Yazar: C8H

  • Çocuklarda obezite

    Çocuklarda obezite

    Çocuklarda Obezite

    Uzm. Dr. Sibel Spınu
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

    Obezite hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde erişkinleri olduğu kadar, giderek çocukları da etkileyen kronik bir hastalıktır. Obezitenin saptanmasında en geçerli yöntem Beden Kitle İndeksinin (BKİ=vücut ağırlığının, boyun karesine bölünmesi) hesaplanmasıdır. Çocuklarda BKİ'nin %85'in üzerinde olması obezite olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde obezitenin görülme sıklığı her yaş grubunda artmaktadır. Bunun nedeni modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlıklarında yağların ve karbonhidratların fazla miktarda tüketilmesi ve çocukların fiziksel aktiviteden uzaklaşarak televizyon ve bilgisayar oyunlarına yönelmeleridir.

    Bir çocuğun fiziksel, bilişsel, duygusal olarak büyüme ve gelişmesinde, yenen besinlerin içerdiği besin gruplarının ne olduğu ve miktarı önem taşımaktadır.

    Obezite, enerji alımının enerji tüketiminden daha fazla olduğu durumlarda yağ dokusunun artmasıyla ortaya çıkar. Ülkemizde özellikle şehir çocuklarında önemli bir sağlık sorunudur ve görülme oranı yaklaşık olarak % 6-7 kadardır. İstanbul ilinde yapılan bir çalışmada kilolu olma sıklığının kızlarda 12-13 yaşlarında %21, erkeklerde 11-12 yaşlarında %27 ile en yüksek düzeye çıktığı görülmüştür. Son on yıla göre sanayi bölgelerindeki çocukluk dönemi obezitesinin artışında ilerleme görülmüştür.

    Şişman yetişkinlerin önemli bir oranında şişmanlığın çocukluk hatta süt çocukluğu devresinden itibaren başladığı ileri sürülmektedir. Ailenin obez olma durumu, sosyo-ekonomik durumu, ailenin eğitim seviyesi ve aile tipi çocukluk obezitesini artıran nedenlerdir. Ayrıca televizyon önünde geçen zaman da ve o an da yenen yiyeceklerde bu konuda obez olmayı etkiler. Küçük çocuklarda düzenli yeme alışkanlığı aileler ve bakıcılar tarafından üstlenildiği için çocuğun beslenmesinde önemli bir rol oynarlar. Çocukların yiyecek tercihleri, ailelerinin yeme davranışlarından ve yiyecek seçim tercihleri ile şekillenir. Anne-babanın beslenme tarzı, öğün sayısı, günlük aktivite şekli etkili olurken, okul çağı ve ergenlik dönemde bireyin gününün büyük bir kısmını geçirdiği eğitim merkezindeki kantin ve yemekhanelerde sunulan besinlerin içerikleri ile eğitim programları, önerilen fizik aktivitenin yeri obezitenin oluşmasında etkili olmaktadır.

    İlkokul çağında ve ergenlik dönemlerinde kızlar arasında erkeklere kıyasla daha yüksek oranda şişmanlık olgusuna rastlanmaktadır. Günümüzde obezitenin, genetik yatkınlığı olan kişilerde çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Şişmanların fazla yeme isteğinin ve beslenme biçiminin aile çevresinden edinilen bir alışkanlık olduğu ileri sürülmektedir.

    Obezitede en önemli faktörlerden biri de hızlı ve fazla yeme davranışıdır. Bugün, toplumların beslenmesinde yağdan, şekerden, tuzdan zengin, posadan fakir bir diyetin yer aldığı görülmekte, işlem görmemiş gıdaların tüketimi giderek azalmaktadır. Esas problemin, diyetin yağ ve karbonhidrat kısmındaki dengesizlikten kaynaklandığı ve beslenme bilgisi ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Aşırı kilolu çocukların diyetlerinde fazla enerjiyi yağdan aldıkları belirtilmektedir. Modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlığında kalori ve yağ yoğunluğunun fazla oluşu (fast food tarzı beslenme) obezite sıklığının artışında bir risk faktörüdür. Günde üç ya da daha fazla beslenen ve öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir ya da iki kez düzensiz beslenen kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır.

    Bebeklik dönemindeki beslenme şekli çocuğun ileri yıllardaki beslenme alışkanlığını belirler. Anne sütü ile beslenmenin obezite oluşumunu önleyici etkisi iyi bilinmektedir. Çocuk her ağladığında biberon ile süt vermek, muhallebi gibi kaloriden zengin besinlere erken başlamak ve bunları fazla miktarda vermek çocuklarda şişmanlığa yol açan yanlış uygulamalardır.

    Hareketsiz yaşam biçimininde bir uzantısı obezitedir. Televizyon seyretmek ile vücut yağ dağılımı ve total vücut yağı arasında bir ilişki olduğu da saptanmıştır. Televizyon reklamları, kişinin tükettiği gıdanın nitelik ve niceliklerini etkilemekte, obeziteye yol açan kötü diyet alışkanlıklarına yol açmaktadır. Televizyon seyretme süresi boyunca kişilerin ana öğünlerine ilaveten ara öğün yaptıkları sıkça görülmüştür. Televizyon seyretme süresi fazlalaştıkça kişinin oturma süresi artmakta, bu da Vücut Kitle İndeksi'nde (BKİ) artışa yol açmaktadır. Obezite sıklığı, 4 saatten daha fazla televizyon izleyen veya bilgisayar başında vakit geçiren çocuklarda, 1 ya da 1 saatten daha az zaman geçirenlerle kıyaslandığında daha yüksek saptanmıştır.Yapılan çalışmalar, televizyon izleyen çocukların hiç reklâm izlemeyenlerden daha fazla şekerli gıda tüketmeyi tercih ettiklerini gözlemiştir. Ayrıca, bu tarz reklâmlara maruz kalma, çocuğun enerji yoğunluğu ve besin değeri az olan yiyecekleri tercihini artırmaktadır.

    Bazı çocuklarda psikolojik sorunlara tepki olarak aşırı iştahsızlık görülebileceği gibi, bazılarında bu tepki fazla yeme şeklinde ortaya çıkar. Anne baba ve çocuk arasındaki ilişkiler, ev ortamındaki problemler, arkadaş grupları tarafından kabul edilmeme, derslerdeki başarısızlıklar çocuğun ruhsal yapısını etkileyerek beslenme bozukluklarına neden olmaktadır.

    Obez çocuklarda özellikle ergenlik döneminde arkadaş edinememe, grup faaliyetlerine katılmama gibi ortaya çıkan psikolojik bozukluklar çocuğun obezite derecesini arttırmaktadır. Obez çocuklar büyüdükçe şişmanlık, diyabet, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları gibi kronik hastalıklara neden olmaktadır. Bu yüzden önceden önlemimizi almak hayati önem taşır.

    Çocukluk dönemi obezitesi tedavisi zordur, hem fiziksel hem duygusal bir durumdur. Tedavi yaklaşımında öncelikle ailenin eğitilmesi önemlidir. Genellikle aileler bu durumu bir sorun olarak görmemektedir. Obez ailelerin suçluluk hissi, savunmacı bir tutum sergilemelerine neden olmaktadır. Tedavinin başarısı için ailenin olaya katılması ve amacın ne olduğunu bilmesi gerekir. Tüm dünyada obez çocukların tedavisinde model olarak multidisipliner bir yaklaşım kullanılmaktadır. Tedavi ekibi doktor, çocuk hemşiresi, diyetisyen, psikolog, fizyoterapist ve çocuğun annesinden oluşmalıdır.

  • ANNE-BABA TUTUMLARI

    ANNE-BABA TUTUMLARI

    AŞIRI KORUYUCU ANNE-BABA TUTUMU

    * Aşırı sevgi

    * Çocuğun her istediği anında olur

    * Aşırı koruyucu, kollayıcı tutum

    * Denetim ve sınırlama yok

    Bu tarz aile içinde yetişen çocuklarda özgüven eksikliği ve anne-babaya bağımlılık gösterirler

    MÜKEMMELLİYETÇİ ANNE-BABA TUTUMU

    * Sıkı disiplin

    * Aşırı sevgi

    * Aşırı koruyucu ve kollayıcı tutum

    * Çocuktan yaşının üzerinden bir davranış beklemek

    Bu tutumdaki anne-babalar her alanda çocuğun kapasitesini zorlayıp, yanlış yapmasını kabul edemezler. Yanlış yapmaktan korkan, kendine güveni olmayan bireyler yetiştirirler.

    OTORİTER VE REDDEDİCİ ANNE-BABA TUTUMU

    * Sevgi, şefkat yok

    * Sıkı disiplin

    * Çocuk hata yaptığında şiddet ve dayakla cezalandırılır

    Korkuya dayalı bir ilişki söz konusudur. Bu tutumda büyüyen çocuk güvensiz, saldırgan ve tutarsız yetişir.

    İLGİSİZ VE KAYITSIZ ANNE-BABA TUTUMU

    * Başı boş çocuk

    * Kural yok

    Çocuk duygusal ve fiziksel yalnızlık içindedir ve anne-baba-çocuk arasında iletişim kopukluğu vardır. Genellikle pasif ve donuk oldukları görülür. Aile içinde ilgi görmeyen çocuk, dikkat çekmek için zararlı alışkanlıklar edinmeye meyillidir. Sözlü iletişimin yetersizliğinden dolayı dil gelişiminde gecikme ya da konuşma bozuklukları ortaya çıkabilir

    TUTARSIZ ANNE-BABA TUTUMU

    Bu tarz ailelerde genellikle anne-babanın o anki psikolojik durumu ile ilintili olarak çocuğa karşı sergilenen tutum değişkenlik gösterir.

    Anne babalar kimi zaman bir davranışı olumlu karşılarken, kimi zaman cezalandırabilirler. Dolayısıyla ne zaman nerede ne yapacaklarını bilemezler

    Tutarsız tutum sergilenen çocuklar çevrelerine karşı güvensiz, şüpheci ve karasız bir kişilik yapısı geliştirirler.

    OLUMLU VE SAĞLIKLI ANNE-BABA TUTUMU

    * Sevgi ve disiplini dengeli bir şekilde barındırır

    * Tutarlı, esnek, ceza ile ödül barındıran disiplinle, çocuğa istenilen davranış ve alışkanlıkları öğretir

    * Disiplin yeteri kadar ve çocuğun yaşına uygun olmalıdır

    * Bu çocuklar, yapıcı, yaratıcı, özgüveni yüksek, sosyal ilişkilerinde başarılı ve davranışlarının sorumluluğunu alabilen bir kişilik geliştirirler

  • Beta mikrobu tedavisinde sorunlar

    Beta mikrobu tedavisinde sorunlar

    Üst solunum yolu enfeksiyonları en sık nedeni olan grup A streptokokların (GAS) oluşturduğu tonsillofarenjit tablosu aniden gelişmekte ve tedavide kullanılan antibiotiklere yanıt bazı hastalarda yetersiz olmaktadır.Özellikle tekrarlayan tonsillofarenjit vakalarında uygulanan antibiotik tedavisinin bir kısım hastalarda yetersiz veya etkisiz olması , bu konunun gündeme gelmesi ve nedenlerinin araştırılmasına yol açmıştır.

    Bu yazımızda GAS enfeksiyonlarında antibiotik tedavisindeki başarısızlık tek bir nedene bağlı olarak mı gelişmektedir veya birden fazla etmen bu tablodan sorumlumudur sorusu yanıtlanmaya çalışılacaktır.

    Bilindiği gibi grup A streptokoklara bağlı olarak gelişen tonsillofarenjit vakaları (Halk dilinde Beta mikrobunun oluşturduğu bademcik enfeksiyonu ) ani başlayan ve genellikle 2 ile 5 gün süren tedavi edilmediği zaman ciddi komplikasyonlara yol açan bir klinik tablodur.

    Bu vakalarda antibiotik verilmesinin başlıca amacı

    • Erken tedaviye başlayarak hastalığın süresini kısaltma ve tablonun ciddiyetini azaltmasının sağlanması
    • Enfeksiyonun bulaşmasını önlemek
    • Komplikasyonlardan koruma şeklinde özetlenebilir.

    Antibiotiklerin yetersiz olmasına etki eden birçok faktör mevcuttur.

    Hastanın yaşı önemlidir. Hastanın yaşı büyüdükçe antibiotik tedavisine yanıtın iyi olduğu görülmektedir. Küçük yaştaki hastalarda yanıt yeterli olmayabilir.

    Hastalığın başlama tarihi

    Antibiotik tedavisine geç başlanan hastalarda (hastalık belirtileri çıktıktan iki gün sonra ) tedaviye yanıtın iyi olduğu vurgulanmaktadır. Erken tedaviye başlanılan vakalarda ise bağışıklık sisteminin baskılanması ve yeteri kadar antikor oluşturmaması nedeniyle geçirilen enfeksiyonun tekrarladığı görülmektedir. Hafif ve orta derecede şiddetli boğaz enfeksiyonu geçiren vakalarda antibiotik tedavisine derhal başlama yerine tedaviyi iki ile üç gün geciktirmenin uygun olduğu görüşü benimsenmektedir. Ciddi vakalarda ise tedavi derhal başlanmalıdır.

    Antibiotik içeriğinin yetersiz olması

    Bazı ülkelerde streptokok tedavisinde ağızdan verilen penisilin şurup ve tabletleri yeterli olurken, ülkemizde çoğu zaman ağızdan verilen penisilin şurup ve tabletlerine yanıtın yeterli olmadığı görülmüştür.

    Hastanın ilaç kullanma isteksizliği

    Özellikle çocuklarda tad duyusunun önemli olduğu unutulmamalıdır. Penisilin şuruplarının acı tadı çocukları ilacı istekli olmamalarına neden olmakta bu durumda alternatif ilaçlar kullanılmakta veya tedavi tamamlanamamaktadır.

    Beta laktamaz salgılayıcı bakteriler

    Boğazda bulunan bazı bakteriler beta – laktamaz enzimi salgılayarak antibiotiklerin bakteriler üzerindeki etkisini azalmakta bu durumda antibiotik seçenekleri değişebilmektedir.

    Normal boğaz florasının değişmesi

    Benzer durum uzun süreli antibiotik alan ve normal boğaz florasındaki bakterilerin değişmesi sonucu boğazdaki doğal korunma sisteminin bozukluğu olan hastalarda da görülmektedir,bu hastalarda antibiotik tedavisine yanıt yeterli olmamaktadır.

    GAS nın boğazdaki epitel hücrelerine yerleşmesi

    Son zamanlarda yapılan çalışmalarda streptokokların boğazdaki epitel hücrelerinin yüzeyine sadece tutunmadıkları hücre içine yerleştiğinin gösterilmiştir. Bu durumda antibiotik tedavisi yeterli olmamaktadır.

    Diğer bir nedenstreptokok taşıyıcılığınınolmasıdır. Streptokok taşıyıcılığı gerek enfeksiyonun yayılmasında ve gereke antibiotik tedavisine olumsuz etki eden önemli faktördür.

    Bilindiği gibi Grup A streptokok enfeksiyonu geçiren hastaların bir kısmında antibiotik tedavisine karşın bakteri boğazda yaşamaya devam etmektedir.Bu şahışlar GAS taşıyıcısı olarak tanımlanmaktadır. Enfeksiyonu geçiren vakaların % 10-15 inde taşıyıcılık görülmektedir. Bu vakaların hiçbir şikayeti olmamakta , diğer taraftan toplumda bulaşım açısından risk faktörü oluşturmaktadır. Taşıyıcılık erişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da görülmektedir. Toplumda GAS taşıyıcılığının olması enfeksiyonun yayılmasına neden olduğu gibi antibiotik alan çocuklarda antibiotik tedavisinin başarısız olmasına yol açmaktadır.

    Yukarıda belirttiğim nedenler göz önüne alındığı zaman GAS bağlı boğaz enfeksiyonu olan çocuklarda antibiotik tedavisindeki başarısızlığın birçok faktöre bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda antibiotik tedavisini ne olacaktır sorusunun yanıtı ise başka bir yazımda vermeye çalışılacaktır.

  • DİNLEMEYİ ZORLAŞTIRAN BAZI ETKENLER

    DİNLEMEYİ ZORLAŞTIRAN BAZI ETKENLER

    Karşılaştırma: Kendinizi sürekli olarak karşınızda ki kişi ile karşılaştırırsanız; karşınızdaki kişiyi akıl, zeka, anlayış, duygusal tutarlılık, yeterlik hatta ‘’ne çektiği’’ gibi konularda kendinizle karşılaştırmaya çalışırsanız dinlemeniz çok zorlaşır.

    Akıldan Geçenleri Okumaya Çalışma: Karşınızdaki kişinin gerçekten ne söylediğine değil (daha çok kendi duygularınız,önsezilerinize göre) ‘’gerçekten ne demek istediğine’’ daha çok dikkatinizi verirseniz; bu karşınızdaki kişinin aklından geçenleri okumaya çalışmak demektir ve sizi yanıltabilir.

    Ön Hazırlık Yapma: Karşınızdaki kişi konuşmasını sürdürürken, ne söyleyeceğinizi ya da ne yanıt vereceğinizi zihninizden tasarlamaktır. Buda sizi dinlemekten alıkoyar.

    Yargılama: Karşınızdaki kişinin dinlenmeye değmez olduğuna önceden karar vermişseniz, onun söylediklerini ‘’duyamaz’’sınız.

    Öğüt verme : Karşınızdaki kişi henüz konuşmasını bitirmeden öğüt vermeye kalkışmanız, dinlemekten çok öğüt vermeye çalıştığınızın bir belirtisidir.

    Ağız Dalaşına Girme: Karşınızdaki kişinin söylediklerine katılmadığınız bir durumda, onun ne söylediğine bakmaksızın kendinizi öne sürmeye, kendinizi ortaya koymaya çalışıyorsanız ağız dalaşına girmişsiniz demektir.

    Konuyu Saptırma: Karşılıklı konuşmaktan sıkıldığınızda ya da kendinizi rahatsız hissettiğinizde konuyu saptırıyorsanız, iletişimi koparıyorsunuz demektir.

  • 9-12 aylık bebeğin gelişim basamakları

    9-12 ay arası bebeklerin hareketliliği giderek artar. Bebeğinizin hareketliliği arttıkça fiziksel olarak size bağımlılığı da aynı oranda azalır ve bebek yeni keşfettiği bu bağımsızlıktan çok zevk alır.

    Atma, çekme , yırtma gibi hareketlerle dışa vurduğu bu özgürlük duygusu bazen anne-babalar için zorlayıcı olabilir.

    Bu aylarda yapması gerekenler:

    Hareket:
    ►Yardımsız olarak yatış pozisyonundan oturma pozisyonuna geçebilir.
    ►Kollarıyla çekerek ve bacaklarıyla iterek karnı üstünde sürünebilir-emekleyebilir.
    ►Elleri ve dizleri üzerinde durabilir.
    ►El ve dizleriyle gövdesini destekleyerek sürünebilir.
    ►Oturma pozisyonundan emekleme veya yüzüstü yatma pozisyonuna geçebilir.
    ►Ayağa kalkmak için kendini tutunup çekebilir.
    ►Mobilyalara vb. tutunarak yürüyebilir.
    ►Kısa süre tutunmadan ayakta durabilir.
    ►Desteksiz 1-2 adım atabilir.

    El ve parmak becerileri:
    ►Baş ve işaret parmaklarıyla tutabilir.
    ►İki kübü birbirine çarpabilir.
    ►Eşyaları bir kabın içine koyabilir.
    ►Kaptaki eşya veya oyuncakları dışarı alabilir.
    ►İşaret parmağı ile nesneleri gösterebilir ve hareket ettirebilir.
    ►Kalem tutmaya ve karalamaya çalışabilir.

    Dil :
    ►Konuşmaya dikkati artar.
    ►Basit sözel isteklere cevap verir.
    ►”Hayır” yanıtı verebilir.
    ►Hayır demek için başını sallamak gibi basit hareketler kullanabilir.
    ►Baba, mama der.
    ►Oh, ah gibi ünlemler kullanır.
    ►Kelimeleri taklit etmeye çalışır.

    Bilişsel:
    ►Nesneleri vurma, sallama, çarpma, atma gibi değişik yollarla keşfeder.
    ►Saklı nesneleri kolayca bulur.
    ►Nesnenin ismi söylendiğinde doğru resme bakar.
    ►Hareketleri tekrar eder.
    ►Eşyaları doğru kullanmaya başlar.(Telefonla konuşmak, tarakla saçını taramak, bardaktan su içebilmek gibi)

    Sosyal ve Duygusal:
    ►Yabancılardan utanır veya rahatsız olur.
    ►Anne-babası giderken ağlar.
    ►Oyunlarda insanları taklit etmekten hoşlanır.
    ►Bazı oyuncak ve kişilerden daha çok hoşlanır, tercih belirtir.
    ►Beslenme sırasında yaptıklarına anne-babasının tepkilerini test eder.
    ►Davranışlarına(annesi odadan çıkarken ağlamak gibi) alacağı tepkileri dener.
    ►Bazı durum ve nesnelerden korkabilir.
    ►Annesini veya bakıcısını diğer insanlara tercih eder.
    ►Kendini elle besleybilir.
    ►Giyinirken kol veya bacaklarını yardım etmek için uzatır.

    Her zaman belirttiğimiz gibi her bebeğin gelişimi kendine özgüdür. Yukardaki listelerde belirtilen beceriler çocuğunuzun gelişim hakkında – kabaca da olsa- bir fikir sahibi olmanız için verilmiştir.Fakat 12. aya ulaşmış bebeğinizde aşağıdaki bulgu veya gecikmelerden birinin saptamışsanız mutlaka doktorunuza danışmalısınız:

    ►Emeklemiyorsa
    ►Emeklerken vücudunun bir yanı üzerinde sürünüyorsa
    ►Desteklendiğinde ayakta duramıyorsa
    ►İzlediği nesneler saklandıklarında aramıyorsa
    ►Hiç kelime söylemiyorsa
    ►El sallama, hayır demek için kafa sallama gibi hareketleri öğrenmemişse
    ►Resimleri veya nesneleri parmakla işaret etmiyorsa

    Ailevi ve bireysel varyasyonlar göz önünde tutulmakla birlikte yukardaki gecikme veya aksamaların varlığı uyarıcı olmalı ve olabildiğince erken ve doğru kişiden danışmanlık alınmalıdır.

    Sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

  • SINAV KAYGISI YAŞAYAN ÖĞRENCİYE AİLESİ NASIL YARDIMCI OLUR?

    SINAV KAYGISI YAŞAYAN ÖĞRENCİYE AİLESİ NASIL YARDIMCI OLUR?

    Sınav kaygısı konusunda aileye söyleyebileceğimiz ilk şey kaygının doğal bir duygu olduğunun bilinmesidir. Milyonların girdiği ve sadece on binlerin kazanabildiği bir sınavda kaygı duymamak imkansızdır. Yine şu da bilinmelidir ki kaygı duymadan sınav kazanılmaz. Ancak, buraya kadar bahsettiğimiz kaygı normal ve sınava giren her öğrencinin yaşadığı bir kaygıdır.

    Üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanan gençlerin yaşadığı kaygının iki sebebi vardır. Birinci sebep, gerçekçi ve akılcıdır. Sonuçları hayatın akışını etkileyecek büyük bir yarışta yer almaktan kaygı duymak doğal ve yerindedir. Ancak ikinci sebep, birincisi kadar gerçek ve akılcı değildir. “Anneme babama ne diyeceğim?”, “Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım’’ gibi düşünceler sınava hazırlanan öğrencinin kaygısını artırır.

    Anne-babanın çok küçük yaşlardan itibaren çocuğundan yüksek başarı beklentisi, çocuğun hatalarını düzeltmek için onu eleştirmek, olumsuz sıfatlarla nitelemek (haylaz, tembel, sorumsuz, yavaş, pısırık vb.) çocuğun kendine olan güvenini azaltır.

    Psikolojik bir problem niteliğinde sınav kaygısı yaşayan öğrencinin bu kaygıyı yaşamasının nedeni şu şekilde özetlenebilir:

    1. Genç kendisiyle ve sınavla ilgili olumsuz veya yanlış bir değerlendirme içine girmiştir. Kaygı yaşayan öğrencinin düşünce yapısı kendisiyle veya sınavla ilgili şu düşüncelerin içinde olduğu görülecektir:

    Kendisiyle ilgili:

    “Sınavı kazanabilecek kadar zeki ve çalışkan bir kişi değilim.”

    “Herkes benden daha fazla çalışıyor.”

    “Başarılı olamayacağım.”

    “Başkalarından daha başarılı olmalıyım, ancak bu şekilde değerli bir insan olurum.”

    Sınavla ilgili:

    “Bu sınav benim değerimi ve yeteneklerimi belirleyecek.”

    “Sınavda başarısız olursam çok kötü bir hayat yaşayacağım.”

    “Bu sınav hayatta başarılı olmanın tek yoludur.”

    2. Her türlü olayı, olumsuz veya hatalı düşünceler açısından değerlendirmekte ve en küçük olumsuzlukları bile bu olumsuz düşüncelerin doğruluğunu kanıtlayan önemli deliller olarak görmektedir.

    Örneğin:

    “Deneme sınavında yanımda oturan öğrenci sınavı benden önce bitirdi, ben ise çok yetersizim.”

    “Herkesin çözdüğü soru sayısı benimkinden fazla, ben bu sınavı kazanamayacağım.”

    “Deneme sınavında istediğim puanı alamadım, zaten sınavlarda hep başarısız oluyorum, sınavı kazanamayacağım.”

    Sınava hazırlanan bir gencin ailesine düşen görev; bu şekilde oluşan bir kaygıyla baş etmeye çalışmaktan daha çok kaygıya sebep olacak davranışlardan kaçınmaktır. Çünkü çoğu zaman kaygıya sebep olan düşünme biçimleri ailenin ve çevrenin etkisiyle oluşmaktadır.

    Bu noktada ailelere şu hususlara dikkat etmelerini öneriyoruz

    1. Kaygı bulaşıcı bir duygudur

    Kaygının oluşmasında öğrencinin yaşadığı toplumsal koşullar etkilidir. Örneğin; yolda yürürken çevrenizdeki diğer insanların birden sağa sola kaçıştığını ve paniklediğini görseniz nedenini bilmeseniz de sizde de panik ve kaygı başlar. Bunun gibi kimi durumlarda

    öğrenciden daha fazla kaygı yaşayan anne babalar farkında olmadan çocuklarının da kaygılanmalarına neden olabilirler.

    2. Olumsuz mesajlar vermeyin

    Çocuğunuzun çalışma isteğini artırmak için kaygıyı artırıcı yaklaşımlardan kaçının. “Bu kadar çalışmayla kazanamazsın.” “Bu kafayla gidersen zor kazanırsın.”, “Amcanın oğlu … üniversitesini kazandı, bakalım sen ne yapacaksın.”aman bizi mahcup etme” gibi yaklaşımlar genci çalışmaya teşvik etmediği gibi kaygı düzeyini yükseltir.

    3. Çocuğunuzun sınırlarını zorlamayın

    Kendi özlemlerinizle çocuğunuz sınırları arasında gerçekçi bir denge kurun. Çocuğunuz kazandığı takdirde yüksek puanlı bir bölümü okuyabilir veya mezun olduğunda mesleğinde çok üst noktalara gelebilir. Ancak, çocuğunuzun kapasitesi yüz binlerce kişinin girdiği bir sınavda bu kadar yüksek bir başarı yakalamak için yeterli olmayabilir.

    Bununla beraber içinizden veya yüksek sesle çocuğunuzun “beceriksiz veya yeteneksiz” olduğunu düşünmeyin, çünkü nasıl olsa bunu hisseder veya duyar. Üniversiteyi kazanması için öğrenciye baskı yapılıp beklentiler içinde olunmaması gerekir.

    4. Öğrenci sınavda başarılı olamazsa yaşayacağı durumu bir ceza gibi göstermeyin

    “Eğer kazanamazsan, falan okula gidersin.” veya “eğer …… fakültesine giremezsen şu fakülteye girer ancak filan olursun.” gibi sözler onun gideceği okulu, yapacağı işi sevmesine imkan bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar, çocuğun hayatı ve kendisini sevmesini de engeller ve kendisine olan güveni de temelden sarsar.

    5. Birbirinize bağlılığın amaç, sınavın araç olduğunu unutmayın

    Çocuğunuzun ders çalışması ve sınavda başarılı olması uğruna onunla ilişkilerinizi tehlikeye atmayın. Eğer çocuğunuzla ilişkileriniz iyi ve yumuşak ise ölçülü miktarda “çalış” uyarısı ile sorumluluklarını hatırlatabilirsiniz. Çocuğunuzun elinden geleni yaptığına inanın. Eğer sonuç istediğiniz gibi değilse çocuğunuzun elinden gelenin bu kadar olduğunu da kabullenin.

    6. İyinin düşmanı mükemmeldir

    Sizin beklentileriniz; çocuğunuzun mükemmel olması olabilir. Ancak bu iyiye sevinip mutlu olmanıza engel olmamalıdır. Öğrenci bir dönem okulda takdirname almamış olabilir ama bu onu aldığı teşekkür belgesinden dolayı tebrik etmeniz için bir engel değildir. Zaman zaman anne-babanın gencin zayıf noktalarını dile getirmesi kendilerine olan güveni sarsmakla beraber aile içi çatışmalara da yol açabilir. Bu nedenle ebeveynin gencin olumlu yanlarını ön plana çıkartarak, olumsuz davranışlarında ise onu kırmadan ve olumluya yönlendirecek uyarılarda bulunması daha yararlı olacaktır.

    Sınavla ilgili olarak, gencin değerini sınavdaki başarısıyla eş tutmak, sonuçlarla ilgili olarak korkutmak, tehdit etmek, “sen hele bir kazanama, o zaman görüşürüz” ya da “kazanamazsan arkadaşlarının yüzüne nasıl bakarsın, aile dostlarımızın hepsine rezil oluruz” gibi ifadeler gencin motivasyonunu değil kaygısını arttırır. Genç, ailesinin ve başkalarının gözünde kendisinin değil, sınavdaki başarısının önemli olduğunu düşünür ve sınava gerçek dışı bir anlam yükler. Bu da öğrencinin kaygısını arttırır. Kaygısı artan, sınava olduğundan farklı anlamlar veren öğrenciler için her sınav bir “Kriz”dir. Bu duygularla sınava hazırlanan genç, her bir sınavı, hatta her bir çalışma testini, kazanılması gereken bir savaş olarak görecek, yapamadığı her bir soruyu kaybedilmiş bir savaş olarak yorumlayacaktır.

  • İshal,

    İshal normalden sık (genellikle 3kez/günden sık), miktarca fazla, sulu ve şekilsiz kaka yapmaktır. Genellikle kusma ile birlikte seyreder. Gıda alerjileri, virüsler, bakteriler, parazitler, gıda zehirlenmeleri gibi birçok neden ishal oluşturabilir.

    Ülkemizde bundan 5-10 yıl önce 5 yaş altı çocuk ölümlerinde ilk sırada akciğer hastalıkları varken günümüzde Pnömokok ve Hemofilus aşılarının kullanma girmesiyle birinciliğe ishal –kusma ve buna bağlı sıvı kayıpları yerleşmiştir.

    İshalin öldürücü olabilmesinin nedeni vücuttan çok fazla tuz ve su kaybettirmesidir. Örneğin kolera hastalığı dünya çapında ciddi salgınlar yapmış ve birçok can kaybına sebebiyet vermiştir. Bu nedenle ishalde esas dikkat edilmesi gereken ve aciliyet gerektiren konu ishalin nedenini saptamaktan önce vücutta su ve tuz kaybı oluşup oluşmadığını hızlıca değerlendirmektir. Ağız kuruluğu önemli bir bulgudur. Dil dudaklardan daha önemlidir. Vücut ishalle veya varsa kusma ile olan sıvı kayıplarını tolore etmek için diğer sıvı kayıplarını azaltmaya çalışır. Yani tükürük azalır. Sıvı kaybı sürerse yavaş yavaş idrar miktarı da azalmaya başlar. Süt çocuklarında bıngıldak içe çöker, gözler çukura kayar. Çocuk belirgin halsiz ve huzursuzdur. Bu bulgular acil sıvı tedavisi başlanması gerektiğini gösteren bulgulardır.

    İshalde değerlendirilmesi gereken ikinci konu ateştir. Koltukaltı 38,5-39 derece ve üzeri ateş doktora başvurmayı gerektirir. Ateşin yanı sıra mukus ve kan içeren kakalar “dizanteri” dediğimiz bakteri kökenli ishalleri düşündürür. Bu durumda da doktora başvurmak ve uygun tetkiklerle ishalin sebebini araştırmak uygun olur.

    Tablo ilk başlangıçta çok ağır değilse bile 2 saatten sık aralıklarla kaka yapmak, ağızdan besin almayı reddetmek, her aldığını kusmak hastanede değerlendirmeyi ve gerekirse damardan sıvı tedavisi yapılmasını gerektirebilecek risklerdir.

    Biz çocuk doktorları; çocuğun genel durumu bozuk değilse, sıvı kaybı bulguları gelişmemişse, ağızdan beslenebiliyorsa kakada mukus görsülse dahi antibiotik kullanımından kaçınmaya çalışırız. Çünkü özellikle Salmonella grubu bakterilerin varlığında antibiotik kullanmak bakterinin safra kesesinde aylarca taşıyıcı olarak kalmasına neden olabilir. İshalde antibiotik kullanımı doktorunuzun vermesi gereken bir karardır.

    İshal kesiciler bağırsak hareketlerini azaltıp kakanın bağırsak içinde göllenmesine neden olurlar. Bu nedenle çocuk ishallerinde ishal kesicilerin hemen hiç yeri yoktur. İshalin en önemli tedavisi kaka ve varsa kusma ile kaybedilen su ve tuzun yerine konmasıdır. Bebek anne sütü alıyorsa emzirmeye devam edilmelidir. Elma, havuç, şeftali, muz, yoğurt, ayran , makarna , pilav gibi kakayı katılaştıracak besinler seçilmelidir. Kusma eşlik ediyorsa sıvı gıdaları az miktarlarda ,sık aralıklarla vermek daha uygun olur.

    Bağırsaklarımızda bulunan bize faydalı mikroorganizmalar ishal süresinin kısaltılmasında bize yardımcı olabilirler. Probiyotik olarak adlandırılan bu dost mikroorganizmaları içeren saşe, çiğneme tableti ya da kapsül formundaki preparatlar ishal sırasında sıvı besin desteklemesine ek olarak verilebilir.
    İshalin en sık nedenleri rotavirüs, adenovirüs gibi virüslerdir. İshal etkenlerinin önemli bir kısmı ince bağırsağın iç yüzeyinde bulunan ve sindirim enzimlerini de taşıyan epitelyum tabakasını da bozduğundan ishal sonrası bu doku kendini onarıncaya dek bulgular sürebilir. Bağırsak epitelinin kendini onarma süresi yaklaşık 2 haftadır.

    Bağırsak epitelindeki hasardan en çabuk ve en çok etkilenen enzim, süt şekerini(laktozu) sindiren LAKTAZ enzimidir. İshal sırasında ve hemen sonrasında şekerli gıda alımının ; laktoz sindirimini yapan bu enzimin eksikliği nedeniyle ishali arttırabileceği unutulmamalıdır. Tam sindirilememiş karbonhidrat(şeker) içeren kaka ciltle temas ettiğinde ciddi pişikler oluşturur. Bu nedenle bez kullanan bebeklerde kakanın ciltle temasını kesmek için kalın tabaka halinde bariyer kremleri sürmek ; kaka sonrası popoyu ılık su altında yıkayıp iyi kurulamak ve biraz havalandırmak yardımcı olur.

    Hastalık bulaşmasını azaltmak için pek çok hastalıkta olduğu gibi ishalde de en önemli önlemlerden biri el temizliğidir. Çocuklarımızı tuvalet sonrası ve beslenme öncesi ellerini yıkamaya mutlaka alıştırmalıyız. Yine el yıkamaya yakın önemi olan ikinci bir önlem de yediklerimizin ve içtiklerimizin temizliğidir. Açıkta satılan gıdalardan uzak durmak gerektiği konusunda çocuklarımızı bilinçlendirmeliyiz.

    Okullar kapandı ve nihayet yaz tatiline girdik. Tatilin zevkini çıkarırken iyi bakım yapılmamış havuzların da ishal, konjonktivit ve cilt yaraları gibi birçok sağlık sorununa yol açabileceğini hatırda tutalım. Sıcak hava nedeniyle zaten terle normalden fazla su ve tuz kaybediyoruz. Vücut yüzeyleri kilolarına göre bizlerden fazla olan çocuklarımızı sıvı alımı konusunda uyaralım. Sizlere ve çocuklarımıza tatil süresince hastalıksız ve mutlu günler dilerim.

    Sağlıkla kalın.

  • YEME BOZUKLUĞU

    YEME BOZUKLUĞU

    Diğer bozukluklarda olduğu gibi, tek bir faktörün, yeme bozukluğuna yol açtığını söylemek doğru değildir. Çeşitli alanlarda yürütülmekte olan araştırmalar (kalıtım, beynin rolü, ince olmaya yönelik sosyokültürel baskılar, ailenin rolü ve çevresel baskıların rolü) yeme bozukluklarının bir kişinin yaşamındaki pek çok etkinin kesişmesi sonucunda ortaya çıktığını göstermektedir. Yeme bozuklukları, ergenlikte, çoğunlukla kadınlarda görülen ve yeme davranışının ciddi olarak etkilendiği psikiyatrik bozukluklardır. Anoreksiya nevroza(AN) ve bulimiya nevroza(BN) en çok bilinen ve tanınan yeme bozukluklarıdır

    Kontrollü aile çalışmalarında yeme bozukluklarının ailesel geçiş gösterdiği kanıtlanmış, ikiz çalışmaları ile bu bulgu desteklenmiştir. Bununla birlikte çevrenin özellikle de kişinin bireysel ortamının etkisi yeme bozukluklarında önemli derecede etkili olmaktadır. Yeme bozuklukları karmaşık hastalıklar olduğu için bir çok genin etkisi ile çevre faktörü altında geliştiği söylenebilir

    YEME BOZUKLUĞU TEDAVİSİ Yeme bozukluğu tedavisinde ilk adım düzenli psikoterapi yardımı ile kişinin yeme bozukluğu altında yatan duygusal sorunun bulunması, bu sorunun çözümüne yönelik çalışılmasıdır. Sağlıksız yeme davranışının tedavisinde diyetisyen ve psikoterapist iş birliği sağlanır. Kronik yeme bozukluğu vakalarında gelişen fizyolojik sorunlara müdahale açısından ise hekim kontrolü de işbirliğinin bir parçası olur

    AŞIRI ŞİŞMANLIK VE İŞTAHSIZLIK

    Bu 2 sendrom daha çok kadınlarda görülür ve iştahsızlık, bir kural olarak aşırı şişmanlığa çözüm olarak aşırı diyet yapmanın bir sonucu olarak gençlik yıllarında aşırı kilo kaybı olarak çıkar. Aşırı şişmanlık daha genel bir problemdir; iştahsızlığa göre daha az rastlanır.

    Aşırı şişmanlık gençlik yıllarında iştahsızlığa dönüşebilir.hasta bu kez bir başka uca savrulur, yeterince yemek yemeyi bırakır ve yaşı ile boyuna uygun ortalama kilonun altına düşer. Hasta kilo kaybetmeye başladıktan sonra genellikle sinirli ve düşmanca tavırlar sergiler. Zaman zaman aşırı şişmanlık iç salgısal bozukluk, yani tiroidlerin ya da hipofiz bezlerinin daha az çalışması gibi bozukluklardan beslenebilir Aşırı şişmanlığa çevrenin verdiği tepki gündeme gelir. bu kimi ölçülerde çocuklukta da etkili olur. Çocuklar arkadaşları tarafından ‘’şişko’’ ya da ‘’çiroz’’ olarak çağırılabilir. Bununla beraber aşırı yemek yemekte teselli daha büyük bir anlam kazanır. Hasta teselli bulmak için aşırı yemek yer ve kilo alır. Aşırı şişmanlık

    değersizlik hissinin kaynağı halini alır. İdari bir çaba sonucu aşırı yemek yemeyi bırakarak kilo verebilse dahi, karşılaşılan yeni hayal kırıklıkları sonucunda bu süreç yeniden başlar. Her iki türden vakaların tedavisi de güçtür. İştahsızlığın tedavisi aşırı şişmanlığa nazaran daha da güçtür.ciddi vakaların hastanede tedavi edilmeleri yerinde olabilir.

  • Zehirlenmeler

    Çocuklarda zehirlenmeler ilk 5 yaş ve ergenlikte sık görülür. İlk 5 yaştaki zehirlenmeler daha çok kaza ile ve erkek çocuklarda sıkken, ergenlik çağı zehirlenmeleri kızlarda ve istemli olabilmektedir.

    Zehirlenmelerin %90′ından fazlası evlerde tedavi edilmektedir. Bu nedenle her anne-babanın zehirlenme konusunda bilgi sahibi olmasında yarar vardır.

    En sık temizlik maddeleri, kozmetik maddeler, ilaçlar ile zehirlenme görmekteyiz. Zehirlenmeler çocuk ölüm nedenleri arasında 4. sıradadır. Zararlı maddeler %75 ağız yoluyla alınır. Solunum, deri vb yollarla da zehirlenme oluşabileceği akılda tutulmalıdır.

    Belirtiler alınan maddeye göre değişkenlik göstermekle birlikte daha önce yakınması olmayan bir çocukta ani başlayan kusma, karın ağrısı, baş dönmesi, bilinç kaybı, nöbet geçirme gibi belirtiler ortaya çıkar ya da çocuğun yanında ilaç artığı veya boş ilaç kabı bulunursa zehirlenmeden şüphelenilmelidir.

    Şüphe durumunda çocuğun yuttuğunu düşündüğünüz madde hala elinde veya etrafındaysa maddeyi uzaklaştırın. Etrafta bulunan madde kalıntılarını ve ambalajları yanınıza alın ki alınan zehirli madde daha kolay tanınabilsin. Dudak ve ağızda yanma, boğazda şiddetli ağrı ve yanma, nefes alma güçlüğü, uykuya eğilim ve bilinç kaybı varsa tam teşekküllü bir hastanenin acil servisine en hızlı şekilde başvurun.

    Solunum ortamında zehirli gaz şüphesi varsa çocuğu ortamdan temiz havaya çıkarın. Zehirli madde ile cilt teması varsa çocuğunuzun giysilerini çıkarın ve zehirli madde ile temas eden cilt bölgesini, eldiven giyerek ve akan su ile temizleyin. Zehirli madde çocuğunuzun gözüne sıçramışsa gözü öncelikle serum fizyolojikle , yoksa ılık su ile yıkayın. Göz en az 15-230 dakika yıkanmalıdır. Suyu direkt göze tutmak yerine burun kemiğinin göz kenarına akıtırsanız çocuğunuz daha az huzursuz olur.

    Bazı maddelerin kusturulması yemek borusu ve ağızda ikincil temas nedeniyle ciddi yanıklara ve zehrin akciğere kaçması gibi hayati sorunlara neden olabileceğindendoktorunuza veya zehir danışma merkezlerine danışmadan çocuğunuzu kesinlikle kusturmayın!!!

    Kusturulmaması gereken maddelere örnek olarak benzin, gazyağı, mobilya cilaları, kuvveti aitler, böcek ilaçları, çamaşır suyu, deterjanlar örnek olarak verilebilir.

    En kıymetli varlığımız olan çocuklarımızı tehlikeden uzak tutmak için ev içi temizlik maddeleri, ilaçlar, böcek öldürücüler gibi olası zehirli maddeler ulaşılamayacak yerlerde ve mümkünse kilit altında tutulmalıdır. Gıda maddeleri ve temizlik maddeleri aynı dolaplarda saklanmamalıdır. İlaç ve kimyasal maddeler orijinal kaplarında saklanmalı, asla meyve-sebze kaplarına konmamalıdır.

    Çocuklar taklit etmeye eğilimli oldukları için ilaçlarınızı mümkünse onların yanında almayın ve hasta çocuğunuza ilaç verirken ilaca şeker, tatlı vb isimler takmayın. İlaç alırken etiketinin okunur olmasına dikkat edin. Doktorun, polisin, itfaiyenin ve acil yardım ekibinin telefon numaralarını elinizin altında bir yerlerde bulundurun.

    Zehirlenme durumunda aşağıdaki telefonlardan birisine başvurmak hayat kurtarıcı olabilir:

    ► T.C. Sağlık Bakanlığı Ulusal Zehir Merkezi : 114
    ► Sıhhi Danışma : 128
    ►Hızır Ambulans : 112

    Zehir Danışma Merkezleri arandığında arayan kişinin adı, işi, telefonu ve adresi yanı sıra hastanın yaşı, cinsi, kilosu; zehirli maddenin mümkünse tanımlanması,(kabın, kutunun veya etkenin kendisinin yanınızda bulundurularak telefon açılması önerilir); alınan miktar, cilde temas olmuşsa temasın süresi, olayın meydana geldiği yer ve zaman, gözlenen belirtiler; belirtilerin ne zaman başladığı; hastanın –biliniyorsa- alerjisinin olup olmadığı; merkeze telefon açılana dek yapılanlar aktarılmalıdır.

    Kusturma, yoğurt yedirme, soğan koklatma vb halk arasında yaygın kullanılan uygulamaların etkili olamayacağı gibi bazen ciddi zararlar doğurabileceği de göz önünde tutulmalıdır.

    Anne-baba olmanın hayattaki hem en zevkli hem de en zor iş olduğunu hepimiz biliyoruz. Hem kendimizi hem de çocuklarımızı korumak için ev ve iş ortamında yeterli önlemleri alalım ki telafi edilemeyecek zararlarla karşılaşmayalım.

  • Evlilik dışı ilişkiler, Psikanaliz ve Sosyal Medya

    Evlilik dışı ilişkiler, Psikanaliz ve Sosyal Medya

    Psikanalistler ve psikoterapistlerin, profesyonel enerjilerinin büyük bir kısmını analizanlarının ve hastalarının erotik hayatlarını değerlendirmeye ve evlilik öncesi/evlilik dışı ilişkilerini analiz etmeye adamalarına rağmen bu olguya psikanalizliteratüründe çok az yer verilmiştir. Medyada çıkan spekülatif yazıların da okuyucuda içgörü geliştirmek bir yana önyargılı olmayı daha da kışkırttığı ortada. Şu veya bu şekilde hepimiz evlilik dışı (aldatma) ilişkilere ya maruz kalıyoruz, tanıklık ediyoruz ya da bunlardan haberdar oluyoruz. Aldatma olgusu hepimizde bir merak uyandırmakla birlikte bunu anlamakta zorluk çekiyoruz ve çoğu kez buna yeltenenleri yargılıyoruz. Ben bir psikanalist olarak, kendimizi ve başkalarını yargılamanın sadece üzerimizde baskı oluşturduğunu ve gerçekte davranışı değiştirme konusunda bir sonuca ulaştırmadığını düşünüyorum. 

    2000’li yıllar, geleneksel evliliklerde ve evlilik öncesi cinsel deneyimlerde önemli değişimlere tanıklık etti. Evlilik öncesi birlikte yaşama ve cinsel birliktelikler artık toplumda kabul görmeye başladı. Yirmi yıllık İngiltere geçmişim ve oradaki klinik deneyimlerim son dört senedir Türkiye’deki psikanaliz pratiğime eklenince bana iki ülkeyi karşılaştırma imkanı verdi. “Swinging” ya da “switching” (es değiştirme) ve “grup seks”  İngiltere’de olduğu kadar olmasa da, Türkiye’deki çiftlerimde de artık karşılaştığım bir olgu. Psikoterapi merkezime, psikanalitik çift terapisi için gelen çiftlerde, yaşadıkları evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsel ilişkilerin, bir yandan kendilerine güvenlerini arttırarak ruh sağlıklarını güçlendirirken ve bazı durumlarda cinsel olgunlaşmayı sağlarken, diğer yandan da taraflarda güvensizlik, değersiz hissetme ve ihanet gibi duygular yaratarak evliliklerini olumsuz yönde etkilediğini görüyorum.

    1900’lerin başından beri psikanaliz, insan davranışının ancak kapsamlı bir psikolojik analizle tam olarak anlaşılabileceğini ve değerlendirilebileceğini öne sürer. Analizde analizanın kişisel tarihi, kişiliğinin yapısal bileşenleri, bilinçdışı dinamikleri, insan ilişkileri, düşlemleri ve ruhsallığının diğer kompleks yönleri hesaba katılmadan davranışlarının anlamı sadece speküle (tahmin) edilebilir. Benim klinik deneyimlerim de bana, evlilik dışı ilişkilerin ne “hastalıklı”, “nevrotik” veya “düşmanca” ne de “sağlıklı” ve “adaptif” (uyumlu) olarak değerlendirilebileceğini gösterdi. Her ilişkide aldatmanın farklı bilinçdışı anlamları vardır. Analizde bir davranışın doğru ya da yanlış olup olmadığına karar vermeden, yani bir yargıya varmadan onun bilinçdışı anlamına bakarız.

    Günümüz çiftlerinin bazı problemleri: Sosyal Medya ve İnternet 

    Yazının başında da belirttiğim gibi kliniğime çift terapisi için gelen (evli olan ya da olmayan) çiftlerin çoğunun başvuru sebeplerinin ‘aldatma’ olduğunu görüyorum. Yaşanan bu aldatmaların çoğu da Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformları ile tanışma aracılığıyla tanışan kişilerle gerçekleşiyor. Bu kişiler eski okul ve iş arkadaşları olabildiği gibi yeni tanışılan kişiler de olabiliyor. Günümüz evliliklerinde sadık kalmanın da bu yüzden zorlaştığını düşünüyorum. Sosyal medya ve İnternet aracılığıyla yeni ilişkiler, yeni heyecanlar bulmak çok kolaylaştı. Bugünün evli çiftler narsisizmlerini, egolarını (grandiosity) ve erotik açlıklarını uyaran pek çok sosyal medya kanalına maruz kalıyor. Buna ek olarak ‘açık evlilikler’ ve ‘swinging’, ‘switching’ gibi diğer heyecan uyandıran alternatif cinsel deneyimlere ilişkin sosyal medyada artan oluşumlarla benzeri ilişkileri yaşamak kolaylaştı ve bu tarz ilişkiler yaygınlaşmaya başladı.

    Evliliğin, tarafların birbirini yargılaması, geciktirilmiş haz duygusu ve bıktırıcı günlük rutinlerine karşılık, evlilik dışı -yasak ilişkide- yaşanan heyecan, narsisistik haz ve hayranlık duyulma ihtiyacının karşılanması göz önünde tutulduğunda, bunun pek çok kişi için daha çekici olması bizi şaşırtmamalı. Yasak ilişki libidinal (cinsel enerji) haz duygusunu tatmine yöneliktir, ancak bu da kişide bilinçdışı çatışma yaratmadan olmaz. Bir yanda bizi ‘yargılayan ego’muz diğer yanda bilinçdışı -yani farkında olmadığımız- motivasyonumuz bilinçte çatışma yaratır. Bu da kişide suçluluk ve kendini affettirme isteği olarak kendini gösterir. Terapiye başvuran pek çok çift için temel motivasyon, duyulan suçluluk duygusu ve karşı tarafa kendini affettirme isteğidir. Çoğu kez aldatan taraf, eşinde yarattığı travmatik deneyimden dolayı kendini sorumlu hisseder ve terapistten beklentisi bu hasarın onarılmasında yardımcı olmasıdır. 

    Burada, aldatma konusunda analitik çift terapisinde ortaya çıkan bazı majör temalardan ve bununla ilgili bilinçdışı çatışma kaynaklarından bahsetmek istiyorum. Her ne kadar her ilişki için bilinçdışı sebepler farklı ve kişiye özgün olsa da klinikte aldatma konusunda en sık tekrarlayan ilişki dinamiklerinin aşağıdakiler olduğunu düşünüyorum. Bunlar pek çok aldatma vakasını anlamamızda yardımcı olabilir. 

    Ensest tabusu

    Bazı evliliklerde yaşanan problemlerden biri de tümgüçlü (omnipotent) anne ya da baba arayışında ensest tabusuyla yüz yüze gelinmesidir. Eşin psikolojik olarak ebeveyn rolüne bürünüp karşı tarafı ruhsal olarak besleyen, rahatlatan, anlayan ve seven kişi yerine geçtiği durumlarda eş kolayca bilinçdışında anne ya da baba yerine konabilir. Böyle olunca da evliliklerinde cinsellik ensestiyöz yani ‘yasak’ olarak deneyimlenebilir. Böyle bir durumda eşini cinsel olarak arzulamak bilinç düzeyinde huzursuzluk yaratır ve kişi bunu eşine karşı cinsel isteksizlik olarak hisseder. Bunun yerine cinsel ihtiyaçlarını evlilik dışı ilişkilerde karşılamaya yönelebilir.

    Yargılayan egoyla (superego) savaş 

    Ensest tabusuyla bağlantılı olarak ebeveynle çatışmalı ve baskıcı bir ilişkisi olan kişi evliliğinde ebeveyn rolüne bürünmüş eşiyle ilişkisinde bu çatışmayı canlı tutar ve baskıya karşı savaşır. Pek çok kişi evlilik ilişkilerine, çocukluklarından kalma ‘psikolojik bağlanma’ problemlerini, özellikle ebeveynlerle bağlanmada yaşanan sorunları taşır. Anne babalarıyla deneyimledikleri gibi, ihtiyaçları olan sevgi ve ilgi ödülünü almak için eşlerini de memnun etmeye çalışırlar. Ancak ya hak ettikleri ödülü alamadıklarını düşündüklerinde ya da kendilerini onların sevgisine muhtaç, bağımlı, küçük ve güçsüz hissettiklerinde, otonomisine müdahale edildiğini hisseden bir ergen gibi anne ya da baba figürüne karşı misillemeye geçebilirler. Bu misilleme, anne ya da baba figürüne karşı bilinçdışında yaşanan çatışmanın eşini aldatarak eyleme geçmesiyle gerçekleşir. Bu tür hastalar, isyankâr davranışlarından dolayı hissettikleri bu suçluluk duygusundan kurtulmak için farkında olmadan (bilinçdışında) eşlerinin suçlarını yakalayıp kendilerini cezalandırılmalarını sağlar. 

    Simbiyotik unite (bir elmanın iki yarısı)

    Türkiye’deki evliliklerde oldukça sık görülen bir durum olan ‘simbiyotik’ birliktelikte adeta bir elmanın iki yarısı gibi hisseden eşler duygusal olarak birbirlerine ‘bağımlı’dırlar. Her şeyi birlikte yaparlar, kendilik imajları ve kimlikleri çok kırılgandır; duygusal olarak ayrışamadıkları için birbirlerini domine etmeye ve kontrole başlarlar. Sürekli birbirlerinden ilgi ve olumlama bekledikleri için çatışma başlar. Eleştiriye ve ilgisizliğe karşı hassasiyet geliştiren bu kişiler evlilik ilişkilerinde sürekli aşağılandıklarını ve hakarete uğradıklarını hissetmeye başlarlar. Simbiyotik bağdan kurtulmanın ve kendini bağımsız hissetmenin bir yolu da evlilik dışı ilişki kurmak olur. Fakat yine de asıl eşe duyduğu ‘bağımlı’ olma durumundan kurtulamazlar ve isyankâr ergenler gibi suçlarını itiraf edip anne/eşten affedilmeyi beklerler.

    Ruhsal ya da Cinsel Biseksüellik 

    Her ne kadar hepimizde her iki cinsiyete yönelik karakteristikler aktif ya da pasif olarak var olsa da bazılarımızda bu çatışma daha şiddetlidir ve evlilikte kendini ‘evlilik dışı’ ilişkilerle gösterebilir. Biseksüel çatışma yasayan kişi çoğu kez iki partnere ihtiyaç duyar; örneğin birinde kendini daha maskülen diğerinde de daha feminen hisseder ya da birinde daha dominant diğerinde daha pasif bir rol alabilir.

    Bitirirken…

    Kısaca özetlemek gerekirse eşini “ensestiyöz kişi” ya da “cezalandırıcı superego” figürü olarak deneyimleyen; “biseksüel çatışma” yaşayan ya da “simbiyotik bağı” koparmaya çalışan kişiler bu bilinçdışı çatışmalarını evlilik dışı ilişki yaşayarak dışsallaştırmış olurlar. Her ne kadar bu yazı psikanalitik tedaviye gelen çiftler üzerine olsa da umarım bahsi geçen bazı ilişki dinamikleri genelde evlilik dışı ilişkileri anlamada bir fikir verebilmiştir.