Yazar: C8H

  • Febril konvulsiyon

    Febril konvulsiyon

    FEBRİL KONVULSİYON

    Altı ay, beş yaş arası çocuklarda santral sinir sistemi enfeksiyonu veya başka bir etken bulunmaması koşulu ile ateş sırasında ortaya çıkan nöbetler ‘Febril Konvulsiyon’ olarak tanımlanır. Febril nöbet geçiren hastaların büyük çoğunluğu bu yaş grubu içinde olsa da nadir olarak daha küçük ve daha büyük yaşlarda da ortaya çıkabilir.

    Febril nöbetler, çocukluk yaş grubunda en sık gözlenen konvulsiyon nedeni olup, genel olarak toplumun %1-5’inde görüldüğü bilinmektedir. Febril konvulsiyon geçiren bir çocuğun ailesinde %30’lara varan oranda nöbet geçirme öyküsü vardır. Ailenin bir çocuğunda Febril Konvulsiyon ortaya çıkmış ise ikinci çocukta olma olasılığı %10-20 olarak bildirilmektedir.

    Ateş rektal ölçüme göre 38 derecenin üzeri kabul edilmektedir. Nöbetler, genellikle enfeksiyonun erken döneminde, ateş yükselme eğiliminde iken görülür. Ancak bazı aileler ateşin yükseldiğini farketmezler, çocuk hastaneye getirildiğinde ölçümle saptanabilir.

    Etken büyük oranda viral enfeksiyonlardır. Orta kulak iltihabı (Otitis media), üst solunum yolu enfeksiyonları, rosela infantum, ishal (akut gastroenteritler) sırasında gözlenmektedir. Aşı ve Şigella enfeksiyonu konvulsiyon eşiğini düşürmektedir.

    Febril nöbetlerin çoğu jeneralize olmakla beraber, tonik (kasılma), klonik (titreme-atımlar), atonik (yığılmak, pelte gibi olma) ve nadiren myoklonik (sıçrama) tipte olabilir. Nöbetler genellikle 5 dakikadan kısa sürer. Nöbet sonrası derin bir uyku dönemine benzeyen postiktal dönem görülebilir.

    Febril nöbetler, özelliklerine göre başlıca 2 grup altında toplanmaktadır.

    A. Basit Tip Febril Konvulsiyon

    1-Nöbetler jeneralizedir

    2-15 dakikadan kısa sürer

    3-24 saat içinde tekrarlamaz

    4-Nöbet sonrası nörolojik bulgu yaratmaz

    B. Komplike Tip Febril Konvulsiyon

    1-Nöbetler fokaldir

    2-15 dakikadan uzun sürer

    3-24 saat içinde tekrarlar

    4-Todd paralizisi (vücüdun bir yarısında 1-4 saat süren geçici felç hali) gibi nöbet sonrası bulguları olabilir.

    Febril Status: tek bir uzun nöbetin veya bilinç açılmadan peş peşe gelen kısa nöbetlerinin süresinin 30 dakikanın üzerinde olması durumudur.

    Febril Konvulsiyon geçiren bir hastaya yapılabilecek laboratuvar tetkikleri,

    -Tam kan sayımı, hemokültür

    -Rutin biyokimya tetkikleri

    -Lomber ponksiyon (belden su alma)

    -EEG

    -Kranial görüntüleme

    Ancak bu tetkiklerden hastanın öykü ve muayene bulgularına göre, hasta için gerekli olanlar istenir. Basit Febril Konvulsiyonda enfeksiyon nedeninin araştırılması dışında genellikle hiç bir tetkik önerilmemektedir. Diğer yandan komplike Febril Konvulsiyon geçiren hastanın bulgularına göre tetkikler genişletilebilmektedir.

    Febril Konvulsiyonların ayırıcı tanısında ilaç zehirlenmeleri (intoksikasyonları), aspirasyonlar, senkop atakları (ağlarken nefes tutma ve refleks anoksik nöbetler) ve çocukluk çağı ciddi miyoklonik epilepsi (Dravet’s sendromu) akla gelmelidir.

    Febril konvulsiyon sonrası EEG çekimi rutin bir tetkik değildir. Febril nöbetin tekrarı ve prognoz hakkında fikir vermez. Ancak Febril Konvulsiyon ayırıcı tanısında yer alan diğer durumların dışlanması amacı ile çekilebilir. Eğer endikasyon görülürse genellikle 20 gün sonrasında istenmektedir. Nadir durumlarda erken EEG istemi bulunulması doktorun insiyatifindedir. Ancak erken çekilen EEG de geçici bazı bozukluklar görülebileceğinden, bu tür bulguları olan hastalarda kısa bir süre sonra tekrar EEG çekimi yapılması gerekmektedir.

    Febril Konvulsiyon sonrası kranial görüntüleme rutin istenilmemekte, doktorun ayrıcı tanı yapma ihtiyacı duyduğu durumlarda istenilmektedir. Lomber ponksiyon, merkezi sinir sistemi infeksiyonu (menenjit, ensefalit) şüphesi olan hastalara yapılmaktadır.

    Prognoz: Geniş toplum çalışmalarında, Febril Konvulsiyon geçiren hastaların büyük çoğunluğunda uzun dönemde prognozun iyi olduğu söylenmektedir. Febril Konvulsiyon geçirilmesi çocuğun zekasını, okul başarısını, hareket kabiliyetini değiştirmez.

    Sadece Febril status geçiren hastalarda %5 oranında hasar kalabileceği bildirilmiştir.

    Febril Konvulsiyonnun tekrarlama oranı çeşitli risk faktörlerine, tedavi tipine bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. İlk nöbetten sonra tekrarlama insidansı ortalama %30-40 olarak bildirilmekte, oysa bu oran üçüncü nöbetten sonra %90 a çıkmaktadır. Nöbet hastaların %50’sinde ilk 6 ay, %75’inde ilk 1 yıl içinde tekrarlamaktadır.

    Nöbetin tekrarlama ihtimalini arttıran risk faktörleri mevcuttur.

    1. İlk nöbetin 12 aylıktan önce geçirilmesi
    2. İki nöbet arasında iki aydan kısa süre olması
    3. Düşük ateşte nöbet geçirilme öyküsü
    4. İlk nöbetin komplike olması
    5. Ailede febril konvulsiyon öyküsü olması
    6. Ailede epilepsi (Sara) hastalığının olması
    7. Nöbetten önceki ateş ile nöbet arasındaki sürenin kısa olması.

    Çocukluk çağı epilepsi olgularının %15’inde, öncesinde Febril Konvulsiyon öyküsü olduğu bildirilmektedir. Febril Konvulsiyon geçiren çocukların da %1-6’inde daha sonra epilepsi ortaya çıkar.

    Tedavi

    Hasta ateşlendiğinde yapılması gerekenler:

    · Ateşini ölçülmesi,

    · İnce giydirilmesi,

    · Ilık banyo yapılması (Çoğu kez çocuklar soğuk su ile yıkanarak ateş düşürülmeye çalışılmaktadır, bu ise periferik kollapsa yol açıp santral ateşi daha da yükseltmektedir) (Kolların ve bacakların hızla soğuması burada bulunan sıcak kanın beyin ve gövdede toplanmasına bu da ateşin daha çok yükselmesine neden olmaktadır.)

    · Ateş düşürücü verilmesi,

    · Takip eden çocuk doktoru ile temasa geçilmesi

    Nöbet geçirir iken Evde Tedavi

    · Sakin olunmalı, nöbetin öldürücü ve hasar bırakma ihtimalinin çok çok düşük olduğu bilinmeli,

    · Çocuk sol yanına çevrilmeli (başı ile birlikte) böylece rahat nefes alması sağlanır.

    · Ağzını açmak için zorlanmamalı

    · Ateşin düşürülmesine çalışılmalı

    · Nöbet 5 dakikadan uzun sürer ise rektal diazepam fitili ile daha önce belirlenen dozda araya girilmeli

    Hangi durumlarda hastaneye başvurmak gerekir:

    · Rektal diazepam yapılmış ise veya nöbet 10 dakikadan uzun sürüyorsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması önerilir.

    · Febril nöetlerin ilk 24 saat içinde tekrarlama riski %16 olup, bunun yarısı ilk 2 saat içindedir.

    Önleyici Tedavi

    · Profilaktik (önleyici) tedavi sadece nöbetin tekrarlama riski üzerine etkili bulunmuştur. Epilepsi gelişimini ve nörolojik defisit oluşumunu engellediğine dair bir çalışma yoktur.

    · Bu nedenle, genellikle basit-iyi huylu Febril Konvulsiyonlarda profilaktik tedavi gerekmez.

    Uzun süreli ilaç tedavisi

    Febril konvulsiyonlar genelde benign (iyi huylu) seyirlidirler. Bu nedenle uzun süreli devamlı antikonvulsiyon uygulanımı risk taşıyan gruba verilmelidir.

    Tercih edilen ilaç fenobarbitaldir. 3-5mg/kg/gün 2 doza bölünerek verilir. İkinci tercih edilebilecek antikonvulsan valporik asittir 20-25mg/kg olarak verilmektedir. Nöbet tekrarını önlemede iki ilaç eşit etkinliğe sahiptir.

  • ÇOCUK VE YALAN

    ÇOCUK VE YALAN

    Yalan söyleme, karşıdaki kişiyi yanıltmak ve yanlış bilgi vermek amacıyla ortaya

    konan bir davranıştır. Çocuk yalanları yetişkin yalanlarından farklıdır.  Çocukların

    hayal gücü okul çağına gelene kadar ki yaş diliminde oldukça yoğundur. Özelikle 9

    yaşına kadar çocuklar doğru ile yanlışı birbirlerinden ayıramazlar. Bu nedenle

    çocuğun bir takım olaylar, durumlar uydurması, hayali arkadaşlar yaratması yalan

    söyleme olarak değerlendirilip, endişe edilmemelidir.

    İnsanın üç farklı dünyası vardır; Uyku ve rüya dünyası, Hayal dünyası ve gerçek

    dünya. Hiçbir sağlıklı yetişkin hayal kurduğu bir şeyi gerçekmiş gibi anlatmaz. Fakat ilk

    9 yaş dönemindeki çocuklar bu üç dünyayı birbirinden ayırt edemez. Onlar için hayal

    dünyası tıpkı gerçek dünya gibidir.

    9 yaşından önce çocuğunuz yaptığı abartılı anlatımlarını duyunca endişelenmeyin

    ve onun sözünü keserek yalan söylediğini ifadece edecek kelimeler kullanmayın.

    Böyle bir durumda çocuk yalan kelimesini öğrenir, suçluluk duygusuna kapılır ve

    hayal gücü zamanla kısıtlanır. Bu durum karşısında çocuğunuzun abartılı

    anlatımlarına gülmeden onu hafife almadan kulak vermeniz yeterli olur. Çünkü oyun

    ve hayal dünyası olmadan çocuk, çocuk değildir ve kendini geliştiremez.

    9 yaşından sonra bir çocuk yalana başvuruyorsa

    altında yatan bir çok sebep vardır:

    – Psikolojik ve fiziksel şiddet gören, ceza alan çocuklar yalan söyler.

    – Mükemmelliyetçi aileye sahip çocuklar yanlış yapmaktan korktukları için

    yalan söyler.

    – Hesap verme durumuyla sıkça karşı karşıya kalan çocuklar kaygılanır ve bu

    kaygı çocukta yalan söyleme davranışını oluşturur.

    – Çocuk anne-babasını kızdırmamak ve onları mutsuz etmemek için yalan

    söyler.

    – Genellikle kardeş kıskançlığıyla birlikte ortaya çıkan, sevgiyi kaybedecek olma

    düşüncesiyle karşı karşıya kalan çocuk yalan söyler.

    Böyle bir durumda aile ne yapmalı ?

    Anne baba durumu fark ettikten sonra çocuğa ‘yalanını yakaladım’ deyip ceza

    verirse çocukta ki yalan davranışı sönmez. Aksine çocuk bir dahaki sefere

    yakalanmamak için daha akıllıca bir yalan bulmaya çalışır sonrasında yalan söylemek

    çocukta alışkanlık haline dönüşür ve yalanda ustalık kazanır.

    Çocuğunuzun doğruyu söylemesi için ona model olun ve küçük beyaz yalanlardan

    kaçının. Gerçeği söylediğinde onu takdir edin. Örneğin; sınavdan kötü not almasına

    rağmen aldığı sonucu söyleyen çocuğunuzu gösterdiği cesaret için övün. En önemlisi

    çocuğu yalan söylemesine neden olan kaygının, baskının ne olduğunu bulun ve bunu

    ortadan kaldırmaya çalışın. Bir çocuğun her durumda doğruyu söyleyebilmesi için en

    önemli şey ‘güven’dir. Çocuk her ne olursa olsun anne ve babası tarafından zarara

    uğramayacağından ne kadar eminse yalan söyleme ihtimalide bir o kadar düşüktür.

  • ne zaman  antibiyotik ?

    ne zaman antibiyotik ?

    Enfeksiyonlar mikropların neden olduğu hastalıklardır. Mikroplar bakteri, virus ve mantarlardır. Antibiyotikler bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılmaktadır. Virus ve mantarların neden olduğu hastalıklarda etkili değildir. Viral hastalıklarda antiviral ilaçlar , mantarların oluşturduğu enfeksiyonlarda antifungal ilaçlar kullanılmaktadır.

    Ülkemizde antibiyotik tüketimi fazladır. Son yıllarda tüketim hızının arttığı ve antibiyotiklerin uygunsuz kullanıldığı görülmektedir. Antibiyotiklerin uygunsuz kullanımının ciddi bir yan etkisi vücuttaki koruyucu florayı bozarak patojen bakterilerin çoğalmasına neden olan ortamı yaratmasıdır.

    Çocuk hekimleri çoğu kez ebeveylerin telefonla hekime ulaştıkları ve 'Çocuğumun ateşi var, hangi antibiyotiği kullanmalıyım?' teklifi ile karşılaşmaktadır. Böyle bir teklifin mümkün olamayacağı ebeveynlere izah edilmeli ve hasta hekim tarafından muayene edilmedikçe ve gerekmedikçe antibiyotik kullanılmayacağı açıklanmalıdır.

    Çocuğun her ateşlenmesi antibiyotik kullanma endikasyonu değildir. Ateş ve diğer şikayetleri olan hastanın mutlaka bir hekim tarafından muayene edilmesi gerekir. Enfeksiyon tanımlandıktan sonra ancak doktor önerisi ile antibiyotik başlanmalıdır.

    Antibiyotikler bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılmalıdır.Viral enfeksiyonların tedavisinde antibiotik kullanma endikasyonu yoktur.

    Soğuk algınlığı, grip, boğaz akıntısı, bronşit, bakteriyel olmayan boğaz enfeksiyonlarında antibiyotik kullanılmamalıdır.

    Gelişigüzel antibiyotik kullanımından kaçınılmalıdır. Antibiyotikler doktor tavsiyesine uyularak belirtilen doz , doz aralığı ve sürelerde kullanılmalıdır. Önerilen süreden önce antibiyotik tedavisinin sonlandırılması yetersiz yanıta yol açtığı gibi , dirençli suşların oluşumuna neden olmaktadır.

    Antibiyotiklerin gelişigüzel kullanımının ciddi yan etkisi , antibiotiklere dirençli suşların gelişmesidir. Dirençli suşların gelişmesi enfeksiyon hastalıkların tedavisinde sorun yaratmaktadır. Örneğin ağızdan verilecek bir antibiyotikle tedavisi edilecek enfeksiyonlar direnç kazandıkları için uygulanan antibiyotik tedavisine yanıt vermemekte, bu durumda daha komplike ve pahalı ilaçlar uygulanmaktadır.

    Ülkemizde ilaç tüketimine ait veriler incelendiğinde antibiyotiklerin en sık tüketilen ilaçların başında yer aldığı görülmektedir .

    Bu tüketimlerin çoğu uygunsuz antibiyotik kullanılması ile birliktedir. Diğer taraftan tüketiminin yüksek olması antibiyotik direncinin yüksek olmasına yol açmaktadır.

    Sonuç olarak ne zaman ve neden antibiyotik kullanılması gerektiği hekim tarafından karar verilmeli , önerilen süreden önce antibiyotik tedavisini sonlandırmanın da akılcı olmayacağı konusu dikkate alınmalıdır.

  • DİPTEYİM, SONDAYIM, YOKSA BEN DEPRESYONDA MIYIM?

    DİPTEYİM, SONDAYIM, YOKSA BEN DEPRESYONDA MIYIM?

    MÜMKÜN OLMAYAN MÜKEMMELLİK

    ( MÜKEMMELLİYETÇİLİK )

    Hemen hepimiz, yaşam standartları çok yüksek olan, maddi olarak çok iyi durumda olup, mutlu bir aile hayatına sahip ve herkes tarafından önde görülen insanlarla karşılaştığımızda bu tabloyu imrenerek, belki de iç geçirerek, izleriz. Bir de bu insanların herşeye sahip olduğunu, çok mutlu olduklarını, hiçbir dertlerinin olmadığını sanırız. Acaba gerçekten böyle mi ?

    Eski Beyaz Saray Danışman Yardımcısı Vinsent Foster da bu tür insanlardan biriydi. Beyaz Saray’dan önceki yaşamında hayatının neredeyse tüm karesi başarı ve takdirlerle dolu olan, hukuk fakültesini birincilikle bitiren, Arkansas sınavında en yüksek puanı almış olan, çok ünlü bir hukuk firmasının ortağı olan, çok güzel bir aileye sahip, çok zengin ve sosyal çevresi tarafından sevilen Vinsent Foster’ ın hayatı intiharla son bulmuştur. Doktorlar nedenini araştırdıklarında Foster ‘ın aşırı mükemmelliyetçi kişiliğinin esas neden olduğunu ortaya çıkarırlar.

    Peki, insanı intihara kadar götürebilecek mükemmelliyetçilik nedir ?

    Hayatınıza ‘ya hep ya hiç düşüncesi hakimse, olumsuz detayları çok küçük olsalar dahi abartıyorsanız, ‘herkes benim dört dörtlük olduğumu düşünmeli’ gibi bir kaygınız varsa, küçük – büyük, önemli – önemsiz herşeyde daima karar verme güçlüğü çekiyorsanız, ‘beşer şaşar’ hakikatine değil de ‘mükemmel olmak mümkündür’ ütopyasına inanıyorsanız, ‘asla, daima, herkes, hiçkimse, kesinlikle’ kelimelerini sıkça kullanıyorsanız, mükemmelliyetçisiniz demektir.

    Burada mükemmel olma isteği ile mükemmelliyetçiliği karıştırmamak gerekir. Hayatın bazı dönemlerinde kapasitemizin ve ortamın elverdiği kadarıyla kendimizden çok yüksek performans beklediğimizde bunun adı mükemmelliyetçilik değil, mücadele etme ve azimli olmadır.

    Peki, mükemmelliyetçilik bize ne gibi zararlar verebilir ?

    Herşeyi her zaman en iyi yapmak, herkes tarafından beğenilip takdir edilmek hiç kimse için mümkün değildir. Mükemmelliyetçi düşünce yapımız bizi buna zorlar, gerçekleşmediğini gördüğümüzde kendimizi eksik ve işe yaramaz hissederiz. Bu da özdeğer ve özgüvenimizi kaybetmemize neden olur. İnce eleyip sık dokuma özelliğimizden dolayı ayrıntılara o kadar takılırız ki bu bizim üretkenliğimizi engeller, işleri sürekli ertelemememize ya da zamanında yetiştiremememize yol açar. Herşeyin dört dörtlük olması gerektiği düşüncemizden dolayı kimseye güvenemeyiz ve hiçbirşey emanet edemeyiz. Bu da sosyal ilişkilerimizde problem oluşturur.

    Mükemmelliyetçiliğin üstesinden gelmek için neler yapabiliriz ?

    Aslında mükemmelliyetçilik tüm belirtileriyle bizde varsa tek başımıza yenmemiz çok güç olacaktır. Bunun için bir uzmanın desteği faydalı olacaktır. Bunun yanında ;

    • Olaylara ‘ne yapmam gerekiyor’ düşüncesiyle yaklaşmaktansa ‘benim elimden ne gelir, nereye kadar yapabilir, nereye kadar yapamam’fikriyle yaklaşın.

    • Gerçekleşme ihtimali çok düşük olan yüksek ve sıradışı beklentilere girmeyin. Kendi kapasite, ilgi ve yeteneklerinizle paralel olan gerçekçi hedefler belirleyin.

    • Yaptığınız işlerde elde edemedikleriniz kadar elde ettiklerinizi de görmeye çalışın.

    • Hataları ‘kabul edilmez yanlışlar’ olarak algılamaktansa ‘ parayla satın alınamayacak hayat tecrübeleri ve deneyimler’ olarak algılayın.

    • Hayatınızda sadece zevk almak için, istediğiniz zamanlarda yapabileceğiniz, gerçekten sizi rahatlatan hobileriniz olsun.

  • Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuğa yaklaşım

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuğa yaklaşım

    Genellikle bu çocuklar sık hastalanmakta, hastalıkları ciddi seyretmekte veya hastalık seyri uzun sürmektedir. Tekrarlayan enfeksiyonlu çocuklarda beklenmeyen komplikasyonlar görülebilir ve standart tedaviye çoğu kez yanıt vermedikleri görülmektedir. Tekrarlayan enfeksiyona yol açan nedenler çok sayıdadır.

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuklar 4 grup altında incelenmektedir.

    – Normal çocuk

    – Atopik Hastalıklı çocuk

    – Kronik Hastalığı olan çocuk

    – İmmun Yetmezliği (Bağışıklık sistem bozukluğu olan)çocuk

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan ve tek bir sistemi tutan klinik tablolarda bağışıklık sistemindeki zayıflıktan ziyade kronik bir hastalığın oluşu, alerji, anatomik problemler veya etkenle devamlı temasın öncelikle düşünülmesi gerekir.

    NORMAL ÇOCUKLAR

    Sağlıklı çocukların % 50’sinde tekrarlayan enfeksiyona yol açacak belirgin bir nedenin olmadığı görülür. Özellikle bebek ve çocuklar sık enfeksiyon hastalıkları geçirmektedir. Çocuklardaki geçirilen enfeksiyon sayısı yılda 4 ile 8 arasında değişmektedir. Bebek ve çocuklar eğer izole şartlarda yaşadıkları zaman bu sayı yılda 1 ila 2 arasında değişirken özellikle kreş veya yuvaya giden çocuklar ve okula giden kardeşleri olan çocuklarda bu rakam yılda 10-12 arasında değişmektedir. Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu olan çocuklarda pasif sigara içiciliğinin önemli olduğu unutulmamalıdır.

    Viral solunum yolu enfeksiyonlarının ortalama 8 gün seyrettiğini düşünecek olursak, yılda 10 kez hastalanan bir çocuk oldukça uzun bir süreç okuldan uzak kalmaktadır.

    Genellikle geçirilen enfeksiyonlar solunum yolu enfeksiyonu olup çoğunlukla viral nedenlerle oluşmaktadır. İlk 3 yılda bu çocuklarda pnömoni 1 kez ve otit genellikle 2 kez görülür. Bu çocuklar normal büyüme ve gelişim gösterirler, tedaviye yanıtları iyidir ve muayene bulguları ve laboratuvar sonuçları normaldir.

    ATOPİK HASTALIKLI ÇOCUKLAR

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocukların %30’unu atopik hastalıklı çocuklar oluşturur. Kronik alerjik rinit yanlışlıkla kronik veya tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonu olarak değerlendirilebilir. Genellikle atopik hastalıklı çocuklarda viral solunum yolu enfeksiyonlarının sonunda öksürük ve hırıltılı solunum şikayetlerinin belirginleştiği görülür. Bu belirtiler reaktif solunum yolu hastalığı / astım gibi değerlendirme yerine, pnömoni veya bronşit gibi tanımlanabilirler. Bu ataklar antibiyotik tedavisine iyi yanıt vermezken, alerji / astım tedavilerine yanıtlarının iyi olduğu görülmektedir.

    Atopik bünyeli hastalarda sinuzit, rinit veya otit gibi üst solunum yolu enfeksiyonları görülür ve bu enfeksiyonların tekrarladığı veya uzun sürdüğü izlenmektedir. Bu çocukların büyüme ve gelişmeleri normaldir.

    KRONİK HASTALIKLI ÇOCUKLAR

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocukların %10’nu kronik hastalıklı çocuklar oluşturur. Bu çocuklar tipik kronik hastalık görünümü var olup büyümelerinde gerilik görülür. Kilo almaları yavaştır. Kistik fibrozis, gastro-özafagiyal reflü, konjenital kalp hastalığı ve kronik aspirasyonu olan çocuklar bu grubu teşkil ederler. Yine anatomik bozukluğu olan hastalarda aynı grupta değerlendirilmelidir.

    Bu hastalarda enfeksiyonlara yatkınlık yaratan bir çok neden mevcuttur. Nedenlerin başında vücuttaki bariyerlerin yetersiz olması gelir.

    – Deri bütünlüğünün bozulması, vücutta fistül veya sinüs ağzının bulunması enfeksiyon ajanının vücuda kolayca girmesine yol açar.

    – Kardiyovasküler bozukluğun olduğu durumlarda enfeksiyonlar sık görülebilir. Örneğin pulmoner kan akımının artması veya kalp kapak problemleri olan hastalarda enfeksiyon riski fazladır.

    – İşlevsel bozukluğa neden olan tıkanıklıklar önemlidir. Çocuklarda sık gördüğümüz bademcik ve geniz etinin büyümesi sonucu östaki borusunun tıkanıklığı ciddi problemlere yol açabilir.

    – Vücuttaki yabancı cisimlerin olduğu durumlar venöz kataterler, ventrikül ve periton arasındaki şantlar, protez kalp kapağı olan çocuklar sık enfeksiyon problemleri ile başvururlar.

    Diğer bir neden enfeksiyon kaynağı ile devamlı karşılaşma durumudur ki, buna örnek olarak kontamine su kaynaklarının kullanılması gösterilebilir. Bu çocuklar tekrarlayan enfeksiyon tablosu gösterirler.

    İMMUN YETMEZLİĞİ OLAN ÇOCUKLAR

    Bu çocuklarda bağışıklık sisteminin bir veya birden fazla komponentinde defekt mevcuttur. Bağışıklık sistemi kompleks bir sistem olup, tekrarlayan enfeksiyonu olan çocukların %10’unda bu grup oluşturur. Bağışıklık sistemi bozuklukları primer ve sekonder immun yetmezlik olarak iki bölümde incelenmektedir. Primer immun yetmezlik çoğunlukla kalıtsal olup yaşamın ilk yılında ortaya çıkar, sekonder immun yetmezlik çoğunlukla bebeklik döneminden sonra görülür.

    İmmun yetersizliğin tanımı kolay yapılamaz . Eğer bir çocukta;

    – Bir yıl içinde altı veya daha fazla yeni enfeksiyon geçirme öyküsü varsa

    – Bir yıl zarfında iki veya daha fazla sayıda sinüs enfeksiyonu veya pnömoni geçiriyorsa

    – Uzun süreli antibiyotik kullanımına rağmen iyileşme görülmüyorsa

    – Enfeksiyon ayaktan verilen antibiyotik tedavisine yanıt vermiyor ve damar yoluyla hastanede tedavi gerekiyorsa

    – Kilo alma ve büyümede yetersizlik varsa

    – Mantar enfeksiyonu tedaviye yanıt vermiyorsa

    – Tekrarlayan doku veya organ apseleri varsa

    – Canlı aşı uygulamalarından sonra komplikasyon gelişiyorsa

    – Aile öyküsünde nedeni bilinmeyen erken ölüm vakaları veya bağışıklık sistem bozukluğu olan çocuklar varsa

    – Bebeklik döneminde lenfopeninin saptandığı durumlarda

    immun yetersizliğinin olduğu düşünülmelidir.

    Tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuklarda değerlendirilirken dikkatli olmak gerekir. Bu hastalarda enfeksiyon süratle tedavi edilmeli, kültür sonuçları çıkıncaya kadar ampirik antibiotik tedavisi başlanmalıdır. Gereken vakalarda profilaktik antibiotik tedavisi planlanmalıdır. Canlı virüs aşıları ( çocuk felci, suçiçeği, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, çiçek ve rotavirüs ) ve canlı BCG aşısı bu çocuklara yapılmamalıdır. Aile bireyleri suçiçeği, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve zona aşıları yaptırabilirler, buna karşın canlı çocuk felci ve çiçek aşısı yaptırmamalıdırlar. Aile bireylerinin grip aşısı yaptırmaları önerilir.

    İntravenöz immunoglobulin (IVIG) çok gerekmedikçe pahalı olması ve yan etkileri dolayısıyla kullanılmamalıdır.

    Kan transfüzyonu gereken durumlarda özel işlemlerden geçirilmiş kan ürünleri verilmelidir.

    Tekrarlayan veya kronik bakteriyel enfeksiyonu olan çocuklara (sinüzit, bronşit, pnömoni vakalarında) uzun süreli antibiotik tedavisi verilmelidir.Tedavi bitiminde haftada iki kez olmak üzere antibiotik profilaksisi önerilmektedir.

    Tek bir sistemi tutan tekrarlayan enfeksiyonu olan birçok çocukta saptanabilir bir immun yetersizlik mevcut değildir.

    Tekrarlayan enfeksiyonu veya komplike bakteriyel enfeksiyonlu çocuklarda , inatçı mantar enfeksiyonu mevcutsa ,kilo alamayan ve aile öyküsünde nedeni saptanamayan ölümleri mevcutsa bu çocuklarda immun yetersizlik düşünülmelidir. Tarama testleri olarak tam kan sayımı,kimyasal incelemeler ,idrar analizi,sedimentasyon ,CRP ,kültürler alınmalı , immunoglobulin düzeyleri incelenmelidir.

    Ev dışı veya diğer ortamlarda bakılan çocuk ve bebeklerin enfeksiyon ajanları ile karşılaşması kaçınılmazdır.Bu vakalarda bağışıklık sistemindeki bir bozukluktan ziyade erken yaşlarda kalabalık ortamlarda çeşitli enfeksiyon ajanları ile karşılaşma sonucu tekrarlayan enfeksiyonların geliştiği düşünülmelidir.Diğer taraftan aşırı ve bilinçsizce antibiotik kullanımının,bağışıklık sistemindeki bozukluğu maskeliyebileceği de unutulmamalıdır.

  • Psikoterapi ile İlişki Problemlerinin Çözümü

    Psikoterapi ile İlişki Problemlerinin Çözümü

    Pek çok kişi romantik, aile, arkadaşlık gibi yakın ilişkilerde sorun yaşıyor. Bu sorunların
    kaynağına inildiğinde; kişilerin ilişki kurma, yürütme biçimlerinde ve kişilik yapılarında bir takım
    çarpıklıklar, yanlışlıklar olduğu görülüyor.
    İlişkilerinde problem yaşayan ve yardıma başvuran kişilerin çoğu, yaşadığı ilişkilerde hemen
    hemen aynı sorunlarla karşılaşıyor, sağlıklı bir ilişki yaşamakta zorlanıyor ya da sürekli kısa süreli
    ilişkiler ve ayrılıklar yaşıyor. Problemli bir ilişkiden kopamıyor, sürekli ihanete uğradığından ve
    karşı cinse tamamen güvenemediğinden şikayet ediyor. Bir ilişkiye başlayamıyor ya da
    bitiremiyor veya sürekli ilişki değiştiriyor ve kendisini yoruyor, yıpratıyor. Anlaşılmamaktan
    yakınıyor ve sağlıklı ilişkiler yaşayamıyor.
    Yaşanan bu ve benzeri problemlerde asıl sebep kişinin kendi düşünce ve davranış biçimleridir.
    Buna rağmen pek çok kişi yaşadığı ilişkisel problemlerin sebebi olarak karşı tarafı suçlu görür,
    şanssızlık ya da kadersizlik yaşadığını düşünür. İnsanların nankör ve güvenilmez olduğuna inanır
    fakat asıl sebep kişinin kendi düşünce ve davranış biçimidir. Dolayısıyla ilişkilerinde benzer
    sorunları yaşayan kişi, problemin kaynağı olarak diğerlerini görmek yerine, kendi düşünce ve
    davranış biçimine odaklanmalı, yanlış, çarpık ve bozuk olanları değiştirmelidir.
    Doğru olmayan bu düşünce ve davranış biçimleri, kişinin problemleri algılayış ve yaklaşım
    tarzları, genellikle geçmiş yaşantılarıyla ilişkilidir. Kişinin çocukluğundan itibaren başlayıp devam
    eden süreçte yaşadığı problemler, hayal kırıklıkları, travmalar ve kayıplar onda belirli bir düşünce
    ve davranış sistemi oluşturur. Kişi bu deneyimlerinden yola çıkarak, şuanda yaşadığı ve
    gelecekte yaşayacağı olası tüm problemlere aynı düşünce kalıpları ve davranış biçimleriyle
    yaklaşır. Bu yüzden de ilişkilerinde zaman zaman tıkanmalar, kopmalar yaşar.
    Terapide de amaç, kişiye sorunları çözme becerisi ve ilişkiyi iyileştirebilme yetisi kazandırmaktır.
    Tedavi süreci boyunca yapılan psikoterapi seanlarında, kişinin geçmişte yaşadığı ilişki
    problemlerine ayna tutularak, şimdi ve geçmiş arasında benzerlikler saptanır. Kişinin soruna
    ilişkin düşünce, duygu ve davranış biçimleri tespit edilir. Kişinin geçmişte ve şuanda yaşadığı
    ilişki problemlerine sebep olan, düşünce ve davranış biçimleri belirlenerek, kişinin problemlere
    olan yaklaşımları yeniden düzenlenir.
    Psikoterapi süreciyle beraber kişi, doğru çözüm stratejileri ve yeterli çaba sayesinde yaşadığı
    ilişki problemlerinin üstesinden gelebilir, ilişkilerini iyileştirilebilir. Yeniden düzenlediği düşünce,
    davranış ve yaklaşım şekliyle, karşılaştığı problemlere daha sağlıklı bir bakış açısıyla yaklaşabilir
    ve problemlerle baş edebilir duruma gelebilir.

  • 2011 güncel aşılama önerileri

    Aşılar, hastalıkların oluşmasına engel olan antikorların oluşumunu sağlayan laboratuvar ortamında oluşturulmuş maddelerdir.

    Çocuk sağlığının olmazsa olmazı büyüme ve gelişmenin izlenmesi ve aşılama uygulamalarıdır.

    Ülkemizde çocukluk dönemi aşılama takvimi her yıl güncellenmekte, Sağlık Bakanlığı tarafından ücretsiz olarak yapılmaktadır.

    BUNA GÖRE ÜCRETSİZ OLARAK YAPILMASI GEREKEN AŞILAR:

    Doğumda: HepatitB 1. doz

    1. Ay: Hepatit B 2. doz

    2. Ay: BCG(verem aşısı), DaBT-İPA-Hib(karma aşı)(1), KPA(pnomokok aşısı)(1)

    4. Ay: DaBT-İPA-Hib(2), KPA(2)

    6. Ay: DaBT-İPA-Hib(3), KPA(3), Hepatit B(R), OPA(1)(oral çocuk felci aşısı-damla şeklinde)

    9. Ay: KKK(1) (yeni)kızamık-kızamıkçık-kabakulak

    12.Ay: KPA(R), KKK(2)

    18.Ay: DaBT-İPA-Hib(R), OPA(R)

    İlkokul 1. sınıf: KKK(R), DaBT-İPA

    İlkokul 8. sınıf: Td(tetanoz)

    Özel aşılar:(sağlık bakanlığı ödememektedir)

    2-4-6 Ay: Rotavirüs

    15 Ay- 5 Yaş: Suçiçeği Aşısı

    24 Ay: Hepatit A 1. doz(bu aşı 12.aydan itibaren de uygulanabilmektedir)

    30 Ay: Hepatit A 2. Doz

    AŞILARINIZ İÇİN:

    1.SAĞLIK OCAKLARI,ANA ÇOCUK SAĞLIĞI MERKEZLERİ VEYA HASTANELERİN SOSYAL PEDİATRİ BİRİMLERİ, ÖZEL KURUMLARA BAŞVURABİLİRSİNİZ.

    2.AŞI KARTINIZ MUTLAKA OLMALI VE ÜZEİRNE AŞILAMA TARİHLERİ YAZILMALI VE BUNU SAKLAMALISINIZ.

    BEBEKLER HEP GÜLSÜN …

  • ZEKA TESTLERİ NEDİR ? NE İÇİN KULLANILIR ?

    ZEKA TESTLERİ NEDİR ? NE İÇİN KULLANILIR ?

    Eğitim, klinik ve mesleki bir çok alanda kullanılan zaka testleri kişinin akıl yürütme, muhakeme yapma , kavrama gibi zihinsel fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla dizayn edilmiş psikolojik testlerdir.
     Bu testlerin amacı kişinin entellektüel potensiyeli hakkında bir fikir elde edilmesini sağlamaktır. Bu testler bir takım test bataryasından oluşmaktadır.
    Farklı farklı becerileri ölçen bir çok zeka testi bulunmaktadır ancak bu testler bazı yönleriyle  birbirlerine benzemektedirler. Bu nedenle farklı iki zeka testinin aynı sonucu vermesini beklemek kimi zaman  çokta doğru olmayabilir.
    Zeka testi uygulaması sırasında kişinin tamamlaması gereken bölümler vardır. Bu bölümler, sözel olarak sorulan soruları  cevaplama, matematiksel işlem yapma ve el-göz koordinasyonunu gerektiren çeşitli görevleri içermektedir. Bazı bölümler zaman kısıtlaması içerebilir ve kişinin yapabileceği en hızlı şekilde bu bölümleri tamamlaması gerekebilir. Sorular  kolaydan zora doğru şeklinde sıralanmaktadır.
    Zeka testileri uygulama sonrası elde edilen bilgiler, kişinin entellektüel becerileri hakkında uzmanlara bilgi verir. Bu bilgiler test uygulanan kişinin hangi alanlarda başarılı olduğu ve hangi alanların geliştirilmesi gerektiği ile ilgili bilgi sağlar. Örneğin el göz koordinasyonu bölümünde  ve sözel sorular bölümünde başarılı olan bir öğrencinin sayısal bölümde başarısız olması bu öğrencinin  akıl yürütme , ilişkilendirme alanlarının geliştirilmesi konusunda yardımcı bir bilgi sağlayabilir. 
    Mental retardasyon ve üstün zekalı kişilerin tespitinde de bu testler kullanılmaktadır. Özellikle çocukların akademik başarıları açısından bu test sonuçları önemlidir. Hafif-Orta ve ağır zeka geriliği tespiti öğrencinin akademik başarısızlığının nedenine ışık tutarak kendi zihinsel becerilerine uygun eğitim alabilmesi adına yönlendirici olabilir. Aynı şekilde üstün zekalı öğrencilerin tespitinde de kullanılarak kendi zihinsel süreçlerine hitap eden eğitim kurumlarında eğitim alabilmeleri adına yönlendirici olabilir.
    Yaygın olarak kullanılan zeka testleri Stanford-Binet Zeka testi, Wechsler- Yetişkin ZekaTesti (WAIS), ve Wechsler-Çocuk Zeka Testi(WISC-R) ‘dir. 
    Stanford-Binet Zeka Testi  2 yaştan yetişkinlik yaşına kadar her yaşa uygulanabilmektedir. Yaş grubuna göre belirli becerileri ölçmektedir. Wechsler-Yetişkin Zeka Testi(WAIS) 16 yaş üzeri kişilere uygulanmaktadır ve klinik alanda yaygın olarak kullanılmaktadır. Wechsler-Çocuk Zeka Testi(WISC-R) 6-16 yaş aralığına uygulanan bir testir.
    Bu testler bir  uzman, öğretmen veya ailenin gerekli görmesi üzerine test eğitimi almış kişilerce  uygulanabilir.

    Aile Danışmanı Psikolog 
    Büşra Epözdemir
     

  • Orta kulak iltihabı tedavisinde yenilikler

    Orta kulak iltihabı tedavisinde yenilikler

    Orta kulak enfeksiyonları çocuklarda en sık görülen klinik tabloyu oluşturmaktadır.Bu enfeksiyon en sık bebeklik ve çocukluk döneminde görülmekte, yaşın ilerlemesi ile birlikte sıklığı azalmaktadır. Bebek ve çocuklarda sık görülmesini etkileyen bazı faktörler vardır.

    -Yatay pozisyonda beslenen bebeklerde sütün orta kulağa geçmesi ve irritasyonu sonucunda, orta kulak iltihabı gelişebilir. Aynı varsayım gastroözafajiyal reflüsü olan bebekler içinde geçerlidir.

    -Östaki tüpünün anatomik olarak olgunlaşmamasına sonucu orta kulak tam olarak korunamaz.

    -Çocukların erken yaşta kreş ve yuvalara gitmesi sonucu sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmesi

    -Östaki borusunun fonksiyonu bozabilen adenoid vegetasyon (geniz eti) oluşması

    -Bebeklerde ve çocuklarda immun sisteminin yetersiz olması

    sonucu orta kulak iltihabı bu yaş grubunda sık olarak görülmektedir.

    Günümüzde bebek ve çocukların en sık doktora başvurma ve antibiyotik alma nedenini oluşturan orta kulak iltihabı vakaların tedavisinde bazı sorunlar mevcuttur. Antibiyotiklere direncin artması bu sorunların başında yer almaktadır.

    Bilindiği gibi klasik orta kulak iltihabı on günlük antibiyotik tedavisi ile birlikte ağrı kesici , dekonjestan ve antihistaminiklerin birlikte uygulanmasıdır. Tedaviye yanıtın yeterli olmadığı durumlar ve orta kulak iltihabının sık tekrarlanması tedavide yeni arayışlara neden olmuştur.

    Orta kulak iltihabı tedavisinde antibiyotik süreci ne olmalıdır ? Tedavi sürecinin on gün olarak kabul edildiği günümüzde kısa süreli antibiyotik tedavisi uygulanabilir mi ? Her vakada antibiyotik tedavisi verilmelidir ? Bu vakalarda alternatif tıp uygulanabilir mi soruları yanıt beklemektedir.

    Orta kulak iltihabı olan çocukların tedavisinde ağrı kesiciler başlanmalıdır. Ağrı kesici olarak ibupirofen ve asetaminofen kullanılmaktadır. Topikal ağrı kesiciler kullanılabilir. Sıcak , soğuk uygulamasının ağrıyı giderici etkisinin olmadığı bilinmektedir.

    Dekonjestan ve antihistaminiklerin ödem çözücü ve nasal alerjiye karşı etkili olduğu bilinmekte , yaygın olarak kullanmasına karşın yapılan çalışmalarda tedavide yerinin oldukça az olduğu vurgulanmaktadır. Antihistaminik verilen hastalarda orta kulaktaki sıvı birikiminin daha uzun sürede düzeldiğine dikkat çekilmektedir. Dekonjestan ve/veya antihistaminiklerin kullanımı önerilmektedir.

    Akut orta kulak iltihabı olan çocuklar altı aydan küçükse antibiyotik başlanmalıdır. Altı ay- iki yaş arasındaki çocuklara da antibiyotik verilmelidir. İki yaşından büyük çocuklarda orta kulak iltihabı çift tarafta ise ve kulak ağrısı varsa antibiyotik tedavisi verilebilir. Orta kulak iltihabına ait belirtilerin şiddetli olmadığı vakalarda antibiyotik tedavisi geciktirilebilir veya antibiyotik tedavisi vermeksizin hasta izlenebilir.

    İki yaşına kadar olan çocuklarda antibiyotik tedavi süreci on gün olup , iki yaşından büyük çocuklarda ise tekrarlayan orta kulak iltihabı öyküsüde mevcut değilse tedavi süreci beş ile yedi gün arasında değişmektedir.

    Tedavide önerilen antibiyotik amoksisilindir. Alternatif olarak makrolid ve sefalasporinler kullanılabilir. Tedaviye 48 ile 72 saatte yanıt alınamayan vakalarda alternatif tedavi , amoksisilin-klavulonat ve diğer sefalosporinler önerilmektedir. Trimethoprim-sulfamektakzasol’un bu vakalarda kullanılması ise sınırlıdır.

    Topikal bitkisel ilaçların kullanımına ait sağlıklı veriler mevcut değildir.

    Kısa süreli antibiotik tedavisinin uygulamaya girmesi ile birlikte orta kulak iltihabı tedavisinde yeni ufukların açılacağı şüphesizdir.

  • ÖZGÜVEN EKSİKLİĞi

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞi

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ
       Hemen hemen hepimizin karşılaştığı bir durumdur özgüven eksikliği. 
    Bir çok anne-baba çocuğunun çok pasif olduğundan başkalarıyla konuşmaya çekindiğinden yakınır, kimi öğretmen bazı öğrencilerinin derste parmak kaldırmaya çekinmesinden bahseder, kimi çalışan patronuna karşı kendisini hep suçlu hissettiğini işinde başarılı olmadığını söyler, bazı kişiler ise sosyalleşememek ile ilgili bazı problemler yaşar. Tüm bu durumlar ve daha fazlası özgüven eksikliğinin bir işareti olabilir. Bu yazımızda özgüven eksikliğinin nedenleri, özgüven eksikliği yaşayan kişilerin neler hissettiği, düşünce kalıpları ve özgüven eksikliği ile başetme yolları üzerine konuşacağız.
    Özgüven Eksikliğinin Nedenleri Nelerdir?
        İnsanlar yaşamış olduğu denyimlerden mesajlar alırlar ve almış oldukları bu mesajlar düşünce sistemini oluşturur. Örneğin yapmış olduğu bir davranış sonucunda olumlu sonuç alan bir kişi bu durumla ilgili olumlu bir düşünce yapısı geliştirir ancak olumsuz bir sonuç  alan bir kişi ise olumsuz bir düşünce sistemi geliştirir.
       Bu düşünce sistemi geliştirme durumunu özgüven eksikliği ile bağdaştırdığımızda ise  ilk çocukluk dönemi deneyimlerimizin etkisini göreceğiz. Öyle ki bu dönemde oluşturmuş olduğumuz düşünce kalıpları sonraki dönemlerimizde bizi takip etmekte ve kurduğumuz yeni düşünce kalıplarına yön vermektedir.
       Çocukluk döneminde ebeveylerin anne-babalık görevlerini yerine getirmemesi  veya  anne-babanın çocuğunu redetmesi, çocukluk döneminde istismara uğramış olmak, yaş itibari ile ihtiyaç duyulan arkadaş grubuna dahil olamamak, çevredeki insanların olumsuz tutumlarına maruz kalmak, diğer insanlar tarafından önyargılı davranılan bir aile veya sosyal gruba dahil olmak, dahil olduğu aile veya sosyal grup tarafından dışlanıyor olmak, sevgi, şefkat, ilgi gibi duyguların eksikliğini yaşamak gibi durumlar özgüven eksikliğinin temellerini atmaktadır.
    Geçmiş Yaşamdaki Deneyimler
       Geçmiş, yaşamımızdaki önemli insanların bizlerle olduğu, onların bizi değerlendirdiği, yargıladığı, eleştirdiği , başkalarıyla karşılaştırdığı anlarla dolu bir zaman dilimidir.  Bizler  tüm bu bilgileri zihnimizde taşırız. Özgüven eksikliği yaşayan kişilerde zihinlerinde taşıdıkları bu karşılaştırma ve yargılar ile aynı bu kişiler gibi kendilerini yargılamaya ve karşılaştırmaya devam ederler. Örneğin oğlunun sürekli beceriksiz ve işe yaramaz biri olduğunu söyleyen bir babanın oğlu muhtemelen yaşamı boyunca yaptığı hatalarda kendisini babası gibi suçlayacak, kendi kendine işe yaramaz ve beceriksiz olduğunu hatırlatacaktır.  
       Böyle bir durum negatif bir kişisel algı oluştur ve özgüven eksikliğinin altında yatan temel düşünce formlarını oluşturur.
       Geçmiş ile ilgili başka bir konu ise çocukluk döneminde gelişmiş olan bu negatif düşünce formlarının çocuksu bir bakış açısıyla gelişmesidir. Çocukluk döneminde deneyimlenmiş olan olumsuz bir sonuç çocuksu bir bakış açısyla yanlış algılanıp, yanlış değerlendirildiği için yanlış değerlendirilmiş deneyimleri bize gerçekmiş gibi algılatabilir.Ve bizler hatalı algıları bugünümüze taşıyarak aynı sonuca ulaşacağımız düşüncesiyle özgüven eksikliği yaşıyor olabiliriz. Bu düşünceler belki yaşanmış olduğu döneme uygun olabilir ancak şuan bize yardımcı olmuyor ve zihnimiz tarafından benzer durumlar eskileriyle ilişkilendiriyor.
    Önyargılarımız
       Geçmiş yaşantımızdan elde etmiş olduğumuz olumsuz deneyimler ve bunlara bağlı gelişen olumsuz düşünceler zamanla kalıplaşarak sorgulanmaksızın kabul edilen önyargılara dönüşebilir. 
        Bu durumda iki süreç ortaya çıkar;
    1) Kişi kendi negatif düşüncesine uygun olan her türlü düşünce ve deneyimi göz önünde bulundururken, bu düşünceye ters düşen ve bu düşüncenin işlevsizliğini ispat eden her türlü düşünce ve sonucu görmezden gelir.
    2)Kişi deneyimlediği durum olumlu sonuçlansa dahi bu durumu çarpıtarak olumsuz bir sonuç elde edeceği düşüncesine bağlı kalır. Örneğin bir kişi arkadaşı tarafından görünüşü ile ilgili övgü aldığında  ‘Bu doğru değil beni iyi hissettirmek için böyle söylüyor’ diye düşünebilir.

       Özgüven eksikliği sürecinde geçmiş yaşantımızdaki deneyimlerimiz ile önyargılarımız işbirliği yaparak beklediğimiz olumsuz sonuçlara dikkatimizi çeker, olumsuz durumların aynı koşullarda hep var olacağına bizi inandırarak  bizleri geri planda tutar. Bu durumda kişi asıl gerçeği göremez ve kendi zihninde kurduğu asılsız sonuçlara dayanarak kendisini yargılar.

    Yaşam Kuralları
       Geçmiş yaşantımızdaki deneyimlerimiz yaşamsal zorluklarla başedebilmemiz için kurallar oluşturur. Zihin geçmişteki olumsuz deneyimi haklı ve her zaman aynısı olacak şeklinde kodladığı için kişi buna göre kural oluşturacak. Mesela ‘başarısız olmaktansa hiç denememek daha iyidir’ gibi bir yaşam kaidesi olan bir kişi attığı her adımda olumsuz sonuç elde edeceğine inanadığından dolayı asla yeni bir adım atmayacaktır. Böylece geçmişten gelen düşüncelerini pekiştirecektir. 

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ YAŞAYAN KİŞİLER NASIL HİSSEDER ?
       Özgüven eksikliği yaşayan kişiler genellikle korku ve kaygı içindedirler. kendilerinde bir sorun olduğunu düşünürler ve diğer insanların sürekli onları izlediği, kendilerininde sürekli aptalca şeyler yaptıkları inancındadırlar.
       Kendilerinin değersiz olduğu  ve sevilmeye layık olmadıkları düşüncesindelerdir. Bu düşüncelerle kendilerini utanmış,küçümsenmiş,depresif  ve çaresiz hissedebilirler.
       Sosyalleşmekte zorluk yaşarlar. Bu kişiler başkalarının kendileriyle dalga geçeceği, reddedilecekleri, kendilerine saygı duyulmayacağı ve diğer kişilerin kendisinden daha üstün olduğu düşüncesindedir. Bu nedenle zihinlerindeki bu düşüncelerin gerçekleşmesini sağlayacak bulgular ararlar. Oldukça kırılgan ve hassas duygulara sahiptirler. Zihinlerindeki bu negatif düşüncelerden dolayıda sosyal ortamlara girmekten çekinirler.
        Özgüven eksikliği yaşayan kişilerin tecrübe ettiği bir diğer duygu ise kendilerini hep eksik hissetmeleridir. Kendilerini sürekli başkaları ile kıyaslarlar  ve kendi eksik yönlerine odaklanırlar. 
       Duygularını paylaşmak istemezler. Reddedilmekten veya başkalarını üzmekten korktukları için duygularını bastırabilirler. Bu nedenlede pasif kalmayı tercih ederler.

      
       Genel olarak baktığımızda özgüve eksikliği geçmişimizden ve çocukluk tecrübelerimizden başlayarak gelişen düşünce kalıplarımızın, önyargılarımızın ve yaşam kaidelerimizin bir sonucu olarak bugünümüzde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Varlığı ile bizleri yorucu duygu ve durumlarla karşı karşıya bırakıyor. Yaşam kalitemizi azaltıyor.

       Peki özgüven eksikliği ile nasıl başedebiliriz ?
     Bu süreci yoğun ve yaşamsal aktivitelerimizi işlevsizleştirecek bir şekilde deneyimliyorsak bir uzman yardımına başvurmamız süreci daha verimli atlatabilmemiz açısından faydalı olacaktır.

     Bunun dışında bu süreci aşabilmek için ;
    1) Kendinize karşı yönelttiğimiz eleştirel düşünceleri tekrar değerlendirebiliriz. Bu eleştirel düşünceler gerçekten bize mi ait yoksa başkası tarafından bize yöneltilmiş bir düşünce mi ?
    2)Becerilerimize ve başarılarımıza odaklanarak kendinize karşı geliştirmiş olduğunuz önyargılarımızı kırabiliriz.
    3)Bizi hep aynı olumsuz döngü içerisinde tutatan yaşam kaidelerimizi değiştirebiliriz. Çünkü aynı davranışlarla aynı sonuçlara ulaşacağımız bir gerçek.
    4)Geçmiş deneyimlerimizi yeniden değerlendirip bugünle arasındaki farkı keşfedebiliriz.

    Unutmayalım;
    Kendisiyle savaşan insan değerli insandır. (Jackson Brown)
    Şimdi ise olumsuz düşüncelerimizle savaşma zamanı…

    Aile Danışmanı Psikolog
     Büşra Epözdemir