Yazar: C8H
-
Adenovirus enfeksiyonları
Adenovirüsler insanlarda hastalık yapan keşfedildiği ilk organ olan adenoid dokudan ismini alan DNA virusleridir.Günümüzde 50 den fazla serotipinin olduğu bilinmektedir.Bu serotiplerin hepsi hastalığa neden olmaz,serotiplerin 1/3’nün hastalığa yol açtığı bilinmektedir.Adenovirusler esas olarak solunum yolu hastalığına yol açarsa daFarengokonjunktival ateşEpidemik keratokonjunktivitPnömoniMyokarditSistit veGastroenterite’de neden olmaktadır.Klinik tablolara yol açan serotipler farklılık gösterir. Örneğin tip 3,7 ve 21 şiddetli pnömoniye neden olurken,31. tipin gastroenteritle ilişkisi bilinmektedir.Enfeksiyon solunum yolu salgıları fekal-oral yol veya atıklarla bulaşmaktadır.Adenoviruslar dayanıklı viruslardır,atıklar bulaşımda önemlidir.Özellikle yüzme havuzları ile olan bulaşımlar önem taşımaktadır.Bu enfeksiyonlar salgınlarla seyredebilir, sonbahar,kış ve yaz başında salgınlara yol açabilir.Kuluçka süresi klinik tabloya göre değişebilir ortalama 2-14 gün arasında değişmektedir.Bulaşım uzun süreli olabilir.Enfeksiyon belirtisiz seyredebildiği gibi tekrarlayan enfeksiyonlar şeklinde de görülebilir.Genellikle çocuklar ilk 5 yaş’a kadar adenovirus enfeksiyonlarından en az birini geçirmiş olmaktadır.Tanı,Viral antigen taramasıSerolojik testPCR veya bu testlerin birlikte uygulanması ile konulmaktadır.Adenovirus enfeksiyonlarında beyaz küre ve eritrosit sedimantasyon hızında yükselme olmaktadır.Antiviral tedavi bazı durumlarda uygulanabilir.Korunma tedbirleri önemlidir yüzme havuzlarının yeterince klorlanması,kontamine aygıtların uygun şekilde dezenfekte edilmesi önemlidir.Kreş ve yuvalara giden çocuklarda enfeksiyonun yayılmasını önlemek için sık el yıkama ve atıkların uzaklaştırılmasında el yıkama ve eldiven kullanımına dikkat edilmesi vurgulanmaktadır.Korunmada tip 4 ve 7 karşı geliştirilmiş aşılar askeri personele uygulanmakta ise de çocuklara uygulanabilir adenovirus aşısı mevcut değildir. -

Neden Psikoloğa Gitmeliyiz?
Günümüzde psikoloğa gitmek nasıl karşılanıyor? Kimler psikoloğa başvuruyor?
Bu soruların cevabını bulmak için ilk olarak kendimize sormalıyız. Ben sordum ve cevabım şu
oldu farkındalığım var, halledemiyorum bilinçaltımda var olan yanlış öğrenmelerimi tek başıma
değiştiremiyorum. Bunu yapabilecek bir psikoloğa veya terapiste ihtiyacım var. Bu benim yanıtım
olurdu. Ya başkalarının yanıtı ne olurdu diye düşündüğümde;
-Kendimi kötü hissediyorum
-Ölüm ve ayrılık sonrası
-Mutsuzum
-Eşimle anlaşamıyorum
-Çocuklarımla sorun yaşıyorum
-İnsanlarla iletişim kuramıyorum
-Patronumla sıkıntı yaşıyorum
-Annem-babam hayatıma çok karışıyor
-Sürekli uç duygularda yaşıyorum
-Kendimi ifade edemiyorum
-Ellerimi çok yıkıyorum
-Uçağa binmekten korkuyorum
-Fobilerim var
-Sınav kaygım var vs vs
Bunun gibi binlerce sorun sıralayabilirim. Bunun gibi sorunlar yaşamak benim hayatımı çok
zorlaştırıyor diyenler başvurmalılar. Hayatımız tıkandığında ve devam edemediğimizi
düşündüğümüzde başvurmalıyız.
Bizlere gelmekten korkuyorlar dışardan görünürse diğer insanlar onun için ne düşünürler diye. O
zaman aklıma psikolog olarak şu soru geliyor kim sizden daha önemli olabilir ki.
-Siz varsanız onlar var siz yoksanız onların anlamı da kayboluyor. Sen mutluysan etrafındakiler
mutlu siz değilseniz etrafınız da mutsuz.
Etrafı mutlu etmeye çalışırken kendinizi unutursanız eğer bir süre sonra bir bakmışsınız ki
kendinizi yok saymaya başlamışsınız. İşte tam bu noktada yardıma ihtiyacınız vardır. Birinin size
sizin değerli olduğunuzu ve var olduğunuzu hatırlatması için.
Eşinizden şikâyetçiniz sizi anlamadığını düşünüyorsunuz ve her seferinde onun değişmesini
istiyorsunuz. Fakat değişmiyor. Neden diye hiç düşündünüz mü? Cevabını ben söyleyeyim SİZ
DEĞİŞMEDİĞİNİZ SÜRECE O DEĞİŞMEYECEKTİR. Ve hayatta kendinize değer verdiğiniz ve
önemsediğiniz sürece siz önemli olacaksınız.
Çocuğunuz için doğru olanı yapmaya çalışıyorsunuz ve bir türlü olmuyor. Sizden bir şeyleri hep
bekliyor, sorumluluk almıyor. Ne yapmanız gerektiğini bilmiyorsunuz tüm yolları denediğinizi
düşünüyorsunuz. Psikolog size neden olmadığını denediğiniz şeylerin neden işe yaramadığını
gösterip çözüm yolu bulmanızı sağlayacaktır.
Yanlış bilinen çok önemli olan bir şey de psikolog ne yapmanız gerektiğini söylemez size. Siz
onunla bir yolculuğa çıkarsınız. Bu yolculukta geçmişte tıkanmışlıklarınızı şimdi üzerindeki etkisini
kaldırır. Böylece sizi şimdiye taşımış olur. Gelecekle ilgili endişelerinizi “yani tehdit olarak
düşündüklerinizi, evhamınızı” nereden kaynakladığını bulup çözümledikten sonra şimdide
dengede olmanızı sağlar.
-
Parvovirus b19’un hastalıklardaki rolü.
PARVOVİRUS B19’UN HASTALIKLARDAKİ ROLÜ
İlk kez 1975 yılında tanımlanan bu virüs her yaş grubunu etkilemekte ve farklı klinik tablolara yol açmaktadır. Parvovirus B19 enfeksiyonu özellikle çocuklarda Eritema enfeksiyozuma (5.Hastalık) neden olur.Kronik hemolitik anemisi olan hastalarda aplastik krize yol açar.Çocuk ve erişkinlerde akut artrit tablosu gelişebilmekte gebelerde ise bu enfeksiyon geçirildiği zaman düşük ve ölü doğuma neden olabilmektedir. Parvovirus enfeksiyonu geçiren çocuk veya erişkinlerde bulgular her zaman belirgin değildir.Çoğu zaman enfeksiyon belirtisiz enfeksiyon (asemptomatik) şeklinde seyreder Bu vakalarda döküntü olmayabilir ve başka bir klinik tablo ile karışabilir.Günümüzde parvovirus B19 enfeksiyonunun yol açtığı kritik tabloların tam olarak tanımlanamadığı düşünülmektedir.Bu enfeksiyon en sık okul çocuklarında görülmektedir.Erişkin yaş grubuna hastalık geçirme oranı %60’a yükselmekte yaşlılarda ise bu oran %90’a ulaşmaktadır.
Parvovirus B19 enfeksiyonu esas olarak;
– Solunum yolu salgıları, damlacık enfeksiyonu ile
– Kan ve kan ürünlerinin veya bu ürünlerin deriye teması
– Anneden bebeğe direk geçiş şeklinde bulaşmaktadır. Aile içi bulaşımda önemlidir.
Parvovirus B19 enfeksiyonu ile ilgili klinik tablolar;
– Eritem Enfeksiyozum (5.Hastalık)
– Geçici aplastik kriz
– Artrit
– İntrauterine enfeksiyonlar
5. HASTALIK (ERİTEMA ENFEKSİYOZUM)
Çocuklar Parvovirus B19 enfeksiyonunu en sık olarak 5. hastalık şeklinde geçirmektedir.
Başlangıç semptomları belirgin değildir.Kuluçka dönemi 14 gündür.Bu süre 4-21 gün arasında değişebilir.
Ateş, boğaz ağrısı
Baş ağrısı,Halsizlik,Kas ağrıları
Mide,Bağırsak şikayetleri olabilir.
Bu süreçte hastalık sıklıkla tanımlanamaz.Bu tabloyu takiben yüzde tokat atılmış surat görünümü veren döküntüler ortaya çıkar.Yüzde kırmızılık ve ağız etrafında solukluk vardır.Gövdede simetrik makulopapüler dantel görünümündeki döküntüler kollara,kalça ve uyluğa yayılır ve kaşıntılıdır. Döküntü yoğunluğu dalgalanma gösterir ve güneş ışığına maruz kalan bölgelerde belirginleşmektedir.Bazen eklem bulguları bu tabloya eşlik edebilir.
Hastalık başlangıçta bulaşıcı olup, döküntü ve diğer belirtiler ortaya çıktıktan sonra bulaşıcılık azalmaktadır.Bu dönemde çocuklar normal okul aktivitelerine dönebilirler.
Hastalığın tanısı klinik olarak konmaktadır.Tam serolojik olarak kolaylıkla teyit edilmektedir.
Hastalığa özgü bir tedavi yöntemi yoktur.
APLASTİK KRİZ
Parvovirus B19 kemik iligindeki kırmızı kan hücrelerinin öncülerini enfekte etmektedir. Kemik iliğindeki kırmızı kan hücrelerin oluşumu enfeksiyondan dolayı geçici olarak durmaktadır ve aplastik kriz ortaya çıkmaktadır.
Parvovirus B19’un yol açtığı aplastik kriz sağlıklı bireylerde geçici olmakta ve kendiliğinden düzelmektedir.Buna karşın kronik hemolitik anemi ve kemik iliğinde değişikliğin olduğu hastalarda ise aplastik kriz tablosu ortaya çıkmaktadır.Orak hücreli anemi,demir eksikliği anemisi ve akut kanamanın olduğu hastalarda da aynı risk söz konusudur. Bu hastalarda viral enfeksiyona ait belirtilerden sonra kan hemoglobin ve retikulosit düzeyde düşme görülmektedir.Genellikle klinik tablo bir süre sonra kendiliğinden düzelmektedir.Ciddi seyreden vakalarda ise kalp yetmezliği gelişebilmektedir.Bir kez aplastik kriz geçiren hastalarda aynı tablonun tekrar ortaya çıkma olasılığı yoktur.Bağışıklık sistemi bozulmuş hastalarda ise kemik iliğinin kronik Parvovirus B19 enfeksiyonu görülmektedir.Malignensi,organ transplantı ve HIV virusu taşıyan çocuk ve erişkin hastalar kronik Parvovirus B19 enfeksiyonu açısından risk grubunu oluşturmaktadır.
ARTRİT
Parvovirus B19 çocuklarda ve erişkinlerde artrit ve artralgi’ye neden olmaktadır.Artrit özellikle 16 ile 59 yaştaki kadınlarda görülmekte ve periferik eklemleri simetrik olarak tutmaktadır.Omuz,boyun ve lumbosakral vertebralarda tutulum az görülmektedir.
Erişkinin aksine çocuklardaki artrit’de büyük eklemler tutulmakta ve asimetri göstermektedir.Genellikle çocuklarda artrit kendiliğinden iyileşme göstermektedir. Parvovirus B19 bağlı artrit bu vakalarında eklemlerde ciddi değişiklikler görülmez. Parvovirus B19 bağlı artritlerin ile romotoid artritle arasında bir bağlantı mevcut değildir.
İNTRAUTERİNE ENFEKSİYONLAR
Gebelik sırasında ortaya çıkan Parvovirus B19 enfeksiyonu fetal enfeksiyonlara, nonimmun hidrops fetalis ve düşüklere neden olabilir.
Gebelik yaşındaki annelerin %50 ‘ si bu enfeksiyonu daha önceden geçirmiş bulunmaktadır.Özellikle okul çağında çocukları olan enfeksiyonu geçirmemiş olan gebelerde bu enfeksiyona yakalanma riski yüksek olup,oran %30 ile %50 arasında değişmektedir.
Enfeksiyonu daha önce geçirmemiş gebelerde Parvovirus B19 enfeksiyonu çoğunlukla asemptomatik seyretmektedir ve bu durumdan dolayı geçirilen enfeksiyon kolaylıkla gözden kaçabilmektedir.Enfeksiyonu geçirmemiş anneler bu konuda uyarılmalıdır.Enfeksiyonu geçirip geçirmediğini tanımlamak için serolojik testlere başvurmak en akılcı yaklaşımdır.
Gebelikle geçirilen Parvovirus B19 enfeksiyonu fetus’u her zaman enfekte etmez.Özellikle gebeliğin ilk yarısında bu enfeksiyon geçirildiği zaman fetal risk artmakta ve oran %2-6 arasında değişmektedir.
Parvovirus B19’un döküntü,anemi,hepotomegali ve kardiomegali tablosu ile kendini gösteren bir konjenital enfeksiyon sendromuna yol açabilmektedir.
Parvovirus B19 enfeksiyonun spesifik bir tedavisi yoktur.Özellikle hemolitik anemisi olan hastalar için düşünülen Parvovirus B19 aşısı virüs üretimindeki zorluklar nedeniyle başarılamamıştır.Bağışıklık sistemi bozuk olan hastalarda destekleyici olarak immunoglobunler uygulanabilir.Antiviral tedavi önerilmemektedir. -

AİLE VE ERGEN
Aile tüm insanların hayatında önemli olan bir kurumdur. Varlığın devamı insanın içine doğduğu ya
da büyüdüğü aile ile şekillenir. İnsan toplulukları açısından aile sürekliliği olan ancak,
gerçekleştirdiği değişimlerle de kendini geleceğe taşıyan, güncelleyen bir kurumdur.
Bilinen en yaygın tanımıyla aile, biyolojik ilişkiler sonucu türünün devamını sağlayan, paylaşımın,
toplumsallaşmanın olduğu, karşılıklı ilişkilerin kurallara bağlandığı, toplumsal değerlerin sonraki
kuşaklara aktarıldığı biyolojik, psikolojik, sosyo-ekonomik ve hukuki yapısı olan bir gruptur. Aile
tanımları genellikle kanbağı üzerinden yapılmış olsa da, bireylerin evlat edinme yoluyla da ana-
baba ve çocuklardan oluşturdukları aileleri de aynı kapsamda değerlendirmek yarar sağlarBu nitelikleriyle aile; sevgi, mutluluk, bağlanma, ait olma ve paylaşma gibi duyguların yaşandığı,
yaşanan bu duyguların oluşturduğu sıcaklıktan beslenen ve devam etmesini mümkün kılan bir
bütündür. Çocuk, içine doğduğu ailede ihtiyaçlarının karşılanması sonucunda varlığını devam
ettirebilmeyi başarır. Bu ihtiyaçların başında, korunma, sosyalleşme, biyolojik ihtiyaçlar, duygusal
destek, eğitim, din ve ekonomik destek gibi unsurların karşılanması gelir. Bu güvenlik unsurlarıyla
büyüyen çocuk yaşam içindeki duruşunu da bütün bu önemli noktalarla ortaya koyar. İnsan
hayatında, çocukluk döneminin ilk beş yılı büyük önem taşır. Yetişkin dönemde kullanacağı
kişilik örüntüleri işte bu yıllarda oluşan temellerle şekillenir. Elbette, yaşamdaki her noktayı kontrol
edebilmek mümkün değildir. Ancak, kontrol dışı gelişen olumsuzlukların en az hasarla
atlatılabilmesini sağlayabilmek becerilerinin var olması, kullanılabilmelerini sağlayabilmek önemli
bir noktadır.
Ergenlik dönemi ise çocukluğun ikinci önemli dönemdir. Bu dönem, çocukluk aşamasında
meydana gelmiş olumsuzlukların giderilerek yerine yeni olumlu özelliklerin geliştirilebileceği
yeniden yapılanma ve telafi dönemidir. Bu süreç ailelerin çocuklarıyla iletişimlerinde zorlandıkları
fırtınalı bir evredir. Hızlı büyüme temposunda olan ergenin kendisi dahi bu hıza uyum sağlamakta
zorlanır. Değişim sık sık, ani, beklenmedik yer ve zamanda ortaya çıkabilir. Ergen bu
değişimlerde çoğunlukla kendisine uyum sağlanmasını bekler. Ancak bugün ihtiyacı olan durum,
yarın farklı bir ihtiyaca dönüşmüş de olabilir. Saç modeli her gün değişir, ayna karşısında geçen
süre uzar, kendini bazen en güzel-en yakışıklı görürken bazen de en çirkin olarak algılayabilir. Bu
dönemde bireyin kurallarla arası hiç de iyi değildir. Kendi kural koyucu olmak ister. Var olan
kurallara karşı çıkar. Her şeyin en doğrusunu bildigini ve en doğru kararları verebildigini düşünür.
Bu dönemde kendi cinsel kimliğini belirginleştirirken, karşı cinsi fark ederek daha fazla ilgilenme
eğilimi başlar. Bunların yani sıra, akran ilişkilerinde sorunların yaşandığı yoğun bir dönem kendini
hissettirir.
Tam da bu dönem ergen ve aile çatışmalarının yaşandığı bir durumu tanımlar. Aile daha önce
sözünden dışarı çıkmayan, uyumlu, munis, dersini çalışan, kurallara uyan çocuğunu kaybettiğini
düşünerek korkar ve paniğe kapılır. Oysa aynı çocuk hep oradadır ve sadece ihtiyaçları
değişmiştir.
Aile bu dönemde çoğunlukla kendini çaresiz, yetersiz, ne yapacağını bilemez ve “Nasıl davranırsa
en doğrusu olur?” sorusunu cevabını arar. Oysa ergenin en temel ihtiyacı, varlığının kabul
edilmesidir. Ayrışma-bireyselleşme ihtiyacında olan ergen, onay almak, kabul görmek ister.
Ebeveyin bu zamanda dinleme becerisini kullanabildiği oranda ilişkilerde tutarlılık kendini gösterir.
Ergenle ilişkide, ergenin akranlarından örnek vermeden, yargılamadan, eleştirmeden kabul
edilmesi aile bağlarının güçlenmesinde ve ilişkilerin sağlıklın devam etmesinde rol oynar. Aile
yaşamında, her bireyin rollerinin belirgin olması, hiyerarşik yapıda anne-babanın ortak tutum
sergiliyor olması, dengenin ve uyumun oluşmasında önem taşır. Anne-baba ergenin yaşıyla
uyumlu kurallar belirleyerek ve bu kuralları zaman içinde ihtiyaçlara göre değiştirerek uyumlu ve
dengeli bir aile iletişiminin devamını sağlar. Ergen kurallara uymak istemez, onun için kurallar
gereksiz ve can sıkıcıdır. Ancak kurallar konusunda açık iletişimin olması, kurallara neden
gereksinim duyulduğunun paylaşılması ergen tutumlarının esnekleşmesini sağlar. Ergen bu
dönemde cesurdur, denemekten korkmaz.
Ebeveynin bilglendirici yaklaşımı bireyin özgüvenini geliştirmesine katkı sağlar. Ergenin küçük
hatalar yapmasına kontrollü olarak hoşgörü ile yaklaşılması, kendi doğrularını oluşturması
açısından önem taşır. Unutulmamalıdır ki, başkalarının deneyimleri ile kendi doğrularımızı
oluşturamayız. Bu dönemde acımasız eleştiriler ilişkilerin zarar görmesine sebep olurken, olumlu
yönlerin görülerek ödüllendirilmesi ebeveyn-ergen ilişkilerini güçlendirir; ergenin sağlıklı
gelişmesine katkı sağlar.
Ergen çocuğu olan aileler, sık sık geriye bakarak, çocuklarının birer birey olduğunu kabul ederek
empati kurmalarının kendi geçmiş duygularını anımsadıklarında, kuracakları köprüleri daha
sağlıklı ve sağlam inşa edecekleri unutulmamalıdır.
-

Çocuklarda soluk tutma veya diğer ismiyle katılma nöbetleri

Aileleri oldukça kaygılandıran bir konuyu paylaşmak için bu makaleyi yazmak istedim. “Epilepsi nöbeti bu galiba”, ya da “bebeğimin kalbi durdu , onu kaybediyorum sandım “diyen aileler ile karşılaştığımda onlara panikleri konusunda hak vermemek mümkün değil.
Ama durumu doğru değerlendirip, neler olabileceği ya da olmayacağını ayrıntılarıyla anlamak için mutlaka doğru tespitler yaptıktan sonra çocuğu daha sakin izlemek mümkün olabiliyor. Soluk tutma veya katılma nöbetleri genellikle bebeklikte 2. Aydan itibaren görülebilir. Ancak ilk ayda da çok nadiren ortaya çıkabiliyor. 1,5-2 yaş en fazla görüldüğü dönemdir. Genellikle 4 yaşta nadiren 6 yaşta sonlanır. Çocuk ağlamaya başladığında nefesini tutar, rengi değişir genellikle morarır, vücut kasılabilir, bilinç değişikliği yaşanır. Nefes tutma kesinlikle bilinçli bir hareket değildir, istemsiz ve refleks bir davranıştır. Bazen morarma ve kasılmayı, ani bir soluklaşma , gevşeme ve uyku hali izler. Bu kısa süreli durumu takiben çocuk normal bilinçli haline geri döner. Aileye panik durumu yaşatabilen bu durum, nadir olabildiği gibi bazen sıktır, hatta gün içinde tekrarlama eğilimindedir. Ağrı veya sinirlenme bu durumu tetikleyebilir.
Kız veya erkek çocukta görülme sıklığı aynıdır. Neden ortaya çıktığına ilişkin farklı görüşler vardır. Genetik yatkınlık vakaların çoğunda saptanır. Yani çocuğun anne ve/veya babasında ya da yakın çevresinde bu durumun yaşandığına dair öykü % 20-40 arasındadır. Bir başka görüş beynin olgunlaşma sürecinde sempatik ve parasempatik sistemin aşırı aktivitesinin engellenememesidir. Bazı durumlarda vücut demir miktarındaki yetersizlik söz konusudur. Demir beyin için önemli bir elementtir çünkü beyin gelişiminde ve sinir sistemindeki bazı maddelerin yapımında yardımcı bir maddedir. Eksikliği bu durumu tetikleyebilmektedir. Teşhis koyarken mutlaka ayrınlı bir muayene, çocuğun o anda çekilmiş video görüntüleri, ve Elektroensefalografi (EEG) gereklidir. Soluk tutma nöbeti sırasında yaşanan anoksi yani oksijenlenmedeki azalma beyindeki sinir hücrelerinin ani fonksiyonal depresyonuna yol açar. Farklı klinik görüntülere yol açabilir.
Örneğin ; Basit nefes tutmada çocuk nefesini tutar, morarır, bilinç kaybı olmaz Ağır şeklinde bilincinide kaybeder. Çok nadiren dağa ağır tabloda epileptik nöbetler görülebilir. Ancak hepsinde EEG normaldir. Hastaları izlerken olayın sıklığı ve şiddeti göz önüne alınarak izlem planı yapılır. Örneğin demir eksikliği saptanırsa hemen tedavisi başlanmalı ve tedavi sonrası kontrol edilmelidir.Ağır vakalarda ilaç tedavisi planlanabilir.Seçilecek ilaç hekim tarafından belirlenir Sonuç olarak soluk tutma nöbeti bir epilepsi değildir aynı zamanda psikososyal davranış bozukluğu ile ilgisi yoktur. Dikkatle izlenmeli ancak olumsuz sonuçların yaşanmadığı bilinmeli…
-

Karanlık Sabaha Uyanmak
Gün Işığının İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkisi
Gün ışığının insan psikolojisi üzerindeki etkisi uzun süredir araştırılan bir konudur. Güneş ışınlarını yeterince gören insanların çok daha mutlu, depresyondan uzak ve yaşam dolu olduğu artık kanıtlanmış bir gerçektir. Yaz günlerinde daha erken ve dinç bir şekilde uyanıyor olmamız tesadüf değildir. Birçok terapist arkadaşım da benimle aynı fikirde olacaktır ki sonbahar döneminde yoğun bir tempo ile çalışırken, ilkbaharın gelmesi, yazın yaklaşmasıyla daha az danışanın yardım için başvurduğunu görürüz. Bu durum bile güneşin insan psikolojisi üzerindeki yadsınmaz etkisini göstermektedir. Bilimsel olarak da açıklamak gerekirse, bizi yorgun, bitkin hissettiren, fiziksel hareketlerimizi yavaşlatan “melatonin” hormonunun karanlık ve ışıksız ortamda salgılanıyor olmasıdır. Kış depresyonu olarak tabir ettiğimiz psikolojik bozukluğun da sebebinin, melatonin hormonunun fazlaca salgılanması olduğunu söyleyebiliriz. Bu şikayetle başvuran kişilerin ortak özellikleri sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik içinde olmaları ve kol, bacak, sırt gibi bölgelerinde nedensiz ağrı hissetmeleridir.
Kış saati uygulaması, enerji tasarrufunun yanı sıra kişilerin gün ışığından daha fazla yararlanmaları için de faydalı bir uygulama idi fakat hepinizin bildiği gibi bu sene artık uygulanmıyor. Danışanlarımın bu konu ile ilgili sıkça dile getirdiği şey sabahları güne başlamakta zorlandıkları oluyor. “Uykumu alamamış bir şekilde uyanıyorum, sanki hala geceymiş gibi hissediyorum ve bu yorgunluk hali tüm gün üzerimde kalıyor” diye tanımlıyorlar genelde durumu. Birçok işveren çalışanlarının dikkatlerini toplayamamasından, unutkanlıklarından ve isteksizliklerinden dert yanmaktadır. Tahmin edersiniz ki karanlık bir sabaha uyanmak ve sabahın uzunca bir kısmını karanlık havada yaşamak tüm bu durumların tetikleyicisidir.
21 Aralık gününe kadar bu karanlık sabahlar artarak devam edecek ancak aylar sonra bu durum son bulacak bu sebeple sizlere kış depresyonuna girmemeniz, motivasyon ve performansınızın düşmemesi için bazı öneriler vermek isterim.
-
Öncelikle uyku düzenimizi sabitlememiz çok önemlidir, aşağı yukarı aynı saatlerde yatıp kalkmak, gerekenden az uyumamak vücut direncimize iyi gelmektedir.
-
Beslenme yine bu dönem için önem arzetmektedir. Dengeli ve sağlıklı beslenme güneşsiz kalmamızı tolere edebilmek için iyi bir yoldur. Bazı doktorlar bu kısa günlerde kişilere vitamin takviyesi de önermektedir.
-
Haftaiçi iş temponuz yoğun olsa bile haftasonu mutlaka 30 dakikalık açık hava yürüyüşleri yapmaya çalışın. Haftaiçi de çalıştığınız binanın balkon, teras ya da bahçesinde küçük molalar verin kendinize. Eğer ki o güneşli bir gün ise bu molaları biraz daha uzun tutmaya çalışın. Belki bilgisayarınızı yanınıza alıp yarım saat açık havada çalışmayı deneyebilirsiniz.
-
Stresi olabildiğince hayatınızdan uzak tutmaya çalışın. Kış aylarında evinizin kalın perde ve panjurlarını minimumda kullanarak evinize gün ışığının girmesine yardımcı olun.
Eğer ki bu küçük öneriler sizi içinde bulunduğunuz yorgunluk, bitkinlik halinden kurtaramıyorsa, bu depresyon halinin çoktan sizi pençelerine aldığını düşünüyorsanız daha doğru ve kalıcı çözüm için bir uzman psikoloğa başvurmayı geciktirmeyin.
-
-
Giardia enfeksiyonları bağırsağın parazit enfeksiyonları
Bu enfeksiyon Giardia Lamblia isimli parazitin neden olduğu bir bağırsak hastalığıdır.İshale neden olan bu hastalıkta enfeksiyon incebağırsak ve safra yollarıyla sınırlıdır.
Klinik belirtiler :
Akut sulu ishal
Karın ağrısı
Karında şişlik ve iştahsızlık
Kötü kokulu dışkılamadır.Ateş nadiren görülür.Bazı şahıslarda hastalık kronikleşir, tablo haftalar veya aylarca sürebilir.Hastalarda kilo kaybı, büyümede duraklama ve kansızlık görülebilir.
Giardia enfeksiyonu her yaş grubunda görülür.Kreş ve yuvaya giden çocuklardaki sulu ishalin en önemli nedenidir.Bebeklerde 6 aydan sonra enfeksiyona yakalnma riski yüksek olup , çocukluk döneminde bu tablo sık görülebilmektedir.Anne sütünün koruyucu etkisi önemlidir.
Enfeksiyonun rezervuarı insan ve evcil bazı yabani hayvanlardır.Enfeksiyon doğrudan enfekte materyalin ağız yoluyla alınması veya dışkıyla enfekte su veya yiyeceklerin yenmesiyle bulaşır.Semptomlar (belirtiler) 3 ile 25 gün içinde , ortalama 10 günde ortaya çıkar.Kontamine su ile ortaya çıkan salgınlar önemlidir.
Enfekte olan şahıslar giardia’yı birkaç hafta veya birkaç ay dışkı ile taşırlar.Tedavi edilen vakalarda bu süreç kısalmaktadır.
Tanı dışkının mikroskopik incelemesi ile konulmaktadır.
Tedavide antibiyotikler kullanılmaktadır.Asemptomamatik taşıyıcılarının tedavisi önerilmemektedir.
Enfekte olan bireylerin akut ishal döneminde günlük aktivitelerden uzaklaştırılmalıdır.Özellikle bebek ve çocuklar için bu durum önemlidir. Yuva, kreş , ve grup aktivitelerinin uygulandığı ortamlarda enfeksiyon bir çocuktan diğerine kolaylıkla geçebilmektedir.
Korunmada :
-Tuvalet sonrası ellerin iyi yıkanması
-Atıkların kaynak suyu ve diğer suları kontamime etmesini önlemek
-İçme sularının ve kullanım sularının yeterince filtre edilmesi ve klorlanması önemlidir.
Suyun kaynatılması ile sudan bulaşan giardia ve diğer patojenler yok olmaktadır.
-

OBEZİTE’NİN PSİKOLOJİK BOYUTU
Obezite, Dünya Sağlık Örgütü tarafından insan sağlığını bozacak şekilde vücutta aşırı miktarda yağ birikmesi olarak tanımlanmaktadır. Obezite ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Obezitenin gelişiminde hem genetik, hem çevresel ve psikolojik etmenlerin rolünün olduğu düşünülmektedir.
Kilolu bireylere karşı önyargı ve saygısızlık son derece yaygındır. Kilo probleminin çocuklukta başlaması durumunda önyargı ve ayrım daha erken dönemde görülmektedir. Ayrımcılık, obez bireylerin özsaygılarının azalmasına, depresyona açık duruma gelmelerine yol açar
Yapılan araştırmalarda, aşırı yeme bozukluğu olan kişilerde daha fazla psikolojik belirti görülmektedir. Kilolu kişilerde; düşük benlik değeri, major depresyon, bipolar bozukluk, panik bozukluk ve agorafobi gibi psikolojik sorunların daha sıklıkla görüldüğü bilinmektedir. Aynı zamanda anksiyete ve depresyonun da obeziteye neden olduğu ileri sürülebilir.
Uygulanan tüm tedavi yöntemlerinde kilo kaybından sonra kişinin şiddetli stres altında eski yeme alışkanlıklarına döndüğü görülmüştür. Bu açıdan psikolojik desteğin ve takibin obezitenin kontrolünde önemi büyüktür. Obezitenin tedavisinde biyolojik, psikolojik ve sosyokültürel etkenlerin hepsi dikkate alınmalıdır. Kilo verme sürecinde uygulanan Davranışçı Terapi’de amaca ulaşmak için günlük alışkanlıkların ve davranışların değiştirilmesi temeldir. Tedavi sürecinde amaç danışanın kilo vermesi gerektiğine yönelik kabullenmeyi sağlayarak başlar. Tedavinin başlangıcında bireyin günlük yeme ve fiziksel aktivite durumunu değerlendirmesi önemlidir. Uzman tarafından alınan beslenme eğitiminin yanı sıra; uyaran kontrolü, bilişsel ve davranışsal değişiklik, egzersiz yapmaya yönelik motivasyonları içeren terapi ile bireyin sağlıklı ve kalıcı kilo kaybına ulaşması sağlanır.
-

Çocuklarda alt solunum yolu enfeksiyonları, çocuklarda pnömoni (zatürre)

Tüm dünyada olduğu gibi, çocuk hastalıkları ülkemizdeki en önemli sağlık sorunlarından biridir.Alt solunum yolu enfeksiyonları her yaş grubunda görülürse de , çocuklarda hem sık görülmekte, hemde ağır seyretmesi bakımından önemlidir.
Dünya sağlık teşkilatı verilerine göre her yıl 5 yaşın altında 2-5 milyon çocuk alt solunum yolu enfeksiyonları nedeni ile kaybedilmektedir.Gelişmekte olan diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye de alt solunum yolu enfeksiyonları çocukluk dönemi enfeksiyon hastalıklarının başında yer almaktadır.
Alt solunum yolu enfeksiyonları , pnömoni,bronşit,bronşiolit veya her üçte birinin kombinasyonunu içermekte,birbirinin yerine kullanılabilmektedir.
Enfeksiyon damlacık yoluyla bulaşmaktadır. Yaşamın ilk 5 yılında sık rastlanılan bu enfeksiyon,bu yaş gurubunda erkek çocuklarda daha sık görülmektedir.Düşük doğum ağırlığı,prematürelik, anne sütü ile beslenememe,kalabalık yaşam koşulları , sigara içimi,beslenmenin yetersiz olması,kış mevsimi, yetersiz aşılama,altta yatan bir hastalığın olması başlıca risk faktörlerini oluşturmaktadır
Çocuklarda pnömoni nedenleri yaş gruplarına göre değişmektedir.4 ay – 5 yaş arasındaki çocuklarda viral etkenler en sık pnömoni nedeni olurken, 5 yaş ve üzerindeki çocuklarda pnömokok,mikoplazma ve tüberküloz en sık rastlanılan nedenlerdir. (TABLO 1 )
TABLO 1. ÇOCUKLARDA PNÖMONİ NEDENLERİ
Doğum -3 hafta Grup B beta hemolitik streptokok
Koliform
Listeria monositogez
S.pnemonia.3hafta- 4 ay Clamydia trochomatis
Respiratuvar sinsityal virüs
Parainfluenza, S.aereus
S.pneumoni.4 ay – 5 yaş Respiratuvar sinsityal virüs
Parainfluenza, Adenovirüs
İnfluenza A ve B
S.pneumoni , S.aereus5yaş – 15 yaş Mycoplasma pneumoni
S.pneumoni
H.influenza
Mycobakterium tuberculosis-Doğum – 3 ay arasındaki bebeklerde viral nedenler nadirdir.
-4 ay – 5 yaş Mycoplasma pneumoni nadiren pnömoniye yol açar.
-İki yaşın altındaki viral etkenler önemlidir.
-Vakaların % 30’unda bakteri + viral pnömoni birlikte olabilir.
Pnömoni’ye özgü bir belirti veya bulgu yoktur.
-Ateş
-Öksürük
-Hızlı solunumu olan çocuklarda pnömoni düşünülmelidir.
Büyük çocuk ve adölesanda ateş,baş ağrısı, öksürük,solunum sıkıntısı,karın ağrısı ve kusma görülebilir.Yaş küçüldükçe semptomlar genel enfeksiyonun bulgularını gösterir.Daha sonra hastalık için tipik olan bulgular ortaya çıkmaktadır.
Öksürük, solunum güçlüğü, solunum sayısının yüksekliği ve kaburgalar arası, altı ve göğüs kemiği üstü çekilmeler pnömoniye özgü belirtilerdir.İlerleyen vakalarda zorlu solunum ve siyanoz ortaya çıkmaktadır.
Solunum yolu enfeksiyonları bakımından en önemli sorun etkenin saptanmasındaki güçlüklerdir.Bugün birçok çocuk solunum yolu enfeksiyonlarından kaybedilmekte ve çoğunda etken saptanamamaktadır.
Hastalığın tanısını koyduracak kesin bir tanı yöntemi yoktur.
Tam kan sayımı, Akut faz reaktanları,kültür,balgam incelenmesi,serolojik ve radyolojik incelemeleri sıklıkla yararlanılan tanı yöntemleridir.
Lökosit sayısının artması, sedimentasyon, CRP gibi akut faz reaktanlarının yüksekliği bakteriyel pnömoniyi destekler.Akciğer grafisi viral ve bakteriyel pnömoni ayrımını kesin olarak yapamazsa da ampiyem , lober pnömoni,akciğer apsesi tanımlandığında, klinik tablo bakteriyel pnömoni lehine kabul edilmelidir.
Viral pnömoni düşünülüyorsa, antibiyotik tedavisinin yeri yoktur.Ancak hekim pnömoni tanısına karar verirken çok titiz davranmalı ve hastayı yakından takip edebilmelidir.Viral-bakteriyel pnömoninin birlikte düşünüldüğü vakalarda ampirik antibiyotik tedavisine başlanmalıdır.
Korunmada aşılar önemlidir.
-Kızamık
-H.Influenza tip B
-Influenza aşıları planlanmalıdır.
-RSv aşısı ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır.
RSV enfeksiyonuna yakalanma riski olan çocuklara korunmada monoklonal antikor içeren preparatlar önerilmektedir.Bu enfeksiyona yakalanma riski yüksek olan
-prematüre bebekler
-kronik akciğer hastalığı olan çocuklar
-doğumsal kalp problemi olan çocuklara
kış aylarında (kasım-mart) toplam 5 kez uygulanması önemle vurgulanmaktadır.
Çocukluk çağındaki pnömoniler günümüzde önemli bir sağlık sorunudur.Erken tanı ve tedavinin planlanması son derece önemlidir.
-ÖKSÜRÜK ANTİBİYOTİK KULLANMA ENDİKASYONU DEĞİLDİR.
-ÖKSÜREN VE SOLUNUM SAYISI HIZLI OLAN BİR ÇOCUĞA AİLE TARAFINDAN GELİŞİ GÜZEL ANTİBİYOTİK VERİLMEMELİDİR.
-ANTİBİYOTİK TEDAVİSİ HEKİM DENETİMİNDE OLMADAN BAŞLANMAMALIDIR.
-ANTİBİYOTİKLERİN YAYGIN KULLANIMLARININ YOL AÇTIĞI DİĞER BİR SORUN DİRENÇLİ SUŞLARIN GELİŞMESİDİR.
-UNUTULMAMALIDIR Kİ HER 7 SANİYEDE BİR ÇOCUK PNÖMONİDEN KAYBEDİLMEKTEDİR.
-

DEPRESYON
Depresyon; üzüntü, endişe, suçluluk ve değersiz hissetme, başkalarından uzaklaşma, uyku, iştah, cinsel istek kaybı ya da her zamanki faaliyetlere karşı ilgisizlikle belirginleşen duygu durum bozukluğudur. Hayatımızda zaman zaman üzüntü duyduğumuz olaylarla karşı karşıya kalsak da depresyon tanısı gerektirmeyebilir. Depresyon sıklıkla alkol-madde bağımlılığı, anksiyete bozukluğu, panik atak, kişilik bozukluğu ve cinsel işlev bozukluğu gibi psikolojik sorunlarla birlikte görülmektedir.
Depresyonda olan birey, kendisine yönelik suçlamalarla zihnini yorduğu için çözüm üretmekte zorlanır, okuduklarını ve başkalarının söylediklerini anlayamazlar. Kişisel hijyen ve görünüşlerini ihmal ederler. Genellikle keyifsiz, kaygılı, ümitsiz ve endişeli olurlar. Ancak yaşam boyunca depresyon semptomlarında farklılıklar görülebilir.
DSM V tanısına göre ardışık iki hafta boyunca neredeyse her gün günün büyük kısmında ortaya çıkan aşağıdaki semptomlardan en az 5 tanesinin bulunması gerekir. Semptomlardan biri depresif ruh hali veya ilgi/istek kaybı olmalıdır.
-
Depresif ruh hali- üzüntü, çökkünlük, boşluk, çaresizlik hissi
-
İlgi ve zevk kaybı
-
Uykusuzluk veya aşırı uyuma
-
Iştah kaybı ya da kilo değişikliği
-
Psikomotor retardasyon veya ajitasyon
-
Düşük enerji
-
Kötü konsantrasyon
-
Değersizlik veya suçluluk düşünceleri
-
Tekrarlayan ölüm veya intihar düşünceleri
TEDAVİ:
Depresyondaki birey ve çevresindeki kişiler için süreç çok uzun gelse de depresyon dönemlerinin çoğu birkaç ay içinde geçer. Depresyon kendiliğinden ortadan kalkabilmektedir ancak kişiye ve çevresine zarar veren bir süreç olması aynı zamanda intihar riski taşıması nedeniyle tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır. Bilişsel-Davranışçı Terapi’de danışanın olaylar ve kendi hakkındaki düşüncelerini değiştirmesi için destek sağlanır. Aynı zamanda davranış değişiklikleri yapılması adına danışana kendini daha iyi hissetmesini sağlayacak ve fiziksel aktivitesini arttıracak ödevler verilir. Depresyon tedavisinde psikoterapinin etkinliği ön plana çıksa da gerekli durumlardan ilaç desteği de alınabilir.
-