Yazar: C8H

  • 6-8 aylık bebeğin gelişim basamakları

    6-8 aylık bebeğin gelişim basamakları

    6-8 ay arası bebeklerimizde önemli değişiklikler olur. Dokunma, işitme ve görme gibi algılarını koordine etmeyi öğrenir. Dönme, yakalama, oturmak için doğrulma ve bazı bebeklerde hatta sürünme ve emekleme motor becerileri gelişir. Bu aylardaki gelişimin belli basamakları şunlardır:

    Hareket:

    ►Sırtüstü-yüzüstü ve yüzüstü sırtüstü dönebilir.
    ►Önce destekli, daha sonra desteksiz oturabilir.
    ►Ayaklarının üzerine basarak-tutulduğunda- tüm vücudunu taşıyabilir.
    ►Tek elle cisimlere uzanabilir.
    ►Bir nesneyi elden ele geçirebilir.
    ►Tüm elle cisimleri kavrayabilir.

    Görme:

    ►Tüm renkleri görebilir.
    ►Uzağı görme gelişir.
    ►Hareketli cisimleri takip etme yeteneği gelişir.

    Dil:

    ►Kendi ismine yanıt verir (bakarak, sözle vb).
    ►”Hayır” cevabı başlar.
    ►Ses tonu ile duygularını belirtmeye başlar.
    ►Seslere, ses çıkararak yanıt verir.
    ►Memnuniyet veya hoşnutsuzluk sesleri çıkarır.
    ►Sessiz harfleri de kullanarak anlamsız ses dizileri çıkarır (babıldama). Bababababa, cececece vb.

    Bilişsel:

    ►Kısmen saklanmış eşyaları bulur.
    ►Eli ve ağzıyla keşfeder.
    ►Ulaşabileceği mesafedeki cisimlere uzanmaya çalışır.

    Sosyal ve duygusal:

    ►Oyun oynamaktan hoşlanır.
    ►Ayna görüntüsü ile ilgilenir.
    ►Diğer insanların duygularını göstermelerine yanıt verir.

    Tüm gelişim basamaklarının bebeğe göre değerlendirilmesi gerektiği ve bireysel farklılıklar olabileceği hatırda tutulmalıdır. Bununla birlikte bebeğinizde aşağıda belirtilen olumsuzluklardan bir veya birkaçını gözlüyorsanız doktorunuza danışmak en doğru yaklaşım olacaktır:

    ►Kasları çok sert ve gerginse
    ►Bez bebek gibi çok gevşekse
    ►Kollarından tutup oturur pozisyona getirirken hala başı belirgin arkaya düşüyorsa
    ►Cisimlere sürekli aynı taraf eliyle uzanıyorsa
    ►Kucaklanmayı reddediyorsa
    ►Onunla ilgilenen kişiye hiçbir sevgi belirtisi göstermiyorsa
    ►Etrafında insanlar olmasından hoşlanır gibi görünmüyorsa. Bir veya iki gözü sürekli olarak içe veya dışa dönüyorsa.
    ►Devamlı göz akıntısı, yaşarması veya ışığa duyarlılık varsa
    ►Etrafındaki seslere yanıt vermiyorsa
    ►Cisimleri ağzına götürmesinde zorluk varsa
    ►4 aydan sonra başını ses kaynağına çevirmiyorsa
    ►5. ayda yüzüstü-sırtüstü veya tersi pozisyon değişikliği yapamıyor, dönemiyorsa
    ►5 aydan sonra geceleri yatıştırılamıyor, avutulamıyorsa
    ►5 ay sonrası kendiliğinden gülmüyorsa
    ►6 ay sonrası yardımla oturamıyorsa
    ►6 ay sonrası sesli gülmüyor veya haykırma sesleri çıkarmıyorsa
    ►6.-7. ayda cisimlere aktif olarak uzanmıyorsa
    ►30-180cm aralığındaki cisimleri 7. ayda her iki gözüyle izlemiyorsa
    ►7. aydan sonra ağırlığını hiç ayaklarına yüklemiyorsa
    ►7. ayda hareket ve sesleriyle dikkat çekmeye çalışmıyorsa
    ►7 ay bitiminde hala hecelerle babıldama (cecececece, dedededed vb) başlamamışsa
    ►7 ay bitiminde “Cee” oyununa ilgi göstermiyorsa

    Yukarıdaki liste mutlak problem göstergesi değildir. Ama unutmayalım ki önemli olan aksaklıkları büyük problemler haline gelmeden yakalamak ve çözebilmektir.

    Sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

  • Bebek ile Başlayan Evlilik Problemleri

    Bebek ile Başlayan Evlilik Problemleri

    Evlilik, çiftlerin bebek yapmaya karar vermesi ile değişime başlar

    aslında. Psikolojik ve maddi hazırlıklar bir yana, hamilelik değişimin en somut

    şekilde görülmesini sağlayan dönemdir. Rutin gidilen doktor randevuları, bebeğin

    odasının hazırlanması, kıyafetlerinin alınması, yıkanması, ütülenmesi ve tabii son

    dönemlerde moda olan babyshower partileri (hoşgeldin partisi) en önemli

    hazırlıklardır bebek ve ebeveynler için. Bu hazırlıklar ne kadar heyecan verici olsa da,

    birçok hamilelikte anne adaylarının bazı şikayetleri de bulantı, kusma, baş ağrıları,

    halsizlik, el ayak şişmeleri, vb.  bu dönemde başlar. Anne adayları kilo alır hatta

    birçoğu kendini çirkin hisseder bu dönemde. Ama bunlar sadece fırtına öncesi

    sessizlik olarak da adlandırılabilir. Asıl zorlu dönem, bebeğin dünyaya gelmesi ile

    başlar.

    Aileye yeni gelen bebeğe alışmak, aynı zamanda anne ve babalığa alışmaktır. Artık

    çiftlerin evinde sabah kalktıklarında yoğun, koşuşturmalı bir gün başlar. Genellikle

    baba işe giden, anne ise evde bebeğe bakandır. Çalışan kadın için bu dönem daha

    da zordur. Hem bebeğine hem ev kadını görevlerine hem de artık çalışmayan kadın

    olmaya alışması gerekmektedir. Birçok kadın için bu süreçte evde olmanın

    hasretinden bahsedebilir fakat çalışmaya alışmış kadın için evde olmak, o kadar da

    kolay değildir. Bir de bu sürece MÜKEMMEL ANNELİK, MÜKEMMEL EV

    KADINLIĞI VE MÜKEMMEL EŞ olma çabaları eşlik ederse kadının kaygısı artar ve

    kendini gerçekleştirmesi imkansız bir döngünün içinde bulabilir. Bu MÜKEMMEL

    KADIN hiç birşeyi yetiştirememekten, evde fazlasıyla yorulduğundan kendine vakit

    ayıramamaktan, duş almaya bile fırsat bulamamaktan, evin sürekli dağınık

    olmasından, bebeğin ne kadar yemek yediği, hangi saatte ne yiyeceğinden, hangi

    saatte uyuyacağından ve bunlar gerçekleşmez ise bütün düzenin bozulduğundan

    bahsedendir aslında. MÜKEMMEL KADIN yoktur. Kadın herşeyi mükemmel

    yapmaya çalıştıkça, daha çok eksik, daha çok yapılamayan iş, daha fazla suçluluk ve

    daha fazla anneliğini sorgular bulabilir kendini. Mükemmel olmaya çalışmaktan

    kaçınmalı, kendine vakit ayırmakla beraber sorumluluklarını mümkün olduğunca

    yerine getirmeye çalışmak, aslında rutinin sağlıklı işleyebilmesi için yeterlidir.

    Anne-babaları bekleyen en zorlu konulardan biri ise ev içi yükümlülüklerin artması ile

    beraber sorumlulukların da değişmesidir. Bebeğe hoşgeldin demek isteyen misafirler

    vardır listede. Evin derli toplu ve temiz olması, gelen misafirlere ikram edileceklerin

    hazırlanması, bir yandan da bebeğin bakımı karşılaşılan ilk sorunlardır. Bu süreçte

    yeni annelere verilecek destek çok önemlidr. Fakat verilecek desteğin yeni anne-

    babaların sınırlarını ihlal etmeden yapılıyor olması da dikkat edilmesi gereken

    hususlardandır. İlerleyen zamanlarda ebeveyn olarak da sorumluluklar artar. Rutine

    giren bebek bakımı ve uykusuz geceler, anneleri en çok zorlayan konulardan biridir.

    Özellikle emzirme döneminde bebekler geceleri sık sık uyanıp, anne ve babalarını da

    uyandırırlar. Birçok ebeveyn bu dönemde hayatlarını kolaylaştırmak adına bebeklerini

    odalarına hatta yataklarına alırlar. Bu karar, özellikle annelerin hayatlarını

    kolaylaştırsa da, uzun vadede çift ilişkisini olumsuz etkileyen bir faktör haline de

    gelebilir. Uyku problemi yaşayan bebek annelerinin bebekleri uyuduğu zamanı uyku

    ile değerlendirmeleri çok önemlidir.  

    Bebek sonrası terapiye gelen çiftler arasında en yaygın görülen tartışma

    konularından biri de, eşlerinin yeni annelere yardım etmemeleridir. Bebekler ilk

    dönemlerinde annelerine tamamen bağımlıdır. Birçok baba bu dönemde kendini

    dışlanmış hissedebilir. Ancak babaların dışarıda kalmasını sağlayan sadece

    dışlanmışlık hissi değil, aynı zamanda ne yapacağını bilememesi de olabilir. Kadın

    yardım çağrısı yaptığında istediği desteği eşinden alamaz ise anlaşılmadığını

    hissederken, erkek alışmadığı ev içi ekstra görevler nedeniyle çaresizlik duyguları ile

    baş etmeye çalışır. Sorumlulukların tekrardan gözden geçirilip gerçekçi bir şekilde

    dağıtılması önemlidir. Eşlerin birbirlerine yardım etmesi kadar dışarıdan alınacak

    yardım da göz önünde bulundurulmalıdır.

    Çift terapisinde gözlenen bir diğer önemli konu ise aileye yeni katılan bebek

    sonrasında eşlerin hala çift olduklarını unutmalarıdır. Bebekle beraber hayata bakış,

    öncelikler, insanlarla iletişim, konuşulan konular da değişmeye başlar. Çiftler kendi

    aralarında daha önce konuştukları konulardan çok bebek bugün bunu yaptı, bebeğin

    şuyu eksik gibi konuları konuşmaya başlarlar. Çok hızlı bir şekilde sosyal hayat da

    değişmeye başlar. Dışarı çıkmak için hazırlık süreci gereklidir artık. Gidilecek ortam,

    görüşülecek kişiler de değişmeye başlar. Çocuklu ailelerle görüşme tercih haline

    gelmekle beraber gidilecek yerin havadarlığı, gürültü seviyesi, yemekleri gibi konular

    da önemli olmaya başlar. Artık daha çok ayrıntı düşünmek ve dışarı çıkabilmek için

    daha çok çaba sarfetmek gerekmektedir. Çiftlerin baş başa kalma olanakları da

    azalmaktadır. Özellikle bebek uyuduktan sonra eşlerin mutlaka birbirlerine zaman

    ayırmaları, bebek harici konularını konuşmaları ve çift olma hallerine dönmeleri

    gerekmektedir. Unutulmaması gereken nokta şudur: Bebek bakımında olduğu gibi çift

    ilişkilerinin sağlıklı sürdürülebilmesi de emek istemektedir.

    Doğum sonrası çiftlerin yaşayabileceği bir problem de cinselliktir. Lohusa adı verilen

    doğum sonrası ilk 6 haftalık süreçte, kadında kanamalar başlar. Lohusa dönemi,

    kadının rahminin toparlandığı dönemdir. Bu yüzden cinsellik tavsiye edilmemektedir.

    Ancak bu süreç sona erdikten sonra da birçok kadında cinsel

    isteksizlik gözlenmektedir. Hamilelikte alınan kilolar, doğum öncesi ilişki odaklı

    yaşamın doğum sonrası çocuk odaklı yaşanmaya başlanması, geceleri sık sık

    uyanmalar, rutin yorgunluk gibi faktörler kadının cinsel isteksizliğine yol

    açabilir. Emziren kadınlarda prolaktin hormonunun yükselmesi, östrojen ve

    progesteron hormonunu baskılamakta ve dolayısıyla vajinada kuruluk ve cinsel

    isteksizlik yaratabilmektedir. Böyle bir süreçte erkeğin yaşayabileceği sorunlar da göz

    ardı edilemez. Birçok erkek, kadını artık eşten çok anne olarak görmektedir. Emziren

    kadınların cinsel ilişki sırasında göğüslerinden süt gelmesi hem kadını hem de erkeği

    etkileyebilir. Ayrıca kadınlarda cinsel ilişki esnasında genital bölgenin yeteri kadar

    ıslanmamasından ağrı hissedilebilir. Bu tip durumlar, kadınlarda vajinusmus gibi

    problemlere yol açabilir. Kadın ya da erkekte cinsel isteksizliğin devam etmesi

    durumunda, mutlaka cinsel terapiye başvurulmalıdır.

    Aileye yeni bir bireyin katılması stresli bir dönemdir. Bu sürecin stresini bütün anne

    ve babalar yaşar. Birçok aile bu süreçten yaralanarak çıkmaktadır. Bu sürecin daha

    sağlıklı geçebilmesi için yapılacaklar, stresi düzeyini azaltır ancak yine de bu

    dönemin çok kolay geçmeyeceği bilinmelidir. Çiftlere “tartışmayın” demek yerine

    “tartışmalarınızı alevlendirmeyin” demek daha doğrudur. Tabii ki tartışmalar olacak…

    Bu tartışmalarda birbirlerini suçlamak yerine bu sorumluluklarla nasıl

    başedebileceklerini, birbirleri için neler yapabileceklerini konuşmaları daha sağlıklı bir

    adımdır. Çocuk bakımı zordur, yıpratıcıdır. Ancak alevli tartışmaların bu süreci daha

    da zorlaştıracağı unutulmamalıdır. Dışarıdan gelecek yardımlar da çok önemlidir. Aile

    büyükleri yeni ebeveynlere kucak açarlarsa hayatlarını kolaylaştırabilirler. Ancak

    burdada dikkat edilmesi gereken husus, yeni ebeveynlerin talep ettiği kadarını

    vermektir. Bu zorlayıcı süreci kolaylaştırmak sabır ve emek ister. Eğer çıkmaza

    girdiyseniz, bekleyip zamanın ne göstereceğine bakmak yerine, aile

    danışmanlığına başvurmak ve destek almak çok daha olumlu sonuçlar almanızı

    sağlar.

  • Süt çocuğu beslenmesinde doğru bilinen yanlışlar

    Süt çocukluğu dönemi doğumdan 12. ayın sonuna kadar, yani 1 yıllık sürece denir. Bu dönemin insan hayatında önemi oldukça büyüktür. Ayrıca bu dönemdeki gelişme ivmesi de oldukça yüksektir. Şöyle ki 1 yılın sonunda ağırlık olarak 3 katına erişen bir canlıdan bahsediyoruz. Bu gelişim fiziksel, zihinsel ve ruhsal alanda da olur. Bu nedenle bu dönemdeki beslenme insanın geleceğinin temellerini oluşturmaktadır.

    Bilindiği gibi yenidoğan bir bebek doğum sonrası ilk 1 saat içinde anne ile temas ettirilerek anne sütüne başlanmalıdır. İlk 6 ay sadece anne sütü ve vitamin desteği yeterli olmaktadır. Daha sonra ek gıdalara başlanmalıdır. İşte tam da bu dönemde yanlışlar yapılmakta ve bebeğin gelecekteki kişiliğinin genetik kodları da doğru veya yanlış bir şekilde oluşturulmaktadır. Kas iskelet sistemi, beyin fonksiyonları ve dolayısıyla kimlik oluşumu bebeğin beslenmesiyle yakından ilgilidir. Özellikle belleme ve kavrama(algılama) fonksiyonları çok önemlidir.

    Bebek ve gelişimi ile ilgili dünyada birçok dev sektörler vardır. Örneğin emzik ve biberon üretiminde marka olmuş dev firmalar. Halbuki emzik çok istisnai durumlar dışında bebek için hiç de faydalı bir ürün değildir ve hatta zararlıdır. Ha keza biberon da aynı şekilde birçok zararları vardır. Ağızda şekil bozukluğu, emme iç güdüsünün uzun süre kalması, ağız hijyeninde bozulma gibi. Yine aynı şekilde mama sektörüne bakıldığı zaman da aynı fotoğrafı görmek mümkündür. Çok özel istisnai durumlar dışında mama ile beslenmeye özendirmek son derece yanlış ve bu yanlışın en çarpıcı örnekleri,1970-1980 yıllarında Almanya'da gurbetçilerimizin çocuklarında görmek mümkündür. Fiziki olarak iri yapılı, adeta hormonlu sebze gibi çocuklardı. Zira o dönemde Avrupa'da önde gelen mama firmaları bazı sözüm ona Prof.'ları para ile satın alarak mama reklamı yaptırdılar ve o dönemlerde Avrupa'da anne sütü verme oranı çok düştü ve bu prof'lar yıllar sonra yaptıkları hataları kendileri ikrar ettiler. Halbuki yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de birçok Ayet'te geçiyor ve bir annenin bebeğine 24 ay anne sütü vermesi gerektiği taa 14 asır önce bildirilmişti. Hal böyleyken bu yanlışları yapma lüksümüzün olmadığını düşünüyorum. Zira dünyada en iyi yatırım çocuklarımıza yapılan yatırımdır, yatırımdan kastım maddesel değil manada da yatırım. Yani onları hem maddi hem manevi anlamda güzel yetiştirmek, özellikle 21.yüzyıl dünyasında çok büyük önem arzetmektedir.

    İlk 6 aydan sonra ki beslenmede çok farklı önerileri basın yayın organlarında sıkca görmekteyiz. Ben bunların üzerinde durmayacağım. Meslekte 30 yılı geride bıraktım. İstanbul Çapa Tıp Fakültesinde stajyer doktor iken hocalarımız Türkiye gerçeklerine göre bebeğe en iyi ek gıdanın İnek sütü olduğunu ve bunun da bebeğin yaşına göre modifiye edilmesi yani sulandırma ve şeker ilavesi yapılması gerektiğini öğrettiler bizlere. Daha sonra o dönemde mide rahatsızlıklarında yine inek sütü kürleri verilirdi. Tıp eğitimi dinamik bir eğitimdir ve her yıl değişik bilgilere ulaşılmaktadır. O zamanın bu doğruları şimdinin yanlışları oldu. Özellikle bebek için son yıllarda İnek sütü üzerinde birçok araştırmalar yapılmakta ve sonuç mualesef doğruların yanlış olduğu yönündedir. Yani konuyu açarsak; bebek beslenmesinde en az 2 yıl hiç inek sütü verilmemesi önemle vurgulanmaktadır. Zararları oldukça fazladır. Ama gel gör ki TV'de reklamlarla meyveli süte özendirilmekteyiz. Benim de bu kadar yıllık tecrübemle gördüm ki biberon birinci hata, inek sütü ikinci hatamız. En basit somut yan etkilerini sıralarsam: Demir eksikliği anemisi, kalsiyum fosfor dengesinde fosfor lehine bozulma, dişlerde biberon çürükleri, hırçınlık ve iştahsızlık ve tek yönlü beslenmeye gidiş, en önemlisi de bir hipotez olup tip 1 diabet(çocukluk çağı şeker hastalığı) görülme sıklığında artma ki bu oldukça önemlidir. Halbuki mayalanmış süt ürünlerinde böyle bir tehlike yok ve ilk 6.aydan sonra verilmeli ve de oldukça faydalıdır. Araştırmalarda, dünyada en uzun süre yaşayan insan topluluklarının beslenmesinin özünde mayalı süt ürünleri(yoğurt, peynir, çökelek, kefir) görülmüştür. Şükür ki son zamanlarda bu sektörde ciddi gelişmeler gözlenmektedir. Probiyotik denilen şeyin yoğurdun mayası da olduğunu ve bu ürünün değişik bebek mamalarına dahil edildiğini görmek tezimizi daha da güçlendirmektedir ve bence büyük bir yanlıştan dönüldüğünü de görür gibiyiz .

    Sonuç olarak hiç kimse Amerikayı keşfetmiyor. Özümüze dönerek doğal beslenmeyi bebeklerimize sunmak zorundayız. Her sebze ve meyvayı mevsiminde tüketmeye tekrar döneceğiz, çökeleği, yoğurdu, peyniri, köy yumurtasını, ev tarhanasını, mercimeği, bulguru bebeklerimize zamanı gelince uygun şekilde hazırlayarak vermek zorundayız. Beslenme konusunda bu dönemde hata yapma lüksümüz yok. Zira Allah'ın bize bahşettiği en değerli varlık olan yavrularımızı en güzel bir şekilde geleceğe hazırlamakla mükellefiz. Bunların ekonomik boyutu yoktur, sadece kültürel boyutta konuyu düşünmek yeterlidir.

    Sağlıklı nesiller dileğiyle….

    Uzm.Dr.Yaşar ÖZKAN

  • Depresyona Yatkınlık

    Depresyona yatkınlıkta çocukluğun ciddi etkileri ve çocukluk döneminde arzulanıp elde

    edilemeyen sevgi nesnesi ve bununla ilgili gelgitli öfke-sevgi çatışmaları, sonucunda da

    yoğun ve içinden çıkılamaz suçluluk belirgindir. Özellikle çocukluk döneminde yaşanan ve

    çocuğun kendi değeriyle ilişkilendirdiği hayal kırıklıkları ve bununla ilişkili olarak öz-değer

    algısında ciddi yaralanmalar mevcuttur. Bu da kişilerin kendilerini iyi hissettikleri dönemler

    olsa bile, çözümlenmediği sürece, bazı tetikleyicilerle bu yaraların bir anlamda tekrar

    canlanması ve kişinin yetersizlik, terk edilmişlik, anlamsızlık algılarıyla beraber yoğun

    değersizlik içerisinde depresyona yaklaşmasına neden olur.

    Ayrıca depresyonda bastırılmış ve/veya yanlış kaynaklara yönlendirilmiş öfkeler mevcuttur.

    Fakat bu öfkeler uygun şekilde yaşanamadığı için ya hayatın kendisine yönlendirilip hayattan

    neredeyse nefret etme boyutunda kendini gösterir, ya da kişinin kendisine yönlendirilir ve kişi

    sürekli kendini suçlar, eleştirir, hatalarını arar ve en ufak bir hatasını bulduğu anda kendisini

    acımasızca eleştirmeye ve hatta yıpratmaya başlar. Bir anlamda hayal kırıklıklarına bağlı

    öfkeler de üzüntüye dönüştürülür ve kişinin hüznü ele alamayacağı boyutta kat kat artmış

    olur.

    Böyle bir depresyon yatkınlığı olduğu ve bu ele alınmadığı sürece kişinin hayatı boyunca

    farklı durum ve olgularla tetiklenecek ve kişiyi ve etrafındakileri zorlamaya ve yıpratmaya

    devam edecektir. Bu durumda yapılması gereken bu konuda uzman bir psikoterapistten

    kaliteli bir psikoterapi hizmeti almaktır. Böylece depresyona yatkınlık kişinin en savunmasız

    olduğu alandan çıkıp kişinin en iyi yönetebildiği ve en donanımlı olduğu tarafı olacaktır.

    Böylece kişi depresyonunun tekrarlamasından korkmak yerine kendini bu alanda çok daha

    güçlü, kontrollü ve sonuç olarak da kişinin depresyon yatkınlığı kendini özgüvenli

    hissedebildiği bir tarafı halini alacaktır.

    Depresyon her ne kadar yaygınlıkla kullanılan bir terim halini aldıysa ve sıradan bir

    durummuş gibi görülse de aslında ciddi bir rahatsızlıktır ve tedavi gerektirir. Hatta ileri

    durumlarında kişiyi intihara kadar götürebilir. Bu nedenle depresyonun diğer doğal üzüntü

    hallerinden ayrıştırılarak belirlenmesi ve tedavi edilmesi gereklidir.

  • Bademcik  ve geniz eti  büyüklüğü her zaman ameliyat endikasyonu değildir

    Bademcik ve geniz eti büyüklüğü her zaman ameliyat endikasyonu değildir

    Bademciklerin iltihabına tonsilit, geniz eti iltahabına adenoiditis ismi verilmektedir. Gerek bademcik ve gerekse geniz eti herkeste var olan bir lenf dokusudur. Waldeyer halkasında yer alan bu dokular mikropların vücuda girdiklerinde ilk karşılaştığı bariyerlerden birisidir. Bu dokular sekretuvar immuniteyi uyarmak ve sekretuvar immunoglobulin üretimini sağlayarak enfeksiyonlara karşı vücudun savunma sistemini oluşturmaktadır.Sadece immunoglobulin salınması değil birçok immunolojik işlevide yerine getirdikleri bilinmektedir.

    Çocuğun büyümesi ile birlikte oluşan bu dokular 4- 10 yaşlarında gerek immunolojik ve gerekse büyüklük açısından en aktif döneme ulaşmakta , bu aktivite ve büyüme ergenlik döneminde azalmakta bademcik ve geniz etinde ufalma olmaktadır.

    Bu dokular sadece immunoglobulin salgılamamakta , aynı zamanda birçok immunolojik işlevide başarmaktadır.Puberte ile birlikte büyüklerin kaybolduğu bu dokularda bir kısım işlevsel immunolojik fonksiyonların devam ettiği bilinmektedir.

    Vücudumuzun korunmasında rol alan bu dokuların cerrahi olarak çıkarılması bazı sorunları gündeme getirmektedir.Geniz eti ve bademciği büyük her çocuk ameliyat edilmelimidir? Vücudun savunma sisteminde rol olan bu dokuların kaybı savunma sisteminin zayıflamasına rol açar mı? Ergenlik çağına geldiği zaman küçülme şansı olan geniz eti ve bademciklerin operasyonu gereklimidir soruları bu konudaki endişelerin başlıcalarını oluşturmaktadır.

    Günümüzde özellikle çocuk hekimlerinin operasyon işlemlerine karşı çıkması ve kulak burun boğaz hekimlerinin(KBB) bu konudaki destekleri ile bademcik ve veya geniz etinin cerrahi olarak çıkarılmasında belirgin bir azalmanın olduğu görülmektedir.

    Diğer taraftan tekrarlayan boğaz enfeksiyonu olan çocukların ebeveynleri sıkça çocuk hekimlerine bademciklerin alınmasının uygun olup olmadığı sorusunu yöneltmektedir. Sık boğaz enfeksiyonları sık antibiotik kullanımı aile ve çocukta anksiyete yaratmakta ve cerrahi uygulama ile bu sorunun tamamen çözülebileceğini düşünmektedir.

    BADEMCİKLERİN KESİN OLARAK ALINMASINI GEREKTİREN DURUMLAR

    Bademcik geniz eti veya her ikisinin birden solunum güçlüğüne neden olarak solunum yollarını tıkaması

    Bademciklerin yutma güçlüğüne neden olması

    Kontrol edilemeyen bademcik kanamaları

    Bademcik tümörleri

    Bademciklerin kesin olarak ameliyat edilmesi gerektiren durumlardır.

    Tekrarlayan boğaz enfeksiyonlarında da bademciklerin alınması düşünülebilir. Tekrarlayan boğaz enfeksiyonu kriteri nedir sorusu henüz tam olarak yanıtlanmamıştır. En yaygın olarak kullanılan kriter Pittsburgh çocuk hastanesine ait olup bir yılda antibiotiklerle tedavi edilen yedi veya daha fazla boğaz enfeksiyonu geçirmesi, son iki yılda beş veya daha fazla boğaz enfeksiyonu geçirmesi veya son üç yılın her birinde üç veya daha fazla boğaz enfeksiyonu geçirmiş olması tekrarlayan boğaz enfeksiyonu kriteri olarak kabul edilmiştir. Çocuk hekimlerinin kabul ettiği bu kriterlere karşın KBB hekimlerinde bu kriter çocuğun her yıl üç veya daha fazla enfeksiyon geçirmesi olarak kabul etmektedir. İki disiplin arasında kriter farklılığı bazı sorunlar oluşturmaktadır.

    Diğer taraftan kronik bademcik iltihabı durumlarında da ameliyat endikasyonu düşünülmelidir.

    – PFAPA sendromu (Periodik ateş, aftöz stomatit, farenjit ve boyun lenf bezlerinde büyüme )

    – Tonsil üzerinde ağız kokusuna neden olabilecek birikimlerin varlığı (halitozis)

    – Peritonsiller apse

    – Grup A beta – hemolitik streptokok taşıyıcılığı durumlarda ameliyat endikasyonu düşünülebilir.

    Bununla birlikte klinik tablonun ciddi olmadığı tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuklarda ameliyat endikasyonu tartışmalıdır. Bu konudaki çalışmalarda ameliyat edilen vakalarda ,ameliyat edilmeyen vakalar arasında ciddi bir farkın olmadığı görülmüştür.Bu çocukları izlemenin daha doğru bir yaklaşım olduğu vurgulanmaktadır.

    Gereksiz ameliyat yaklaşımlarından kaçınmanın önemli olduğu gözden kaçmamalıdır.

    GENİZ ETİ ALINMA ENDİKASYONLARI

    Geniz etinin büyüyerek ciddi burun tıkanıklığına neden olduğu durumlarda geniz eti ameliyat endikasyonu mevcuttur. Horlayan ve geceleri ağzı açık uyuyan çocuklarda geniz eti varlığı düşünülmelidir. Bu çocuklarda uyku sırasında birkaç saniye süreyle nefesini tutma (uyku apnesi) görülebilir. Bu durumda geniz eti operasyonu değerlendirilmelidir. Tıbbi tedaviye yanıt vermeyen kronik sinüzit vakaları , tekrarlayan orta kulak iltihabı olan ve tüp uygulanmasına rağmen tedaviye yanıt vermeyen çocuklarda geniz eti ameliyatı yönünden takip edilmelidir.

    Son zamanlarda burun tıkanıklığı belirtilerinin orta derecede olduğu vakalarda ise bir süre antibiotik ve glukokortikoid ihtiva eden nasal spreylerin uygulanmasının uygun olduğu görüşü önem kazanmakta ve bu vakaların bir süre izlenmesinin önemi üzerine durulmaktadır.

    Yukarıda belirttiğim şikayetleri olan çocuklara yaklaşım nasıl olmalıdır. Ameliyat yaklaşımı her vakada gerekli midir? Bu işlemlerle vücudun savunma sisteminde yetersizlik söz konusu olacak mıdır? Ameliyat sonucunda üst solunum yollarındaki koruyucu bariyerlerin ortadan kalkması ile enfeksiyonların sık ve yaygın olması söz konusu olabilir mi? Bütün bu soruların yanıtları bilinmemektedir.

    Gerek bademcik, gerekse geniz eti ameliyatlarında aile ve hekimin birlikte karar vermesi ve yapılacak işlemlerin faydalı ve riskli olduğu yönler belirtilerek uygulamanın yapılması en akılcı yaklaşım olarak görülmektedir.

    Unutulmamalıdır ki her bademcik ve veya geniz eti büyüklüğü ameliyat için bir endikasyon değildir.

  • Depresyon Nedir ?

    Depresyon, birey için önemli olan bir kayıp olgusuna bağlı olarak gelişen

    psikolojik/psikiyatrik bir durumdur. Bu kayıp olgusu, gerçek bir değerin kaybı ile ortaya

    çıkabildiği gibi (örneğin sevilen birinin ölümü, iflas…vs) düşünülen/arzulanan bir değerin

    kaybına bağlı olarak da gelişebilir (örneğin birinin ideallerinin yok olması, gelecek

    hayallerinin yıkılması/kaybolması…vs gibi). Kişi kendisi için önemli olan bu değerin kaybı

    ile artık hayatının “asla eskisi gibi olamayacağına” inanır ve büyük bir eksiklik yaşar. Bu

    kayıpla beraber nerede yanlış yaptığını, hatasının ne olduğunu, dahil olan diğer kişilerin

    olaydaki paylarını…vs sorgulamakla büyük bir enerji harcar. Suçluluk ve yetersizlik

    duyguları kişinin hayatını kavrar. Kişi daha önceden zevk aldığı aktivitelerden artık zevk

    alamaz olur, kendi dünyasına çekilir, diğerleriyle ilişkisini neredeyse koparır, uyku düzeni

    bozulur, yeme problemleri yaşar (iştahsızlık veya daha çok yeme), tahammül seviyesi düşük

    olur, her şey anlamsız gelmeye başlar…vs. Artık büyük ve yoğun bir umutsuzluk, mutsuzluk

    ve üzüntü hayatını sarar.

    Burada bilinmelidir ki depresyon üzüntüden fazlasıdır. Kendi içine çekilme, iç-muhasebe

    yapma, beraberinde de yüzleştiklerimizle ilgili üzüntü, suçluluk veya öfke hissetmek hepimiz

    için doğal ve hatta gerekli süreçler olabilir. Fakat depresyondaki üzüntü de, kendi içine

    çekilme de, iç muhasebe yapma da, suçluluk da, öfke de… çok daha farklıdır. En temel

    farklar: Depresyondaki duyguların kişiyi tabiri yerindeyse yutacak kadar yoğun olması, sık

    sık tekrarlanması hatta belki kenara bile konamaması ve böylece kişiyi her yerde, her ortamda

    sürekli olarak uyarması, çok daha uzun süreli olması ve belirgin bir somut gösterge olarak da

    kişinin hayatındaki işlevselliğini bozmasıdır. Bu yüzleşme halinin depresyona dönüşmesinde

    kişinin kendilik algısında ele alamadığı hassasiyetleri ve öz-değerindeki ciddi yaralar kritik

    rol oynar. Dolayısıyla tetikleyici zor olaylar karşısında kişide depresyonun gelişmesi için

    olayın zorluğuyla benlik algısı arasında bağlantı kurulması, kişinin algısında başarısızlığın,

    yetersizliğin ve sonuç olarak da değersizliğin ortaya çıktığı bir zincirin aktive olması esastır.

    Bundan sebeptir ki depresyonun sebepleri arasında yaşanan olayları görmek ve depresyonla

    mücadele için sadece olaylarla ilgilenmek yüzeysel olacaktır; zira herkes hayatının en azından

    bir döneminde “depresyon tetikleyicileri” diye isimlendireceğim olayları yaşar, fakat bu illa

    ki depresyonla sonuçlanmaz.

  • Uyusun da büyüsün .. Ama nasıl?

    UYUSUN DA BÜYÜSÜN!

    Bebeklerini büyütürken, aileleri en fazla sıkıntıya sokan konuların başında “düzenli uyku alışkanlığının oturtulamaması” yer alır. Dilimize yerleşen “Bebekler gibi uyumak” deyimine karşın, bebeklerin derin ve kesintisiz bir gece uykusu yaşamaları anne babalar için çoğu zaman hayalden öteye geçmez.

    Saat 22.00’de en derin uykusunda olmalı!

    Çocukların uykuya olan ihtiyaçları ve uyku süreleri büyüme dönemlerine göre değişir. Yenidoğan, en fazla uyku ihtiyacı olan dönemdir. Yenidoğanın uykusu 18-20 saate kadar ulaşabilir. Büyüdükçe algısı açılan çocuğun, uyku süresi de kısalacaktır. Büyüme hormonu saat 22.00 civarında, derin uykuda iken en yüksek düzeylere ulaşır. Bu nedenle çocuk hangi yaşta olursa olsun, bu saatlerde derin uykuda olmalıdır.

    Çocuklar düzeni sever

    Çocukta düzenli uyku, düzenli beslenmeyle doğrudan ilişkilidir. Günlük düzeninin oluşturulduğu bebeklerin uyku saatleri de öyle olacaktır. Bu düzeni sağlamak ise, anne babaların elindedir. Bebeğin veya küçük yaştaki çocuğun düzene alıştırılma evresinde, ailelerin otoriter ve tutarlı davranmaları bu süreci kolaylaştıracaktır. Sağlıklı bir çocuğun akşamları en geç 20.00 ya da 20.30’da yatakta olması gerekir. Her ne kadar aileler, çocuğun uykusu geldiğinde kendiliğinden yatacağını düşünse de, gerçek bunun tam tersini göstermektedir. Uykusu gelen çocuk daha da hareketlenir, bu şekilde kendi uykusunu kaçırır. Bu kısır döngü çocukta huzursuzluğa neden olur. Oysaki belli bir beslenme ve uyku düzenine sahip olan çocuk huzurlu ve mutludur. Bu nedenle, ailelerin kendi özel yaşamlarından fedakârlıklarda bulunup, çocuk için uygun beslenme ve uyku düzenine göre hareket etmeleri doğru olacaktır.

    Kendi kendine uykuya dalmasına izin verin!

    Çocuklar uyurken değil, henüz uyumak üzereyken yatağa yatırılmalıdır. Çocuğu yatağına yatıran anne, çocuğunu kendi haline bırakmalı, kendi kendine uykuya dalmasına izin vermelidir. Yapılan birçok bilimsel çalışma, “çocuğa kendi kendine uyumayı öğretmek” gerektiğini savunur. Öte yandan, uykusu gelen çocuk, tıpkı yetişkinlerin kendileri için sağladıkları koşullar gibi (Işığı kapamak, yatağa yatmak, yorganı örtmek) uyumak için belli şartların sağlanmasına ihtiyaç duyar. Eğer çocuk sallanarak, emzirilerek, biberonla mama verilerek uyumaya alıştırılırsa, gece uykusu bölündüğünde, yeniden aynı koşulların sağlanmasını istemesi doğaldır. Ancak, kendi halinde yatağında uyumaya alıştırılan çocuk, gece uyandığında, her hangi bir müdahale olmaksızın, kendi kendine yeniden uykuya dalabilecektir. Dolayısıyla, eğer çocuğun bir sağlık sorunu yok ise, yatağına yatırıldığında ağlasa bile kucağa alınmamalı veya sakinleştirilip yeniden uyuması için yatağa bırakılmalıdır.

    Uyku rutini çok önemli

    Çocuk ilk aylardan itibaren, kendisine uykuyu anımsatacak belli ritüellerin uygulanmasına alıştırılmalıdır (sıcak bir banyo, pijamalarının giydirilmesi, sadece yatakta duran bir oyuncağının kucağına verilmesi, loş ışıkta aynı ninninin söylenmesi). Her akşam bu ritüelin tekrarlanması çocuğun vücuduna uyku saatinin geldiğini anlatır.

    Uykuya 1 saat kala beslenme kesilmeli

    Özellikle mama ile beslenen bebeklerde, yaklaşık 10. aydan sonra gece beslenmesi önerilmemektedir. Anne sütü ile beslenen bebekler, gece aşırı olmamak şartıyla beslenebilir. Aksi halde, gece beslenmeleri, çocuklarda sık uyanmanın ötesinde, reflü, üst solunum yolları veya orta kulak enfeksiyonları gibi sorunlara neden olmakta ve sabah kahvaltılarında iştahı azaltmaktadır. 1 yaşını geçen çocuklarda, uyku saatine 1 saat kala, beslenme kesilmelidir. Verilecek bu son öğün için ise tahıllı mamaların tercih edilmesi çocuğun gece boyu tok kalmasını sağlayacak,sindirim sisteminin çalışmasını kolaylaştıracak ve rahat bir uyku için metabolizmasına yardımcı olacaktır.

    Her şeye rağmen uyumuyorsa…

    Sağlıklı bebekler ve çocuklarda, uyku düzenini sağlamak ailenin elindedir. Aile, çocuğa düzenli uyku için düzenli bir hayat imkânı sağlar ve bilinçli uyku alışkanlıkları kazandırırsa, en yaramaz ve söz dinlemeyen çocuk bile bir süre direnip, sonrasında bu düzene alışacaktır. Eğer çocuk her şeye rağmen uyumuyor ve şiddetli şekilde ağlıyorsa, bu durum bir hastalığın belirtisi olabilir. Çocuğun bir sağlık sorunu olup olmadığından emin olmak için uzman yardımı almak faydalı olacaktır.

  • Kaçma isteği ve Hareketsizlik

    Kaçma isteği ve Hareketsizlik

    Herkes kaçmak istiyor ama kimse hareket etmiyor! Kendimizi mi kandırıyoruz?  
    Son zamanlarda birçok insanın dilindeki, kaçma isteği bazen seans odalarına taşınır hale geldi. Bu çoğu zaman “bıktım artık söylemleri” ile başlayan ve kaçma düşleri ile sonlanan  bir söylem halinde şekillenir oluyor.  Bu düşüncelerin ne zamandan beridir hayatınızda olduğunu sorsam  cevap çoğunlukla  senelerdir olur.  Senelerdir var olan gitme isteği ve eylemsizlik…
    İnsan beyni  ihtiyaçlarını fark etme, tasarlama ve yönelme ile işler. Oysa bu söylemlerde sürekli bir eylemsizlik ve eylemsizliğin getirdiği sıkışma hisleri mevcut. Hayatımızda bunu yaşadığımızda sıkışma hisleri eylemsizlik ile birlikte çaresizlik algısı yaratabilir ve işler gitgide karmaşık hale gelebilir. Bir süre sonra bir eylem yapma isteğimizin farkındalığı bizde kalır ve isteğimizi yerine getiremediğimiz için de gün be gün depresifleşebiliriz.
    Peki neden gitmiyoruz?  Ya da gidemiyoruz?
    Bunu düşündüğümüzde birçok somut “bahane” sayabilirsiniz. “bahane” diyorum çünkü bunlar ne kadar mantıklı nedenler de olsalar başka inanç ve duyguların yansımasıdır. 
    Şu anda yaşadığımız bize acı çektiren ve bıktıran her neyse bunun kurtuluşu gelecekte olmalıdır diye düşünürüz. Bu bir taraftan umut taşır ve hayatı devam etmemizi sağlar .  Diğer taraftan yapılacak iş geleceğe ertelenir. 
    Bazen içinde yaşadığımız hayatın gelecek versiyonu  o kadar tehlikeli görünür ki bu yaklaşan gelecekten kaçmak isteriz fakat şu anda hala tehlike ile yüzleşmemişizdir ve yaşayabiliyoruzdur bu adım atmamıza engel teşkil eder. İleriye doğru atılan her adım aynı zamanda bilinmezliğe de yaklaşmak, risk almak ve sorumluluk almak demektir ve bütün bunlar düşünüldüğü an çok daha ağır bir yük gibi hissedilir. Birçok duyguyu birlikte deneyimleriz. 
    Bu iş yerinden gideceğim bıktım artık ! 
    Peki ne zaman?
    Bilmiyorum 
    Nereye 
    Bilmiyorum 
    Bu iş yerinde bazı konulardan çok sıkıldın ve başa çıkmakta zorluk çekiyorsun, içinden biri sanki koşarak uzaklaşıyor ama sen kaldığının farkındasın değil mi?
    Evet 
    Kaçtığını düşlemek seni bir nebze duyguna uyumlu davrandığın hissini verip rahatlatıyor sanırım. 
    Peki kaldıramadığın Neyin acısı?

    Bu küçük konuşma size belki tanıdık gelmiştir.  Hissedilen acıyı düşünmemek ve kaçış fantezisi kurmak acıyı hissetmeme çabasından başka bir şey değildir.  Oysa o acıya ve  onu anlamaya ihtiyacımız var, acıyı hissetmeden,  nerden kaynak aldığını görmeden ileriye hareket etmek gerçek bir eylem halini almayacaktır.  Hayatınızın şu anki tıkanma kaynaklarının sizde farklı kökenleri var ve bunları bulmalısınız.

    Uzman Klinik Psikolog Nuray Sarp Kulkara

  • Boy uzattığı söylenen ürünler

    Boy uzattığı söylenen ürünler

    BOY UZATTIĞI SÖYLENEN ÜRÜNLER

    Son günlerde boy uzatan ürünler şeklinde lanse edilen bazı ürünler hakkında ulusal gazeteler, internet siteleri ve ulusal televizyon kanallarında yoğun bir reklam kampanyası yapıldığı göze çarpmaktadır. Halkımızın kafasını karıştıran bu reklamlara karşılık Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği’nin yayınladığı açıklamadan bazı kesitleri ben de sizlerle paylaşmayı uygun görüyorum.

    Piyasada isminde uzama ve büyüme ile ilgili kelimelerin bulunduğu, gıda takviyesi adı altında; Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın izni ile satıldığı belirtilen bazı ürünlerin boyu uzattığı, hatta erişkin yaşlarda bile uzama sağladığı ko­nusunda yoğunluğu artan bir şekilde reklam yapıldığını görmekteyiz. Bunların yanında ayak tabanlığı şeklinde kullanılan bazı ürünlerin boy uzattığı yönündeki reklamların yanı sıra; bazı kliniklerin çocuklarımıza boy uzattığı söylenen bitkisel karışımlar önerdiklerini de duymaktayız. Üzülerek ifade etmeliyiz ki, birçok vatandaşımız bu reklamlar nedeniyle fiyatı oldukça yüksek olan bu ürünleri kullanmakta ve fayda ummaktadır.

    Bilindiği gibi normal bir insanda boy uzaması genetik ve hormonal yapının yanı sıra, beslenme ve egzersiz gibi birçok çevresel faktörün etkisi altındadır ve tüm bu faktörler nor­mal olduğunda ancak kişi genetik olarak belirlenmiş boyuna ulaşabilir. Kişinin boyunun normal olup olmadığı aynı yaş ve cinsteki normal kişilerle karşılaştırılarak saptanır. Normal boyda bir kişinin boyunun uzatılmasına gerek olmadığı gibi bu gibi besin katkı maddeleri ve ilaçlarla daha fazla uzaması da mümkün değildir. Büyüme kemiklerin eklem yerlerinde bulunan büyüme kıkırdakları yardımıyla gerçekleştiğinden ve 18 yaş civarı bu kıkırdaklar kemikleştiğinden büyüme de durur ve kişi erişkin boyuna ulaşmış sayılır. Bundan sonra kişinin boyu kısa olsa bile daha fazla uzaması bu tür be­sin katkı maddeleri veya herhangi ilaç tedavisi ile müm­kün değildir. Bahsi geçen ürünlerin boyu uzattığı iddiası tamamen hayal mahsulüdür. Tamamen bitkisel karışımlardan ibaret ürünlerin boyu uzattığı iddiası hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır. Marketten satın alabileceğiniz her besin maddesi gibi bu ürünler de Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın izni ile satılmaktadır. Söz konusu ürünlerin içeriğinin belirtildiği kadarıyla normal besle­nen bir kişinin günlük ihtiyacını sağlayabileceği ve ekstra katkıya ihtiyaç duymayacağı mineral ve vitaminlerden oluştuğu görülmektedir. Oysa normal beslenen ve beslenmeyi bozacak herhangi bir hastalığı olmayanlarda doktor tavsiyesi dışında ek gıda takviyesine ihtiyaç yoktur.

    Tüm bunların yanında birçok tedavi edilebilen hastalık da boy kısalığına neden olabilmektedir. Bu nedenle boy kısalığı olduğundan şüphelenilen olguların; tedavisi mümkün hastalıklar açısından mümkün olan en erken yaşta mutlaka bir çocuk endokrinoloji uzmanına başvurmaları gerekmektedir.

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

    Pediatrik Endokrinoloji Uzm.

  • OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

    Çocuklarda en önemli şeylerden biridir merak… İçine doğdukları dünyaya dair her şey

    onlarda bir ilgi uyandırır. Bulundukları bu yer ile ilgili pek çok sorular sorarlar, sınırlarını,

    kendilerini, diğerlerini keşfetmek isterler. Anne-baba çoğu kez çocuğunun merakını gidermek

    için bitmek bilmeyen sorulara sabırla yanıtlar verir. Ancak konu cinsellik olduğunda çoğu

    ebeveynin geri adım attığı, kaçamak yanıtlara başvurdukları, yanlış/eksik bilgilendirme

    yaptıkları görülmektedir. Oysa ki, insan gelişiminin doğal ve kaçınılmaz bir parçası olan

    cinsellik göz ardı edilip, öğretilmesi ileriki zamanlara bırakılacak ya da üstün körü cevaplarla

    geçiştirilecek bir konu değildir.

    Erken çocuklukta çocuğun yaşına ve gelişimine uygun bir cinsel eğitimin verilmesinin

    pek çok yararı vardır. Bunlardan belki de en önemlisi, çocuğun hem kendi hem de karşı cinsin

    bedenine saygı duymayı öğrenmesi ve bu sayede yetişkinlik hayatında sağlıklı ilişkiler

    kurabilmesidir. Cinsel eğitimi aşama aşama ve yaşına uygun olarak alan çocuk/kişi, sonraki

    yaşamında karşı cinsle kurduğu ilişkilerde dengeli olur.(Tuzcuoğlu, Tuzcuoğlu, 2004) Çocuk

    kendi bedenini öğrenerek, ona karşı sorumluluklarını bilecek ve bilgisi ölçüsünde kendine

    olan güveni de artacaktır. Ayrıca çocuğun anne-babasından uygun ve doğru bir cinsel eğitim

    alması, kontrol edilmesi gittikçe zorlaşmakta olan teknolojik aletler aracılığı ile ya da

    çevreden duyacağı cinsellikle ilgili yanlış bilgileri içselleştirmesi önünde koruyucu olacaktır.

    Ayrıca mahrem bölgelerin gizliliği ve özel olduğu ile ilgili çocuğa bilgi verilmesi, cinsel

    istismara karşı koruyucu önlemlerin başında gelmektedir.

    Anne babanın cinsellik ile ilgili çocuğa yansıttığı tutum, çocuğun bu açıdan kafasının

    karıştığı durumlarda onlara başvurup başvurmayacağını belirler. Eğer anne-baba cinsellik

    konusunda katı bir tutum içinde ise ya da üstün körü bir cevap veriyor ise; çocuk bu konuya

    dair merak ettiklerini farklı bir yolla öğrenmeye çalışacak ve belki de bu yol onun gelişimi

    açısından sağlıksız olacaktır. Bu nedenle ebeveynler cinselliğe dair konularda çocuklarına

    demokratik bir tarzda yaklaşmalı, çocuğun yaşına uygun nitelikte cevaplar ile onlara yol

    gösterici olmaktan kaçınmamalıdır.

    Çocuklarda cinsellikle ilgili sorular genellikle 3 yaş civarında, cinsiyetlere dair

    farklılıklar hakkında başlamaktadır. Çocuklar, kız ile erkekler arasındaki anatomik

    farklılıkları ayırt ettiği noktada soru sormaya başlarlar. Bu sorular karşısında çocuğu

    ayıplamak, “yaşın küçük büyüyünce öğrenirsin” şeklinde cevaplamak, susturmaya çalışmak

    yanlış ebeveyn tutumlarıdır. Bunun yerine, çocuğun yaşına uygun şekilde cevaplarla, çocuğun

    merakını gidermek, hem çocuğun ebeveyni ile olan iletişimini güçlendirecek hem de daha

    farklı ve yanlış yollar ile bu merakını gidermesinin önüne geçilmiş olacaktır.

    Çocuğa cinselliğe dair yanlış, gerçeğe uygun olmayan bilgiler vermek doğru bir

    davranış değildir. Örneğin çocukların nereden geldiği sorusuna “leyleklerin getirdiği”,

    “klinikten alındığı” gibi cevaplar verilmemelidir. Böyle bir durumda küçük çocuk her

    kızdığında kardeşinin alındığı yere bırakılmasını isteyebilir, aynı zamanda anne babayı her

    kızdırdığında alındığı yere bırakılacağından korku duyabilir.(Yılmaz, 2009, ed. Deniz)

    Çocukların nereden geldiği sorusunu soran bir çocuğa “Anne karnında özel ve güvenli bir

    bebek yuvası vardır, orada yaşar ve büyürler. Zamanı gelince de annenin içinden çıkarlar.”

    şeklinde bir yanıt verilebilir.

    Anne-babalar, çocuğunun sorularının cinsel ilişki ile ilgili olabileceğinden endişe

    duyarlar. Ancak okul öncesi dönemde çocuklar, buna dair sorular sormaktan uzaktır. Onlar

    daha çok bebeklerin nereden geldiğini, genital organların neden kız ve erkeklerde farklı

    olduğunu, bebeğin anne karnına nasıl girdiğini ve çıktığını merak eder ve öğrenmek isterler.

    Bunlar oldukça normal sorular olup, yanıtlamaktan kaçınılmaması gerekir.

    Anne babaların bir başka çekincesi bu tarz sorulara yanıt verilmesi durumunda

    çocuğun merakının daha da kamçılanacağı ve bunları uygulamak isteyebileceğidir. Ancak asıl

    çocuğun merakının sorularına yanıt bulamadığı durumlarda daha çok kamçılanacağı ve yanıt

    alamadığı soruları davranışlarla dışa vurabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Örneğin bu

    konularla ilgili bilgilendirilmemiş bir erkek çocuğu evlerine misafirliğe gelen bir kız

    çocuğunun eteğini kaldırıp bakmaya çalışabilir, kafasındaki soruya bu şekilde yanıt bulmaya

    çalışabilir. Bu noktada uygun tepki şu şekilde olabilir: Ebeveyn, “Kız çocukların neden

    senden değişik olduklarını merak ediyorsun. Sorsan ben sana anlatırdım” dedikten sonra

    açıklamasını yapar, sonra da kesin bir dille herkesin bedeninin kendine özel olduğunu anlatır.

    Başka soruları olursa sorarak da öğrenebileceğini söyler. Merakı giderilen ve gereksiz yere

    suçlanmayan çocuk da sonraki sorularını ana babasına yöneltmekten çekinmez.(Yörükoğlu,

    1984)

    Çocuk hazır olmadığı bir soruyu sormaz. Sorduğu sorular tek tek ve aralıklı bir

    şekildedir. (Bulut, 1998) Ebeveyn nasıl yanıtlaması gerektiğini bilmediği bir soruya hemen

    yanıt vermek zorunda değildir. “Bunu bende tam olarak bilmiyorum ama senin için araştırıp

    öğrenirim.” şeklinde bir yanıt, çocuğun yönelttiği sorulara değer verildiğini hissetmesini

    sağlayarak güven duygusu pekiştirmesine, sorularını anne/babasına sormaktan

    çekinmemesine, sorduğu soruyu ebeveyninden öğrenene kadar sabretmesine yarar sağlar.

    Ancak ebeveyn verdiği sözü unutmamalı ve en yakın zamanda çocuğun sorusunu

    yanıtlamalıdır.

    Ebeveynlerin vereceği yanıtlar ayrıntıya girmeden, çocuğun gereksindiği bilgiyi

    kapsayacak şekilde olmalıdır. Örneğin neden bir penise sahip olmadığını soran bir kız

    çocuğuna “Kızlar ve erkekler ayrı yaratılmışlardır. Kızların vajinası ve erkeklerin penisi

    vardır.” şeklinde bir yanıt yeterli olacaktır.

    Ebeveynlerin endişe ettiği bir diğer konu ise çocukta mastürbasyondur. Bu korkulacak

    bir durum değildir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken, çocuğun mastürbasyon yaptığı

    yere ve sıklığına dikkat edilmesidir. Çocuk çok çeşitli nedenlerden dolayı bu eylemi yapabilir.

    Bu eylem daha çok çocuğun kendini keşfetmek istemesi, merak etmesi, duygusal açıdan zevk

    almaya çalışması gibi amaçlara hizmet etmektedir. Araştırmalara göre dokunsal ve duygusal

    açıdan ihmal edilen çocuklar arasında daha yaygın olarak görülmektedir. Bu davranış

    karşısında azarlama, ceza verme, ayıplama gibi tutumlar pedagojik açıdan son derece

    yanlıştır. Bu tutumlar çocuğun suçluluk duymasına neden olarak ruhsallığında çatışma

    yaratacaktır. Çocuğun mastürbasyon yapması durumunda, anne babanın farklı bir etkinlikle

    çocuğun dikkatini dağıtarak başka yöne çekmesi uygundur. Bu şekilde çocuğun davranışının

    bir müddet sonra sönmesi beklenir. Ancak eğer bu davranış sıklıkla devam ediyor ve aleni

    yerlerde yapılıyorsa anne babanın tutumlarının değişimi, çocuğun ruhsallığında onu rahatsız

    eden şeyin ne olduğunun keşfedilmeye çalışılması(anne-baba boşanması, kardeş kıskançlığı,

    uzun sürelerle yalnız bırakılma, vs..)ve buna dair çözümlerin üretilmesi gerekebilir.

    Gerektiğinde bir uzmandan destek alınmasından çekinilmemelidir.

    Psk. Selen MORAY