Yazar: C8H

  • Çocuklarda hashimato tiroiditi

    Çocuklarda hashimato tiroiditi

    ÇOCUKLARDA HASHİMATO TİROİDİTİ

    İlk kez 1912 yılında Hashimato tarafından tarif edilen bu hastalığın yaklaşık 40 yıl sonra aslında otoimmün bir bozukluk sonucu oluştuğu, yani vücudun bağışıklık sisteminin bir hastalığı olduğu bulunmuştur. Tiroid dokusuna karşı gelişmiş olan tiroid antikorlarının yükselmesi ile karakterize bir durumdur.

    Kızlarda, erkeklere göre çok daha sık görülen bu hastalık çocukluk yaş grubunda en fazla ergenliğin erken ve orta dönemlerinde görülür. Dört yaş altındaki çocuklarda çok nadir görülür. Adölesan dönemindeki guatr nedenlerinin % 40’ı Hashimato tiroiditidir. Bağışıklık sistemini ilgilendiren bir hastalık olduğundan diğer bazı hastalıklarla birlikte olma ihtimali yüksektir. Örneğin Tip 1 Diyabetes Mellitus dediğimiz çocuklardaki insülin bağımlı şeker hastalığında Hashimato Tiroiditi %20 oranında görülmektedir. Ayrıca hipoparatiroidi, böbrek üstü bezi yetmezliği gibi durumlarda da Hashimato tiroiditi daha sık görülür.

    Hastalığın oluş nedenlerine baktığımızda genetik nedenler ve genetik olmayan nedenleri görmekteyiz. Hashimato tiroiditinin çocukluk çağında spesifik bir kalıtımı tanımlanmamış olsada bu hastalığın ailesel olduğuna dair kuvvetli bulgular bulunmaktadır. Bu hastaların birinci derece akrabalarının yaklaşık yarısında tiroid antikorları pozitif bulunmaktadır. Bu da ailesel bir kalıtımın varlığını düşündürmektedir. Hastalığın genetik tabanlı olmayan nedenlerine baktığımızda; östrojen hormonu, stres, doğum ağırlığı, beslenme durumu gibi endojen faktörler ile iyot alımı gibi eksojen faktörler de sorumlu tutulmaktadır. Japonya ve Amerika gibi iyot alımının yüksek olduğu yerlerde hastalık sıklığının arttığı saptanmıştır. İyot eksikliği olan bölgelerde iyot desteği sağlanması, bu bölgelerde hastalık sıklığının 3 kat artmasına neden olmuştur. Diyette fazla miktarda iyot almak tiroid bezine karşı gelişen bağışıklığı arttırmaktadır.

    Klinik Bulgular:

    Hashimato tiroiditinin çocukluk ve adölesan yaş grubundaki ilk bulguları tamamen normal çalışan bir tiroid hormon düzeyi şeklinde olabileceği gibi hipotiroidi (tiroid bezinin az çalışması) veya hipertiroidi (tiroid bezinin çok çalışması) şeklinde olabilir. Genellikle hastalar boyunda şişlik nedeniyle doktora başvururlar. Guatrın büyüklüğü değişken olup, küçük ya da büyük olabilir. Elle bakıldığında genellikle lastik kıvamında, yüzeyi düzensiz ve ağrısızdır. Tiroid dokusu içinde bir ya da daha fazla nodul gelişmiş olabilir ki bu yüzden bu hastalara mutlaka belli aralıklarla tiroid ultrasonu yapılmalıdır.

    Çocukluk çağında görülen Hashimato tiroiditinde eğer tiroid bezi az çalışıyorsa yani hipotiroidi varsa büyüme geriliği ve okul performansında azalma görülebilir.

    Tanı:

    Hashimato tiroiditinde tanı, tiroid antikorları olan Anti TPO ve AntiTg’nin kanda bakılması ile konur. Olguların % 20-50’sinde AntiTg yüksek bulunurken, %90 olguda Anti TPO yüksek bulunur. Bu antikorlar yüksek bulunursa tiroid hormonlarına (Serbest T3, serbestT4 ve TSH) bakılmalıdır. Ayrıca, tiroid ultrasonunda tipik olarak tiroid bezinin görüntüsü homojen olması gerekirken, heterojen- yamalı bir görünüm arz eder.

    Tedavi:

    Hashimato tiroiditli hastalarda eğer aşikar hipotiroidi varsa mutlaka tedavi edilmelidir. Tiroid fonksiyonları normal olan vakalarda ise ilaç vermeye gerek yoktur ancak belli aralıklarla tiroid hormon düzeylerine bakılarak gerek olursa ilaç başlanabilir. Yılda bir kez tiroid ultrasonu ile nodül varlığı denetlenmeli ve eğer nodül 1 cm’in üzerine çıkarsa ince iğne aspirasyon biopsisi ile nodülün yapısı değerlendirilmelidir. Cerrahi, tiroid hormon tedavisine yanıt alınamayan, büyük ve bası bulguları olan guatrlarda tedavi seçeneğidir.

    Doç.Dr.Ergun ÇETİNKAYA

    Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı

  • KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kıskançlık duygusu, her insanın yaradılışında vardır. Bu duygunun

    varlığı kişinin gelişiminde etkili olduğu kadar, aşırı uyarılmıs olması

    halinde de yaşamı zora sokar. Hele ki bu bir çocuksa yaşam daha da zor

    bir hal alır.

    Anne-babaların bilmesi gereken en önemli şey ‘kardeş kıskançlığı’nın

    doğal, evrensel ve beklenen bir durum olduğudur. Bu durum karşısında

    paniğe kapılmak oldukça yanlış bir davranış olacaktır. Anne-baba ne

    kadar rahat olursa çocukta bu dönemi bir o kadar rahat atlatır.

    Kıskançlığın en büyük nedeni ; büyük kardeşin en değerli varlığı olan

    anne ve babasını, kardeşiyle paylaşmasıdır. Fakat kıskançlık sadece

    büyük çocukta ortaya çıkan bir durum değildir. Küçük kardeş büyüdükçe,

    büyük kardeşin becerileri karşısında kendini yetersiz hissedebilir ve ona

    tanınan ayrıcalıklar olduğunu düşünerek kıskançlık duymaya başlar.

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI KARŞISINDA ANNE – BABA

    TUTUMLARI NASIL OLMALIDIR ?

    – Anne-babalar çocuklarına eşit davrandıklarında kıskançlık tetiklenir.

    Önemli olan eşit davranmak değil ‘adil’ davranmaktır. Çünkü her

    çocuk birbirinden farklıdır. Eşit zaman ayırmak yerine çocuğa

    gereksinimine göre zaman ayırmak gerekir. Sevginizin eşit olduğunu

    göstermek yerine, her çocuğa sadece kendine özel sevgi duyulduğunu

    göstermek doğru olacaktır.

    – Anne- babasının kendine adil davranmadığını hisseden çocuk, anne-

    babasına karşı güvenini yitirirse, kıskançlığın asıl tetikçisi

    ‘güvensizlik’ olur.

    – Bir kardeşin, aileden birine benzetiliyor olması ve bunun dile

    getirilmesi diğer kardeşin kendini dışlanmış hissetmesine sebep olur

    ve bu da kıskançlığı tetikler.

    – Ebeveynlerin doğal olmayan davranışları kıskançlığa sebep olur.

    Örneğin kardeşi dünyaya gelen bir çocuğun annesi hastaneden

    gelirken yanında bir hediyeyle gelir ve ‘ Bunu sana kardeşin hediye

    olarak getirdi’ derse, çocuk bir bebeğin hediye alıp getiremeyeceğini

    bilecek yaşta ise, bu duruma şaşırır ve anne-babasına güveni sarsılır.

    Kardeş kıskançlığı oluşturmak istemeyen ebeveynler çocuklarına

    karşı gerçekçi ve doğal davranmalıdırlar. Yapmacık davranışlar

    çocuğu kaygılandırır, kaygı ise kıskançlığa sebep olur.

    – Bazı durumlarda kardeş kıskançlığı tehlikeli bir hal alabilir ve çocuk

    kardeşine zarar vermeye çalışabilir. Bu gibi durumlarda onları ayrı

    tutmaya çalışmak yanlış bir davranış olacaktır. Kardeşleri mümkün

    oldukça bir arada tutmaya çalışmalı fakat bunu yaparken göz önünde

    olmalarına dikkat edilmelidir. Çocuğun kardeşine zarar vermesi gibi

    bir durumda ebeveynler yeterince net ama sert olmayan bir tavırla

    çocuğu uyarmalıdır. Büyük çocuğa karşı suçluluk hisseden, yeterince

    net sınırlar koyamayan ebeveynler bebeğin zarar görmesine sebep

    olabilir.

    – Küçük kardeşle ilgili işlerde, çocuğunuzdan yardım istemeniz faydalı

    bir hareket olacaktır. Fakat bunu yaparken çocuğunuza ‘sen abi/abla

    oldun’ gibi sözler söylenmemeli, çocuğa ‘çocuk’ olduğu

    unutturulmamalıdır.

    – Çocuğunuzla kardeşi olmadan önce yaptığınız şeyleri yapmaya

    devam ederseniz yaşanan kıskançlığı en aza indirebilirsiniz.

    – Kardeşi dünyaya geldiğinde çocuğun evdeki düzeni mümkün oldukça

    bozulmamalıdır. En önemlisi önceden çocuğunuza nasıl

    davranıyorsanız öyle davranmaya devam etmenizdir. Aşırı

    davranışlar sergilemeniz, ‘seni daha çok seviyorum’ ‘kardeşin çok

    yaramaz sen çok uslusun’ gibi aşırı sözler çocuğa hem yapmacık

    gelir hem de kardeşler arası yakınlaşmayı engeller.

    Ebeveynlerin üzerine düşen en önemli görev ‘doğal davranmak’tır.

    Ebeveylerin çocuğu kaygılı davranışlarını telaşa vermeden, sakince

    dinlemesi ve doğal davranmaya devam etmesi, çocukta kaygıların

    yersiz olduğu izlenimini uyandırır. Yani çocuk her şeyin yolunda

    olduğunu düşünmeye başlarsa kıskançlık başlamadan sönmüş

    olur.Örneğin kardeşi dünyaya gelen çocuk artık eskisi kadar anne-

    babası tarafından sevilmeyeceğini düşünmeye başlarsa bu kıskançlık

    için yetecek bir cümledir. Ancak anne-baba kendi istifini hiç

    bozmadan hem yeni kardeşi sever, hem de kıskançlık başlayacak

    olan çocuğun kendisini sevmeye devam ederse, çocuğun kıskançlık

    davranışlarından etkilenmeden anne- baba yaşamlarına devam

    ederlerse, çocuk normalleşir. Aslolan çocuğun anne-baba ve evdeki

    bireylerin sevgisini kaybedeceğine karşı kaygılanmasıdır. Kaygının

    ortadan kalkmasının çözümü ise doğal ve rahat davranmaktır.

    Çocuğunuzun durumunun tüm bunlardan daha kötü olduğunu

    düşünüyorsanız mutlaka bir uzmana danışılmalısınızdır.

    Unutmayın Kardeş kıskanlığı geçici bir süreçtir. Onlar ‘kardeştir’ ve

    aslında birbirlerini çok severler.

  • Melatonin hormonu

    Melatonin hormonu

    KARANLIKLAR HORMONU-MELATONİN

    Melatonin hormonu beynimizin orta kısımlarında bulunan pineal bez tarafından salgılanan bir hormondur. Bu hormonun üretimi ve salınımı karanlık ile başlar ve aydınlık ile sona erer. Gece saat 23.00 ile 05.00 arasında salgılanan bu hormon 02.00-04.00 arasında en yüksek değerlerine ulaşır. Aydınlık döneminin uzaması veya aniden ışığa çıkılması melatonin üretimini durdurur. Hücrelerimizi yenileyici, bağışıklık sistemini düzenleyici, vücudumuzun biyolojik ritmini ayarlayıcı, anti-oksidan, yaşlanmayı geciktirici özellikleri olan melatonin hormonu gece salgınlandığı için “karanlıklar hormonu” olarak da bilinir. Büyüme hormonunu arttırıcı ve ergenliği başlatıcı özellikleri de vardır. Işık, melatonin salınımını engeller. Görme engelli kişilerde kanser olma riskinin diğer kişilere oranla çok daha az olmasının sebebi görme engellilerde melatonin hormonunun fazla olmasına bağlanmaktadır.

    Melatonin hormonu yeterince salgılanamazsa; Vücut direncimiz düşer, çünkü hücrelerimiz yeterince yenilenemez. Vücudumuzun biyolojik saati korunup, ritmi ayarlanamaz ve jetlag diye tanımlanan ve genellikle uzun süreli uçak yolculuklarından sonra görülen klinik bulgular ortaya çıkar. Bunlar; uykusuzluk, yorgunluk hissi, iştahsızlık, hazımsızlık, zihinsel ve fiziksel performans kaybı, reaksiyon zamanında uzama, hafızada azalma gibi bulgulardır.

    Gecelerimizi aydınlatan ışığın mazisine bakacak olursak bundan yaklaşık 250bin yıl önce ateşin keşfini, 5000 yıl önce kandilin icadını, 1700 lü yıllarda gaz lambalarını ve nihayet son 180 yılda elektriğin keşfini görmek mümkün. Ondan sonrası, geceleri her yerin ışıl ışıl gündüz gibi olması ve farkında olmadan melatonin hormonunu azaltmamız geliyor.

    Depresyonda da melatonin hormonu azalır, dolayısıyla depresyon tedavisinde kullanılan birçok ilaç melatonin seviyesini arttırarak etki eder.

    Daha fazla melatonin için neler yapmalıyız:

    Karanlıkta uyumalıyız.

    Uyurken mutlaka kullanmak gerekiyorsa solgun ve kırmızı ışık tercih edilmeli

    Tv karşısında uyuklamamalı

    Düzenli ve yeterli uyku çok önemli

    Mümkünse gece çalışmalarını gündüze kaydırmalı

    Stres, üzüntü, öfkeden uzak durmalı

    Alkol, sigara, kahve, fazla çay tüketilmemeli, uykudan önce egzersiz yapmamalı

    Hangi gıdalarda melatonin var?

    Vişne, lahana, badem, fındık, yer fıstığı, kızılcık, Papatya çayı, anason-rezene çayı, Soya fasulyesi, ton balığı (bu gıdaları akşam saatlerinde almak daha faydalı)

    Melatonin ilaç olarak alınabilir mi?

    Melatonin ilaç olarak özellikle jetlag için kullanılmakta. Bilinçsiz ve düzensiz kullanımı hiçbir şekilde tavsiye edilmez. Nedeni sadece geceleri yükselen bir hormon olması nedeniyle yüksek olmaması gereken gündüz saatlerinde kan düzeyini yükseltecek şekilde ilaç alımınının yarar yerine zarar vermesidir. Dolayısıyla doğal yollarla vücudun kendi salgısını arttıracak davranış kalıplarına geçilmesi daha uygun olur.

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

  • OKULA UYUM SÜRECİ

    OKULA UYUM SÜRECİ

    Her yeni eğitim ve öğretim yılının başlaması ile birlikte

    çocuklar ve aileler için zorlu bir dönem başlar. Bu süreçte

    Öğrencilerimizin okula başladıkları ilk günlerinde uyum

    süreçlerini kolaylaştırmak için, hazırladığımız bülten

    doğrultusunda ve iletişim içinde bulunarak Rehberlik ve

    Psikolojik Danışmanlık Bölümü olarak sizlerle işbirliği içinde

    onlara destek olacağız.

    Özellikle tatil dönemlerinden sonra çocuklar okuldan uzak

    kalmakla birlikte ev ortamına ve ebeveynlerine alışmış olur.

    Tekrar okula alışması zaman alan bir süreçtir.

    Alışma sürecinde çocuklar güne ‘Bugün okul var mı?’ ‘ Okula

    gitmek istemiyorum.’ gibi cümlelerle başlayabilir. Okulun

    kapısına gelindiğinde çocuk ebeveynden ayrılmamak için

    şiddetli ağlamalara başvurup eve geri dönmek için her türlü

    yöntemi deneyebilir. Bu gibi durumlarda siz ebeveynlerin sakin

    kalmaya calışmaları çocuğunuzun okula alışmasında birinci

    basamaktır. Bu süreçte anne-baba kaygılı davranırsa çocukta da

    kaygı oluşur. Çocuktan ayrılırken ona suçlu gözlerle bakmak

    yerine güler yüzlü ve neşeli bir tavır sergilenmelidir.

    KARARLI OLUN

    Çocuğunuzu okula getirdiğinizde ağlarsa onu tekrar eve

    götürmek büyük bir hata olacaktır. Bir süre sonra çocuk bunu

    alışlanlık haline getirerek gözyaşlarını kullanmaya başlar. Eğer

    sabahtan okula gelmek istemiyorsa ve evden çıkmadıysanız bir

    seferliğine o günü evde geçirin. Fakat okulda yapılan aktivileri

    evde yapmak isterse onunla hiç birini yapmayın. Tüm elektronik

    aletlerden çocuğunuzu uzak tutar ve oldukça kararlı davranıp

    günü mümkün olduğu kadar az aktiviteyle geçirirseniz

    çocuğunuz okulda geçirdiği kaliteli zamanla evdeki durumu

    kıyaslayıp sizi fazla zormalamadan okula kendisi gitmek

    isteyecektir.

    VERDİĞİNİZ SÖZLERİ TUTUN

    Güven duygusu çocuk ve ebeveyn arasında ki en önemli bağdır.

    Çocuğunuza onu okuldan alacağınız zamanı günün başında

    söylemeniz ve tam zamanında okuldan almanız önemli bir

    ayrıntıdır.

    Onu sınıfa bıraktığınızda geri döneceğinizi bilsin. Sınıftan kısa

    sürelerle çıkıp geri dönerek her zaman geri döneceğinizi

    öğrenmesini sağlayacaksınız. Böylece sizden ayrı kalacağı süre

    gittikçe uzayacak ve bir gün sınıfta tek başına kalacak.

    Alışana kadar okula her gün aynı kişinin bırakması da başka bir

    detay. Başka kişiler bıraktığında ne yazık ki aynı ağlama

    sürecine geri dönülebilmesi mümkün.

    Sınıfta ona eşlik ediyorsanız, geride durun. Müdahil olmadan,

    her şeyi öğretmeniyle yapmasına fırsat verin. Sınıftan gizlice

    kaçmayın; öğretmeni, ebeveynin kaybolması ile

    ilişkilendirebilir. Yanınıza geldiğinde oynamayın, arkadaşları ve

    öğretmeni ile olması için teşvik edin. Oyuna dahil

    olmadığınızda bir süre sonra öğretmenine geri dönecektir.

    ONUNLA SOHBET EDİN

    Çocuğunuz okula gitmeden önce orada olacaklarla ilgili ona

    bilgi verin. Edineceği arkadaşlardan, oynayacağı oyuncaklardan

    ve öğreneceği bilgilerden bahsedin.

    Çocuğunuz okuldan geldiğinde neler yaptığını, gününün nasıl

    geçtiğini, neler öğrendiğini sorun . Okulla ilgili mümkün

    oldukça keyifli ve uzun sohbetlerde bulunun.

    Tüm bunlara ek olarak sevdiği bir oyuncakla okula gelmesi

    alışma sürecinde faydalı olacaktır.

    Kıyafetlerini ve çantasını akşamdan birlikte hazırlamanız hem

    sabah oluşacak karşmasayı önler hem de çocuğunuz özenle

    hazırlanırsa okula gitmekte hevesli olur.

    Hafta sonu tatilinde okuldan uzaklaştığı için bir gezinti sırasında

    okulun önünden geçmek, o civarda dolanmakta faydalı

    etkenlerden birisidir.

    Unutmayın okula uyum süreci kararlı olunduğunda kolay ve

    hızlı bir şekilde gelişir. Çocuğunuz her ağladığında kapıdan

    dönerseniz bu süreç hem onun hem de sizler açısından oldukça

    zor bir durum haline dönüşür. Henüz yaşlarının çok küçük

    olduğunu düşünerek okula düzensiz getirilen çocuklar ileride

    kuralsız birer yetişkine dönüşebilir. Okul hayatlarının ilk

    döneminde nasıl başlarsanız çocuğunuzun alışkanlıkları öyle

    devam edecektir.

    Uyum sürecinin uzaması ya da ailenin başa çıkamadığı bir

    durumun oluşması halinde sınıf öğretmeni ve Rehberlik ve

    Psikolojik Danışmanlık Birimi ile iletişime girilmeli, işbirliği

    içinde çalışılmalı ve çocuğun okula gelmek istememesinin

    gerçek nedenleri araştırılmalıdır.

    Hepimize sağlıklı, mutlu ve başarılı bir yıl diliyoruz.

  • Çocuklarda göğüs ağrısı

    Çocuklarda Göğüs Ağrısı

    Prof. Dr. Gülendam Koçak

    Çocuk Kalp Hastalıkları Uzmanı

    Göğüs ağrısı çocuklarda sık görülen ve çoğu zaman ailede endişeye yol açan bir durumdur. Bunun nedeni göğüs ağrısının yetişkinlerde ani ölüme yol açabilen ciddi kalp hastalıklarının bir işareti olmasıdır. Bu nedenle göğüs ağrısı nedeniyle polikliniğe getirilen hasta çocuk pediatrik kardiyolojiye yönlendirilir. Aslında çocukluk çağı göğüs ağrılarının nedenleri araştırıldığında kalp hastalıklarının nispeten az bir kısmını oluşturduğu görülmektedir. Buna rağmen ağrıların en ciddi nedeninin kalp hastalıkları olması nedeniyle hastanın titiz bir şekilde değerlendirilmesi ve göğüs ağrısına yol açabilecek tüm hastalıkların araştırılması gerekir.

    Göğüs ağrısı, göğüs kafesinde bulunan tüm organlardan köken alabilir. Bunlar arasında başlıca kalp, akciğerler, göğüs kafesini oluşturan kaslar ve kemik yapılar, eklemler ve yemek borusu sayılabilir. Bunların yanı sıra psikolojik nedenlerle oluşan göğüs ağrıları da nadir değildir.

    Göğüs ağrısı kız ve erkek çocuklarda eşit sıklıkta görülür. Genellikle 12-14 yaşlarında sık olmakla birlikte, 4 yaşında bile yakınması olan çocuklar olabilir. On iki yaş altındaki çocuklarda kalp-akciğer hastalıkları, 12 yaşın üzerinde ise psikolojik nedenler ön plana çıkar. Kız çocuklarda psikolojik nedenler, erkek çocuklarda ise spor yaralanmalarına bağlı göğüs kafesi zedelenmeleri daha sık görülür.

    Çocuklarda göğüs ağrısı genellikle uzun süreli ve tekrarlayıcıdır. Hastaların % 45-70’inde ağrının uzun süredir olduğu, yaklaşık % 20’sinde ise ağrının en az üç yıldır devam ettiği görülmüştür.

    Göğüs ağrısı olan çocuğu değerlendirirken şu durumlar göz önünde bulundurulmalıdır. Göğüs ağrısının ne zamandır olduğu, hangi sıklıkta ortaya çıktığı, hangi durumlarda arttığı-azaldığı, süresi, yeri, yayılımı, ağrının özelliği ve şiddeti önemlidir. Bu sorular ağrının nereden kaynaklandığını bulmamızda yol göstericidir. Yemek yemekle, vücut pozisyonuyla ve egzersizle ilişkisi de önemli ipuçları verir. Göğüs ağrısına eşlik eden bulgular, ağrının çocuğun günlük hayatına ve aktivitesine ne ölçüde etki ettiği önemlidir. Aile öyküsü özellikle yakın akrabalarda ani ölüm, erken yaşta geçirilen kalp krizi yönünden araştırılmalıdır. Çocukta psikolojik bozukluğa yol açabilecek anne-baba ayrılığı, taşınma, okul başarısızlığı, olumsuz arkadaşlık ilişkileri öğrenilmelidir. Çocuğun katıldığı sportif aktiviteler, oyunlar ve geçirilmiş fiziksel kazalar ağrılara yol açmış olabilir. Öykü alındıktan sonra kalp-akciğer sistemi başta olmak üzere dikkatli bir fizik muayene yapılmalıdır.

    Öykü ve fizik incelemeden edinilen bilgilere göre ağrının hangi sistemden kaynaklandığına dair ön fikir edinilebilir.

    Kalp-Damar Hastalıklarından Kaynaklanan Göğüs Ağrıları

    Çocuklarda göğüs ağrılarının yaklaşık % 4-6’sını kalp-damar hastalıkları oluşturur. Nadir olmasına rağmen kalp hastalıkları kötü seyirli olabilecekleri için çok önemlidir. Bilinen bir kalp hastalığı olan çocuklarda, egzersizle ortaya çıkan göğüs ağrılarında, göğsün ortasında olup ezici tarzda ve boyuna/sol kola yayılan göğüs ağrılarında, çarpıntı, bayılma, baş dönmesi, çabuk yorulma yakınmaları olan çocuklarda kalp hastalıklarından şüphe edilmelidir. Fizik incelemesinde ritim bozukluğu, çarpıntı, hipotansiyon, hipertansiyon, anormal kalp sesi, üfürüm saptanan hastalarda kalp hastalıkları üzerinde durulmalıdır. Sendromik (Down, Marfan, Turner..) bir görüntüsü olan hastada kardiyak bir neden olasıdır.

    Kalp hastalıklarında genellikle kalpte bir üfürüm duyulur. Kalp hastalığına bağlı üfürümlerin masum üfürümlerden ayırtedilmesi son derece önemlidir. Çünkü masum üfürümler sağlıklı çocukların yaklaşık % 40’ında duyulan, kalp hastalığından kaynaklanmayan üfürümlerdir. Kalp hastalığı düşünülen çocuklarda EKG ve akciğer grafisi değerlendirilmelidir. Pediatrik kardiyoloji konsültasyonu bu grup hastalarda tanının kesinleştirilmesi ve takibin yapılabilmesi açısından gereklidir.

    Akciğer Hastalıklarından Kaynaklanan Göğüs Ağrıları

    Göğüs ağrılarının özellikle 12 yaşından küçük çocuklarda en sık nedenlerinden biri akciğer hastalıklarıdır (% 12-21). Akciğer hastalıklarında dinleme bulguları ve akciğer grafisi tanıda çok yardımcıdır. Astım, egzema, egzersizle ortaya çıkan göğüs ağrısı-nefes darlığı-öksürük-hışıltı yakınmaları olan hastalarda alerjik hava yolları araştırılmalıdır. Akciğer enfeksiyonlarında (zatürre vb) göğüs ağrısı görülebilir. Bu hastalarda ateş, öksürük yakınmaları çoğu zaman göğüs ağrısına eşlik eder. Öksürük, nefes darlığı, hışıltılı solunum, balgam, morarma olan hastalarda akciğer hastalıkları üzerinde durulmalıdır.

    Sindirim Sisteminden Kaynaklanan Göğüs Ağrıları

    Göğüs ağrısı ile başvuran çocukların % 4-7’sinde göğüs ağrısının nedeni sindirim sistemi hastalıklarıdır. Özellikle gastrit ve reflü hastalığına bağlı ağrılar çocuk tarafından göğüs ağrısı gibi algılanabilir. Bu durumlarda ağrı yemekle ilişkilidir; bazı durumlarda yemekle birlikte ortaya çıkar, bazı durumlarda ise açlık sonucu gelişir. Yine yemek sonrası sırtüstü yatınca ortaya çıkan ağrı reflüyü düşündürmelidir. Mide ülseri, gastrit ve reflü durumlarında antiasit tedavi ile yakınmalar düzelebilir. Yemekten sonra ağrı, sırt üstü yatarken artan ağrı, karın ağrısı öyküsü bulunan hastalarda sindirim sistemi rahatsızlıkları düşünülmelidir.

    Kas-İskelet Sisteminden Kaynaklanan Göğüs Ağrıları

    Göğüs kafesi kemiklerinin ön göğüs kemiği ile birleşim yerinde ağrı (kostokondrit) özellikle kız çocuklarında görülür. Ağrı genellikle göğüs kemiğinin üst kısımlarındadır. Çoğu zaman tek taraflıdır ve ağrılı bölgeye bastırmakla ağrı artar. Ağrı keskin, batıcı karakterdedir ve derin nefes almakla artar. Birkaç saniye-dakika sürebilir. Kazalar (çarpma, düşme) veya sportif faaliyetler sırasında göğüs duvarında oluşan zedelenmeler göğüs ağrısına yol açabilir, bu gibi durumlarda öykü tanıda çok yardımcıdır. Özellikle iyi ısınma hareketleri yapmadan başlanan oyun ve egzersizlerde kas iskelet sisteminde zedelenme sıklıkla görülür.

    Psikiyatrik nedenler

    Çocuklarda göğüs ağrılarının % 5-17’sini psikolojik nedenler oluşturur. Genellikle çocukta strese yol açan anne-baba ayrılığı, yakınlardan birinin ölümü, okul başarısızlığı, arkadaş baskısı gibi bir neden söz konusudur. Sıklıkla birlikte depresyon bulguları vardır. Aile veya yakınlardan birinin kalp krizi geçirmesi de çocuklarda psikolojik kökenli göğüs ağrılarına yol açabilir. Çocuk istismarının da çocukta psikolojik göğüs ağrılarının bir nedeni olduğu unutulmamalıdır. Bu gibi durumlarda çocuk psikiyatrisinden destek alınmalıdır.

    Nedeni Bilinemeyen Ağrılar

    Çocuklarda görülen göğüs ağrılarının bir kısmında en ileri tetkikler yapılsa bile ağrının nedeni bulunamaz. Bu hastalarda neden gösterilemezse bile büyük olasılıkla kas-iskelet sisteminden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu ağrılar keskin karakterdedir ve derin nefes almakla artar. Hasta ağrı geçinceye kadar derin nefes almaktan kaçınır. Çocuk ağrıyı iğne batması veya bıçak girmesi şeklinde tarif eder. Ağrı birkaç saniye-dakika sürebilir. Ağrının yerleşimi genellikle göğsün ortasında veya sol meme başının altındadır. Bu ağrılar çoğu zaman çocuk büyüdükçe azalır veya kaybolur. Çok kısa süreli oldukları için ağrı kesici kullanılmasına gerek yoktur.

    Tetkik Gerekir mi?

    Çoğu zaman iyi bir öykü ve fizik inceleme ile ciddi bir hastalık olup olmadığı anlaşılabilir. Pek çok hastada EKG ve akciğer grafisi dışında ek tetkik gerekmez. Şüphe edilen durumlarda ekokardiyografi ve ileri tetkiklerle kalp-damar hastalıkları araştırılmalıdır.

    Nasıl Tedavi Edilir?

    Göğüs ağrısında ağrıya yol açan hastalık tespit edilerek tedavi edilir. Kas iskelet sistemine ait göğüs ağrılarında tedavi edilebilir bir neden yoksa aileye bilgi verilmesi yeterli olabilir. Gerekirse hafif ağrı kesiciler önerilebilir ama genellikle ağrı hafif ve kısa süreli olduğu için buna gerek kalmaz. Kalp, akciğer, sindirim sistemi ve psikolojik nedenlerden kaynaklanan ağrılarda hasta çocuk mutlaka uzman hekim tarafından takip ve tedavi edilmelidir.

  • ÇOCUKLARDA SOSYAL ANKSİYETE

    ÇOCUKLARDA SOSYAL ANKSİYETE

    Sosyal anksiyete ; sosyal ortamlarda, özellikle performans gerektiren

    durumlarda kişinin aşağılanıp utandırılacağı korkusunu duyması durumu olarak

    tanımlanmaktadır. Sosyal anksiyete sosyal fobi olarak da bilinir. Sosyal

    anksiyetesi olan çocuklar toplum içerisindeyken yaptıkları her harekette ''

    Acaba insanlar benim için ne düşünüyor?'' düşüncesiyle yaşarlar . Bu sebepten

    dolayı sosyal anksiyetesi olan çocuklar grup aktiviteleri, toplum içinde

    konuşmak, toplum içinde yemek yemek, öğretmenine soru sormak,

    arkadaşlarıyla oyun oynamak gibi durumlardan kaçınırlar.

    Sosyal anksiyetesi olan çocuk bu davranışları sergilerken ebeveynler bu

    durumlardan rahatsızlık duymayabilir aksine çocuklarının uslu ve sakin birer

    birey olduğunu düşünebilirler. Sosyal anksiyetesi olan çocuklar bu davranışları

    sergilerken ''Ben onlar gibi değilim'', ''Arkadaşlarımın oynadıkları oyunlardan

    keyif almıyorum'' gibi cümleler sarf edebilirler. Bu cümleler onların savunma

    mekanizmalarıdır. Halbuki gerçek sebep çocuğun gülünç duruma düşmekten

    korkmasıdır. Böyle bir durumla karşılaşıldığında dikkatli olunmalı ve sosyal

    ankisyete ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

    Sosyal anksiyetenin oluşmasının birçok sebebi vardır. Anne veya baba kaçıngan

    çekingen tipte kişiler ise genetik olabilir veya bu durum sonradan öğrenilebilir.

    Anne ve babanın çekingen davranışları sosyal anksiyeteyi destekler. Aşırı kaygılı

    ebeveyn olma durumu da çocukta sosyal anksiyeteyi oluşturur, aile sosyal

    kaygıya izin verirse çocuk bu fobiyi daha fazla büyütebilir.

    Sosyal anksiyeteye müdahale edilmediği taktirde ilerde kişinin yaşamında

    birçok olumsuz duruma yol açabilir. Bunlar;

    -okulda başarısızlık

    -arkadaşlık kuramama

    -iş hayatında kısıtlılık

    -karşı cinsten biriyle birlikte olamama

    -depresyon

    – madde kullanımı

    gibi durumlardır.

    Çocuklarda sosyal anksiyete tedavisinde ilk adım ebeveynleri bilgilendirmektir.

    Ebeveynler böyle bir durumda çocuklarını eleştirmek yerine destek veren

    davranışlarda bulunmalı, çocukta kaygı yaratan durumlar üzerine sohbet

    etmelidirler.Çocuklarının sosyalleşmeleri adına çocuğun zevk aldığını

    düşündüğü grup halinde yapılan sporlara yönlendirebilirler. Böyle bir durumla

    karşı karşıya kaldığını düşünen aileler mutlaka bir uzmandan yardım

    almalıdırlar.

  • Çocukluk çağı hareket bozuklukları

    Ha­re­ket bo­zuk­lu­ğu­ istemli ya da istemsiz hareketler esnasında görülen normal dışı hareketler olarak tanımlanır. Etkilenen bölge ve karakteristik özellikleri ile farklı gruplar altında toplansalar da ha­re­ket bo­zuk­luk­ları na­di­ren bir tü­re sı­nır­lı ka­lır, çoğu kez bir­kaç tür bir ara­da bu­lu­nur. İstemli bir hareket sırasında kas gruplarının tam bir koordinasyon ve zamanlama içinde çalışmaları gerekir. Agonist kasılırken antagonist gevşemeli, bu sırada sinerjist agoniste kasılarak yardımcı olmalıdır. İstemsiz hareketler istirahatte, belli bir postürde veya hareket sırasında ortaya çıkarlar. Hastanın bu koşullarda gözlenmesi önemlidir.

    Hareket bozukluklarını tabloya hakim olan anormal veya istemsiz hareketin niteliğine göre hipokinetik (hareketin azaldığı) ve hiperkinetik (hareketin arttığı) sendromlar olarak iki büyük gruba ayırmak teşhise klinik yaklaşımı kolaylaştırması açısından yaygın kullanım bulmuştur. Hipokinetik hareket bozuklukları: Bu hastalıklarda hakim tablo hareketlerin azalması, güçleşmesi, yavaşlaması ve eşlik eden kas tonusundaki artıştır (Parkinson, distoni). Hiperkinetik hareket bozuklukları: Bu gruptaki hareket bozukluklarının ortak özelliği tabloya istemdışı, kendiliğinden oluşan hareketlerin hakim olması, istemli hareketlerin yürütülmesinde kontrolsüz kasılmaların, amaç dışı hareketlerin ortaya çıkması ya da her iki tip bozukluğun bir arada bulunmasıdır (kore, tik).

    İstemsiz hareketlerin ayrıcı tanısı öncelikle epileptik hareketlerle yapılmalıdır. İstemsiz hareketler stereotipik görünümde olup, nöbetlere gore daha uzun surer. Kasların veya eklemleri hareket ettiren düşük amplitüdlü sıçrayıcı hareketler; fokal nöbet, kore, miyoklonus, tik veya hemifasiyal spazmda görülebilir. Bir veya birden fazla ekstremiteyi hareket ettiren yüksek amplitüdlü sıçrayıcı hareketler de nöbet, ballismus ya da miyoklonus şeklinde olabilir. Yine, atetoz ve distonide gözlenen yavaş yılanvari hareketler ve anormal postür ile ritmik hareketler de tremor, nöbet veya miyoklonus kaynaklı olabilir. Noktürnal paroksismal distoni özellikle frontal lob nöbetleri ile karışabilir.

    ATAK­Sİ

    Atak­si is­tem­li ha­re­ket­le­rin düz­gün, den­ge­li ya­pı­la­ma­ma­sı du­ru­mu­dur. Serebellum ve bağlantılarındaki tutulumlardan, spinal kord lezyonlarından, periferik duyu kayıplarından ve fron­tal lob­lar­dan se­re­bel­lu­ma ge­len ma­jör input sis­te­mi­ni tu­tan bo­zuk­luk ve­ya bu sistemlerin kombinasyonundaki patolojilerden kaynaklanabilir. Serebellar ataksi de, dengesiz, stabil olmayan, geniş tabanlı bir yürüyüş şeklidir. Her an düşecek gibi olduğundan ayaklarını yerden kaldırmadan sürüyerek yürürler. Dengesizlik ani duruş ve dönüşlerde daha belirginleşir. Hasta ayakları bitişik, ayakta durmakta güçlük çeker. Gözleri kapalı veya açık olsa da yürüyüşün karakteri değişmez. Serebellar vermis lezyonlarında hasta sağa sola yalpalayarak yürür. Hemisferlerdeki lezyonlarda ise lezyon tarafındaki ekstremite hipotoniktir ve hasta lezyon tarafına düşebilir. Sensoriyal ataksi de periferik sinirler, arka kökler, medulla spinalisin posterior kolonu ve mediyal lemnikuslar ve pariyetal lob lezyonlarında derin duyularda pozisyon duyusu alt ekstremitelerde bozulduğu için ortaya çıkan bir yürüyüştür. Gözler kapalı iken belirginleşir. Yürüyüş geniş kaidelidir ve hasta öne doğru eğilmiştir. Bilateral frontal lob lezyonlarında hastanın ayakları açık durur. Belirli bir süre durduktan sonra birkaç adım atar ve tekrar durur.

    Ataksi değerlendirmesinde; akut ataksi, subakut ataksi, intermittent ataksi, konjenital nonprogresif ataksi, kronik progresif ataksi gruplarında değerlendirmek uygun olur (Tablo 1).

    Ataksinin bir kaç gün önce ortaya çıktığı durumlarda akut ataksi tanımı kullanılır. En­fek­si­yon­la iliş­ki­li atak­si ne­den­le­ri için­de ço­cuk­lar­da en sık gö­rü­len akut se­re­bel­lar atak­si­dir. Vi­ral ve diğer en­fek­si­yon­lar­dan (suçiceği, kabakulak, parvovirus, Epstein-Barr virüs) son­ra 1-3 haf­ta için­de ge­li­şir ve ge­nel­lik­le 1-4 yaş ara­sın­da­ki ço­cuk­lar­da gö­rü­lür. Ani­den baş­lar ve da­ha baş­lan­gı­cın­da atak­si mak­si­mal dü­zey­de­dir. Ha­fif ve­ya ağır de­re­ce­de ola­bi­lir. Ağır ol­sa da­hi bi­linç açık­tır. Baş­lan­gıç­ta kus­ma ola­bi­lir, en­se sert­li­ği ve ateş yok­tur. Göv­de ve ekst­re­mi­te­ler­de atak­si, di­zart­ri ve has­ta­la­rın ya­rı­sın­da ho­ri­zon­tal nis­tag­mus göz­le­nir. Be­yin-omi­ri­lik sı­vı­sı ge­nel­lik­le nor­mal­dir. Ancak ha­fif hüc­re ar­tı­şı (len­fo­sit 10-30 / mm3) ve pro­te­in ar­tı­şı da ola­bi­lir. Akut se­re­bel­lar atak­si bir­kaç gün­de ken­di­li­ğin­den dü­zel­me­ye baş­lar, ço­ğu zaman 3-4 haf­ta­da iyi­le­şir. Ba­zen ha­fif de­re­ce­de olmak üzere 2-5 ay de­vam ede­bi­lir. Çok azın­da dav­ra­nış ve ko­nuş­ma bo­zuk­lu­ğu, ha­re­ket­ler­de ha­fif ko­or­di­nas­yon bo­zuk­lu­ğu ka­la­bi­lir.

    Tablo 1

    Ataksi Nedenleri

    Akut ataksi

    · Postinfeksiyöz serebellar ataksi

    · İntoksikasyonlar

    · Akut dissemine ensefalomyelit (ADEM)

    · Miller Fisher sendromu (ataksi-arefleksi-oftalmopleji)

    · Basiller migren

    · İntermittent ataksinin ilk atağı

    Subakut ataksi

    · Beyin tümörleri

    İntermittent ataksi

    · Aminoasidopatiler (MSUD, İsovaleril asidemi, L-2 glutarik asidemi)

    · Üre siklus defektleri

    · Leigh hastalığı

    · Lökodistrofiler (Alexander hastalığı, Canavan Hastalığı, CACH)

    · Lizozomal hastalıklar (Krabbe hastalığı, Niemann-Pick tip c, Heksozaminidaz A ekskliği)

    · Peroksismal Bozukluklar (ALD, Refsum)

    · CDG (Konjenital glikolizasyon defekti)

    · Diğer nedenler ( Biotinidaz eksikliği, Wilson hastalığı, Vitamin E eksikliği, Abetalipoproteinemi, Serebrotendious xantthomatosis)

    · Epizodik ataksi tip 1 ve 2

    Nonprogresif Ataksi

    · Posterior fossa malformasyonları (Dandy-Walker sendromu)

    · Joubert sendromu

    Progresif ataksi

    · Ataksi telenjektazi

    · Friedreich ataksisi

    · İntermitten ataksiller (metabolik hastalıklar)

    · Spinosereballar ataksiler

    KO­RE

    Kore aritmik, hızlı, sıçrayıcı veya akıcı, basit veya kompleks özellikte genellikle ekstremitelerin distalini tutan küçük amplitüdlü istemsiz hareketler olarak tanımlanır. Eğer bu istemsiz hareketin amplitüdü büyükse ve ekstremitenin proksimalini tutuyorsa buna ballizm adı verilir. Koreik ve ballistik hareketler bazen birarada bulunurlar veya bir hastalığın seyri esnasında birbirlerini izleyebilirler. Çocukluk çağında koreiform hareketler ile karakterize hastalıklar tablo 2 ile gösterilmiştir.

    Koreik hareketler bazen çok belirsiz olabilir ve özellikle çocuklarda normal hareketlerle içiçe geçebilirler. Ballizm çoğunlukla hemoraji veya infarkt gibi serebrovasküler hastalıklar sonucu ortaya çıkar. Ballizm vücudun bir yarısına sınırlıysa hemiballizm, her iki vücut yarısında görülüyorsa biballizm, bir ekstremiteye sınırlıysa monoballizm adını alır.

    Koreik ve ballistik hareketler için putamen, globus pallidus ve subtalamik nukleus kritik yapılardır; ancak ballistik hareketler daha çok subtalamik nukleustaki patoloji sonucu ortaya çıkarlar.

    Tablo 2

    Selim Herediter Kore

    İmmünolojik

    SLE, Behçet hastalığı, Multipl skleroz, Hönoch Schönlein Purpurası, PAN, Antifosfolipid sendromu

    Enfeksiyöz/postenfeksiyöz

    SSPE, Sydenham Koresi, Ensefalitler

    Nörometabolik/dejeneratif

    Wilson hastalığı,Hallervorden Spatz sendromu, Glutarik asidemİ, Fenilketonüri

    İlaçlar

    Metoklopramid, anthistaminikler, difenilhidantoin, metilfenidat

    Metabolik

    Hipo/hiperkalsemi, hipo/hipernatremi, B12 eksikliği, porfiri, hipertiroidizm

    Tümörler

    Paroksismal

    Karbonmonoksit zehirlenmesi, anoksi, Paroksismal distonik/kinezyojenik koreathetoz

    Psikojenik

    DİS­TO­Nİ

    Distoni istemsiz, birbirlerine zıt çalışan kasların (agonist ve antagonist kaslar) eşzamanlı kasılmalarıyla karakterize, tekrarlayan istemdışı hareketlere veya geçici ya da kalıcı anormal postürlere yol açan bir hareket bozukluğudur. Primer distonideki patogenez; talamustaki pallidal inhibisyonun azalması sonucu medial ve prefrontal kortikal bölgenin aşırı aktif hale gelmesi ile, primer motor korteksin hareketler üzerindeki etkisinin azalması sonucu ortaya çıkar. Bunun sonucu olarak uygun motor davranışların yapılabilmesi ya da belli bir postürün korunabilmesi esnasında kaslarda genellikle yavaş, bükücü nitelikte kasılmalar ortaya çıkar. Distonik hareketler yorgunluk, stress ile artar iken, uykuda azalarak kaybolurlar.

    Tablo 3. Distonilerin sınıflaması

    Yapısal, statik lezyonlar

    Serebral palsi, hipoksik iskemik hasarlar, kernikterus, ensefalitis, tumörler, inme, konjenital malformasyonlar

    Herediter-dejeneratif hastalıklar

    Klasik otosomal dominant distonia (DYT1), Otozomal resesif distoni (DYT2), Segawa sendromu, Hal­ler­vor­den – Spatz has­ta­lı­ğı, Huntington hastalığı, Wilson hastalığı (hepatolenticular degeneration), Leigh hastalığı, Hypobetalipoproteinemia, nöroakantositosis, retinitis pigmentosa, pallidal degeneration (HARP) sendromu,

    Metabolik hastalıklar

    Glutarik asiduri tip 1 ve 2, mitokondrial hastalıklar, metilmalonik asiduri, tirosinemi

    İlaçlar ve toksinler

    Nöroleptik ve antiemetik ilaçlar, antikonvulzanlar

    Paroksismal

    Paroksismal tortikolliz, alternan hemipleji, egzersiz ile uyarılan distoni

    Distoni tanılı hastada tanısal yaklaşımda öncelikle tedavi edilebilen nedenlere yönelik serum seruloplasmin ve yarık lamba ile Kayser-Fleischer halkası kontrol edilmeli, organik lezyonlara yönelik kraniyal MRG istenmelidir. İdiy­o­pa­tik tor­si­yon dis­to­ni­sine yönelik DYT1 DNA testi yapılmalı, öykü ve muayene bulguları göz önüne alınarak ; metabolik hastalıklar ve genetik kusurlara yönelik ileri değerlendirme planlanmalıdır. Etiyolojisi belirsiz tüm olgularda levodopa denenmelidir.

    Özellikle çocukluk çağında ve alt ekstremitelerde başlayan distonilerde ilk düşünülmesi gereken ilaç L-dopa preparatlarıdır. Bu tip hastalarda dopaya yanıtlı distoniyi dışlamak için mutlaka L-dopa ile bir tedavi denemesi yapılmalıdır. Bunun dışında antikolinerjik ilaçlar jeneralize distoni tedavisinde ilk tercihi oluştururlar. En sık kullanılan antikolinerjikler triheksifenidil ve biperidendir. Düşük dozda başlayıp, alınan yanıta göre doz artırılabilir. Bu grup ilaçların distonideki etki mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. Tek başına ya da diğer ilaçlarla birlikte kullanılabilirler. Uykuya eğilim, ağız kuruluğu, görme bulanıklığı ve idrar yapmada zorluk en sık yan etkileridir.

    TRE­MOR

    Tremor, bir vücut parçasını hareket ettiren agonist ve antagonist kasların alternan veya senkron kasılması sonucu oluşan istemsiz, ritmik salınım hareketidir.. İs­ti­ra­hat durumunda ve­ya ha­re­ket sı­ra­sın­da or­ta­ya çı­ka­bi­lir ve­ya ar­ta­bi­lir. Etkilenen bölge, hareketle ilişkisi (istirahat, postural, aksiyon, intansiyon), frekansı (düşük 4 Hz'den az, orta 4-7 Hz, yüksek 7 Hz'den fazla) ve genliği (ince, kaba) etiyolojik tanıya yönelmek açısından önemlidir.

    “Jit­te­ri­ness” eşit amp­li­tüd­lü rit­mik tre­mor­lar için kul­la­nı­lan te­rim­dir. Mi­adın­da sağ­lık­lı ye­ni­do­ğan­lar­da sık gö­rü­len is­tem dı­şı ha­re­ket­ler­dir. Ağ­la­ma ve­ya mu­aye­ne sı­ra­sın­da göz­le­nir, ikin­ci haf­ta­dan son­ra nor­mal be­bek­te gö­rül­mez. Ye­ni­do­ğan­da sep­sis, hi­pok­si, hi­pog­li­se­mi, hi­po­kal­se­mi, hi­po­mag­ne­ze­mi, int­rak­ra­ni­yal ka­na­ma du­rum­la­rın­da “jitteriness” ge­li­şe­bi­lir.

    İstirahat tremoru

    Çoğunlukla üst ekstremite distalinde, herhangi bir istemli kas kasılması, istemli hareket girişimi ya da yerçekiminin etkisi olmadan vücudun bir parçasında görülen, orta hızlı ve kaba bir tremordur. Tremor hareket esnasında kaybolur, ekstremiteyi yeni bir pozisyonda sabit tutunca yeniden başlar. İstirahat tremoru kural olarak Parkinson hastalığı ve Parkinsonizme neden olan diğer durumlarda ortaya çıkar. Tedavide en yararlı ilaçlar antikolinerjikler, L-dopa preparatları ve dopamin agonistleridir.

    Postural tremor

    Yerçekimine karşı postürü korumak için kasılmış kaslarda, örneğin kollarını öne doğru uzatıp ellerini gerdiğinde ortaya çıkar, o postür korunduğu sürece de devam eder. Frekansı ve genliği altta yatan nedene göre değişir. Esansiyel tremor hastalığı için tipik olmakla birlikte, hipertiroidi, kafein ve barbiturat alımına bağlı olabilir. Fizyolojik olarakta görülebilir.

    Esan­si­yel tre­mor oto­zo­mal do­mi­nant ge­çen, en sık rastlanılan hareket bozukluğudur. Baş­lan­gıç ya­şı de­ğiş­kendir. Ço­cuk­luk ça­ğın­da tre­mor­dan baş­ka nö­ro­lo­jik bo­zuk­luk gö­rül­mez. Esansiyal tremor genellikle asimetrik ve postural bir tremor olarak başlar, zamanla karşı tarafa yayılır. Tremor sadece özel bir pozisyonda ortaya çıkabilir. Pozisyonun açısı değişince tremorun şiddeti de farklılaşabilir. Kural olarak aksiyonla artıp istirahatte geçerse de nadiren istirahatte de görülebilir. Baş ve bo­yun na­di­ren et­ki­le­nir. Ço­ğu za­man 10 ya­şın­dan son­ra baş­lar­sa da 2 yaş­tan son­ra her­han­gi bir za­man­da da ge­li­şe­bi­lir ve ya­şam bo­yu de­vam eder. Se­re­bel­lar bo­zuk­luk­tan dis­met­ri ve di­ğer bul­gu­la­rın ol­ma­ma­sı ile ay­rı­lır. Esan­si­yel tre­mor ço­cu­ğun gün­lük ak­ti­vi­te­le­ri­ne en­gel oluş­tu­ru­yor­sa tedavide tercih edilen ilaçlar beta-adrenerjik blokerler (prop­ra­no­lol (1-2 mg/kg/gün) ve primidon (2-4mg/kg/gün) dur..

    Fizyolojik tremor parmakların veya kolların aktif innervasyonu sonucu, normal kas kasılmasına bağlı olarak tüm insanlarda ortaya çıkan, hızlı (10-12 Hz), düşük genlikli postüral bir tremordur, aksiyonda ve istirahatte görülmez ve patolojik bir anlam taşımaz.

    Aksiyon tremoru (kinetik tremor)

    Bir ekstremiteyi aktif olarak kullanırken, hareket esnasında ortaya çıkar. Genelde yüksek frekanslıdır ancak genliği az ya da çok olabilir, genlik hareket esnasında hep aynı kalır. aksiyon tremoru esansiyel tremor ve Wilson hastalığında görülür. Öne uzatılmış üst ekstremitelerde bilekteki şiddetli ve hızlı fleksiyon-ekstansiyon hareketlerine flapping tremor denir. Görünüm asteriksi andırsa da onun gibi kısa süreli atonilere bağlı olmayıp aktif kas kasılmaları ile ortaya çıkan bir tremordur.

    Kollar öne uzatılıp bilekten hiperekstansiyon yapıldığında ellerin aritmik, hızlı, fleksiyon-ekstansiyon hareketleri yapmasına asteriksis denir; ani, kısa süreli tonus kaybı ile ortaya çıkan pasif istemsiz hareketlerdir. Wilson hastalığı, hepatik, renal ensefalopatiler, ilaç intoksikasyonlarında görülebilir.

    Hareket (İntensiyonel) tremoru

    İstemli hareket esnasında, genellikle hareketin sonuna doğru ortaya çıkan ve hedefe yaklaşırken genliğin arttığı bir tremordur. Serebellar sistem muayenesnde, parmak-burun testinde hasta parmağını burnuna yaklaştırdıkça tremorun genliği artar ve hasta hedefi bulamaz. Orta frekanslı, kaba bir tremordur ve kural olarak serebellum ve bağlantılarının tutulması sonucu ortaya çıkar. Dizartri ve nistagmus tremora eşlik edebilir. Friedreich ataksisi ve spinoserebellar ataksilerde görülebilir.

    TİK

    Tikler ritmik olmayan, stereotipik, kısa süreli, amaçsız görünen, ani başlangıçlı, bir veya birkaç kas grubunu tutan, istemsiz hareketler (motor tik) veya sesler (vokal tik) olarak tanımlanır. Normal motor hareket ve seslerin bir bölümünün uygunsuz ortamlarda, uygunsuz olarak ortaya çıkmasıdır. Tikler, koreik ve distonik hareketleri taklit edebilir. Oldukça stereotipik olmaları, istemli olarak kısa bir süre de olsa bastırılabilmeleriyle diğer hareket bozuklularından ayrılırlar. Diğer hareket bozukluklarının aksine uykuda şiddeti ve sıklığı azalmakla bereber tikler görülebilir. Hasta istemli olarak kısa bir süre tiklerini baskılayıp sonra kendisini rahat bıraktığında tiklerde artma görülür. Bir başka önemli ve ayırıcı özellik hastanın aslında bu hareketleri istemli olarak, içten gelen dayanılmaz bir hareket etme isteğini ya da o bölgede hissettiği ve iyi adlandıramadığı bir rahatsızlık hissini gidermek için yaptığını söylemesidir. Okul çağı çocuklarının %5’inde görülebilecek kadar sıktır. Yaş ilerledikçe tikler bir plato çizme ve kaybolma eğilimindedir.

    Tik is­tem dı­şı, ay­nı tip­te tek­rar­la­yan ha­re­ket­ler­dir. Her­han­gi bir kas gru­bu­nu tu­ta­bi­lir. Üç tür­de gö­rü­le­bi­lir. Ge­çi­ci tik­ler ço­cuk­luk ça­ğın­da en yay­gın gö­rü­len ve tek kas gru­bu­nu tu­tan ba­sit tik­ler­dir. En sık göz kırp­ma, bo­ğaz te­miz­le­me se­si, baş-boyun eğme ve­ya yüz ha­re­ket­le­ri şek­lin­de be­li­rir. Stres­le ar­tar, uy­ku­da kay­bo­lur. İs­tem­li ola­rak bir sü­re bas­kı­la­na­bi­lir. Haf­ta­lar ve­ya ay­lar için­de kay­bo­lur. Te­da­vi ge­rek­mez.

    Kro­nik mo­tor tik­ler bir yıl­dan uzun sü­ren, 1-3 kas gru­bu­nu tu­tan tik­ler­dir. Yaşam bo­yu de­vam edi­le­bi­lir­ler. Her iki tik tü­rü­nün To­uret­te send­ro­mu spekt­ru­mu­nun bir bulgusu ola­bi­le­ce­ği dü­şü­nül­mek­te­dir.

    To­uret­te send­ro­mu çe­şit­li ver­bal ve mo­tor tik­le­rin bir­lik­te gö­rül­dü­ğü ailevi/genetik bir has­ta­lık­tır. Has­ta­la­rın ço­ğun­da yük­sek pe­net­rans­lı oto­zo­mal do­mi­nant ka­lı­tım rol oy­nar. Has­ta­lık 2-15 yaş ara­sın­da baş­lar. Has­ta­lı­ğın dört ma­jör be­lir­ti­si mo­tor tik­ler, vo­kal tik­ler, ob­se­sif kom­pül­sif bo­zuk­luk, dik­kat ek­sik­liği ve hi­pe­rak­ti­vi­te­dir. Semptomların bir kısmı yaş ilerledikçe ortaya çıkar. Ay­nı has­ta­da hep­si bi­r a­ra­da bu­lun­ma­ya­bi­lir. Mo­tor tik­ler sık­lık­la bo­yun­da baş­lar, ço­cuk sa­çı­nı ge­ri­ye atı­yor­muş gi­bi ha­re­ket­ler ya­par. Bu­na yüz, göz, ba­şı tu­tan ye­ni mo­tor tik­ler ek­le­nir. Bu­run çek­me, ök­sü­rük ses­le­ri, hır­la­ma, tıs­la­ma, hav­la­ma gi­bi vo­kal tik­ler, kop­ro­la­li (kö­tü söz­ler), eko­la­li (baş­ka­sı­nın söz­le­ri­ni tek­rar­la­ma), pa­li­la­li (ken­di söz­le­ri­ni tek­rar­la­ma), eko­ki­ne­zi (kar­şı­sın­da­ki­nin ha­re­ket­le­ri­ni tak­lit et­me) mo­tor tik­le­re ka­tı­lır. Tek­rar tek­rar do­kun­ma, el yı­ka­ma, ob­je­le­rin ye­ri­ni de­ğiş­tir­me ve­ya say­ma gi­bi zor­la­yı­cı (kom­pül­sif) dav­ra­nış­lar, seks ve şid­det hak­kın­da sap­lan­tı şek­lin­de (ob­se­sif) dü­şün­ce­ler has­ta­la­rın 1/3’ün­de bu­lu­nur. Dik­kat ek­sikl­iği ve hi­pe­rak­ti­vi­te %50-%75 va­ka­da gö­rü­lür. Mo­tor ve­ya vo­kal tik­ler ço­cu­ğun sos­yal ve aka­de­mik iliş­ki­le­ri­ni et­ki­le­ye­cek ­dü­zey­de olur­sa ilaç te­da­vi­si ge­re­kir. Multi disipliner bir yaklaşımla tedavi edilmeleri gerekir, ilk basamakta ailenin ve çocuğun kaygıları giderilmeli, psikolojik destek verilmelidir. Hastanın günlük yaşamını etkileyen boyutlarda Ha­lo­pe­ri­dol, Pi­mo­zid tercih edilebilecek ilaçlardır.

    MYOKLONUS

    Myoklonus ani, çok kısa süreli, hızlı, atma, sıçramalı istemsiz hareketlerdir. Genellikle gövde ve ekstremitelerde dağınık ve yaygındır, düzensiz atmalar şeklinde ortaya çıkmakla birlikte ritmik de olabilir. İstemli olarak engellenemezler. Belli bir kas grubunun aniden kasılması pozitif myoklonus, bir postürü sürdüren kasların aniden gevşemesi ise negatif myoklonus olarak adlandırılır. Görsel, işitsel, dokunsal, mental uyarılarla aktifleşebilir. Uykunun başlangıcında veya uyandıktan sonraki saatlerde ortaya çıkabilir.

    Myoklonuslar tamamen fizyolojik (nokturnal selim myoklonus), olabileceği gibi; meningoensefalit sekellerinde, subakut sklerozan panensefalit hastalarında, kalıtsal progresif epilepsilerde ve nöroblastoma bağlı paraneoplastik bulgu olarak ortaya çıkabilen opsoklonus-myoklonus sendromunda da görülebilir. Tedavide etiyolojik faktörler etkin olmakla birlikte benzodiazepinler ilk tercih edilecek ilaçlardır.

    UYKU İLE İLİŞKİLİ HAREKET BOZUKLUKLARI

    Hareket bozukluklarının büyük çoğunluğu uykuda kaybolurken bazı hareket bozuklukları sadece uyku esnasında ortaya çıkarlar. Bu bölümde bu tip hareket bozukluklarından kısaca bahsedilecektir.

    Uyku, fizyolojik ve geçici bir bilinçsizlik durumudur. Uyku esnasında gözlerin hareketli olduğu ve EEG’de uyanıklık durumundaki bulgulara benzer görünüm bulunduğu evreye REM uykusu, EEG deşarjlarının yavaşladığı, göz hareketlerinin kaybolduğu evreye ise non-REM uykusu denir. Uyku, non-REM evresi ile başlar ve 60-90 dk sonra REM evresine girilir. REM evresi yaklaşık 10-20 dk sürer. Normal bir gece uykusu boyunca bu iki evre periyodik olarak birbirini izler. Dinlendirici uyku, derin uyku veya yavaş dalga uykusu da denilen non-REM uykusudur. Yaşla birlikte non-REM süresi de kısalır.

    Selim yenidoğan uyku miyoklonisi

    Bebeklerde uykunun hızlı göz hareketleri (REM) fazı aktif dönemdir. Bu dönemde göz kapağında seyirmeler, ağız çevresinde çekilmeler ve ekstremitelerde mültifokal atımlar görülebilir. Bu durum sıklıkla konvülsiyonla karışabilir.Şüpheli durumlarda video EEG önem kazanır. Bazı zamanlarda, uyku miyoklonileri oldukça belirgin olabilir. Beslenme sonrası uykuya dalar iken tekrarlayıcı, yüksek frekansta saniyeler, dakikalar sürebilen, kollarda ve bacaklarda miyoklonik atımlar görülebilir. Eğer çocuk uyanır ise atak sonlanır, uyku dışında görülmezler. Bu ataklar genellikle çocuk 4-6 aylık olunca kendiliğinden kaybolurlar. Tedavi genellikle gereksizdir, bazen benzodiazepinler uyku miyoklonilerini artırabilir.

    Gece terörü

    Gece terörü, uykunun 4. döneminde (rüya görülmeyen, derin uyku) görülür. Tipik olarak gecede bir kez olur. Çocuk uykuya daldıktan yaklaşık 1,5-2 saat sonra çığlıklar atmaya, soğuk terlemeye başlar, bunu halüsinasyonlar izler. Ailesini bu sürede tanımaz. Bir kaç dakika sonra nöbet kendiliğinden durur, çocuk uyanır, olanların farkında değildir. Olay dış uyaranlardan ve gündüz yaşanılan olaylardan bağımsızdır. Okul çağlarına doğru kaybolur. Özellikle frontal lob epilepsisinden ayırmak gerekir. Frontal lob epilepsisinde motor hareketler ön plandadır ve hasta birden uyanmaz. Ayırıcı tanıda gerektiğinde gece boyu yapılan uyku-video kayıtlarından yararlanılır.

    Uyurgezerlik

    Uykunun 4. döneminde olur. Çocuk uykuda dolaşırken genellikle oda içindeki eşyalara çarpmaz, uyandırıldığında kısa bir konfüzyon dönemi olur. Atak uykuya daldıktan 1,5-2 saat sonra ortaya çıkar ve 5-20 dakika kadar sürebilir. Özellikle kompleks parsiyel epilepsi ile karışabilir. Uyku bozukluklarının hepsinde, uykunun 4. dönemini kısaltan ilaçlar kullanılabilir. İmipramin ve klonazepam etkilidir

    Paroksizmal Noktürnal Distoni

    Non-REM uykusunda ortaya çıkan ve genellikle alt ekstremitelerde görülen distonik, bazen koreoatetoik nitelikte istemsiz hareketlerdir. Herhangi bir yaşta başlayabilir. Kasılmalar 2-60 dk sürer ve bir gecede 3-4 kez tekrarlayabilirler. Atak sırasında hasta uyanabilir, atak sonrasında tekrar uykuya dalar. Distonik kasılmalar esnasında hasta bazen garip sesler de çıkarabilir. Rutin EEG’de epileptik deşarjlar görülmemekle birlikte bu sendromun epilepsi ile sık karıştığı düşüncesi de vardır. Tedavide benzodiazepinler kullanılabilir.

    Huzursuz Bacaklar Sendromu (Restless Legs Syndrome)

    Huzursuz Bacaklar Sendromu (HBS) yattıktan kısa bir süre sonra alt ekstremitelerde ortaya çıkan ve genellikle gerginlik, uyuşma, batma, yanma, iğnelenme veya tam tarif edilemeyen garip bir rahatsızlık hissi biçiminde ifade edilen bir yakınmadır. Hasta bu yakınmalarını gidermek için bacaklarını hareket ettirir veya kalkıp yürür, ancak bu kez bacakların hareket ettirilmesi uykuya dalmayı geciktirir. Çoğunlukla ileri yaşlarda görülür ve %50 oranında otozomal dominant kalıtımlıdır. Hastalığın penetransı değişkendir. Esansiyel HBS'da nörolojik muayenede patolojik bulgu saptanmaz. Gebelik, diabet, koksartroz, malabsorbsiyon sendromu, demir eksikliği anemisi, karsinoma ve periferik nöropati seyrinde görülen ve semptomatik HBS olarak adlandırılan tipinde ise belirtilen durumlara özgü bulgular saptanır. Tedavi, semptomatik olanda nedene yöneliktir. Esansiyel HBS’nun santral-spinal dopaminerjik geçişte meydana gelen bir yetersizliğe bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu görüşe uygun olarak tedavide en etkili ilaçlar yatmadan önce verilen L-dopa preparatları ve dopamin agonistleridir. Ancak L-dopa preparatlarına zamanla direnç gelişmesi ve bulguların artarak gündüz saatlerine de kayabilmesi nedeniyle günümüzde ilk seçenek dopamin agonistleridir. Yeterli cevap vermeyen hastalarda klonazepam gibi benzodiazepinler, karbamazepin veya gabapentin gibi antiepileptikler ve kodein gibi opiat türevleri kullanılabilir.

    Uykunun Periyodik Ekstremite Hareketleri (Periodic Limb Movements of Sleep)

    Non-REM uykusu sırasında özellikle diz, kalça ve ayak bileğinde ortaya çıkan, periyodik, istemsiz fleksiyon hareketleridir. Bu hareketler her iki bacakta, bazen de kollarda görülebilirler. Miyoklonik atmalara oranla daha uzun süreli ve amplitüdü daha düşük olan hareketler birkaç dakikada birden, saatte bire kadar değişen aralıklarla tekrarlarlar ve sıklıkla uyku kalitesini bozarlar. Yaşlılarda daha sık rastlanan bu sendrom kalıtımsal olabilir. Huzursuz Bacaklar Sendromu olan hastaların %50'sinde uykunun periyodik ekstremite hareketleri de vardır. Yalnızca bacaklarda ağrı ve ayak parmaklarında istemsiz hareketler ile giden sınırlı bir formu da görülebilir. Bu hastalarda nörolojik muayene normaldir. Semptomatik olduğunda, etyolojik faktörler HBS'dakilerle aynıdır. Bu sendromun da santral dopaminerjik geçişteki bir yetersizlik sonucu olduğu düşünülmektedir ve tedavi yaklaşımı da HBS'nda olduğu gibidir.

    PSİKOJENİK HAREKET BOZUKLUKLARI

    Psikojenik kökenli hareket bozuklukları distoni, miyoklonus, tremor, tik gibi her türlü organik hareket bozukluğunu taklit edebilirler. Bazı ayrıntıların dikkatli bir biçimde irdelenmesi tanıda yanılgı payını en aza indirir. Yakınmaların başlangıcının ani olması, psişik bir travmayı takiben ortaya çıkması, ciddi handikaplar yaratması, alışılmış biçimin dışına taşan bir görünüm sergilemesi, anatomik ve patofizyolojik kalıpların dışına çıkması, hastanın dikkati dağıtılınca yakınmaların düzelmesi, kendiliğinden iyileşme dönemlerinin bulunması, plasebo tedavisine olumlu yanıt alınması, ikincil kazançların varlığı ve hastada psikopatoloji lehine belirtilerin sezilmesi hareket bozukluğunun psikojen kökenli olduğunu düşündürür. Bunun yanı sıra nörolojik muayene tamamen normaldir.

    İLAÇ KULLANIMINA BAĞLI OLARAK ORTAYA ÇIKAN HAREKET BOZUKLUKLARI

    Bazı ilaçların kullanımı hipokinetik veya hiperkinetik hareket bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Farklı mekanizmalar söz konusu olmakla birlikte bu tip hareket bozukluklarından genelde dopamin reseptörlerinin aşırı derecede blokajı ya da stimulasyonunun sorumlu olduğu düşünülmektedir.

    Akut Distonik Reaksiyonlar: Çocuklarda nadir olarak ortaya çıkar, ilaç alımını izleyen saatler içinde ortaya çıkar. Hasta ve çevresini korkutucu bir biçimde gelişir. Özellikle baş, boyun, yüz, dil, ağız çevresinde distonik ve diskinetik nitelikte istemsiz hareketler oluşur. Bunlara sıklıkla okülojirik krizler eşlik edebilir. Panik içinde hastayı acil polikliniğe getiren bu klinik tabloda yapılacak ilk şey sebep olan ilacı kesmek ve hastaya bu tablonun herhangi bir şey yapılmasa da kendiliğinden geçeceğini anlatmaktır. Parenteral antikolinerjik ilaç (örneğin biperiden [Akineton®) ampul] uygulanması düzelmeyi hızlandırır. Nöroleptikler, nöroleptik özelliği taşıyan antiemetikler ve kalsiyum kanal blokerleri bu tip tablolara yol açabilirler. Fizyopatolojik mekanizması tam açıklanmamış olmakla birlikte bu tablodan ani ve aşırı dopamin reseptörü blokajı sonucu striatal dopaminerjik ve kolinerjik sistem arasında oluşan dengesizlik sorumlu tutulmaktadır.

    Tardiv Sendromlar: Uzun süreli nöroleptik kullanımı sonucu ortaya çıkan, bazen geri dönüşümsüz olan istemsiz hareketlerdir. Kronik ilaç kullanımını gerektiren psikozlarda, tedavi başlangıcından aylar, yıllar sonra ortaya çıkarlar. Genellikle yüz, ağız çevresi, ekstremiteler ve gövdede, sıklıkla stereotipik nitelikte istemsiz hareketler vardır. Mekanizmadan dopamin reseptörlerinde kronik blokaj sonucu gelişen aşırı duyarlılık sorumlu tutulmaktadır. Tardiv diskinezi çiğneme, yutma gibi çeşitli orofasyal koreik, stereotipik hareketlerin ön planda bulunduğu tablolardır. İstemsiz hareketlerin niteliği başlıca distonik olduğunda tabloya tardiv distoni adı verilir. İdyopatik olanlara kıyasla retrokollis ve geriye doğru olan gövde distonisi daha sık görülür. Benzer şekilde tardiv akatizi, tardiv tremor, tardiv miyoklonus tabloları tanımlanmıştır. Tedavide sorumlu ilacın kesilmesi dışında tetrabenazin gibi dopamin depolarını boşaltıcı ilaçlar, selektif dopamin reseptör blokerleri ve klozapin gibi atipik nöreleptikler kullanılabilir.

  • ÇOCUKLARDA CİNSEL İSTİSMAR

    ÇOCUKLARDA CİNSEL İSTİSMAR

    Cinsel istismar, psiko-sosyal gelişimini tamamlamamış olan bir çocuğun

    bir erişkin tarafından cinsel doyum için kullanılmasıdır. Cinsel istismar

    oral-genital veya oral temas ile olabileceği gibi, teşhircilik, röntgencilik

    şeklinde de olabilir.

    Çocukluk çağı travmaları içinde çocuk istismarı yinelebilirliği, çocuğa

    genellikle en yakınları tarafından yapılıyor olması nedeniyle

    tanımlanması ve tedavi edilmesi en zor olan travma olarak

    nitelendirilmektedir. Çocukluk çağı cinsel istismar çoğu zaman kimseye

    söylenmediği için birilerince fark edilinceye kadar çocuk tarafından

    saklanır ya da özellikle tanıdık biri tarafından istismara maruz kalan

    çocuk olayı bir oyun olarak algılayabilir. Bir diğer ihtimal ise ailesinin

    kendine inanmayacağını düşündüğü için sessiz kalmayı tercih edebilir.

    Zamanla bunun bir suç, kendi işlediği bir günah olduğunu düşünür, suçlu

    hisseder ve utanç duyar.

    ÇOCUĞUN CİNSEL İSTİSMARA MARUZ KALDIĞININ İPUCUNU

    VEREBİLECEK OLAN DAVRANIŞLAR VE FİZİKSEL

    BELİRTİLER:

    Aşağıdaki maddeler genelde aniden ve başka bir açıklama olmaksızın

    (hastalık, ailede sorun-boşanma, taşınma, kardeş kıskançlığı ölüm vb)

    ortaya çıkarsa dikkatli olmak gerekli. Ayrıca bunlardan sadece biri yeterli

    değil birkaçının birden gözlenmesi gerekir:

     Çocuğun normalinin dışında içe kapanıklık veya huysuzluk

     Geceleri uyku sorunları, kabuslar

     Tuvalet eğitimli bir çocuğun yatak ıslatması

     Öfke nöbetleri

     Ani korku ve çekinme davranışları

     Yemede azaltma veya çoğaltma

     Argo kelimeler kullanma

     Oyuncakları ile oynarken yaşının ötesinde bilgide cinsel hareketler ile

    oynaması

     Kendine zarar verme davranışları (vurma, saç yolma, v.b.)

     Evden veya okuldan kaçma

     Genital bölge, anus veya ağız çevresinde ağrı, renk değişimi (çürüme

    gibi) veya kanama

     Tuvalet yaparken ağrı (birden çok defa)

    Tüm bunları çocuğunuz da fark ederseniz cinsel istismar ihtimalini göz

    önünde bulundurmalısınız. ‘Kim yapabilir ?’ demeyin. ‘Etrafında kimse

    yok sadece aile bireylerimiz var.’ Gibi durumlara aldanıp bu belirtileri

    göz ardı etmemelisiniz. Unutmamalısınız ki çocuklara cinsel istismar en

    çok yakınları tarafından uygulanıyor.

    CİNSEL İSTİSMARA KARŞI ÇOCUĞUNUZU BİLGİLENDİRİN

    Bu anlamda anne-babalara düşen ilk ve en önemli görev, çocuklarını

    cinsellik ile ilgili bilgilendirmeye başladıkları okul öncesi dönemde, adı

    tam olarak kullanılmasa da “cinsel istismar” konusuna değinmektir.

    Çocuğunuzun cinsel anlamda kendini korumasını sağlamak için

    bilgilendirici bir konuşmaya “Bedenimiz özeldir, oyun oynamak için

    kullanmayız ve başkalarının da bedenimizle oyun oynamasına izin

    vermemeliyiz” gibi bir ifadeyle başlayabilirsiniz. Yanı sıra, çocuğunuza

    “iyi dokunuş” ve “kötü dokunuş”tan bahsedip, başkasına dokunmanın

    veya başkası tarafından dokunulmanın bir sevgi işareti olduğunu ve birine

    sarılmayı veya birinin ona sarılmasını, sevmesini istediğinde bunu

    söyleyebilmeyi öğretmelisiniz.

    Bununla birlikte ona, her dokunuştan hoşlanmayabileceğini; bu yüzden

    de karşısındaki kendisine hoşlanmadığı bir şekilde dokunuyorsa bunu da

    ifade edebilmesi, engelleyemediği takdirde de bir büyüğüne söylemesi

    gerektiğini öğütlemek çok önemlidir. Ona istemediği şekilde dokunan

    kişi ısrar etse bile kesinlikle bunu “sır”olarak saklamaması gerektiğini ve

    ancak gerçeği söylerse onu koruyabileceğinizi vurgulamak önem taşır.

    Anne-babalar iyi ve kötü dokunuşları anlatırken çocuklarını korkutup

    kaygılandırmadan, sakin ve yumuşak bir ifadeyle açıklama yapmaya özen

    göstermeliler. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise anne-babaların

    bu tarz konuşmalarda, “kötü dokunuş”lara çok fazla vurgu

    yapmamalarıdır.

    Çünkü, olumsuz cinsel deneyimlere fazla dikkat çekmek çocuğun

    kaygılanıp en yakınlarından gelen sevgi ve şefkat içeren “iyi

    dokunuşların da yanlış algılamasına neden olabilir. Bu konu,

    çocuğunuzun yaşı ilerledikçe farklı bağlamlarda ele alınır. Örneğin,

    ergenlik dönemindeki çocuğunuz iyi dokunuş ve kötü dokunuşu ayırt

    edebilecek yaş ve farkındalığa ulaşmıştır. Fakat, bu dönemde de

    vurgulanması gereken, çocuğunuzun sevgi ve ilgi duyduğu arkadaşı ile

    ilişkisinde de istediği noktada sınırlarını belirleyip “dur” diyebilmesi

    gerektiğini bilmesidir.

    Vücudumuzda dört özel bölge olduğunu ve bunlara kimsenin

    dokunmaması gerektiğini söyleyebilirsiniz. Bu dört özel bölge: Dudak,

    göğüs, genital ve kalça bölgesidir. Genital ve kalça bölgesini iç çamaşırı

    bölgesi olarak tarif edebilirsiniz. Bir iç çamaşırı kuralı olduğunu ve

    kimsenin oraya dokunamayacağını, onun da kimsenin iç çamaşırı

    bölgesine dokunmaması gerektiğini ve bu bölgelerin kişiye özel olduğunu

    vurgulamalısınız.

    Önemli ayrıntılardan birisi de tüm bu konuşmanın ardından böyle bir

    durumla karşılaşırsa size mutlaka gelip söylemesi gerektiğini asla böyle

    bir konuda sır saklamaması gerektiğini anlatmalısınız. Çünkü

    istismarcılar genellikle böyle bir durumda çocuğa oyun oynadıklarını ve

    bu oyunun aralarında sır kalması gerektiğini söylerler.

    Fizyolojik ve psikolojik olarak çocuğunu yakından izleyip her ihtimali

    düşünmeniz gerekmektedir.

    Hiçbir çocuğun böyle bir durumla karşılaşmaması dileğiyle…

    Psikolog Büşra

  • Yenidoğan konvülsiyonları

    Yenidoğan konvülsiyonları, yenidoğan döneminde sık rastlanan ve tedavide güçlük yaratan ve zaman zaman önemli sekeller bırakabilen akut nörolojik sorunların başında gelir. Yenidoğan dönemi, merkezi sinir sisteminin konvülsiyonlara karşı en duyarlı olduğu dönemdir. Yenidoğan konvülsiyonlarının tanınması, etiyolojisinin belirlenmesi; tedavi edilebilir durumlar ve solunum – dolaşım bütünlüğünün kolay bozulabildiği göz önününe alınarak , acil gerekli tedaviyi zorunlu kılar. Kontrol altına alınamayan ve uzun süren nöbetlerin uzun dönem etkileri de olumsuz olmaktadır.

    Yenidoğan konvülsiyon sıklığı % 0.15 ile 3.5 olarak bildirilmektedir. Ancak gestasyon yaşının düşmesi ile bu oran yükselmektedir. Term bebeklerde insidans 1000 canlı doğumda 0.7-2.7 iken, 1500 gramın altındaki preterm bebeklerde 1000 canlı doğumda 57.5 olarak bulunmuştur.

    Yenidoğan konvülsiyonları etiyoloji, klinik, tedavi ve prognoz açısından diğer yaşlarda görülen konvülsiyonlardan farklıdır. Klinik bulgular, büyük çocuklardan farklı olduğu için yenidoğan konvülsiyonlarında tanı bazen güç olabilir.

    Stereotipik ve göz hareketlerinin eşlik ettiği tekrarlayıcı hareketler çoğu kez yenidoğanın normal davranışı olabileceği gibi konvülsiyona ait klinik bulgular da olabilir, harekete eşlik eden eş zamanlı EEG bulguları ayırıcı tanıda yardımcı olur.

    Klinik Bulgular :

    Konvülsiyonlar yenidoğan döneminde çok değişik şekillerde görülebilir. Yenidoğan döneminde sinir sisteminde matürasyon (aksonal ve dendritik oluşumlar) tamamlanmadığı ve sinaptik bağlantılar gelişmediği için generalize tonik klonik konvülsiyonlar gözlenmez. Bazı durumlarda konvülsiyon sırasında oluşan elektriksel aktivite yüzeysel EEG elektrodlarına ulaşmadığından, klinik olarak konvülsiyon gözlenmesine karşın EEG bulgusu saptanamaz (klinik nöbet). Bazı durumlarda ise EEG bulgusu olmasına karşın klinik bulgu yoktur (elektrografik nöbet). Hem klinik hem EEG bulgusu varsa bu durum elektroklinik nöbet olarak isimlendirilir.

    Yenidoğanlarda klinik olarak dört tip konvülsiyon görülür:

    1. Subtle (kolay ayırt edilmeyen) nöbetler: Yenidoğan döneminde en sık görülen nöbet tipidir. Çok değişik şekiller gösteren ve klinik yönden tanınması güç konvülsiyonlardır. Stereotipik davranışlar vardır. Anormal göz hareketleri, göz kırpma, çiğneme, yutma, emme, pedal çevirme, kürek çekme, adım atma, apne, hiperpne, kan basıncı ve nabız değişiklikleri biçiminde bulgu verir. Apneik konvulsiyon sıktır, nadiren tek bulgudur. Sıklıkla okuler veya otonomik bulgularla birliktedir. Bu grup nöbet çoğu zaman EEG bulgusu vermez, bazen sürekli EEG monitorizasyonu ile bozukluk saptanabilir. Yenidoğanda garip, olağandışı, periyodik stereotipik olaylar karşısında her zaman konvülsiyon akla gelmelidir.
    2. Tonik konvülsiyonlar: Hasta nöbet sırasında deserebre ya da dekortike postür alır. Alt ve üst ekstremitelerde tonik ekstansiyon şeklinde belirir, eş zamanlı siyanoz da tabloya eklenebilir. Daha çok ventrikül içi kanama ve hipoksik iskemik beyin zedelenmelerinde görülür. Generalize ya da fokal olabilir. Generalize tip daha sıktır , uyarı ile gelişebilir , nadiren gerçek konvulsiyondur. EEG bulgusu enderdir. Fokal tiplerde ise ekstremiteler, gövde ve/ya da boyunda asimetrik kasılma olur, göz bulguları eşlik edebilir. Bu tipte sıklıkla EEG bulgusu vardır.
    3. Klonik konvülsiyonlar: Vücudun bir bölgesinin saniyede 1-3 kez ritmik kasılmalar biçiminde görülür. Fokal nöbetler vücudun bir bölgesine lokalizedir. Bu nöbetler EEG’deki aktivite ile uyum gösterir, ancak her zaman fokal patolojiye işaret etmez. Multifokal nöbetlerde ise vücudun değişik bölümleri tutulur, migratuvar nöbet de denir. Bu tip nöbetler kortikal displazi ve metabolik bozukluklarda görülür. EEG bulgusu vardır.
    4. Myoklonik nöbetler: Kısmen az görülen, ancak prognozu çoğu kez kötü olan bir nöbet tipidir. Fokal ya da jenaralize olabilir. Fokal myoklonik hareketlerin baş ya da ekstremitede hızlı izole kasılmalar biçimindedir. Klonik nöbetlerden daha hızlı olmalarıyla ayrılır. EEG bulgusu vermez. Jeneralize myoklonik nöbetlerde ise kasılma her iki kol ve bacakta aynı anda görülür. EEG bulgusu vardır. Selim yenidoğanın uyku myoklonisini ile karışabilir.

    Etiyoloji ve Yaklaşım

    Konvülsiyonun oluş zamanı ve nöbetin tipi, etiyolojinin aydınlatılmasında önemlidir , nöbet birden fazla nedenle de olabilmektedir. Özellikle ilk üç günde oluşan konvülsiyonların nedenleri, daha sonra oluşanlardan farklılık gösterir. Bunun yanında term ve pretem yenidoğanlarda farklı patofizyolojik etmenlere bağlı etiyoloji de farklı olabilmektedir. Yenidoğan konvülsiyonlarının etiyolojik dağılımları Tablo 1. de gösterilmiştir. Konvulsiyon- etyoloji ilişkisine göre sınıflandıracak olursak ; semptomatik konvülsiyon çoğunluğu oluşturur, altta yatan nedenin saptandığı gruptur. Kriptojenik ise MSS hasarını düşündüren bulgular olmasına karşın nedenin belirlenemediği gruptur. Gelişimi normal olan ve neden saptanamayan grup idiopatik ya da sıklıkla selim yenidoğan konvulsiyonu olarak adlandırılır. Çok küçük grubu da yenidoğanın epileptik sendromları oluşturur.

    Konvülsiyon tipi bazen etyolojinin belirlenmesinde yardımcı olabilir. Fokal klonik ve fokal tonik konvülziyonlar fokal hasarlarla ilişkili olabilir ( beyin enfarktı veya kanama ), ancak metabolik sorunlarda ( hipoglisemi, hipokalsemi ) ve MSS enfeksiyonlarında da ( menenjit, ensefalit) görülebilir . Generalize tonik konvülsiyon, motor otomatizma ve bazı myoklonik konvülziyonlar daha yaygın beyin hasarı ( hipoksi- iskemi, bilateral enfarkt, yaygın MSS enfeksiyonu ) ile ilişkilidir. Ancak bunların da istisnaları vardır, bu nedenle etyolojik araştırma her olguda sistematik olarak yapılmalıdır.

    Hipoksik iskemik ensefalopati (HIE): Gerek term, gerekse preterm bebeklerde sık karşılaşılan bir konvülsiyon nedenidir. HİE term ve preterm bebeklerde görülen konvülsiyonların %40-60'inden sorumludur. HİE tanısı, perinatal öykü, seri Apgar skorları (1., 5. ve 10. dakika), kordon kanı kan gazı ve nörolojik muayene bulguları ile konulur. Öykü ve kimi zamanda diğer faktörler tanıyı kesinleştirmede yetersiz kalabilir. Kraniyal görüntüleme yol gösterici olabilir. Konvülsiyonlar genellikle ilk 72 saat içinde başlar, uzun ve antikonvülsanlara dirençlidir. Hafif olgularda bebek hiperalert, ağır hipoksemide ise stupor ya da komadadır. Nöbetler çoğunlukla status şeklindedir. 24-72. saatlerde beyin ödemi gelişebilir. Ölüm de en çok bu sırada olur. HIE'nin önemli nedeni perinatal asfiksi, hipotansiyon, yineleyen apneik nöbetler, önemli respiratuar hastalıklar ve sağdan sola şantlardır. Asfiksi sonrası konvülsiyonlara aynı zamanda hipoglisemi ve hipokalsemi gibi yenidoğan asfiksisi ile ilişkili metabolik sorunlar da eşlik edebilir.

    İntrakraniyal kanamalar: Konvülsiyon nedeni olarak ikinci sırayı alır. İntrakraniyal kanamalar olguların %15-25'inde görülür. Sıklıkla doğum travmasına, ender olarak kanama bozuklukları ve konjenital damarsal anomalilere bağlı oluşur. Subdural ve subaraknoid kanamalar sıklıkla başın pelvise göre büyük olduğu travmatik doğumlarda görülür. Genellikle belirtisiz seyretmesine karşın birinci günde konvülsiyon ortaya çıkabilir. Çocuk nöbet dışında tümü ile sağlıklı gözükebilir. Konvülsiyonlar daha çok fokal klonik tiptedir. Periventriküler ve intraventriküler kanamalar ise germinal matriks kaynaklı olup, sıklıkla 35 haftanın altında ve 1500 gramdan küçük bebeklerde, yaşamın ilk dört gününde görülür. Bu tip kanamalarda daha çok tonik konvülsiyonlar görülür. Obstetrik tekniklerin gelişmesi ve buna bağlı etkilenmelerin ortadan kalkması ile ‘’travmatik’’ konvülsiyonlar azalır iken, gestasyon yaşının küçülmesi ve buna bağlı intrakranial kanama ve konvülsiyonlarda artış olmaktadır.

    Santral sinir sistemi enfeksiyonları: İntrauterin ya da postnatal edinilmiş santral sinir sistemi enfeksiyonları ve sepsis yenidoğanda konvülsiyona yol açabilir. Olguların %10-15'ini oluşturur. Etken bakteri, virüs, ya da protozoa olabilir. B grubu streptokoklar, E.coli, enterovirüsler, Listeria monositogenez, Toxoplazma gondii, rubella, sitomegalovirüs, herpes virüsü ve Treponama pallidum sık karşılaşılan etkenlerdir. Etkene yönelik tedavi yapılmalıdır, erken tedavi edilen olgularda prognoz oldukça iyidir.

    Serebrovasküler bozukluklar: İleri görüntüleme yöntemlerinin ile gösterilebilmektedir. Konvülsiyon etkeni olarak %5-6 oranında saptanmıştır. Tromboembolik hadiseler özellikle maternal kaynaklı etmenlere bağlı olarak intrauterin gelişerek fetal stroklara yol açabilir ya da yenidoğan döneminde sepsis ve dehidratasyona ikincil olarak görülebilir. Bu olgularda herediter koagulasyon bozuklukları mutlaka düşünülmeli, anne ve çocuk bu yönden değerlendirilmelidir. Damarsal malformasyonlar ve bunlara bağlı nörolojik bulgular da konvülsiyon ile ortaya çıkabilir, nöroradyolojik incelemeler yol göstericidir.

    Metabolik bozukluklar: Hipoglisemi ve hipokalsemi sık karşılaşılan ve tedavi edilebilir metabolik konvülsiyon nedenleridir. Ancak tedavide gecikildiğinde hipoglisemi, prognozu ciddi olan ve kalıcı beyin lezyonlarına yol açabilir. Özellikle pretermlerde, intrauterin gelişme geriliği olanlarda ve diyabetik anne çocuklarında sık olarak görülür. Bunların dışında; hipomagnezemi, hipo ya da hipernatremiye bağlı olarak da konvülsiyon görülebilir. Primer neden olarak konvülsiyonların %5'ini oluştururlar, ancak özellikle hipoglisemi ve hipokalsemi sıklıkla HİE gibi nedenlere sekonder olarak da gelişebilir.

    Doğumsal metabolik hastalıklar: Konvülsiyon nedenlerinin % 4'ünü oluşturur ancak ülkemizde bu oranın daha yüksek olması beklenir. Bu hastalıklar sıklıkla yenidoğan döneminde akut ensefalopati tablosuyla gelirler. Metabolik hastalıklar içinde amino ve organik asidemiler, üre siklus, oksidatif fosforilasyon bozuklukları vardır. Entoksikasyon kliniğindeki bu konvülsiyonlarda esas nedene yönelik tedavi her zaman ön planda olmalıdır.

    Son yıllarda tanımlanan glikoz transport bağlı konvülsiyonlar da yenidoğan döneminde bulgu verebilmektedir. Tanıyı desteklemek amacı ile beyin omurilik sıvısında eş zamanlı glikoz ve laktat düzeyleri ile serum glikoz miktarının karşılaştırılması gerekmektedir. Hastalık saptanan olguların nöbet kontrolünde ve nörolojik gelişimde ketojenik diyetten fayda gördüğü bildirilmektedir.

    Pridoksin eksikliği/bağımlığına bağlı nöbetler ise oldukça nadirdir. İntrauterin veya doğumdan hemen sonra konvülsiyonlar görülebilir. Diğer antiepileptiklere dirençli olgulardır. İntravenöz B6 verildikten sonra nöbetin kontrol altına alınması tanıyı destekler. Otozomal resesif kalıtım bildirilmiştir. Hayat boyu vitamin B6 kullanımı önerilir .

    Gelişimsel Serebral Anomaliler: Yenidoğan konvülsiyonlarının etiyolojisinde % 4 oranında yer almaktadır. Bunların çoğu kromozom anomalileri, infeksiyöz veya toksik maddelere bağlı nöroblast migrasyonu ve proliferasyonundaki bozukluklarına bağlı gelişen yapısal bozukluklardır. Tanıda kraniyal MRG yol göstericidir. Dirençli nöbetlere yol açabilirler, patoloji fokal ve nöbetler dirençli ise ileride epilepsi cerrahisi açısından hastanın değerlendirilmesi gerekebilir.

    İlaca bağlı konvülsiyonlar: Gelişmiş sanayi toplumlarında sıkça görülmesine karşın ülkemizde nadirdir. Entoksikasyon ya da yoksunluk sonucu ortaya çıkabilir. Annenin kullandığı alkol, barbitürat, amfetamin, kokain ve eroin gibi maddelere bağlı olabildiği gibi , doğum induksiyonunda ve anestezik olarak kullanılan maddeler de doğumu izleyen ilk saatlerde konvülziyonlara yol açabilir. Bunun yanında bu tür maddelerin anne tarafından kronik kullanılması sonucu gelişebilen embriyonopatilere bağlı olarak konvülsiyonlar ve ileri dönemde nörolojik gelişim bozuklukları görülebilir.

    Yenidoğanın Epileptik Sendromları: Yenidoğan konvülziyonları genelde kısa sürelidir ve kendini sınırlar, çok azı kronik postnatal konvulzif bozukluk olarak devam eder. Bu nedenle bu yaş grubunda epilepsi terimi çok nadir kullanılır. Uluslararası Epilepsi Derneğinin ; Epilepsi ve Epileptik Sendromlarının sınıflandırmasında yenidoğan dönemine ait dört tablo yer alır; bunlar selim yenidoğan konvulsiyonu, selim ailevi yenidoğan konvulsiyonu, erken myoklonik ensefalopati ve erken infantil epileptik ensefalopatidir. Son ikisi yenidoğanın katastrofik epileptik sendromlarındandır

    Selim yenidoğan konvülsiyonu : Selim idiopatik yenidoğan konvulziyonu olarak da adlandırılan 5. gün konvülsiyonlarıdır. Etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemektedir. Genelde pre-,peri- ve postnatal risk faktörü olmayan term bebeklerde 4- 6. günler arasında görülür. Nöbetler sıklıkla kısadır, genelde fokal klonik nadiren fokal tonik özelliktedir. Prognozu iyidir .

    Selim ailevi yenidoğan konvülsiyonu : Nöbetler yaşamın üçüncü gününden ( 2- 15 gün) sonra ortaya çıkar, klonik özelliktedir, günde çok sayıda olabilir, kendiliğinden durur. Nadiren ileride epileptik olabilir. Aile öyküsü vardır. Bazı ailelerdeki çalışmalarla 20. ve 8. kromozomlarla ilişkisi gösterilmiştir.

    Erken infantil epileptik ensefalopati ( Ohtahara ): Yenidoğan dönemi ile ilk aylarda başlayan, tonik konvulsiyonların hakim olduğu, EEG’de supresyon – burst paterni görülen , etyolojisi hipoksi, serebral disgenezi ya da kriptojenik olan, ciddi psikomotor gerilik ve tedaviye dirençli nöbetlere dönüşen, kötü prognozlu bir tablodur.

    Erken myoklonik ensefalopati: Erken infantil epileptik ensefalopatiden ayırımı güçtür. Erken başlangıçlı , myoklonik nöbetlerin hakim olduğu, infantil spazm ve basit parsiyel nöbetlerin de görüldüğü, EEG’de burst supresyon paterni saptanan , etyolojide doğumsal metabolik hastalıkların yer aldığı , kriptojenik de olabilen , giderek kötüleşme ile seyreden bir epileptik tablodur.

    Tüm bunların dışında bugün için gelişmiş merkezlerde bile yenidoğan konvülsiyonlarının beşte birinde etiyoloji belirlenememektedir.

    Yenidodağan döneminde konvülsiyon ile karışabilen durumlar

    Yenidoğanın kendi dönemine ait bazı refleks, titreme, çekilme, sıçrama ve atetoz benzeri hareketleri sıklıkla konvülsiyon ile karışabilmektedir.

    Tremorlar çene, üst ve alt ekstremitelerde görülebilir. Kısa süreli olup amplitüdleri düşüktür, oysa klonilerde amplitüdler büyük ve daha yavaştır. Tremorlar istemli uyarılar ile ortaya çıkabilir, yaşamın ilk günlerinde belirir ve 3-4 ay civarında azalarak kaybolur.

    “Jitterines” de yenidoğan döneminde sıkça görülebilir, genellikle selim kabul edilmekle birlikte; hipokalsemi, asfiksi ve kimi zaman konvülsiyonlara da eşlik edebilir, en büyük özelliği aktif olarak hareketin durdurulabilmesidir.

    Konvülsiyon ile karışabilen bir diğer durumda selim yenidoğan uyku miyoklonileridir. Bebeklerde uykunun hızlı göz hareketleri (REM) fazı aktif dönemdir. Bu dönemde göz kapağında seyirmeler, ağız çevresinde çekilmeler ve ekstremitelerde mültifokal atımlar görülebilir. Bu durum sıklıkla konvülsiyonla karışabilir, bazı zamanlarda, uyku miyoklonileri oldukça belirgin olabilir. Beslenme sonrası uykuya dalar iken tekrarlayıcı, yüksek frekansta saniyeler dakikalar sürebilen, kollarda ve bacaklarda miyoklonik atımlar görülebilir. Eğer çocuk uyanır ise atak sonlanır, uyku dışında görülmezler. Bu ataklar genellikle çocuk 4-6 aylık olunca kendiliğinden kaybolurlar. Bebeğin gelişimş normal olup, uyku EEG’si de normaldir. Tedavi gereksizdir.

    Özellikle hipoksemiye maruz kalmış yenidoğanlarda görülen asfiktik reaksiyonlar da sıklıkla nöbet olarak yorumlanabilmektedir. Korteksin belirgin olarak baskılandığı hipoksik durumlarda beyin sapından kaynağını alan, epileptik olmayan, gözde kaymalar, dil şapırdatmaları, pedal çevirmeler, düzensiz vücut hareketleri şeklinde paroksismalar görülebilir. Bunlara nadiren EEG'de deşarjlar eşlik eder ve konvülsiyon olarak değerlendirilirler. Özellikle yoğun bakımda uzun süre ventile edilen hastalarda görülebilir. Ayırıcı tanı için EEG monitorizasyonu önerilir. Epileptik olmayan bu hareketlere antiepileptik ilaçların etkisi yoktur.

    Yenidoğan döneminde dirençli konvülsiyon ile karışabilen oldukça nadir bir durum da hiperekpleksiadır. Beyindeki inhibitör glisin reseptörlerinin matürasyonunun tamamlanmaması sonucu, çevresel uyarılara verilen aşırı bir yanıttır. Atak anında çocuk tonik kasılır, bu dönemde nefes alamaz ve siyanoz tabloya eklenebilir. Özellikle beslenme esnasında uyarı ile atak başlarsa aspirasyon olabilir. Ciddi ataklarda kalp durabilir. Çocuk büyüdükçe atakların şiddeti ve sıklığı azalır, spazmlar kaybolur, ancak ani sıçramalar devam edebilir. Düşük doz benzodiazepinler ve valproik asid oldukça etkilidir. Otozomal dominant ve resesif kalıtım söz konusu olabilir.

    Yenidoğan döneminde kolaylıkla nöbet ile karışabilen bu durumların her zaman ayırıcı tanıda düşünülmesi, gerekli durularda video-EEG ile olayın aydınlatılması gerekebilir.

    Konvülsiyon Geçirmiş Yenidoğana Yaklaşım

    Yenidoğan konvülsiyonun genellikle semptomatik olması nedeni ile acil tedavinin ardından zaman kaybetmeden etiyolojiye yönelik tetkiklerin başlatılması gerekir. Bu amaç ile ilk önce detaylı bir öykü almak gerekir. Gebelikle ilgili riskler; annenin yaşı, gestasyon yaşı, hamilelik öyküsü, ilaç kullanımı, annenin enfeksiyonları, kanama ya da travma, preeklampsi, eklampsi, fetusun haraketleri, polihidramnios, oligohidramnios, çoklu gebelik, düşük öyküsü öğrenilir. Doğumla ilgili; eylemin süresi ve yaşanmış komplikasyonlar, fetusun kalp hızı ve reaktivitesi, amnion mayisinin mekonyumlu olması, aspire etmesi, oksijen gereksinimi olması ya da canlandırma gerekmesi, kordon dolanması, doğumun uzaması ya da çok hızlı olması, forseps kullanılması, travma olması, Apgar skoru, kordon kan gazı hakkında bilgi toplanır. Aile öyküsü; akrabalık, ailede özellikle yenidoğan döneminde konvülsiyon geçirmiş birey olması, kardeş ölüm öyküsü mutlaka sorgulanmalıdır. Daha sonra bebek muayene edilmeli; vital bulguları, tartısı, boyu, baş çevresi, fontanelin boyutları, bombeliği, üfürüm, deri, göz bulguları, deri lezyonları, cilt rengi mutlaka not edilmelidir. Nörolojik muayenede; bilinç durumu, çevre ile ilişkisi, spontan motilitesi, emme refleksi, burun perküsyonu ( konvülziyonla sıklıkla karıştırılan startle açısından önemli ), kranial sinir muayenesi, tonus, tendon refleksleri, ilkel reflekslere bakılmalı özellikle taraf farkı açısından kontrol edilmelidir.

    İlk aşamada yapılması gereken laboratuvar tetkikler hasta bazında karar verilmesi önerilmekle birlikte; Tam kan sayımı, Tam idrar incelemesi, Biyokimyasal testler: Kan şekeri, kalsiyum, fosfor, magnezyum, elektrolitler, total protein, üre, kreatinin, bilirubin, Kan gazları, Lomber ponksiyon, Kültürler, EEG rutin olarak istenmektedir. İdeal olan EEG monitorizasyonu yapılmasıdır. Hasta başında kraniyal ultrasonografi ile major kraniyal patolojiler dışlanmalıdır.

    Etiyoloji saptanamadıysa ikinci aşama incelemelere geçilir.

    Serolojik testler (TORCH), Metabolik hastalığa yönelik incelemeye ( idrar kan aminoasitleri, idrarda redüktan madde, amonyak düzeyi, organik asitler) , kraniyal görüntülemeye ( kraniyal ultrason, BBT veya MRG ) başvurulur. Kraniyal ultrasonografi hemen yatak başında yapılması nedeniyle yenidoğan döneminde çok yararlı bir inceleme yöntemidir. Ancak bazı lezyonların ayırt edilmesi güçtür. En iyi kanamalar ( örn. intraventriküler ) ve ventrikül boyutları / genişlemeleri hakkında bilgi verir. Ekstraserebral alanlar ve posterior fossanın değerlendirmesi yetersiz kalır, iskemik lezyonlar da kolaylıkla atlanabilir. BBT hızlı bir inceleme yöntemidir ,sedasyon gerekmeyebilir, ancak hasta bebeklerin transportu güçlük yaratabilir . Özellikle kanama ve intrakraniyal kalsifikasyonu göstermede MRG’den üstündür, erken dönemde enfarktı ayırt etmeyebilir, geç dönemde belirgin hale gelir. MRG yüksek resolusyon özelliğiyle ayrıntılı bilgi verir, iskemik olaylar, gelişimsel serebral anomaliler kolaylıkla tanınır, ancak inceleme süresi daha uzundur. Difüzyon ağırlıklı MR term bebeklerdeki yenidoğan ensefalopatisinde serebral hasarı konvansiyonel MRG’den daha önce göstermektedir, ancak hayatın ilk 24 saatinde veya 8. günden sonra yapıldığında sonuçlar negatif kalabilmektedir .

    Etyoloji belirlenemediyse beyin omurilik sıvısının nörometabolik hastalıklar yönünden tetkikleri ve toksikolojik incelemelerin yapılması da önerilmektedir.

    Tedavi
    Yenidoğan konvülsiyonları nörolojik gelişimi olumsuz etkileyebileceği için acil tedavi gerektirir. Bu yüzden bir yandan etyoloji araştırılırken bir yandan tedavi başlanır. Nöbet sırasında solunum ve dolaşım desteği sağlanıp oksijen verilmeli, damar yolu açılmalı ve kan örneği alınmalıdır.

    Öncelikle hipoglisemi, hipokalsemi, elektrolit düzensizliği gibi sorunlar düzeltilmelidir(Tablo 4 )
    a. Hipoglisemi: Yineleyen nöbetlerin yol açtığı metabolik olaylar düşünüldüğünde hipoglisemi olmasa da dekstoz vermek yararlıdır. Bu yüzden sonuçlar çıkmadan glukoz infüzyonu yapılabilir. 2-4 ml/kg %10 dekstroz İV verilir, arkasından 5-8 mg/kg/dak gidecek biçimde sürekli infüzyon yapılır. Yakın kan şekeri kontrolü ile perfüzyon hızı düzenlenir.
    b. Hipokalsemi: %10'luk kalsiyum glukonat 2 ml/kg çok yavaş İV verilir. Hipomagnezemi de varsa 0.1-0.2 ml/kg %50'lik magnezyum sulfat İV ya da IM verilir.
    c. Piridoksin eksikliği: 100 mg piridoksin İV verilir. Dakikalar içinde nöbetin durması ve EEG deşarjlarında düzelme görülmesi tanı koydurucudur.

    Antikonvülsan tedavi: Genel olarak kabul edilen görüş bir saat içinde üçten fazla nöbet görülür ya da tek bir nöbet üç dakikadan fazla sürerse antikonvülsan ilaç tedavisinin başlanmasıdır. Yenidoğan bebeklerin kas kitlesi az olduğu için intramuskuler yol değil intravenöz ya da enteral yol seçilmelidir. Yenidoğanlarda ilaçların doğru dozajı, bu yaştaki çocuk organizmasının bazı özelliklerinden ötürü güçtür.
    İlk seçenek fenobarbitaldir. 20 mg/kg yükleme dozu yapılıp 15 dakika içinde nöbetler durmazsa 10-15 dakika aralarda 5 mg/kg ek dozlar yapılarak 40 mg/kg'a dek çıkılır. Bu dozda hastanın entübasyonu gerekebilir. Ulaşılması gereken kan düzeyi 20-40µg/ml’dir. Solunum, karaciğer ve böbrek yetmezliği olanlarda 20 mg/kg aşılmamalıdır. İdame 3-4 mg/kg iki dozda verilir . Yarılanma ömrü 5-7 günden sonra 100 saati bulabilir, daha sonra kısalır, bu nedenle kan düzeyi izlemi gerekir.

    Nöbetler durdurulmazsa tedaviye fenitoin eklenir. Yükleme dozu 20 mg/kg (izotonik ile perfüzyon şekline verilmesi gerekir.). Yükleme yavaş yapılmalı, kardiyak ritim bozukluklarına neden olmamak için 50 mg/dakika geçilmemelidir. İstenen kan düzeyi 15-20 µg/mldir. İdame dozu ise 4-6 mg/kg'dır , 2-4 dozda verilir. Fosfenitoinin de ( fenitoin prodrug) güvenle kullanılabileceğine dair yayınlar vardır.

    Daha sonraki seçenekler lorezepam, diazepam , klonazepam veya midazolamdır. Diazepam 0.1-0.3 mg/kg tekrarlanan dozlarda ( 4-6 saat aralarla ), veya bulunabilirse lorazepam 0.05 mg/kg 6 saat aralarla, veya klonazepam 0.1-0.2 mg/kg olarak verilebilir. Midazolam ile deneyimler daha azdır, 0.15 mg/kg yüklemeden sonra 0.1-0.4 mg/kg/st idame verilir.

    Bu antiepileptiklerin verilmesi sırasında ciddi yan etkilerle karşılaşılabilir. MSS depresyonu, hipotansiyon, bradikardi ve solunum depresyonu ( fenobarbital, diazepam ve lorazepamda ), kardiyak aritmi (fenitoinde) görülebilir. Tedavi sırasında bebeğin vital bulguları çok iyi izlenmelidir.

    Nöbet kontrolü sağlanamaz ise lidokain 2mg/kg bolus denenebilir. Nöbet kontrolü sağlanır ise 4mg/kg/st perfüzyon başlanır, lidokain metabolitlerinin konvülsiyonu uyardığı bilindiğinden 8-12 saatlik periyodlarda perfüzyon azaltılarak kesilir. Birlikte diğer antikonvulsanlar kullanılmalıdır. Tüm bu tedavi planına rağmen nöbetleri durmayan hasta yoğun bakım şartları altında anestezik maddelerinde yardımı ile fenobarbital, midazolam, pentobarbital veya thipental komasına sokularak beyin elektriksel aktivitesi baskılanır. İdeal olan eş zamanlı EEG monitorizasyonu yapılarak elektriksel aktivitenin de baskılandığının gözlenmesidir.

    Tedavi süresi: Tedavinin ideal süresi ile ilgili fikir birliği yoktur. Genel olarak nörolojik inceleme ve EEG normalse hasta taburcu edilmeden antikonvülsan tedavi sonlandırılır. Nörolojik bulgu var ancak EEG normal ise tedavi bir ay sürdürülüp hasta kontrole çağrılır. Kontrolde nörolojik inceleme normal ise tedavi kesilir. Nörolojik incelemede anormal bulgular varsa ilaç üç ay daha kullanılır. Üç ayın sonunda, bu süre içinde nöbet gözlenmemişse tedavi kesilir. Profilaktik ilaç kullanımını önlediğine dair bulgu yoktur.

    Prognoz

    Yenidoğan konvülsiyonlarının uzun süreli sonuçları genellikle altta yatan nedene bağlıdır. Hipokalsemi ve selim familial konvülsiyonlarda prognoz iyi; erken hipoglisemi, santral sinir sistemi enfeksiyonları, hipoksik iskemik ensefalopatide değişken; santral sinir sistemi malformasyonlarında ise kötüdür. Ayrıca jeneralize myoklonik ve tonik nöbetler ile uzun süre durdurulamayan nöbetler kötü prognoz taşırlar. Epilepsi gelişme riski genel olarak %33 olarak bildirilmektedi, en ciddi formu infantil spazmdır. EEG yenidoğan konvülsiyonlarının prognozu saptamada oldukça güvenilir bilgi vermektedir. İnteriktal EEG normal ise , ya da tekrarlanan kayıtlarda özellikle zemin aktivitesi ve uyku organizasyonu normale dönerse iyi prognoza işaret eder. Tekrarlanan EEG’ler de patolojinin devam ettiği olguların %90’ında nörolojik sekel kaldığı bildirilmektedir. Fizik incelemede süren nörolojik bozuklukları olan hastalar ve çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerde de sonuçlar daha kötüdür.Yaşayan hastalarda mental retardasyon, hareket bozuklukları, mikrosefali, sağırlık, görme bozuklukları gibi sekeller görülebilir.

  • ANNE-BABA TUTUMLARI

    ANNE-BABA TUTUMLARI

    Birbirinden farklı birçok anne baba tutumu vardır. Ebeveynler farkında

    olmadan bu tutumlardan birini sergiliyor ve şüphesiz ki o tutumun

    çocukları için en doğrusu olduğuna inanıyolar. Peki çocuğunuz için en

    sağlıklı anne baba tutumu hangisi ?

    1- Aşırı Koruyucu Anne-Baba Tutumu:  

    Çocuğun her an kontrol altında tutulduğu, aşırı ilgi ve alaka gösterildiği,

    zarar gelebilir endişesi ile gündüzleri bile sokağa çıkması istenmediği

    veya kısıtlandığı aile tipidir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklar, aileye aşırı

    bağımlı, özgüveni olmayan, duygusal açıdan zayıf, sıkıştırıldığında

    başkalarına suç atabilecek yapıda olabilmektedirler. Bu tutumu

    sergilerken çocuğunuza iyilik yaptığınızı düşünüyor olabilirsiniz fakat

    onun bir birey olduğunu ve hayatta yalnız kalabilmesi gerektiğini

    unutmamalısınız. Çocuğunuzun ileride kendi ayakları üzerinde

    durabilmesi için koruyucu tutumu tadında bırakmak gerekir.

    2-Baskıcı ve Otoriter Anne-Baba Tutumu:

    Aile katı, kuralcı ve disiplinlidir. Anne /baba veya her ikisinin de otoriter

    tutumu karşısında, çocuk nazik, dürüst, disiplinli, yardımsever ve dikkatli

    olmasına rağmen, ürkek, çekingen, kendine güveni olmayan veya çok

    zayıf, başkalarının etkisi altında kalabilen, duyarlı, korkak, kendi başına

    iş yapma yeteneği gelişmemiş bir yapıya sahip olabilirler. Kural ve

    disiplin hayatımızda her zaman olması gereken bir şeydir fakat bunun

    aşırısı çocukta özgüven eksikliğine sebep olur. İş ve sosyal hayatında

    kaçıngan-çekingen bir kişilik yapısı sergiler. Bu tutumun sonucu sosyal

    fobiye kadar varabilir. Kurallar her zaman olmalıdır fakat aşırı baskıdan

    uzak durulmalıdır.

    3- Aşırı Hoşgörülü Anne-Baba Tutumu:

    Baskıcı ve otoriter tutumun tam tersine bu tip ailelerde çocuk tek

    hükmedendir. Aile tüm hayatını çocuğun istek ve arzusuna göre belirler.

    Aile çocuğa aşırı sevgi gösterir. Bütün tutumları dengesiz ve çocuk

    merkezlidir. Bu tip ailelerde çocuk ne derse o olur. Böyle ailelerde

    yetişen çocuklar; bencil, sevgi arsızı, kural tanımayan, doyumsuz kişilik

    yapılarına sahip olabilmektedirler. Bu çocuklar sosyal hayatta geçimsiz,

    sosyal yönleri zayıf ve benmerkezci bir yapıya sahip bir görünüm

    çizerler. Ne aşırı baskıcı ne de aşırı hoşgörülü olmak gerekir. Her ailede

    kural ve sorumluluklar olmalı, çocuk bunları bilinçli yapmalı ve uyum

    sağlamalıdır. Aşırı hoşgörü gösterilen çocuklar hayat başarısına

    ulaşmakta oldukça zorluk çekerler.

    4- Kararsız ve Dengesiz Anne-Baba Tutumu:

    Bu tip aileler genellikle anne ve babanın iyi anlaşamadığı ve her iki

    tarafın da baskın karaktere sahip olduğu ailelerdir. Anne / babanın

    çocukla ilgili bir konuda evet dediğine, diğeri hayır diyebilmekte çocuk

    hangisine bakacağına, hangisine uyacağına karar verememekte

    çoğunlukla kararsız kalarak herhangi bir tepki vermemeyi tercih

    etmektedir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklar genellikle kararsız, her türlü

    etkilenmeye açık, tutarsız, çabuk karar değiştirebilen çocuklardır. Aynı

    zamanda duygusal açıdan dengesiz bir yapıya sahip olmaları da

    mümkündür. Aile içinde ki en önemli şey tutarlılıktır. Anne ve babanın

    ağzından çıkan her söz ve yapılan her davranış aynı olmalıdır. Aksi

    takdirde çocuk annenin izin vermediği bir şeyi babadan ister ve elde

    ederse hem aile içinde ki olması gereken otorite sarsılır hem de çocuk

    neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez hale gelir, kafa karışıklığı

    yaşar.

    5-Mükemmeliyetçi Anne / Baba Tutumu:

    Bu tip ailelerde anne ve baba çocuklarının her konuda mükemmel

    olmalarını isterler. Genellikle benmerkezci bireylerin oluşturduğu bu

    ailelerin çocuklarında; yaptığı işi beğenmeme, yetersiz olduğu duygusu,

    devamlı olarak başkalarını mutlu etmeye çalışma duyguları görülebilir.

    Bu tutum sonunda çocuklarda otoriter anne-baba tutumunda olduğu gibi

    sosyal fobi ve özgüven eksikliği oluşabilir. Çocuğunuzun neye yeteneği

    varsa onu yapmasına izin verin. Sizin istediğiniz doğrultuda gitmeye

    zorlanırsa hem başarısız hem de mutsuz bir gelecek onu bekler.

    6-Reddedici Anne- Baba Tutumu:

    Bu aileler farkında olarak veya olmayarak çocuğun tüm isteklerini

    aksatırlar. Çocuğun aslında istenmediğini hissettirmek ve çocuğa karşı

    düşmanca tutumlar beslemek olarak da tarif edilebilir. Bu tip ailelerde

    yetişen çocuklarda kendisinden daha zayıf olanı ezme, tüm çevresine

    karşı nefret besleme, kimseye güvenememe, çevresindekilere düşmanca

    tutum sergileme düşüncelerine sahip olabilirler.

    7-Tutarsız Anne- Baba Tutumu Tutumu:

    Bu tip ailelerde genelde kurallar yoktur. Anlık çözümler, anlık kavgalar

    ve anlık mutluluklar vardır. Çocuk için konulan kuralların bazen çok katı

    bir şekilde uygulandığı, bazen de hiç yokmuş gibi davranıldığı tutumlar;

    çocukta güvensizlik, kurallara karşı kayıtsızlık,  çözümün parçası olmayı

    reddetme,  kararsız ve kişiliksiz karakter yapısı meydana gelebilmektedir.

    8- Hoşgörülü ve Güven Verici Anne-Baba Tutumu:

    İdeal aile tipine uygun bir yapıdır. Bu tip ailede temel kural ve

    kısıtlamalar haricinde çocuklar özgür bir şekilde, fakat sorumluluklarının

    bilincinde olarak yetişirler. Birey olmanın ayırtına varan çocukların

    özgüvenleri tam, sosyal ilişkileri kuvvetli olur. Bu tutumla yetiştirilen

    çocuklar geleceğin ideal yetişkin adaylarıdır.

    Çocuk yetiştirirken hoşgörü, kural, sınır koyma, koruma ve kollama

    davranışlarının hiç birinde aşırıya kaçılmamalıdır. Hem tüm bunlar

    dozunda olur hem de tutarlı ve kararlı davranılırsa ideal bir yetiştirme

    tarzında bulunmuş olursunuz.

    Ömür boyu süren bu ebeveynlik yolculuğunda hepinize, çocuklarınızla

    olumlu anılar biriktireceğiniz keyifli günler dilerim…