İshal kişinin olağan dışkılama sayısının artmasıdır. Dışkının sıvı kapsamının artması kanlı ve mükuslu olmasıdır.İshalin iki haftadan az sürmesi akut, iki haftadan fazla sürmesi ise kronik ishal olarak tanımlanmaktadır.
Farklı toplumlarda dışkılama özelliklerindeki değişiklikler ishal olarak kabul edilmemektedir.Dışkı miktarının artması, dışkının sulu veya kıvamının yumuşak olması yanlışlıkla ishal olarak tanımlanabilir.Bilindiği gibi dışkının miktarı büyük ölçüde alınan gıdalardaki bitkisel besin maddelerine bağlı olarak değişmektedir.Sık sık ancak şekilli dışkılama da ishal olarak kabul edilmez.Normalde dışkı kuru ve şekilli iken ishal durumunda içerdiği su miktarı artarak şekilsiz olur.İshalde bağırsak hareketleri artarak kısa aralıklara dışkılama olmaktadır.İshalle birlikte vücuttan fazla miktarda sıvı ve elektrolit kaybı olmaktadır.
Yeni doğan ve anne sütü ile beslenen bebeklerde ise ilk ayda günde 5-6 kez , daha sonraki aylarda aynı günde 1-5 kez dışkılama normal kabul edilmektedir.Bu aylarda bu sayının üzerindeki dışkılama ishal olarak tanımlanmaktadır.
Sıvı ve elektrolit kaybı çocuklarda son derece önemlidir.Beş yaşın altındaki çocukların yılda ortalama 3.2 kez ishal oldukları bilinmektedir.Gelişmekte olan ülkelerde çocukluk çağı ölüm nedenleri arasında ishal ön sırada yer almaktadır.Dünya sağlık teşkilatının verilerine göre her yıl 5 yaş altındaki 1000 çocuktan 4.9 ‘ unun ishalden kaybedildiği bildirilmektedir.İshal ülkemize çocukluk çağı ölüm nedenleri arasında bir yaşından küçük çocuklarda üçüncü , 1-3 yaş grubunda ise ikinci sırada yer almaktadır.
İshale bağlı ölümlerin yanı sıra ishal atağı geçiren çocuklara büyüme yavaşlamakta ve beslenme bozuklukları ortaya çıkmaktadır.
İnsanoğlunu belki de en fazla zorlayan ve inciten duyguların başında gelir suçluluk duygusu..Örneğin ağır depresyon olgunlarında diğer depresyon bulguları yanı sıra, yoğun suçluluk duygusu gözlenir .Kişi oldukça alıngandır,aşırı düşünceli ,karamsar ,umutsuz ve takıntılı özellikleri vardır… Suçluluk duygusu aşırı katı ve yargılayıcı bir süper egonun hakim olduğu kişilik yapılarında ve kendine karşı aşırı eleştirel psikolojik zeminde öne çıkar ve ağır bir sıkıntı yaratır. Vicdani ve ahlaki açıdan kendine karşı aşırı sert ve yargılayıcı tutumlar sergileyen bu tür kişilik yapılarında şahıs kendine karşı son derece katı ve aşırı acımasızdır. Bireyin kendini suçlaması hayatında başkalarına karşı yanlışlar yaptığını düşünmesi ve bu durumdan da kendini affedememesinden köken almaktadır…kişinin kendine karşı sert ve esneklikten uzak tutumu söz konusudur.Ve kendini affedemeyen başkası değil yine kendisidir.. Burada önemli olan, bireyin ‘’yanlış yaptığına dair inancıdır ‘’.Yanlışın bireyin kendisine veya başkalarına olumsuz etkilerinin olup olmadığı gerçeği veya başkalarının kişiyi gerçekten bizzat suçlamaları esas konu değildir..Onların kendisine cidden kırılmış , yada incinmiş olduğunu ve ötekilerinin hayatlarını mahvettiğini düşünür ve zarar verdiğine içtenlikle inanır ve sonuç da kendini berbat hisseder.Birde karşı taraf onu haklı yada haksız yere suçlarsa, bu durum suçluluk hissedeni daha da ezer.Realite de yaşanmış bir olumsuzluk olmasa bile, hatta incir çekirdeğini doldurmayacak bir vukuat söz konusu olsa bile kişi için çok büyük bir üzüntü kaynağıdır ve ölesiye kendini suçlu hissetmektedir.. Konunun muhattabı olan kişilerin kendisini asla affetmeyeceklerini düşünür.Sonuna kadar suçludur ve cezasını çekmelidir.. Çünkü esasen kendini affedemeyen kişinin tam da kendisidir ve kendini şiddetle kötü hisseder. Suçlanma eğilimini tetikleyici olayı takıntılı şekilde bırakamaz, olanı unutup yoluna devam edemez. Bazen gerçek de olan bir olay da yoktur ve yaşamın geneli , ilişkilerinin tümü, geçmiş yaşantılar,geçmiş konuşmalar, ona kendini suçlu hissettirir. Her şeyi ve herkesi, çocuklarını , eşini ,ailesini ,işini mahvetmiştir,her konuda başarısız ve ümitsizdir,ölmeyi bile isteyebilir. Kendini affettirme yolluna da gidemez, kişinin kendisinin cezayı hak ettiğine dair inancı çok yoğundur Cezalandırmayı da bizzat kendi kendisine yapar. Kendisine karşı acımasız ve katı şekilde yaklaşır.Her gün yoğun sıkıntılarla boğuşur, kendisiyle mücadele etmek den yorgun düşer.Takıntılı düşünceleri de duruma eşlik ederse durum daha da ağırlaşır.Ağır OKB tabloları kişiyi depresyona soktuğunda suçluluk duyguları takıntılarla birlik de hayatı daha da çekilmez yapar. Kişi ne zaman sıradan sayılacak bir hata dahi yapsa, aynı döngü tekrar eder.Uzun süre hatasını unutamaz ve kendini yönelik suçlamaları yoğun olur ve de kendini çok kötü hisseder. Major depresyon gibi ağır ve şiddetli olgularda, suisit fikirlerin yoğun olduğu tablolarda yine suçluluk duyguları çok daha ağır ve hırpalayıcıdır . Şayet siz de zaman zaman kendinizi fazla suçlu hisseden bir kişilik yapısına sahipseniz ve bundan dolayı yaşamınız zorlaşıyorsa bu ağır, yargılayıcı ve eleştirel yapının, nereden kaynaklandığını araştırmak yardım almalısınız. Yine kendinize baktığınız da, öz güvenle ile ilgili sorunlar yaşadığınızı ve ötekinin onayını almadan kendinizi iyi hissedemediğinizi ve de kendi seçimlerinizi yapamadığınızı fark ediyorsanız sorun olabilir. Mükemmelliyetçilik, değersizlik ve yaşam ve insan ilişkileri ile ilgili derin kaygılar ve hiçbir konuda iyi olmadığı yeterince akıllı,güzel ve başarılı olmadığı düşüncesi yaygın olup ,kötü olaylar karşısında kendine karşı kızgınlık ve ardından da derin bir suçluluk duygusu geliştirebilir..Olumsuz sözleri ve düşünceleri aklından atamamak , olanlarla ilgili kendini bir türlü affedememek , sürekli depresif olmaya meyil göstermek ve yine kolayca endişelenir olmak. Daima kontrollü olma ihtiyacı olan,olayları ve insanları sürekli kontrol ederek, kendi iç dünyasında ki kontrol edemediği olumsuz duygu ve düşüncelerini bilinçdışı yansıtarak dengede kalma çabaları olan bireyler depresyona girdikleri dönemde kolayca suçlu hissedebilirler. Normal şartlarda bir kişi tarafından işlenmiş mühim bir hata varsa, kişi hatasını üstlenir,ciddi bir zarara sebep olduysa doğal olarak kendini suçlu hissedebilir ama özür diler, telafi ve onarma çabasına girer ve bu rahatsız edici suçluluk duygusundan uzaklaşarak, hadiseyi hayatından çıkartır. Aşırı kendini suçlayıcı eleştirel yapıda, kişilik bozukluğu olan kişiler yada normal kişilik özelliklerinde ancak depresyon geçiren birilerinde ise dramatik seyreder. Bu durumun tamamen aksi durum ise Antisosyal kişilik bozukluklarında rastlanır Bu kişilerin vicdanı duyguları hemen hiç gelişmemiş olup, ahlaki ve insanı değerleri yok gibidir. Acıma ,merhamet etme gibi özellikler bu kişilerin yapısında hiç barındırmadığı için başkalarının malına, canına çok ciddi zararlar verseler dahi asla, suçluluk duymazlar… Anti sosyal yapıların verdiği zararlar nasıl ki kabul edilemez ise, aşırı kendini suçlayıcı bir yapı da kendine karşı aşırı acımasızca yargılayıcı , öz sevgi ,saygı ve benlik değerlerini yok sayan ,kendini sevemeyen kişinin yardım ve desteğe ihtiyacı vardır …
İlk kez 1967 yılında Kawasaki Sendromu olarak tanımlanmış ve 2000 yılından itibaren Sendrom olmadığı anlaşılarak Kawasaki Hastalığı tanımı kabul edilmiştir.
Kawasaki;
Ateş
Döküntü
Vaskülit ile seyreden bir hastalık tablosudur.
Çocukluk yaş grubunda görülmektedir. Erişkinlerde az görülür.En sık görüldüğü yaş 6 ay 5 yıl olup, 6 aydan küçük çocuklarda nadir görülür.Görülme sıklığı ülkelere göre değişmektedir. A.B.D de yılda 4000 ile 5500 yeni vakanın olduğu bildirilmektedir. Ülkemizde ise,verilerin yetersiz olduğu görülmektedir.Tek veri 2009 yılına ait olup, yılda 30 yeni vakanın tanımlanmış olduğu bildirilmiş ise de, Kawasaki hastalığının daha fazla olduğunu düşünülmektedir.İnatçı ateşle gelen çocuk hastalarda,tanının başlangıçta düşünülmemesi ve laboratuvar testlerinin özgül olmayışı nedeni ile tablo çoğu kez atlanmakta ve bir kısım hastalar,gelişen komplikasyonlarla doktor’a başvurmaktadır.
Kuluçka süresi bilinmemektedir.
Etken virüs veya geçirilmiş bakteriyel enfeksiyona bağlı toksinlerdir. Hastalık belirli mevsimde kış ve ilkbahar aylarında görülmektedir. Salgınlar şeklinde seyredebilir.Hasta çocukların kardeşlerinde, hastalık görülme sıklığı fazladır.Bütün bu veriler hastalığın bir enfeksiyon hastalığı olduğunu ,bazı vakalarda da genetik yatkınlığın olabileceğini düşündürmektedir.Günümüzde Kawasaki hastalığı çocukluk yaş grubunun hastalığı olarak tanımlanırsa da , erişkin yaş grubunda görüldüğü bilinmektedir.
Kawasaki hastalığında tanı koymak güçtür. Nedeni belirlenemeyen bu hastalıkta tanı öykü ve hastanın kliniği ile konulmaktadır. Kawasaki hastalığında laboratuvar bulgularının belirgin olmayışı tanının gözden kaçırılmasına neden olmakta ve maalesef hastalar komplikasyonlarla müracaat etmektedir.
Kawasaki hastalığının klinik bulguları nelerdir?
Ateş
İltihaplı olmayan konjuktival kanama,
Dudak ve ağız mukozasındaki kızarıklık,
Boynundaki lenf bezlerinde büyüme,
Döküntü,
El ve ayaklarda şişme ve kızarılıklar.
Esas bulgu, ateştir. Ateşle birlikte, yukarıda belirttiğim 5 bulgudan 4’ünün olması halinde Kawasaki düşülmelidir.
Bulguların hepsi aynı anda bulunmayabilir ve hastaların takiplerinde ortaya çıkabilirler. Ateşi devam eden bir hastanın, dikkatli izlenmesi ve gelişen bulguların değerlendirilmesi önemlidir.
Bu bulgular dışında;
Üretrit
Üveit
Artrit
BCG aşı bölgesinin belirginleşmesi
Karaciğer fonksıyon testlerinde bozulma görülebilir.
Tedavi edilmeyen vakalarda Kawasaki hastalığı 3 klinik fazının olduğu görülür.
Akut dönem olarak tanımladığımız ilk 10 gün içinde klinik bulgular belirgindir. Eritrosit sedimentasyon hızı, C reaktif protein gibi özgül olmayan akut faz reaktanlarında yükseklik vardır.Trombosit sayısı yüksektir.Steril piyüri saptanabilir.Bu dönem de tanı konulması ve tedaviye başlanması önemlidir.
Subakut dönemde ateş ve diğer klinik bulgular azalır.Trombositoz belirginleşir,perianal bölgede soyulmalar önemlidir.Bu dönem genellikle dört hafta sürer.Koroner anevrizma ve ani ölüm riskinin olduğu dönemdir.
Klinik bulguların kaybolduğu iyileşme dönemi hastalık başlangıçından sonraki 6-8 haftalık süredir. Bu safhada eritrosit sedimentasyon hızı normale dönmüştür.
Koroner arter bozuklukları çok önemlidir.Tedavi edilmeyen vakaların %20 sinde koroner damarlarda anevrizma gelişmektedir.Kawasaki geçiren hastalarda arterio sklerotik kalp hastalığı riski yüksektir.Çocuklukta bu hastalığı geçiren erişkinler erken yaşta enfarktüs geçirebilmektedir.Tedavi edilen vakalarda bu risk söz konusu mudur? Bu sorunun yanıtını vermekte güçtür. Tedavi edilen vakalarda komplikasyonların az olduğu vurgulanmaktadır.Kawasaki hastalığı tanısı olan bir çocuğun 6 ayda bir EKO kontrollerinin yapılması gerekir.Komplikasyon gelişen vakalarda uygun tedavi yaklaşımı planlanmalıdır.
Kawasaki hastalığında tedavi süratle başlanmalıdır.Tedavide yüksek doz aspirin 4 doz (80-100 mg/kg/gün) , İntravenöz immunglobulin (İVIG 2gm/kg) uygulanabilmektedir..
Yüksek doz aspirin ilk 10 gün verilir ve hastanın 48 saatlik ateşsiz döneminden sonra aspirin 3-5 mg/kg/gün tek doz olarak devam edilir..Bu dozda aspirin 6-8 hafta verilmekte bu süre sonunda EKO bulguları normalse aspirin tedavisi sonlandırlmaktadır.
Koroner arterlerde değişikliğin olduğu vakalarda aspirin ve diğer antikoagulan ajanlar kulanılmaktadır.
IVIG tedavisine yanıt vermeyen vakalarda ise İ.V, metilprednisolon,cyclophosphamid ve plazmaferez uygulanmaktadır.
IVIG ve kortikosteroid tedavisine yanıt vermeyen vakalarda ise infliximab önerilmektedir.
Kawasaki geçiren çocukların aşılanmasıda önemlidir.
Aspirin tedavisi devam eden hastalarda yıllık grip aşısı yapılmalıdır. IVIG tedavisi alan kawasakili çocuklarda suçiçeği ve kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşılarında ise özel durumun olduğu hatırlanmalıdır.
Kawasaki hastalığı yaygın enfeksiyöz bir vaskülittir. Esas bulgusu ateştir.Bu tabloya mukoza ve deri bulguları eklenir.Kawasakili hastalarda tanı çoğu kez konulmamaktadır.Klinik tablonun çeşitliliği ve laboratuvar bulgularının özgül olamayışı tanının gözden kaçmasına neden olmaktadır.Hastalık kendiliğinden iyileşme gösterirse de komplikasyonlar ağır seyretmekte ve ölümcül olabilmektedir.Kawasaki hastalığın %1-3 oranında tekrarlama riski olabilir.Hastalıktan sonraki ilk iki yıl içinde tekrarlama riski yüksektir.
Yüksek ateş ve inatçı ateşle gelen çocuk hastalarda neden saptanmıyorsa klinik bulguların değerlendirilmesi titizlikle yapılmalı ve kawasaki hastalığı tanısı düşünülmelidir.
Kaygı, kişinin başa çıkmakta güçlük çektiği durum ve olaylar karşısında yaşadığı endişe, korku ve gerginlik gibi duygulara işaret eder. Tehlikeli bir durumda, örneğin, bir köpek saldırısı karşısında bedenimizin verdiği tepki kaygıdır. Bir sunum veya sınav öncesinde, toplantı sırasında, topluluk içerisinde ya da bir kaza atlattığımızda kaygı duyabiliriz.
Kaygılı hissettiğimiz durumlarda bedenimizin verdiği tepkileri; kasların gerginleşmesi, terleme, kızarma, titreme, baş dönmesi, hızlı nefes alıp verme, çarpıntı, kan basıncı değişiklikleri, soluk renk ya da yüzde kızarma, boğazda düğümlenme, bunaltı, kusma, bayılma hissi, karın ağrısı, sık idrara çıkma, cinsel isteksizlik vb. olarak sıralayabiliriz. Bu tepkilerin hepsi ortak ve doğal tepkilerdir.
Her birimiz günlük hayatımızda bizleri kaygılandıran pek çok durum ve olayla karşılaşıyoruz. Kaygı yaratan durum ya da olay sanki hiç geçmeyecekmiş gibi düşünüyoruz. Beynimiz sırasıyla pek çok olumsuz senaryo yazmaya başlıyor ve zamanla günlük hayatımızı pek çok yönden olumsuz etkileyen bir boyuta ulaşıyor. Performansımız ve yaratıcılığımız düşüyor, uyku düzenimiz bozuluyor, huzursuzluk hissi artıyor. Tehlikeli olmadığı halde bile kalabalık ortamlardan ve insanlarla bir araya gelmekten kaçınır duruma geliyoruz. Kısa vadede bu kaçınma davranışı rahatlamamızı sağlasa da uzun vadede kaçındığımız durum ve olaylarla yüzleşmemizi zorlaştırıyor ve giderek daha çok şeyden kaçınır bir hal alıyoruz. Günlük hayatımızda yapabildiğiniz şeyleri yapamamaya başladığımızda hayat bizim için çok daha fazla zorlaşıyor ve özgüvenimizi kaybetmeye başlıyoruz.
Aslında ortalama bir kaygı düzeyi, günlük hayatımız için itici bir kuvvet oluşturuyor. Harekete geçmemizi sağlıyor. Ortalamanın üzerinde bir kaygı ise hayatımızı sürekli ve olumsuz bir şekilde etkiliyor ve aksatıyor. İşte o zaman kaygı, itici güç halinden çıkıp zarar veren haline gelmiş oluyor. Yani; kaygılı olma durumu günlük hayatımızı olumsuz etkileyecek bir boyutta değilse tedavi gerektirmiyor fakat sürekli ve tekrarlayan bir şekilde devam ediyorsa ve günlük hayattaki işlevselliğimizi etkiliyorsa yardım almamız gerekiyor.
Kaygı ile mücadele yöntemleri:
Kaygılarımızı kabul etmek, onlardan kurtulmaya karar verip harekete geçmek önemli ve zorlu bir süreç çünkü bu duygu sıkışmış gibi hissetmemize neden oluyor. Bu histen kurtulmak ve kendimizi nasıl daha iyi hissedeceğimizi bilmek güçleşiyor. Oldukça yıpratıcı olan kaygıyla beraber yaşamaya çalışma durumuyla birlikte zamanla yaşadığımız kaygıdan dolayı kendimizi suçlar duruma geliyoruz fakat araştırmalara göre kaygıyı azaltmak için uygulayacağımız bir kaç yöntemle beraber basit alışkanlıklar geliştirebilir ve kendimizi daha iyi hissedebiliriz.
Psikoterapi ile kaygı tedavisinde bireyin olumsuz düşünce ve davranışlarını değiştirme ve kaygı karşısında aktif rol alması hedefleniyor. Stresle başa çıkma yöntemleri, gevşeme egzersizleri ve alternatif davranış biçimleri öğreniliyor. Verilen ödev ve egzersizlerle kişinin kaygı yaratabilecek durum ya da olaya karşı duyarsızlaşması sağlanmaya çalışılıyor.
Psikoterapi ile tedavi dışında günlük hayatta kaygı ile başa çıkmada pek çok yöntem kullanabiliriz.
Kaygılarımızdan kurtulmamız için harekete geçmemiz gerekiyor. Bazılarımız kaygılarından kurtulmak için uygun zamanı bekliyor ve sürekli olarak bir erteleme durumu içerisinde yaşıyor fakat kurtulmak için bir an önce harekete geçmezsek bütün bir ömrü kaygıyla beraber yaşamak durumunda kalabiliriz.
Hayatımızın daha iyi olması için uygun zamanı ya da başka şeylerin olmasını beklersek var olan enerjimizi ve zamanımızı boşa kullanmış oluruz. Dolayısıyla, her şeyden önce kaygı ile ilgili problem yaşadığımızı kabul etmemiz ve harekete geçmemiz gerekiyor.
Kaygı ve beraberinde getirdiği hisleri kabul ettiğimizde iyi hissetmek için iyi bir başlangıç yapmış oluruz. Yaşadığımız problemi kabul edip ona bir isim verirsek hem problemle yüzleşmiş olur hem de çözüm yoluna daha kolay yönelmiş oluruz.
Güvendiğimiz, bizleri anlayabileceğini düşündüğümüz kişilere nasıl hissettiğimizi anlatarak onlardan destek ve yardım alabiliriz.
Kaygılarımızı not edebiliriz. Sürekli ve yineleyen bir biçimde kafamızın içinde dolaşan düşünceleri ve hissettiklerimizi yazarak onları somut hale getirmek farkındalık kazanma konusunda bize yardımcı olur. Böylelikle ne sıklıkla kaygılandığımızı görme şansımız olur.
Kaygılarımızı puanlayabiliriz. Bizi kaygılandıran durumlarda yaşadığımız hisse 1-10 arasında bir puan vererek yaşadığımız kaygı yoğunluğunu ölçmüş ve bizi hangi durumların daha çok kaygılandırdığını keşfetmiş oluruz.
Kaygılarımızı yazmak ve puanlamak duygu ve düşüncelerimizi düzenleme konusunda bize yardımcı olur. Onları yazıya döktüğünüzde artık zihnimizde boşa yer kaplamaz olurlar. Bunun için, saçma gelse de, günümüzün kısa bir bölümünü kaygılanmak için ayırabiliriz. Örneğin; 10:00-10:15 saatleri arasını kaygılanmak için ayırıp, kaygılandığımız durumları düşünüp, hayal edip, hislerimizi yazabilir ve puanlayabiliriz.
Bu yöntemin bize kazandıracağı şey; gün içerisinde kaygılanmak için belirli bir zamanımızın olduğunu bilmektir. Düzenli bir şekilde bu yöntemi tekrarlayarak, kendimize kaygımızın artmaya başladığı durumlarda aklımızdan geçen düşünceleri ve yaşadığımız hisleri, kaygılanmak için ayırdığımız zaman diliminde yaşayabileceğimizi hatırlatabiliriz. Böylelikle kaygılandığımız an, kendimize odak noktasının yapmakta olduğumuz işte olması gerektiğini söylemiş oluruz. Bu şekilde, kaygılanmak için ayırdığımız zamanın dışındaki zamanımızı yapmamız gereken ya da yapmak istediğimiz şeylere ayırma konusunda iyi bir strateji geliştirmiş oluruz.
Özetle, belli bir düzeyde kaygı motive ediciyken fazlası zarar veriyor. Yukarıda da belirttiğim gibi kaygıdan kurtulmak için pek çok yöntem mevcut. Bunları denemek bizim elimizde. Sürekli, tekrarlayan ve yıpratıcı olan bu hisle beraber yaşamaktansa harekete geçip kurtulmayı seçebiliriz.
Havale bilinç ve davranış değişikliği olup; enfeksiyon sırasında ateşli dönemlerde görülürse buna ateşli havale denir. Ateş havaleden önce mevcut olabildiği gibi havale sırasında ya da havaleden sonra görülebilir. Genellikle süt çocukluğu ve oyun çocukluğu döneminde başka bir deyişle 5ay-5yaş arasında görülür
Ateşli havale hangi enfeksiyonlarda görülür?
Ateşli havale ya da nöbetler daha çok üst solunum yolu enfeksiyonlarında örneğin boğaz ve kulak enfeksiyonlarında görülür. Daha az sıklıkla idrar yolu ve barsak enfeksiyonlarında izlenir.
Havaleler enfeksiyonun hangi döneminde görülür?
Ateşli havalelerin büyük bir kısmı yaklaşık %90-95’i enfeksiyonun ilk 24 saatinde görülür. Dolayısıyla çocuk 5-10 gün ateşli olabilir ancak havale riski 1-2 gündür.
Ateşli havaleler hep aynı mı olur?
İki şekilde görülebir. En sık olanı basit havalelerdir. Bu tipte tüm vücutta kasılma ve gevşemeler olur. 15 dakikadan kısa sürer. Çocuğun zihinsel ve motor gelişimi normaldir. Daha az sıklıkta olanı karmaşık ya da başka bir deyişle kompleks tipidir. Bu tipte nöbetlerde çocuğun vücudunun bir kısmında kasılma ve gevşemeler olur. 15 dakikadan uzun sürer. Çocuğun zihinsel ve motor gelişimi geri olabilir.
Ateşli havale genetik geçişli midir?
Ateşli havalelerin beşte biri genetik geçişlidir. Bu çocukların yakın akrabalarında ateşli havale öyküsü alınabilir. Ateşli havale geçiren çocuklar ileride sara hastası olabilirler mi?
Bu çocukların bazı risk faktörlerine sahip olmaları durumunda yıllar içinde ateşsiz nöbetler başlayabilir. Bu risk faktörleri şunlardır: çocuğun nöbetlerinin karmaşık tipte olması, ailede epilepsi varlığı, beyin elektrosunun anormal olması, çocuğun zihinsel ve motor gelişiminin geri olması
Ateşli havale geçiren çocuklarda mutlaka beyin elektrosu (EEG) çekilmesi gerekir mi?
Eğer çocuğun nöbet tipi karmaşık ise çekilmesi uygundur. Basit tipinde şart değildir.
Ateşli havale sonrası çocuğun zekasında gerileme olur mu?
Sayısı kaç olursa olsun ateşli havaleler sonrasında çocuğun zekasında herhangi bir gerileme olmaz. Beyinde hücrelerin ölümüne sebep olmaz.
Ateşli havale nasıl tedavi edilir?
Devamlı ve aralıklı tedavi seçenekleri vardır. Devamlı tedavide her gün sabah akşam ilaç kullanılır. Aralıklı tedavide ise çocuğun ateşli dönemlerinde iki gün süre ile havale önleyici ilaç verilir. Bu amaçla diazepam, valproat ve fenobarbital kullanılabilir. Tedavi beş yaşını bitirinceye kadar devam edilir.
Ters bir üçgen hayal edin. En alt köşede “mükemmeliyetçilik” yatar. Sağ ve sol üst köşelerde de “Ertelemeler” ve “Sosyal Fobi” bulunur. Yani demektir ki “Sosyal Fobi”nin temelinde “Mükemmeliyetçilik” yatar.
Bu gerçekten yola çıkarsak mükemmeliyetçilikle uğraşırsak sosyal fobi de azalacaktır anlamına varabiliriz. Ama daha hızlı sonuca ulaşabileceğimiz Sosyal Fobi üzerine gitmek gözle görülür sonuçlar üretmekte daha başarılı olacaktır.
Serebral palsi (SP); gelişmekte olan beyinde doğum öncesinde, doğum sırasında ya da doğum sonrasında herhangi bir nedenle lezyon ya da zedelenme sonucu gelişen ilerleyici olmayan ancak yaşla değişebilen hareketi kısıtlayıcı kalıcı motor fonksiyon kaybı, postur ve hareket bozukluğu ile tanımlayabiliriz. Motor bozukluk yanında duyusal, bilişsel, iletişim, algılama , epilepsi davranış bozuklukları, öğrenme güçlükleri, dil-konuşma bozuklukları ve ağız-diş problemleri, ikincil kas –iskelet sorunları eşlik edebilir. Gebelik döneminin başlangıcından kol ve bacakların tam kullanımı, yürüme, yemek yeme, merdiven çıkma gibi günlük yaşamı sürdürmeye yarayan hareket yeteneğini sağlayan beyin bölgesinin 7-8 yaşlarında tamamlanmasına kadar beyinde olaşabilecek herhangi bir problem bu bölgenin işlev bozukluğu olarak karşımıza çıkar ve ortaya çıkan tablo SP olarak adlandırılır. SP de beyin hasarı ilerleyici değildir, fakat ortaya çıkan sorun ömür boyu devam eder. Sıklığı ülkeden ülkeye değişmekle birlikte 1 – 5 / 1000’ olup ülkemizde ise 4/1000’dir. Türkiye’de akraba evlilikleri, hamilelik döneminde geçirilen hastalıkların fazla olması ve bakım şartlarının yetersizliği, doğum şartlarının olumsuzluğu, bebek bakım hizmetlerinin yetersizliği, bebeklerde bulaşıcı ve ateşli hastalıkların fazlalığı ve beslenme yetersizliği gibi nedenlerle SP sıklığının daha fazla olduğu düşünülmektedir. Nörolojik sorunu olup, oksijensiz kaldığı belirtilen her bebek SP değildir. Anne-baba akrabalığı ve kardeş öyküsü varsa, öyküde belirgin bir SP nedeni bulunmamışsa ayırıcı tanı için tetkikler planlanmalıdır. SP’nin bazı tipleri daha çok kas ve tendonları tutar, bunlarda değişik felçler gelişir. Bazıları ise beyni tutarak çeşitli istemsiz hareketlere neden olur. Serebral palsili çocukların zeka dereceleri çok farklıdır. Bu çocukların toplumdaki yerlerini de fiziksel kusurları ve zeka dereceleri belirler. Bu çocukların yaklaşık %30-40’ı hayatlarını kendi başlarına idame ettirebilir. Geri kalanları ise ailelerine bağımlı olarak yaşamaktadırlar.
Süt çocukluğu döneminde erken el tercihi (1 yaş ), yakalama refleksinin, tek taraflı devam etmesi spastik hemipareziden kuşkulandırabilir. Elde objeleri kavrama ve ince motor becerilerde gerilik , objeye uzanmak istediğinde, parmaklarda istemsiz hiperekstansiyon(spastik yaklaşım) görülür. Tutulan ekstremitede (özellikle elde) kore, atetoz – tremo şeklinde istemsiz hareketler gelişebilir.
SP nasıl erken teşhis edilir?
SP erken tanısında; özgün bir tanı yöntemi yoktur. Tanı birden fazla bulgu ile konmalıdır. Aileler bebeğin gelişiminde en ufak bir gecikme ya da normalden sapma gördüklerinde doktora başvurmalıdırlar.
Riskli bebekler nörolojik muayene ,gelişim basamakları, tonüs anormal hareketler ve postür yönünden düzenli izlenmeli saptanan bulguya göre erken uyarılma programına alınmalı rutin beyin MRG’si yapılmalıdır .
İlkel refleksler; beyin sapından kaynaklanan, doğumda var olan, 6-9 ayda kaybolan vücudun motor refleksleridir. Emme, arama, Moro, yakalama, tonik boyun refleksi ilkel reflekslerdir.Yenidoğanın yaşamını sürdürebilmesi için gereklidir.İlkel refleksler kaybolmadıkça motor beceriler gelişemez.İlkel reflekslerin zamanında kaybolmaması anormal olması reflekslerin alınmaması motor becerilerin gelişmediğini gösteren bir bulgudur.SP’de ilkel refleks anormallikleri görülür. SP’de nöromotor gelişim doğumdan itibaren geridir.İlerleyici olmayan statik bir gerilik vardır. Tedavi Serebral palsinin destek tedavisi vardır. Bu tedavinin bölümleri şu şekildedir: – Fizik tedavi – Eğitim – İlaç tedavisi: Kas gevşetici ilaçların bazen yararı olabilir. Ayrıca Baklofen pompası, botulismus toksini gibi bazı özel işlem gerektiren ilaçlar da kullanılmaktadır. Botulismus toksini spastik olan kasın içine enjeksiyon ile uygun dozda verildiğinde o kasın 2-3 ay süre ile felç olmasına neden olmaktadır. Bu şekilde istemsiz olarak kasılan adalenin kasılması engellenmekte, kol veya bacağın gevşemesi sağlanmaktadır. – Cerrahi tedavi: Beyin cerrahisi tarafından yapılan kas gevşetici veya istemsiz hareketleri kontrol altına almaya yarayan bazı girişimlerdir. Baklofen pompası bu yöntemlerden biridir. – Gelişen sorunların tedavisi: Örneğin eklem kısıtlılıklarının ortopedi uzmanı tarafından cerrahi girişimle açılması. Havale (konvülsiyon) varsa ilaçla tedavisi. SP li hastalar için doğrudan etkili bir ilaç yoktur. Ancak havaleler (konvülziyon) ve kaslardaki aşırı sertlik için bazı ilaçlar kullanılmaktadır. SP li çocuğun belirtileri, SP nedenine, lezyonun şiddetine ve komplikasyonların olup olmadığına bağlı olarak çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Bu nedenlerle her çocuğun tedavisi ve rehabilitasyon programı farklılık gösterir. SP li çocukta birçok sorun bir araya gelerek aile ve çocuk için yaşamı güçleştirir. Bu nedenle problemlerin iyi bir şekilde tanımlanması çok önemlidir. Ancak bilimsel ve bilinçli yaklaşım SPli çocuğun daha bağımsız bir yaşama kavuşmasını sağlayabilir.
Birçok meslek grubunun bir arada çalışması gerekir. Fizik Tedavi Rehabilitasyon; en büyük rolü üstlenir. Fizyoterapide amaç doğru hareketin öğretilmesidir. Çocuğun gün içinde düzgün duruşu sağlanabilirse normal hareket gelişiminin olabilmesi için gerekli duysal uyarı sağlanmış olur.Fizyoterapiye riskli bebeklerde, yani anne karnında, doğum sırasında veya sonrasında sorunu olan bebeklerde, yenidoğan döneminde başlanmalıdır.Tedaviye erken başlamanın istenmeyen kasılmaları önlemede, bebeğin doğru duruş şekillerini öğrenmesinde, kendi vücudunu hissetmesinde, ileride gelişebilecek eklem sertliklerini (kontraktürleri) önlemede ve normale yakın hareket sağlanabilir. Denge alıştırmaları, yüzükoyun yatarak başı sağa-sola çevirme, küreye basma, yüz ifadeleri gibi eğitimler vermek gerekir. Konuşma tedavisi; dinleme eğitimi, dil hareketleri, parmaklarını diş ve dudaklarında dolaştırmak ve emerken dil düz kalıyorsa dil ortasına baskı uygulamak (anne kaşıkla yapabilir) . Konuşma eğitiminde kullanılan araçlarda, görsel ve işitsel uyarıcılara daha fazla yer vermek uygun olur. Eğitim yaşantılarının canlandırarak verilmesi çocuğun daha çok ilgisini çekebilir. Canlandırma için kuklalar, küçük ev eşyaları, giysiler, küçük hayvan modelleri kullanılabilir.Her bir yüzüne resim yapıştırılmış küpler, ses çıkaran oyuncaklar, oyuncak müzik aletleri, sopaya dizilen renkli halkalar, renkli bloklar, vs. olabilir. Ortopedi; çocukta var olan şekil bozukluğunu düzeltmek, şekil bozukluğu oluşumunu engellemek, görünümü düzeltmek ve bağımsızlığını arttırmak amacı ile uygulanır. Yapılacak girişim kasın kemiğe bağlanma bölümüne, kemiğe ve sinire yönelik olarak planlanır. Çocuklar eşyalara tutunarak gezinmeye ya da yardımla da olsa yürümeye başlayıncaya kadar cerrahi girişimden kaçınılmalı, fizyoterapiye ağırlık verilmelidir. Gerekli görülürse botoks ve germeler yapılarak tedaviye devam edilmelidir. Uygun yaşlar 5 ila 8 yaş arasıdır. Çocuğun temizliği, bakımı ve kalça çıkığına yönelik yapılması gereken operasyonlar bunun dışındadır. Eklem kısıtlılığını ve kasların aşırı gerginliğini önlemek için başvurduğumuz yöntemler; sinir-kas ilişkisini düzenleyen bazı ilaçlar, düzeltici alçılar, ortozlar ve germe egzersizleridir.Kalça çıkığı için en önemli risk faktörü kalça çevresindeki kaslarda spastisite ve kas dengesizliğidir. Bu durum ilerleyicidir. Kalça çevresindeki kaslara germe, gece pozisyonlama (yardımcı araçlar ile belirli şekilde tutma), botoks ve gerekirse cerrahi girişim uygulanır. İlaçlar; Salya akması ve spastik kasılmayı azaltmak için (ağızdan ilaçlar, botoks iğnesi ya da baklofen pompası) verilebilir. Botulismus toksini spastik olan kasın içine enjeksiyon ile uygun dozda verildiğinde o kasın 2-3 ay süre ile felç olmasına neden olmaktadır. Bu şekilde istemsiz olarak kasılan adelenin kasılması engellenmekte, kol veya bacağın gevşemesi sağlanmaktadır Eğitim: Vücudu tanıma, kesilmiş kağıt bebek resimleri, ya da oyuncak bebeklerle çalışma yapılabilir. Beslenme: Spastik çocuğun beslenme sorunları dudak, ağız, baş ve gövde kontrolünde, oturma dengesinde ve kalçasını yeterince bükmede yetersizlik, ellerini ağzına götürme yetersizliği ve el göz uyumunun eksikliği olarak ortaya çıkar. Beslenme sırasında çocuğu tutuş şekli çok önemlidir. Yanlış durum çocuğun emmesini ve dudaklarını kullanmasını güçleştirir. Yutma ve çiğnemenin öğretilmesi gelişme ve bağırsak düzeni için de önemlidir.
Obsesif kompulsif bozukluk takıntı hastalığı olarak da bilinir. her 10 kişiden dokuzunda obsesyon olarak tanımlanan düşünceler bulunmaktadır. Buna karşılık her 100 kişiden ancak birinde bu durum bir rahatsızlık haline gelir.
Obsesyon nedir?
Obsesyonun Türkçe’deki karşılığı saplantıdır. Saplantılar kişiye çoğu kez saçma görünür ve rahatsızlık vericidir. Bu nedenle kişi bu düşünceleri zihninden uzaklaştırmaya çalışır. Ancak, bu düşünceler kişinin aklına kendiliğinden gelmektedir ve kişi bu düşünceleri zihninden atmaya çalıştıkça bu düşünceler güçlenir, daha dirençli hale gelir. Psikiyatri dili ile saplantı kısaca şöyle tanımlanabilir: Kişiye saçma gelen ve rahatsızlık veren (benliğe yabancı), kişinin aklına kendiliğinden ve zorlayıcı bir biçimde gelen (intruzif), bilinçli çabayla uzaklaştırılamayan tekrarlayıcı düşüncelerdir. En sık görülen obsesyon türleri kirlenme – mikrop kapma – hastalık bulaşması veya bulaştırma, şüpheye düşme (ışıkları söndürdüm mü, ütünün fişini çektim mi?), düzen – simetri – sıra (renk, boy veya harf sırasına göre), saldırganlık (çocuğuma zarar verir miyim?) ve cinsel (acaba ben eşcinsel miyim?) içerikli olanlardır.
Kompulsiyon nedir?
Kompulsiyonun Türkçe’deki karşılığı zorlantıdır. Zorlantılar, saplantılı düşünceye karşılık kendini rahatlatma çabası olarak özetlenebilir. Kişi saplantılı bir düşünceden rahatsızlık duyduğunda bu düşünceyi etkisiz kılmak için yapılan eylemlerdir. Obsesyon örneklerine göre karşılıkları şu şekilde olabilir: kirlenme – mikrop kapma – hastalık bulaşması veya bulaştırmaya karşılık temizlenme (dakikalarca el yıkama) veya kaçınma (kapı kollarına veya paraya dokunmama); şüpheye düşmeye karşılık kontrol etme (tekrar tekrar eve dönüp ışıkları veya kapı kilidini kontrol etme); düzen – simetri – sıra saplantılarına karşılık düzenleme veya sıraya koyma; saldırganlık ve cinsel içerikli obsesyonlara karşılık zihinsel analiz (ben öyle şey yapmam, çocuğumu çok seviyorum, erkek olduğuma eminim vb.). Bu örnekler kişiden kişiye çok büyük farklılıklar göstermektedir. Başka bir deyişle “obsesyonun hayal gücü sınırsızdır.
Konuşma beyinde başlar ve ses aracılığı ile ifade edilir. Ses, iletişimin duyulabilir hale gelmesinde önemli bir araçtır. Bebekler konuşmaz ancak çeşitli sesler çıkarır. Bunu iletişim amacıyla kullanır. Bebeğin çevreyle ilk zamanlardaki iletişim şekli ağlamadır. İsteklerini, ihtiyaçlarını ağlayarak belirtir.
İnsanların konuşabilmesi birçok organın işbirliğini gerektirir. Ses telleri başta olmak üzere larenks (gırtlak), farenks (yutak), solunum yolları ve akciğer, dil ,damak ve dudak gibi organlarımızın konuşabilmemiz için anatomik (yapısal) ve fonksiyonel (işlevsel) olarak sağlıklı olması gerekir.
Konuşma için gerekli olan çeşitli organların hareketleriyle ilgili komutlar beyinde yüksek işlevi olan merkezlerde hazırlanır ve buradan çıkan uyarılar sinirler aracılığı ile bu organlara iletilerek hareket sağlanır. Beyindeki konuşma işlevi ile ilgili merkezlerin, kasların ve sinirlerin hastalığına ya da bozukluğuna bağlı olarak ortaya çıkan konuşma bozuklukları nedeni NÖROLOJİK MUAYENE ve GEREKLİ LABORATUVAR TESTLERİ ile saptanmaya çalışılır.
Çocukların gelişimsel özellikleri içinde en karmaşık olan ve normallik yaş aralığı en geniş olan dil ve konuşma becerisidir.Gecikmeden söz edebilmek için çocuğun bulunduğu yaş aralığının üst sınırında olmasına rağmen bu beceriyi halen gösteremediğini belirlemek gerekir
Dil ve Konuşma becerisinin sağlıklı gelişebilmesi bazı şartlara bağlıdır.
Bu şartlarda yaşanan sorunlar ve belirtiler aile ve doktor tarafından saptanmalıdır.
1- İşitme normal olmalıdır. Çevresiyle yeterli iletişim kurmayan ve ses ya da kişilere tepki vermeyen bir bebekte öncelikle işitme doğru değerlendirilmelidir.
2- Konuşmayı sağlayan organların gerek yapısal gerekse işlevsel normalliği gereklidir. Bebeklerde emme, yutma yeterliliği ve salya kontrolü bu anlamda başlangıçta sorun olmadığını gösteren belirtilerdir. Çiğneme becerisindeki yeterlilikte diğer bir önemli göstergedir.
3- Konuşmanın doğru ve anlaşılabilir gelişmesi için oral-motor yeterliliğinin tam olması gerekir. Örneğin çocuğun yaşına uygun beklentiler sınırında bardaktan suyunu içebilmesi, çiğneme sırasında dil hareketlerinin yeterli haraketliliğini görabilmek önemli ip uçlarıdır.
4- Zeka veya zihinsel işlev sorunu olan çocukların dil ve konuşma gelişimi gecikir.
5- Motor gelişim geriliği veya gecikmesi olan çocuklarda , prematüre doğan ve uzun süreli yoğun bakım tedavisi gerektiren bebeklerde, bebeklik erken dönemlerinde beyin iltihabı veya önemli enfeksiyon hastalığı yaşamış çocuklarda, kafa içine kanama olmuş bebeklerde, işitme sinirini olumsuz etkileyecek ilaçları uzun süre kullanan çocuklarda konuşma ve dil sorunu yaşanabileceği unutulmamalıdır
Dil gelişiminin yaş sınırları nedir?
0-3 ay arasındaki bebeğin ifade edici dili ağlama, gülümseme, gıgıldamadır
3-6 ay arasında ; p, b ve m seslerini içeren babaıldamalar başlar
6 ay-1yaş arasında; İlgi çekmek için çıkarılan sesler, bir ya da 2 sözcük (baba, mama …gibi)
1-2 yaş:Kullandığı sözcüklerde artış vardır
2-3 yaş: İsteklerini 2-3 sözcüklü cümleler kurulmaya başlar ,nesneleri isimlendirir
Sorun olabileceğini düşündüren gecikmeler?
Normal koşullarda bir çocuk 1 yaş civarı ilk sözcüklerini söyler
2 yaşına geldiği halde birkaç anlamlı sözcüğü yoksa, 3 yaşına geldiği halde cümle kuramıyorsa mutlaka değerlendirilmelidir
Konuşmada gecikmesi olan çocuklarda ciddi bir sorun olasılığını düşündüren bulgular nelerdir?
1-Çocuğun işaret ve diğer iletişim biçimleri normal değilse
2-Çocukta ek bir fiziksel, gelişimsel sorun varsa
3-Anlaşılmaz sesler çıkarıyorsa
4-Çevresine karşı isteksiz ve ilgisiz ise
5-Yeni ortam ve durumlara uyum sağlamakta güçlük varsa
Ergenlik dönemi anlam uğruna güvenliğin riske atıldığı, huşu içinde yapılan bir kahramanlık mücadelesinin yapıldığı kritik bir dönemdir. Her ergen, kendi ayakları üzerinde duran, yaşamdaki anlamını hissetmeye çalışan bir birey olmak ister. Bu durum, hazineye ulaşabilmek için mağara kapısını bekleyen ejderhaları yenmeyi gerektiren çok çetin bir mücadeledir. Bazen çocuksu hareketler yapar, riskli davranışlar gösterir veya tam tersine tembel gibi gözükseler de özünde böyle bir mücadele vardır. Yalnızca anlamlı hissetmek için tersine davranışlar gösterme eğililiminde olabilirler. Bazen sevdiklerini de kırabilirler. Bütün bunlar yarım elmadan bütün elmaya dönüşebilmenin stratejileri olarak karşımıza çıkarlar. Terapi onların bu mücadelesinde onları anlamak, tersine gidişlerinin bile geçici bir strateji olduğuna dair onlara bir navigasyon verebilmek, bireyleşme yolunda onlara bilgelik desteğiyle yol gösterebilmek, içlerindeki kalıcı bilgenin yolunu açabilmektir.