Yazar: C8H

  • ÇOCUKLARLA  ETKİLİ İLETİŞİM

    ÇOCUKLARLA ETKİLİ İLETİŞİM

        Çocukların psiko-sosyal gelişimleri ailesi ve çevresi ile şekillendiğinden çocukların yaşamına yön vermede anne ve babalarının rolü önmli bir yerde durmaktadır.Ebeveynlerin çocuklarına karşı iletişimleri ve tutumları oldukça önemlidir. Anne ve babalar bu noktada bilinçli davrandıkları zaman çocuklar sağlıklı bir sosyal çevre edinir ve sağlıklı bir hayat sürdürebilirler. Bu süreçte ebeveynlerin kendi ruh sağlığı da oldukça önem yeri bulunmaktadır.Sağlıklı bir toplum oluşumu için en önemli etken sağlıklı ailenin varolmasıdır. Sağlıklı aile, çiftler arasındaki ilişki ve ebeveyn ile çocuklar arasındaki ilişki ile sağlanmaktadır.İlişkiler bireylerin ruhsal ve fizyolojik sağlığını, sosyal yaşantısını önemli düzeyde etkilemektedir.
        İletişimin temelleri çocukların ilk yaşlarında başlamaktadır. Çocukların ilk yıllarında sosyal çevresi ailesi olmasından dolayı anne ve babaları ile kurduğu iletişimlerde dikkat edilmesi gerkemektedir.Bu dönemlerdiki iletişim gelecekteki sosyal çevresi ile kurulacak iletişimin habercisi olabilmektedir.Çocuklar çevresindeki bireylere karşı davranışlarını, iletişimlerini ebeveynlerinden ve öğretmenlerinden öğrendikleri deneyimler doğrultusunda şekillendirmektedir. Ebeveynlerinin kendi ruhsal süreçleri çocukları ile iletişimini yüksek düzeyde etkilemektedir. Çocuklar ile sağlıklı iletişimin oluşması için aile içerisindeki bireylerin birbirlerine karşı kararlarına , düşüncelerine saygı duyup değer vermesi ve bunu çocuklarına hissetirmesi gerekmektedir. Unutmayalım ki çocuklar da bir bireydir ve onlarda ailenin içerisinde var olmalıdır. Aile içerisinde bir karar alınırken ebeveynler,çocuklarının da fikirlerini almalıdır. Böylece çocuklar aile içerisindeki konumunu ve yerini zaman içerisinde oluşturmaya başlayacak, yetişkinlik dönemlerinde de aile içerisindeki konumunu, sürdürdüğü iletişimini sosyal çevresindeki konumu ile özdeşleştirip kendini toplum içerisinde de var etmeye çalışacaktır. Bu nedenle aile içerisinde çocuğunuzun konumunu oluşturmak için çocuğunuzla iletişim kurup dahil etmeniz gerekmektedir.
    İletişim Araçları ile Çocuklar
        Teknolojinin gelişimi ile birlikte paralel gelişmekte olan iletişim araçlarının kullanımı çocukların yaşamını son zamanlarda önemli düzeyde etkilemektedir.Çocukların iletişim araçlarını yanlış kullanması, o iletişim araçlarına yönelik zihinsel anlamlarının yanlış oluşmasından ve ebeveynlerin sınır koymamalarından kaynaklıdır.İletişim araçları çocukların yaşamlarını güçlendirici ve geliştirici etkiye sahipken çocukları gerileyici ve engelleyici, hazır bilginin saplanması sonucunda zihin tembelliği etkiside bulunmaktadır. Bu noktada ebeveynlerin tutum ve davranışları oldukça önemlidir. Çocuklarınıza sınırlar koyarak onların iletişim araçlarını nasıl kullanması gerektiğine karar verebilirsiniz.

    Çocuklar ile Etkili İletişim Nasıl Olmalıdır ?
        Çocuklar ile etkili iletişim sağlamanın belirli yolları bulunmaktadır.Bunlardan en önemlileri; çocuğunuzla EMPATİ kurabilmeli, onun varşığına saygı duymalı ve çocuğunuzu koşuılsuz kabul ettiğinizi hissetmesini sağlamaktır. Bu davranışları yapablen anne ve babalar çocukları ile sağlıklı iletişim kurabildiğini göstrmektedir. Sağlıklı iletişim kurabilen çocuklar anne ve babaları ile birlikte paylaşımlarda bulunurlar. En önemlisi bu noktada çocuklar kendini gerçekleştirmeyi ve kendi biricikliğini hissetmesini başlarlar. Öğrendiği bu iletişimi ise çocuk  model alıp sosyal çevresine hayatı boyunca uygulamaktadır..
              Çocuklarınızla iletişim kurarken onların bireysel özelliklerine, cinsiyetlerine, gelişimsel düzeyine göz önünde bulundurmalısınız.Onların anlayabileceği şekilde iletişim kurmak hem onların hemde sizin yaşamınızı kolaylaştıracaktır.
          Etkili iletişim için en önemli faktörlerden bir diğeri GÖZ TEMASI kurabilmektir.Çocuğunuz ile iletişim anında göz teması kurulması ile birlikte kendisinin anlaşıldığını hisseder ve sağlıklı iletişim kurulmasını sağlar.
         Çocuğunuzla iletişim anında konuşurken sözünün bitmesini beklemelisiniz.Böylece hem onun sözüne saygı duyulduğunu hisseder hemde insanlarla toplum içerisinde konuşurken, çocuğunuzda diğer kişilere saygı duymayı öğrenir.Unutmamalısınız ki çocuğunuz iletişimi ilk ebeveynleri ile kurar ve öğrenir.Siz çocuğunuzun sözünü dinlemeyi sağlamanız doğrultusunda çocuğunuzda çevresindeki insanları dinlemeyi öğrenecektir.
          İletişim kurulan ortam ve çevresindeki koşulların değişmesi iletişimin etkisinde önemli yeri bulunmaktadir.Çocuğunuz kendisini iletişim halindeyken rahat hissetmeli ve iyi ifade edebilmelidir.Konuşulan ortamın değişmesi çocuklarınızın kendisini ifade etmesini engelleye bilir.
             Çocuğunuzla iletişim esnasın konuşma hızınıza, beden dilinize, ses tonunuza, mimiklerinize ve duygularınıza dikkat etmelisiniz.Çocuklarınız bu faktörlerden etkilenip sizinle olan iletişiminde engellere yol açabilir.
    Yapılan İletişim Engelleri
          Çocuklar problem getirdiklerinde ebeveynleri doğrudan o probleme odaklanıp müdahale ederek çözüm yolları aramaktadır.Bu durum çocuk üzerinde bazı iletişim engellerinin oluşmasına neden olabilmektedir.Yetişkinlerin çocukları ile yaşadıkları bazı iletişim engelleri bulunmaktadır.Ebeveynler bunları bazı zamanlarda fark etmeden yaparlar ve çocukların bazen davranışlarının nedenlerini bulamazlar.Aslında fark etmeden yanlış mesajlarla çocukları ile iletişimlerinde engeller koymuşlardır.Bu engellerin bazıları şunlardan oluşmaktadır;
    Emir kipli cümlelerin kullanımı
    Var olan probleme yönelik çözümler bulma
    Konuya ilişkin ilgisizlik ve ciddiye almamak
    Göz temasında bulunmamak 
    İletişim alanında mesafeli durmak
    Jest ve mimiklerle imalarda bulunmak
    Vücut dilinin kullanımı(baş hareketleri, ayakların sallanması vb.)
    Ebeveynlerin kendileri ile yada çocuklarını sevdiği birşey ile tehdit etmek
    Analiz etmek ve sorgulamak
    Çocukların davranışlarını eleştirmek
       Ebevynleri tarafından dinlenmediğini veya anlaşılmadığını hisseden bir çocuk, çevresindeki insanlarla iletişime girmekte zorlanır,kaçınır veya kendini iletişime kapatmaktadır.En önemlisi çocuklarla sağlıklı iletişimi uygulayabilmek ve onlara bu iletişimi sağlamalarında yardımcı olabilmektir.Çocuklar bilgiye ve öğrenmeye açık olmalarından dolayı sadece anne ve babalarının bu konuda desteklerine ihtiyaçları vardır.Sağlıklı iletişime sahip çocuklar kendisinin ve karşısındaki insanın duygusuna, kararlarına saygı duyup iletişim esnasında kendinden emin ve kendini ifade etme noktasında sorun yaşamazlar.Bu durumun sağlanması sonucunda çocukların kendilerine olan güvenleri ve yaşamlarına duydukları saygının artmasına etkisi bulunmaktadır.
        

  • Respiratuar sinsityal virus enfeksiyonu:

    Klinik Bulgular ve Tanı

    Respiratuar sinsityal virus (RSV) her yaş grubunda akut solunum sistemi enfeksiyonuna neden olmaktadır. İki yaşına kadar hemen hemen bütün çocuklar RSV ile enfekte olmaktadır. Bu virus bebek ve küçük çocuklarda bronşit ve pnömoninin en önemli nedenidir. Çocukluk döneminde en sık rastlanan virus enfeksiyonu biri olup, ülkemizde kış aylarında salgınlara neden olur.

    Bir RNA virusu olan RSV’nun A ve B olmak üzere iki alt tipi ve çok sayıda suşları vardır. Enfeksiyon her yaş grubunda görülebilir. İnsanlar yaşam boyu bir çok kez hastalanabilirler. Erişkinlerde ise hastalık üst solunum yolu enfeksiyonu bulgularını gösterir.

    RSV enfeksiyonu çok bulaşıcı olup insandan insana temas veya kontamine eşyalarla bulaşmaktadır. Damlacık yoluyla, öksürük, hapşırık veya enfekte mendillerle bulaşım önemlidir. RSV ellerde ve atıklarda saatlerce kalabilir. Enfeksiyondan korunmada el yıkama önemlidir.

    Genellikle 3 yaşına kadar çocukların tamamı RSV ile enfekte olmaktadır.

    – Bir mevsimde RSV virusu ile hastalığı geçirmiş olsa bile tekrar enfekte olabilir. Bu çocuklarda hastalık tablosu önceki enfeksiyona kıyasla daha hafif geçmektedir.

    – Anneden plasenta yoluyla geçen RSV antikorları bebeği enfeksiyondan korumamakta, anneden geçen antikor düzeyi yüksek olduğu takdirde bebekteki enfeksiyonun daha hafif geçtiği görülmektedir.

    – Kuluçka süresi 4-6 gündür.

    Klinik bulgular hastanın yaşı ve enfeksiyonun primer veya segonder olup olmasına göre değişmektedir. Enfeksiyon bebek ve çocuklarda bronşiolit veya pnömoni şeklinde seyreder. Bebeklerde bronşioller daha küçük olduğundan küçük havayolu tıkanıklığına daha yatkınlardır. Bu hastalarda solunum sıkıntısı süratle gelişebilir. Büyük çocuk ve erişkinlerde ise RSV üst solunum yolu enfeksiyonu veya trakeobronşit tablosu ile seyreder.

    Bebeklerde RSV enfeksiyonu apneye yol açar. Hastaneye başvuran RSV’li hastaların %20 sinde apne görülmektedir ve bu tablonun ani bebek ölümü ile bağlantısı düşünülmektedir. Apne RSV enfeksiyonunu geçiren her bebekte oluşmaz. Apne prematüre bebekler, yaşamın ilk aylarındaki bebekler ve şiddetli hipoksemisi olan bebeklerde belirgindir.

    RSV çocuklarda ciddi alt solunum yolu enfeksiyonlarına yol açar. Bronşiolitis, bronkospazm, pnömoni ve akut solunum yetmezliği tablosu gelişebilir. RSV ile ilk karşılaşmada gelişen alt solunum yolu enfeksiyonu tablosu ciddi seyrederken, tekrarlayan RSV enfeksiyonlarında bu tablo daha hafif seyretmektedir.

    İlk bir yılda RSV enfeksiyonu geçiren bebeklerin %20’sinde RSV bağlı hışıltı tablosu gelişir ve bu bebeklerin %2-3’nün hastanede takip edilmesi gerekmektedir. Hastaneye yatan bebekler virusu hastaneye yattıktan sonra 5-12 gün boyunca salgılayabilir ki bu durumda hastane enfeksiyonları sık olarak görülebilir.

    Tekrarlayan RSV enfeksiyonu geçiren çocuk ve erişkinlerde üst solunum yolu bulguları vardır. Öksürük, burun akıntısı ve konjoktivit görülür. RSV enfeksiyonlarında diğer solunum yolunun viral enfeksiyonlarından farklı olarak kulak iltihabı ve sinüzit tablosunun çıkması dikkat çekicidir. Bazen klinik tabloya bakteriyel enfeksiyonların eşlik ettiği ve tablonun ağırlaştığı bildirilmektedir. Ateş RSV enfeksiyonlarının seyrinde görülmeyebilir. RSV bazı risk gruplarında ciddi alt solunum yolu enfeksiyonuna yol açar. Konjenital kalbi olan çocuklar, kronik akciğer hastalığı olan bebekler, bağışıklık sistemi bozulmuş ve astımı olan hastalarda RSV enfeksiyonu ciddi alt solunum yolu enfeksiyonu şeklinde seyreder.

    Genellikle RSV enfeksiyonu solunum yollarında ciddi bir sekel bırakmaksızın düzelir. Bazı hastalarda ise RSV enfeksiyonu tekrarlayan hışıltı tablosuna yol açabilmektedir.

    RSV enfeksiyonu tanısı klinik olarak konulmaktadır. Salgın olduğu mevsimler ve kış aylarında, alt solunum yolu enfeksiyonu ve özellikle bronşioliti olan bir yaşından küçük çocuklarda RSV enfeksiyonu düşünülmelidir. Laboratuar tanısı, solunum yolu sekresyonlarında RSV virus analizi ile konulmaktadır. Bu amaçla;

    – Hücre kültürü

    – RSV PCR yöntemi kullanılmaktadır.

    Serolojik testlerin enfeksiyonu kanıtlama oranı düşük olduğu için kullanılmaz.

    RSV enfeksiyonu her yaş grubunda görülebilir. Nedeni saptanamayan apnesi olan bebeklerde RSV enfeksiyonu düşünülmelidir.Risk gruplarında, RSV yol açtığı alt solunum yolu enfeksiyonlarının ciddi seyredeceği unutulmamalıdır.

  • Çocuk ve kemik sağlığı

    ÇOCUKLARDA SAĞLIKLI KEMİK GELİŞİMİ

    Hayatımız boyunca vücudumuzun yükünü taşıyan kemiklerimiz aslında temel olarak çocukken gelişir.Kemiklerin ana yapısı protein ve minerallerden oluşur.Minerallerin de büyük kısmı kalsiyum ve fosfordan meydana gelir. Bunlar vücutta üretilmediklerinden gıdalarla belli oranlarda ve düzenli olarak alınması gerekir.
    Çocuklardaki Kalsiyum kaynağının çoğu süt ve süt ürünlerinden; bir kısmı ise kuru baklagiller, kuru yemişler, tahıllar ,et , bazı sebze ve meyvelerden alınır.Günlük kalsiyum ihtiyacı çocukluk çağında 800 mg’dır.

    Süt ürünlerindeki kalsiyum ve protein miktarları:

    100gr besinde Kalori Protein Ca (Kalsiyum)
    Süt 61 3,3 120
    Yoğurt 63 5,3 120
    Beyaz peynir 289 22 162
    Kaşar peyniri 404 27 700

    Vücuda alınan kalsiyum, D Vitamini olmadan yeterince emilip depolanamaz. Çocuklar için günlük D Vitamini ihtiyacı 5 mcg’dır, ana kaynağı güneş ışınları, balık, balık yağıdır.Günümüzde süt ve süt ürünleri D Vitamini ile zenginleştirilmektedir.
    Kemik sağlığında egzersizin de yeri çok önemlidir. Fiziksel aktivitenin oldukça azaldığı günümüz şartlarında çocuklar egzersiz yapmaya özendirilmelidir. Okula gidip gelirken servis araçlarını kullanan, evde genelde televizyon ve bilgisayar başında zaman geçiren yeni nesil için günlük 20-30 dk.lık yürüyüş, ip atlama, basket ve yüzme gibi sporlar tavsiye edilir.
    Güneş ışığından yüz ve eller açık kalmak kaydıyla günde 15-20 dk. faydalanma yeterli olacaktır.
    Beslenme, egzersiz, güneşten faydalanma gibi pozitif katkıların yanında, kemikler ile ilgili çoğu özelliğimizi ailemizden genetik yolla miras alırız. Kemikleri kolay kırılan, mide barsak sisteminde Ca ve D Vit. emiliminde bozukluk olan ya da kemik metabolizması ile ilgili hormonlarda eksiklik bulunan ailelerde doğuştan şanssız çocuklar vardır. Genetik olarak riskli çocuklar normal yaşıtlarına göre; boy, baş çevresi, diş sağlığı yönünden daha yakından takip edilir ve tedavi dozlarında mineral-vitamin desteği yapılır.
    Çocuklar her konuda ebeveynlerini taklit ettikleri için evde yoğurt, peynir, tereyağı, ayran, sütlü tatlı gibi ürünler tüketilmezse onlardan bu gıdaları yemeleri beklenemez.Hiç spor yapılmayan ailede büyüyen çocuklardan düzenli egzersiz yapması istenemez.

    Dr.Gülperi Pınarcık
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Aşırı Kontrolcü Ebeveyn

    Aşırı Kontrolcü Ebeveyn

    HER ŞEYİ BİLEN EBEVEYN?
    “Biz o yollardan geçtik.Biliriz!”
    Bu ayki yazımda konuyu seçmekte,belirlemekte zorlanıyordum ancak konu geldi beni buldu. Tabi uzun zamandır üzerinde düşündüğüm, sıklıkla duyduğum ve bence bulaşıcı bir hastalık gibi nesilden nesile aktardığımız bazı cümleleri tartışma kararı aldım bu yazımda. Bahsi geçen cümleler başlıktan da anlayacağınız üzere  yalnızca benim maruz kalmadığım,  çoğumuzun sıklıkla işittiği hatta bunları yaşamının ilerleyen dönemlerinde farkında olmadan kendinin sarfettiği cümlelerdir. Bir kısır döngüdür aslında. Her ne kadar şikayet etse de birey bir bakmış kendi de aynılarını söylemekte çocuklarına. Bu herkeste böyledir diyerek genelleme yapmak yanlış olacaktır. Ancak ülkemizde böyle bir aktarımın varlığınıda yadsıyamayız.
    Lafı çok uzatmadan nedir konu edilen söylemler ve kişiler arası ilişkileri özellikle ebeveyn-çocuk ilişkisini nasıl etkilemektedir. İncelemeye başlayalım…
    “Ben neler gördüm neler yaşadım.”
    “Senin yaşadığının aynılarını yaşadım.”
    “Ben insan sarrafıyım kimin ne olduğunu anlarım.”
    “Şimdi şöyle hissediyosun, böyle düşünüyosun.”
    “Dediğimi yapsaydın böyle olmayacaktı.”
    “Beni dinlesen hatasız yaşarsın.”
    “Anne Babalar her şeyi bilir. Dediğimizi yap!”
    Bu liste böyle uzar gider. Eminim sizler de okurken eklemeler yapacaksınız bu listeye. Hepsinin teması aslen “Biz o yollardan geçtik. Biliriz! Dediğimizi Yap” olarak çıkmaktadır. Değerli dostlar yaşamı eğer yol metaforu üzerinden değerlendirirsek, hepimiz doğumdan itibaren yola koyulmaktayız. Biraz felsefesine inecek olursak zaten yola koyulmaktan başka bir çaremiz de yoktur. Bir bilinmezliktir yol sonunun nereye çıktığını bilmediğimiz. Hatta başlangıçta yola da niye,kim tarafından çıktığımızı bilemediğimiz. Bildiğimiz salt gerçek o yola bizlerden önce çıkan bir kadın ile bir erkeğin cinsel birleşme sonucu bizi de yola çıkartabilmesidir. Tabi birçok farklı inanış biçimi bunu kendi düsturuna göre açıklamaktadır. Bireyler eğer herhangi bir inanış biçimini benimserse kısmen sorularına cevap bulabilir.Bu kısa felsefik bakış açısından sonra söylemlerimize dönecek olursak herkes bazı yollardan geçer. Kimi zaman benzer olsa da bu yollar, bireyin “biricikliğinden” dolayı farklı yaşanır hayatlar. 
    Ebeveynler tarafından düşülen genel yanılgı aşırı kontrolcü bir tutum sergileyerek, kendi yaptıkları hataları çocuklarının yapmamaları için öğütler vermektir. Tabi ki burada çoğu anne-baba tamamen içgüdüsel olarak çocuklarına zarar gelmesini veya üzülmesini engellemek için bu yola başvurmaktadır. Ancak söz konusu yaklaşım tarzı çocuklar tarafından “Öf anne! öf baba! yine mi sizi dinleyeceğim.” şeklinde tepkiler doğurmaktadır. Neden acaba diye durup düşünmek gereken nokta tam olarak budur. Çünkü yaklaşım bazı temel eksiklikler, yanlışlıklar içermektedir.
    Birinci problem çocuğunuzun “anlaşılma ihtiyacını” gideremezsiniz. Kendi deneyimlerinizden yola çıkmak zaman ve kişilik farklılıklarından dolayı karşı tarafa sadece didaktik yaklaşım olarak geçer. Oysa ki yalnızca dinlenmek ve anlaşılmak ister insanoğlu. Bu noktada tavsiyem çocuğumuzu anlamaya çalışmak ve öznel deneyimlerimizi kendimize saklayıp, gerektiği zamanlarda karşı taraf talep ettiğinde kullanmaktır. Herkesin deneyimi kendince önemli,anlamlı,değerlidir. Kısacası herkesin deneyimi kendinedir.
    İkincisi kişiye deneyimleme alanı bırakmazsınız ki bu da doğrudan kişinin gelişimini ketlemek, öğrenmesine engel olmak demektir. Aynı zamanda kişinin yaratıcılığına ve spontanlığına da zincir vurmaktır. Benim her zaman savunduğum ebeveynlerin yapması gereken en önemli şey; çocuklarını yetişkin, bağımsız ve sorumluluk sahibi birer birey olarak yaşama hazırlamaları gerekliliğidir.
    Toparlayacak olursak bahsettiğim söylemlerde kişinin söylediği anda kendini tatmin etme yoluna gittiği ancak karşı tarafa olumlu anlamda etki edemediğini söyleyebiliriz. Herkes yaşadığı hayatın değerli olduğunu,başkaları tarafından değerli bulunduğunu hissetmek ister. Bu sözlerin sarfedilme nedeni çoğu zaman kişinin kendini değerli hissetme ihtiyacından ve yukarıda bahsettiğimiz gibi koruma içgüdüsünden kaynaklanmaktadır. Kimseye “şunu söyleyin, şunu söylemeyin” dememekle birlikte söylediklerinizi neden söylediğinize ve karşı tarafa ne şekilde etki ettiğine dikkat edebilirsiniz diyerek yazımı noktalıyorum.
    Sevgilerimle…

     Uzm. Psk. Kaan Yavuz

  • İnsan neden şiddet uygular?

    İnsan neden şiddet uygular?

    Merhabalar. Bugun ki konumuz Şiddet. Öncelikle şiddetin tanımı ve çeşitleri ile başlayalım. Şiddet;karşıt durumda ya da görüşte olan kişiye karşı kaba kuvvet kullanma, sert davranma bunu fiziksel,cinsel,psikolojik  veya ekonomik açıdan gösteriyor olmaktır. Fiziksel şiddet, kişinin kaba kuvvetini başka bir bireyin üzerinde hissedilebilir ve etkilerinin gözlemlenebilir olması şeklinde kullanmasıdır. Psikolojik şiddet, kişinin karşı tarafı  sözsel ifadeler ile yıpratma,üzme ve kırma  davranışıdır.Ekonomik şiddet, kendisine maddi açıdan bağlı olan kişinin maddi ihtiyaçlarının görünmezden gelmesidir. Cinsel şiddet, karşı cinsi kendi rızası olmadan birliktelige zorlamak veya rızalı ilişki sırasında karşı tarafın istemediği  cinsel  davranış ve tutumlarda  bulunulmasıdır.  Yapılan araştırmalara göre insanların çoğu fiziksel ve psikolojik şiddet magduru!
    Genelde insanların hem fikir oldugu üzere şiddet gören taraf her zaman magdurdur, fakat öte yandan baktığımızda şiddet uygulayanda bir diger mağdurdur. Burada şiddeti önlemek için yapılması gereken öncelikli şey, şiddet uygulayanın patolojisini anlamaktır. Bu işe öncelikle onların büyüdügü aileden , yetiştigi ortamlardan ve buralardaki yanlış ve aksaklıklardan başlamalıyız .
    Şiddet aktarımsal bir şeydir. Şiddetin var oldugu bir evde yaşayan kişi şiddet uygulamayı o ev sayesinde  ögrenecektir ve çok büyük ihtimal ile bunu ileride kendi çevresine de yapacaktır. Bunu Bandura tarafından tanımlanan Sosyal Ögrenme Kuramı destekler niteliktedir.Bu kurama göre kişiler (özellikle çocuklar!) bir çok davranışı izleme ve model alma yolu ile ögrenir.Burada kişinin farkına varması gereken önemli bir nokta var; kişi sadece kendi davranışlarından degil sürekli muhatap oldugu ve kişiligini gelişimini etkiledigi bireylerden de sorumlu oluyor.
    Öte yandan burada aile dışı etkenlerde olabilir.Sizler evde birbirlerine fazlasıyla saygılı bireyler olabilirsiniz fakat buna ragmen çocuk şiddet uyguluyorsa burada çocugun muhatap oldugu arkadaş cevresi, televizyon programları varsa ipad telefon ve bunların içindeki uygulamaları sorgulamak gerekır. 
    Unutmayın, bu tarz durumlarda koydugunuz ilk tepki  ve sınır çok önemlidir. Size yıllarca şiddet uygulamış birini yıllar sonrabir uzmandan  yardım almaya ikna etmeniz zor olabilir. Fakat şiddeti ilk gördügünüz ve hissettiginiz an tepki ve sınırınızı net bir şekilde ifade ederseniz o insanı düzeltme imkanınız daha fazla olacaktır.

        Psk. Dilara Tahincioglu

  • Çocuk ve oyuncak

    Evimizin vazgeçilmez üyesi olan oyuncaklar, çocuğun sadece eğlenmesine değil; düşünmesine, arkadaşlarıyla iletişim kurup paylaşmasına yardımcı oluyor.

    Büyük şehirlerde oyun alanları gittikçe daraldığından, çocukların eve mahkum olmaları sonucunda daha doğum öncesi başlayan ve her geçen gün sayıları artan oyuncaklar evimizde yerlerini almaya başladı. Müzik kutuları ve çıngıraklarla başlayan bebekler, tüylü hayvancıklar, pilli arabalar, robotlarla devam eden oyuncak çılgınlığı çocuk odalarını nerede ise harekete izin vermeyecek kadar daraltıyor. Çocuğunuza oyuncak alırken yanmayan, patlamayan, yıkanabilir, koparılmayan, anti-alerjik oyuncaklar tercih edilmelidir.

    Yaşına göre seçmek gerekebilir:

    Daha ilk ayda görme, işitme fonksiyonlarının gelişmesinde yatak üzerine asılan müzkli oyuncaklar gibi, sesli, hareketli, renkli objeler oldukça önemlidir. Çıngıraklar bebeğin el, ağız, göz koordinasyonunun gelişmesine yardımcı olur. Bunları şeçerken sesli, kolay yıkanan, ısırınca kopmayanlar tercih edilmelidir.

    6 ay sonrasında oturabilen bebeğe plastik renkli halkalar, küpler, tüyü dökülmeyen peluş oyuncaklar verilebilir. Özellikle düğmeli, sesli hareketli oyuncaklar bu aylarda beyin gelişmesine katkıda bulunur.

    9 ay sonunda ses çıkaran toplar, iç içe geçebilen halkalar, kutular, çocukta denge gibi becerileri geliştirebilir.

    1 yaş sonrasında sepet, tabure, sesli telefon, top, hareketli arabalar tercih edilebilir.

    2 yaşında ise büyük parçalı logolar ideal oyuncaklardır. Mutfak eşyaları, doktor setleri taklit yeteneğini geliştirir.

    3 yaşında üç tekerlekli bisiklete binilebilir, oyun hamuruyla oynayabilir.

    3-6 yaş arası grup oyunları ön plandadır. Legoların boyutları küçültülebilir. Tuşlu müzik aletleri, boyama çalışmaları da ideal oyucaklardır.

    Uzm. Dr. Gülperi Pınarcık

  • Prematüre bebekler

    Prematüre bebekler

    • Prematüre bebek kimdir ?

    Son adet tarihinin ilk gününden itibaren sayılmak üzere 37. gebelik haftasından önce doğan bebeklere prematüre denir

    Prematüre bebekler doğum haftasına göre: sınırda prematüre ( 34-37 hft), orta derecede prematüre ( 32-34 fht) ve ileri derecede prematüre ( 24-31 hft) olarak sınıflandırılır.

    • Prematüre bebekler hastane sürecinde ne gibi sorunlarla karşılaşır?

    Preamatüre bebeklerin sorunları doğum haftasının küçük olmasıyla doğru orantılıdır. Özellikle 34 gebelik haftasından küçük doğacak bebeklere doğar doğmaz acil müdahale gerekeceğinden yenidoğan konusunda deneyimli bir ekip karşılamalıdır. Bu bebekler doğrudan Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesine alınırlar. Burada aşağıdaki durumlar göz önünde bulundurulur ve gereği yapılır.

    Vücut ısısının korunması: Prematüre bebeklerin derisi incedir. Ayrıca cilt altı yağ dokusu azdır. Ağırlıklarına kıyasla vücut yüzeyleri fazladır. Bu nedenle prematüre bebekleri hem ısılarını korumaları zordur hem de ısı kayıpları fazladır. Prematüre bebeklerin kuvöz denilen, ortam ısısını veya bebeğin ısısını istenen uygun düzeylerde tutabilen özel ısıtıcılı yataklara gereksinimleri vardır.

    Prematürenin solunum sıkıntısı :Prematüre bebekler erken doğduklarında dolayı anne karnında gelişimini hala devam ettiren akciğerler olgunlaşmamıştır. Akciğerlerde surfaktan denilen bir madde yapılır. Bu madde akciğerlerdeki alveol denilen hava odacıklarının soluk verme sonrasında kapanmasını engeller. Surfaktan denilen bu maddenin yapımı 34. gebelik haftasına doğru tamamlanır. Dolayısı ile gebelik haftası 34 haftadan daha küçük bebeklerde Respiratuar Distres Sendromu (RDS) denilen durum görülmektedir. Gebelik haftası ne kadar düşükse RDS riski de o kadarartmaktadır.

    Respiratuvar distres sendromu olan bebeklerde doğum sonrasında inleme, solunum sayısında artış ve morarma görülebilir. Tedavide oksijen verilir. Hastanın solunum sıkıntısı artarsa solunum cihazına (ventilatör) bağlanır ve hastanın klinik durumuna ve akciğer bulgularına göre surfaktan denilen ilaç bebeğe uygulanır.

    Apne:Solunumun 20 saniyeden daha uzun süre durmasına denir. Altta yatan başka nedenler de (kan şekeri düşüklüğü, kansızlık, beyin kanaması, enfeksiyon gibi) olabilmesine rağmenprematüre bebekte en sık neden bebeğin solunum merkezinin henüz gelişimini tamamlayamamasıdır. Bebeğe oksijen verilir, gerekirse ilaç başlanır ve solunum cihazına bağlanabilir.

    Enfeksiyon: Gebeliğin son üç ayında anneden bebeğe geçen ve bebeği enfeksiyonlardan koruyan ,vücudun mikroplarla savaşında önemli rol oynayan antikor denilen maddeler salgılanır. Prematüre bir bebek gebeliğin son dönemini anne karnında geçirmediği için bebeğe geçen antikor miktarı azdır; bu nedenle bebek mikroplara karşı daha savunmasızdır. Ayrıca bu bebekler birçok antibiyotiğe karşı dirençli olan hastane ortamında izlendiklerinden enfeksiyon kapma olasılıkları artmıştır.

    Beslenememe:Emme ve yutma fonksiyonu gebelik yaşı 34 haftalık iken normaldir. Eğer bebek daha erken doğmuşsa emme ve yutma fonksiyonu tam olamayabilir. Bu nedenle erken doğan bebekleri sonda ile beslemek gerekebilir. Eğer bebek beslenebilecek ancak ememeyecek durumdaysa ağzından midesine indirilen bir beslenme sondası ile aralıklı olarak beslenir. En önemli besin kaynağı kendi annesinin veya başka bir annenin sütüdür. Eğer anne sütü yoksa ikinci tercih edilecek besin prematüre mamalarıdır. Eğer bebek beslenemeyecek durumdaysa o zaman bebek damardan verilen serumlarla beslenir. Sonda ile beslenen bir bebek doğum ağırlığı 1500-1800 gr’ı aşınca ve emme ve yutma fonksiyonu iyileşince annesinden süt emdirmeye başlanır.

    Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü):Prematüre bebeklerin karaciğer şeker depoları ve yağ depoları azdır. Metabolizmaları hızlıdır. Ayrıca beslenmeleri geciktiği için kan şekeri düşme riski fazladır. Bu nedenle kan şekeri düzeyleri yakından takip edilerek damar yolu ve beslenmesi düzenlenir.

    Hiperbilirubinemi (sarılık):Prematüre bebeklerde sarılık riski fazladır.Erken doğan bebeklerde kan hücrelerinin yıkımı sonrasında oluşan bilirubin ( sarılık maddesi) , karaciğerin olgun olmayışından dolayı vücuttan atılamaz ve birikir.Yüksek bilirubin değerleri bebeğe zarar verebilir bu nedenle bilirubin düzeyleri dikkatle takip edilir. Tedavi gerektirecek düzeye geldiğinde ise fototerapi (ışık tedavisi) uygulanır. Bu ışık ciltteki bilirubinin atılmasına yardımcı olur. Fototerapiye rağmen sarılık düzeyi tehlikeli sınıra ulaşırsa bebekteki yüksek miktardaki bilirubin, uzaklaştırmak için kan değişimi uygulanır.

    Beyin kanaması:Gebelik yaşı ilerledikçe bebeklerin beyindeki damar yumağı giderek küçülür ve sağlamlaşır. Bir bebek ne kadar erken doğarsa beyindeki damar ağı da o kadar geniş ve zayıftır. Prematüre bebeklerde stres anında (solunum cihazındayken, aspirasyon yapılırken, damar yolu açma gibi girişimsel işlemler yapılırken) bu damarlar kanayabilir. Kanamanın derecesine göre kanama giderek azalıp eriyebileceği gibi; kanama fazla olduğu takdirde beyindeki su dolu odacıklarda (ventriküllerde) tıkanıklık olabilir ve beyinde su birikimi (hidrosefali), baş çevresinde artış (makrosefali) ve beyin dokusunda azalma görülebilir. Hidrosefali varsa ameliyat ile beyin ve karın boşluğu arasına şant denilen ve beyindeki sıvıyı karın içine boşaltmayı sağlayan bir cihaztakılır. Beyin kanaması olan bebeklerde ileride zeka geriliği olabilir. Bu bebeklerin bu açıdan takip edilmesi gerekir.

    Patent duktus arteriyozus:Sağ kalpten çıkan ve akciğere giden damar ile sol kalpten çıkan aort damarı arasındaki köprü damarın açık kalmasıdır. Anne karnında açık olan ve doğumdan sonraki ilk üç gün içinde bebeklerin birçoğunda kapanan bu damar kapanmazsa kalpten akciğerlere giden kan miktarı artar. Kalbe gelen kan miktarı da artacağı için bebeklerde kalp yetmezliği ve solunum sıkıntısı gelişebilir. Bu damarın açık kalma olasılığı prematüre bebeklerde daha fazladır. Damarın açık kaldığından bebeğin muayenesi sırasında kalpte üfürüm duyulması ile şüphelenilir ve ekokardiyografi yapılarak kesin tanı konulur. Bu damarı kapatmak için ilaç tedavisi uygulanır.

    Kansızlık ( anemi ):Prematüre bebeklerde kansızlığın pek çok nedeni olmaktadır. Bu bebekler hastanede izlendikleri süre içinde zorunlu olarak pek çok kan tetkiki yapılmaktadır, bu tetkikler için kan alınmaktadır. Prematüre bebekler bu kanı üretmekte yetersiz kalırlar. Ayrıca alyuvarların ömrü zamanında doğan bebeklere göre daha kısadır. Anneden bebeğe demir geçişi son aylarda daha fazla olduğunda dolayı prematüre bebekler demir depolarından mahrumdur. Bu nedenle demir takviyesi erken başlanmaktadır.

    Nekrotizan enterokolit (bağırsak nekrozu, gangreni):Prematüre bebeklerin sindirim sistemi iyi gelişmediğinden, bu bebeklerde enfeksiyon riski, oksijensiz kalma, tansiyon düşüklüğü riski daha fazla olduğundan bağırsak nekrozu gibi sorunlar daha sık görülür. Nekrotizan enterokolitli bebeklerde karın şişliği, safralı kusma, aldıkları sütü sindirememe gibi bulgular vardır. Tıbbi tedavi ile iyileşebilirler. Ancak bağırsaklarda delinme (perforasyon), gangren varsa cerrahi tedavi yapılır ve gangren olmuş bağırsak kısmı kesilip çıkarılır.

    Prematüre retinopatisi (ROP):Özellikle uzun süre ve yüksek konsantrasyonda oksijen almak zorunda kalmış doğum ağırlığı 1000 gr’ın altındaki bebeklerde sık görülür. Retinadaki damarlanma artışına bağlı olarak bebekte değişik derecelerde görme bozukluğu ve körlük gelişebilir. Gebelik yaşı azaldıkça ROP riski artmaktadır. Prematüre bebeklere belirli aralıklarla (genellikle gebelik yaşı 32 hafta olunca; örneğin 28 haftalık doğan bir bebek doğumundan dört hafta sonra kontrol edilmelidir) göz muayenesi yapılarak ROP olup olmadıkları incelenmelidir.

    İşitme problemleri : Erken doğan bebekler işitme kaybı açısından yüksek risk taşırlar ve bu bebeklere ilk üç ay içinde işitme tersti (ARB ) yapılması gereklidir. İşitme kaybı olan bebekler yakın takibe alınırlar ve kalıcı bozukluk saptanırsa konuşmayı öğrenmeleri için tedavi planlanır.

    • Bu anlattığınız durumların hangisi normal, hangisi normal değildir?

    Sıralanan durumlar, prematüre bebeklerin bedenlerinin olgunlaşmadan doğmalarından dolayı beklenen durumlardır. Dolayısıyla bu durumları normaldir denilebilir ancak belli kiloya gelmeden desteksiz yaşamaları bu şekilde mümkün olmadığından bir süre gerekli destek sağlanarak takip edilmeleri zorunludur.

    • Hastaneden çıkınca nelere dikkat edilmelidir ?

    Prematüre bebekler enfeksyonlara karşı hala savunmasız oldukları için bu bebeklere dokunurken el temizliği birincil önem taşımaktadır.

    Bu bebekleri çok kalabalık ortamlara sokmamak gerekir. Bu arada bebeği korurken aşırıya da kaçmamak gerekir. Bebeği sürekli evde kapalı tutmayı da önermiyoruz. Özellikle ılıman havada temiz havaya çıkarılmaları ve güneş almaları çok önemlidir. Prematüre bebeklerde solunum merkezi 40–45 haftaya kadar henüz gelişimini tamamlayamadığı için apne dediğimiz solunum durmaları olabilir. Bu nedenle riskli bebeklere evde apne yatakları önerilir. Bebekler genellikle ortalama 6–7 aylıktan itibaren kendi savunma faktörlerini oluşturmaya başlarlar. Enfeksiyonlar açısından ilk 6–7 ay hatta ilk 1 yıl özel dikkat gerektirir.

    Prematüre bebeklerin taburcu olduktan sonra erken ve doğru beslenme desteği alması, uzun dönem normal büyüme ve gelişmelerinde belirleyici olur. En ideal besin anne sütüdür. Anne sütü yeterli miktarda ise bu bebeklerin anne sütü ile beslenmelerini tercih ediliyor. Ancak prematüre bebeklerin besin gereksinimleri daha fazla olduğundan bebeğin tartı alım izlemine göre gerekli durumlarda anne sütü güçlendiricileri ile anne sütü destekleniyor. Anne sütü yeterli miktarda değilse prematüre bebekler için özel formül mamalar kullanılıyor.

  • Kaygı ile Baş Etme

    Kaygı ile Baş Etme

    Merhabalar..Bugün ki konumuz Kaygı ile baş etme.Öncelikle yazımıza korku ve kaygının farkları ile başlayalım.Kişi korku duyduğu konudaki tehdidi bilirken, bu durum kaygıda belirsizdir.Yani kişi korkuda tehlikenin kaynağını  bariz bilir iken kaygı da bu kaynak yoktur.Buna karşın son yıllarda araştırmacılar daha belirgin bir fark öne sürüyor.Bu araştırmacılara göre korku otonom sisteminin  ‘’savaş ve ya kaç’’ tepkisini etkinleştiren bir duygu iken kaygı daha dağınık ve nahoş olan duygu ve bilişlerin karmaşık bir şekilde bir araya gelmesi olarak yorumlanıyor.Kaygının  temel ve en belirgin özelligi insanı yetersizleştiren düzeydeki gerçek ve rasyonel olmayan  inanışlardır. Kişi üzüntüsünü kontrol etmeyi zor bulur.Kişi bir çok olay ve konuda aşırı üzüntü ve endişe duyar.
    *Kaygı ile baş etmek için bir çok yöntem ve terapi vardır. Öncelikle kişi kaygısının  çarpıtılmış ve abartılmış nedenini gerçege yaklaştırmalıdır.Kişiyi kaygıya sokan problemler ve durumlar belirlenmeli, bunları ortadan kaldıracak çalışmalar yapılmalıdır.Yani kişi öncelikle degiştirmek istedigi davranışı hedeflemelidir.
    *Kaygılar ve korkular en azdan en çoğa dogru derecelendirilmelidir.
    *Kaygı duyulan konu hakkında kişi kafasındaki kaygıyı netleştirmek için ‘çünkü’ kelimesine başvurabilir. Örnegin; ben şu an çok kaygılıyım çünkü birazdan benim için önemli olan bir mülakata girecegim. Diger yandan, kişi kendini ödüllendirmeyi bilmelidir. Örnegin, insanların önünde konuşmakta kaygı duyan bir kişi yaptıgı bir seminer sonrası kendisine ‘Kaygıma rağmen ben insanların önüne çıkabildim ve konuşabildim.Kendimle gurur duyuyorum’ diyebilmelidir.
    *Kişi kafasındaki olumsuz düşünceleri belirlemelidir. Kişi olumsuz düşüncelerini belirleyince bu düşüncenin hangi duygu ile (yetersizlik,değersizlik,çaresizlik) bir bağlantısı olduğunu anlar.Daha sonra bu duygu kendisine mi ait yoksa bir başkası tarafından mı ona empoze edilmiş buna bakar. Duygunuzu ne kadar çok spesifikleştirir ve  sesli söylerseniz (başkasına ya da kendinize) duygunuz o kadar çabuk boşalır.
    *Kişi kaygı yaratan negatif düşünce ve duygunun tüm avantaj ve dezavantajlarını gerçekçi bir şekilde listelemelidir.Kişi negatif düşüncelerini destekleyici deliller bulmalıdır.
    *Kendinize sorun; negatif düşüncem/olaylar gerçekleşirse ne olur,ardından daha iyi ve daha kötü ne olabilir,bunlar gerçekleşirse neler yapılabilir?
    *Bu standartı başkaları için de uygular mısınız bir de buna bakın. Yani sizin kaygı duydugunuz şeyi başkası size getirse onu ne kadar mantıklı bulurdunuz? 
    Öte yandan;fiziksel olarak gösterdiginiz tepkiler sizi psikolojik olarak da etkiler. Örnegin 1 dakika içinde hızlı nefesler alıp verin, kalbinizin de hızlı çarpmaya başladıgını ve endişeli hissetmeye başladıgınızı farkedersiniz. Bu nedenle kendimizi kaygılı hissettigimiz an fiziksel olarak da kendimizi gevşetecegiz. Bunu derin nefesler, açık hava yürüyüşleri sakin müzikler dinleyerek yapabiliriz..Faydalı gelmesi ümidiyle..

    Psk.Dilara Tahincioğlu

  • Psikomotor gerilik ve mental retardasyon zeka geriliği

    Normal motor gelişimde; baş kontrolü 3. ayda, desteksiz oturma en geç 8. ayda yürüme 15. ay bitene dek olması beklenir. İnce motor gelişimde ise objeye uzanma 6. aya dek gelişmeli, baş ve işaret parmağı ile küçük objeleri yakalama 9. ayda olmalıdır. 12-18 aylik dönemde kağıda karalama yapma, 2 yaş civari dik çizgiyi kopyalama, 3 yaşta daire çizme, 4 -4.5 yaşta üç kısımlı adam ve gösterilen kareyi çizme, 5 -6 yaş döneminde altı kısımlı adam ve kare çizme beklenir. Miyelinizasyon tamamlandığı iki-üç yaşta düğme ilikleme gibi ince, koşma zıplama gibi kaba motor hareketler kolaylaşır. Üç yaşta kendi başına merdiven inip çıkma oldukça beceriklidir. Dört- beş yaş döneminde tek ayak üstünde 5-10 saniye durabilir. Altı yaşta geri geri adımlayabilir.

    Normal mental gelişimde; 0-1 ayda yüze ve ışığa bakma, zil sesine tepki; 1-3 ayda gülümseme, agulama, göz takibinin 90-180 derece olması; 3-6 ayda agulama, sesli gülme; 6-9 ayda hece tekrarı, ismine dönüp bakma; 9-12 ayda özgül olmayan anne baba deme; 12-18 ayda özgül anne baba deme; 18-24 ayda vücut kısımlarını bilme ;24 ayda iki kelimelik cümle kurma; 2-3 yaşta gösterilen resmin adını söyleme (kedi,köpek,at,adam,kuş vs); 3-4 yaşta tam anlaşılır konuşma, bir işlev bilme, zıt anlamları bilme (sıcak-soğuk, büyük-küçük vs); 4-6 yaşta sözcük tanımlama (örn masa nedir?),tanımlanan sözcük ve zıt anlamları bilmede artış beklenir.

    Kişisel sosyal, ince motor,dil ve kaba motor alanlardan en az ikisinde belirgin gelişme geriliği durumu ‘psikomotor gerilik’ olarak tanımlanır. Sıklığı %5-10’dur. İlk beş yaşta bu terminoloji kullanılırken beş yaş sonrası dönemde ‘mental motor gerilik’ olarak adlandırılmaktadır. Altta yatan birçok neden olabilir. Kromozom anomalileri (down sendromu, frajil X),doğumsal metabolik hastalıklar, beyin gelişim bozuklukları, annenin kronik hastalığı ve gebelikte maruz kaldığı riskler, prematürelik, zor doğum ve doğumda oksijensiz kalma, santral sinir sistemi enfeksiyonları, malnütrisyon, geçirilmiş kafa travması bu duruma yol açabilir.

    Zeka geriliğinin toplumdaki sıklığı %2-3’dür. Sınır, hafif, orta, ağır ve çok ağır zeka geriliği olarak sınıflanır. Hastaların %80’i hafif zeka geriliği, %10’u orta zeka geriliği, %1-2’si ağır zeka geriliği grubundadır.

    Bazı hastalarda tüm basamaklarda gerilik olarak değil izole dil geriliği veya izole motor gerilik görülebilir. Diğer gelişim alanları normal olup motor gecikme (baş kontrolü, desteksiz oturma ve yürümede gecikme) gösteren süt çocuklarında sıklıkla hipotonisite (gevşeklik) mevcuttur. Bir kısmında ise kas hastalığı kendisini motor gelişim geriliği (özellikle yürümede gecikme) olarak gösterir.

    Altı ay ile 6 yaş arası çocuklarda Türk çocuklarına göre standardize edilmiş Denver II gelişim tarama testi kullanılarak kişisel sosyal, dil, ince ve kaba motor alanlarda yaşıtlarına göre durumu incelenmektedir. Altı yaştan sonrası çocuklarda WISC-R testi ile IQ değerlendirmesi yapılmaktadır.

  • Medya İle Travmatize Olmak

    Medya İle Travmatize Olmak

    Medya İle Travmatize Olmak

    Medya yani basın-yayın günlük dilde radyo, televizyon, gazete, dergi gibi elektronik
    ve ya yazılı basın organlarını anlatmak için kullanılan bir terimdir. Günümüz dünyasında
    medya iletişim araçları bizler için önemli bir yerdedir.Çünkü bir çok yerel ve evrensel haberi
    medya yoluyla duyarız. Bu haberlerden bir çoğu da ne yazık bizlerde üzüntü ve travma
    yaratacak terör ve savaş haberleridir. Televizyon, gazete, dergi, radyo, ve sosyal mecralarda
    gördüğümüz ya da duyduğumuz haberler bizleri görsel ve işitsel açıdan olumlu ya da
    olumsuz etkiler.
     Buna ispat olarak; Bradford Üniversitesi’nden Doktor Pam Ramsden, 189 kişinin çeşitli olaylar karşısındaki tepkilerini incelemiştir. Dr. Ramsden araştırma sonucunda kimi sosyal medya kullanıcılarının ekranda şiddet içeren ya da rahatsız edici görüntüler izledikten sonra travma sonrası stres bozukluğu semptomları gösterdiğini ortaya koymuştur. ”Bu araştırma, ekrandaki kimi görüntüleri izleyenlerin, travma sonrası stres bozukluğu geçirdiğini belirtmiyor. Yapılan çalışma, kişilerde, travma sonrası stres bozukluğuna benzer ölçümler veren kimi belirtiler oluşabildiğini ortaya koyuyor”. Fakat bu durum kişiden kişiye göre de değişebiliyor. Kimisi günlerce aynı travmatik habere maruz kalsa bile olumsuz yönde etkilenmiyor. Öte yandan ilk kez terör saldırısı videosu izleyen başka biri saatlerce ağlayabiliyor.Bu durum kişinin direnç seviyesiyle ve geçmiş yaşamıyla alakalı bulunuyor.
    BBC dahil belli başlı yayın kuruluşları, kurumlarında çalışan gazetecileri şiddet veya
    rahatsız edici görüntüler içeren görüntüleri art arda izlemenin etkileri hakkında uyarıda
    bulunuyor ve olumsuz etkiler yaratabilecek görüntüler konusunda ön uyarılar yayımlıyor.
    Fakat sosyal medya maalesef ki bu koruyucudan yoksun.Bu nedenle bireyler nasıl bilinçli
    kullanıcı olunur bunu öğrenmelilerdir.Türkiye içinse gazetede yayınlanacak haber ve
    ifadelere dikkat etmeli bir kalıp sınırlaması getirmeliler. Medyada yayınlanan travmatik
    haberlere koruyucu uyarı getirilmelidir. Bu gazetelerin ilk sayfalarında bulunacak
    bir uyarı yazısı ile olabilir. Sosyal medyada da aynı şekilde rahatsız edici görüntüler gelişigüzel
    yayınlanmamalı, öncesinden mutlaka bir uyarı yazısı bulunmalıdır.

    Psk.Dilara Tahincioğlu