Aslında EMAR, manyetik rezonans kelimelerinin baş harflerinin yani M ve R’nin İngilizce okunuşudur. MR = Em Ar…
Manyetik alan ve radyo dalgaları kullanılarak vücudun hemen her yerinin ayrıntılı olarak görüntülenmesini sağlayan radyasyon veya X ışını içermeyen, güvenli ve zararsızbir görüntüleme yöntemidir. Bilgisayarlı tomografiden farkı, MR’da radyasyon olmayışıdır.
Nasıl çekilir?
Halka şeklindeki dev bir mıknatısın içindeki boşluğa hasta yatırılır. Manyetik alan çalıştırıldığında vücuda radyo dalgaları gönderilir. Bu sırada vücuttan saçılan elektronların yaydığı enerji bir alıcı tarafından kaydedilir ve çok karmaşık bir yazılımla yapılan hesaplamalar sonunda vücudun iç yapısı siyah-beyaz bir görüntü haline getirilebilir. Cihaz çoğu kez kapalı bir sistemden oluşur, dolayısıyla kapalı yerde kalma korkusu olanlara sıkıntı yaratır.
Neden Çekilir?
Vücudun değişik bölgelerindeki kitle, kırık, kanama, anomali vs birçok değişikliğin gösterilmesi için klasik röntgen, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografinin yetersiz kaldığı durumlarda daha iyi görüntü veren MR çekimi önerilebilmektedir. Hemen tüm vücut bölgeleri için kullanılabilen MR diğer tüm görüntüleme yöntemlerinden daha net görüntü verir.
MR öncesi neler yapmalıyım?
Çoğu vakada MR çekimi öncesi özel bir hazırlık gerekmemektedir. Ancak çekimden hemen önce hastanın üzerindeki metal cisimler çıkarılmalıdır. Mesela gözlük, bilezik, küpe, kemer, kot pantolon (metalik düğmesinden dolayı) vs.
Çekim sırasında hastanın (çocuk da olsa) hareketsiz durması gereklidir. Oysa çocukluk çağında özellikle 7-8 yaştan küçük bir çocuğun MR cihazı içinde hareketsiz durması pek olası değildir. Onun için çocuğa sedasyon verilmesi yani hafif bir sakinleştirici anestezi uygulanması gerekebilir. Bu durumda da hastanın aç olması gerekir. Yani yapacağınız yegâne şey çocuğunuzu aç bırakmak olacaktır.
Anestezi verilse de verilmese de MR odasında kurallara uymak kaydıyla hastanızın yanında kalmanızda çoğunlukla sakınca yoktur. Ancak bazı merkezlerde çekim başladıktan sonra anne babanın odadan çıkması istenmektedir.
Çekim nasıl olur?
İşlem süresi çekilecek yere göre değişmekle beraber 20 – 90 dakika sürer. Resimdeki hareketli masaya yatırılan çocuk masa vasıtasıyla yuvarlak MR cihazının içine doğru sürülür. Çekim yapılacak yer tam cihazın içine gelecek şekilde ayarlamalar yapılır ve çekime başlanır. Çekim sırasında makineden yüksek sesler geleceği için çocuk ürkebilir. Hasta bu konu hakkında önceden bilgilendirilmiş olursa daha rahat eder.
Bazen çekim yapılacak yerin daha iyi görüntülenmesi için damardan ilaç uygulanması gerekebilir. Bu amaçla MR çekiminde kullanılan ilaçlar çok güvenli olup alerjik reaksiyonlar son derece nadirdir.
Risk ve tehlikeleri:
Hiçbir risk ve tehlikesi olmayan MR çekimi, gerekirse art arda tekrarlanabilir.
İşlemden sonra hasta hayatına devam eder, özel bir tedbir, diyet veya dikkat edilmesi gereken bir durum yoktur.
Evlilik iki yetişkin arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak görülür. Evlilikle birlikte her iki taraf içinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem kadın ve erkeğe yeni roller yükler. Bu durum hem erkek hem de kadın için sağlıklı ve iyi ilişkiler kurması gereken yeni akrabalar özellikle de yeni ebeveynlere ( kayınbaba- kayınvalide) sahip olmaları anlamına gelmektedir. Artık kadın için evlat rolünün yanına gelin rolü, erkek için evlat rolünün yanına damat rolleri eklenmiştir. Anne ve babalar içinse annelik ve babalık rollerinin yanına kayınvalide ve kayınbaba rolleri eklenmiştir. Bu roller içerisinde gelin ile kaynana arasında yaşanan ilişki sorunları ve bu sorunlar yüzünden arda kalan eşin( erkek-evlat) durumu evlilikte yaşanan sorunların önemli gündem maddeleri arsında yer almaktadır. Kocası tarafından yalnız bırakıldığını, istediği ilgi ve desteği göremediğinden yakınan bir eş, benzer şikâyetler ile gelinini oğluna şikâyet eden bir anne ve onların arasında sıkışıp kalan koca – evlat rolündeki erkek. Evlilikle birlikte yaşanan bu sorunlar yeni evli çiftlerin ve ailelerinin evlikle birlikte ortaya çıkan yeni pozisyonlarını yeterince benimseyip uyum sağlayamamalarından kaynaklanmakta- dır. İki insanın evliliğinde sadece yeni evlenen iki insanın uyumu ve ilişkileri söz konusu değil her iki tarafın ailesinin uyumu da önemlidir. Bazı erkekler “Ne serden geçme ne yardan olma” gibi bir durumla karşı karşıya kalmaktadır. Bu erkeklerin “hayırlı evlat” olma çabası evlilikle birlikte yeni sorumluluklar alması nedeni ile iki taraf arasında maddi ve manevi bir bölünme yaşamasına neden olabiliyor. Çoğu erkek “tarafsız kalma” uğruna olup bitene sadece seyirci kalıyor veya eski kaleyi (kendi ailesini) korumaya geçiyor. Bir kısmı da tamamen evlilikten uzaklaşıyor. Bu süreçte kadın da eşinin ailesi ile olan bağlarını koparamadığından ve özelliklede kayınvalidesi ile olan ilişkilerinde onu yalnız bıraktığından ve yeterince destek olmadığından şikâyetçidir. “İki yıl geçti hala biz olamadık! Diye yakınır ve haklıdır da… Burada ilişkiyi güçlendirecek olan, iki kişinin de göstereceği gayret ve tavırdır. Bu gibi durumlarda erkeğin, “Haklısın canım, anemin( veya babamın, ablamın…) bazı huyları beni de rahatsız eder. Ama bana emek vermiş insanlar, bu yaşta huyları de değişmez, idare edeceğiz sende kendini üzüp durma. Önemli olan bizim ilişkimiz. Ben senin yanındayım! Gibi sözler ile eşinin yanında olduğunu söylemeli. Evliliğin ilk aşamasında eşin göstereceği olgunluk ve anlayış kocasının rahatlamasına ve güvenini kazanmasına yardımcı olacaktır. Eğer eş olgun ve anlayışlı ise zaman içinde eşler arasında ilişki güçleniyor, erkek zamanla önceliği eşine, çocuklarına bu günkü yuvasına veriyor, kendi ailesine de ilgisini makul bir seviyede devam ettirerek yeni yuvası ile anne-babası arasındaki ilişki de herkesi memnun edebilecek düzeyde kurulabiliyor. Aile ve İlişkinin Gelişim Basamakları; Yeni kurulan bir ailenin gelişimini bir insanın doğup büyümesine benzetirsek yeni kurulan yuvanın, ailenin göstermesi gereken ilk gelişim “biz olma” becerisini gösterebilmesidir. Gelecek yılların getireceği stres ve uğraşlara sağlam bir zemin oluşturmak için eşlerin ilişkilerine yatırım yapmaları öncelik taşır. Temel işlerin başında eşlerin birbirlerini daha yakından tanıması, farklı görüş ve alışkanlıklarda uzlaşa bilmeleri, ortak bir yaşam biçimini geliştirebilmeye hazır olmaları gelir. Bunların oluşması için çiftlerin her şeyden önce birbirlerine zaman ayırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bundan sonra karşılıklı konuşmanın, bir birini duymanın, diyalog kurmanın öneminden söz edebiliriz. Özellikle erkeğin ailesine( annesine) ve arkadaşlarına ayırdığı zaman eşini tanımasına ve ilişki bağlarını güçlendirmesine yeterli zaman bırakmayabiliyor.
Eğer evlilik ilişki temelli bir süreç ise ki bunda şüphe yok, ilişki de duyma temelli bir süreçtir. Duymadığınız sürece eşinizle, çocuğunuzla, ebeveynlerinizle, arkadaşlarınızla anlaşamama-anlaşılamama sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Karşı tarafı duymaktan kastedilen nedir? Duymaktan kastımız hissetmektir. Karşı tarafın duygularının ama en önemlisi kendi duygularınınızın farkına varmaktır. İnsan canlısı kim olursa olsun kaç yaşında olursa olsun söylenen sözlerle ve davranışlarla görünenle ilgilenmiyor ilişki içerisinde bulunduğu insanın kendisi ile ilgili neler hissettikleri ile ilgileniyor. Karşı tarafın kendisi hakkındaki gerçek düşünceleri ile enderindeki kendisine bile söylemekten çekindiği en derindeki duyguları ile ilgileniyor. İnsanlar ne söylendiği ile değil kimin söylediği, nasıl söylendiği ve ne anlatılmak istendiği ile ilgileniyorlar kısaca “saklı içerik” ile ilgileniyorlar.
Evlilik Ama Kiminle? Bence, toplumumuzda yeni evlenenler arasında ilişkinin sağlam temele oturmayışının bir nedeni de, eşlerden birinin veya ikisinin de, hala geçmiş aileleriyle “evli” olmaları. Bu nedenle de en ufak anlaşmazlıkta kendi limanlarına sığınan gemiler gibi bir birlerinden uzaklaşan çiftler az değil. Bazı durumlarda aile büyüklerinin çocuğundan kopamaması ve ya çevreyi kontrol etme ve gücü elinde tutma alışkanlığı, gençlerin evliliklerinde ilişki bağını kurmalarını zorlaştırıyor. Bu konuda en çok erkek annelerinden örnek vermek mümkün. Koruyucu –Müdahaleci anne baba rollerinin daha baskın olduğu ailelerde anneler çocukları ile evlatlarıyla bağlılık ilişkisi yerine bağımlılık ilişkisi kuruyorlar ve evlatları evden ayrılıp evlendikleri zaman çocukları ile vedalaşamıyorlar, kopamıyorlar. Bağlılık/ Bağımlılık Bağlılık ile bağımlılık birbiriyle çokça karıştırılan çok farklı kavramalardır. Bağlılıkta ilişkiye gönüllü olarak katkıda bulunan iki kişi vardır, bağımlılıkta ise zorunluluk. İlişkide biri daha güçlüdür diğeri daha güçsüzdür. Bağımlılıkta muhtaç olma vardır, bağlılıkta özgür seçim söz konusudur. Bağlılıkta ikili ilişkinin kendine özgülüğü söz konusu iken bağımlılıkta bir olma aynileştirme, birinin diğerinde yok olması söz konusudur. . Bu yüzden erkeğin annesi yeni gelen kadına yani eşe evladını gönül rahatlığı ile teslim edemiyor. Oğlunun evliliğinin bağımsızlaşması, eşi olan ilişkilerinin ve bağının güçlenmesi anne için otoritenin ve gücün kaybı anlamına gelebiliyor. Bir iktidar ve sahiplenme mücadelesi başlıyor.Bu yüzden kişilik sınırları net çizilemiyor herkes herkesin zaman ve mekânının içinde. İyi niyetle ve samimiyet adına yapılan bu “kişisel hudut” sömürüsü, evliliklerin iki kişi arasında güçlenmesini örseliyor. Burada en hassas görev erkeğe düşüyor savunmaya geçmeden karşılıklı konuşabilmek ve kimin ailesinden gelirse gelsin evliliği yıpratabilecek tutumlardan el ele kaçınmak en güzeli. Bu nedenle de aile büyükleri ve arkadaşlar hem birey hem yeni kurulan aile için önemli destek sistemini oluştursalar da ilk yıllarda eşlerin en çok birbirlerini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaları önemli. Güven oluşmadan farklı görüş ve ihtiyaçlar duyulmuyor, evliliğin yürütülebilmesi için gerekli olan ortak görüş ve kararlar da oluşamıyor. Evlilik ilişkisinin sınavları arasında bana göre ilk sırayı eşler arasındaki güvenin tesis edilip edilememesi oluşturmaktadır. Eşler arsında güvenin tesis edilememesi eşlerin biz olma becerisini geciktirmektedir.
Sağlıklı evliliklerin ön koşulu nedir? diye sorulsa : “Eşlerin bir ilişkiyi sahiplenebilecek kadar sorumluluk almaya hazır, o ilişkide boğulmayacak kadar özgür olmaları,” diyebiliriz.
Çocuklarda Erken Dönemde başlayan fiziksel aktivite Geç Dönemde kemik sağlığında belirgin fark yaratmaktadır.
Uzun zamandır muayenehaneme gelen bebeklerden çok hareketli olanların anne babalarının, bebeklerinin bu hareketliliğinden sıkıntı yaşadıklarını gözlüyorum. Oysa yıllar içinde yaşadığım tecrübeler gösterdi ki bu çocukların çoğu kez motor gelişimleri daha iyi oluyor, parkta bahçede diğerlerinden daha iyi bir koşucu ve daha iyi bir tırmanıcı oluyorlardı…
Bu tür egzersizleri yoğun olarak yapan çocukların kemiklerinin de diğerlerinden daha sağlam olduğunu biliyoruz. Çünkü vücut ağırlığı ve yerçekimiyle sürekli baskı altında olması sayesinde kemiklerin süngersi yapıları giderek sertleşiyor ve sıkılaşıyor. Bu konuda ilginç bir çalışma da şöyle: Uzun süre yerçekimsiz ortamda kalan mesela MIR uzay üssünde aylarca çalışan astronotların kemik yapılarındaki süngersi dokunun çok gevşediği ve kemiklerinin zayıfladığı gösterilmiş.
Burada bu konuda gözlemlerimin doğruluğunu teyit eden bir literatürden özet vereceğim:
Araştırmacılar çocukların fiziksel aktivitelerini bilimsel metotlarla gözlemlemişler; 333 çocuğun erken dönemde (5 yaş civarı) fiziksel egzersiz yapanlarıyla yapmayanları arasındaki kemik yoğunluğu farkını izlemişler. Bu çocuklar 9 ile 11 yaşa geldiklerinde egzersiz yapanlarla yapmayanlar arasındaki kemik yoğunluğu ölçümlerini karşılaştırdıklarında bir de ne görsünler? Düzenli egzersiz yapanların kemik yoğunluğu daha fazla çıkmış. Üstelik yapılan spor ne olursa olsun tüm kemiklerde (omur, kalça, bacak, kol vs) kemik yoğunluğunun daha yüksek olduğu saptanmış. 5 yaş civarında egzersiz başlatılmasının amacı ise “fırsat penceresi” denen bu yaşı kaçırmamak. Daha geç egzersiz başlananlarda o kadar etkili olmadığı gösterilmiş.
Hayatın erken dönemlerinde kemik yoğunluğu yüksek olup bunu da erken erişkinlikte sürdürebilen kişilerin uzun zamanda kemik erimesi sorununun çok daha az olduğu biliniyor.
Burada önemli olan ne? Ne ders çıkaracağız?
Çocuklarımızı 5 yaş civarında spora alıştırmaya çalışalım. Jimnastik, bale, yüzme, tenis, okulda koşu takımına girmesi, top ile oynanan oyunlar (mahallede futbol maçı bile olsa, kabulümdür ama sık sık oynasın, sadece cumartesi akşamları değil) vs vs… Alternatif çok, yeter ki bunu isteyelim, istesinler.
Bu sayede annelerimiz anneannelerimiz gibi kemik ağrısı çekmez, kemik erimesinden dolayı merdiven çıkarken kendiliğinden olan kırıklar gibi sorunlardan uzak olurlar.
Dikkat ederseniz burada gene koruyucu hekimlik gündeme geldi. 70 yaşında kemikleriniz kırılmasın diye 7 yaşında spor yapmalısınız…
Yazarları: Kathleen F. Janz; Elena M. Letuchy, Julie M. Eichenberger Gilmore, Trudy L Burns, James C Torner, Marcia C. Willing, Steven M Levy
Kaynak: Medicine and Science in Sports and Egzercise . 2010;42(6):1072-1078.
Çocuklar ile iletişim yetişkinler ile olan iletişimden ayrılır bu noktada oyun ile beraber çocuğun duygularını ifade etmesini sağlamak oyun terapisinde temeldir.
Oyunla tedavi oyunun yapısı gereği iyileştirici özelliğe sahip olmakla birlikte çocuğun zihinsel, fiziksel, duygusal, sosyal ve psikolojik gelişimine katkı sağlar..
Oyun Terapisi Nedir?
1) Terapist çocukla sıcak ve arkadaşça bir ilişki kurmalıdır. Bu çocuk ile aranızdaki ilişkinin kısa sürede kurulmasını sağlar.
2) Terapist çocukla iletişiminde çocuğu yargılamadan kabul eder, oyun sırasında çocuğa müdahale olmaz.
3) Terapist çocuğun ifade ettiği duyguları iyi tanımalı ve fark etmelidir, hangi duygular öne çıkıyor, ne tür davranışlar sergileniyor iyi izlenmelidir.
4) Oyun Terapisinde aileden alınan bilgilerde önemli rol oynar.
5) Oyun terapisi yönlendirmesiz olmalıdır ve çocuğun duygularını ifade etmesine olanak tanıyacak şekilde ilerlemelidir. Aceleci ve çocuğa karışan bir tutum sergilenmeden çocuğun oyuncaklarda ile nasıl kontak kurduğuna bakılmalıdır.
6) Çocuğun oyun kurma sırasındaki materyallere nasıl oynadığı gözlemlenir. ( sesli mi oynuyor? kırıyor mu? öfkeli veya sevecen mi?) hangi içgüdüler ortaya çıkıyor buna bakılır.
Oyun terapisi odasında ki oyuncaklar ve materyaller çocuğun yaşına uygun olmalıdır ayrıca aileden alınan bilgiler ışığında çeşitliliği terapist tarafından belirlenir ancak çocuğun hangi oyuncağı seçeceğine ve nasıl oynayacağına karışılmaz.
Her çocuk oyun terapisinde kendini hemen güvende hissetmeyip açamayabilir ve bu belirli bir zaman alabilir. Çocuğun terapiste güvenmesini beklemek ve bu güven için acele etmemek gerekir. Önceden kesin bir seans sayısı ve iyileşme sürecinde bir zaman koymak doğru olmaz
Çocuklar her seansa geldiklerinde daha farklı tepkiler ve duygu durumu yaşarlar bu duygular iyi izlenmelidir. Oyun Terapisinde çocuğa karşı saygılı olmak, çocuğu olduğu gibi kabul etmek, çocuğun istediği gibi davranmasına izin vermek, çocuğun duygularını yansıtabilmek, çocuğu hızlandırmamak ve terapinin sınırlarını oluşturmak önemlidir.
Çocuğun oyun sırasında belirttiği negatif duyguları gözlemlemek, çelişkili duyguları yakalamak, baskın-pozitif tutumları sorgulamak ve bunlarla ilgili konuşmak oyun terapisinde önemlidir.
Ateroskleroz (=damarların sertleşmesi ) erişkin yaşta belirginleşir.Damar duvarlarında plaka oluşturan ,damarları tıkayan ve kan akışını etkileyen mekanizma çocuklukta başlar.Kan kolesterol düzeyleri başlayan hastalığın belirtilerinden biri olabilir.
Erişkinlerde,yüksek kolesterol ve düşük dansiteli lipoprotein (LDL veya kötü ) kolesterol ,artmış ateroskleroz riski ile birliktedir. İlginç şekilde,düşük düzeyde yüksek dansiteli lipoprotein ( HDL veya iyi) kolesterol ateroskleroz gelişimine neden olurken, artmış HDL düzeyleri koruyucudur.Artmış LDL düzeylerinin kolesterol ve diğer yağların damarların çeperine depolanmasını kolaylaştırdığı düşünülmektedir.
Bugün ebebeynlerinde yüksek kolesterol düzeyleri veya erken yaşta kalp krizi (50 yaş civarında ) öyküsü olan çocuklarda kolesterol taraması önerilmektedir.
HİPERKOLESTEROLEMİ DÜZEYLERİ İÇİN NE TEDAVİ YAPILABİLİR?
Bu hastalığın bazı tipleri (Ailevi Hiperkolesterolemi ) genetik geçişlidir ve yağların anormal metabolizması kan yağlarının ,kolesterol dahil aşırı yükselişlerine neden olur.Genellikle diyet değişiklikleri,egzersiz ve gerekirse ilaçla yoğun tedavi gerektirir.
Bazı ailevi olmayan hiperkolesterolemi çeşitleri ise daha hafiftir ; tedavide kan yağları ve kolesterol tüketiminikısıtlayıcı diyet değişiklikleri önerilir.Bugün günlük kalori alımının %30’unun yağlardan (1/3’den az kısmı doymuş yağlardan ) oluşmalı ve günlük kolesterol alımı 300mg/gün kısıtlanmalıdır.Diyette ki kolesterol sadece hayvansal orijinli besinlerde bulunmaktadır. ( 1 yumurtada 270mg.kolesterol bulunur).
Erişkin çalışmaları ,kilo kaybı ile birlikte total ve LDL-kolesterol düzeylerinde düşüş olduğunu göstermektedir.Düzenli fiziksel aktivite de artmış HDL (iyi ) kolesterol düzeyleri ile ilgilidir.
Çocuklarımızda fark ettiğimiz bazı uyumsuz ve zorlayıcı davranışlar olabilir.
Çocuklarda Gözlenen Uyumsuz Davranışlar;
• Sürekli olarak huzursuz ya da rahatsızdırlar. • Okuldan hoşlanmazlar, devamsızlık yaparlar, çeşitli bahaneler ile okula gitmek istemezler • Özellikle tırnaklarını yer ya da ısırırlar. Öfkelerini kendilerine zarar vererek yönlendirebilirler • Kıskançlık duyguları baskındır. • Aşırı sinirli, öfkeli ve zarar verici hareketleri vardır. • Bireyde sık olarak terlemeler görülmektedir. • Çoğunlukla yalan söylemeyi tercih ederler, yalan söylemede artış olur • Hayali arkadaş edinebilirler, kendi kendileri yanında biri varmış görmeye başlarlar ve bunu gerçekmiş gibi yaşarlar • Ayrıca neşesiz ve yalnız kalmak isterler. • Hiçbir sorun yokken bağırıp çağırmaya başlar ve öfke nöbetine kapılırlar, istekleri olmayınca aşırı tepkiler verirler
Aile, toplumların temel yapılarıdır. Aile toplumların gelişmesini, geleceğini belirlerler. Sevgi, saygı, hoşgörü, birlik beraberlik, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık gibi olgular insanlık için çok önemlidir. Bütün insanlar bu olgulara sahip olmayı ve diğer insanlarda da bu olguların olmasını isterler. Bu olguların oluşması ailede olmaktadır. Bu nedenle bireylerin kişilik yapılarının oluşmasın da aile çok etkilidir. Ailede demokratik ortamların oluşmasının bir yolu da aile toplantılarıdır. Aile toplantısı, aile üyelerinin karar verme işleminde eşit haklara sahip olması, aile içinde demokratik ilişkilerin gelişmesini sağlar. Aile toplantıları bütün aile üyelerini kapsayan düzenli bir toplantısıdır. Aile toplantısında amaç: işitilmek, birbiri hakkında olumlu duyguları ifade etmek, birbirlerini teşvik etmek, yapılması gereken işleri planlamak, kaygıları, duyguları, şikayetleri ifade etmek, çatışmaları çözümlemek, aile eğlencelerini planlamaktır. –Aile toplantılarına ne zaman başlanmalıdır?
Aile toplantılarının başlanması için kesin bir tarih vermek mümkün değildir, bu aileye bağlıdır. Anne baba aile toplantılarının amacını kendi aralarında açıklığa kavuşturmuşlarsa, birbirleriyle ve çocuklarıyla eşit koşullar içinde davranmaya hazırsa toplantılara başlanabilir. Çocukların da toplantıya alınma zamanı vardır. Çocuklar, kendilerini ifade etmeye başladıklarında toplantıya alınabilirler. Sadece bir ebeveynle toplantı yapmak İdeal olan aile toplantısı muhakkak ki herkesin katıldığı toplantıdır. Ama yine de ebeveynlerden birisi toplantıya katılmak istemeyebilir, bu toplantının yapılmasına engel değildir. Aile toplantısının amacı anlatılır, isteyen katılır. Tek ebeveynli aile toplantılarında, var olan ebeveynle çocuklarla ortak konular görüşülür. Eğer çocukların öbür ebeveynle sorunları varsa bunlar başka bir zaman halledilir. Eğer eşlerden birisi ayrı ise bu durumda ayrı eşle ilgili sorunlar görüşülmemelidir, çünkü aile toplantıları beraber olan aile üyelerini ilgilendiren konuların görüşüldüğü yerdir. Küçük çocuklarla aile toplantısı yapmak; Çocukların bulunduğu aile toplantıları çok uzun olmamalıdır. Çocukların katıldığı toplantılar kısa ve basit konuların görüşüldüğü yer olmalıdır. Böyle olmazsa çocuklar toplantılardan sıkılabilirler. Çocukların yaşları büyüdükçe toplantılar uzun tutulabilir. Aile toplantısını başlatmak; Aile toplantılarını başlatmanın çeşitli yolları vardır. Ailenin yapısına göre bir yöntem seçilmelidir. Bu yöntemlerden birisi resmi toplantı başlangıcıdır. Bazı çocukları resmi olaylar daha çok etkilemektedir. Toplantıya resmi olarak başlamak toplantının önemini arttırmaktadır. Toplantıya resmi bir başlangıçta toplantının amacı ve yöntemi anlatılarak başlanmalıdır.
Resmi bir toplantıda gündem oluşturulur ve gündemde: Bir önceki toplantı tutanaklarının incelenmesi, Daha önce alınmış kararların değerlendirilmesi ve halledilememiş konuların görüşülmesi, Yeni konular, sorunlar, şikâyetler, Aile eğlencelerinin planlanması, Toplantının özetlenmesi, Kararların uygulanması için herkesten söz alınması bulunmalıdır. Eğer toplantıya resmi bir başlangıç mümkün değilse; Bu durumda, toplantıya ilgi çekici bir olayı görüşmek için başlanmalıdır. Örneğin hafta sonu ne yapılacağını görüşmek için aile üyeleri toplanabilir. Böyle bir olay aile üyelerinin ilgisini çektiği için toplantıya katılmalarını sağlayacaktır. Böyle bir toplantıda örneğin piknik yapma sonucu çıktıysa piknik için görev dağılımı yapılmalıdır. Böylelikle çocuklara sorumluluk verilerek kendine güvenleri geliştirilmiş olur. Aile toplantıları için kılavuz , 1-Önceden belirlenmiş zamanda düzenli olarak toplanmalıdır. 2- Toplantı başkanı dönüşümlü olmalıdır. 3-Aile toplantılarında tutanak tutulmalıdır. 4-Toplantı zamanı planlanmalıdır. 5- Herkes tartışmaya katılmalıdır. 6-Yakınmalar sınırlandırılmalıdır. 7-Ev işlerinin dağıtılmasında işbirliği yapılmalıdır. 8-Anlaşmalara sadık kalınmalıdır. 9-Toplantıların güvenilir olması sağlanmalıdır. 10-Her üyenin sorunlarına yer verilmelidir. 11-Eğlenceye zaman ayrılmalıdır. Aile toplantılarında liderlik becerileri ; Aile toplantılarının başkanı etkili bir lider olmalıdır. Toplantı başkanını tutumu toplantının verimli olmasında son derece önemlidir. Etkili bir toplantı yönetebilmek için bazı özelliklerin bulunması gerekmektedir. Bunlar: Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Aile toplantılarında sorunların ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için etkili dinlemek gerekmektedir. Ben mesajları kullanılmalıdır: Ben mesajları kullanılmalıdır: toplantının sağlıklı olması için ben mesajları kullanılmalıdır. İletişim çatışmalarına yer verilmemelidir. Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Toplantıdan sonuç alabilmek için gerçek sorunlara eğilmek gerekmektedir. Sorunlar dışındaki ayrıntılar sorundan uzaklaşmaya ve toplantının uzamasına neden olur. Beyin fırtınası yapılmalıdır: Beyin fırtınası yapılmalıdır: Tartışmaya açılan sorunların çözümü için beyin fırtınası yapılmalıdır. Beyin fırtınası yapılırken de görüşleri hemen reddetmemek gerekmektedir. Çünkü bu durumda üyeler görüşlerini söylemekten çekinirler. Üyeleri tüm görüşleri alındıktan sonra hep beraber görüşlerin kabul veya reddine karar verilmelidir. Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantının sonunda alınan kararların neler olduğu özetlenmelidir. Ayrıca alınan kararların uygulanması için de üyelerden söz alınmalıdır. Değerlendirme yapılmalıdır: Değerlendirme yapılmalıdır: Toplantılarda daha önce alınan kararların değerlendirilmesi yapılmalıdır, yanlışlıklar düzeltilmelidir. Unutmayın! Görüşme, toplantı, hepsinden önemlisi İLETİŞİM sorunların çözümü adına en önemli adımdır.
Küçük çocuğunuzun vücudunda yaygın olarak morluklar görürseniz hemen kan sayımı yaptırın! Çünkü bu morluklar kandaki trombosit düşüklüğünün sebep olduğu İTP hastalığının habercisi olabilir.
İTP Nedir?
İTP, immün trombositopenik purpura dediğimiz ve çocuklarda çok yaygın görülen bir kanama hastalığı. Genellikle vücudun çeşitli yerlerinde oluşan kanamalarla belirti verir. Vücudumuzda bağışıklık sisteminde bir uyarı olduğu için immün, pıhtılaşmayı sağlayan trombosit dediğimiz hücrelerin azalmasına bağlı olduğu için trombopeni ve bunlara eşlik eden kanamalara da purpura denildiği için bu isim verilmiş.
İTP çeşitleri?
Akut İTP: Akut tip, ani ve hızlı ortaya çıkan ve çocuklarda % 85-90 oranında görülen bir çeşittir. Akut tipte görülme sıklığı açısından kız erkek farkı yoktur. Çocuklarda en çok 2 ile 6 yaşlar arasında ve en sık 3 yaş civarında görülür. Bu tipte trombosit sayısı bir anda 2.000’e ya da 0’a düşebilir.
Kronik İTP:Bu tip ise daha çok büyük çocuklarda, -özellikle kızlarda- genç erişkinlerde ve orta yaşlarda görülür. Akut İTP’ye göre daha sinsi ilerler ve trombosit sayısı 40 bin ila 50 bin civarında olur bu yüzden aylarca fark edilmeyebilir.
İTP’ ye sebep olan faktörler nedir?
Bu hastalığın nedeni hâlâ bilinmiyor. Ama en çok ilkbahar ve sonbahar mevsiminde görülüyor. Bunun da sebebi muhtemelen o dönemde enfeksiyonların fazla olmasıyla ilgili. Çoğunlukla çocuklar bir enfeksiyon geçirdikten iki ilâ üç hafta sonra bu hastalık ortaya çıkabiliyor. En çok kızamık, suçiçeği gibi hastalıklar ve virüsler tetikleyebiliyor. İTP’de ayrıca aşılar, antibiyotikler ve ağrı kesiciler uyarıcı oluyor. Örneğin, bu teşhisin konulduğu çocukta Sefalosporin veya Sülfonamid grubu ilaçlar özellikle hastalığı uyarıcı nitelikte. Ama hastalığın durumuna ve ağırlığına göre gerekirse bu ilaçları kullanabiliyoruz. Çünkü ilaçla ilişkinin %100 bir kesinliği yok. Bunun için ne kadar az ilaç kullanırsak o kadar iyi olur.
Virüsler ne yapıyor?
Sebebini bilmiyoruz ama vücuda giren bu virüsler veya onlara ait partiküller bağışıklık sistemini uyararak trombositlerin üzerine gidip yapışıyor. Vücut artık kendi hücresini kendinden saymıyor ve bağışıklık sistemini uyararak kendi trombositlerini yabancı bir madde olarak algılayıp onlara karşı anti-madde (antikor) üretiyor ve kendi hücrelerini yok etmeye başlıyor.
İTP’ ye sebeplerden biri virüsse bunu yok edecek bir şey yok mu?
Dünyada bakteri veya mantar adını verdiğimizmikroplara karşı birçok antibiyotik var ama virüse karşı çok az sayıda ilacımız var. Onun için çocukları aşılamaya çalışıyoruz. Mesela suçiçeğinin bir virüs ilacı var. Ama kızamığın, kabakulağın ve öpücük hastalığının ilacı yok. Yani birçok virüsün bugün ilacı yok aslında. Grip için de aşılanıyoruz. Çünkü gribin ilacı yok. İlaçlı ya da ilaçsız grip bir hafta on gün sürer. Virüsler garip yaratıklar, yani birden yok gibi davranıp sonra -200 derecede canlılığını koruyor ve ölü gibi kalıp normal ısıya gelince de tekrar canlanabiliyor.
Peki aşıları hiç yaptırmasak?
Böyle bir şey söyleyemeyiz. Çünkü aşı olmayınca da ortaya çıkabilecek hastalıklar İTP’yi uyarabilir. Aşılar bizim için bir güvence aynı zamanda, ama uyaracak mekanizmanın ne olduğunu tam bilemediğimiz için şansa kalıyor. Sonuçta tekrarlama durumunda tedavisi mümkün.
İTP’nin belirtileri nedir?
Akut tip çok hızlı gelişebildiği için her şey normal giderken birdenbire çocuğun vücudunda kocaman morluklar, nokta kanamalar, şiddetli bir burun kanaması ya da ağız içinde kanamalar olur. Bazı çocuklarda bağırsakta ve idrarda da kanama görülür. İTP’li çocuklarda geçirilen virüs enfeksiyonuna bağlı geçici dalak büyümesi de olur. Bizim için en korkutucu olanı beyin içi kanamalardır. % 1den az sıklıkta görülen bu durumda çocukta uykuya aşırı bir meyil veya baş ağrısı kusma gibi belirtiler olur, bilinç giderek kapanır. Bunların dışında, çocukta hiçbir rahatsızlık olmaz ve gayet sağlıklıdır. Kronik İTP’deyse, vücutta ara ara morluklar olur ve trombositler çok hızlı bir düşme göstermez.
Trombositlerin kanda olması gereken miktarı nedir ve hangi aşamada kanama olur?
Olması gereken normal değer milimetre küpte 200 bin ile 400 yüz bin arasındadır. 150 binin altına trombopeni yani trombosit düşüklüğü diyoruz. Bu hastalarda trombosit değeri 30 binin altındayken morluklar ve kırmızı kanamalar çıkıyor. Ağız içindeki kanamalar genellikle trombositler 10 binin altına düştüğünde ortaya çıkıyor.
Tedavi yöntemi nedir?
Birkaç çeşit tedavi yöntemi var. Bunlardan en sık kullanılan kortikosteroid ilaçlarla yapılan tedavi. Ancak trombosit düşüklüğünün başka bir hastalığın belirtisi olmadığından emin olmak için kemik iliği incelemesi yapmak gerekir. Çünkü kortizon dediğimiz ilaç lösemi, kemik iliği yetersizliği gibi hastalıkları maskeleyebilir. Bu tedaviye başlamadan önce öncelikle kemik iliğine bakmak ve altta İTP dışında başka bir hastalık bulunmadığından emin olmak gerekir.Eğer lösemi, kemik iliği yetersizliği ya da başka bir rahatsızlık çıkmazsa kortizon kullanılır. Kortizon kullanımı çok başarılı bir tedavidir ve birkaç gün içinde trombositler yükselir. Damardan yüksek doz 3 gün verilebildiği gibi düşük dozda ağızdan ilaç tedavisi şeklinde de verilebilir. Genelde üç haftalık bir tedavi yeterlidir. İkinci seçenek daha pahalı ama kemik iliği yapmayı gerektirmeyen, iki gün üst üste damardan verilen yüksek doz Gamaglobülin (İVİG) tedavisidir. Üçüncü bir seçenek ise bir çeşit gamaglobülin olan son yıllarda da başarısından söz edilen Winro (anti-D-immünoglobülin) dediğimiz bir ilaç. Bunun dışında daha az kullandığımız Rituximab,Danazol, Dapson, İmüran veVinkristin gibi yeni ilaçlar da var. Kronik tipte bu ilaçlara ilaveten splenektomi dediğimiz dalak çıkarma ameliyatı yapıyoruz. Bazen kandan trombosite yönelik antikorları temizlemek amacı ile plazmaferez (plazma değişimi) adı verilen bir tedaviyi de deniyoruz. Ama bu ilaçlar daha çok hiç cevap alamadığımız riskli vakalarda kullanılıyor. Bu daha çok büyük yaş gruplarında denediğimiz bir uygulama, çünkü bu hastalar tansiyon yüksekliği sebebiyle kortizon alamıyorlar.
Bu ilaçların yan etkileri var mı?
Her ilacın bir bedeli var. Kortizon, vücutta tuzla birlikte olursa su tutar ve tansiyonu yükseltir. Şeker hastalığına meyil eder, kan şekerini yükseltir, iştahı açar ve kilo aldırır. Gamaglobülin ise genellikle toplumdaki insanların plazmalarından hazırlanmış bir ilaçtır. Bu ilaç protein yapısında olmasından dolayı ciddi alerjilere yol açabilir. Yüksek dozda verildiği için şiddetli baş ağrısı, kusma, menenjit benzeri belirtiler yapabilir. Bu nedenle bu tip ilaçlar mutlaka hastane ortamında verilmelidir. Bu ilacın diğer bir sakıncası da bilmediğimiz hastalıkları taşıma ihtimalinin olmasıdır. Ama genelde AIDS virüsü, Hepatit B ve C gibi bildiğimiz hastalıkların taramasını yapıyoruz. Ama 10 yıl sonra çıkabilecek bir hastalığın varlığını tarayamıyoruz. Yıllar önce AIDS diye bir hastalık bilinmiyordu ve taranmadığı için kan ürünleri ile insanlara bulaştı. İVİG tedavisi iki-üç gün içinde trombositleri yükseltir ve kanama riski açısından hayati tehlikeyi ortadan kaldırır, bizde bunu göze alarak ilaçları kullanıyoruz.
İTP lösemi hastalığının habercisi olabilir mi?
İTP hastalığı lösemiye dönüşmez. Ama birtakım başka kötü hastalıklarda İTP gibi kanama belirtileriyle ortaya çıktığı için lösemi, tümör veya kemik iliği iflası var mı diye şüphelenebiliriz. Lösemi ve kemik iliğinin hiç çalışmadığı aplastik anemide de trombosit düşüklüğü görülür. Mesela İTP’li çocukların çok az bir bölümünde dalak büyüklüğü olabilir ama bu virüs enfeksiyonuna bağlı geçici bir durumdur. Ama lösemide dalak kocamandır, karaciğer ve lenf bezleri büyümüştür, kemik ağrıları ve ateş vardır. Yani başka belirtiler de eşlik eder.
Dalak niçin alınıyor?
Çünkü vücut yabancı olarak algıladığı trombositleri dalakta yok eder.Dalağı aldığımızda ise yok etme yeri olmadığı için trombositlerin sayısı yükselir.
Dalağı almak riskli değil mi?
6 yaşından önce dalak vücudu mikroplara karşı koruyan bir organ. 5-6 yaşından önce dalağı almayı tavsiye etmiyoruz. Çünkü çocuk mikroplara karşı çok açık oluyor ama 6 yaşından sonra alındığında büyük bir sakıncası yok. Ameliyat öncesinde pnömokok, meningokok ve hemofilus influenza B gibi birtakım aşılar ve sonrasında da penisilin tedavisi yapılarak çocuk hastalıklara karşı korunabiliyor. Bu ameliyat sadece kronik vakalarda yapılıyor. Hayatı tehdit eden durdurulamayan kanama olur ise çok nadiren akut vakalarda da kullanılabilir.
İTP’li bir çocukta hangi ilaçlar kullanılmıyor?
Akut veya kronik durumda trombosit miktarı düşükse aspirin kanı sulandırdığı için yasak. Trombositlerin düşüşüyle kan sulanmış bir durumdayken bir de az sayıdaki trombositin pıhtı yapıcı özelliği de ortadan kalkarsa bu tip ilaçları kullanmak çok sakıncalı olur.
Limon ve kiraz kanı sulandırır derler bunların bir sakıncası var mı?
Tam tersine C vitamini veriyoruz. C vitamini pıhtılaşmayı destekler ve damar geçirgenliğini azaltır. Böylece kanama riski azalır.
Isırgan otu, kan yapıcı karışımlar trombositlerin yükselmesinde etkili mi?
Bunlar kesinlikle bir işe yaramıyor ve tam tersine biz bunları önermiyoruz. Çünkü neyin hastalığa sebep olduğunu tam bilemiyoruz. O kullanılan otların içinde de hastalığı tetikleyen maddeler olabilir. İlaçların birçoğu bitkilerden elde edildiğine göre kullanılan bitkilerin masum olduğunu nereden bileceğiz. Çok masum bir antibiyotik birçok hastaya yararlıyken bu tip hastalarda uyarıcı olabiliyor. Onun için hiçbir şekilde ilaçları ya da bitki karışımlarını bilinçsiz kullanmamak lazım.
İTP’li çocuklarda besin kısıtlaması var mı?
Hayır, istediklerini yiyebilirler. Sadece kortizon kullandıkları zaman tuzsuz ve az şekerli yemeye dikkat edilmeli. Bunun dışında besinlerde özel bir kısıtlama yok.
İTP bulaşıcı mı?
Hayır, bu hastalık hiçbir şekilde bulaşıcı değil. Bu vücudun hassaslaşması sonucu ortaya çıkan bir hastalık. Vücut bunu kendi kendine yapıyor ve bu anlamda bulaşıcılıkla bir ilgisi yok.
Tamamen düzelme ne zaman olur?
Akut tip çoğunlukla iki ile altı hafta içinde düzelir. Bazı çocuklarda bir iki tekrar yapar ama ilk altı ayda yok olur ve bir daha görülmez. İlk 6 ay aşı önermeyiz hatta ilk 2 yıl canlı aşılardan uzak durmayı tavsiye ederiz. Akut vakalarda ilk 4-6 haftada trombositler düzeldiyse çocukları ilk 6 ay kan sayımları ile izleriz ve her şey normal ise iki yıldan sonra kendi haline bırakırız.
İki yıllık süre sonunda bu hastalık bir daha kapımızı çalmaz diyebilir miyiz?
% 90 tekrarlamaz diyebiliriz ama tekrarlayan vakalar da var. Mesela ilk kez hastalığı hepatit B aşısından sonra ortaya çıkmış bir hastamızda 2 yıllık süre bittikten sonra hepatit B aşısı tekrarlandığında bu çocuğumuzda hastalık nüksetti.
Akut İTP kronikleşir mi?
Çocuklarda da akuttan kroniğe dönüşme oluyor. Eğer ilk altı ay içinde trombosit düşüklüğü düzelmediyse o zaman buna kronikleşmiş diyoruz. Artık altı ayı da bir yıla doğru kaydırmaya bir eğilim var. Bir yıldan sonra hala hastalık belirtileri devam ediyorsa İTP kronikleşmiştir demek daha uygun artık. Çünkü bazı vakalar altı ay ile bir yıl arasında da düzelebiliyor.
İTP’den şüphelendiğimizde hangi testleri yaptırmalıyız?
Böyle bir şüphe olduğunda öncelikle bir kan sayımı yaptırmak gerekiyor. Kan sayımında alyuvarlar ve akyuvarlar serisi normalse ve kötü bir hücreye rastlanmadıysa sadece trombositlerin sayısı 150 binin altındaysa trombopeniyle karşı karşıyayız demektir.
İTP’li annelerin bebeklerinde de bu hastalık görülür mü?
Evet, İTP’li annelerin çocuklarında bu hastalık görülüyor. Plasentadan çocuğa geçen bu madde trombositlere yapışarak çocuk doğar doğmaz birdenbire trombositleri düşürmeye başlar. Bu annenin İTP’li olduğunu bildiğimiz için bu çocukları yakın takibe alıyoruz. Çocuğun kanındaki trombosit düşüklüğü geçicidir ve bir iki hafta içinde hemen düzelir. İTP’li anneler bu yüzden dikkatli olmalılar. Bu genetik bir hastalık olmadığı için İTP’li annenin doğurmasında bir sakınca yoktur. Çocukta kalıcı bir hasar bırakmıyor. Tabii ki annenin tedbir alması ve doğumunu hastanede yapması gerekir. Çünkü bebekte beyin kanaması riski de olabilir.
İTP’li çocuklar için tehlikeli unsurlar nedir?
Trombositi düşük olan çocuklarda kalçadan iğne yapmak kas içinde kanamalara sebep olacağı için uygun değildir. Bunun yerine damardan iğne yapılması tercih edilir. Trombositler yükselince bu problem ortadan kalkar. Çocuğun düşmesine ya da kafasını çarpmasına sebep olabileceği için her türlü grup sporları, bisiklete ve motosiklete binmesi de yasaklananlar arasında. Ayrıca basınç değişiklikleri beyin içi damarlarda problem yaratabileceği için uçağa binmek de sakıncalı.
Tansiyonu yükselteceği ve iç kanama riskini arttıracağı için güneş ışınlarının çok fazla olduğu saatlerde dolaşmamak gerekir. Atlayarak ya da kafasını bir yere çarpacak şekilde dalmadığı sürece yüzebilir; ayrıca yürüyüş yapabilir. Trombositler 100 binin üzerine çıktıktan sonra spor yapmakta ve yuvaya gitmekte sorun yoktur.
İTP’li çocukların yaşadıkları evlerde mimari düzenlemeler yapılıyor mu?
Çok zorlandığımız bazı vakalar olabiliyor. Mesela küçük bir çocuğun İTP’si % 10’luk gruba girip kronikleşti diyelim, biz bu çocuğun yaşından dolayı dalağını almıyoruz. Bu küçük çocuk yeni yürümeye başlamış olabilir, koşmak isterken düşebilir ve kafasını bir yere çarpabilir. O yüzden çocuğun yaşadığı yerde yumuşak konturlu eşyalar olması gerekir tabii. Yani evlerde çocuk düştüğü zaman yara bere almayacağı şekilde düzenlemeler yapılması gerekiyor.
Havale, aileleri çok korkutan ve yanlış olarak ateşle karıştırılan bir kavramdır. Bunun sebebi, çocuklardaki havalelerin genellikle ateşli havale denilen bir rahatsızlığa bağlı olmasıdır. Sara ve başka bazı hastalıklarda da havaleler görülür. Havale, nöbet ve konvülsiyon kelimeleri genelde eş anlamlı olarak kullanılır. Sara ile epilepsi de eş anlamlıdır. Havaleler nasıl olur? Havaleler, beyindeki yanlış biyoelektrik sinyallerin ani yayılması sonucu şuurun ve vücudun çeşitli şekillerde tutulmasıyla oluşur. Bu sırada şuur kaybı, vücutta kasılmalar, morarma, gözlerin bir noktaya dönük kalması görülebilir. Yanlış biyoelektrik sinyallerin kesin sebebi bulunamayabilir veya genetik (ırsi) olabilir. Menenjit, beyinde tümör, kanama, doğuma veya kazalara bağlı zedelenme de etken olabilir. Ayrıca kan şekeri ve tuzlarındaki düşüklük, zehirlenmeler veya nadir bazı metabolik bozukluklar da havaleye yol açabilir. Ateşli havale ne zaman görülür? Ateşli havale sadece erken çocukluk çağında görülen ailesel olabilen bir rahatsızlıktır. Ateşin hızla 38-38,5 derece üzerine çıkmasıyla olur. Çocukların yüzde dördünde görülebilir. 6 yaşına kadar tekrarlayabilir. Sara (epilepsi) nedir? Tekrarlayan havaleleri (nöbetleri) olan çocuklara sara tanısı konur. Sara nöbetleri de ateşle ortaya çıkabilir ve ateşli havalelerle karışabilirler. Bu ayrımın doktorlar tarafından yapılması önemlidir çünkü sarada düzenli tedavi gerekirken ateşli havalelerde gerekmez. Sara hastalıkları nöbet çeşitlerine göre farklı seyirler gösterirler. Havale (nöbet) çeşitleri nelerdir?
En iyi bilinen havale olan büyük nöbetlerde (grand mal) şuur kaybı, tüm vücutta kasılmalar, çenenin kilitlenmesi, ağızdan köpük gelmesi, idrar kaçırma görülebilir.
Absans nöbetleri (petit mal) uyarılmayla kesilemeyen dalmalar olarak görülür.
Vücutta sadece bazı kısımları tutan çekilmeler ve atmalarla seyreden basit nöbetler de vardır.
Uykudan uyanıp geçici olarak konuşamama ve yüzde çekilmelerle seyreden havaleler çocuklarda sık olan bir çeşittir.
Dalgınlaşma, ağız şapırdatıp yutkunma ve bazı otomatik hareketler de havale bulgusu olabilir. Beraberinde şuurda bulanma, şaşkınlık, hayal görme olabilir.
Bebeklerde ardarda gelen irkilmeler gözden kaçırılmaması gereken bir havale çeşididir. Uykudaki düzensiz irkilmeler havale değildir.
Sara tanısı nasıl konur? Ailenin nöbete dair gözlemleri en önemli tanı aracıdır. İyi tarif edilen ve tekrarlayan nöbetler bir uzmanın sara tanısı koyması için yeterlidir. EEG tetkiki beyindeki biyoelektrik dalgaları göstererek tanıda yardımcı olabilir. Görüntüleme (MRI, BT) ve kan tetkikleri sebepleri araştırmak için gereklidir. Havaleler önceden anlaşılır mı? Bir çok çocukta havaleler aniden, uyarı vermeksizin olur. Nadiren bazı korkular ve karın ağrısı, ışıklar görme, kötü kokular gibi duyumsamalar havaleden önce hissedilir, aura olarak adlandırılırlar. Kimi çocukta da havale öncesi sinirlilik ve huzursuzluk görülür. Havale sırasında beyin zarar görür mü? Çoğu havale dakikalar içinde kendiliğinden durur ve tüm korkutuculuğuna rağmen çocuğa kalıcı zarar vermez. Bu sırada morarma olsa bile beyin tamamen oksijensiz kalmaz. Havale sırasında düşüp, çarpıp yaralanma daha önemli bir tehlikedir. Her havalede beyinde hücrelerin öldüğü doğru bir inanış değildir. 20-30 dakikadan uzun süren havalelerin kalıcı etkileri olabilir. Havale sırasında neler yapılmalıdır? Sara veya ateşli havalelerde ilk yapılacak olan hastayı yan yatırmak ve ağızdaki salya ve köpüğün gırtlakta birikmesini engellemektir. Hastanın ağzını açmağa çalışmak, dilini çekmek, soğan koklatmak gereksiz ve zararlıdır. Havale sırasında hasta dilini ısırıp kanatabilir ama dil yutma, tamamen koparma gibi inanışlar yanlıştır. Yapay solunum gerekli değildir. Eğer ateş varsa ilaç veya soğuk uygulamayla düşürülmelidir. Havale 5-10 dakikadan uzun sürerse acil bir tıp merkezine gidilmelidir. Havalenin (nöbetin) bittiği nasıl anlaşılır? Havale, genellikle kasılmaların olduğu dönemdir. Havaleden hemen sonra derin uyku ve hırıltılı soluma görülebilir. Bu aşamada havale tamamlanmıştır ama hasta kendine gelemez. Kasılmalarla seyretmeyen havalelerin ne zaman bittiğini değerlendirmek zordur. Hasta yavaş yavaş kendine gelmeğe başlamazsa doktora baş vurmak gerekir. İlk ateşli havale sırasında ne yapılır? Ateş ve havale, menenjit gibi çok tehlikeli hastalıkların ilk belirtisi olabileceğinden çocuk derhal doktora götürülmelidir. Değerlendirme sonrası (bu belden su almayı da gerektirebilir) böyle tehlikeli bir hastalık söz konusu değilse rahatsızlığın ateşli havale olduğu düşünülür. Genelde çocuklar birkaç saat içinde eski normal hallerine dönerler. Menenjit gibi hastalıklarda ateş düşse bile çabuk düzelme olmaz. Ateşlenmelerde neler yapılmalı? Her ateşlenme ile beraber havale görülmez. Ateş düşürücü şurup ve fitilleri belli aralıklarla kullanmak, bunlar etkisiz kalırsa ıslak bezlerle vücudu soğutmak gerekir. Bazen bunlara rağmen veya ateşin aniden yükselmesiyle hiç müdahale edilemeden havale gelişebilir. Havale durdurucu ilaçlar doktorun önerdiği şekilde ya havale sırasında ya da ateş çok yükseldiğinde kullanılabilir. Bu ilaçların dengesizlik, sinirlilik, uyku hali gibi yan etkileri olabilir. Ateşli havalelerin kalıcı etkisi olur mu? 6 yaş sonrası ateşli havaleler kendiliğinden kaybolur ve ilerde çocuğun gelişimini, okul hayatını etkileyecek sorunlar bırakmaz. 20-30 dakikadan uzun süren ateşli havaleler kalıcı etki açısından risklidir. Saralı çocuklarda nelere dikkat etmeli? Sara tedavisi yapılan çocuklara, doktorun özellikle belirttikleri dışında kısıtlama yapılmaz. Okul ve ev ortamında normal yaşantılarını sürdürebilirler. Özel korumacı bir yaklaşım gereksiz, hatta yanlıştır. Korkuların, stresin ve yorgunluğun havaleye yol açtığı genelde doğru değildir. Ancak uykusuzluk havale oluşumunu kolaylaştırabilir. Nöbetlerin uykudayken olup duyulmaması pek olası değildir. Çok kaygılanılıyorsa odadan odaya diafon sistemi ile tedbir alınabilir. Çocukla beraber yatmaya başlamak psikolojik gelişimi olumsuz etkileyebilir. Sara hastası özürlü müdür? Sara, halk arasında çok korkutucu bilinmekle beraber, özellikle çocuklarda tedaviye iyi yanıt verir. Zeka ve öğrenme sorunları ufak bir grup hastada görülür. Tedavinin aksatılmaması, ilaçların ihmal edilmemesi çok önemlidir. Sara tedaviyle iyileşir mi? Nöbetlerin tekrarlamasının ilaçla kontrol edilmesiyle, saranın geçtiği gözlenmiştir. Birçok çocukta hayat boyu tedavi gerekmez, ama tedavi birkaç sene sürebilir. Havalelerin tekrarlaması tedavi süresini uzatır. Bazı sara çeşitleri ise ergenliğe doğru kendiliğinden iyileşir. Havale veya sara kavramlarından korkmak yerine bu konudaki bilgisizliği ve yanlış inanışları gidermek çok önemlidir. Bunun için ailenize, çocuğunuza ve çevrenize açıklama yapmaktan kaçınmayın, gerektiğinde uzmanlara danışın.
Çocuğun öncelikle saygıyı öğrenmesi, yetişkinlerin onun alan ve sınırlarına saygı duymasıyla olur. Disiplin Nedir? Disiplin ,bireye kazandırılan alışkanlıklar yoluyla onu, kendisiyle ve çevresiyle uyumlu yaşamaya hazır etme sürecidir. Disiplin ile çocuk sorumluluk almayı ve kurallara uymayı öğrenir ve içdenetim olan ‘ahlak gelişimi’ sağlanır. Ancak sevgi temeline dayanan bir disiplin uygulamasıyla iç denetim sağlanabilir,dıştan zorlamayla olmaz.
Disiplinin İlkeleri Nelerdir?
Kararlılık: Çocuktan yapmasını istediğiniz şey konusunda kararlı olun. Tartışmamaya özen gösterin, istediği şeyin gerekçesini söyleyip istediğinizi yapmasını bekleyin. Kararlı bir ses tonuyla çocuğa sunulan istekler genellikle dinlenir ancak çocuk bunu zamanla öğrenir.
Kesinlik: Koyduğunuz kurallar konusunda tavrınız kesin olsun: ”Sevgili çocuğum ben hayır demişsem o,olmayacak” .
Süreklilik: Disiplinde önemli bir ilkenin de süreklilik olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın:”Aynı konuda geçen hayır demiştim. Bu şekilde ısrarın gereksiz.”
Sakinlik: Kriz durumlarında soğukkanlılığınızı koruyun: ”Çığlık attığında kulaklarım çok rahatsız oluyor. istersen ağlamana öteki odada devam et.”
Ödüllendirme: Başarılmış bir eylemden sonra, gerektiğinde sosyal ödül niteliğindeki bir övgü yada öpücüğü ihmal etmeyin: ”Aferin oğlum(kızım).Bir öpücüğü hak ettin.”