Yazar: C8H

  • Çocukluk çağında epilepsi

    Epilepsi tanımı ; beyinde anormal elektriksel aktiviteden kaynaklanan tekrarlayan spontan nöbetlerin görülmesi halidir. Toplumda 100 kişiden birinde görülen sık rastlanan bir durumdur. Epilepsi tanısı için birbirinden farklı zamanlarda klinik olarak en az iki atak meydana gelmesi gerekmektedir. Aynı gün -24 saat içinde- geçirilen tüm ateşsiz havaleler ‘tek nöbet’ olarak kabul edilmektedir. Eğer hastanın EEG ve beyin görüntülemesi normalse tek nöbette ilaçsız izlenebilir. Nöbetlerin tekrarlama riski %30-50 arasında değişmektedir. Nöbet tekrarını kolaylaştıracak faktörlerden özellikle uzun süre açlık, uykusuzluk ve stresden kaçınma önerilir. Epileptik nöbetler kaynaklandığı bölge ve yayılım paterni olarak iki ana gruba ayrılır. Parsiyel nöbetler beynin lokalize bir bölgesinden kaynaklanır ve bu bölgeye ait klinik bulgular mevcuttur. Jeneralize nöbetler ise her iki hemisferde anormal elektriksel deşarjlar olması nedeniyle tüm vücutta yaygın olarak görülen nöbet aktivitesi ile kendini gösterir.

    Nöbetler çocuklarda çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilmekte, yenidoğan döneminden itibaren her yaşta farklı klinik şekillerde kendini gösterebilmektedir. Bazı nöbet tipleri (özellikle dalma, boş bakma) aileler tarafından farkedilememekte hekime başvuru ve tanıda gecikmelere , çocuğun algılama ve anlama kapasitesinde düşmeye yol açmaktadır. Süt çocuklarında ise durup dururken öne doğru veya arkaya doğru kapanma şeklinde bir hareket ağır bir epilepsi türü olan West sendromuna işaret etmektedir. Aileler tarafından özellikle geriye doğru olan kasılmalar gaz sancısı zannedilmektedir. Ergenlik dönemi kız çocuklarında özellikle sabah saatlerinde ortaya çıkan kollarda ani sıçrama ile elindekileri düşürme sakarlık ve beceriksizlik olarak algılanabilmektedir. Bazı nöbet türleri televizyon ve bilgisayar karşısında, banyo yaparken sadece olmakta ve refleks epilepsi olarak adlandırılmaktadır. Bu durumda tetikleyici faktörler açısından önlem almak tedavide birincil yaklaşımdır.

    Ayırıcı tanıda epilepsiyi taklit edebilen pek çok durum söz konusudur. Çocuklarda minör kafa travması ve ağlama sonrası olan katılma (soluk tutma ) nöbeti, mastürbasyon, reflüye bağlı kusma sonrası nöbet benzeri tablo bu duruma örnektir. Bazen epileptik hastada da sekonder kazanç sağlamak amacıyla yalancı nöbetler görülebilir. Konversiyon bozukluğu durumunda başedilemeyen ruhsal sorunlar asıl neden olup klinik olarak nöbeti taklit eden tablo söz konusudur.

    Epilepsi tanısından emin olunduktan sonra tedavi başlanmalıdır. Tedavi uzun süreli olup en az iki yıl süreyle bazı durumlarda ise beş yıl veya ömür boyu her gün ilaç alınmasını gerektirmektedir. Bu nedenle aile ile iyi bir işbirliği ve kooperasyon sağlanması tedavide başarının temel anahtarıdır. Aileye nöbet anında yapılması ve yapılmaması gerekenler öğretilir. İlaçla ilgili gerekli kan tetkik takipleri ve ilaç yan etkileri konusunda bilgi verilir.

    Çocukluk çağı epilepsilerinin %30’u tedaviye dirençlidir. Bu grupta ilaç tedavisi yanısıra uygun hastalarda epilepsi cerrahisi ve vagal sinir stimülasyonu (beyin pili) diğer tedavi seçenekleri arasındadır.

  • Öfke nedir, nasıl ifade edilmelidir?

    Öfke nedir, nasıl ifade edilmelidir?

    Öfke bir olay, durum ya da bir kişiye karşı duygusal, düşünsel, bedensel ve fizyolojik olarak verdiğimiz bir tepkidir.
    Öfke üç sebepten ötürü ortaya çıkabilir:
    Olumsuz ruh halimiz (O dönemde hayatımızla ilgili birikimler, istenmeyen olaylar).
    Karşımızdaki kişinin kabul edilemez davranışları.
    Çevresel faktörler (iş, trafik, sınav, sunum vb.)

    Kısacası, öfkemizin kaynağı ya biz ve bizimle ilgili olumsuz durumlar ve/veya olaylar ya karşı tarafın kabul edilemez bir sözü ve/veya davranışı ya da yukarıda belirttiğim çevresel(dış) faktörlerdir. Kimi zaman hayatımız yolundadır, ruhsal açıdan kendimizi iyi hissediyoruzdur ve yapılan kabul edilemez davranışlar karşısında hoşgörü ve sabrımız sonsuz gibidir. Kimi zaman da işler yolunda gitmez, huzursuz ve gerginizdir. Bu ve benzeri durumlarda, en ufak bir olumsuzlukla çok çabuk sinirlenip, tepki gösteririz. 

    Öfkenin geçmesi için en sık kullanılan yöntem bağırmak ya da saldırgan davranışlarda bulunmaktır; kapıyı hızla çarpmak, elindekini fırlatmak, saçını çekmek, tokat atmak gibi..Fakat bu ve benzeri davranışlar karşıdaki kişiyi korkutmanın yanı sıra, onun da öfkelenmesine ve ilişkinin bozulmasına sebep olabilir. Tam tersi öfkeyi içinde tutmak, belli etmemeye çalışmak, sabırlı olmak da çok işe yaramaz çünkü öfke birikmiş enerjiye benzer, olmadık yer, zaman ve şekilde ortaya çıkar. Zamanında dışa vurulup ifade edilmediğindeyse, istenmeyen en ufak davranışta yanardağ gibi patlar. Sonucunda karşıdaki kişinin kaygılanıp, korkarken biz de  pişman olur, suçluluk duyarız.

    Kızgınlık ve öfke, baş etmesi güç, zor duygulardır. Tek başına kötü, sağlıksız ya da tehlikeli duygular değillerdir.  Öfkeyi problem yapan şey, durum ya da olayın kendisi değildir. Yüzeyde görünen sebep bu gibi görünse de, asıl problem, olayı ya da durumu algılayış ve yorumlayış biçimimiz, o sırada aklımızdan geçen düşünceler ve onu ifade etme yöntemimizde, yani, davranışlarımızdadır.

    Beni en çok kızdıran şeyler?
    Eşimde, çocuklarımda, ailemde, çevremde en çok nelere kızıyorum?
    Kızdığım zaman aklımdan neler geçiyor, neler hissediyorum?
    Kızdığım zaman ne yaparım?
    Bu soruları kendinize sorarak öfkeyi yaşama ve dışa vurma biçiminizi sorgulayabilirsiniz…

    Öfkelendiğimiz anlarda ne düşünüp, neler yaptığımız ya da yapabileceğimizin farkında olmak, bunları önceden tahmin etmek oldukça faydalıdır. Bu şekilde kendimizi kontrol edebilir, davranışlarımızda ve kullandığımız sözcüklerde çok daha dikkatli olabiliriz. Böylelikle, kendimizi (öfkemizi) yıkıcı ve yıpratıcı bir biçimde ifade ederek istemediğimiz olaylara sebep olmak yerine, kendimizin farkında olup önceden önlem alırsak hem kendimizi, hem karşı tarafı hem de ilişkimizi korumuş oluruz.

    Kızgınlık ve öfke duyguları, çoğu zaman kaygı, korku, çaresizlik gibi duygularla bir arada bulunur. Çoğu zaman yaşadığımız hayal kırıklıkları, üzüntü, endişe, kaygı, korku, kıskançlık gibi duyguları en sık ve en kolay öfke ile dışa vururuz. Fakat genellikle, kaygı ve korkunun yarattığı çaresizlik hissiyle baş etmek için, kendimizi korumak için öfkemizi gösteririz. Yaşadığımız çaresizlik ve değersizlik hislerine karşı, saldırganlık ve şiddet göstererek kendimizi savunmaya çalışırız. Bazen kırılganlıklarımızı, hayal kırıklıklarımızı veya üzüntümüzü bastırıp, bunları öfkeye dönüştürmek geçici bir süre için güçlü ve iyi hissettirir. Fakat asıl yapmamız gereken, kızgınlık ve öfke duygumuzun altında yatan asıl duyguları anlamaktır.

    Dr. Gordon, öfkeyi bir buz dağı olarak görür. Buz dağları, suyun yüzeyinde sürüklenen buz kütleleridir. Buz dağlarının denizin yüzeyinde sürüklenen kısmına oranla, suyun altında kalan bölümü çok daha büyüktür. Thomas Gordon, buz dağının suyun altında kalan kısmını “temel duygular”, suyun üstündeki buz tutmuş kısmını ise “öfke” olarak adlandırır. 

    Öfke; merak, yalnızlık, üzüntü, kaygı (anksiyete) gibi pek çok temel duygunun sertleşmiş, donmuş, yani şekil değiştirmiş (öfkeye dönüşmüş) halidir. Temelde yatan duyguyu ifade edemeyip dışa vuramadığımızda,
    bastırdığımızda bu duygular yüzeye şekil değiştirerek öfke olarak ortaya çıkar. Dr. Gordon, sürekli tekrarladığı için, öfkeyi “soğuk algınlığı” gibi görür. “Onu sevmeyiz ama ondan kaçamayız. Onu tanırız ama oluşmasına engel olamayız” der. Gerçekten de öfkelendiğimiz zaman, söylemek istemediğimiz söyler söyler, kendimizden beklemediğimiz davranışlar sergileriz. Fakat, kızgınlığımızı, bağırmadan, şiddet kullanmadan, kendimize ve karşımızdakine zarar vermeden, iletişime ve ilişkiye zarar vermeden de ifade edebiliriz. Önemli olan, kızgınlığımızı ifade etmek, kelimelerle anlatmak ve bunu yaparken de ilişkiyi ve iletişimi korumak ve devam ettirebilmektir.

    Öfkemizi yaşayış biçimimiz, öfke karşısında hissettiklerimiz ve onu dışa vurma şeklimizde çocukluk yaşantılarımızın önemli ve belirleyici bir etkisi vardır. 
    Çocukken birilerini kızgın, öfkeli gördüğünüzde ya da birileri size kızdığında size neler olurdu?
    Ne düşünürdünüz? 
    Ne hissedersiniz?
    Ne yapardınız?
    Çocukluğunuzda, kızgınlığı ve öfkeyi nasıl yaşardınız?
    Nasıl dışa vururdunuz?
    Nasıl ifade ederdiniz? 
    Kızdığınızda ne yapardınız?

    Bir düşünün…
    Öfkemizi dışa vuruş, ifade ediş biçimimizi çocukluk döneminde aile sistemimiz içerisinde model alarak öğreniriz. Yaşanan ev içerisinde çocuk öfke, şiddet ve baskıya tanık oluyorsa, zamanla görerek aynı davranışları benimser; öfkesini ve hayal kırıklıklarını yıkıcı ve saldırgan bir şekilde ifade etmeyi, dış vurmayı öğrenir. Bazı durumlardaysa şiddete, öfkeye ve saldırgan davranışlara çocuk bizzat kendisi maruz kalır, yaşadığı korkuyu, kaygıyı, üzüntüyü içine atar ve kendisini geri çeker…Bu her iki durum da, çocuklar için oldukça yıpratıcı ve yıkıcıdır. KIsacası, öfkeyi kontrolsüzce dışa vurursak ciddi ilişki problemlerine sebep olurken, tam tersi durumdaysa öfkenin bastırılıp dışa vurulmaması depresyona zemin hazırlar. 

    Öfkeyi sağlıklı bir şekilde yaşayıp, dışa vuramadığımızdaysa vücudumuz bazı tepkiler verir:
    Soluk alıp vermede ve kalp atışlarında hızlanma, tansiyon yükselmesi, kas geriliminin artması, terleme, titreme, yüzde kızarma, sararma, baş ağrısı, baş dönmesi, mide şikayetleri; ağrı, bulantı ver yanmalar, bağışıklık sisteminde zayıflama, hastalanma riskinde yükselme, hafıza ve düşünme süreçlerinde zayıflama, uyku problemleri, cinsel problemler, üretkenlikte ve verimde düşüş, kronik yorgunluk ve isteksizlik gibi…

    Her birimiz öfkeyi farklı şekillerde yaşar, dışa vururuz..Bazılarımız daha sakin olup içine atarken, bazılarımız her an patlamaya hazır bir bomba gibidir.. Bazılarımız kullandığı sözcüklerle öfkesini başka bir şeye yönelterek yaşar öfkesini, bazılarımız da bağırarak..Bazılarımız kendisini alışverişe verir, bazılarımız yemek yemeye..

    Özetle, her birimiz öfkemizi farklı şekillerde yaşarız önemli olan onu doğru bir şekilde, kendimize ve karşı tarafa zarar vermeden, yıpratmadan ifade edebilmektir..

  • Serebral palsi beyin felci

    Serebral palsi beyin felci

    Gelişmekte olan beynin maruz kaldığı bir lezyon ve defekte bağlı olarak ilerleyici olmayan postür ve hareket bozukluğu ve güçsüzlüğü olarak tanımlanır. Toplumumuzdaki sıklığı 1000’de 4’tür. Genellikle bu duruma epilepsi ve zeka gerilikleri, işitme ve görme sorunları da eşlik eder. İki yaş öncesi dönemde intrauterin, doğum esnası ve doğum sonrası değişik nedenlere bağlı olarak gelişebilmektedir. Spastik, diskinetik, ataksik ve mikst tip olarak sınıflandirılmaktadir. Spastik tipte iki yanlı (kuadriparezi, diparezi) veya tek yanlı (hemiparezi) şeklinde görülebilir. Diskinetik tip ise koreoatetoik ve distonik olarak ikiye ayrılır. Ataksik tip en az görülenidir. Mikst tipte ise iki klinik tip bir arada gözlenir. Erken tanınması ve rehabilitasyonu için tüm riskli bebeklerin nörolojik yönden yakın izlemi önem taşımaktadır.

    Prematüre bebeklerde en sık rastlanan spastik diparezi tipidir. Yüksek sarılık nedeniyle kan değişimi geçiren bebeklerde (kernikterus tablosu) diskinetik tip görülmektedir. En ağır prognoz spastik kuadriparezik tiptedir. Doğumda oksijensiz kalma bu duruma yol açan nedenlerin başında gelmektedir. Spastik hemiparezi tablosuna doğuştan gelen beyin gelişim bozuklukları, vasküler nedenler, kanama yol açmaktadır. Serebral palsi tanısında beyin görüntülemeden (BT,MRG) yararlanılır. Epilepsisi olan hastalarda EEG tetkiki de gereklidir. Tedavide kasılmalara yönelik ilaçlar, fizyoterapi, botulinum toksini, kalıcı kontraktürlere yönelik ortopedik girişimler yer almaktadır. Özellikle ağır vakalarda eşlik edebilen yutma disfonksiyonuna bağlı beslenme güçlüğü, yatağa bağımlı hastalarda solunum problemleri, orta ve ağır zeka gerliği olan hastalarda davranış sorunları, işitme ve görme kusurları nedeniyle bu hastalara multidisipliner yaklaşım şarttır.

  • Otizm Tedavisi

    Otizm Tedavisi

    Bugün tıpta otizmin %100 tedavisi yoktur. Otizm tedavisi denildiğinde otistik çocukların kaliteli yaşamını sağlamak için hayat tarzında bir takım değişiklikler yaparak hayat kalitesini yükseltmek hedefleniyor.

    Tedavi 1.

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    BDT yöntemi ile tedavi’deki ana hedef birincil dereceli bakım sağlayan kişilere (anne, bakıcı ve s.) eğitimin verilmesidir. Otizm tedavisi uzun süren ve sabır gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte ailenin hastalığa tutumu ve yapması gerekenler çalışılmalıdır;
    Otizme hastalık yerine farklılık gibi bakılmalı, otizmi tedavi etmek yerine, eğitim ve destek sağlanmalıdır. Bu durumu anlamak için Otistik çocuklarla ‘yer değiştirmeniz’ onları anlamanıza yardımcı olacaktır – bir düşünün ‘Dünyada çoğunluk otistik insanlar olmuş olsalardı ve bizim beynimizin çalışma şekline göre küçük bir grub olsaydık (dünya geneline göre küçük), dünyadaki düzeni onlar kendilerince kurmuş olsalardı, eğitimlerini kendilerince vermiş olsalardı bizler ne yapardık? Muhtemelen IQ seviyesi düşük, hiç bir şeyi anlamayan bireylere dönüşürdük, öyle değil mi? Bu durumda hasta mı olmuş oluyoruz, yoksa farklı mı? İlk onu anlamamız gerekiyor.

    Tedavi 2. 

    Davranışçı Yöntem (Uygulamalı davranış analizi)

    Bu yöntem Los Angeles’daki California Üniversitesi psikologlarından Dr. Ivar Lovaas tarafından geliştirilmiştir. Davranışçı yöntemde her bir davranış öğretilirken, o davranış, onu oluşturan alt davranışlara bölünerek basitleştirilmekte, sözel açıklama ve yönergeler ile hedeflenen davranış kazandırılmaktadır. Bu eğitim yönteminde eğitimcinin önemi büyüktür.’ – Otizm Vakfı

    Tedavi 3. 

    Beslenme ve gıda takviyesi

    Otizmde özel diyetler, doğru gıdalanma ve besin takviyesi konusunda B6 ve magnezyum öneriliyor (Martineau, J., Barthelemy, C., Roux, S., Garreau, B., Lelord, G., 1989).  B6 vitamini otizmde negatif belirtilerin azalmasına yardımcı olur. Vitamine ek olarak çocuklara eğitimin sağlanılması mutlu tablolar ortaya çıkarıyor.
    B6 vitamini beyin ve sinirler arasında iletişimi sağlayan nörotransmiterlerin (norepinefrin ve serotonin) gelişimi için önemlidir. Ayrıca, B6 vitamininin diğer görevleri arasında; hemoglobin üretimi, gıdalar yoluyla alınan proteinin parçalanması ve kan şekeri düzeyinin dengelenmesi bulunur.
    B6 vitaminini doğal olarak kepekli ekmek, kurutulmuş meyve ve baharatlar, antep fıstığı, sarımsak, ciğer, balık, fındık, susam ve s. gibi gıdalarda bulunur.

    B6 vitamini için günlük ihtiyaç tablosu
    4-8 yaş çocukların günlük B6 ihtiyacı
    600 mikrogram
    4-8 yaş otizm teşhisi almış çocukların günlük B6 ihtiyacı 1200 mikrogram (1.2 mg)
    9-13 yaş çocukların günlük B6 ihtiyacı
    1 mg
    9-13 yaş otizm teşhisi almış çocukların günlük B6 ihtiyacı
    2 mg

    Not: bu tablo genel ihtiyaç tablosudur, otizmde ihtiyaç farklılık gösteriyor. Mutlaka hekiminize veya eczacınıza danışarak ihtiyacın x2 B6 kullanılması gerekir.

    Magnezyum depomin nörotransmitterlerini düzenler ve beyin fonksiyonunu iyileştirir. Ayrıca magnezyum gerginliği azaltır ve hastanı daha sakin yapabilme özelliğine sahiptir. Eğer çocuğunuzun günlük besinlerden bu vitamin ve mineralleri almadığınıza eminseniz, doktorunuza danışarak vitamin takviyesi önerilebilir (Archives of Pediatric and Adolescent Medicine, 2004). Deniz mahsulleri, soya, et, kümes hayvanları, çerezler, tahıllılar normalde çinko, magnezyum, ve demir açısından zengindirler.

    Ayrıca, bazı araştırmalara göre B12 (Pacholok, Sally M., 2014) ve D vitamini de (Fernell, Elisabeth et.al., 2015) otizm tedavisinde çok önemlidir. 

    Tedavi 4.

    Özel Eğitim

    Otizm teşhisi alan çocuklar için en önemli unsurlardan biri de eğitimdir! Bazı araştırmalara göre otizm teşhisi almış çocuklar arasında zeka geriliği yaygın kavramdır. Bunun önemli nedenlerinden biri de ailelerin durumu kabullenerek çocuklarının eğitimine devam etmesini sağlamamalarıdır. Oysa eğitimle topluma kazandırılan örnekler ziyadesiyle fazladır. Çocuğunuzu gereksiz ilaçlarla yüklemek yerine, eğitimle, sevgiyle, topluma kazandırabiliriz.
    Aileler kolaylıkla eğitimden ve tedaviden vaz geçtiklerinde çocuklarından ve çocuklarının geleceğinden vaz geçiyorlar. Çünkü otizm farklı beyin demektir, hastalık değildir. Biz beynimizin iki lobunu kullana biliyorsak, onlarda da beyinlerinin bir lobunu ikisinin yerine kullanıyorlar ve bu da bir lobun aşırı çalışması anlamına geliyor. Bu yüzden Otizm teşhisi almış çocuklara beyinlerinin çalıştıkları kısmıyla ilgili aktiviteler, eğitimler sunarak, özel eğitim ve destek vererek onları topluma kazandırmalıyız. Sadece yapmanız gereken çocuğumuzun farklı olduğunu kabul etmek, onların eğitim almasına destek olmak ve empati göstermektir.

    Kaynakça

    Archives of Pediatric and Adolescent Medicine, 2004

    Martineau, J., Barthelemy, C., Roux, S., Garreau, B., Lelord, G., 1989. ‘Electrophysiological effects of fenfluramine or combined vitamin B6 and magnesium on children with autistic behaviour.’

    http://www.otizmvakfi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=11&Itemid=22Pacholok, Sally M.

    Pacholok, Sally M., 2014. Pharmacy Times. Feb2014, Vol. 80 Issue 2, p59-64. 2p.

    Fernell, Elisabeth, Bejerot, Susanne, Westerlund, Joakim, Miniscalco, Carmela, Simila, Henry, Eyles, Darryl, Gillberg, Christopher, Humble, Mats B, 2015. Autism spectrum disorder and low vitamin D at birth: a sibling control study. Molecular Autism. 2015, Vol. 6 Issue 1, p1-9. 9p.

  • Obez olan bedenin değil bilinçaltındaki düşüncelerin!

    Obez olan bedenin değil bilinçaltındaki düşüncelerin!

    Dünya genelinde giderek yaygınlaşan obezite sorunu sadece kalp hastalığı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve felç riskini artırmıyor. Yapılan araştırmalar obezitenin özellikle kadınlarda rahim ağzı, meme kanseri ve kalınbağırsak kanseri riskini de artırdığını gösteriyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı yağ birikmesi olarak tanımlanan obezite tüm dünyanın alarma geçtiği global bir sağlık sorunudur hatta artık hastalık olarak kabul edilmektedir. DSÖ’nün araştırmalarına göre, 2008 yılında obez olan insan sayısı 400 milyonken, bu sayının 2015’te 700 milyon olması bekleniyor.

    Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı tarafından, 7 bölgedeki 7 ilde 15 bin 468 birey üzerinde yapılan ‘’Sağlıklı beslenelim, kalbimizi koruyalım’’ araştırmasına göre, erkeklerde obezite görülme sıklığı yüzde 21,2 olarak belirlendi. Bu oran, kadınlarda ise yüzde 41,5 olarak tespit edildi.

    Obezitenin nedeni..

    Obezitenin en önemli nedenleri yanlış beslenme ve fiziksel aktivite yetersizliği gibi görünse de asıl neden beynimizde yani bilinçaltımızın işleyişinde gizli.

    Zihnimiz, aldığı bilgileri hem bilinçli hem de bilinçaltı olarak işlemektedir. Bilinç, zihnin yaklaşık yüzde 1’ini oluşturan, mantık yürüten, kavrayan, eleştiren, yargılayan kısmıdır. Bilinçaltımız ise beynimizin yüzde 99’unu oluşturan farkında olmadığımız yanıdır. Birçok kişi yüzde 1’i şef sanar. Öyle olsaydı; doktorlar zararlarını bildikleri halde sigara içer veya kilolu olurlar mıydı?

    Gerçek şef bilinçaltıdır. Sadece bilincin bilmesi yetmiyor, bilinçaltının da ikna olması gerekiyor. Hepimiz sağlığımız için spor yapmamız, sağlıklı beslenmemiz gerektiğini biliyoruz ama yapamıyoruz. Çünkü bilmek yetmiyor, bilinçaltı çalışmaları ile yeme davranışı ile ilgili hataları bulup, bilinçaltını ikna etmek gerekiyor. Yoksa her şey geçici olur, kilo verirsiniz ama tekrar alırsınız ki bu çok zararlıdır.

    Kontrolsüz yemenin altında aslında duygusal ve ruhsal ihtiyaçlarımız yatıyor. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk, kızgınlık gibi olumsuz duygular, aşırı yemeye neden olabiliyor. Yemek yiyerek bu olumsuz duyguları bastırmaya çalışıyor olabilirsiniz. Öte yandan yemek yeme keyifli bir şeydir ve bununla ilgili çocukluğumuzdan beri bilinçaltımızda olumlu anılar mevcuttur. Örneğin doğum günleri birçoğumuz için eğlence, pasta ve yemek demektir. Bu durumda bilinçaltı bu anları daha sık yaşamak, anne babayı memnun etmek, kızdırmamak için yedirtir. Ya da içindeki değersizlik duygusuna bir yanıt olarak “Madem kendini değersiz hissediyorsun, kendini beğenmiyorsun, ben de sana yardım edeyim” der ve çılgınca yedirerek sizi şişmanlatır.

    Bir hastamla bilinçaltı çalışmaları yaparken neden aşırı yediği ile ilgili imgelem çalışmasında 8 yaşlarındayken çok hasta olduğu bir zamanda annesinin ona söylediklerini hatırladı:’’Ben sana demedim mi iyi yemezsen hasta olur ve ölürsün’’. Bilinçaltımız bizi hayatta tutmak için vardır. Sonuç; yemezsem ölürüm düşüncesi bilinçatına yerleşince danışanım şişmanlamıştır.

    Yine bir hastamın aşırı çikolata yeme durumu ile çalışırken, babasını işten eve geç geldiği zamanlar çikolata getirdiğini ve kendisine sarılıp okşadığını hatırladı. Çikolata ile baba sevgisini ve güvende olmayı birbirine bağlamıştı ve kendini güvende hissetmediğinde canı çikolata çekiyordu.

    Bazen de zayıflamak için mide kelepçesi ameliyatı olan ama hala kilolu olan birçok hastam oluyor. Sorunun midede değil, beyinde yani bilinçaltında olduğunu farkettiklerinde ise hızla kilo vermeye başlıyorlar.

    Bence metaforik olarak mideye değil, bilinçaltına kelepçe gerek. Zaten ben de bilinçaltı imgelem çalışmalarında danışanlarıma midelerinin içi hava dolu balonun ağzı açıldığında sönmesi gibi küçüldüğünü ve çok az yediğinde bile hemen doyduklarını hayal ettiriyorum. Ayrıca aşırı yemenin, hızlı yemenin anlamlarını bilinçaltında farkettirince işim kolaylaşıyor.

    Peki ne yapmalıyız?

    Sağlıklı beslenme alışkanlığını egzersizle desteklemek kilo vermenizi hızlandırır, ama esas önemli olan sorunu temelde yani bilinçaltında çözmektir. Bataklığı kurutmazsak sivrisinekler bitmez. Terapi ancak bilinçaltını ikna ederek, inançlarını değiştirerek gerçekleşir. Dış şartları değiştirmek yerine içimizdeki inançları değiştirmek zorundayız. Mevlana’nın söylediği gibi: “Sen düşünceden ibaretsin, geri kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.’’

    Bilinçaltımızı olumlu düşünce ve duygularla doldurursak hastalığı sağlığa, mutsuzluğu mutluluğa, başarısızlığı başarıya çevirebiliriz. Kendinize 15 dakika ayırarak ’’Bilinçaltı Değişim Çalışması’’ olarak adlandırdığım çalışmayı yapabilirsiniz:

    Değiştirmek istediğiniz inancı ve yerine koymak istediğiniz inancı belirleyin ve başınızı hareket ettirmeden sadece gözlerinizle önce kaşlarınızın arasına gözlerinizi kırpmadan 10 saniye bakın, nefeslerinizi verirken içinizden veya sesli‘’rahat, daha rahat ” deyin. Sonra yine başınızı çevirmeden sadece gözlerinizle sol üst tarafa bakın. Böylece bilinçaltınız ile iletişime geçmiş olursunuz. Olumlu düşünceyi örneğin ’’Yavaş yavaş azar azar yiyorum’’ veya ‘’İdeal kiloma iniyorum.’’ telkinlerini içinizden veya sesli olarak bir kez söyleyin. Cümleniz bitince sağ elinizin işaret parmağı ile sol elinizin üstüne bir kere hafifçe vurun. Sol üst yöne olan bakışınızı bozmadan tekrar olumlamanızı söyleyin ve tekrar parmağınızla elinize vurun. Bu işlemi bu şekilde en az 40 kere tekrarlayın. Bu çalışma süresince gözünüz hep sol üst köşeye bakıyor olsun, gözünüz yorulursa kırpabilirsiniz ama sol üste bakmaya devam edin.Bu çalışmayı bir gün bile atlamadan 21 gün boyunca yapın. Atlarsanız baştan başlamanız gerekecek bunu hatırlayın. 21 gün bitince artık her gün yalnızca 1 kere sol üst köşeye bakarak parmağınızla elinize vurmanız ve 1 kere olumlamanızı söylemeniz yeterli olacaktır. Günde 1 den fazla olumsuz inanç ile çalışabilirsiniz. Ancak her biri ile 21 gün çalışmanız gerektiğini unutmayın. Tabii ki bir Hipnoterapist ile çalışırsanız,değişim daha hızlı ve kalıcı olacaktır.

    Bilinçaltınızı daha iyi tanıyarak ve yöneterek ideal kilonuza inmeniz dileğiyle…

  • Çok bilinmeyenli bir denklem:     ek gıda dönemi

    Çok bilinmeyenli bir denklem: ek gıda dönemi

    Bebeğiniz doğdu. Gayet güzel emzirdiniz. Anne sütü bebeğinizin gelişimini sağladı, onu hastalıklardan korudu. Aylar geçti. Artık elinizdeki her besine neredeyse saldıran, her şeyin tadına bakmak isteyen bir minikle baş etmeye çalışıyorsunuz. Bir yandan karpuzun ucunu iştahla emmesi hoşunuza gidiyor, bir yandan da “ acaba hata mı yapıyorum?” düşüncesi hiç peşinizi bırakmıyor. Ek gıda dönemini, bebeğinizin bundan sonraki sağlıklı beslenme alışkanlıklarının oturacağı zaman dilimi olduğunu öğrenmek sizi daha da korkutuyor. O zaman önce “ek gıda dönemi”ne demek? Ne zaman başlar? Ne zaman biter? Öğrenelim.

    Süt çocuğu büyüme ve gelişmesine uygunluk gösteren iç içe girmiş üç beslenme döneminden geçer. Bunlar;

    • sadece anne sütü dönemi
    • anne sütü ve ek gıda dönemi
    • erişkin diyeti

    Bebeğiniz elinizdeki her besinden tatmak istiyor. Gayet güzel çiğneme ve yutmasını gerçekleştiriyor. Sonrasında da hiçbir sorun olmadı. Bizimle aynı yemeği yesin mi artık?

    Hayır.

    Bebeğiniz şu anda yürüyemiyor. Çünkü sinir ve kas sistemleri yeterli olgunlukta değil. Konuşamıyor. Çünkü dil kasları da beyin gibi gelişimine devam ediyor. Gastrointestinal yani mide-bağırsak sistemi de, kanı temizleyen böbrekler de gelişimine devam ediyor.

    Anne sütünden ek gıdalara geçişte asıl önemli noktalar; ne zaman, nasıl ve hangi gıdalarla başlanması gerektiğidir.

    Erken ek gıdalara başlanması sindirim sisteminin tam gelişmemiş olması nedeni ile ishal ve besin allerjilerinde artmaya neden olabilir. Emmede azalmaya bağlı anne sütü yapımının azalması, ishalli hastalıklar, doğru ve yeterli besinlerin verilmemesi nedenleri ile de gelişme problemleri olabilir.

    Genellikle annenin erken ek gıdaya başlamasının en önemli nedenleri, annenin sütünün artık bebeğine yetmediğini düşünmesi, annenin yanlış bilgilendirilmesi, bebeğin büyüme izleminin yapılmamasıdır.

    Ek gıdalara geç başlanması ise anne sütünün yetersiz kalması ile büyümede yavaşlama, bağışıklıkta zayıflama ve kilo alım problemlerine neden olabilir. Uygunsuz besin seçimi protein enerji malnütrisyonuna denilen ciddi gelişim bozuklukluğu ve eser element eksikliği ile sonuçlanabilir.

    Çok erken
    Artmış ishal ve allerjik hastalıklar (bağırsak immatürasyonuna bağlı)
    Anne sütünde azalma (ek gıdalar nedeni ile çocuğun emme isteği azalmakta)
    Malnütrisyon (ishalli hastalıklara bağlı)

    Uygun dönem
    Uygun zamanda (4-6. Aylar arasında)
    Besin içeriği yeterli (Kalori, protein, demir, çinko, vitamin A ve vitamin D içeriği yeterli)
    Hijyen koşullarına uyularak
    Toplumun kültürel yapısına uygun yiyecekler ile (o ülkede mevcut olan ve toplumca kabul edilebilen)
    Geç
    Büyüme geriliği (Anne sütü tek başına kalorik olarak yetersiz hale gelmektedir)
    İmmün yetmezlik (Yetersiz enerji ve protein alımı sonucu)
    İshalli hastalıklarda artma (İmmün sistemde yetersizlik sonucu)
    Malnütrisyon (Yetersiz kalori alımı ve ishalli hastalıklara bağlı)
    Mikronütrient eksikliği (Yetersiz alım ve enfeksiyonlarda artma sonucu)

    Ne zaman ek gıdalara başlayalım?

    Ek gıdalara başlanmasında, her bebek için geçerli olan kesin bir yaş yoktur. Ek gıdalara başlanmasını belirleyen en önemli faktör çocuğun gelişim basamağı, böbrek fonksiyonlarının daha etkin hale gelmesi ve sindirim sisteminin olgunlaşmasıdır. Bu da 4-6 ay arasında, her çocuk için farklı bir zamanda olmaktadır. Ancak kilo alması ve gelişimi normal, yaşına uygun seyreden bir çocuk için 5,5 ay idealdir. Daha erken başlanması belirtilen dezavantajları taşır, daha geç başlanması ise her geçen gün kişiliği oturan ve “hayır”ın gücünü öğrenen bebeğin ek besini reddetme riskini arttırır.

    Anne sütü dönemi: Yeterli kalori ve protein oranına sahip olması ve yüksek biyolojik yararlanırlılığı nedeni ile anne sütü ilk 4-6 ay tek başına yeterlidir. Anne sütü düşük böbrek solit yüküne sahip olması nedeni ile bu dönemde en ideal besindir. Yenidoğan bebeklerin mide kapasiteleri küçük (7 ml) ve bağırsak geçiş zamanları kısa olması nedeni ile az miktarda ve sık beslenmeleri gerekir. Zamanında doğan bebekte bağırsak enzimleri yeterli düzeydedir. Sindirim sisteminin yabancı proteinlere karşı koruyucu mekanizması tam gelişmemiştir. Anne sütü, bu mekanizmanın gelişmesini sağlarken yabancı protein ve patojenlerle çocuğun karşılaşmasını engeller. Bu sürede yutma refleksi zayıftır ve kaşıkla verileni ağızdan çıkartma eğilimindedirler. İlk dört-altı ay bebeğin emerek beslenme evresidir. Bu sürede bebek kaşıkla verileni yeterli yutamaz ve ağzından geri çıkartmaya eğilimlidir.

    Anne sütü ve ek gıda dönemi: Altıncı aydan başlayarak hayatın ikinci yılına kadar baş kontrolü, ince ve kaba motor basamaklarında ilerleme ile fizyolojik ve nörolojik olgunlaşma devam eder. Ek gıdalara geçiş ile kaşıkla beslenme, çiğneme, parmakları ile besinleri tutarak kendini besleyebilme, kaptan bağımsız beslenme ve kaşık-çatal kullanabilme çocuğun beslenme basamaklarını oluşturur. Emme refleksi 30-34 gebelik haftasındaki bebekte vardır. Bu dönemde bebekte yutmada gelişir. Bununla birlikte dil ile çıkarma refleksi 5-7. aylarda kaybolur ve kaşıkla verileni alabilir. Sekizinci ayda yardımsız oturabilir ve dil hareketleri daha da gelişir; böylece daha katı yiyecekleri yiyebilir. Onuncu ayda çiğnemeye başlar ve elindeki yumuşak besinleri ısırabilir. Bir yaşında tüm besin maddelerinden yiyebilir ve iki elini kullanarak kaptan sıvı gıda içebilir. İkinci yaşın sonunda yiyecekleri diğer maddelerden ayırabilir.

    Sonuç olarak artık bebeğe ek besin başlanabileceğinin belirtileri;

    – Baş-boyun kontrolünün tamamlanması (Bebeğin başını dik tutması),

    – Oturabilmesi,

    – El ve göz koordinasyonunun gelişmesi, oyuncaklarını ağzına götürmesi,

    – Dil çıkartma refleksinin kaybolması, kaşıktan yiyecekleri alabilmesi,

    – Ağzını açma, yutma ve çiğneme koordinasyonun gelişmesi.

    Ek besin verilirken dikkat edilecek noktalar

    – Her yeni gıdaya tek tek başlanmalı ve çok az miktarda (bir-iki tatlı kaşığı) verilmelidir. Bebeğin alımına uygun olarak 3-4 gün içinde miktarı artırılmalıdır. Yeni bir gıdaya bu üç günün sonunda başlanmalıdır. Böylece çocuğun bir besin maddesine olan allerjisi varsa, tespit edilebilir.

    – İlk kez verilecek besinler bebek aç-keyifli ve uykusunu almışken denenmelidir ki genellikle bu öğleden sonra saatlerine denk gelir.

    – Bebek istemediği bir besini alması için zorlanmamalı bir süre ara verip iki-üç hafta sonra tekrar denenmelidir.

    – Ek gıdalar tek öğün olarak başlanır. Bebek altı aylık olduğunda anne sütüne ek olarak günde 2-4 öğün ek gıda alabilir.

    – Ek gıdalara geçerken önce tekli besin grubu (tatlı sebze, yoğurt, meyve püreleri) kullanılır daha sonra çoklu karışımlara (sebze çorbası, kabak dolması) geçilir.

    – Bebeğe verilecek ek besinlerin protein, demir, çinko, vitamin D ve vitamin A'dan zengin olmasına dikkat edilmelidir.

    – Bebeklere doğal ve taze hazırlanmış besinler verilmelidir. Konserve, dondurulmuş yiyecekler, katkı maddeli hazır besinler bebeğe verilmemelidir.

    – Bebek için hazırlanan besinler iki saat içinde tüketilmelidir. İki saatten uzun süre oda ısında bekletilen yiyecekler kullanılmamalıdır. Uygun saklama koşulları yoksa (buzdolabı gibi) beslenme sonrası artan miktarlar atılmalıdır.

    Besinler hazırlanmadan ve bebek beslenmeden önce eller mutlaka yıkanmalıdır. Bebeğe verilecek besinler hazırlanırken gıda hijyenine uyulmalıdır.

    – Besinlerin hazırlanmasında kaynatılmış su kullanılmalıdır.

    – Tüm besinler sadece kaşık ile verilmelidir. Ek gıdaların verilmesinde biberon kullanılmamalıdır. Koyu kıvamlı besinler emzikten emilirken boğulmaya neden olabilir. Aynı zamanda biberon ile ek gıdaların verilmesi uygun olmayan beslenme alışkanlıklarının gelişmesine neden olur ve kaşıkla beslenme alışkanlığının gelişmesine olanak vermez.

    – Bebeği beslemek için kullanılacak kaplar ve kaşıklar temiz olmalıdır. Kullanılan kapların gıda artıklarının kalmasının önlenmesi ve kolay temizlenmesi için köşesiz olması gerekmektedir. Bu malzemeler bir tencere içinde ağzı kapatılmış olarak en az beş dakika süre ile kaynatılmalı ve ağzı kapalı olarak soğutulmaya bırakılmalıdır. Böylece sıcak buhardan da faydalanılır. Kaynatılamayacağı ve kolay temizlenemeyeceği için plastik kaplar ve biberonlar kullanılmamalıdır.

    – Meyve ve sebze pürelerini hazırlarken vitaminlerin kaybolmaması için cam rende kullanılmalıdır.

    – Beslenme saatleri hem anne hem de çocuk için mutlu geçen anlar olmalıdır. Beslenme saatlerinde anne rahat olmalı ve acele etmemelidir. Çocuk çok hızlı ya da çok fazla beslenmiş ise kusabilir. Gerekli temizlik yapıldıktan sonra beslenmeye devam edilmelidir.

    Bebekler zaten tatlı olduklarından meyveye kolay bir şekilde alışırlar. Sağlıklı beslenme için gerekli ve asıl alışması gereken gıdalar ise sebzelerdir. O zamana kadar sadce anne sütü ile beslenmiş olan bir bebek tüm tatlara açıktır. Bu nedenle ilk aldığı gıdaların tatlarına çok daha kolay alışır. Sebzelerle ek gıdaya başlarken de sarı-tatlı sebzeler kullanılır.havuç, patates,kabak gibi.. (taze – kabukları kalın soyulup kaynatılır – yumuşayınca çatalla ezilir – kıvamı koyu ise tercihan anne sütü/kaynatılmış ılıtılmış su / biberon maması ile cıvıklaştırılabilir) Tek tek tatlarına alışan bebeğe artık bu sebzelerle çorba yapabilirsiniz.

    Bu aşamadan sonra ek gıdalardan tadı anne sütüne en yakın olan yoğurt başlanmalıdır. Ardından elma, armut, muz ile meyveler başlanabilir.

    Her yeni gıdaya 3 gün aralarla başlanmış olduğunu düşünürsek, bebeğiniz artık 1 ay daha büyümüş olmalı. Zeytinyağı ile hazırladığınız sebze çorbalarının içine bir küçük soğan, bir baş brokoli, bir baş karnabahar, bir küçük domates, bir avuç “çift çekilmiş yağsız dana kıyma” koyabilirsiniz. Kıymanın bebeğe verilmeden önce çok iyi piştiğinden emin olmalısınız. Bunun için öncesinde 30 dk pişirip ardından sebzelerle tekrar pişirebilirsiniz.

    8.ayda bebeğinize yumurta sarısı vermeye başlayabilirsiniz. Yumurta alerjisi olup olmadığını anlamak için önce bir yumurta sarısının 1/8 i ile başlayın. Daha sonra 8-10 günde arttırarak tam yumurta sarısına çıkabilirsiniz. Yumurtanın beyazını ise 1 yaşından sonra verebilirsiniz.

    9. ayda balık levrek – sardunya – somon gibi balıklar ile bebeğinizi tanıştırın.

    Bebeklerin 1 yaşına kadar yemeklerine baharat, tuz, salça katılmamalıdır. Bu nedenle bizimle aynı gıdaları almamalıdırlar. Ancak ailelerin bir araya geldiği zaman dilimleri olan yemek saatlerinde bebek de aileyle birlikte sofraya oturtulmalı ve eline kaşığı verilmelidir. Bebek kaşığı ile beslenemese de, kafasında kaşık-yemek ilişkisini kuracaktır.

  • yenidoğan ve gebelikte grup b streptokok enfeksiyonu

    yenidoğan ve gebelikte grup b streptokok enfeksiyonu

    Grup B streptokoklar

    Yenidoğan bebek

    Gebeler

    Yaşlılar

    Diabet veya karaciğer hastalığı olan erişkinlerde hastalığa yol açmaktadır.

    Yenidoğan sepsis ve menenjitinin en sık nedeni grup B streptokok enfeksiyonlarıdır.Bu bakteriler sıklıkla yenidoğan pnömonisine neden olmaktadır.Yenidoğan bebeklerde sık görülmektedir.A.B.D 2001 yılında 1700 yenidoğan bu enfeksiyona yakalandığı bildirilmiştir.Ülkemize ait veriler bilinmemektedir.

    Hastalık belirtileri çoğunlukla doğumu takip eden saatlerde ve genellikle ilk hafta içinde ortaya çıkmaktadır. Sepsis, pnömoni ve menenjit en sık görülen klinik tablolardır. Özellikle prematüre bebekler yüksek risk grubunu oluşturmaktadır.Geç başlangıçlı hastalık tablosunda ise enfeksiyon bir haftadan sonra başlar ve ilk aylarda görülebilir. Menenjit en sık rastlanılan klinik tablo olup, enfeksiyonun oluşumunda esas olarak grup B streptokok taşıyıcı olan annelerin rolü üzerinde durulmaktadır.

    Yenidoğan bebekte ateş

    beslenme zorluğu

    uykuya meyil veya

    uyarana karşı hassasiyet görülebilir

    Annenin öyküsü bu vakalarda son derecede önemlidir. Annede grup B streptokok öyküsü var ve doğum sırasında antibiotik alıyorsa bebek yakından izlenmeli,tanı koydurucu testlere başvurmalı veya tedavi başlanmalıdır.

    Hastalığın önlenmesinde grup B streptokok taşıyıcısı olan anneye doğum sırasında (İV) yolla antibiotik verilmesi son derece önemlidir.Anne hamilelik sırasında grup B streptokok taşıyıcısı ise, doğum sırasında veya annenin sularının geldiği zaman (erken membran rüptürü) antibiotik başlanması önerilmektedir.

    GEBELİK VE GRUP B STREPTOKOK ENFEKSİYONU

    Birçok anne adayı Grup B streptokok taşıyıcısı olmasına karşın herhangi bir belirti göstermez.Kadınların %25’i bu enfeksiyonu yaşamının herhangi bir zamanında taşıyabilirler. Annenin taşıyıcı olması hastalık anlamına gelmez,yalnız taşıyıcı annelerden doğan bebeklerde enfeksiyon olasılığı yüksektir.

    Gebelik esnasında annede bu enfeksiyon olup olmadığını anlamak için,gebeliğin 35 ile 37 haftalarında vajina ve rektumdan örnek alınarak test yapılması en doğru yaklaşımdır.Eğer anne Grup B streptokok’u yönünden incelenmemiş ve doğum eylemi başlamışsa,aşağıda belirtilen durumlarda anneye antibiotik başlanmalıdır:

    – 37 gebelik haftasından önce doğum eylemi başlamışsa

    – Erken membran rüpturu var ise (doğumdan 18 saat önce suların gelme durumu)

    – Doğum sırasında annenin ateşi varsa.

    Anneye antibiotik uygulanmasının bebek üzerinde bir yan etkisinin olmadığı vurgulanmakta,aksine antibiotik uygulanmayan bebeklerde enfeksiyon riskinin 20 kez daha fazla olacağına dikkat çekilmektedir.

    Streptokok B taşıyıcısı olan annelerin bebeği emzirmesinde bir sakınca olmadığı aksine bebek ve anne için faydalı olduğu belirtilmektedir.Grup B streptokokların aşısı mevcut değildir.

    Boğaz enfeksiyonuna neden olan streptokoklar (A grubu beta hemolitik streptokok) ile B grubu streptokokların farklı türler olduğu unutulmamalıdır.

    ANAHTAR KELİMELER:

    Yenidoğanda Grup B streptokok Enfeksiyonu.

    Gebelikte Grup B Streptokok Enfeksiyonu.

  • Karbonhidrat bağımlılığından kurtulun

    Karbonhidrat bağımlılığından kurtulun

    Tatlı ve şekerlemelere dayanamıyorsanız, bir dilim çikolatadan sonra paketi bitiriyor ve iştahınızı frenleyemiyorsanız, kontrol edemediğiniz ve kontrol etmeye çalıştıkça güçlenen bir yeme isteğiniz varsa karbonhidrat bağımlısı olabilirsiniz.

    Bu bağımlılık sigara, alkol, uyuşturucu bağımlılığı gibi belirtilerle karşımıza çıkıyor, durdurulamayan bir iştah ve kontrol edilemeyen yeme isteği oluyor. Bazı araştırmalar şekerin kokainden daha etkili bağımlılık oluşturduğunu gösteriyor. Karbonhidrat Bağımlılığı ile ilgili araştırmalar yapan Dr.Richard Heller’e göre de, kilo problemi olan kişilerin %75′i karbonhidrat bağımlısı. Fazla karbonhidrat tüketimi, kan şekerini yükselterek, pankreasın insülin hormonu salgılamasına neden oluyor. Bu hormon kandaki şekerin hücre içine girmesini ve enerji için kullanılmasını sağlıyor. Fakat şeker kullanımı artarak devam ediyorsa insülin de aşırı salgılanıyor, hücreler ise artık insüline duyarsızlaştığı için insülin direnci ortaya çıkıyor, bu da vücuttaki yağlanmayı arttırarak, diyabet ve kalp hastalıkları riskini arttırıyor. Bu yazımda karbonhidrat bağımlılığından kurtulmanızın, daha kolay ve kalıcı olarak nasıl kilo vereceğinizin bütüncül olarak bedensel, zihinsel ve ruhsal yollarını anlatacağım.

    California Üniversitesi’nden Dr.Robert Lustig,şekerin kokain kadar zararlı olduğunu, uyuşturucu maddeler gibi bağımlılık yaptığını söylüyor. Yine Fransa’da fareler üzerinde yapılan bir araştırma şekerin kokainden daha güçlü bir bağımlılık haline dönüştüğünü ortaya koymuştu. Madde bağımlısı haline getirilen fareler, tercihlerini kokain yerine şekerli gıdalardan yana yapmıştı. Uzmanlar, şekerin beyinde çok güçlü bir ödüllendirme sinyali uyandırdığı ve irade mekanizmasını etkisizleştirdiği üzerinde duruyorlar. Hastalar ise şekerin geçici bir tatmin duygusu verdiğini, sonrasında daha çok tüketme isteği doğurduğundan bahsediyorlar. Bu daha sonra kişide suçluluk, değersizlik duygusu oluşturup daha fazla kilo almalarına neden olabiliyor.

    Karbonhidrat bağımlılığını yenmenin yolları:

    Bu konuya bedensel, zihinsel ve ruhsal olmak üzere bütüncül olarak bakmalıyız:

    Bedensel:

    1- Aşırı insülin hormonu salgılanmasına yol açan besinler daha az tüketilmelidir. Bunların en başında şekerli, nişastalı besinler, meyve suları, gazlı içecekler geliyor. İyi de bunu nasıl yapacağız. Yapmak için bilinçli aklın bilmesi yetmiyor, bilinçaltının da ikna edilmesi gerekiyor. İşte burada hipnoterapi,nefes çalışmaları, meditasyon, yaratıcı imgelem gibi bilinçaltı çalışmaları çok işe yarıyor. Yazının sonundaki hipnotik meditasyon yardımcı olacaktır.

    2- İnsülin direncini kırmanın en etkili yolu, daha fazla hareket etmektir. Yürüyüş gibi yapılan egzersizler, hücrelerin insülin hormonuna daha kolay cevap vermesini sağlar.

    3-Krom pikolinat destekleri insülin direncini azaltarak karbonhidrat bağımlılığına yardım edebilir.

    4- Omega-3 yağ asitleri içeren besinler (balık, ceviz, keten tohumu avokado) ,yağların enerji kaynağı olarak kullanılmasına yardımcı olabilir.

    5- Sabah kalktığınızda dinlenmiş hissettiğiniz kaliteli uyku,stresi azaltarak şeker bağımlılığında size yardım edebilir.

    Zihinsel ve ruhsal olarak:

    Karbonhidrat bağımlılığını tetikleyen asıl neden, bilinçaltındaki olumsuz mesajlar, sık tekrar edilen olumsuz düşünceler, duygular ve strestir. Stresli zamanlarınızda canınız tatlı çekiyor ve bu isteği zorlasanız da durduramıyorsanız, bilinçaltı eğitimi ile bunu çözebilirsiniz. Önce bilinçaltını biraz tanıyalım. Bilinçaltı, içimizde konuşan öteki tarafımız, bizi çoğunlukla sabote eden ses. Yunus Emre’nin ‘’Bir ben var benden içeru ’’dediği, Mevlana’nın ‘’Sen düşünceden ibaretsin, geri kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik olursun’’ dediği bilinçaltı. Bilinçli aklın bilmesi yetmiyor, bilinçaltını da ikna edip ikisi birlikte kol kola girmeli. Birçok şeyi biliyor olabiliriz ama neden yapamıyoruz çünkü bilinçaltı bu konuda farklı düşünüyor. Örneğin bilinçli aklının, ’’çok şişmanladım, bağcıklarımı bağlayamıyorum’’ dediğini ve bilinçaltı aklının da ‘’çikolatanın lezzetini, güzelliğini, o görüntüyü ‘’hatırladığını düşünün. Hangisi daha etkilidir? Sonuç belli. Kararları her zaman bilinçaltı alır, bilinç buna katılır. Böylece kararları biz alıyormuşuz gibi hissederiz.

    Kontrolsüz yemenin en büyük nedenleri genellikle duygusal nedenlerdir ve bilinçaltında gizlidir. Bazıları yemekle bu olumsuz duyguları bastırmaya çalışır. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk, kızgınlık gibi olumsuz duygular aşırı karbonhidrat tüketmeye neden olabilir.

    Kişi Hipnoterapi, Duygusal Özgürleşme Teknikleri(EFT), meditasyon, dua, olumlamalar, af seansları, fitoterapi (bazı bitkisel destekler), nefes tekniklerini gibi bilinçaltı çalışmaları ile gevşemeyi, stresini azaltabilmeyi bir uzman kontrolünde öğrendiğinde şekerli gıdalara ihtiyaçları azalır,kontrolsüz yemenin zihinsel ve duygusal nedenlerini çözdükleri için de kilo verirler.

    Şeker, tatlı,çikolata bağımlılığını aşmanız ve ideal kilonuza inip ömrünüzce orada kalmanız dileğiyle hoşçakalın…

  • Enfeksiyonlardan korunmak için en etkili yol: anne sütü

    Enfeksiyonlardan Korunmak İçin En Etkili Yol: Anne Sütü

    Gastrointestinal Hastalıklar:Anne sütünün gelişmekte olan ülkelerde ishalden koruduğu ve ishalin şiddetini azalttığı gösterilmiş; rotavirus, G. Lamblia, Shigella spp., Campylobacter spp. ve enterotoksijenik E. Coli gibi spesifik enterik patojenlere karşı koruyucu özelliği kanıtlanmıştır.

    Diyareal hastalıkların prospektif kohort çalışmalarında tek başına anne sütü, tek başına formula ve anne sütü ile beraber formula alan bebekler karşılaştırıldığında anne sütü ile beslenen gruplarda diyareal hastalığın insidansının daha az olduğu saptanmıştır.

    Solunum Yolu Hastalıkları:Yapılan çalışmalar arasında anne sütünün solunum yolu hastalıklarından koruyucu özelliğinin olduğunu gösteren çalışmalar varken anne sütünün önemli bir etkisinin olmadığını belirten çalışmalar da mevcuttur.

    Otitis Media: Çeşitli prospektif çalışmalar anne sütünün otitis media riskinden koruyucu özelliğinin olduğunu göstermiştir. Daha az çalışma bunun tersi yönünde sonuçlar bildirmiştir. Hatta bir çalışmada tek başına 6 ay anne sütü alanlar arasında rekürren OM sıklığının 4 aydan daha az anne sütü alanlara göre daha düşük sıklıkta olduğunu göstermiştir.

    İdrar Yolu Enfeksiyonu:İki vaka kontrollü çalışmada idrar yolu enfeksiyonları anne sütü alanlara kıyasla formüla ile beslenenlerde daha yaygın görülmekteydi. Başka bir çalışmada tek başına formüla ile beslenen bebeklerde anne sütü ile beslenen bebeklere göre idrar yolu enfeksiyonu riski 5 kat daha fazla bulunmuştur.

    İdrar yolu enfeksiyonundan koruyucu mekanizmanın oligosakkaridler ve sIgA aracılığıyla patojenlerin üroepitelyal hücrelere adezyonunun engellenmesi olduğu düşünülmektedir. Anne sütü ile beslenme aynı zamanda sütteki antimikrobiyal komponent olan laktoferrinin idrar seviyelerini arttırdığını göstermiştir.

    İnfantil Botulizm: Çalışmalarda formüla ile beslenenlerde infantil botulizmin daha erken yaşta olduğu ve daha ciddi seyrettiği gösterilmiştir. Anne sütü ile beslenen ve formüla ile beslenen bebekler arasında intestinal flora farklıdır; anne sütü ile beslenenlerde intestinal pH düşüktür, bu da C. Botulinum’um çoğalmasını engeller.

    Diğer Enfeksiyonlar:H. Influenzae’nın infantlarda sepsis ve menenjit etkeni olduğu gösterilmiştir. Çalışmalar anne sütü ile beslenenler arasında formüla ile beslenenlere göre sepsis ve menenjit riskinin daha düşük olduğunu göstermiştir.

    Ayrıca anne sütü ile beslenme bebekte hem güven duygusu yaratarak hem de endorfin salgısını arttırarak ağrı kesici ve ağlama miktarını azaltıcı etki gösterir. Anne ile bebek arasında derin bir duygusal bağ oluşturur. Emziren annelerin bebeklerini terk etme, şiddet uygulama gibi olumsuz davranışları emzirmeyen annelere göre çok daha az görülür.

    Anne sütü yaşayan bir sıvıdır.

  • Kaygılarınızdan özgürleşmek ister misiniz?

    Kaygılarınızdan özgürleşmek ister misiniz?

    Gerçek bir neden yokken ya da nedeni olsa bile denetlenemeyen aşırı endişe hali hissediyorsanız, yakınlarınızca “aşırı evhamlı” olarak tanınıyorsanız, nedensiz yorgunluk, dikkat bozukluğu ve konsantrasyon güçlüğü yaşıyorsanız, baş ağrısı ve kas ağrılarınız varsa, tahammülsüzlük, sersemlik hissi, sıcak basma, titreme, terleme gibi fiziksel yakınmalarınız varsa, uykuya dalamıyor veya gece sık sık uyanıyorsanız kaygı (anksiyete) sorunu yaşıyor olabilirsiniz. Anksiyete yaşayan kişi bu durumu genellikle “kötü bir şey olacakmış hissi”, “hoş olmayan bir endişe hali” ya da “nedensiz bir korku” şeklinde ifade eder.

    Kaygı veya endişe, deneyimlediğimiz gerilim, bunaltı ve sıkıntı halidir. Hafif kaygı yaşamın normal bir parçasıdır. Birçoğumuz günlük yaşamda değişik konularla ilgili kaygı duyuyoruz. İş stresi, trafik, sınavlar, sağlık sorunları, para, çocuklar ve aileyle ilgili sorunlar birçok insanı kaygılandırıyor. Okulun ilk gününde, sevgili ile buluşulacak ilk randevuda ya da yeni bir durum ile ilk karşılaştığımızda anksiyete duyulması normaldir. Aslında kaygı, bir ölçüde bizim günlük sorunlarla baş edebilmemiz için hazırlıklı olmamızı, bir tehlike durumunda da hızlı karar vermemize yardımcı olur, dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Normalde bu tür kaygı hafiftir ve baş edilebilir düzeydedir. Ancak kaygı hali çok hafif bir tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine kadar varan değişik yoğunluklarda yaşanabilir. Kontrol dışına çıkıp kişinin hayatını aksatmaya başlatıyorsa zamanla azalmak yerine şiddetleniyorsa iyice ilerlemiş demektir. Sürekli ve durumla uygun olmayan aşırı bir endişe durumu söz konusudur. Bu kişiler her durumda olası en kötü sonucu düşünürler, her şey kendi denetimlerinin dışındadır. Bu durumda bir uzmandan yardım almak gerekir. Eğer kaygı ve endişeleriniz hafif düzeydeyse aşağıdaki önerilerimle kaygınızı azaltabilirsiniz. Yazının sonundaki hipnomeditasyon telkinlerini kaydedip 21 gün dinlerseniz endişelerinizin uçup gittiğini, onları kontrol edebildiğinizi göreceksiniz.

    Kaygı bozukluğu her 100 kişinin 30’unda yaşamlarının bir döneminde görülebilir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla görülür. Vakaların yarısından çoğu çocukluk ve erişkinliğe geçiş döneminde başlamaktadır. Stresler, kaygı gelişiminde önemli rol oynar. Endişe, evham, kaygı, korku hisleri sinir uçlarımızdan Adrenalin ve Kortizol adlı stres hormonları salgılanmasına yol açıyor. Bu maddeler kalbimizi daha hızlı çarptırır, tansiyonumuzu yükseltir, çarpıntı, titreme, terleme, bunaltı hissi, nefes alamama, boğuluyormuş gibi hissetme gibi belirtilere neden olur. Aynı maddeler damarlarımızın iç duvarını da etkileyip bozabilir. Kaygı, endişe hali uzun sürerse kalp krizi, diabet, felç riski artar. Johns Hopkins tıp fakültesinden Prof.Dr.Una McCann, anksiyete ile oluşan çarpıntı, kalpte oluşan ritm bozukluğu ve yüksek tansiyon nedeniyle kalp hastalıkları riskinin arttığını söylüyor.

    Anksiyete ve kalp krizi bağlantısı hakkında yapılan ve Amerikan Kardiyoloji Derneğinin saygın bilimsel dergisi JACC ‘da yayınlanan araştırmada, 50 bin kişinin sağlık durumları 37 yıl boyunca izlenmiş. Bu süre içerisinde anksiyete bozukluğu olanların olmayanlara göre 2,5 kat daha fazla kalp krizi geçirdiği ortaya çıkmış.

    Anksiyetesi olanlarda uyku problemi de sıkça görülmektedir. Son birkaç yıl içinde yapılan araştırmalar uyku düzensizliklerinin kalp hastalığı riskini artırdığını göstermiştir.

    Özellikle çocukluk dönemi ve ergenlik döneminde başlayan kaygı bozuklukları yavaş ve sinsi bir gelişim gösterebilir. Kaygı Bozuklukları, genellikle geçmişte yaşanan bir olaydan kaynaklanır ve bir olaya duyulan tepki şeklinde kendini gösterir. Bilinçaltındaki çelişkilerden kaynaklandığı için kişi duyduğu huzursuzluk ya da korkunun nedenlerini bilemez. Annenin gerilim ve kaygısının önemli olduğu anne ile sağlıklı bir bağlanmanın olmadığı düşünülmektedir. Birçoğunda yüksek bir oranda anne baba ayrılığı olduğu gözlenmiştir. Zorlu bir çocukluk dönemi geçirmiş olabilirler. Yapılan bir çalışmaya göre hastaların % 30’unda, hastalığın stresli bir olayla başladığı belirlenmiştir.

    Kaygı ve endişelerden kurtulmak için:

    1- Kaygı ve endişelerinizin hangi olaydan kaynaklandığı ile ilgili düşünün,

    2- Kaygıya yol açan etkenlerle yüzleşin

    3- Düşünce biçiminizi değiştirin,

    4- Aynı anda bir çok işi yapmamaya çalışın.

    5- Derin nefes alıp verin. Bu, Endorfin (vücudun yaptığı doğal Morfin) salgısını arttırarak sizi rahatlatır.

    6- Kaygıyı artırabilen kafeinli maddeleri (çay, kahve, kola) azaltın.

    7- Beyni sakinleştiren GABA adlı kimyasalı arttıran 1 bardak Kefir veya 1 kase yoğurt tüketin.

    8- Endişe savar hormonumuz olan Serotonin ( Mutluluk hormonu) i arttırmak için 1 avuç Kabak çekirdeği yiyebilirsiniz.

    9- Sinirleri ve kasları gevşeten Magnezyum içeren gıdalar tüketin( Ispanak, pazı, badem gibi)

    10- Sinirleri güçlendiren, Serotonin yapımını arttıran B6 vitamini tüketin ( muz, balık, yumurta, tavuk, bezelye veya havuç tüketin)

    11– Gevşemeyi öğrenin. Hipnomeditasyon,Yoga,Nefes teknikleri gevşemenize yardımcı olabilir. Ayrıca Hipnoterapi,Psikoterapi yöntemleri de endişelerinizin gerçek nedenlerini bulup çözmenize yardımcı olabilir.