Yazar: C8H

  • Stres – reflü – astım üçgeni

    Stres – reflü – astım üçgeni

    Günümüzde her 5 çocuktan birisi alerjik ve her 10 çocuktan birisi astım tanısı almış durumdadır. Bütün Dünya’da büyük bir hızla artış gösteren astım bronşit hastalığı çocuklarda öksürük, hırıltılı solunum ve zor nefes alma şeklinde şikayetlerle kendini gösteriyor. Özellikle gece sabaha karşı kriz şeklinde gelen ve çocuğun uykusunu bozan öksürük krizleri ve hareketle terleyince artan öksürükler çocuklarda astımın habercisi kabul ediliyor.

    Çocuklarda astım bronşitin % 90 nedeni alerjik olsa da hastalığın alevlenmesine yol açan birçok alerji dışı etken de vardır. Reflü de bunlardan bir tanesidir. Çocuklarda ilk bir yaşta mide içeriğinin beslenme sonrası ağza gelmesi normal vücut işleyişinin bir parçası kabul edilir. Bir yaşından sonra mideyi tutan kaslar kuvvetlenerek bu kaçışı engeller. Bu yaştan sonra mide içeriğinin yutma borusundan yukarı kaçması normal kabul edilmez ve reflü olarak tanımlanır.

    Normal popülasyonda %10-20 oranında saptanan reflü hastalığı astımlı çocuklarda % 80 gözlenir ve çocukların % 60’ında bu durum sessiz reflü şeklindedir yani çocuk bunun farkında değildir. Astımlı çocuklarda reflünün normalden daha sık gözlenmesinin bir nedeni astımın mide başını saran kasları gevşetmesidir. Reflü gelişmesi halinde midedeki asitli içerik yutma borusundan yukarı kaçarken soluk borusuna da kaçar. Akciğerlerde asit içeriğin bulunması havayollarında spazm gelişmesine yol açar ve astım atakları artar. Sonuçta astım reflüyü; reflü ise astımı tetikler ve bu bir kısır döngü halini alır.

    Çocuklarda psikolojik stresin mide asit salgısını artırdığı bilinmektedir. Özellikle ülke çapında  sınavlara hazırlığın yaşandığı şu günlerde orta okul ve lise son sınıftaki birçok çocuk ve genç sınav stresine bağlı karın ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık, geğirme ve boğaza ekşi su gelmesi gibi mide sorunları yaşamaktadır. Strese bağlı çikolata, çay, kahve gibi kafein içeren uyarıcıları çok miktarda almaya eğilimli bu gençlerde reflü ve reflünün yol açtığı astım atakları her zamankinden daha sık görülmeye başlar. Hastalıktaki bu alevlenmeler ve sınav sırasında da rahatsızlanacağı korkusu çocukta daha da fazla strese yol açar.

    Sonuçta; astım ve stres reflüyü; reflü ise astımı kötüleştirir ve bu üçlü kısır döngü tedavi edilmedikçe sürer gider. Bu kısır döngünün kırılması için öncelikle reflünün tedavi edilmesi ve psikolojik destek alınması gerekir. Bu dönem geçene kadar astım ilaçlarının yeniden düzenlenmesi de çocukta hem bedensel hem de ruhsal rahatlama sağlayacaktır.

  • Mevsimsel Depresyon

    Mevsimsel Depresyon

    Güneşli güzel günlerin yerini daha kapalı, yağışlı havalara bırakması, günlerin kısalması,

    açık alanlardansa kapalı yerleri daha çok tercih etmek zorunda kalışımız ister istemez

    keyfimizin kaçmasına neden olabiliyor.

    Çocuklu ailelerde ve öğrencilerde okulların açılması ile birlikte oluşan maddi ve manevi

    kaygı, çalışan kesimde genellikle iş yoğunluluğun yaz dönemi sonrası artması, özellikle

    büyük şehirlerde yaşayanlar için kötü hava koşulları sebebiyle oluşan normal dışı trafik vb.

    sebepler bu mevsimde modumuzun düşmesine sebep oluyor. İlkbahar ve yaz mevsimlerinde

    değişik sosyal faaliyetlerle meşgul olup kafamızı dağıtma fırsatı bulurken sonbahar ve kış

    mevsimlerinde soğuk ve karanlık sebebi ile kapalı ortamları seçmek ya da evden hiç

    çıkamamak daha kaygılı ve depresif olmamıza neden olabiliyor.

    Bununla birlikte güneş ışınları ile birlikte beyinde artan seratonin (mutluluk hormonu)

    miktarının azalması ile de mevsimsel depresyon görülebilir.

    Sonbahar depresyonu daha çok kadınlarda görülmekle birlikte daha önce depresyon tanısı

    almış kişilerin de bu mevsimde yineleme ihtimali yüksektir. Hamilelik sürecinde bulunanlar da

    hormonal değişikliklerle birlikte bu süreçten daha fazla etkilenebiliyor.

    Bu dönemde kişi yorgunluk, bitkinlik, isteksizlik, çabuk sinirlenme, karamsarlık, libidoda

    azalma, konsantrasyon eksikliği, uykusuzluk, yorgun ve bitkin uyanma gibi şikayetler

    yaşayabiliyor. Bu tip sıkıntılar yaklaşık olarak 2 hafta sürmesi normal sayılabilecekken, 2

    haftadan daha uzun süre devam etmesi halinde bir uzmandan destek almak gerekmektedir.

    Tedavi edilmeyen depresyonda bu belirtiler çok uzun süre devam edebilir, mesleki ya da

    akademik başarıyı düşürebilir, ikili ilişkilerde sorunlara, cinsel bozukluklara, alkol ve

    uyuşturucu madde kullanımına ve hatta kişinin kendisine fiziksel zarar vermesine yol açabilir.

    Depresyon tedavisinde ilaç ve psikoterapinin son derece faydalı olduğu bilinmektedir. Bunun

    yanı sıra gündelik hayatta uygulayabileceğiniz bazı basit yöntemler de depresyondan

    uzaklaşmanızı ve keyiflenmenizi sağlayacaktır.

    Mümkün olduğunca sevdiğiniz kişilerle vakit geçirin, aklınıza takılan çözümsüz konulardan

    uzaklaşın

    Spor yapmaya özen gösterin. En azından günde yarım saatinizi açık havada yürüyüşe

    ayırmaya çalışın.

    Evinizi mümkün olduğunca temiz ve toplu tutmaya çalışın, canınız sıkıldığında evdeki bir

    çekmeceyi ya da dolabı düzenleyin. Bir şeyleri düzeltiyor olmak sizi psikolojik olarak

    rahatlatacaktır.

    Çarşaflarınızı sık sık değiştirin, odanızı mümkün olduğunca havalandırın, güzel kokular

    keyfinizi yerine getirecektir.

    Gün ışığından olabildiğince faydalanın. Eve daha çok ışık girmesini sağlayın. Dışarı çıkmak

    için bütün fırsatları değerlendirin

    Karbonhidrat tüketimini mümkün olduğunca azaltın, bol bol su tüketin, kafeinli içecekler

    yerine bitki çaylarını tercih edin.

    Zamanınızı uyuyarak geçirmeyin, erken kalkmaya özen gösterin

    Kendinize bir hedef koyun ve onu gerçekleştirmek için çaba sarfedin

    Sizi oyalayacak bir hobi edinmeye çalışın. Yeni insanlarla tanışma olanağı sağlayacak

    aktivitilere katılın fakat çok kalabalık ortamlar sizi rahatsız edebliir, daha ufak grupları tercih

    edin.

    Sizi mutlu eden anılarınızı sıklıkla aklınıza getirin, hayallerinizi gerçekleştirebilmek için bir

    program yapın.

  • Astımın ilacı: spor! Peki, hangi spor ?

    Astımın ilacı: spor! Peki, hangi spor ?

    Çocukta, astım belirtilerinin egzersizle ve terlemeyle tetiklendiğini gören anneler, çocuklarının koşup oynamasını kısıtlıyor. Hareketsiz hayat çocuklarda aşırı şişmanlığa yol açıyor ve şişman olmak astım görülme sıklığını 2 kat arttırıyor.

    Astım hastalığı, akciğere hava götüren borucukların daralmasıyla birlikte öksürük, hırıltı ve nefes darlığı belirtilerinin tekrarlanmasıyla oluşuyor. Egzersiz sırasında öksürük ve nefes darlığı yaşanması astımlı çocukların hayat kalitesini bozan en önemli sorun olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla; egzersiz ve spor sonucu astım ataklarının oluşması hareketsiz bir yaşama, hareketsiz bir yaşamda astımın ağırlaşmasına yol açıyor. Bu bir kısır döngü oluşturuyor. Çocukların astım alevlenmesine yol açmadan spor yapmasını sağlamak bu kısır döngüyü ortadan kaldırıyor.

    Astımlı çocukların, egzersize bağlı ataklar yaşamadan spor yapması sağlanabilir. Uygun ilaç tedavisi ile bun mümkündür ve tedavi ile birlikte öksürük ve nefes darlığı şikâyeti yaşamadan çocuklar, rahatça spor yapabilirler.

    Spor ve egzersizin mutluluk hormonu diye adlandırılan endorfin salgısının oluşmasındaki önemi büyüktür. Çocuk alerjik astım hastası, stres ile birlikte astım alevlenmesi yaşamaktadır ve kaygıyı ve stresi uzaklaştıran endorfinin, alerjik hastalarda psikosomatik yapıyı dengeleyici etkisi olduğunu biliyoruz. Stres, reflü üzerinden astım alevlenmesine yol açmakta olup, sporun salgılattığı endorfin hormonu psikolojik stres ve kaygıyı ortadan kaldırırı ve bu reflü oluşumunu engeller. Astım; reflüye bağlı alevlenmeleri de azattır.

    Hangi Sporlar Yapılabilir Hangi Sporlar Yapılamaz

    Aerobik sporları; koşarak yapılan voleybol, basketbol, futbol, tenis gibi kara sporları; soluma kapasitesini artırıcı ve bronş çapını genişletici etkileri vardır. Aerobik ve yoga gibi yüksek volümlü nefes alıp verme en iyi bronş genişleticidir.

    Yüzme : astıma iyi geldiği bilinen bir spordur; ancak kapalı yüzme havuzlarında yüzmek, bu alanlarda var olma olasılığı yüksek küf mantarlarına maruz kalınmasına neden olur. Küf mantarlarının, çocuklarda astım ataklarını tetikleyici etkisi olduğundan kapalı alanlarda yüzmek astım hastalarına önerilmez. Ayrıca havuz suyu temizliğinde kullanılan klorun da astımı alevlendirici etkisi vardır. Bu nedenle, deniz dışında yüzmek astımlı çocuklara bir spor aktivitesi olarak önerilmez.

    Çocuk astım hastalarının spora yönlendirilmesi ve spor yaparken sıkışmalarının engellenmesi için uygun ilaç tedavisinin düzenlenmesi çok önemlidir. Sporun iyileştirici etkileri ile çocukların bir süre sonra ilaç ihtiyacı olmadan da spor yapabilmeleri mümkün olacaktır.

  • İd Ego – Süper Ego

    İd Ego – Süper Ego

    20. yüzyılın ortalarında, özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminde insanların vicdan

    duygusunu sorgulayan Freud, davranışlarımızı gelişim teorisi ekseninde inceleyerek, bilinci 3

    ruhsal kategoriye ayırmaktadır.

    – İd

    – Ego

    – Superego

    Freud’a göre toplum içerisinde durum ve davranışlarımız bu 3 ruhsal duruma göre şekillenir.

    Karar verme ve yargılama yeteneklerimizin bu 3 ruhsal aşamanın gelişimine bağlı olarak

    oluştuğunu savunan Freud, bu 3 soyut kavramın güdülerimizle ve toplumdan edindiğimiz,

    sonradan öğrendiğimiz bilgilerle şekillendiğini söylemektedir.

    İd, en yalın tabirle ilkel benliktir. İhtiyaçlara göre şekillenen, durdulamayan yanımızdır.

    İçgüdülerimizi kapsamaktadır. Mantıkla ve gerçeklikle çakışmaktadır, tamamen kuralsızlık

    hakimdir. Sadece haz ilkesine dayalıdır. Cinsellik, açlık, saldırganlık ide örnektir. Freud idi

    içimizdeki şımarık çocuk olarak tanımlamaktadır. İd, istediklerinin mantıklı olup olmadığını

    sorgulamadan, uygulanabilirliğini düşünmeden sadece ister.

    İd her zaman zevke yönelir. İdin duyduğu ihtiyaçlar karşılanamazsa ya da ertelenirse strese

    gireriz, karşılandığı zaman tatmin oluruz. Yapmaktan kaçındığınız işleri gözden geçirdiğiniz

    zaman bunların hepsinin aslında size zevk vermeyen işler olduğunu farkedebilirsiniz. Buna

    karşın, çok istediğimiz bir şeyi yapmak için ise müthiş bir heves ve istekle hareket eder

    oluruz. Bu davranışlarımız tamamen ide uygun davranışlardır.

    Ego, bilincin orta aşaması olarak tanımlanabilir. İdin istekleri ile çevre arasında bir denge

    kurmaya çalışır. İd haz ilkesi ile çalışırken, ego gerçeklik ilkesi ile çalışır. Superego ve İd

    arasındaki köprüyü kurup mantıklı bir çözüm bulmaya çalışır.

    Ego bunu yaparken zaman zaman “Bastırma”, “Mantığa Bürüme”, “Yansıtma”, “Yüceltme”

    gibi bazı savunma mekanizmaları uygular. (Bu savunma mekanizmalarına da gelecek ay

    değineceğiz.)

    Süperego, bu sistemdeki son parçadır. Ahlak ve toplum normlarına göre şekillenir. Çocukluk

    döneminde aile tarafından verilen kuralların içsel temsilcisidir. En idealini ve en mükemmelini

    uygulamaya çalışır. Toplumun ahlak değerleri ile değerlendirerek davranışın uygunluğunu

    belirler.

    İstekleri bastırmak konusunda çok katıdır. Gerektiğinde açlıktan ölmenin bile topluma ayıp

    olmasından daha doğru olduğunu savunur. Egoyu gerçek amaçlardan ziyade toplumsal

    değerlere göre, ahlaki değerlere göre şekillendirmeyi hedefler.

    Bir örnekle bu sistemi açıklamak gerekirse, topluca gittiğiniz bir yemekte yemek servisine

    daha 1 saat vardır ve çok acıkmışsınızdır. İd size “bana yemek ver!” der en kaba haliyle.

    Süperego ise “burada yalnız değilsin, arkadaşlarınla birlikte geldin, herkesle birlikte yemek

    yemen lazım, yoksa çok ayıp olur.” der. Ego ise iki tarafı da dinledikten sonra mantıklı bir

    çözüm bulmaya çalışır. “Çok açsın, 1 saat daha beklersen eğer bu senin için hiç iyi

    olmayacak, çaktırmadan dışarı çık, açlığı bastıracak ufak bir şey ye ve kimseye belli

    etmeden geri gel” der.

    Süperegonun çok gelişmiş olduğu ve egoyu bastırdığı bireyler, öğrendiği kurallara, ahlak

    kavramına ve normlara çok bağlı hareket edeceğinden, herşeyi “ayıp olur” şeklinde

    değerlendirir ve daha içe kapanık bir karakter oluşturur. İsteklerini dile getirmekten çekinir,

    inisiyatif alamaz, ikili ilişkilerinde “karşı tarafa rahatsızlık vermemek adına” kendini geriye

    çeker, güçlü ilişkiler kuramaz.

    Yaptığı çoğu şeyi değerlendirirken kendisine kızar, kaygı ve stres yaşar. Sürekli bir suçluluk

    duygusu içerisindedir.

    Örnek olarak karşı cinse karşı duyduğu ilgiyi göstermek isterken, bir yandan da onu rahatsız

    ederim, ayıp olur düşüncesiyle kendisini uzaklaştırır ve bir ilişkiye başlayamaz. Ya da daha

    basit bir örnekle oturduğu bir kafede garsona seslenme konusunda endişeleri vardır, eğer

    garsona seslenirse yan masadaki kişilerin rahatsız olacağını düşünerek siparişini garson

    masasına gelene kadar erteler, bastırır ve aç bekler.

    Süperegonun gelişmediği ya da az geliştiği durumlarda ise kişi çok bencilce hareket eder,

    çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine saygı duymaz, ilkel benliğinin ihtiyaçlarını daha ön

    plana çıkartır. Eğer canı yemek yemek istiyorsa yemek yer, çevreye aldırış etmez. Yanında

    aç birisinin olması umrunda değildir. Ya da canı o sırada yüksek sesle müzik dinlemek

    istiyorsa çevresindekilerin bundan rahatsız olacağını umursamaz, dilediği gibi müziğini dinler.

    Sağlıklı bir gelişim için bu dengenin korunması gerekmektedir. Süperego gelişiminin temelleri

    ailede atıldığı için ailelerin hangi kuralların ne katılıkta olması gerektiğini çocuklarına doğru

    bir biçimde aktarmaları çocukların gelecek yaşantılarındaki karakterini şekillendireceği için

    büyük önem taşımaktadır.

  • Atopik bebekte banyo nasıl yapılmalıdır ?

    Atopik bebekte banyo nasıl yapılmalıdır ?

    ATOPİK BEBEKLERDE YAŞAM KALİTESİNİ YÜKSELTMEK İÇİN BANYO ŞART! AMA NASIL BANYO?
    Alerjik vücut yapısı bebekte anne karnındayken şekillenmeye başlar. Gerek genetik faktörler gerekse çevre faktörlerinin etkileşimi ile bebeklerde bağışıklık sistemi alerji yönüne saptıysa bu durum ilk belirtilerini doğumdan kısa süre sonra vermeye başlar.

    BEBEKLERDE ALERJİNİN İLK BELİRTİSİ YANAKLARDA KURUMADIR!
    Bebeklerde alerjinin ilk belirtisi olan cilt kuruluğu en belirgin olarak yanaklarda kendini gösterir. Bebeğin yanaklarının sert ve pütürlü olduğu fark edilir. Bu bebekler alerjik (atopik) kabul edilirler. Bazı bebeklerde bu durum ilk 3 yaş içinde daha fazla yayılmadan geçerken; bazılarında tüm vücuda yayılabilir. Anneler bebeklerinin cildinin genel anlamda kuru olduğunu ve bu durumun banyo sonrası belirginleştiğini fark ederler. Daha ileri olgularda cilt kuruluğuna sıklıkla isilik diye tanımlanan kırmızı döküntüler eklenebilir.

    ATOPİK (ALERJİK) BEBEKLERDE KAŞINTI KAÇINILMAZDIR!
    Kaşıntı yaşam kalitesini ciddi anlamda bozan bir durumdur. Henüz kendini kaşımayı beceremeyen bebek bu durumdan çok olumsuz etkilenir. Gece huzursuzlukları, uykusuzluk, sebepsiz ağlama nöbetleri gözlenir. Bazen bebeğin yüzünü yatağa sürtmek istediği de annelerce gözlenen bir bulgudur. İşte bu duruma atopik dermatit yani alerjik egzama adı verilir.

    ATOPİK CİLTLERİN EN İYİ İLACI NEMDİR!
    Atopik dermatitin ilacı cildi nemlendirmektir. En iyi nemlendirici de sudur. Bebeğin her gün banyo yapması bu açıdan çok önemlidir. Kaşıntının gece daha da belirginleştiği düşünüldüğünde banyonun akşam saatlerinde bebek uyumadan önce yaptırılması çok önemlidir. Çok sıcak aylarda günlük banyo sıklığı artırılabilir.

    SABUN CİLDİ KURUTUR!
    Banyo sırasında ya nemlendiricili sabunlar ya da atopik ciltler için özel sabunsuz temizlik ürünleri tercih edilmelidir. Tahriş ciltteki atopik durumu kötüleştirir. Bu yüzden vücut temizliği sırasında lif ya da sünger yerine elle temizlik yapılmalıdır. Banyo suyu çok sıcak olmalıdır. Sıcak su ciltteki doğal yağları alıp götürür. Banyo sonrası daha bebek ıslakken sürülecek bebe yağı nemi cilde hapseder ve cildin uzun süre yumuşak kalmasını sağlar.

    STRES ATOPİYİ ARTIRIR!
    Atopik dermatitin stres ile yakın ilişkisi vardır. Kaşıntı nedeniyle strese giren bebekte cilt problemi ağırlaşır. Bu yüzden suyun ve banyonun sakinleştirici etkisi, cildin nemlendirilmesi ile birleştiğinde bebekte ciddi bir rahatlama gözlenir. Kaşıntı azaldığından gece uykuları düzene giren bebek ertesi günü de huzurlu geçirecektir.

    ATOPİK CİLDE SAHİP HER İKİ BEBEKTEN BİRİNDE ASTIM GELİŞİYOR!
    Atopik dermatiti olan bebeklerde okul çağında %50 oranında solunum yolu alerjisi gelişme riski vardır. Erken yaşlarda gıda alerjisinin neden olduğu cilt sorunları yerini ev tozu akarı, küf, polen gibi hava yoluyla alınan alerjik maddelerle gelişen alerjik astım bronşit ve alerjik nezleye bırakır. Bu açıdan cilt kuruluğu ve isilik benzeri döküntüler yaşayan bebeklerin annelerinin ileride astım gelişmemesi için bir çocuk alerji uzmanına danışıp gerekli önlemleri alması çok önemlidir.

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Özgüven, özellikle çocukluk döneminde ailenin tutum ve davranışları ile büyük ölçüde şekillenir. Ailenin genel tavrı, çocuklarına gösterdikleri güven, sağladıkları fırsatlar, almalarını sağladıkları sorumluluklar, başarıyı onaylama yöntemleri ile çocuğun birey olma yolunda kişiliğinin gelişmesine olanak sağlar. Bu sürecin sağlıklı geçirilememesi durumunda ise kişinin gerek çocukluk döneminde gerekse ilerleyen yaşlarında kendini kabul edemeyen, güvenemeyen, utanan, çekinen bir birey olmasına neden olur. 

    Çocuklarda özgüven gelişimini sağlamak adına anne ve babalara bazı görevler düşmektedir.

    – Çocuktan beklentiler gerçekçi olmalıdır. Henüz motor becerileri yeteri kadar gelişmemişken onu bir çok sanatsal ve sportif faaliyete sokmak ve başarızlığına göz yummak çocukta özgüven kaybına neden olacaktır. Aynı sebeple tuvalet eğitimi de yaşından önce verilmemelidir. Henüz kas yapısı tuvaletini tutmaya müsait değilken verilen eğitim hem aileler için hüsranla sonuçlanmaktadır hem de çocukta başarısızlık hissiyatı oluşturacaktır.

    – Akademik başarısı değerlendirilirken aldığı nottan ziyade derse olan ilgisi, alakası ve sosyal becerileri değerlendirilmelidir. Her çocuğun her dersten yüksek not almasını beklemek hem sizi hayal kırıklığına uğratacaktır hem de çocukta başa çıkamayacağı bir baskı oluşturacaktır. Bu baskı hem okula olan sevgisini negatif etkileyecek hem de kendisini yetersiz hissetmesine neden olacaktır.

    – Kıyaslamalardan mutlak suretle kaçının. Filancanın oğlu sizin oğlunuzdan daha akıcı konuşuyor olabilir, filancanın kızı sizin kızınızdan daha çok şarkı sözü biliyor olabilir. Bu, sizin çocuğunuzu yetersiz ya da başarısız yapmaz. Sadece sizin çocuğunuzun o kıyasladığınız çocuktan daha farklı ilgi alanları olduğunu gösterir. 

    – Okul yaşantısında ya da gittiği kurslarda başarılarından çok çabasını değerlendirin. En nihayetinde onun bir çocuk olduğunu ve bir yetişkin kadar hırs, konsantrasyon ve istek gösteremeyeceğini aklınızda bulundurun.

    – Çocuğunuzun özbakımını yaşına uygun bir şekilde yapmasına olanak tanıyın. Yaşlara göre özbakım becerileri değişmektedir. Bu konuda bilgi sahibi olup ona göre beklentilerinizi şekillendirmeniz sağlıklı olacaktır.

    – Çocuklarınız bir problemle karşılaştığı zaman o problemi çözmek yerine çocuğunuza o problemi nasıl çözeceğini öğretmeniz gerekmektedir. Hazıra alışan ve sorumluluk almaktan yoksun büyüyen çocuklar kendilerini değerlendirebilme fırsatı bulamadıkları için özgüven konusunda da sorun yaşarlar. Bir şeyleri kendi kendine hallettiğini gördükçe de kendilerine inanmaya başlarlar.

    – Sıkıntılarını dinleyin ve kendisini ifade etmesine izin verin. Konuşma hakkı tanınmayan çocuklar ileride de söylemek istediklerini söylemeye çekinen bireylere dönüşeceklerdir.

    – Yarım kalan işlerini tamamlaması için motive edin. Bir şeyden sıkıldığı zaman önüne hemen başka bir şey koyuyor olmak ileriki yaşantısında da sorun çözmekten ziyade sorundan kaçan bir birey olmasına neden olacaktır. Sorun çözemeyen birisi de ister istemez özgüven problemleri yaşayacaktır.

    – Özellikle 3-6 yaş dönemi içerisinde çocuklar ebeveynlerini çok fazla izliyor ve davranışlarını takip ediyor olurlar. Sizler anne baba olarak kendinden emin, rahat ve çözüm odaklı tavırlar sergilemezseniz, söylediklerinizin çok bir anlamı olmayacaktır. Çocuklar sözlerden çok davranışlara önem verir. Bir çocuğa sigaranın zararını anlattıktan yarım saat sonra karşısında sigara içiyorsanız o çocuk asla sigaranın zararlı olduğunu kabul edemeyecektir. Özgüven konusunda da bu aynı şekildedir. Eğer göstermesini beklediğiniz bir davranış varsa siz de onunla birlikte o şekilde davranmalısınız.

    – Çocuklar gelişim süreçleri içerisinde sürekli olarak sınırlarını belirlemeye çalışırlar. Bu sınırlar net bir şekilde belirlenemezse çocuk, kendi öz kontrolünü geliştirmekte problem yaşar. Bu da akademik ve sosyal yaşantısında zorluk yaşamasına, bu sebeple de kendine olan inancını kaybetmesine neden olur. Belli bir disiplin evin içerisinde muhakkak olmalıdır ve bu sınırlar anne, baba ve evde yaşayan başka akrabalar ya da bakıcılar tarafından benimsenmeli, herkes tarafından uygulanmalıdır.

    – Başarılı olabileceği ortamlar yaratmaya çalışın. Bir oyun oynarken kasten yenilmek çocuğa özgüven kazandırmaz, bu maalesef yanlış bilinen bir doğrudur. Aksine sizin samimiyetinizi sorgular. 4 yaşınızdaki oğlunuzla teke tek maç yapıyorken maçı kaybetmeniz gerçekçi değildir. Maçı kazanırken onun da bazı başarılar kazanmasına fırsat vermek önemlidir. Maçın galibi siz olsanız da maç bitiminde konuşulan konu onun attığı golün güzelliği ve kazanma çabası olmalıdır.

    – Çocuğunuz size bir şey anlatırken sadece dinlemeniz yeterli değildir. Ona değer verdiğinizi vücut diinizle de göstermelisiniz. Başka bir şeylerle uğraşarak yüzüne bile bakmadan diyalog kurmaktansa gözlerine bakarak, mümkün olduğunca onun hizasına gelerek anlattıklarını kulak vermek, çocuğun önemsendiğini hissetmesini sağlayacaktır.

    – Kendi işleriniz ile alakalı olarak da yaşına uygun bir şekilde kendisinden yardım isteğinde bulunun ve bu yardımı takdir edin. 
    Bunlar ve bu paralelde davranışlar çocuğunuzun kendini değerlendimesine olanak tanıyacak, yaptığından emin, çözüm odaklı, başarılı, istekli ve özgüveni yüksek bir birey olmasını sağlayacaktır.
    Bu tip durumlarda bir uzmanla birlikte çalışıyor olmak, davranışları birlikte gözden geçirmek çok daha faydalı olacaktır. 

  • Çocuklarda alerji duyma kaybına yol açabilir !

    Çocuklarda alerji duyma kaybına yol açabilir !

    Çocuklarımız zaman zaman bizi duymazdan gelebilir, iki kere söyletebilir veya televizyonun sesini çok açabilir. Anneler çoğu kez çocuğun bunu bilerek yaptığını düşünür ve üzerinde durmaz. Taa ki kulak ağrısı ve ateş baş gösterene kadar… Çocuklarda duymanın değerlendirilmesi ve duyma kaybının erken dönemde fark edilerek tedavi edilmesi çok önemlidir. Burada annelere büyük iş düşmektedir.

    Ana okulu veya kreş gibi yaşıtlarıyla toplu olarak gününü geçiren ve buna bağlı üst solunum yolu enfeksiyonlarını çok yaşayan çocuklarda annelerin enfeksiyonun normal seyrini bilmesi gerekir. Ne zaman endişelenmek gerekir? Ne zaman doktora başvurulacak? Çoğu annenin bilmek istediği bir konudur.

    Çocuklarda orta kulak ince bir kanal ile burun boşluğuna bağlanır. Gün içinde defalarca yutkunarak bu kanaldan orta kulağa hava girişi sağlanır. Bu sayede kulak boşluğundaki sıvı birikmez ve sesleri rahatça iletmeye devam eder.

    BURUN TIKANIKLIĞI DUYMAYI ENGELLER!
    Ne zaman ki orta kulağa hava girişini sağlayan bu kanal tıkanır; o zaman orta kulakta sıvı birikmeye başlar. Kulak boşluğunun hava yerine sıvı ile dolu olması seslerin iletilmesini engeller ve duyma kaybı başlar. Bu durum tedavi edilmezse başlangıçta geçici olan duyma kaybı zamanla kalıcı hale gelir.

    ENFEKSİYON MU? ALERJİ Mİ?
    Çocuklarda orta kulakta sıvı birikmesine ve duyma kaybına neden olan en önemli etkenlerin başınca alerjik nezle ve alerjiye bağlı burun tıkanıklığı gelir. Alerjik nezle çocuklarda; erişkinlerde sık görülen hapşırık, burun kaşıntısı gibi ana belirtiler yerine burun tıkanıklığı ön planda olarak seyreder. Burnu tıkanan çocuk ağızdan nefes alır ve sık soğuk algınlığına yakalanır.
    Normal bir soğuk algınlığı yani nezle enfeksiyonunda burun akıntısı, burun tıkanıklığı veya öksürük gibi şikayetlerin en fazla 10 gün içerisinde antibiyotiksiz olarak atlatılabilmesi gerekir. Eğer burun tıkanıklığı ve burun akıntısı özellikle sarı yeşil olarak 10-15 günden uzun sürüyorsa; sinüzit dediğimiz bakterilerin yol açtığı tablo düşünülmelidir. Eğer bu tip uzayan ve her defasında antibiyotiklerle atlatılabilen enfeksiyonlar bir kış süresince 3 kereden fazla oluyor ve enfeksiyon aralarında burun tıkanıklığı hiç tam olarak geçmiyorsa altta yatan bir alerji olabileceği akıla gelmelidir.

    ALERJİ GENİZ ETİNİ BÜYÜTÜR!
    Alerjiye bağlı tekrarlayan enfeksiyonlar bir süre sonra geniz etinde büyüme ile sonuçlanır ve burun tıkanıklığı daha da belirgin hale gelir. Anneler burun tıkanıklığını çocuğun gece huzursuz uyumasından, gece ilk yattığında sebepsiz yere terlemesinden, ağız açık uyumasından ve horlamasından anlayabilir. Geniz eti büyüyünce kulak ağrısı ve ateşle seyreden kulak iltihapları sıklaşmaya başlar. Çocuk kulağının tıkandığından ve zaman zaman açıldığından yakınır. Daha ileri olgularda çocuk sesleri duymadığını ifade edebilir.

    ALERJİ TEDAVİ EDİLMEDEN GENİZ ETİ ALINMAMALIDIR!
    Sık orta kulak iltihabı geçiren bir çok çocuğun geniz eti ameliyatına gittiği ve kulaklarına tüp takıldığı gözlenir. Kulağa takılan tüpler genelde 6 ay-1 yıl içinde atılır; ancak alerji tedavisi yapılmadan bırakılan çocuklarda burun tıkanıklığının ameliyattan sonra da devam ettiği, kulak sorunlarının tekrarladığı fark edilir. Geniz etinin alınması ve kulağa tüp takılması sadece geçici bir düzelme sağlamıştır. Alerji devam ettiği için burun tıkanıklığı da devam etmektedir.

    GENİZ ETİ ALINAN HER 4 ÇOCUKTAN BİRİNDE YENİDEN GENİZ ETİ BÜYÜR!
    Geniz eti alınan ve kulağına tüp takılmasına gerek görülen çocuklarda mutlaka alerji araştırılması yapılmalıdır; çünkü geniz eti ameliyatı geçiren her 4 çocuktan birinde geniz etinin tekrar büyüdüğü gözlenir. Alerji araştırması 3 yaş altında kandan yapılan testlerle; 3 yaşından büyük çocuklarda deri testi olarak yapılmalıdır. Alerji testleri mutlaka bir çocuk alerji uzmanınca değerlendirilmelidir.

    ALERJİ TEDAVİSİYLE GENİZ ETİ KÜÇÜLÜR!
    Alerjik olunan maddeye karşı evde alınacak önlemlerle burun tıkanıklığı hafifler.Geniz eti operasyonuna gidilmeden önce mutlaka alerji tedavisinde kullanılan burun spreyleri ile tedavi yapılmalıdır. Alerji tedavisinin geniz etini küçültmesi mümkündür. Böylece genel anestezi altında yapılması gereken bir operasyon önlenmiş olur. Burun tıkanıklığının ve alerjinin kökten tedavisi için çocuğun dilaltı damla aşı tedavisine uygun olup olmadığının değerlendirilmesi ve uygun olduğu taktirde en erken dönemde aşı tedavisine başlanması gerekir.

    ALERJİ TEDAVİSİ ASTIM RİSKİNİ AZALTIR!
    Alerjik nezlenin ve buna bağlı burun tıkanıklığının tedavisi bir yandan çocuğun işitme fonksiyonlarını ve konuşma yeteneğini korurken; diğer yandan ileride astım olma riskini de azaltacaktır.

  • Çocuklara ölüm haberini vermek

    Çocuklara ölüm haberini vermek

    Ölüm yetişkinler için dahi karmaşık ve kabullenmesi güç bir durum iken, çocukların bu acı durumu kavrayabilmesi, o kişinin yokluğuna alışabilmesi çok daha zordur. Çocukların ölüm kavramına bakışları yaşlara göre çok değişkenlik göstermektedir. Çocuğa ölüm haberi verilirken yaşına uygun bir şekilde izah edebilmek çok önemlidir.
    3 yaştan önceki dönemlerde çocuklar ölüm kavramını hiç anlayamazlar. 3-6 yaş aralığında ölümü anlarlar fakat geri dönüşü olabilecek bir durum gibi değerlendirirler. 6 yaştan itibaren yavaş yavaş anlamaya, durumu geri dönülmez bir şey olarak kavramaya başlasalar dahi 10-12 yaş civarında gerçek ölüm algısı oturmaya başlar.
    Çocuğa ölüm haberini verirken her zaman dürüst olmak gerekmektedir. Hiç bir şey yokmuş gibi davranmak, ölen kişinin bir yere gittiğini geri geleceği söylemek geniş zamanda çocuğa çok daha büyük zarar vermektedir.  Her gün kaybettiği yakının geleceği döneceği ile yaşayan çocuk, her gün tekrardan hayal kırıklığı yaşıyor ve ölen kişiye karşı öfke hissetmeye başlıyor. Kendisini terkedip gittiğini, onu sevmediği için geri dönmediği düşünmeye başlıyor.
    Ölüm beklenmeyen, ani bir ölüm ise bunu alıştırarak söylemek faydalı olacaktır. Öncelikle hastalandığı ve durumunun kötü olduğu söylenerek çocuk bu duruma hazırlanabilir. Fakat bu süreç çok uzatılmamalıdır çünkü bu süreç içerisinde çocuk hiç beklemediği bir anda bu ölüm haberini başka bir kaynaktan duyabilir bu da hem kendisi için bir şok olur hem de size olan güveninin zedelenmesine yol açabilir.
    Çocuğa ölüm haberini, çocuğun kendisine yakın hissettiği, sevdiği ve sevildiği birisi tarafından verilmesi gerekmektedir. Güvenmediği ya da yeteri kadar tanımadığı, sevmediği birisinden bu haberi alması durumu kabullenmesini zorlaştıracaktır.
    Kültürmüzde sıklıkla rastlanılan bir diğer sakıncalı durum ise ölümü bir ödül, bir güzellik olarak gösterme kaygısıdır. Ölen kişinin arkasından “Allah onu çok sevdiği için ya da çok iyi bir insan olduğu için yanına aldı gibi söylemler çocukta farklı kaygılara yol açabiliyor. Böyle bir durumla karşılaşan çocuk, iyiliğin göstergesi olarak ölümü kabulleniyor ve kendisinin ve diğer yakınlarının da ölmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bu ölüm gerçekleşmediği vakit de kendisinin ve diğer yakınlarının aslında iyi insanlar olmadıklarını ya da Allah’ın onları sevmediğini düşünebiliyor. Aynı şekilde ölüm bir ceza olarak da gösterilmemelidir. Hayatın doğal bir parçası olduğu, tüm canlıların bu süreci er ya da geç yaşayacakları yaşına uygun bir dil ile aktarılmalıdır. 
    Çocuğun yas sürecini yaşamasına müsade ederken, cenaze, defin ve diğer kültürel anma törenlerinden mümkün olduğunca uzak tutmak faydalı olacaktır. Diğer yakınlarını çok kötü durumda görmek yaşı gereği kaldıramayacağı bir durum olabilir. 
    Ölüm haberini alan çocuğun tepkisini doğal bir biçimde yaşamasına müsade etmek gerekir. Ağlamasına engel olunmalalı, duygularını boşaltmasına olanak sağlanmalıdır. Yaşını da göz önünde bulundurarak ondan çok olgun bir davranış sergilemesini beklemek çocuğa kaldıramayacağı bir sorumluluk yüklenmesine neden olur. Konuşmaya zorlanmamalı ancak konuşmak istediğinde de kendisi ile konuşulmalıdır.
    Ölüm çocuğa ne kadar doğru ve sağlıklı bir biçimde anlatılırsa anlatılsın, yaşına da bağlı olarak çocuk ölüm olayını çok rahat kabullenemeyecektir. Özellikle kaybedilen kişi ebeveynlerinden biri ise bu süreç çocuk için çok daha zor olacaktır. Bu duruma maruz kalan çocuğun genel davranışlarını gözlemlemekte ve bir uzmandan genel bir destek almakta çok fayda bulunmaktadır. 

  • Bebeklerde büyüme ve büyüme eğrisi

    BEBEKLERDE BÜYÜME VE BÜYÜME EĞRİSİ

    Bebek izleminde büyümenin değerlendirilmesi şarttır, çünkü fizyolojik, kişiler arası ve sosyal konularla ilgili hemen her problem büyümeyi olumsuz etkiler. Büyümeyi değerlendirmede en etkili araç büyüme eğrileridir. Doğru bir tartı, boy tahtası, şerit mezura ve büyüme eğrisi büyümenin değerlendirilmesi için gerekli bilgileri sağlar. Büyümede başlıca sorun beslenme yetersizliği ve gelişme geriliği ile ilgilidir, ancak obezitede son zamanlarda giderek artmaya başlamıştır.

    Büyüme genetik potansiyel ve bunu etkileyen çevresel faktörlere bağlıdır. İlk iki yaşta büyümeyi etkileyen en önemli faktör beslenmedir. Bununla birlikte çeşitli enfeksiyon hastalıkları ve kronik hastalıklar (doğumsal kalp, böbrek hastalığı, guatr) büyüme durumunu etkiler. Tekrarlayan enfeksiyonlarda bebeğin büyümesi önemli oranda etkilenir. Yaşa uygun olarak vücudun ve vücut kısımlarının gelişmesine cinsiyet, ırk, çevresel faktörler ve sosyoekonomik koşullar etki eder. Aynı toplumun farklı kesimlerinde bile vücut ölçüleri farlıklık gösterebilir. Normal büyüyen çocuğun kilosunun boyuna, boyunun da yaşına uygun olması gerekir. Bu nedenle bebeğin büyümesi vücut ağırlığı, boy ve yaşı dikkate alarak değerlendirilmelidir. Çocuklar genellikle doğum sonrası 3-6. aydan başlayarak kendi genetik yapısına uygun büyüme temposuna erişirler. Beslenme bozukluğu başlangıçta ağırlık kaybına daha sonraki zamanda ise boy kısalığına neden olur. Bu nedenle ilk yıllarda bebeğin büyümesinin belirli aralıklarla izlenmesi gerekir.

    Büyümenin izlenmesi, bebek büyümesinin belirli aralıklarla uygun standart büyüme eğrilerinde değerlendirilmesi, normalden sapmaların (anormal kilo, boy ve baş çevresi ölçümlerinin ) erken tanımlanıp önleyici tedbirlerin alınmasına imkan sağlar. Bir çocuğun ölçümlerinin sağlıklı bir biçimde analiz edilmesi için, o toplumdan elde edilmiş ve referans olarak kullanılabilecek standart değerlerin bilinmesi gerekmektedir.

    Doğum sonrası büyümeyi izlemek için temel olarak 3 ayrı kriter kullanıyorlar; boy, kilo ve baş çevresi ölçümü. Bu üç kriterin belirli aralıklarla izlenmesi bebeğin sağlıklı büyüyüp büyümediğine yönelik ipuçları olarak değerlendiriliyor. Bu da bir çeşit grafik tabloları üzerinde büyüme eğrileri olarak inceleniyor. Büyümeyi değerlendirmek için kullanılan bu tablolara persantil adı veriliyor. Büyüme eğrisinin değerlendirilmesi aynı yaştaki normal çocuklardan elde edilen değerler ile karşılaştırılarak yapılır. Büyüme hızı eğrisi değerlendirebilmek için bebeğin belirli aralıklarla izlenerek ölçülmesi gerekir. Bu ölçümlerden aylık ve yıllık artışlar hesaplanır.

    Her çocuğun büyüme tarzı, boy ve kilo gelişimi birbirinden farklıdır. Aynı yaştaki çocukların bazıları diğerlerinden çok daha zayıf, bazıları çok daha uzun ya da kısa olabilir. Aynı yaşta ve iyi ortam koşullarında büyümüş normal çocuklar arasında da anne ve babaya ait genetik özelliklerin yarattığı farklılıklar olduğu unutulmamalıdır. Doktorlar çocuğun gelişiminin, gelişimi etkileyen sağlık sorunları olmaksızın, normal şekilde ilerleyip ilerlemediğini değerlendirirken büyüme eğrilerini kullanırlar. Büyüme eğrileri (persantil değerleri) çocuk muayenesinin standart bir parçasıdır ve doktorlara çocuğun aynı yaş ve cinsiyetteki diğer çocuklara kıyasla nasıl büyüdüğü hakkında bir fikir verir. Doktor eğri üzerindeki rakamları; çocuğun diğer gelişim basamaklarına erişip erişmediği; sağlık sorununa işaret eden başka belirtilerin olup olmadığı; anne-babası ve kardeşlerinin boy uzunluğu; çocuğun prematüre doğup doğmadığı; puberteye ortalamaya göre erken mi yoksa geç mi girdiği gibi pek çok unsuru dikkate alarak yorumlar. Kızlar ve erkekler farkı büyüme hızı ve tarzı nedeniyle farklı eğriler üzerinde değerlendirilir. Bu eğrilerde 3. ve 97. eğriler arasındaki değerler normal kabul edilir. Buna karşın tek bir ölçüm ile elde edilen bilgi çok sınırlıyken belirli aralarla yapılan izlemden elde edilen bilgi çok değerlidir. 50. eğri ortalama çocuk ölçüsünü gösterirken 3. eğri en kısa veya en zayıf normal çocuğu, 97. eğri en uzun veya en kilolu normal çocuğu gösterir.

    Yenidoğan bebeğin doğum ağırlığı annenin sağlık durumu ve yapısı ile ilgilidir. Zamanında doğan bir bebekte ortalama ağırlık 3300 gram’dır. Yenidoğan bebeğin doğumdan sonraki ilk 15 gün içinde haftalık ağırlık artışı ölçülmelidir. Doğum sonrası ilk bir hafta içinde bebeklerde ağırlığın %5-6′ sı kadar fizyolojik bir tartı kaybı olur. Bebek normal beslenme ile bir hafta içinde tekrar doğum ağırlığına ulaşır. Bebek sonraki 3 ay içinde ise günde 30 gram kadar kilo artışı olur. İlk aylardaki hızlı kilo artışı daha sonra azalarak devam eder. Doğum ağırlığı 5. ayda iki katına, bir yaşında üç katına, 2 yaşında ise dört katına çıkar. Yenidoğan bir bebekte ortalama boy uzunluğu 50 cm kadardır. İlk yılda ortalama 25 cm’lik (doğum boyunun % 50’si) bir boy artışı kazanır. 1-2 yaş arası 10-12 cm lik bir boy kazanır. Bebek doğduğu zaman baş uzunluğunun boy uzunluğuna oranı 1/4’tür. Vücut ağırlığı arttıkça bu oran giderek küçülür ve erişkinde 1/8 ‘e iner. Doğumda baş çevresi 35 cm kadardır. Ortalama değerler 3. ayda 40.5 cm, 6. ayda 43 cm, 12. ayda 46 cm ‘dir. Bundan sonraki yaşlarda baş büyümesi daha yavaş olur. Her çocuğun birinci aydan itibaren 6. aya kadar ayda bir, 6. aydan bir yaşına kadar 2 ayda bir, bir yaşından iki yaşına kadar 3 ayda bir, 2 yaşından sonra 6 ayda bir büyüme ve gelişme yönünden değerlendirilmesi uygun olur.

    Yaş Günlük tartı alımı Boy uzaması Baş çevresi artışı

    (gr) (cm/ay) (cm/ay)

    3-6ay 20 2 1.0

    6-9ay 15 1.5 0.5

    9-12ay 8 1.2 0.5

    1-3 yaş 6 1 0.25

  • Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yaşamak kişisel ilişki kurmaktır….

    Hepimizin anne babası var, çoğumuzun dost ve kardeşleri var, bazılarımız evli ve çocuk sahibiyiz. Zaman zaman hayal kırıklığı, öfke ya da kederle de son bulsalar da, çoğumuz bu ilişkilerin son derece değerli olduğunu düşünürüz. Ailelerimize oldukça fazla zaman ayırırız ve dostluk, sevgi, evlilik konuları üzerinde düşünürken yine oldukça fazla fiziksel ve ruhsal enerji harcarız.

    Öte yandan, tüm çabalarımıza karşın, yakın kişisel ilişkileri kurmak ve sürdürmenin ne kadar zahmetli bir iş olduğunu kabul etmek için bilge bir kişi ve ya kâhin olmamıza gerek yok. Yakın ilişkilerkurmak ve sürdürebilmek gerçekten zor ve zahmetli bir iş. Kurduğumuz kişisel ilişkilerin birçoğu yakın ilişkiler değildir. Dostlarımızın ve ailemizin sorunlarını, gözlemlerini ya da konuştuklarını duyarlılıkla dinlemeyiz; ilgi duydukları her neyse, bunda onlara destek olmak için gerekli çaba ve gayreti göstermeyiz. Oysa onlar kalıcı diğer ilişkilerimizin birçoğu geçicidir. Dostlarımız bizi eleştirdiği, eğlenceli gelmediği, sinirimize dokunmaya başladığı takdirde kendimizi geçici olarak ya da ebediyen ilişkiden geri çekebiliriz.

    Gerçek samimiyet ise farklı renkte bir ilişkidir. Çoğumuz hayatımızı, düşüncelerimizi, korkularımızı ve özlemlerimizi paylaştığımız samimi ve içten ilişkiler kurmayız. Gerçek ve samimi ilişkiler kurmayı ve yaşatmayı enerji ve kuvvet gerektiren bir çaba olarak görürüz. Bir çok evli çift samimiyete asla ulaşamıyorlar. Samimiyeti ayakta tutmakta oldukça zordur. Boşanma oranlarına şöyle bir göz atmak birçok çiftin samimi ilişkiler kuramadıklarından yakındıklarını görmek mümkün.

    Bu sorunlar sadece romantik duygusal ilişkilere mahsus değildir. Hepimizin hayatında dostlarımızın sıradan bir tanıdığa, uzak yabancılara, hatta kötü düşmanlara dönüştüğüne şahit olmuşuzdur. Çok yakın dostlar kendileri için çok önemli olan meseleler hakkında ciddi anlaşmazlığa düştüklerinde, dostluğun bitmesi hiçte sürpriz değildir. Genelde bu dostlukları ayakta tutabilmek için gönüllü olmuyoruz. Peki, ama kişisel ilişkiler kurmak ve onları ayakta tutmak neden bu kadar zor? Belki de samimiyete ihtiyacımız var. Ve ilk bakışta dostlara ve bir aileye sahip olmak pekte zor gibi gelmiyor. Burada yolunda gitmeyen bir şeyler var. Eğer dostluk ve aşk düşündüğümüz gibi değerliyse ve samimi ilişkilerin kurulması ve olduğu gibi korunması görece kolaysa, o zaman bunlar neden bu kadar tehlike içindeler?

    Kişisel ilişkiler belki değerlidir, ama çoğumuzun sandığı nedenlerden ötürü değil. Kişisel ilişkiler kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı için değil, bizi daha iyi bir insan haline getirdiği için değerlidir. Eğer bu tez doğru ise kendini iyi hissetmek için ilişkiye girenler büyük olasılıkla samimiyetin getireceği en iyi imkânlardan mahrum kalacaklardır ve bu ilişkileri yürütmeleri için pek bir nedenleri olmayacaktır.

    Evet bu ilişkiler değerli ve önemlidir, ama onlara başlamak ve sürdürmek ilk başta düşündüğümüzden daha fazla sorumluluk istiyor olabilir. Evet bir çoğumuz onlara zaman ve enerji harcama konusunda isteksizizdir. Tıpkı sağlığına dikkat edemeyecek kadar tembel ve disiplinsiz olanlar gibi, ilişkimizi ayakta tutabilecek disiplin ve dürtüye sahip olmaya biliriz.

    Kaynak : Kişisel ilişkiler 

    Hugh Lafollette