Yazar: C8H

  • İnfantil spazm veya west sendromu

    İnfantil spazm hangi yaşta görülür?

    Yaşamın ilk yılı içinde görüle epileptik nöbetlerin % 52’si infantil spazmlardır.

    Yaş ve cinsiyet ayırımı nedir?

    Erkek çocuklarda 2 kat daha fazladır.

    Başlangıç yaşı sıklıkla 4-6. Aylar arasındadır. Nadir olarak 9.aydan sonra ortaya çıkar.

    Nöbetler nasıl fark edilir?

    Nöbetler boyun, gövde , kol ve bacak kaslarının genellikle simetrik ani kasılmaları şeklinde olup çok tipiktir. Bu kasılmalar genellikle ani ve kısa sürelidir. Kasılmalar öne, arkaya veya karışık şekilde olabilir. Bazen spazmlar yani kasılmalar sadece başın öne doğru kasılması şeklinde de olabilir ve gözden kaçabilir.

    Spazmlar sırasında solunum düzensizlikleri ve kasılma sonunda bebekte şiddetli ağlamalar görülebilir.

    İnfantil spazm veya West sendromunun nedenleri nelerdir?

    İnfantil spazmın nedeni bazı hastalarda yapılan araştırmalar sonucu gösterilebilir. Ancak bazı hastalardaki nedenini elimizdeki mevcut radyolojik, biyokimyasal ve metabolik testler ile göstermek mümkün değildir. Doğum öncesi nedenler içinde en sık görülenler annenin gebelik sırasında yaşadığı ve bebeği etkileyen hastalıkları, ilaç kullanımları, kanamalar, enfeksiyonlar, genetik kromozomal bozukluklardır.

    Gebelik sonrası sorunlar için sıklıkla görülen nedenler içinde prematüreliğe bağlı yaşanabilen solunum sistemi yetmezliği ve beyin kanaması gibi problemler, zor doğum gibi doğum travmaları, beynin oksijenlenmesi ve kan dolaşımındaki yetersizlik sonucu hasar görmesi sayılabilir.

    Ayrıca doğumsal metabolik hastalıkların erken bulgusu infantil spazmdır. Mutlaka her hasta bu yönüyle tetkik edilmelidir.

    Hastalık nasıl teşhis edilir?

    Klinik ve elektroensefalografik (EEG) bulguları hastalığın teşhis edilmesinde çok önemlidir. Nedenleri araştırırken hastalarda mutlaka beyin görüntülemesi mümkünse beyin manyetik rezonans (MRG) ile yapılmalıdır. Hastalık başlangıç döneminde infantil kolik denilen bebeklerin gaz sancısı ile karıştırılabilir.

    Teşhis ne kadar erken konulursa hastalığın beyin üzerine olası tahribayları mümkün olduğunca azaltılabilir.

    Tedavisi nasıl yapılır?

    Tedavide çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. ACTH (kortizon) tedavisi, Vigabatrin, uygun vakalarda Valproik asit, ek olarak B6 (piridoksin) tedavisi hastanın klinik, EEG bulguları ve altta yatan nedenin özelliğine göre çocuk nöroloğu tarafından önerilir.

    Tedavi başlangıcında sık aralıklarla izlenmesi gereken bebekte EEG bulguları hastalığın seyri konusunda en önemli rehberdir.

    Hastalığın seyri nasıl olabilir?

    Hastalığın nedeni , tedaviye cevabı etkiler. Herhangi bir nedenin bulunamadığı ve nörolojik gelişimin yeterli olduğu bebeklerde iyimser olabilmek mümkündür.

    West sendromlu bir bebeğin tamamen normal olma ihtimali çok yüksek oranda olmasa da onları bir çaresizlikte beklememektedir. Gerçekçi değerlendirmeler ile ailelerin eğitilmesi son derece önemlidir. Ailenin bilgilenmesi ve bilinçli davranması uzun süre alabilir. Ayrıca yıllarca sürebilecek rehabilitasyon, hem fiziksel hem zihinsel gelişimin desteklenmesi için çok önemlidir ve aksatılmaması gereken tedavidir.

  • Takıntılar

    Takıntılar

    Obsesif-kompulsif bozukluk (takıntı hastalığı): Gölge yönümüz Freud’un id veya altben dediği hayvansı yöne enzer. Saplantı zorlantı bozukluğu anlamına gelen OKB’de gölgesinden aşırı korkma söz konusudur. Bir nevi ruhsal bağışıklık sistemi arızasıdır. Tanrısal yön olan süperegomuzun gölgeyi kabullenememesinden kaynaklanır. En az kir obsesiflerde bulunur ancak ruh fazla beyaz renkte olduğundan fazla kir gösterir. 

    Obsesif kişilik bozukluğu: Kendini çok eksik, dünyayı da bu nedenle çok güvensiz hissedenlerin telafi çabasıdır Bağımlı kişilikten farkı, yalnızlıktan çok belirsizlikten korkulması ve buna yönelik savunma farkıdır. Araflığın eksikliğini ve belirsizliğini cennetin tamlığına çevirme isteğidir. Gölge ile bütünleşemeyip meleksi veya çocuksu bir dünya kurma arayışıdır. Vicdan kalibrasyon arızası nedeniyle fazlasıyla suçlu hissedildiğinden inisiyatif çok zor ya da telafi için gereksiz yere fazla kullanılır. Bu durum da büyük enerji kaybına yol açar. Yasak meyveye eğilim veya mizah genellikle az olsa da bir grubunda telafi amacıyla çoktur.

  • Domuz gribi aşısı yapılmalı mı yapılmamalı mı ?

    Domuz gribi aşısı yapılmalı mı yapılmamalı mı ?

    Merhaba sevgili anne ve babalar,

    Okullardan evlere, siz velilere, imzalanıp geri gönderilecek “Uygun buluyorum, çocuğuma aşı yapılsın / Uygun bulmuyorum, çocuğuma aşı yapılmasın” yazılı kağıtlar geldi ve halk deyişiyle zurnanın zırt dediği yere geldik. Acaba ne yapmalı, nasıl karar vermeli?

    Dilerseniz 15 gündür sizlerden aldığım telefonlardaki sorularla bir oto-röportaj şeklinde yazayım bu konudaki görüşlerimi de.

    – Bir gazete “Aşı doktorları da ikiye böldü” diye manşet atmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    O gazeteyi özellikle satın aldım ve orta sayfadaki haberi dikkatle okudum: Dokuz kişiye sormuşlar, altısı profesör ikisi uzman olan sekiz doktor aşının yapılmasının doğru olduğunu bilimsel gerekçelerle belirtmişler. Bir, evet bir tek kişi (ne tesadüf ki hasta tedavi eden bir doktor değil, bir farmakoloji profesörü) ise kendisinin de aşılanmayacağını (zaten risk grubunda değil çünkü hasta muayene etmiyor) çocuklarını da aşılatmayacağını söylüyor. Gerekçesi ise bilimsel olmadığı gibi trajikomik bence: “Başbakan aşılanmıyorsa bir bildiği vardır herhalde”. Düşünebiliyor musunuz, bir bilim insanının referansı, dayanağı – başbakan da olsa – konuyla ilgili bilimsel farkındalığı olması gerekmeyen bir politikacı!..

    Bence bu habere ancak “Aşı hakkında farklı düşünen profesör de var” başlığı yakışırdı. Çünkü gazetenin kullandığı “…ikiye böldü” başlığı, bu konuda derin bilgi sahibi, ya da uzman olan doktorların yarısı değilse de önemli bir kısmının (örneğin hiç değilse % 20’sinin) aşıya karşı olduğu izlenimini uyandırmıyor mu sizce de?

    – Peki, sade vatandaş, milyonlarca anne baba ne yapsın, kime inansın?

    Konunun uzmanlarına elbette. Yani tüm meslek yaşamları boyunca aşılar yapmış, aşıların kimi yan etkilerini (dolayısı ile sıklıklarını veya enderliklerini de) birebir gözlemiş, bu konuda birçok kongre ve sempozyuma katılmış olan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanları ile konunun bilimini yapan Enfeksiyon Hastalıkları, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları, Halk Sağlığı, Mikrobiyoloji, İmmünoloji ve Viroloji Profesörlerine kulak vermek gerekir (söylediklerini mantık süzgecimizden geçirerek elbette). Bu uzmanlardan bir tek öğretim üyesi aşının aleyhinde bir görüş belirtmemiştir medyada veya benim izleyebildiğim kadarı ile internette.

    Peki, kimlerdir aşı karşıtı kıvılcımı çakanlar? İki kişi, bir Göğüs Hastalıkları (A.R.K.), bir de Kadın Hastalıkları ve Doğum (E.O.) Profesörü. Kimlerdir önemli destekçileri? İki kişi, bir Farmakoloji Profesörü (C.T.), bir de Üroloji Uzmanı Sağlık Eski Bakanı (O.D.). Sorarım size prostat sorunu olan bir kişi, bir ürologa mı danışır bir çocuk hastalıkları uzmanına mı? Adet düzensizliği olan bir hanım, bir kadın hastalıkları ve doğum profesörünün fikrini mi alır bir immünoloji ve viroloji profesörünün mü?

    Bu konuda gerçek anlamda otorite olan, hemen hemen hepsi Pandemi Bilim Kurulu üyesi kişilerin isimleri aşağıdadır. Onur ve gurur duyarak belirtmeliyim ki 2-8. sıradakiler, birebir bilgi ve görüşlerine ulaşabildiğim Hacettepe Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşlarımdır:

    1- Prof. Dr. Selim Badur: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı
    2- Prof. Dr. Mehmet Ceyhan: Hacettepe Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    3- Prof. Dr. Serhat Ünal: Hacettepe Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    4- Prof. Dr. Levent Akın: Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Bilim Dalı
    5- Prof. Dr. Gaye Usluer: Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği Başkanı, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı http://www.gazetevan.com/haber_detayi.asp?id=3081
    6- Prof. Dr. Volkan Korten: Marmara Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı
    7- Prof. Dr. Mustafa Hacımustafaoğlu: Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı http://bianet.org/bianet/saglik/117919-domuz-gribi-asisi-guvenli-mi
    8- Doç. Dr. Ümit Kartoğlu: Halk Sağlığı Uzmanı,Bilimsel Danışman – Dünya Sağlık Örgütü Aşı ve Biyolojik Ürünler Departmanı, AşıGϋvenliği ve Standartları Birimi, Cenevre. http://www.taraf.com.tr/haber/43087.htm Kalitesi,
    9- Prof. Dr. Mustafa Bakır: Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    Bu bilim insanlarının isimlerini belirtmekteki amacım okuyucuların internet aracılığıyla onların görüşlerine de ulaşabilmelerini kolaylaştırmaktır (örneğin Google’a “Selim Badur, domuz gribi aşısı” yazıp aramak yeterli olur).

    – Aşı hakkında kamuoyunda çok çeşitli spekülasyonlar var. Aşıların çok hızlı hazırlandığı, dördüncü faz çalışmaları yapılmadan piyasaya sürülüp uygulamaya geçildiği söyleniyor. Ne dersiniz bu konuda?

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) grip aşısı üreticilerine dedi ki, “Siz mevsimsel grip aşısı üretiminizi 15 temmuza kadar bitirin, bütün tesislerinizi domuz gribi aşısı için hazırlayın.” 15 temmuzda başlayan bu süreç ağustos sonunda bitti ve hazırlanan aşılara süratle onay verildi. Şu anda hızla yayılan bir salgın var, “Niye hızlı onay verildi?” diyemez kimse. “Bekleyelim bakalım hastalık yükü ve ölümler çok artarsa aşılamaya başlarız” deme lüksü olamaz kimsenin. Çünkü o zaman iş işten geçmiş olabilir.

    Yeni ilaç ve aşı gibi ürünlerin kullanımı ile ilgili yapılan klinik çalışmalar dört evrede yapılır, bu doğru. Ama dördüncü yani son evre, aşı ya da ilacın piyasaya çıktıktan sonra, yani kullanıma girmesiyle başlayan bir izleme araştırmasıdır. Bu evrede ürünün güvenirliği (kısa ve uzun dönemde oluşabilecek istenmeyen etkiler) ile ilgili bilgi toplanır. Dördüncü evrede ürün zaten aktif olarak toplumda yaygın olarak kullanıldığından, I-III. evre klinik çalışmalarda karşılaşılan zaman ve denek sayısı gibi kısıntılar olmaksızın yapılır. Bu nedenle toplumun tüm kesimleri hakkında önemli bilgiler toplanabilir. Sonuçlara göre ürün ya güvenli bir kimliğe bürünür, ya da kimi durumlarda yasal düzenleyici kurum tarafından yasaklanır. Bu nedenlerle, “Pandemik İnfluenza A aşısının 4. faz çalışması yapılmadı, onun için aşı güvensiz, yapılmasında sakıncalar var” tartışması klinik çalışmalar hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan kişilerin yapacağı tartışmalardır. Aşının piyasaya çıkıp, yaygın olarak uygulanmaya başlanması 4. evre klinik çalışmanın ta kendisidir başka bir deyişle.

    – Bizim aşılarımızdaki adjuvan maddesi ile ilgili şeyler de söylendi. ABD’de adjuvansız aşı kullanılıyormuş. Nedir adjuvan? Bir zararı var mı?

    ABD’deki ilaçlar, ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) onayından geçtikten sonra kullanılabiliyor. Avrupa’da ise ilaçları Avrupa İlaç Ajansı (EMEA) onaylıyor. Bunların dışında her ülke, kendi ilaç ruhsatını kendisi veriyor. FDA, insanlar aşı yaptırmaktan çekinmesin, psikolojik etkisi olmasın diye yıllardır adjuvan, yani Türkiye’de de yan etkileri tartışılan alüminyum veya skualen içeren aşıları onaylamıyor. EMEA ise onaylıyor. Aynı durum, domuz gribi aşısında da geçerli; adjuvan içeren aşıları FDA onaylamazken, EMEA onayladı.

    Antijen dediğimiz şey virüsün insanda bağışıklık uyandıran bir parçası. Virüs ilk görüldüğünde ABD mevsimsel grip aşısı gibi 15 mikrogram antijen içeren aşılar istedi. Ancak virüs hızla yayılınca DSÖ, aşı firmalarından bağışıklık arttırıcı adjuvanlı aşı üretmelerini istedi. Çünkü antijen ihtiyacı da arttı. Oysa tüm dünya için 4 milyar doz aşı üretmeye yetecek virüs antijeni yoktu. Bunun üzerine 7 ve 3.5 mikrogramlık antijen içeren, adjuvanla güçlendirilmiş aşılar üretildi. Halen dünyadaki virüs antijeninin % 40’ına sahip olan ABD ve Avustralya dışında dünyanın bütün ülkeleri adjuvanlı aşı kullanıyor.

    Adjuvan maddesi, aşılara koruyuculuğun artırılması için katılıyor. Bu maddenin olmadığı bir aşının koruyuculuğu daha az. Ayrıca koruma süresi de az. Oysa bir salgında aşının etkisinin daha yüksek olması istenir. ABD’deki aşılar tüm yaş gruplarına 3 hafta ara ile 2 doz yapıldığı halde yüzde 70-80 koruyor. Halbuki bizim kullandığımız adjuvanlı aşı tek dozla (10 yaş altına iki doz yapılacak) yüzde 95 ile 98 arasında etkinliği olan bir aşıdır. Virüs mutasyona uğrayabilir deniyor ya, bizim kullandığımız aşı bunların bir kısmında da etkili. Virüs mutasyona uğrarsa ABD’deki aşının etkisi daha az olacak. Dünya Sağlık Örgütü de Avrupa’nın şu an kullandığı, bizde de uygulanmakta ulan skualen adjuvanlı aşının içeriğini onayladı. Öte yandan Avrupa’da Novartis firmasının ürettiği bir mevsimsel grip aşısı içinde aynı adjuvan var. Bu aşı(Chiron, FLUAD) 12 yıldır Avrupa ülkelerinde 40 milyon doz kullanıldı. Bununla ilgili hiç bir ciddi bir yan etki olmadı. Yalnızca adjuvansız aşıya oranla biraz daha sıkça hafif yerel yan etkilere yol açabiliyor. Yani kolda hafif ağrı,kızarıklık, şişlik yapabiliyor. ABD’nin kullandığı aşı ise hem pahalı, hem her yaşa iki doz uygulanıyor, hem de biraz daha az koruyor.

    Özetle günümüzde, bilimsel veriler, adjuvanli ve adjuvansız aşılar arasında “güvenlik” açışından bir fark olmadığını ortaya koymaktadır, her iki tip aşının da çok iyi güvenlik kaydı vardır.

    – ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) neden skualen adjuvanlı aşıya onay vermiyor?

    Skualen bitkiler, hayvanlar ve insanlarda bulanan ve doğal yolla oluşan bir maddedir. Her insanın karaciğerinde üretilir ve kan dolaşımında bulunur.

    Skualen ayrıca çeşitli besinlerde, kozmetik ürünlerde, reçetesiz satılan çeşitli ilaçlarda, ve sağlık ürünlerinde bulunur.
    Skualen ticari amaçla balık yağından (özellikle de köpekbalığı karaciğeri yağından) üretilir. Ecza ürünlerinde ve aşılarda bulunan skualen bu kaynaktan saflaştırılarak edilir.

    Birkaç kişi, 1. Körfez Savaşına katılan askerlerin yaşadığı bazı sağlık sorunları ile bu askerlere uygulanmış olan aşılarda skualen bulunma ihtimali arasında bir bağlantı kurmaya çalışmıştır.

    Yayınlanan bir bildiride şarbon aşısı uygulanan bazı eski askerlerde anti-skualen antikorları geliştiği ve bu antikorların özürlülüklere neden olduğu ileri sürülmüştür.

    Bu gün, bu askerlere uygulanmış olan aşılara skualen eklenmediği bilinmektedir ve söz konusu bağlantıyı ileri süren raporun teknik yetersizlikleri çeşitli yayınlarda açıklanmıştır. Askerlerin sağlık sorunlarının ise kum böceği öldürücü haşere ilaçları ve benzeri kimyasallara maruz kalmaktan kaynaklandığı düşünülmüştür. Bu tür yanlış iddiaların toplumdaki olumsuz etkisini çok iyi bilen FDA kurumu da aşılanan insan sayısı olabildiğince fazla olsun diye adjuvanlı aşıya onay vermemiştir.

    – Bir de aşılardaki cıva içeriğinden söz ediliyor. Neden cıva var ve zararlı mı?

    Yine zamanla yarış nedeniyle 4 milyar tek dozluk enjektörde hazır aşı üretilemeyeceği için 10’ar dozluk şişecikler içinde üretim yapıldı. Bu nedenle aşıyı bakteri ve mantar bulaşmasından korumak için cıva ekleniyor (yıllardır çoklu doz tüm aşılara eklendiği gibi). Birileri kalkıp “Bu aşıyı çocuklarınıza yaptırırsanız cıva zehirlenmesi olur” diyor. İki tür cıva var, biri etil biri metil. Zehirlenme yapan metil cıva. Aşıda kullanılan etil cıva. Kimyasal formülleri ayrı. Oysa Boğaz’dan veya İzmir Körfezinden tutup yediğiniz balıkta daha çok vardır etil cıva ve en geç 1 haftada vücuttan tamamen atılır.

    Aşıların içerisinde bulunan etil cıva miktarı Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiği sınır içerisinde. Etil cıva 1930’lu yıllardan bu yana aşılarda güvenle kullanılıyor. Komplo teoricilerini üzecek bir bilgi de vereyim ABD’de hem cıvasız tek dozluk enjektör içinde aşı var ve kullanılıyor, hem de çok dozluk cıva içeren aşı. Çünkü ABD bile tüm nüfusuna yetecek tek dozluk üretimi bu kısa sürede sağlayamadı.

    – Aşının neden olabileceği söylenilen Guillain-Barré Sendromu nedir? Bu söylem gerçek mi?

    Bu sendrom, el ve ayak parmak uçlarından başlayan kuvvet, his kaybı ile gelişen, gittikçe ilerleyen bir tablo. Hastaların bir kısmı geri dönebiliyor, tamamen iyileşebiliyor ama az bir kısmı ölebiliyor da. Eğer aşı olmaz da grip geçirirseniz Guillain-Barré Sendromu olma riskiniz var. Sendromun tek nedeni grip değil, pekçok farklı enfeksiyon bunu tetikleyebiliyor. Aşıda böyle bir riskten bahsediliyor ama aşınınki teorik olarak bahsedilen bir risk. Bunun var olduğunu gösteren hiçbir bilimsel çalışma yok. Kaldı ki tüm çalışmalar da olmadığını söylüyor. Ama şunu biliyoruz; tersi doğru olsaydı bile, grip geçirirseniz ister mevsimsel ister domuz gribi, Guillain-Barré Sendromu olma riskiniz çok daha yüksek. Sırf bunu önlemek için bile aşının olunması gerek.

    – Bir Sağlık Eski Bakanı “Aşının prospektüsünde gebelere yapmayın yazıyor” diyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

    Yanlış bilgi. Doğrusu ise şu:

    “4.6 Pregnancy and lactation
    There are currently no data available on the use of Focetria in pregnancy. Data from pregnant women vaccinated with different inactivated non-adjuvanted seasonal vaccines do not suggest malformations or fetal or neonatal toxicity.
    An animal study with H5N1 mock-up vaccine did not indicate reproductive toxicity (see section 5.3).
    The use of Focetria may be considered during pregnancy if this is thought to be necessary, taking into account official recommendations.
    Focetria may be used in lactating women”
    http://www.emea.europa.eu/humandocs/PDFs/EPAR/focetria/spc/emea-spc-h385en.pdf

    Doğru özet tercümesini ise şöyle yapabiliriz:

    “ Yeni aşının gebelerde kullanımı ile ilgili henüz yeterli veri yoktur (Nasıl olsun ki? Gebelerde hiçbir aşı ve ilaç için klinik çalışma yapılamamaktadır – SP).

    Çeşitli adjuvansız mevsimsel grip aşıları gebelerde güvenle kullanılmaktadır.
    Bir H5N1 (kuş gribi virüsü) aşısıyla yapılan hayvan çalışmasında üreme toksisitesi (cenine verilen bir zarar) saptanmamıştır.
    Gerekli olduğu düşünülürse, resmi öneriler göz önünde bulundurularak adjuvanlı yeni aşının gebelerde kullanımı düşünülebilir.”
    DSÖ Stratejik Bağışıklama Uzmanları Grubu (SAGE – Strategic Advisory Group of Experts on Immunization) gebelerle ilgili şöyle diyor:
    “Pregnant women (2% of the world’s population).

    This group appears to be at increased risk for severe disease, potentially resulting in spontaneous abortion and/or death, especially during the second and third trimesters of pregnancy. Inactivated nonadjuvanted vaccines similar to most seasonal influenza vaccines are considered the preferred option given the extensive safety data on their use in pregnant women. However, if such a product is not available, pregnant women should be vaccinated with another pandemic infl uenza vaccine available at that time, for example, an adjuvanted inactivated infl uenza vaccine or a live attenuated infl uenza vaccine.”
    24 JULY 2009, 84th YEAR / 24 JUILLET 2009, 84e ANNÉE
    No. 30, 2009, 84, 301–308
    http://www.who.int/wer

    Yine özetlersek:
    “ Gebelerin hastalığı ağır geçirme düşük yapma ve ölüm riski yüksektir.
    Tercihen adjuvansız aşı ile aşılanmalıdırlar.
    Ancak, adjuvansız aşı bulunamıyorsa var olan başka bir aşı ile, örneğin adjuvanlı inaktive aşı veya – hatta – zayıflatılmış canlı grip virüsü aşısı ile aşılanmalıdırlar.

    Allah aşkına bir insan tüm bunları okuyup da nasıl “Ben demiyorum, aşıyı üreten firma diyor bu aşıyı gebelere yapmayın diye” sonucuna varabilir ben anlayamıyorum doğrusu (özellikle en çok ölenler çocuklar ve gebelerken).
    Aslında üzülerek anlıyorum, insan yaşamı hiçe sayılarak politika yapılıyor. Sonra da hiç sıkılmadan “Aşı olmasınlar. Salgından korunmak için düzgün beslensinler, zeytinyağlı yesinler. Haa kırmızı et de yesinler. Islak saçla sokağa çıkmasınlar, banyolarını akşamdan yapsınlar” deniliyor. TV muhabiri el yıkamayı anımsatınca da “Çok hasta, gripli biriyle tokalaşılırsa eller de yıkanır tabii” diye bitiriliyor.

    – Sağlık bakanlığımız gebelere şu an için ne öneriyor?

    Sağlık Bakanlığımız şunu söylüyor:

    Dünya Sağlık Örgütü’nün aşı uzmanlar komitesi (SAGE) tarafından halen dünyadaki ruhsatlı pandemik H1N1 aşılarının gebelerde uygulanabileceğine ilişkin bir karar alınmıştır. Adjuvanlı aşının gebelerde kullanılması mümkündür. 20 haftalık gebelik süresini tamamlamış gebeler, adjuvanlı aşı ile aşılanabilirler. Ülkemizde adjuvansız aşı uygulamasına Aralık 2009 başında başlanacaktır.
    Bebeği 20 haftalıktan küçük gebelere de istekli olmaları ve onam formu imzalamaları durumunda adjuvanlı aşının yapılabileceğini de belirtiyor.

    – Aynı politikacı “Aşının prospektüsünde 4 yaşın altına yapılmaz yazıyor” diyor…

    İşte Focetria (şu anda uygulanmakta olan aşı) prospektüsünün ilgili bölümü ve kaynağımız (yoruma gerek var mı?):
    “Children and adolescents 6 months to 8 years of age: (6 aydan 8 yaşa çocuklarda: …)
    One dose of 0.5 ml at an elected date.
    A second dose of vaccine should be given after an interval of at least three weeks.”
    http://www.emea.europa.eu/humandocs/PDFs/EPAR/focetria/spc/emea-spc-h385en.pdf

    – Aşı konusunda görüş bildiren dernek veya kuruluşlar var mı?

    Elbette var.

    Aşı risk gruplarına mutlaka yapılmalı diyenler:
    – Dünya sağlık Örgütü (WHO)
    – Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC)
    – Amerika Aşı Uygulamaları Danışma Kurulu (ACIP)
    – Türk Tabipleri Birliği (TTB)
    – Enfeksiyon Hastalıkları Derneği
    – Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanları Derneği (EKMUD)
    – Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK)
    – Halk Sağlığı Uzmanları Derneği
    – Türk Toraks derneği

    Aşı yapılmamalı diyenler:
    Ben olumsuz bir tek dernek veya kuruluş görüşü duymadım, okumadım.

    – Risk gurupları kimlerden oluşuyor?

    SAGE listesi şöyle:
    1. Sağlık personeli (temel sağlık altyapısının korunması için; onlara bir şey olursa hastalara kim bakacak?)
    2. Gebe kadınlar
    3. 6 ay üzeri süregen (kronik) hastalığı olanlar (astım, şeker, böbrek, kalp hastalıkları – hipertansiyon hariç – ve aşırı obezite gibi diğer süregen durumlar
    4. Sağlıklı genç yetişkinler (15-49 yaş arası)
    5. Sağlıklı çocuklar
    6. 49 yaş üzeri ve 65 yaş altı sağlıklı nüfus
    7. 65 yaş üzeri sağlıklı yetişkinler

    Türkiye’de önce sağlık çalışanları aşılandı. Aşısı eksik olanlar sağlık ocaklarına giderek hala aşılanabilirler.
    Halen 6 ay – 5 yaş grubu sağlıklı çocuklar ile 6 ay üzeri her yaşta kronik (süregen) hastalığı olanlar aşılanıyorlar. Herhangi bir belgeye, rapora gerek yok. Aile veya toplum sağlığı merkezine, ya da sağlık ocağına gidip ne hastalığı olduğunu söylemek yeterli.
    Sırada ilköğretim öğrencileri var. Umarım olabildiğince erken başlanır aşılanmalarına, çünkü salgının hızı giderek artıyor.
    Sonra da sıra diğer gruplara gelecek.

    – Aşının kontrendikasyonları (yapılmaması gereken durumlar) nelerdir?

    Anaflaktik reaksiyon şiddetlinde yumurta alerjisi olanlar, lateks (kauçuk) veya aşı bileşenlerine alerjisi olanlar, daha önce mevsimsel grip aşısı ile şiddetli alerjik reaksiyon geçirenler ve önceden Guillain-Barré Sendromu geçirmiş kimselere pandemi aşısı yapılmamalıdır.

    – Bu virüsün özelliği nedir?
    Çok hızlı yayılan, hafif hastalık yapan bir virüs söz konusu. Ama influenza virüslerinde yapı değiştirme özelliği olduğu için, çok süratle bu virüs ölümcül ve ağır hastalık yapan bir virüse dönüşebilir. Kuş gribi ağır hastalık yapıyordu ama insanlara kolay kolay bulaşmıyordu. Bu virüs ağır hastalık yapmıyor ama çabuk bulaşıyor. Bu virüsün çabuk bulaşma, kuş gribinin ağır hastalık yapma özelliği biraraya gelirse, bu tehlikeli olur. Influenza virüsleri bu tarz evlilikleri aralarında çok kolay yapıyorlar. Korkulan senaryo da o aslında. Bakanın “Üç bin kişi ölecek” gibi açıklamaları, kafadan uydurma, sayısal değerler değil. Matematik modeller var. Bu virüsün yayılma hızı bilinip öyle hesaplanıyor.

    – Son sözünüz nedir topluma?
    Pandemi aşısı güvenlidir ve koruyuculuğu çok yüksektir. Ailelerin çocuklarını bir an önce aşılatarak korumalarını öneriyorum. Sağlık Bakanlığının velilere ilettiği onam formundaki yan etkilerden çok nadir görülenler gözlerini korkutmasın çünkü gerçekten çok nadir (1/10.000-1.000.00 dozda) görülme sıklıkları.

    Şöyle bir örnekle bitireyim sözlerimi: Diyelim gece ıssız bir sokakta bir cani elinde koca bir bıçakla sizi kovalıyor. Yakalarsa büyük olasılıkla öldürecek. Köşe başına geldiğinizde bir taksiyi müşteri bekler buldunuz. Hemen binip oradan uzaklaşır mısınız, yoksa “Ya şoför çok beceriksizse, bir trafik kazası geçirip ölürsem” diye düşünüp yaya mı devam edersiniz yolunuza? Durum bundan ibarettir bence…

    Az önce NTV’de Prof. Dr. Volkan Korten (canım arkadaşım) aynen şöyle söyledi: “Bu salgın iki durumda kırılır. Ülke nüfusumuzun yarısı aşılanınca ya da yarısı hastalığı geçirince (35 milyon hastanın kaç kayba yol açabileceğini düşünmek içimi üşütüyor – SP). Aşı konusunda doktorlar arasında görüş ayrılığı filan yok. Konudan anlayan herkes net bir biçimde aşının yanında, bir tek istisna bile yok. Konudan anlamayanlar aşıya karşı, bunun da bir önemi yok.

    Sevgi ve sağlıkla kalın…

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Anksiyete ya da Türkçe ifadesiyle bunaltı veya kaygı bedenimizde oluşan ağrının ruhsal benzeridir. Bedenimizde ağrı olduğu zaman nasıl yaklaşılıyorsa şiddetli ve ataklar (nöbetler) halinde gelen bir bunaltı bozukluğu olan panik bozukluğuna da öyle yaklaşılmalıdır. Bedenimizde ağrı olduğu zaman tıbben yapılması gerekenler şunlardır: 

    • Ağrının kaynağını bulmak
    • Ağrıya neden olan alta yatan hastalığı düzeltmeye çalışmak
    • Ağrıyı geçirmek veya dindirmeye çalışmak
    • Hastayı mümkün olduğu kadar normal (ağrı öncesi) yaşamına döndürmek

    Ruhumuzda nöbetler halinde gelen şiddetli ağrı benzeri olan panik anksiyetesinde de yapılacaklar hemen hemen aynıdır (Belki de tek fark panik ataklarından sonra kişi eskisinden de iyi bir konuma gelebilir): Önce bu bunaltının ruhsal durumdaki hangi denge bozucu etkiden kaynaklandığını bulmak, mümkün olduğu kadar düzeltmek ve bunaltıyı dindirmek. Panik bozukluğunda bu amaçlar doğrultusunda: İlaç tedavileri (Kimyasal etki ve her ne kadar önemi yeterince anlaşılmasa da plasebo etkiyi birlikte içerir.) Psikoterapiler (Genel tıptaki cerrahi tedavilerin, reanimasyon ve rehabilitasyon hizmetlerinin psikiyatrideki versiyonu gibi görülebilir.) İlaç tedavileri altta yatan denge bozucu durumları gerçek anlamda tedavi edemese de epeyce yatıştırabilir. Ağrı kesici benzeri anksiyete giderici etkileri de söz konusudur. Panik bozukluğunda antidepresan Özellikle SSRI diye adlandırılan serotonin geri alımını baskılayan antidepresanlar ve başta alprozolam olmak üzere benzodiyazepin grubu anksiyolitik ilaçlar kullanılır. Panik bozukluğunda her iki ilacın birlikte kullanılması daha bütüncül bir etki yapar. Antidepresan ilaç diş ağrısındaki antibiyotik, anksiyolitik ilaç da ağrı kesici gibi iş görür. Nasıl ki diş ağrısında sadece ilaçlar yeterli olmuyorsa panik tedavisinde de cerrahi müdahaleyi andıran psikoterapi de mutlaka yer almalı ve sıklıkla birlikte uygulanmalıdır. İlaçların rahatlatmasının psikoterapiye de katkısı vardır. Altta yatan ve ruhsal ağrıya neden olan dengesizliklerin giderilmesindepsikoterapi ilaçtan çok daha önemli bir yer tutar.Panik bozukluğu ve eşlik eden agorafobi tedavisinde günümüzde en etkili tedavi yöntemi olarak yapılandırılmış bir formatta sunulan bilişsel-davranışçı psikoterapiler önerilmektedir. Kısmen yapılandırılmış psikodinamik tedavilerde giderek daha fazla tedavide yerini almaktadır. Genelde uygulanan ise bu tedavilerin bütüncül veya eklektik biçimde tedaviye katılmasıdır. Hipnoz gibi diğer yöntemleri de kullananlar vardır.Benim uyguladığım tedaviler bu tedavi yaklaşımlarının Jungçu bir temelde ve bütüncül bir anlayışla yapılandırılmış tedavilerdir. Aşırı derecede kimyasallaşan tıbbın ve çağımızın hızlı ve pragmatik imajlarının etkisiyle küreselleşen tüm toplumlarda hap benzeri yapılandırılmış terapilere daha olumlu bakılmaktadır. JYKDT (Jungçu Yönelimli Kısa Destekleyici Terapi)adını verdiğim uygulamamda hem bilişsel hem de psikodinamik yaklaşımlar yapılandırılmış ve bütüncül bir biçimde hız ve etkinliği arttıracak ve özgün bir nitelikte bir araya getirilmiştir. Hem bilişsel davranışçı, hem de psikodinamik eğitim temelim olmasına ve her iki tedavi yöntemlerini de daha önce denememe rağmen en hızlı ve efektif yaklaşımları JYKDT uygulamalarımda aldığımı sübjektif de olsa ifade etmek isterim. Bu farkı ise psikiyatrinin üç büyük kurucusundan biri olan ve bir İsviçreli olsa da görüşleri Türk ve Doğu kültürüne oldukça yakın olan Jungçu temele borçluyum.Jung diğer psikiyatri akımlarının tersine psikiyatrik rahatsızlıklara gebelik benzeri olumlu bir anlam da atfeder. Ona göre ruhsal hastalıklar büyük oranda içsel bir gelişimi de ihtiva eder ve tıpkı gebelik gibi ruhun yeniden ve daha güçlü bir biçimde olgunlaşıp doğumunu da gerçekleştirmeye çalışmasının da bir sonucudur. Kendi benzetmemle ifade etmeye çalışırsam Jung’a göre psikiyatrik hastalıklar bu anlamda gebelikte görülen sıkıntılara, bu hastalıklarda görülen bunaltı ise kemiklerin sağlıklı büyümesi sırasında oluşan büyüme ağrıları gibi olumlu durumların geçici sıkıntılarına benzetilebilir. Özellikle panik bozukluğu buna tipik bir örnektir. Bilinçdışımızda bulunan ve tıpkı bir bilge gibi işlev gören koruyucu sistemler, ruhumuzu bir deprem dede gibi deprem simülasyon evine sokarak ruhumuzu olası depremlerden korumak için kentsel dönüşüme sokmaya çalışmaktadır. Panik atakları tıpkı simülasyon evi deneyimi gibi bizi öldürmeden ve delirmeden yalnızca korku vererek ciddi ruhsal depremlere hazır ol uyarısı verme amaçlı gözükmektedir.Özetle başta panik bozukluğu olmak üzere tüm psikiyatrik rahatsızlıklara bu gözle bakıldığında ve danışana da terapide bu yönde bir navigasyon hizmeti verildiğinde ve kişi kendi özgün kişilik özelliklerine doğru yönlendirildiğinde tedavi çok daha olumlu etkilenmektedir. (Not: Jung hakkında daha fazla bilgi edinmek için bu sitede Jungçu terapiler üzerine yazdığım yazıdan da yararlanabilirsiniz.)

  • UÇUŞ FOBİSİ İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

    UÇUŞ FOBİSİ İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

    Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, sizi daha uçağa binmeden hatta uçağa binme düşüncesi geldiğinde dahi kaygıya sevk eden bu fobi ile baş etmek aslında düşündüğünüz kadar zor değil.

    İşte size Uçuş Fobisi ile ilgili bir kaç küçük bilgi ve yararlı ipuçları;

    Korku ve kaygı, insanın varlığını sürdürebilmesi için gerekli ve işlevsel duygulardır. Eğer bu duygular hiç olmasaydı, karşıdan hızla gelen bir araba karşısında, muhtemelen kılımızı bile kıpırdatmadan yolumuzda ilerleyecektik. Korku ve kaygının normal bir seyirde devam etmesi bizim hayatta kalmamız için önemliyken, aşırı olması hayatımızı zorlaştırır. Tıpkı uçuştan korkan kişiler gibi. Özellikle işi gereği sık seyahat etmesi gereken çalışanlar ya da uçağa binemediği için otobüs kullanmayı tercih edip saatlerce yol çeken insanların hayat kalitelerini azalttığı bir gerçektir. Uçuş korkusu ilk başta hafif bir kaygı ile başlarken, daha sonra kalp çarpıntısı, terleme, nefes darlığı, boğulma hissi, uyuşma, karıncalanma, mide bulantısı gibi pek çok semptom yaşamanıza neden olur.

    Uçuş fobisi, genetik olarak pek çok etkene de bağlı olmakla birlikte özetle titiz, mükemmelliyetçi, kontrolcü kişilerde ve genellikle 20 ile 40 yaş arasında sık olarak rastlanır. Fobiyi tetikleyen en büyük etken, uçak kazalarının medyada uzun süre yer bulmasıdır. Günde yüzlerce trafik kazası olurken, çok nadir gerçekleşen “Uçak düştü, Uçak kaçırıldı vs.” haberleri ve bu haberlere medyada çok geniş yer verilmesi, uçağın “daha güvensiz” bir ulaşım aracı olduğuna dair inancı arttırmış olur.

    İşte uçuş fobisi ile başa çıkmanın yolları:

    Öncelikle bilmelisiniz ki, uçak ile seyahat etmek, diğer taşıtlara göre en güvenli yollardan biridir. Özetlemek gerekirse; uçakla ölme riski 4.5 milyonda bir, yolda yürürken ölme riski 2.5 milyonda bir, trenle yolculukta ölme riski 80 binde bir ve araba- otobüsle yolculukta ölme riski 14 binde bir olarak hesaplanmıştır. İstatistiksel olarak da en güvenli yolculuğun uçak ile olduğu görülmüştür.

    Bilet alırken uçağınızı ve koltuğunuzu seçme şansınız olduğundan uçuş fobisi olanın kesinlikle büyük uçakları ve çift koridorlu uçakları tercih etmesi gerektiğini hatırlatmakta fayda var. Dar alanlar, sizde boğulmuşluk hissi yaratacağı için koridor kenarı koltuklar, ön koltuklar ya da çıkış kapısına yakın koltuklar sizi iyi hissettirecektir.

    Uçuş fobisi olan kişi uçuş saatinden önce havaalanına gidip kalkan uçakları inceleyebilir. Uçakların nasıl hareket ettiğini, nasıl kalktığını ve bunun nasıl rutin bir şekilde gerçekleştiğini gördükçe rahatlayabilirsiniz. Gözlemleriniz bittikten sonra uçağın içinde olduğunuzu hayal edip derin ve düzenli nefes alıp vererek rahatladığınızı hissedebilirsiniz.

    Uçuştan önce erken kalkmak, uçakta sizin uyumanıza daha çok imkan sağlar ve uçakta geçireceğiniz sürenin daha da kısalmasına yardımcı olur.

    Uçuş fobisi olan kişi her türlü sese aşırı derecede duyarlıdır. Uçaktan normal olarak gelen ses, sizde “acaba bir sorun mu var, bu ses neden geliyor” şeklinde yorumlamanıza yol açar. En iyisi sesleri dinlememek. Kulaklığınızı takın ve en sevdiğiniz şarkılara odaklanın.

    Türbülans her fobik kişinin kabusudur. Unutmayın ki, uçaklar hava boşluğunda asla düşmezler ve türbülans sırasında size kemerinizi takmanız istendiğinde bunun nedeni “tehlikeli bir durum” olduğundan değil, yanınızdaki kişinin üzerine devrilmemeniz içindir.

    Odak noktanızı değiştirin. Eğer odağınız kendiniz, bedeniniz, kalp atışlarınız, nefesiniz ya da uçağın nasıl kalktığı, uçaktaki sesler olursa emin olun yaşadığınız panik daha da artacaktır. Kitap-
    dergi okumak, film izlemek, oyun oynamak gibi aktivitelere odaklanmak sizi daha rahat hissettirir ve zamanın çabucak akmasına yardımcı olur.

    Bütün bunlara rağmen hala uçuş fobisi yaşıyor ya da uçakta panik atak geçireceğinizden korkuyorsanız derhal bu işle daha önce çalışmış bir uzmana başvurun. Davranışçı terapi teknikleriyle çalışan bir uzman, bir kaç seansta fobinizi yenmenizde etkili olacaktır.

  • Çocuğun sosyalleşmesi

    Çocuğun sosyalleşmesi

    Yenidoğanların en erken sosyal gelişimi, bakışlarla karşılıklı tatminkar bir ilişki kurmaktır. Yeni doğanlar yüzler üzerinde görsel sabitleme ile bu sürece başlarlar. Daha sonra tepkisel gülümseme görülür. Sosyal gülüş doğuştan davranıştır ama yaşamın 4-6 haftalarına kadar görülmez.

    Bağlılık Gelişmesi

    Yaşamın ilk 6 ayında, yeni doğanlar sosyal davranışlarında ayırım yapmazlar, Oynamaya istekli herkese gülümseyebilir ve sonra kahkaha atabilirler. Bebekler, ana/babanın görüş alanında olmadığı zamanda var oldukları sezgisini geliştirirler. 6-8 aylıkken, ana/baba odayı terk ettiklerinde protesto ederler.. Aşırı reaksiyonlar, yabancı kaygısı olarak bilinir .9. aydan itibaren ana/babanın güvenli kollarında sakin ve oyuncu olarak duran çocuk, bu güvenden sakin bir şekilde uzaklaştırsa bile ağlar veya huzursuzlaşır.

    Ana-babaya güvenli bir bağlanma geliştiren yeni bebekler, onlarla yeniden bir araya geldiklerinde tanıma ve memnuniyet belirtileri gösterirler. Emekleme döneminde çevreyi keşfetmeleri sınırlıdır. Kaba motor gelişiminde ilerleme gösterirken, çocuk tek başına uzağa yürüyerek ve ana-babadan daha uzakları keşfederek, ayrılmayı başlatır. Tipik olarak, çocuk sözel cesaretlendirme, göz kontağı veya kucaklama için geri döner ve sonra daha öteye gider.

    Benlik Duygunun gelişimi

    Benlik farkındalığı ve bağımsızlık aşamalı alarak yaşam boyunca gelişir.Bebeklerin kendi ayna görüntülerine ilgi göstermeleri 6-9 aylıkken oluşan kişilik ile ilgili ilk göstergelerdir. 7-8 aylık çocuklar kaşık ve tabakları tutmayı, beslenmedeki pasif roller yerine tercih ederler. Bu dönemlerde yapmayı tercih etmedikleri bir şey yapmaya direnç gösterebilirler. (örneğin, oturdukları zaman ayakta kalkmaya karşı yaygara yaparlar).

    1 yaşın ötesinde, yeni yürüyenler hızla benlik duygusunu geliştirirler. Çevrelerini kolaylıkla keşfederler ve giderek artarak bağımsız aktivite göstermeye başlarlar. Kendilerini bir tabak ve kaşık ile besleyebilirler . Ne istediklerini hakkında açık fikirleri vardır. 1-2 yaşlarındaki çocuklar kendi başarılarından hoşlanırlar ve kendi başarıları için ellerini çırparlar .Benlik duygusunu yükselmesi ve bağımsızlık dürtüsü, yeni yürüyen çocuğu disiplinini bir meydan okuma haline getirir. Çocukların yemek, uyku veya yıkanmayı reddetmelerini gören ana-babaların bunları artan bağımsızlığa doğru pozitif adımlar olarak görmeleri gerekir.

    Çocuk 2-3 yaşlarına yaklaşırken, sözel yeteneklerde artmış bağımsızlık, vücut duyularında artmış farkındalık ve elbise giyme ve çıkartmada beceriler, çocuğun yetişkinleri taklit etme isteği ve ana-baba onayını almaları ile bir araya gelir. Bu başarıların birlikteliği tuvalet eğitimini başlamasını sağlar. Mesane ve barsak kontrolü çocuklarda önemli derecede birbirlerinden farklıdırlar.

  • Çocuklarda dil gelişimi

    Çocuklarda dil gelişimi

    Dil yetenekleri iki kısma ayrılır: alıcı beceriler ve ifade becerileri . Doğumdan önce bile, fetus sesi algılar.. Hamile bayanlar, doğmamış çocuklarının ani yüksek sesler sonrası tekme attıklarını bildirmişlerdir. Yenidoğanın kalp hızı ve emme paternlerini yeni bir çevresel uyaran ile karşılaştığında değişir Yenidoğan özellikle insan sesine alışıktır ve yavaşça fısıldayan ana – baba sına doğru döner. Çocuk büyüdükçe seslere ilgisi devam eder ve 3-4 aylık olduğunda istemli olarak sesin kaynağına doğru döner.

    2-3 aylık olunca kendiliğinden müzikal sesler oluşturabilir. Bu anlatıcı sözel dil gelişiminde ilk adımdır. 6 aylıkken çocuklar isimlerine tepki verirler, ve yaklaşık 9 aylıkken sözel rutilelleri izleyebilen, örneğin ‘’ bay –bay’’ diyerek el sallayabilir veya ne kadar büyük olduklarını gösterebilirler. Algılayıcı dil, çocuğun gittikçe artan karmaşıklıkta emirleri anlamasıyla gösterilebilir , örneğin, yaklaşık 1 yaşından itibaren ‘’ topu at’’ gibi tek aşamalı emirleri anlayacaktır. ‘’Bana… göster’’ dendiği zaman iki resim arasında seçim yapabilmesi 18-24 aylık yaşlarda beklenir. 2 yaşındaki çocuk, cisimleri kullanıma göre tanımlayabilir.

    18-24. aydan sonra kelime kullanımı hızla artar, standart yapılar bebek konuşmasının yerini alır ve kelime çeşitlemeleri başlar.

    3 yaşında, tamlamalar ve zamirler kullanarak daha kompleks bir dil geliştirir Çocuk soru sorma yeteneğini geliştirir. 2,5 yaşında genellikle ‘’ne’’ diye sorarlar ve 3 yaşında en sıklıkla ‘’ niçin’’ diye sorarlar. 5 yaşında yan cümleler ve kompleks cümleler dahil konuşmanın tüm özellikleri kullanabilir. Dil gelişiminin hızı hem çevresel hem de biyolojik faktörlere bağlı gibi görünmektedir.

    Dil Gelişiminin Değerlendirilmesi

    2 yaştaki çocuklar iki kelimeli ifade kullanmalıdırlar ve bunların en az yarısı anlaşılabilmelidir. 3 yaşında, çocuklar 3 veya daha fazla kelimeli tamlamalar kullanmalıdır Bu gelişimsel aşamaları gerçekleştirmeyi başaramayan çocuklar hem işitme kaybı, hem de algısal ve duygusal bozukluk için değerlendirmelidir.

    Dil gelişimindeki gecikmeler, şunlarda her hangi birini kapsayabilir:

    1. 3 yaşa kadar anlaşılır konuşma yokluğu

    2. 4 yaştan sonra başlangıç sessiz harfleri sıklıkla atlanması

    3. 7 yaşından sonra ısrarlı artikulasyon (seslendirme) hataları

    Bu gecikmelerden her hangi biri 6 ay veya daha fazla devam ederse, bir konsültasyon başlatılmalıdır.

  • ÇOCUKLARIN HATIRI İÇİN

    ÇOCUKLARIN HATIRI İÇİN

    Son yıllarda o kadar çok boşanma haberi alıyoruz ki, sanki herkes boşanıyor. TÜİK istatistikleri de bunu doğruluyor. Her geçen yıl evlenme oranı azalırken boşanma oranları artıyor. Boşanmak çok kolaylaştı. Zaman tüketim zamanı ve her şeyi tükettiğimiz gibi aşkı da çok çabuk tüketmeye ve Aşkın bitmesini de boşanma sebebi olarak görmeye başladık. Ancak unuttuğumuz önemli bir şey var….Eğer çiftin çocukları varsa aşkın bitmesi yeterli bir sebep değildir…

    Çocukların hatırı için evliliği sürdürmek doğru olmayabilir. Âmâ yine de iyi bir nedendir. Son yıllarda çocukların hatırı için boşanın sözlerini sıkça duymuşuzdur. Çocukların kavgadan gürültüden, mutsuz bir aile ortamında uzakta olmalarının daha sağlıklı olacağı ve anne babasının ayrılması ile çocuğun daha sağlıklı ve mutlu olacağı söylenmektedir. Boşanmanın çocuk üzerindeki yıkıcı etkisi göz ardı edilmiştir oysaki bu yıkıcı etki yetişkinliğinde dahi peşini bırakmamaktadır. Boşanmanın etkisi anne baba ölümünden daha fazla çocuğu hırpalamaktadır. Çünkü boşanmada çocuk anne ya da babanın isteyerek kendisini terk ettiğini düşünmektedir tercih edilen olmamıştır bu da özgüven eksikliğine sebep olmaktadır. Aile kavramı çocuk için anlamını yitirmiştir.

    İlişkimizde sorunlar yaşarken ve mutsuzken boşanıp yeni bir hayat kurma hayalleri kurarken çocuklarımız için neyin en iyi olacağına karar vermek zordur. En kolay düşünce ben mutlu olduğumda onlarda mutlu olacaklar diye düşünmektir.

    Eşler birbirlerine olan sevgiyi tüketmiş olsalar da çocuklar anne ve babayı hala sevmeye devam edecekler ve her ikisinin de yanında olmasını isteyeceklerdir. Anne babalar boşanmanın çocuk üzerinde yarattığı travmayı en aza indirmek için çaba gösterir zaman ayırır ancak sevdiğiniz ve büyürken hep yanınızda olacağına inandığınız birini yitirmenin travmasını yaşamamak elde değildir.

    Öyleyse gelin ve çocukların hatırı için bir adım atın.

    İlk olarak iletişim kurmaya çalışın eşinizle. Hatırlayın en son ne zaman baş başa şöyle güzel bir sohbet ettiniz ya da sadece günlük konuları konuştunuz… Ve mutlaka bunun için zaman yaratın en azından haftada bir kez olsun baş başa zaman geçirmek için elinizden geleni yapın. Günde en azından 20 dk sohbet edin bırakın televizyonda ki diziyi ve ya cep telefonunu sadece gözlerine bakarak onu dinleyin. Hayatınız çok yoğun ve sıkıntılı bir dönemden geçiyor olabilir bu dönemi atlattıktan sonra daha fazla zamanınız olacağını düşünebilirsiniz ancak o zaman hiç gelmeyebilir. Hemen şimdi başlayın buna yoksa geriye baktığınızda çok pişman olabilirsiniz. Her ilişkide tartışmalar olur önemli olan bu tartışmalarda ki tavrımızdır. Öncelikle konuyu unutup eşinizin kişiliğine saldırmayın. Tartışma konusunu genelleştirmeyin. “Sen hep…” ya da “sen asla…” ile başlayan cümleler kurmayın. Eski sandıkları açmayın. Tartışmadan yenik çıkmasını öğrenin. Kazanmanın görüldüğü kadar önemli bir şey olmadığını anladığınız zaman geride durup eşinizin de duygularını dile getirmesine fırsat tanımalısınız. Böylece tartışma daha hızlı çözülecek ve ertesi gün tartışmanın neden çıktığını hatırlamayacaksınız. Affedin, bağışlayıcı olun. Affettiğinizde acıyı hissedersiniz ama onu içinize  gömüp büyütmezsiniz. Yarını dünden bağımsız kılın. Eşinizin olamayacağı biri olmasını beklemeyin. Çocuklarınıza zaman ayırmanız önemlidir ama birbirinize zaman ayırmanın da ne kadar değerli olduğunu unutmayın. Seks evliliğin önemli bir parçasıdır ama sevginin ölçüsü değildir. Yaşam öylesine bir telaşla içinde geçiyor ki önceden planlanmazsa sevişecek gücü toplayamayabiliyor eşler. Her defasında sevişmeseniz de duygularınız için zaman ayırmış olursunuz. Elbette hiç planlamadan sevişebilirsiniz ama planlamak cinsel ilişkinizi ciddiye aldığınızı gösterir. Eğer evlilik dışı bir ilişki yaşıyorsanız bu ilişkide evdeki tüm sorumluluklardan uzaktasınızdır ama şunu hatırlamalısınız lazım boşanıp ya da evi terk edip sevgilinizle beraber bir hayat kurduğunuzda da bir süre sonra sıradanlık ve sorumluluklar tekrar yaşamınızı kuşatacaktır. Her evlilikte kriz dönemleri olur. Önemli olan bu kriz dönemlerindeki tavrınızdır.

    Birbirinize zaman ayırdığınızda ve birbirinizi dinlemeye başladığınızda sorunlarınızı da konuşmaya başlayacak ve bu sorunları büyümeden çözmenin yollarını da bulacaksınız. Her fırsatta eşinizi rencide etmeye aşağılamaya kalkmayın hatta bunu hiç yapmayın özellikle de başkalarının yanında küçük düşürmeyin. Hatalarını baş başa konuşun sırf eleştirmek ve üstün çıkmak için çaba sarf etmeyin bu çabanızı sevginizi arttırmak için harcayın.

    ‘’Bugüne kadar kimsenin ölüm döşeğindeyken, Keşke işime daha fazla zaman ayırabilseydim… Dediği duyulmamıştır. ROB PARSONS Altmış dakikalığına evliliğiniz’’ Bu akşam çocuklarınız uyurken odalarına gidin ve onları bir süre seyredin, onlarla geçirdiğiniz zamanları hatırlayın ve düşünün ilerde size ne kadar ihtiyaçları olacak. Evliliğinizi yeniden gözden geçirip yolunda gitmeyen şeyleri düzeltmek için ilk adımı siz atın.

    HEMEN ŞİMDİ ÇOCUKLARINIZ İÇİN….

  • Çocuklarda  bilişsel gelişme

    Çocuklarda bilişsel gelişme

    Sensorimotor Zeka Gelişimi

    Gelişmenin sensorimotor dönemi olan yaşamın ilk 2 yılında, küçük çocuğun bilişsel yetenekleri duyularının kullanımı ve cisimlerin fiziksel manipulasyonu ile kazanılır. Aynı zamanda çocuk neden-sonuç ilişkileri kavramını geliştirir. Çocukta bu kavramların gelişmesindeki ilerleme, sembolleri ve dili kullanma yeteneği ve mental aktivitenin gelişimi için ön şarttır.

    Cisim kalıcılığının gelişiminde erken ilerlemenin göstergesi tanıdığı bir oyuncak veya yüzün görüş alanından kaybolduğu yere, bebeğin bakmaya devam etmesidir. 4-8 aylar arasında, çocuk oyuncakların konumları ve görünümleri ile ilgilenir. Ağza almak, sallamak ve çarpmak, görünür özellikleri ötesinde duyusal girdi sağlar.

    Yaklaşık 9-12 aylıkken tamamen gizlenmiş cisimlerin yerini bebek bulabilir Çocuk 1 yaşına yaklaşırken oyuncaklardaki ilgi alanı fiziksel özellikler (örneğin renk, doku v.s.) ötesine geçer bu çocuklar değişik cisimlerin değişik amaçları olduğunun farkına vardıklarını göstermeye başlarlar. 18 aylık olunca cismi görmeseler veya görüş alanından gizlenmiş bile olsa bir cismin yerini tahmin edebilirler. Bu gelişmeler ,bilişsel gelişmede yeni bir dönemin başlangıcın habercisidir. Sembolik düşünme dönemidir.

  • Hipnoz

    Hipnoz

    Hipnoz mitolojide uyku tanrısı olarak adlandırılmaktadır ancak bilinenin aksine hipnoz uyku hali değildir, telkin almaya hazır olma halidir. Günlük yaşantımızda pek çok telkini farkında olmadan alırız ve yaşantımızı yönlendiririz. Tüm mevcut alışkanlıklarımız, huylarımız düşünce ve davranış kalıplarımız doğduğumuz andan itibaren anne babamız, yakınlarımız, toplum ve radyo televizyon tarafından programlanmıştır. Reklamlarla aldığımız subluminal telkinlerden hiç bahsetmeyeceğim bile. Bilinçaltı sorgulamaz, hayal ve gerçeği birbirinden ayırt edemez her şeyi doğru kabul eder bilinçaltı bir şeyi öğrendikten sonra bu öğrendiğini değiştirmeye karşı direnç gösterir çocuk gibi davranır küser inatlaşır.

    Ülkemizde her yıl milyonlarca öğrenci sınavlara hazırlanıyor ve çoğunun inancı bu sınav çok zor ne yaparsam yapayım başaramayacağım, dikkatimi bir türlü toplayamıyorum, zaten matematik çok zor hiç yapamıyorum, günde en az 6-8 saat çalışmam lazım, şu kadar soru çözmem lazım. Biliyorum sınavda heyecandan her şeyi unutacağım, sorular çok zormuş herkes öyle söylüyor, herkes çok heyecanlanıyor demek ki ben de çok heyecanlanacağım gibi inançlara sahip olarak çalışıyorlar ve pek çoğu bu inançlar yüzünden odaklanma sorunu ve sınav kaygısı yaşıyorlar. Aileler de bu sene çok zor, biz sınava gireceğiz, bu sene sınav yılımız gibi cümleler söyleyerek farkında olmadan verdikleri telkinlerle kaygıyı arttırmaktadırlar.

    Ne ekersen onu biçersin: Düşünceler bir tohumdur ve hayatta en çok düşündüğümüz ya da en çok korktuğumuz şeyi yaşarız. O halde gelin birlikte olumsuz duygu ve düşüncelerden kurtulup canlı bilgisayarımız bilinçaltımızı olumlu ve olmasını istediğimiz düşüncelerle besleyelim.

    Peki de bunu nasıl yapacağız etrafımız da ki hep olumsuz konuşan, bize korku kaygı, yapamayacağım, çok zor gibi olumsuzluk tohumları eken yüzlerce telkin varken bundan kendimizi nasıl koruyacağız? Bilinçaltı olumsuz sözlerle doluyken olumlu bir bakış oluşturmak olanaksızdır. O zaman yapmamız gereken bilinçaltı düzeyde değişim yapmaktır. Hipnoterapist bu aşamada devreye girer bilinçaltını programlar ve olumlu yönde ciddi değişiklikler yapar. Dikkatini toplama , ders çalışma alışkanlığı elde etme, öğrendiklerini ihtiyacı olduğunda kolayca hatırlama ve yarı zamanda iki kat fazla bilgiyi öğrenme, motivasyon kazanmak hipnozla çok kolaydır. Sınav kaygısı ve heyecan kontrolü otohipnozla öğretilerek sınav boyunca evde soruları yeniden yanıtlıyormuş gibi sakin olması telkin edilerek. Sınavda oluşan heyecan ve stress faktörleri kontrol altına alınmaktadır.

    Bilinçaltı değişime direnir demiştik bilinçli arzuyla bilinçaltını değiştirmek zordur . Hipnozla bilinçaltının direnci kırılarak çok hızlı değişim sağlanır. Hipnoz potansiyelinizin daha fazlasına ulaşmanıza yardımcı olan, artık size uygun olmadığını düşündüğünüz davranış ve alışkanlıklarınızdan kurtulmanızı sağlayan ve bilinçaltının gücüyle çalışan muhteşem bir yöntemdir.

    Hipnozla spordan sanata, eğitimden sağlığa hemen her türlü konuda problemlerin kaynağına giderek değişim sağlanmakta, farkındalık ve özgüven artmakta ve hayatımızı daha sağlıklı, daha başarılı ve farklı bir bakış açısı kazanarak yeniden yapılandırmamızı sağlar.

    İçinizde ki bu muhteşem gücün farkına varın ve gücün kontrolünü elinize alın. Kendinizi dıştan gelen olumsuz telkinlerden koruyarak daha sağlıklı, daha başarılı, daha mutlu ve renkli bir hayata Merhaba! deyin.