Yazar: C8H

  • Çocuklarda orta kulak iltihabı ( çocuklarda otitis media )

    Çocuklarda orta kulak iltihabı ( çocuklarda otitis media )

    Çocuklarda orta kulak boşluğundan sıvı birikmesinde orta kulak iltihabı (otitis media) ismi verilmektedir. Her yaşta görülmesine karşın özellikle erken çocukluk döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra, çocuk hekimlerine en sık başvuru nedenini orta kulak iltihaplanmaları oluşturmaktadır.
    Günümüzde çocuklarda orta kulak enfeksiyonlarında mevsimsel farklılık ortadan kalkmış görülmektedir. Kışın ve sonbaharda hastalığın görülme sıklığı artmaktadır. Bunun yanı sıra yaz aylarında yüzme sporunun yoğun bir şekilde yapılması hastalığın yaz aylarında da sıklıkla görülmesine neden olmaktadır. Çocukluk çağında otitis media ataklarda seyredebilmektedir. Atak sayısı bir yılda 1 veya 3 kez olabilmektedir.Genellikle bir çocuk ne kadar erken yaşta ilk orta kulak iltihabını geçirirse tekrarlama sıklığı ve şiddeti o kadar artar.
    Orta kulak boşluğunda sıvı birikiminin yanı sıra ateş,ağrı gibi belirtiler varsa akut ortakulak iltihabı(akut otitis media) son 6 ay içinde üç veya bir sene içinde dört otitis media geçiriyorsa yinileyen tekrarlayan orta kulak iltihabı,( akut otitis media) olarak kabul edilmektedir. Orta kulak iltihaplarında da etken bakteri veya virüsler olabilmektedir. Hastalık 2 yaşın altında yuvaya gidenlerde ve daha önce otit atağı geçirmiş çocuklar da daha sık olarak görülmektedir.
    Çocuklarda orta kulak iltihabı gelişimini kolaylaştıran bazı faktörler vardır.
    Ailevi yatkınlık
    Anne sütü ile beslenememe
    Biberon ile yatarak beslenme
    Emzik kullanımı
    Kardeş sayısının fazla olması ve kardeşle aynı odayı paylaşmak
    Düşük sosyo-ekonomik düzey
    Kalabalık aile
    Erkek cinsiyet
    Yuva
    Sigara kullanımı
    Bağışıklık yanıtının yetersizliği
    Anatomik bozukluklar (yarık dudak ve damak)
    Östaki disfonksiyonu
    Adenoidlerdeki bakteri yükü
    Viral ÜSYE sıklığı ve süresi
    Yakın zamanda antibiotik kullanımı
    Allerji
    Barotravma
    bu faktörlerden bazılarıdır.
    KLİNİK
    Akut orta kulak iltihabı olan çocuk ve bebeklerde belirtiler çeşitlidir.
    Aniden gelişen kulak ağrısı
    Ateş
    Huzursuzluk
    Kusma
    İshal
    Kulak çekiştirme
    İştahsızlık görülebilir.
    Bebeklerde ise belirtileri aşikar olmayabilir.Rutin doktor muayenesi sırasında saptanabilir.
    TEDAVİ
    Orta kulak iltihabının nedenini saptamak son derece güçtür. Pürülan kulak akıntısının olmadığı durumlarda etkeni tanımlamanın güçlükleri tedaviyi planlamada bazı çekinceleri doğurmaktadır. Her vakada antibiotik verilmeli midir? Hangi antibiotik ne zaman ve ne süreyle verilmelidir? Bu soruların yanıtları tam olarak verilememektedir. Bilindiği gibi akut orta kulak iltihaplarının başlıca nedeni bakterilerdir. Bakteriyel enfeksiyonlarda antibiotik tedavi gereksinimi tartışılmaz. Diğer yandan antibiotik tedavisi uygulanan hastalarda enfeksiyonun iyileşme süresi daha kısa olmakta ve komplikasyon gelişimi belirgin ölçüde azalmaktadır. Sonuç olarak çocuklardaki akut orta kulak iltihaplarında antibiotik tedavisi başlanmalı ve tedavi süresi ortalama 10 gün olmalıdır. Bu vakalarda semptom giderici tedavinin yeri yoktur.
    Akut otitis media komplikasyonla seyredebilir. Komplikasyonlar işitme kaybında beyin apsesine kadar değişebilmektedir. Tedaviye yanıt alınamayan vakalarda veya komplikasyonlarda tıbbi tedavi ve cerrahi tedavi uygulanabilir.
    KORUNMA
    Orta kulak iltihabı gelişimini kolaylaştıran faktörlerin ortadan kaldırılması önemlidir. Aşılar özellikle tekrarlayan orta kulak enfeksiyonlarından korumada son derece önemlidir. Pnömokok aşıları, Haemofiluz İnfluenza aşıları ve İnfluenza(grip) aşıları tekrarlanma sıklığını azaltmakta ve korumada etkili olmaktadır.
    Korumada akut orta kulak iltihabı geçiren ve tekrarlayan bazı vakalarda antibiyotik profilaksisi önerilmektedir. Koruyucu bakteri içeren (alfa streptokok) içeren bazı nazal spreylerle patojen bakterilerin üremesini önleyerek otit vakalarının önlenebileceği fikrinden hareketle bu konuda çalışmalar yapılmakta ve gelecekte daha basit yöntemlerle enfeksiyonun kontrol altına alınabileceği düşünülmektedir.

  • ÇİFT – AİLE TERAPİSİ

    ÇİFT – AİLE TERAPİSİ

    Toplumun en küçük birimi ve temel taşı olan aile, bireylerin psikogelişim süreçlerinin ve ruhsal

    sağlıklılık ya da sağlıksızlık hallerinin belirleyicisidir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılayabileceği doğal

    ve güvenli yer kendi ailesidir.

    Ailenin tanımı üzerinde henüz bir anlaşmaya ulaşılamamıştır. Aileye yaklaşımda en sık kullanılan

    sistemik bakış açısına göre; aile bir geçmişi paylaşan, duygusal bağı olan, bireysel aile üyelerinin

    ve ailenin bütününün ihtiyaçlarını karşılamak için stratejiler planlayan bireylerden oluşmuş

    kompleks bir yapı olarak tanımlanır.

    Aile fonksiyonlarını yerine getiren ve üyelerine doyum sağlayan ailelere sağlıklı aile denir.

    Duyguları paylaşma

    Bireysel farklılıkları kabullenme

    İlgi ve sevgi duygularının gelişimi

    İşbirliği

    Mizah duygusu

    Yaşamı sürdürmek ve güvenlik için temel ihtiyaçların karşılanması

    Problem çözme

    Geniş bir felsefi düşünce

    Taahhüt

    Takdir etme

    İletişim

    Birlikte zaman geçirme

    Maneviyat

    Başa çıkma becerileri

    Aile fonksiyonlarının birkaç farklı bölümlerinin yeterince yerine getirilememesi nedeni ile sağlıksız

    aileler oluşabilir.

    Ailenin gücünü, aile içi iletişim belirler. Günümüz koşullarında, gelişen teknoloji, sosyoekonomik

    sorunlar vs nedeni ile iletişime yeterli önem verilemeyebilmektedir.

    Humphyres (1998) sağlıklı ve sağlıksız ailenin iletişim kalıplarını tanımlamıştır.

    Aktif dinleme

    Yargılamama

    Özgür bırakma

    Empati

    Eşitleme

    Açık olma

    Hazırlıklı olma

    Tutarlılık

    Yargılama

    Denetleme

    Üstünlük taslama

    Katılık

    Nötralize etme

    Zıtlık içeren mesajlar

    Çifte mesaj

    Fazla kabullenme/fazla eleştirme

    Kişiselleştirme

    Günah keçisi yapma

    Hedef değiştirme

    Üçgenleme

    Mitler

    Sırlar

    Aile içinde krize neden olan her durum, profesyonel yardım gerektirebilir. Evliliğin ilk yılı, doğum

    sonrası dönem, çocukların ergenlik dönemi, çocukların evden ayrılma süreçleri, emeklilik dönemi

    aile içi krize aday dönemlerdir. En sık başvuru nedenlerinden biri, eşlerden birinin evlilik dışı

    ilişkisinin olması ve diğer eşin bunu öğrenmesi sonucu yaşanan krizdir. Bireyler arasında iletişimin

    bozulduğu, çatışmaların yoğunlaştığı, kişilerin kendilerini mutsuz olarak ifade etmeye başladıkları

    her durumda, dışarıdan uzman bir gözün yardımı ile ilişkiyi gözden geçirmek, ilişkinin yeniden

    yapılanmasını sağlayıp, geri dönüşsüz sonuçları engelleyebilmek mümkündür.

    Ülkemizde pek nadir olmakla birlikte, dünyada birçok ülkede, çiftler evlenmezden önce ilişkileri ile

    ilgili danışmanlık almayı ve evliliklerine daha sağlıklı adımlar atmayı sıklıkla tercih etmektedirler.

    Ya da boşanmak üzere olan bir çift, ayrılma süreçlerini değerlendirmek için danışmanlık hizmeti

    almayı isteyebilmektedir.

    Çift/aile terapisinde, bu alandaki çeşitli kuramsal yaklaşımlardan faydalanılarak, aile ile ilgili bilgi

    toplanır, aile kalıpları incelenir. Bireylerin ilişki içindeki motivasyonları, ilişkiden beklentileri, kişilik

    ve davranış özellikleri ve bunun ilişki üzerine yansımaları, iletişim kalıpları, genogramları, ilişki

    içindeki koalüsyonları üzerinde çalışılır. Zaman zaman ödevler verilerek, ilişkideki aksak alanlar

    onarılmaya çalışılır.

  • Çocuklarda sinüzit

    Çocuklarda sinüzit

    Sinüzit paranazal sinüslerin viral,allerjik ve bakteriyel nedenlere bağlı iltahaplanmasıdır.

    Viral üst solunum yolu enfeksiyonları (ÜSYE), allerjik rinit ve sinüzit çocuk hekimlerinin polikliniklerde gördüğü hastaların büyük çoğunluğunu oluşturur ve bu hastalıkların üçünde de burun tıkanıklığı,burun akıntısı ve öksürük belirtileri vermektedir.

    Akut sinüzit viral ÜSYE’unu takiben meydana gelen akut bakteriyel bir enfeksiyondur.Viral ÜSYE’ları genellikle 5-7 gün süren hafif veya orta şiddette belirtilerle seyreder.Belirtiler 10 gün sonra tam olarak kaybolur veya büyük ölçüde düzelir.Belirtilerin ısrarla devam etmesi veya şiddetlenmesi çocuklarda akut sinüziti düşündürmelidir.Belirtilerin 10 günden daha fazla ve 30 günden daha az sürmesi “akut sinüzit” ,bir ay ile 2-3 ay arası süreyle devam etmesi “subakut sinüzit” ve 2-3 aydan daha uzun sürmesi “kronik sinüzit” olarak kabul edilmektedir.

    Adolesan dönemde ve erişkinlerde en sık görülen sinüzit belirtileri yüz ağrısı,baş ağrısı ve ateştir.Çocukluk döneminde görülen belirtiler genellikle belirgin değildir.Bu nedenle viral ÜSYE olan çocukların takibinde dikkatli olunmalıdır.Akut sinüzitte nazal akıntı seröz,mukoid veya pürülan olabilir,Gün boyu olabilen fakat özellikle geceleri şiddetlenen yaş veya kuru vasıflı bir öksürük vardır.
    Çocuğun nefesi kötü kokar.Baş ve yüz ağrısı nadirdir fakat hastanın öyküsünde sabahları görülen ağrılı periorbital şişliğin olduğu öğrenilebilir. Bazen sinüzite bağlı yüz ağrısı,diş ağrısı şeklindede kendini gösterebilir.Akut sinüzitli çocuklarda ateş genellikle düşüktür ve önemli bir hasta görünümleri yoktur.
    Çocuklarda nadir olmakla beraber bazen 39*C nin üstünde bir ateş,pürülan nazal akıntı,periorbital şişme ve yüz ağrısı ile seyreden şiddetli sinüzitler görülebilir. Üst ve alt dudakta şişme ile birlikte olabilen periorbital şişlik özellikle sabah uykudan uyanınca belirgin olur.

    Genellikle on yaşından küçük çocuklarda fizik muayenede sinüzit tablosunu değerlendirmek zor olabilmektedir.Muayenede,burun ve nazofarinkste mukopürülan bir akıntı saptanabilir.Burun mukozası kızarık ve farinks normaldir.Servikal lenf nodları hafif büyümüş ve hassas olabilir.Bu özelliklerde sinüziti rinitten ayırt edebilmek mümkün değildir.Periorbital şişliğin görülmesi ve paranazal sinüslerin üzerine bastırmak veya perküte etmekle ağrı olması sinüziti düşündürmelidir.Ağız hijyeni iyi olan,farejit veya burunda yabancı cisim olmayan hastalarda nefesin kötü kokması muhtemel bir sinüziti akla getirmelidir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonlarının sinüzit gelişimi için kolaylaştırıcı bir faktör olabileceği,ayrıca adenoid hipertrofisi,nazal polip,allerjik rinit,immun yetmezlik ve immotil silia sendromu gibi hastalıkların sinütizi eğilimi arttırabileceği bilinmektedir.

    Çocuklarda akut maksiller sinüzit etkenleri erişkinlerdekine benzerdir.En sık görülen etkenler sıklık sırasına göre S. pneumonia, H. Influenzae ve M. catarhalis bakterileridir.Kronik sinüzitlerde anaerop bakteriler söz konusu olabilmektedir,Sinüzite neden olan ajan patojen sinüs kavitesinden alınan örneklerden üretilebilse de bu oldukça zor ve invaziv bir yöntemdir,Boğaz kültürü çalışmalarının ise sinüzitin etkeninin saptanmasında yararlı olmadığı gösterilmiştir.

    Çocukluk yaş grubunda sık görülen sinüzitler,belirtilerin değişken ve çoğu zaman belirsiz olması,hemde birçok hekimin paranazal sinüslerin yeterince gelişmemiş olduğu şeklindeki düşünceleri nedeniyle kolaylıkla gözden kaçabilmektedir.Kronik akciğer hastalığı ve immun yetmezliği olan hastalarda hastalığın tablosu ağır seyredebilmektedir.Tedavisinde, serum fizyolojikle yıkayarak nazal hijyeni sağlamak gibi basit yöntemlerden faydalanılabildiği gibi antibiyotik tedavisi ve cerrahi işlemlere kadar değişen tedavi yöntemleri söz konusu olabilmektedir.

  • TAKINTI HASTALIĞI

    TAKINTI HASTALIĞI

    Takıntı hastalığı olarak da bilinen OKB, tekrarlayan obsesyon ve/veya kompulsiyonlar ile

    karakterize, genellikle süreklilik gösteren, kişinin günlük yaşamını ve ilişkilerini bozan ruhsal bir

    hastalıktır.

    Obsesyon (takınıtı); kişinin isteği dışında ısrarlı ve zorlayıcı bir şekilde aklına gelen, kişide kaygı

    ve huzursuzluk yaratan, yineleyici özellikteki düşünce, dürtü ya da imgeler olarak tanımlanır. Kişi,

    genellikle obsesyonunun mantıksız olduğunun farkındadır, ancak zihninden atamaz.

    Kompulsiyon (zorlantı); kişinin, obsesyonlarının yarattığı sıkıntıyı azaltmak için yapmak zorunda

    hissettiği, mantıksız olduğunu bildiği, tekrarlayıcı törensel davranışlar ya da düşüncelerdir.

    Kirlenme/bulaşma obsesyonu

    Emin olamama/kuşku duyma obsesyonu

    Düzen/simetri obsesyonu

    Dini obsesyon

    Cinsel obsesyon

    Şiddet/saldırganlık obsesyonu

    Temizlik kompulsiyonu

    Kontrol kompulsiyonu

    Sayma kompulsiyonu

    Dokunma kompulsiyonu

    Düzenleme kompulsiyonu

    Biriktirme ve saklama kompulsiyonu

    En çok rastlanan takıntı, kirlenme/bulaşma (kişinin bedeninin ve giysilerinin kir, mikrop, kimyasal

    madde, deterjan, idrar, gaita ve diğer beden salgıları ile bulaşacağına ilişkin) obsesyonu ve

    temizlenme kompülsiyonudur (defalarca elini, vücudunu, kıyafetlerini yıkama, sürekli evini

    temizleme gibi). Aşırı el yıkama, bazen derinin tamamen tahrip olmasına dahi yol açabilir; kişi

    gününün büyük bir kısmını bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek evde

    geçirebilir.

    Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı, emin olamama (ocak açık mı?, kapı kilitli mi?, her şey yerli

    yerinde mi? hata yaptım mı?) obsesyonu ve kontrol kompülsiyonudur. Bu kuşku ve kontroller

    yaşamın birçok alanında kendini gösterebilirler. Kişi, kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek

    için defalarca evine dönebilir, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol için defalarca yataktan kalkabilir

    veya verilen bir işi hatasız yapıp yapmadığından emin olmak adına yüzlerce kez kontrol edebilir,

    bazı sözlerin söylendiğinden emin olmak için defalarca tekrar edebilir.

    OKB’nin toplumda % 2-3 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Genellikle ergenlik döneminde ve 20-30

    yaşlar arasında başlamakla birlikte herhangi bir yaşta da ortaya çıkabilir. Erkeklerde daha erken

    yaşlarda başlamasına rağmen, kadınlarda daha sık görülür.

    Her insanın takıntılı bazı düşünce ve davranışları olabilir. Bunların hastalık sayılabilmesi için,

    kişinin günlük yaşamını, işlevselliğini etkileyecek hatta bozacak kadar şiddetli olmaları gerekir.

    Genetik: Ailesinde OKB olan kişilerde daha sık görülmektedir.

    Beyin işlevlerinde ve serotonin işlevinde bozulma

    Çocukluk çağı travmaları: Özellikle cinsel istismara uğrayan çocuklarda, önemli bir stresörün

    ardından kişide OKB ortaya çıkması sık görülen bir durumdur.

    Kişilik özellikleri: Obsesif kişilik özellikleri (kuralcı, titiz, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi) belirgin olan

    bireyler, hastalığa da yatkın olan bireylerdir.

    OKB, kişinin işlevselliğini bozan, yaşam kalitesini düşüren, kronikleşebilen bir hastalıktır. Mutlaka

    uygun sürede tedavi edilmesi gerekir.

    İlaç Tedavisi: Özellikle serotonin üzerinden etki eden ilaçlar öncelikle tercih edilir. Etkinin

    başlaması için 2 hafta gerekmekle birlikte obsesif semptomlarda düzelmenin başlaması 3 ayı

    bulur. Hastalık semptomlarının direncinden dolayı, tedavinin en az iki yıl sürdürülmesi önemlidir.

    Bilişsel-davranışçı terapi: Bilişsel tedavi ile obsesyonların neden olduğu sorumluluk algısı azaltılır.

    Davranışçı terapi ile kişinin obsesyonları tetiklenir ve kompulsiyonları engellenir. Kişi desensitize

    edilir. Hem hastalığın tedavisinde, hem de nükslerin önlenmesinde bilişsel-davranışçı terapi

    önemlidir. Bazen tek başına, bazen de ilaç tedavisi ile birlikte uygulanır.

    Her iki tedavi biçiminin birlikte uygulandığı hastalarda % 90 oranlarında iyileşme görülür.

  • Obezite,

    Obezite,

    ABD’de erişkinlerin 1/3’ü ;6-19 yaş arası her 6 çocuktan biri obez olarak değerlendirilmektedir.Bugün sigaranın yaptığı tıbbi komplikasyonlardan fazlasını obezitenin sebep olduğu; insüline bağlı olmayan ( Tip 2 Diabet),hipertansiyon, kan yağı bozukluklarına neden olduğu görülmektedir.Bu yaygın durumun biolojik, psikososyal, çevresel, ve sosyal faktörlerden kaynaklandığı bilinmektedir.

    TANI:

    Vücut Kitle İndeksi (BMİ ) obezite tanımlamasında kullanılmaktadır.Erişkinlerde BMI >25 olanlar fazla kilolu ;BMI >30 olanlar obez kabul edilmektedir. Çocuklar için yaşa ve cinse göre Vücut Kitle Endeksi 85 -95.persantiller arasında olan grup obezite veya fazla kilolu için risk grubunu;95.persantilin üzerinde olanlar obez grubunu oluşturmaktadır.Obez ergenlerin %60’ı erişkin yaşa obez olarak devam etmektedir.

    NEDENLERİ:

    Ebebeyn obezitesi önemli bir belirleyici faktördür.Fazla kilolu 10-14 yaş arası ergenlerin %80’i ebebeynlerden biri bile obez olduğunda erişkin yaşta obez olmaktadır.Burada kalıtım faktörü önemli olsa bile,son 20 yılda obezitenin hızlı artışı,hayat tarzı ve sosyal etkilerin de anlamlı rolü olduğunu göstermektedir.

    Çocuk yaşlarda Vücut Kitle İndeksi doğumda yüksekken ,ilk aylarda yine hafifçe yükselmekte;ardından 5-6 yaşa dek düşmekte kademeli olarak erişkin yaşlara dek artmaktadır.5-6 yaş öncesi kilo artışı çocukluk çağı obezitesi ile yakından ilgilidir.Ergenlik ise vücut yağ dağılımının değiştiği önemli bir büyüme dönemidir.Kız çocuklarında bu dönemde vücut yağı %40 artarken erkek çocuklarda %40 azalmaktadır.Bu da obez kız ergenlerde erişkin yaşta ki obezite riskini arttırmaktadır.

    Yemek alışkanlıkları erken (2-3 yaş )yaşlarda yerleştiğinden ailenin etkisi büyüktür.Besin değeri olan gıdaların seçilmesi ve çocuğun iştahı oranında beslenmesi burada belirleyici olmaktadır.Bebeğin anne rahminde ve sonrasında yetersiz beslenmesi ileri yaşta obezite nedenidir.Bir hipoteze göre bu tip çocuklar açlık -toklukla ilgili hormanlara aşırı duyarlılık geliştirmekte,yaşamın erken döneminde ki stres vücutta yağ depolanmasına neden olmaktadır.

    Şehirleşme ile beraber fiziksel aktivitenin azalması,kalori değeri yüksek olan besinlere kolay ulaşabilme,çocukların okul dışında ki vakitlerinin çoğunu evde televizyon ve bilgisayar karşısında geçirmeleri çevresel faktörleri oluşturmaktadır.Kalorisi yüksek içecek ve besinlerin alımı ( hamburger ,şekerli içecekler ..) de önemli bir risk faktörüdür. Birçok okul kantininde serbestçe verilen yağ oranı yüksek besinler dikkat çekicidir.

    NEDEN OLDUĞU HASTALIKLAR:

    Obezite ,Tip 2 Diyabet (insüline bağlı olmayan ) gibi ancak erişkin yaşta görülebilen hastalıklara neden olmaktadır. Hipertansiyon ise obez çocuklarda diğerlerine göre

    3 kat fazla görülmektedir.Obezite, çocuk ve erişkinlerde artmış kan yağları ( trigliserid ) ,azalmış HDL- kolesterol ( yüksek yoğunluklu kolesterol ) ,düzeylerine neden olmaktadır.Ebebeylerinin kan yağları (trigliserd ) yüksek obez çocuklarda kan yağları yüksek olması kalp-damar hastalıklarına yatkınlık oluşturmaktadır. Bu çocuklarda total kolesterol ve LDL kolesterol ( düşük yoğunluklu kolesterol ) düzeyleri yüksek olduğunda müdahale edilmelidir.Bu çocuklarda yağ ve kalori alımı kısıtlanmalı ve artmış fiziksel aktivite önerilmelidir.

    Bunlar yetersiz kaldığında da ilaç tedavisi düşünülmelidir.

    Ailesinde Tip 2 Dİyabet ebebeynler olan obez gençlerde glükoz tolerans bozukluğu ve insülin direnci daha sık görülmektedir.İnsülin direnci kalp- damar hastalıkları için önemli bir risk faktörüdür.Tip 2 Diyabet böbrek,göz ve damar hastalıklarına da neden olmaktadır.

    Yine obezitenin neden olduğu hastalıklardan Metabolik Sendrom ise kalp-damar hastalığına ve artmış ölüm riskine neden olan bir hastalık grubudur Bugün Metabolik Sendrom erişkinlerde yüksek kan basıncı,yüksek kan yağ düzeyleri (trigliserid ) ,düşük HDL-kolesterol ( yüksek yoğunluklu kolesterol ) ,yüksek tokluk kan şekeri, obezite gibi patolojik özelliklerden 3 tanesine sahip bireylerde tanımlanmaktadır.ABD’de 12-19 yaş arası ergenlerin % 30’unda bulunmaktadır.

    TEDAVİ:

    Koruyucu tedavide yaşamın ilk aylarında anne sütü almanın önemi büyüktür.Aileler meyva ,sebze ve tahıl ağırlıklı beslenme üzerinde durmalı,süt ve et miktarları abartılmamalıdır. 2 yaş sonrasında düşük yağ oranlı sütler önerilmektedir.Şekerli, asitli içecekler,hatta gerekirse meyve suları bile kısıtlanmalıdır.Çocuklar beslenme tercihlerini erken yaşta yapmakta,açlık -tokluk alışkanlıklarını erken yaşta edinmektedir.

    Çocukların fiziksel aktivitesi haftanın en az 3 günü düzenli spor ile arttırılmalıdır. Televizyon ve bilgisayar başında geçirdikleri zaman kısıtlanmalıdır.

    Ebebeynler beslenme ve aktivite alışkanlıklarıyla çocuklarına örnek olmalıdır.

  • PANİK ATAK – PANİK BOZUKLUK

    PANİK ATAK – PANİK BOZUKLUK

    Panik atak, kendi başına bir hastalık değil, belirtiler kümesidir. Kaygı bozuklukları ile ortaya

    çıkabildiği gibi, diğer ruhsal bozukluklarda (depresyon, travma sonrası stres bozukluğu, madde

    kullanım bozuklukları) ve bazı fiziksel hastalık durumlarında (kalp, solunum, denge, mide-
    bağırsak ile ilgili hastalıklar) ortaya çıkabilir.

    Panik atak, dakikalar içinde doruğa ulaşan ve o sırada aşağıdaki belirtilerden en az dördünün

    ortaya çıktığı, birden yoğun bir korku ya da yoğun bir içsel sıkıntının bastırdığı bir durumdur.

    Çarpıntı

    Terleme

    Titreme ya da sarsılma

    Nefesin daralması ya da boğuluyor gibi olma hissi

    Nefesin tıkandığı hissi

    Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    Bulantı ya da karın ağrısı

    Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma

    Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması

    Uyuşmalar

    Çevresine (derealizasyon) ya da kendine yabancılaşma (depersonalizasyon)

    Kontrolünü yitirme ya da ‘çıldırma’ korkusu

    Ölüm korkusu

    Panik atak, sıklıkla 10 dakikalık süreçte hızla artan belirtiler ile birdenbire başlar. Şiddetli korku,

    ölüm ve yok olma hissi baskındır. Hastalar konfüze hissedebilirler ve konsantre olmakta

    zorlanırlar. Fiziksel olarak; çarpıntı, dispne(zor nefes alma) ve terleme görülür. Atak genellikle 20-

    30 dakika sürer, nadiren bir saati geçer. Belirtiler çabucak ya da yavaşça kaybolabilir. Hastalar,

    kalp krizinden ölmek üzere olduklarını söyleyerek acil servislere başvururlar. Yapılan

    muayenelerde ve laboratuar incelemelerinde bir şey bulunmaz. Genellikle sakinleştirici yapılarak

    evlerine gönderilirler.

    Bu durum, kişinin dingin ya da kaygılı olduğu bir durumda birden ortaya çıkabilir. Ayrıca kültüre

    özgü belirtiler; kulak çınlaması, boyun ağrısı, baş ağrısı, istemsiz çığlık atma ya da ağlama,

    görülebilir.

    Panik bozukluk, panik atakların en az birinden sonra kişinin, aşağıdakilerden en az birini, en az bir

    ay süre ile yaşamasıdır:

    Başka panik atakların olacağı ya da bunların olası sonuçları ile ilgili sürekli kaygı duyma (beklenti

    anksiyetesi)

    Panik atakların kötü sonuçlara yol açabileceği (çıldırma, felç olma, ölüm) inancı ile sürekli üzüntü

    duyma

    Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak, uyum bozukluğuyla giden davranış

    değişiklikleri gösterme. Örneğin; spor yapmaktan ya da tanıdık, bildik olmayan durumlardan

    kaçınma, işe gitmeme, yanında sürekli su taşıma, sürekli tansiyonunu ölçme gibi

    Agorafobi; hastaların panik atağın geleceğini düşündükleri yerlere yalnız başlarına gidememe

    halidir. Panik bozukluk hastalarının %60 ında görülür. Hastalar yalnız başına evde kalamaz,

    sokağa çıkamaz, toplu taşım araçlarına, asansöre binemez, kalabalık yerlere giremezler.

    Klinikte sık görülen panik bozukluğunun toplum sıklığı % 3-4 civarındadır. Sıklıkla 20’li yaşlarda

    başlamakla birlikte, yaşamın herhangi bir döneminde de başlayabilir. Kadınlarda, erkeklere göre

    2-3 kat fazla görülür.

    Beyindeki heyecan ve duygusal yaşantıları düzenleyen bazı beyin hormonlarının anormal

    çalışması sonucu panik bozukluk görülmektedir.

    Kaygı duyma, zaman zaman her insanın hissettiği, yaşamı sürdürmek için gerekli olan temel

    duygulardan biridir. Kaygı hissedildiğinde görülebilen baş dönmesi, çarpıntı, nefes alma güçlüğü,

    titreme gibi bedensel belirtiler; panik atak esnasında yanlış yorumlanır. Örneğin çarpıntının

    olması, muhtemel bir kalp krizinin habercisi gibi yorumlanır.

    Yaşam kalitesini belirgin olarak bozan panik bozukluk, psikiyatri pratiğinde belki de, en kolay

    tedavi edilebilen hastalıktır. İlaç tedavisi ve bilişsel-davranışçı terapiden sadece biri ya da her ikisi

    birlikte uygulanabilir. Her iki yöntemi birlikte uygulamak daha etkin olup, nüksleri de

    engelleyecektir.

    İlaç tedavisinde, özellikle serotonin üzerinden etki eden ilaçlar kullanılır. 6-12 ay aralığında

    tedaviyi sürdürmek önemlidir. Semptomların kaybolmasının hemen ardından ‘iyi oldum’ düşüncesi

    ile tedaviyi kesmek, hızla semptomların geri gelmesine neden olabilir. Sadece panik atakların

    değil, beklenti anksiyetesi ve kaçınma davranışlarının da ortadan kalkması önemlidir.

    Bilişsel-davranışçı terapide; hastanın panik atak ile ilgili yanlış bilgi ve yorumlamaları düzeltilir.

    Korkularının üstüne gitmesi için bir çizelge hazırlanarak, alıştırma ödevleri verilir.

  • Grip nedir? Nasıl korunabiliriz?

    Grip nedir? Nasıl korunabiliriz?

    Grip Solunum yollarına yerleşen influenza A,B,C, virüslerinin neden olduğu yüksek ateş yaygın kas ağrıları ve kırgınlık ile seyreden toplumda aynı anda bir çok kişiyi hastalandırıp çok sayıda ölümlere yol açan kolay yayılabildiğinden, bilhassa kış mevsimin de salgınlar yapan bulaşıcı bir hastalıktır.

    Benzer yakınmalarla kendini belli eden, ancak hastalığın daha hafif seyrettiği ve genellikle ayakta atlatılan nezle ve soğuk algınlığından farklı olarak grip Dünya çapında büyük salgınlara, toplu ölümlere, büyük oranda iş gücü kayıplarına yol açabilen ağır bir hastalıktır.

    Grip virüsü taşıyan hasta kişilerin, solunum yolu sekresyonlarıyla ve bunlarla bunlarla bulaşmış eşyalar vasıtası ile yayılmaktadır. Özellikle okullar, yurtlar, kışlalar, kahvehaneler gibi kalabalık ve topluca yaşanan ortamlar hastalığın yayılmasında önemli rol oynar. Salgınlar genellikle 5-7 hafta dolaylarında kendiliğinden sonlanmaktadır.

    16.yüzyıldan bu yana 10 dan fazla pandemi yaşanmış; 1918 pandemisi sırasında 25 milyon kişi ölmüştür.

    Hastalık bulaşmaya takiben 1-3 günde üşüme, titreme, ateş, halsizlik, kırgınlık, iştahsızlık boğaz ve baş ağrısı ,kas eklemleri ağrıları, bulantı, gözlerde yanma görülebilir.

    Yukarıda sayılan belirtiler, ortaya çıktığında öncelikle bunlar gribe mi bağlı olduğunun anlaşılabilmesi için, hastanın bir hekim tarafından değerlendirilmesi uygun olur. Bilhassa ateşin çok yüksek olduğu ve hastanın genel durumunun bozuk 3-4 günlük istirate rağmen değişmediği yada, düştükten 1-2 gün sonra tekrar yükseldiği durumlarda hekime mutlaka başvurulmalıdır.

    Grip için Antibiyotik kullanılmaz ve faydasızdır. Ancak gribe ikincil gelişen zatürre, kulak iltihabı, bademcik iltihabı gibi durumlarda antibiyotik kullanılmalıdır.

    Gripte koruyucu Antibiyotik tedavisin de yeri yoktur. Grip tedavisinde istirahat çok önemlidir. Bu hem hastalığın kısa zamanda iyileşmesini, hem de etrafına hastalığın yayılmamasını önler. Ayrıca bol sıvı alınması, ağrı kesici , ateş düşürücüler ve solunum yoku sekresyonlarının ve irritasyonunu giderici ilaçları kullanılması ile yakınmaların kontrolü mümkündür.

    Grip hastaların da sıklıkla kullanılan ilaçlar hastalığı tedavi etmek amacıyla değil hastanın yakınmalarını düzeltip, onu rahatlatmak amacıyla kullanılmaktadır. Doğrudan grip virüsüne karşı etkili ilaçlarda vardır, ancak yarar zarar hesabı yapıldığında bunların her grip geçiren kişiye uygulanması yerine, gribe bağlı komplikasyonların görülme ihtimali fazla olan risk grubu hastalara verilmesi daha doğrudur.

    Gribin en korkulan komplikasyonu hastalığa ikincil olarak zatürre gelişmesidir.

    Gripten korunmak için düzenli yaşamak, uyku ve dengeli beslenmemizi ihmal etmemek ve aşı olmaktır.

    Grip aşısı her yıl sonbahar aylarında piyasaya çıkarılmakta ve formülü her yıl yenilenmektedir. Aşı bir önceki yılın en çok salgın yapan üç virüs suşunu içerir.Grip aşısı grip olmayı önlemesi bile hastalıktan dolayı, hastaneye yatışı zatürre ve ölüm gibi komplikasyonların sıklığını azaltır. Yumurta 6 aydan küçük çocuklara grip aşısı uygulanmamalıdır.

    Yumurta alerjisi olanlara aşı uygulanmamalıdır.

    Aşıya takiben 2-8 haftada yeterli korunma gelişmektedir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon kısaca kişinin var olan stresini dışarı vurma şekli olarak açıklanabilir. Herkes bu durumu farklı şekillerde yaşayabileceği gibi çocuklar için de durum aynıdır. Dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, hiperaktivite veya farklı bedensel engeller depresyon ile birlikte görülen psikolojik sıkıntılar olarak düşünülebilir. Çocuk gelişiminin her bölümü farklı önem taşımaktadır. Çocukluk çağını ayırabileceğimiz,

    * Bebeklik,

    * Oyun dönemi,

    * Okul çağı ve

    * Ergenlik kendi içinde pek çok farklı özelliği barındırmaktadır.

    Bu dönemlerde yaşanacak sorunlar depresyonun ortaya çıkmasını tetikleyebilir. Çocuklar kendi eksiklikleri ya da dış etkenlere bağlı olan sorunlar ile baş etmeye çalışırlarken depresyona girebilirler.

    Çocuklarda Depresyon Nasıl Fark Edilir?

    Toplumumuzda büyüklerin depresyona girmesi daha kabul edilebilir bir olguyken çocukların depresyona girme ihtimali göz ardı edilmektedir. 0-18 ay arasındaki anne ile bağlılık ilişkisi gelecek yıllar üzerinde oldukça etkili bir dönem olarak görülmektedir. Sağlıklı olarak gerçekleşen bağlanma bebeklerde ve çocuklarda psikolojik sorunların yaşanmasını engellese de sağlıklı olmayan bağlanmalar ciddi bir tehdit olarak algılanmalıdır. İhtiyaçları zamanında ve gerektiği gibi karşılanmayan bebekler ve sevgi açısından eksik kalanlar zaman içinde depresyona girebilirler.

    Anne kimliği ile kadın kimliği birbirine karışan kişilerde bu durumun yansımasına maruz kalacak çocukları zor günler bekliyor olabilir. Çocuklarda depresyon durumu,

    * Ağlama,

    * Uyku düzeninde bozukluk,

    * İştahsızlık,

    * Vücut ağrısı,

    * Tepkisizlik ve

    * Oyuncakları atma şeklinde görülebilir.

    Okul dönemine kadar olan bölüm sağlıklı bir bireyin gelişimi açısından son derece önemlidir.

    Depresyonun Her Yaş Döneminde Görülebileceği Unutulmamalıdır

    Okul başarısızlığı, adaptasyon problemleri, aktivitelere katılmama gibi sorunlar gösteren çocukların aileleri ile birlikte konusunda uzman olan kişilerden destek alması hayatlarını düzene sokacak en önemli gelişme olarak dikkat çekmektedir. Yeni kardeşin depresyona neden olabileceği de bilinen bir gerçekliktir. Çocuklardan hiçbir şeyin saklanmaması ve gelişmelerin paylaşılması sorunların ortadan kalkmasını sağlayacak en basit tedbir olarak uygulanabilir. Evde yaşanan tartışmalardan kendini sorumlu tutan çocuklar da depresyon belirtisi gösterebilir. Anne ve baba arasında disiplin farkı oluşu çocukta kaygı bozukluklarının yaşanmasına neden olurken bu duygu zaman içinde kendini depresyon olarak dışa vurmaya başlayabilir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • Boğaz ağrısı olan çocuğa yaklaşım

    Boğaz ağrısı olan çocuğa yaklaşım

    Boğaz ağrısı, farenks(yutak borusu) ve onu çevreleyen dokularda ağrının olmasıdır.Boğaz ağrısı her zaman farenksi tutan bir klinik tablo olmayıp sistemik bir hastalığında belirtisi olabilir.Ailenin boğaz ağrısını önemsemesi ve hekimin hastayı dikkatlice incelemesi gerekir.


    Boğaz ağrısına yol açan nedenler 4 grup altında incelenebilir.

    Yaşamı tehdit eden boğaz ağrısı nedenleri

    Epiglotit(Solunum yolu başlangıçındaki kıkırdağın enfeksiyonu)
    Retrofarenjeyal apse(Farenks arka duvarında apse)
    Peritonsiller apse(Bademcikler etrafında apse)
    Enfeksiyöz Mononükleoz (EBV)(Öpücük hastalığı)
    Difteri (Kuş plazı)

    Sıklıkla boğaz ağrısına neden olan klinik tablolar


    Viral farenjit
    Streptokok farenjiti
    Enfeksiyoz mononükleoz

    Nadiren boğaz ağrısına yol açan klinik tablolar


    Difteri
    Gonore
    Farenksteki yabancı cisim (Örneğin balık kılçığı batması)
    Herpetik stomatit
    İrritatif farenjit

    Sistemik hastalıkların seyrinde de boğaz ağrısı görülebilir ve genellikle boğaz ağrısı başlangıç bulgusunu teşkil eder.

    Kawasaki hastalığı
    Behçet sendromu bu duruma örnek gösterilebilir.

    Yansıyan ağrılar çoğu zaman boğaz ağrısı olarak yorumlanabilir.Diş ve kulak ağrıları yansıyan ağrıların en önemlileridir. Psikojenik nedenler Bunun dışında hiçbir nedene bağlı olmayan ve psikolojik nedenlere bağlı boğaz ağrılarıda olabilir.Bağışıklık sistemi bozulmuş çocuklarda özellikle mantar enfeksiyonları (örneğin kandida) sonucu gelişen boğaz ağrıları gelişebilir.

    Yukarda belirttiğim birbirinden farklı bütün bu tablolar boğaz ağrısına neden olabilir.Bunun dışında nadir görülen bazı hastalıklarında ilk bulgu olarak boğaz ağrısı şikayetinin olduğu hatırlanmalıdır.

    Boğaz ağrısını değerlendirirken hastanın öyküsü dikkatle incelenmelidir.Öyküdeki bazı parametreler önemle değerlendirilmelidir.

    Boğaz ağrısını değerlendirirken bazı ipuçlarını gözden geçirmek gerekir . Örneğin hastada boğaz ağrısı ve solunum sıkıntısı mevcutsa… Epiglotit,retrofarenjeyal,apse,peritonsiller apse, enfeksiyöz mononükleoz ve nadiren difteri düşünülmelidir.

    Ani başlangıç varsa farenjit veya epiglotit akla gelmelidir.

    Halsizliğin olduğu hastalarda ise enfeksiyöz mononükleoz düşünülebilir.Hastada zorlu nefes alma ,salya akması veya solunum sıkıntısı varsa solunum yollarınında tıkanıklık olduğunun gösterirki ilk akla gelecek tanı retrofarenjeyal apse veya epiglotitdir.

    Tonsiller ve ağız mukozasında veziküllerin bulunuşu herpetik stomatit ve Behçet sendromu düşündürebilir.

    Ateşli bir hastada ağız mukozasındaki kızarıklık kawasaki hastalığının Tonsil asimetrisi peritonsiller sellülit veya apseyi Lenf bezleri ile birlikte tonsil üzerindeki kalın membran difteri Servikal lenf bezleri dışında, yaygın lenf bezi büyümesi ve hepatosplenomegali EBV virus enfeksiyonunu Ateş ,eksudatif farenjit,damakta peteşi ve servikal lenf bezlerinde büyüme streptokoksik farenjiti düşündürmelidir.

    Boğaz ağrısı yapan diğer nedenler örneğin boğazda yabancı cisim,irritatif boğaz ağrısı ve psikojenik boğaz ağrısında fizik muayene bulgularında kayda değer bir özellik mevcut değildir.

    Yukarda belirttiğim gibi boğaz ağrısının nedeni basit bir klinik tablodan komplike bir klinik tabloya kadar değişebilmektedir.Boğaz ağrısı şikayetinin önemli olduğu düşünülmeli ve hasta dikkatlice incelenmelidir.

    Tanıda labratuvar incelemeleri yardımcı olmaktadır.
    *Boğaz ağrısı olan bir hastada öncelikli olarak Strep test ve boğaz kültürü yapılmalıdır.
    *Viral farenjit düşünülen vakalarda gerekirse viral inceleme yapılabilir.
    *Hastada EBV enfeksiyonu düşünülüyorsa
    Paul –Bunnel,EBV serolojisi
    EBV avidite test istenmelidir.
    *Radyolojik incelemeler sınırlı sayıda hastada başvurulan bir yöntemdir.
    Retroforengeal apse vakalarında
    *Yumuşak dokunun radyolojik incelemesi ve gereken
    vakalarda CT yapılması önerilmektedir.

    Boğaz ağrısında tedavi sebebe göre medikal veya gereken vakalarda cerrahi tedavi şeklinde planlanabilir.
    Sonuçta boğaz ağrısı ailenin ve hekimin dikkatle izlemesi gereken ve bazen çok ciddi hastalıklara yol açabilen önemli bir klinik tablodur.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Anneler için en önemli konu bebeklerinin ve çocuklarının her zaman en iyi şekilde beslenmelerinin sağlanabilmesidir. Yeme bozuklukları toplumumuzda sık görülen sorunlar arasında yer almaktadır. Annelerin endişesi hiçbir zaman son bulmazken genel olarak bebeklerin gelişimleri yeterli derecede olmaktadır. Çocuklara tanınacak kendi kendine yeme fırsatı bu tür sorunların önüne geçecektir. Özellikle Avrupalı anneler ile Türk anneler karşılaştırıldıklarında yemek yedirme alışkanlıkları arasındaki fark net bir şekilde görülebilmektedir. Oyunla yedirilen yemeğin ardından yemeğin kalması halinde de baskıcı bir tavır sergilenmektedir. Acıkan bebeğin yemek yiyerek doyması ve huzurlu hale gelmesi normal düzende işleyen karşılıklı bir kazanç sistemi oluşturacaktır.

    Her Ağlama Açlık Belirtisi Olmayabilir

    Yaşanacak beslenme sorunlarının temelinde tıbbi sorunlar yer almaktadır. Yemek borusu ya da sindirim sisteminde var olan sorunlar tıbbın ilgi alanına girmektedir. Besin seçiminde yapılan yanlışlar gerekli bilinçlenme sağlandıktan sonra tamamen ortadan kalkacaktır. Beslenmeyle ilgili yanlış tutum ve davranışlar ise sorunun büyümesine ve çok zor çözüme kavuşmasına neden olabilir. Beslenme sorunları,

    * Yetersiz beslenme veya

    * Şişmanlık olarak ortaya çıkabilir.

    Doğru beslenmenin uygulanabilmesi için bebek, çocuk, ergen ya da yetişkin bireylerin acıktıkları zaman yemek yemeleri önerilmektedir. Yemek yenirken ilgiyi dağıtacak gürültü, oyun ve TV’den faydalanılmaması gerekmektedir. Bebeklerin kendi beslenmelerini yapmaları için özel kaşıklar ile beslenmeye teşvik edilmesi ve bunu yapamayacak olanlarınsa besinlere ellemesine izin verilmesi son derece önemlidir.

    Yemek Yeme Hızı Konusunda Çocuklara Baskıcı Tavır Uygulanmamalıdır

    Kandırarak yemek yedirmek çocuklar için son derece itici bir durumdur. Doğru yemek yeme hızı çocuklarınkidir ve büyüklerin onların hızına ayak uydurması önerilmektedir. Çocukların yiyebilecekleri kadar yemek ile baş başa bırakılması gerekmektedir. Dengeli beslenmeye önem verilmeli ancak çocuğun seçimlerine de değer verilmelidir. Yeterli beslenme konusunda tek sorumluluk annelerin değildir ve bu sorumluluğa çocukların da dâhil edilmesi gerekmektedir. Yemek yiyen çocuğu ödüllendirmek ve yemeyeni cezalandırmak sorunun giderek büyümesine zemin hazırlayacaktır. Yeme bozuklukları alınacak basit tedbirler eşliğinde ortadan kaldırılabilir. Bebekler ve çocuklar doyduklarını söyledikleri zaman onları dinlemek ve yeter miktarı ayarlayabilmelerine imkân tanımak gerekmektedir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.