızın başlıca problemlerinden bir tanesi dikkat eksikliği ve unutkanlık olarak karşımıza çıkmaktadır. 
    Dikkat eksikliği ve unutkanlık denildiği zaman akla gelen ilk organımız kuşkusuz beynimizdir. Beyin genel olarak iki ana bölümden oluşmaktadır: sağ lob ve sol lob. Son yıllarda yapılan araştırmalar bizlere beynin her iki lobunun farklı fonksiyonlarda etkin olduklarını göstermiştir. Sağ lob daha çok görsellik, bütünü görebilme, sanatsal faaliyetler gibi konularda etkinken, sol lobumuz ise daha çok akademik faaliyetler, dil öğrenimi, detayları görebilme gibi fonksiyonlarda etkindir. Dikkat eksikliğini gidermede ve unutkanlığı azaltmada temel faktör beynin her iki lobunun da aktif hale getirilmesidir. 
    İnsanların çok büyük bir çoğunluğunda beynin bir lobu baskın bir şekilde çalışmaktadır. Ya sağ lobumuz veya sol lobumuz aktif olarak çalışıyor. Her iki lobu da aktif hale getirebilmek ise unutkanlığı azaltmada ve dikkat eksikliğini gidermede temel teşkil etmektedir. 
    Birçok faktör incelenerek, kişide beynin hangi lobunun aktif olduğunu öğrenmek mümkündür. Bu faktörlerden bir kaçını sizlerle paylaşmak istiyorum. Örneğin eğer okul yıllarında sözel dersleri daha rahat kavrayıp öğreniyor idiyseniz, sıklıkla rüya görüyorsanız, gördüğünüz rüyaları net bir şekilde hatırlıyorsanız, takım oyunları oynamaktan hoşlanıyorsanız, konuşurken el-kol hareketlerini mimikleri jestleri fazlaca kullanıyorsanız, saat tahmini yaparken zorlanmıyorsanız, gördüğünüz bir yüzü kolay kolay unutmuyorsanız muhtemelen sizin sağ lobunuz aktif çalışıyordur. Bunun tersine okul yıllarında sayısal dersleri daha rahat kavrayıp öğreniyor idiyseniz, nadiren rüya görüyor ve net olarak rüyalarınızı hatırlayamıyorsanız, bireysel sporları yapmaktan daha çok keyif alıyorsanız, konuşurken beden dilinizi fazlaca kullanmıyorsanız, saat tahmini yaparken zorlanıyorsanız, kişilerin yüzlerini hatırlamakta zorluk çekiyor isimleri rahatlıkla hatırlıyorsanız bilin ki büyük bir ihtimalle sol lobunuz aktiftir. 
    Aslına bakmak gerekirse insanevladı doğduğu esnada beyninin her iki lobunu da aktif bir şekilde kullanır durumda doğmaktadır. Ancak yaşadığımız olaylar, durumlar, bunlara verilen tepkiler, dönütler vb şeylerle farkında olmadan bir lobumuzu aktif hale getirirken diğeri istemeden de olsa pasifleşmektedir. Örneğin küçük bir çocuğun resim yaptığını ve bundan ötürü çevresi tarafından övgü aldığını varsayalım. Doğal olarak bu çocuk, resim yapmayı sürdürecek ve bu eylem için kullandığı beyin lobu da (bu faaliyet için sağ lob) aktifleşmeye başlayacaktır. Yani burada “İşleyen demir ışıldar” sözü geçerli olmaktadır. Tabii olarak bunun tersi de geçerlidir. Yani bu durumda da “İşlemeyen demir paslanır” sözü hüküm sürmeye başlamaktadır.
    Fiziksel bir engelimiz yoksa ‘yürüme’ eylemi esnasında zorlanmayız. İki bacağımızı da kullanarak rahatlıkla bir yerden bir yere gidebiliriz ve bu faaliyet bizi çok zorlamaz. Ancak şöyle bir tabloyu zihninizde canlandırmanızı istiyorum. Doğuştan sağlıklı iki bacağa sahip olduğunuz halde tek bacakla yürümeyi size öğrettiklerini ve tek bacakla yürüdüğünüzü hayal edin. Hayatınız boyunca hep tek bacakla yürüdünüz. İki ayağınız olmasına karşın tek ayakla yani sıçrayarak bir yerden bir yere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Bu hem saçma hem gereksiz hem de çok yorucu bir faaliyet olurdu kuşkusuz. Çünkü sıçramak ciddi bir efor sarf etmenizi gerektirir. Aynı zamanda iki bacağınız varken birini kullanmamak en basit ifadeyle akılsızlık olurdu herhalde. Ama ne yapalım size öğretilen bu. Bu durumda yürüme eylemi kuşkusuz bir işkence gibi olacaktı. Bir yerden bir yere gitmek sizi ciddi sıkıntılara sokacaktı. 
    Aslında beynin bir lobunu aktif kullanıp diğerini atıl bırakmak da bu örnekteki tek ayakla yürümeye benziyor. Şimdi soru şu: İki beyin lobumuz varken bir tanesini kullanmak ve bu şekilde bir şeyler öğrenip hafızada tutmaya çalışmak ne kadar isabetli bir davranıştır? Eğer birisi size ikinci bacağınız olduğunu ve bunu yürüme eyleminde kullanabileceğinizi söyleseydi ve siz, doğuştan beri tek bacakla yürümeye alışan siz, kuşkusuz şunu diyecektiniz: “YÜRÜME EYLEMİ SANDIĞIM GİBİ DEĞİŞMİŞ; ASLINDA ÇOK BASİT BİR EYLEMMİŞ.”
    Şimdi size basit bir matematik sorusu sormak istiyorum. Ama gerçekten çok basit. 1+1 kaç eder? Cevap vermekten çekinmeyin, çünkü bunda bir oyun yok. Cevap çok basit: 2 eder. Ama bu, 2 sonucu neye göredir? Eğer 10 luk sistem için sorulmuşsa soru, cevap doğrudur. Ancak 10 luk sistem değil de mesela 2 lik sistemde sorulsaydı soru, cevap değişecekti. Şayet yanlış bilmiyorsam 2 lik sistemde bu sorunun yani 1+1 in cevabı 10 olmalı. (Matematikçi arkadaşlardan özür dileyelim.) Görüldüğü gibi “SİSTEM” değiştiğinde sonuç da değişiyor. Beynimizin de iki lobunu birlikte kullandığımızda “SİSTEM” değişecek ve doğal olarak da sonuç değişecek ve biz beynimizin aslında ne kadar da mükemmel işler başarabildiğini görebileceğiz. Tıpkı tek bacakla yürümeye alışmış kişinin iki bacakla da yürünebildiğini öğrendiği andaki şaşkınlığı ve sevinci gibi. 
    Dikkati geliştirmek, hafızayı güçlendirmek ve bu şekilde unutkanlığın önüne geçebilmek mümkündür. Burada önem arz eden birkaç kavram var. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum. 
    Dikkat ve hafıza konusunda belki de önem derecesi en büyük olan kavram görsellik. Bir bilgi görsel hale geldiğinde unutma olayı da büyük oranda azalır. İkinci önemli kavram ise duygulardır. Hatıraların zihinde kalması ve yıllar sonra da hatırlanabilmesindeki en önemli nokta yoğun yaşanan duygulardır. Burada iki soru sormak istiyorum. 
    Birincisi: On gün önce akşam yemeğinde ne yediniz? 
    İkincisi: Çocukluk yıllarınızda zihninizde kalan anılarınız var mı? 
    Yaptığım seminerlerde katılımcılara genellikle bu iki soruyu sorarım. İlk soruyu katılanların çok büyük bir çoğunluğu hatırlamazken, ikinci soruya hayır yanıtını veren yani ‘ben çocukluğumla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum’ diyen bir tek kişiye bile rastlamadım. Biri on gün öncesine ait bir soru; biri yıllar öncesine. Sizce neden böyle olmaktadır? İşte bu sorunun cevabı yukarıda bahsettiğim kavramda gizli, yani duygular da. İşin içine duygu girdiğinde unutma olayı neredeyse sıfırlanır. Hele bir de yaşanan duygu – olumlu veya olumsuz – yoğunsa unutma neredeyse hiç olmaz. 
    Bir diğer kavram ise farklılıktır. On gün öncesi, yemeği başbakanla yeseydiniz veya çok sevdiğiniz bir sanatçıyla yeseydiniz unutur muydunuz acaba? Farklılık bizim dikkatimizi çeken en önemli şeydir. Çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanlık alanda tamamen mora bürünmüş bir çam ağacı görsek sanırım dikkatimizi hemen çeker ve o ağacın resmini çekmek isteriz. Bunun gibi size birisi kedi gördüğünü söylese bu, dikkatimizi çekmez. Ancak bu, konuşan bir kedi olsaydı ve bunu gerçekten görseydik, o anı hayatımız boyunca hatırlayacak ve önümüze gelen herkese anlatacaktık. İki ağaç/kedi arasındaki tek fark, farklılıktır. Farklı olan akılda kalır.
    Tüm bunların yanında ve ötesinde bir kavram daha var. O da tekrar. Öğrenmede, hafızaya almada tekrar olmazsa olmaz şartlardan biridir. Eğer bir şeyleri öğrenmekse amacımız mutlaka tekrar yapmak zorundayız. Burada vurgulamak istediğim şey şu: Dikkatimizi geliştirir ve beynimizin iki lobunu da aktif hale getirebilirsek yapmamız gereken tekrar sayısı ciddi oranda düşmeye başlar. Az zamanda daha kalıcı öğrenmeler gerçekleştirebiliriz.
    Şimdi de yapılabilecek birkaç şeyden bahsederek yazıyı bitirmek istiyorum. Ancak bu yapılacak şeyler için bir şartım var; süreklilik istiyorum. Söyleyeceğim şeyleri HER GÜN tekrarlamanız gerekiyor. Söz dediğinizi duydum galiba. Peki devam ediyorum öyleyse.
    Birinci olarak yatmadan önce her gece dik bir şekilde bir yere oturun ve o günü hatırlama çalışması yapın, ama geriye doğru. Daha doğrusu akşamdan sabaha doğru yapın. Kendinize şu soruyu sorun sürekli; “Az önce ne yaptım?” Bu soruya verdiğiniz cevapla ilgili mümkün olduğunca detay düşünmeyi de unutmayın. Yani “Az önce ne yaptım?” sorusunun karşılığı film seyrettimse filmi şöyle bir gözünüzden geçirin; olayları, konuyu düşünün; aktörü, aktristi düşünün vs. Maç seyrettiyseniz skoru düşünün; golleri kim attı, goller kaçıncı dakikada atıldı vs yi düşünün. Ta ki sabah kalktığınız an’a kadar hatırlamayı sürdürün.
    İkinci olarak ters elinizle işler yapın. Örneğin her gün 15 dakika ters elinizle yazı yazın. Süre tutun ve her gün daha çok kelime yazmaya çalışın ve daha düzgün yazmaya da tabi. Hemen her işinizi arada bir ters el ile yapın. Çayın şekerini ters elle karıştırın mesela, kapıyı ters elle açın, makasla ters elle kesme yapın vb. Unutmayın beyin çaprazlama çalışır. Yani sağ elinizle iş yaparken sol lob, sol elinizle iş yaparken sağ lob çalışır. 
    Üçüncü olarak günlük işlerinizde değişiklikler yapın. Örneğin işe gittiğiniz yolu değiştirin, dolmuştan bir durak önce inin, odanızın şeklini arada bir değiştirin vb. değişikliklerle beynin farklı çalışmasını sağlayın.
    Dördüncü olarak duyularınızı devreye sokun. Marketten veya pazardan bir şeyler alırken onları koklayın. Domatesi, salatalığı, biberi vs yi koklayın. Şekillerini inceleyin. Emin olun ki birçok güzellikler keşfedeceksiniz. Bir şey yerken hop diye ağzınıza atmadan önce bakın, dokunun, koklayın. En azından size Rızık Veren’i de anma şansı yakalamış olursunuz belki. 
    Son olarak televizyon denen illetten uzak durun. En azından seyretme zamanınızı azaltın. Beyni en çok atıllaştıran şey televizyon vb şeylerdir. 
    Ve bol bol kitap okuyun. 
    SAĞLIK VE ESENLİK DİLEKLERİMLE..
    HOŞÇA KALIN..

  • Sebebini anlamadığınız mutsuzluk hali… Yoksa Depresyonda mısınız?

    Sebebini anlamadığınız mutsuzluk hali… Yoksa Depresyonda mısınız?

    Çoğu kişiden zaman zaman duyduğunuz bir cümledir bu aslında: Sebebini bilmiyorum, hayatımda her şey güzel gidiyor ama çok mutsuzum. Bu yaşadığımız negatif duygudurumuna hemen “depresyon” yaftası yapıştırmamak için öncelikle işin bir derinine inelim.

    Depresyon dediğimiz durum bir mod hali ya da geçici bir üzüntü değil ciddi bir psikiyatrik rahatsızlıktır. En az iki hafta boyunca kişide sadece mod düşüklüğü, mutsuzluk ya da keyifsizlik görülmez; bunun yanında yaşam enerjisinin kaybolduğu, konsantrasyon güçlüğü yaşadığı, eskiden zevk aldığı aktivitelerden artık keyif almadığı, kilo verdiği/ aldığı, uyku ve iştah düzeninin değiştiği ya da zaman zaman ölüm düşüncelerinin yoğunlaştığı bir yaşam belirir. Bu belirtiler kişinin hem sosyal hem de kişisel yaşantısını ciddi derecede etkiler. Baş etmek adına bir uzman ile birlikte psikoterapi ya da daha ciddi ve daha ağır seyreden majör depresyon dönemlerinde psikiyatrik ilaç tedavisi + psikoterapi önerilmektedir.

    Distimik bozukluk ya da kronik depresyon denilen süreçlerde ise kişinin günlük yaşamı etkilenmez. Daha hafif şiddetle seyreden distimi tanısı koyulması için kişide en az 2 sene ve daha fazla zamandır görülüyor olması gereklidir.

    Bunun yanında “bu günlerde biraz keyfisizim” “hiçbir şey yapasım yok” “çok mutsuzum son zamanlarda” gibi cümleler yukarı belirtilen öğelerle eşleşmiyorsa merak etmeyin depresyonda değilsiniz. Kendinizi mutsuz hissettiğiniz zamandan itibaren günlük hayat akışınıza baktığınız zaman mutlaka stres faktörlerinizin (iş yoğunluğu, maddi sıkıntı, sınavlar, evde huzursuzluk, kavga- tartışma vs.) arttığını ve bunlarla baş etme becerilerinde başarı gösteremediğinizi göreceksiniz. Bu gibi üzüntü ve sıkıntı halleri için bir uzmandan destek alıp baş etme becerilerinizi arttırabilirsiniz. Keyifli günler dilerim.

  • Çocuklarda kabızlık

    Çocuklarda kabızlık

    Kabızlık çocuklarda gittikçe daha sık görülmeye başlayan bir problem.Yanlış beslenme alışkanlıklarının etkisi yadsınamaz.Çocuklarda kabızlığın nasıl oluştuğuna ve sebeplerine şöyle bir bakalım.

    Kabızlık çocuklarda karın ağrısının en sık sebebi.Kabızlığın ise en sık görülen iki nedeni var. Birisi “dışkısını tutma” diğeri de beslenme ilgili sebebler.Çocuklar tuvalet eğitimi sırasında yaşadıkları korku ve stresten dolayı büyük tuvaletlerini tutmaya başlayabiliryorlar. Bu da zamanla hem bir alışkanlığa dönüşüyor hem de bir kısır döngünün oluşmasına sebeb oluyor.Tuttukça ,dışarı çıkmaları daha da zorlaşıyor ve daha fazla tutmaya başlıyorlar.Bazı çocuklarda ev dışındaki tuvaletlere gitmek istemediklerinden dolayı ya da ev dışı ortamlarda da tutma başlıyor ve daha sonra alışkanlık haline gelebiliyor.Dışkısını tutma çocuklarda oldukça sık görülüyor.Bunu engellemek için de tuvalet eğitimi sürecine özellikle dikkat etmek ve ne zaman olduğu değil nasıl olduğunun çok daha önemli olduğunu unutmamak gerek.Tutmaya bağlı kabızlığın en iyi tedavisi düzenli tuvalet alışkanlıkları yerleştirmek ve zeytinyağı! Evet 4 yaşından büyük çocuklarda günde bir kaç kaşık zeytinyağı oldukça etkili oluyor. Bir de tabii tuvalete gitmekle ilgili endişeyi azaltmak,bu konuda konuşmak da etkili olabilir.

    İkinci en önemli sebep beslenme alışkanlıkları. Normal bağırsak hareketleri için alınan nişasta lif dengesinin yerinde olması ve yeterli sıvı alınması gerekiyor. Çocukların makarna pilava düşkünlükleri,sebze ve salata yememeleri kabızlıklarının en önemli sebebi.Nişasta çok lif az olduğu zaman dışkı çok katı bir hale geliyor.Çocuklar kiloları başına bir gram lif almalılar.Fazlası demir emilimini engelleyebiliyor.Birinci yıldan sonra yedikleri ekmeğin yarısı beyaz yarısı esmer olabilir.

    Bir de kabızlığın oldukça nadir görülen sebepleri var.Örneğin rectal bölgedeki sinir ağlarının tam gelişmemiş olmasından kaynaklanan hirschprung hastalığı.Bu hastalığın en önemli belirtilerinden biri doğumdan sonra bebeğin 48 saatten fazla kaka yapmaması ve rectal bölgeden ateş ölçümü sırasında kaka yapabilmesi.Bu hastalıkta ameliyatla çözüm gerekiyor. Yine sinir sistemi ile ilgili bazı hastalıklar da kabızlık yapabiliyor ve çok nadir de olsa celiac hastalığı bile kabızla seyredebiliyor.

    Ancak tüm bunlar çok nadir.Kabızlığın en sık görülen nedeni daha önce de belirttiğim gibi dışkı tutma ve beslenme problemleri.Çocuklarda çoğu kabızlıkta ilaca başvurmadan çözüm bulmak mümkün. Zamanında ve duyarlı bir tuvalet eğitimi çok önemli.Çocuklar yeterince sıvı tüketmeli,nişasta lif oranına dikkat edilmeli.Yeşil sebze ve salatalara alıştırılmaya çalışılıp makarna pilavda aşırıya kaçmamalı.Tahılların yarısı beyaz yarısı esmer tüketilmeli.Bir de çocuklar günün belli saatinde tuvalet rutinine alıştırılmalı.

    Bunlara yanıt vermeyen çocuklarda ise ilaç niyetine zeytinyağı (4 yaşından sonra) ,kayısı erik kompostosu ya da püresi ile kuru meyveler kullanılabilir.

    Sevgiyle büyüsünler

  • Kabakulak hastalığı

    Kabakulak viral bir hastalıktır. Rubulavirüs diye bir virus nedeniyle olur.

    Virüs vücuda burun ya da boğaz yoluyla girer.Belirtileri 10 gün kadar surer.

    Tükürük bezlerinde şişme ve ağrıya neden olur. Genellikle parotis bezi etkilenir.İki yanak da oldukça şiş görünür.Ateş 39-40 derecelere varabilir.Başağrısı,kulak ağrısı,yutarken ya da ağzı açarken ağrı duyulabilir.Özellikle portakal suyu gibi ekşi şeyler yemek ya da içmek ağrıya neden olabilir.Kaslarda ve eklemlerde ağrı ve yorgunluk bitkinlik hissedilebilir.Nadiren memenjit,orşit (testislerde iltihap) pankreatit gibi ağır tablolara neden olabilir.

    Bazı çocuklar hiç belirti vermeden de hastalık geçirebilirler.Aşılı çocuklarda da hastalık oldukça hafif seyredebilir.,

    Hastalığın kuluçka dönemi 16-18 gündür.25 güne kadar uzayabilir.

    Semptomların başlamasından 2 gün önceden başlayarak ,hastalığın 5-9 uncu gününe kadar hastalık bulaştırılabilir.

    Aşı

    Kabakulak aşısı MMR (kızamık kızamıkçık kabakulak ) aşısı olarak verilir.İlk dozu 12-15 ay ikinci dozu ise 4-6 yaş arası yapılır.

    Enfeksiyon başladıktan sonra etkili değildir ancak henüz çocuk mikropla enfekte olmamışsa korumada etkili olabilir.Çevrede ya da okullarda kabakulak vakaları görüldüğünde aşılandırmanın hızlandırılması ve 4 yaş üstü tüm çocukların iki doz aşı olduklarından emin olunması gerekir.

    Aşıya rağmen kabakulak görülebilmekte ancak şiddeti genellikle daha az olmaktadır.

    Çocuklarınız 4 yaşın üstünde ve ikinci aşılarını olmadılarsa bir an evvel olmalarında fayda var.

  • İLKOKUL DÖNEMİNDE ÇOCUKLARLA İLETİŞİM NASIL OLMALIDIR ?

    İLKOKUL DÖNEMİNDE ÇOCUKLARLA İLETİŞİM NASIL OLMALIDIR ?

    Okula başlamış çocuklarla iletişim süreci ise ayrıca bir çaba gerektirmektedir. Okula başlayan çocuğun iletişimi artık yakın çevresiyle sınırlı değildir. Okulda birlikte olduğu insanlarla geçirdiği vakitlerde olumlu veya olumsuz bir çok olay ve davranışlarla karşılaşmaya başlar. Çocuk, okulda karşılaştığı birçok olay karşısında sevinç, üzüntü veya korku gibi duyguları yaşar. Peki anne ve baba olarak gün içerisinde, uzun süre ayrı kaldığınız, duygu ve düşünceler yüküyle eve gelen çocuklarımızla nasıl bir iletişim kurmalıyız? Öğrenciliğin getirdiği ödev yapma, erken yatma, kalkma, sınav hazırlığı gibi sorumlulukların üstesinden gelmesi için çocuğumuza nasıl destek olmalıyız? Yanlış ve yetersiz iletişim aile ve çocuk arasında sorunlara yol açmaktadır. 

    Etkili İletişim İçin Neler Gereklidir?

    1- Aktif dinleme: İletişimin temel bir tamamlayıcısıdır. Aktif bir dinleyici olduğunuzda; çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini paylaşma ihtiyacı ve arzusu olduğunu kabul edersiniz ve anlayışlı davranırsınız. Aktif dinlemeyi öğrenen anne ve babalar, çocuklarının duygularını daha iyi anladıkça sıcacık ilişkiler kurulacaktır. Korkmayın, çocuklarınız hangi yaşta olursa olsun onları kucaklayın ve sarılın. Anne baba olarak sizi model alan çocuklarınıza tatlı dilinizle, etkin dinlemenizle, onlara duyduğunuz saygı ve sevgiyi göstererek örnek olun. Her çocuk değerlidir ve her çocuk kendisini anlayan, sorunlarına yanıt bulan, sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşan bir aile ortamında yetişmek ister. Çocuklarınızı bir birey olarak kabul edin o zaman iletişiminiz daha sağlıklı olacaktır.

    Aktif Bir Dinleyici Olabilmek İçin:

    • Dinlemek için zaman ayırın. Dikkat dağıtan ögelere mümkün olduğunca engel olun. Çocuğunuzun söylemeye çalıştığını duymak ve anlamak için bunu istemeniz ve o anda çocuğun duyduğu endişeler konusunda ona yardıma açık olmanız gerekir. Bazı anne-baba ve çocuklar yatma zamanından önce en iyi iletişim kurduklarını veya akşam yemeği sırasında paylaşımda bulunduklarını keşfetmişlerdir.

    • Kendi düşünce ve bakış açınızı bir yana bırakıp, kendinizi çocuğunuzdan bilgi alacak şekilde hazırlayın. Tüm dikkatinizi ona yöneltin ve deneyimlerini anlayabilmek için kendinizi onun yerine koyun. Onun düşüncelerine değer verdiğinizi ve onları önemli bulduğunuzu hissettirin ve onun bakış açısına karşı duyarlı olun.

    • Duyduğunuz mesajı dinleyin, özetleyin ve çocuğunuza tekrarlayın. Buna yansıtıcı dinleme denir. Uygun bir zamanda, onun size neyi söylemeye çalıştığına ait düşüncelerinizi sakin bir şekilde belirtin. Duyduğunuzu aynen tekrarlamayın, çocuğunuzun ne düşünüyor ve hissediyor olabileceğini derinlemesine ele alın. Unutmayın ki, söylenen sözler doğru ve tam mesajlar olmayabilir.

    • Altta yatan mesajlar çocuğunuzun duygularını, korkularını ve endişelerini içerebilir. Bu duyguları isimlendirin. (Bana korkuyorsun üzgünsün… kızgınsın… mutlusun gibi gibi geliyor.)

    • Çocuğunuz konuşurken göz kontağınızı sürdürün. Başınızı sallayarak ara sıra “Evet.. Anlıyorum…” gibi tarafsız tepkiler katarak ilginizi gösterin. Konuşmayı sürdürmesi için onu teşvik edin. Bunlar pasif tepkiler olarak gözükseler de, iletişimin önemli birer parçasıdırlar.

    • Kendi fikir ve beklentilerinizle uyuşmasa da çocuğunuzun söylediklerini kabul edin ve saygı gösterin. Bunu çocuğunuzun ifade ettiklerine dikkatinizi yönelterek, söylediklerini eleştirmeyerek, yargılamayarak ve engellemeyerek yapabilirsiniz. 

    • Karşılaştığı problemleri çözmesi için çocuğunuza olanaklar yaratın. Cesaretlendirin ve kendisine yol gösterin.

    • Aktif dinleme yöntemi, çocuğunuzun kendi duygularını daha iyi anlamasına ve olumsuz duygularından daha az korkmasına yardımcı olacak, çocuğunuzla aranızda köprüler kurulacak ve sıcak bağlar oluşturacaktır. Ayrıca çocuğunuzun kendi problemlerini çözmesi, davranış ve duyguları üzerinde daha fazla kontrol kazanması açısından yararlı olacaktır. Çocuğunuz sizi aktif bir dinleyici olarak gördüğünde, sizi ve başkalarını dinlemeye daha istekli olacaktır.Bu kapı aralayıcılar ve konuşmaya teşvik ediciler, çocuğunuzun sizinle iletişim kurması için güçlü bir kolaylaştırıcı olabilirler. Çocukları konuşmaya başlamak ya da devam etmek için cesaretlendirirler. Bunlar ayrıca topu kendi sahalarında tutmalarını sağlarlar. Topu ondan kapmanıza etki etmeyeceği gibi, soru sorarak, tavsiye vererek, güven aşılayarak ya da buna benzer şeyler yaparak kendi fikirlerinizi ona dayamanıza etki etmezler. Bu kapı aralayıcılar size ait fikirleri ve düşünceleri tamamen iletişim sürecinin dışında bırakır.Çocuğu kabullendiğiniz ve bir birey olarak ona saygı duyduğunuz mesajını taşır, etkileri ise şöyledir:“Ne hissettiğini söyleme hakkına sahipsin.”“Duygu ve düşüncelerine saygı duyuyorum.”

    2- Kabul Dili: Çocukların içine kapanıklığını giderir. Kendileri hakkında en kötü şeyleri bile anlatırken rahat olduklarını belirtirler- yaptıkları ya da hissettikleri ne olursa olsun. Ebeveynler çocuklarını kabullendiklerini içten bir şekilde kelimelere döktüklerinde çocuklar üzerinde şaşırtıcı bir etki yaratırlar . Bazı çocuklar ilkokula başladıklarında okulda yaşadıkları olumlu ya da olumsuz olayları anne-babalarına anlatmayı tercih etmeyebilirler. Böyle durumlarda çocukların hislerine ya da problemlerine yanıt vermenin en yapıcı ve etkili yöntemlerinden bir tanesi basit kapı aralayıcı dediğimiz sorular diğer bir deyişle “daha fazlasını söylemeye yönelticilerdir” bunlar, ebeveynlerin kendi fikirlerini, yargılarını ya da hislerini iletmeyen ama çocuğu kendi fikirlerini, yargılarını ve duygularını paylaşması için teşvik eden tepkilerdir. Çocuğa kapıları açarlar ve onu konuşmaya davet ederler. Bunların en basitleri aşağıdaki tarafsız tepkilerdir:
    “Anlıyorum.” “Oh.”“Hımm.”“Buna ne dersin?”“İlginç.”“Gerçekten mi?”“Yapma ya”
    “Sahi mi?”“Öyle yaptın ha”“Öyle mi?”

    3- Ben Dili – Sihirli Dil
    Genellikle bizler iletişimde “sen dili”ni kullanırız. Sen iletileri duygu ifade etmez Genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. 
    Örneğin: “Konuşma artık” “Yapmamalısın “ “Yaramazlık yapıyorsun “ 
    Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti “SEN İLETİSİ”nden “BEN İLETİSİ” ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur.
    •Eğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm.
    •Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum.
    Gerçekten de çocuktan beklediğimiz davranışların oluşmasında “ben dili”nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz.

    Ben dili çocuğun anne babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk- ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez. Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa: “Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın” demek mi doğrudur; yoksa “hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşlarınla birlikte olmana izin verebilirim.” demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder.

    Daha sağlıklı bir iletişim kurmak ve sağlıklı bireyler yetiştirmek için neler yapılmalı;
    Çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini dikkate alın. Okulda yaşadığı veya tanık olduğu bir olay karşısındaki duygularını açıklamasını isteyin. “ Korktun mu” , “ Heyecanlandın mı” veya “ Mutlu oldun mu” gibi yönlendirici sorularla ne hissettiklerini açıklamasına yardımcı olabilirsiniz. Zamanla duygularını rahatlıkla ve doğru olarak ifade etmesini öğrenecektir.

    Başardıkları için ödüllendirin, doğru davranışlarını övün.

    Çocukları gerektiği zaman eleştirmekten kaçınmayın. Kişiliğini değil hatalı olan davranışını eleştirin. Eleştirirken “ben” dilini kullanın. “Masamı toplamadığın için kendime çalışacak alan bulamıyorum” cümlesi tehdit içermeyen bir cümledir. Çocuk tarafından hatası kolay kabul edilir bir davranıştır ve “ Masanı dağıttığımı fark etmedim” gibi yanıtlar gelecektir.
    Çocukları dinlerken, onu dinlediğinizi hissettiren “ hı hı “, “evet”, “dinliyorum” gibi ifadeler kullanın. Sessiz dinliyorsanız çocuğa bakmalı, onun konuşmasını yüreklendirmelisiniz. Yeni şeyler söylemek yerine anlattıklarını kısa özetler ile tekrarlayabilirsiniz.
    Genel sorular yerine daha özel sorular sorun. “Bu gün okul nasıldı” yerine “ Bugün sunduğun fen bilgisi deneyi nasıl sonuçlandı” gibi
    Öğüt vermek yerine, onun sıkıntılarına benzer sıkıntıları yaşamışsanız bunu paylaşmanız ve anlatmanız daha faydalı olacaktır. Yaşadığı sıkıntıların herkes tarafından yaşandığını yalnızca ona özgü olmadığını bilmesi onu rahatlatacaktır.