Çocuklar gelişimlerinin bir parçası olarak karşı cins ve cinsellik ile alakalı konuları merak ediyor ve bu konu ile alakalı konuşmak istiyor olacaklardır. Çocuklar bu tip sorularla geldiğinde geçiştirmeden yaşına uygun bir dille kendisine açıklamalar yapılmalıdır. Günümüz teknolojik şartları altında da çocuk aileden alamadığı cevapları internet ortamında arayacak ve çok uygun görmeyeceğiniz bilgilere ulaşabilecektir. Bu sebeple sorularını yanıtsız bırakmamaya çalışmak daha faydalı olacaktır.
Her yaşın kendine has özellikleri vardır. Çocuklar genellikle 3 yaşından itibaren cinsellikle alakalı konularda soru sormaya başlarlar. Vücut yapılarını ve farklılıklarını anlayabilmek adına bu dönemde oyunları daha temasa dayalı olmaya başlar. Doktorculuk, anne ya da babacılık gibi oyunları tercih edip bu bahaneyle sizlerin vücutlarını incelemeye çalışırlar.
Cinsiyetlerinin farkına varırlar, kendilerini kız ya da erkek olarak tanımlarlar. Oyunlarında, kıyafetlerinde, hobilerinde de ayrımcılık yapmaya başlarlar, bu kız oyuncağı, bu erkek kıyafeti gibi katı çizgiler çizmeye başlarlar.
Yetişkin bedeni ile aradaki farkı gözlemleyip bunun ile alakalı sorular sorarlar.
Bu dönemde özellikle odasında yalnız kaldığı vakitlerde kıyafetlerini çıkartıp çıplak olmaktan hoşlanırlar. Utanç duygusunu da bu dönemde kavramaya başlarlar. Mahremiyet duygusu geliştirip toplum içerisinde yapılacak ve yapılmayacak davranışları kavramaya çalışırlar
Kız çocuklar babaya, erkek çocuklar anneye yakınlaşırlar..
Bebeğin nasıl dünyaya geldiğini sorgularlar, üreme hakkında sorular sorarlar.
Kendi vücudunu tanımaya başlar, cinsel bölgelerine dokunarak haz aldığı noktaları keşfeder.
Bu dönemde çocukların bu tip davranışlarını baskılamamak gerekmektedir. Çocuğun kendisini ve çevresini tanımasına müsade etmeli, özellikle kendisine dokunduğu vakitlerde sert bir tepki ile durdurulmamalıdır. Bu tarz bir tepki ileriki yaşlarında bastırılmışlıkla birlikte farklı sorunlara yol açabilir.
Sorularını yanıtlarken kaçamak cevaplardansa olabildiğince açıklayıcı olunmalıdır. Doğadan, hayvanlardan örnekler vererek yaşına uygun açıklamalar sunulmalıdır. Sizin vücudunuzu tanımaya yönelik hareketlerine müsade edilmelidir. Aslında amacının oyun oynamak olmadığını size dokunmak olduğunu farketseniz dahi bunu yüzüne vurmamalı, anlamazdan gelmeli ve oyunu sürdürmelisiniz.
5 yaşından itibaren çocuklar cinsellikle alakalı düşüncelerini daha da pekiştirirler ve daha çok merak etmeye başlarlar. Soruları artık daha net ve sizi daha zorlayacak hale gelir.
Mahremiyet duygusu iyice gelişir, sizin yanınızda dahi giyinmekten, banyo yapmaktan çekinebilirler.
Cinsellikle alakalı espriler yapıp bu tip sözcükleri sıklıkla kullanmaya başlarlar.
3-5 yaş döneminin aksine bu dönemde erkek çocuklar babaya, kız çocuklar anneye daha fazla yakınlaşırlar.
Kendine dokunma bu dönemde artış gösterir. Bu dokunuşların fiziksel olarak kendisine zarar vermemesi için doğru ve yanlış dokunuşu bu yaşlarda öğretmelisiniz.
Bu dönemde özellikle yaşıtlarının vücutlarını incelemeye başlarlar. Arkadaş ortamlarında, daha önce sizinle oynadıkları doktorculuk oyunlarını yaşıtları ile oynamaya başlayacaklardır. Bu meraklarını giderebilmek adına yaşına uygun kitaplar ile insan anatomisi açıklanabilir.
Kadın ve erkek vücudunun farkları üzerine soruları olacaktır, özellikle erkek çocuklar neden memeleri olmadığını, kız çocukları neden penisleri olmadığını sorgulayacaktır. Bu anatomik farklılıklar çocuklara makul bir dille anlatılmalıdır. Bebeğin, anne ve babanın tohumlarının birleşmesi ile annenin karnındaki özel bir yuvada geliştiği anlatılabilir.
Çocuğunuzla cinselliği erken yaşlarda konuşmaya başlamak hem ergenlik öncesi dönemi daha rahat geçirmenizi sağlayacak hem de merak ettiklerini güvenilir bir kaynaktan öğreniyor olmasını sağlayacaktır.
Çocuğa cinsel bölgelerinin özel olduğu bu yaşta muhakkak anlatılmalıdır. Arkadaşlarının ya da ailesinden bile olsa hiç kimsenin bu özel bölgelerine dokunmaması gerektiği bilgisi verilmelidir. Özellikle kendisinden büyük arkadaşları ile oyun oynuyorlarsa odasının kapısını açık bırakması sağlanmalı, kendisini rahatsız etmeden ya da şüphelendirmeden aralarda kontrol edilmelidir.
Çocuğunuzun sorduğu soruya cevap vermek için acele etmeyin, eğer bilmediğiniz ya da emin olmak istediğiniz bir konu ise kendisine bu konuyu birlikte araştırabileceklerini söyleyebilirsiniz ve bir kitaptan birlikte okuyabilirsiniz
8-9 yaşından itibaren çocuklar ön ergenlik dönemine geçerler. Bu dönemde daha ciddi anlamda kendisine cinsel eğitim verilmelidir.
Kız çocuklara adet kanamaları hakkında bilgi, erkek çocuklara ereksiyon, düş azması konularında açıklayıcı bilgiler verilmeli, çocuğun bu durumlara hazır olmaları sağlanmalıdır. Özellikle kız çocuklar için adet kanaması eğer bu konuda hiç bir bilgileri yoksa çok travmatik bir sürece dönüşebiliyor. Bu durumdan çok büyük bir utanç duyabiliyor ya da yaşadığı kanamadan öleceğini düşünebiliyor.
Masturbasyonun suç olmadığı ancak fazlasının ne gibi zararlar doğuracağı anlatılmalıdır.
Ergenlik döneminde yaşayacakları fiziksel ve duygusal değişikliklerden bahsedilmelidir.
Cinsel ilişkinin ne demek olduğu, yetişkin bir erkek ile kadının cinsel yaşantısı hakkında bilgi verilmeli, kendi değerleriniz çok baskı kurmadan anlatılmalıdır.
Cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve korunma yöntemleri hakkında bilgi verilmelidir.
Bu dönemde hiç bir soruyu cevapsız bırakmamanız gerekmektedir. Eğer yanıtları sizden alamazsa çok daha sağlıksız yollarla bu bilgilere ulaşacaktır.
Yazar: C8H
-

Çocuklara Cinselliği Anlatmak
-

Alerjik bronşit / astım ergenlikte geçer mi?

Çocukluk çağında astım tekrarlayan ataklar halinde görülen öksürük, hırıltı ve nefes almada zorluk belirtileri ile seyreder. Bu belirtiler bronş gevşetici ilaçlarla, bazen de kendiliğinden düzelir. Bir süre sonra yeni üst solunum yolu enfeksiyonları ile uyaran ile tekrar aynı belirtiler ortaya çıkar. Astımı olan bir çok çocuk hareket ettiğinde öksürdüğünden fiziksel aktiviteleri kısıtlanmış olarak yaşar. Aktivitesi kısıtlanan çocuk kilo almaya başlar ve kilo astım sorununu çoğu zaman kötüleştirir. Ataklar nedeniyle okul kaybı yaşanır. Gece öksürük ve nefes darlığı belirtileri arttığı için uyuyamayan çocuğun çoğu zaman okul başarısı da düşer. Aileler çoğu zaman büyüdükçe geçer umuduyla kısmen tedavi olarak, kısmen de bu duruma katlanarak ergenlikte çocuklarının iyileşmesini beklerler. Peki; sanıldığı gibi çocuklarda astım büyüdükçe geçer mi?
ÇOCUKLARDA ASTIM % 90 ALERJİKTİR !
Çocuklarda astım % 90 alerjik kökenli olduğundan alerjik bronşit ve çocukluk çağı astımı eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Astım ilk belirtisini genellikle ilk 3 yaş içinde verir. Bu yaşlarda astım tanısı alan çocukların yaklaşık yarısı 6 yaşına geldiğinde hastalığı atlatır. Hangi çocukların hastalığı 6 yaşında atlatabildiği anne babaların sıklıkla hekimlere yönelttiği bir sorudur.
ALERJİK ASTIM BÜYÜYÜNCE GEÇMEZ!
Alerjik astım, toplumda hakim olan görüşün aksine büyüyünce atlatılamaz. Sadece alerji saptanmayan çocuklar sıklıkla 6 yaş civarı astımı yenerler. Alerjik olup astım belirtileri 6 yaşından sonra da devam eden çocukların yaklaşık % 50'sinde 18 yaşında hastalık bulgularının kaybolduğu gözlenir. Ancak bu iyileşme geçicidir. Alerji devam ettiği sürece ergenlikte hastalığı atlattığı düşünülen çocukların büyük bir kısmı 30'lu yaşlarda yeniden astım atakları geçirmeye başlar.
KORTİZONLU ASTIM İLAÇLARI HASTALIĞI ORTADAN KALDIRMAZ! SADECE BASKILAR!
Çocuklarda ve erişkinlerde astım çok düşük dozlu kortizonlu ilaçlar ile tedavi edilir. Bu ilaçlar astım ataklarını önlemede, erişkin hastaların, çocukların ve ailelerin hayat kalitesini yükseltmede son derece etkili ilaçlardır. Kullanıldıkları sürece çok etkilidirler. Ancak, kortizonlu ilaçlar alerjik astımı ortadan kaldırmaz, sadece baskılar. Altta yatan alerji devam ettiği sürece kortizonlu ilaçlar kesilince astım belirtileri tekrar ortaya çıkar.
ALERJİK ASTIM VE ALERJİK NEZLE: TEK HAVA YOLU, TEK HASTALIK
Gerek çocuklarda gerekse erişkinlerde alerjik astım sıklıkla alerjik nezle ile birlikte görülür. Havayolu üstte burun, altta ise bronşlarla devam eden bir bütündür. Alerji ne tek başına bronşları ne de tek başına üst solunum yolunu tutar. Hava yolu bir bütün olarak alerjiden etkilenir. Sadece astım tedavisi alan bir kişide eğer alerjik nezle tedavi edilmezse; astım da tam anlamıyla kontrol altına alınamaz. Hava yolunu bir bütün olarak tedavi etmenin tek yolu alerjinin tedavi edilmesidir.
ALERJİ TEDAVİSİ ÇEVRE ÖNLEMLERİ İLE BAŞLAR!
Alerjik olunan maddeden mümkün olduğunca uzak durmak alerjiyi kontrol etmenin en önemli yoludur. Dünya'da ve Türkiye'de çocuklarda astıma yol açtığı bilinen en sık alerji ev tozu akar alerjisidir. Ev tozu yaşamımızdan uzaklaştırmakta zorlandığımız ancak gözle görmediğimiz için zaman zaman varlığından bile haberdar olmadığımız ciddi bir sağlık tehditi haline gelmiştir. Ev tozlarının içinde yaşayan akarlar (mite'lar) vücut parçacıkları ve dışkı atıklarıyla çocuklarda alerjik reaksiyona yol açar. Bu maruziyet sonrası hassas bir hava yoluna sahip olan çocuklar sıklıkla okul enfeksiyonlarının ; sigara dumanının veya kimyasal bir maddenin tetiklemesiyle atak geçirirler. Alerjisi olan bir çocuğun evinde ev tozunu azaltmak hastalık şikayetlerini belirgin azaltacaktır. Halıların kaldırılması ilk adım olmalıdır. İkinci adım ise çocuğun yatağına ev tozlarını yataktan yukarı geçirmeyen özel kılıflar koymaktır. Tüm bunlarla beraber çocuğa sigarasız bir ortam sağlamak ve kimyasalları yaşamından mümkün olduğunca uzaklaştırmak ilaçsız da astım kontrolü sağlamanın ilk adımı olacaktır.
ALERJİK ASTIMI İYİLEŞTİRMENİN TEK KÖKTEN ÇÖZÜMÜ ALERJİNİN TEDAVİSİDİR !
Alerjik astımı iyileştirmenin tek kökten çözümü alerjinin tedavi edilmesidir. Alerji iki şekilde tedavi edilir. Birinci ve en önemli yol alerjik olunan maddeden uzak durmaktır. Özellikle ev tozu, küf ve hayvan alerjisi gibi ev içinde önlem almaya uygun bir alerji türü varsa bu yol astım şikayetlerini kontrol almada oldukça etkilidir. Halıların evden uzaklaştırılması ve yatağa alerjik maddeleri geçirmeyen özel kılıflar takılması alerji tedavisinin temelini oluşturur. Bu önlemlere rağmen alerji yapıcı maddeyi hayatımızdan tam olarak uzaklaştırmak mümkün olmaz. Okullarda ev tozu akarı sorun olmaya devam eder. Baharda polenlerden uzak durmak mümkün değildir. Hastalar ister istemez hayatlarını sürdürmek için ev dışına çıkmak zorundadır.
EN ETKİN ALERJİ TEDAVİSİ: AŞI TEDAVİSİDİR!
Bu aşamada ikinci ve en önemli alerji tedavisi gündeme gelir. Aşı tedavisinde amaç önlem almamıza rağmen çevremizde bulunmaya devam eden alerjik maddeye vücudun reaksiyon vermesinin önlenmesidir. Bu hedefe ulaşmayı sağlayan, bağışıklık sistemini saptığı alerjik yoldan normal rotasına oturtabilecek tek tedavi yöntemi Aşı Tedavisidir. Aşı tedavisi bilinen en eski alerji tedavi yöntemidir. İlk uygulamalar iğne aşı şeklinde olmuştur. İğne aşı uygulamasında alerjik olunan madde çok hızlı bir şekilde vücuda zerk edildiğinden hayatı tehdit edici ağır alerjik reaksiyonlar görüldüğünden zamanla gittikçe daha az tercih edilir olmuştur.
GÜNÜMÜZDE EN ÇOK TERCİH EDİLEN ALERJİ TEDAVİSİ: DİL ALTI DAMLA AŞILAR
Günümüzde daha güvenilir olması nedeniyle gittikçe daha çok tercih edilen Dilaltı damla aşılar alerji tedavisinin odağı olmuştur. Aileler tarafından evde uygulanan hekim gözetimi gerektirmeyen bu aşılar hastalığın büyüdükçe atlatılmasını sağlayacak tek güvenli ve etkili alerji tedavisidir. Bu nedenle alerjik astım tanısı almış; koruyucu (kortizonlu) ilaç gereksinimi olan her çocuğun dilaltı damla aşıya uygunluk açısından değerlendirilmesi gerekir. Uygun olduğu taktirde bir çocuk alerji uzmanı kontrolünde bu tedaviyi almaları alerjinin ve astımın yenilmesinde yardımcı olacaktır. -

Alerjiyi tetikleyen çocukların sevdiği 10 besin

Çocuklarda alerji yüzyılın salgın hastalığı gibi bütün hızıyla yayılmakta. Okullarda, yuvalarda her 5 çocuktan birisinin alerjik olduğu ve her 10 çocuktan birisinin astım olduğu gözleniyor. Sprey şeklindeki astım ilaçlarını sınıflarda görmek artık sıradan bir hal almış durumda. Alerjinin genetik bir hastalık olduğu ve ailesinde alerjik hastalık öyküsü olan bebeklerde daha sık görüldüğü biliniyor. Ancak genetik yapı alerjik hastalığın ortaya çıkışında tek etken değil. Bebeğin büyüdüğü çevre ve beslenme düzeninin genetik yapıya şekil verdiği gözlenmekte. Günümüz çocukları artık daha fazla şekerli ve hazır gıda tüketmekte; daha az taze meyve sebze yemekte. Bu durumun yaşadığımız yüzyılda gözlenen, alerjik hastalıklardaki hızlı artıştan kısmen sorumlu olduğu düşünülüyor.
ALERJİDEN KORUNMAK İÇİN HANGİ BESİNLEDEN UZAK DURMAK GEREKİR?
1-ÇİKOLATA (KAKAO)
Çocuklarımızda tat duyusu çok erken yaşta gelişir. Özellikle çikolatalı gıdalar, mutluluk hormonu dediğimiz endorfin salgılanmasına neden olduğundan, bir tür bağımlılık gibi çocukları kendine çeker. Oysa kakao, kahve ile aynı yapıya sahiptir ve yüksek oranda kafein içerir. Kafein uyarıcı bir maddedir. Çocuklarda midede asit salgısını artırarak reflüye neden olur. Çocuklarda karın ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık, geğirme gibi çoğu anne baba tarafından olağan karşılanan belirtiler reflü habercisi olabilir. Reflü mide asit salgısının yutma borusundan yukarı çıkıp solunum sistemine girmesi ile astım bulgularına yol açar. Astımlı çocuklarda %60 oranında sessiz reflü varlığı bildirilmektedir.
2-MARGARİN
Birbirleri ile zıt etkilere sahip iki yağ asidi omega-3 ve omega-6 yağ asitleri çocukların beslenmesinde dengede olmak zorundadır. Zeytin yağı ve fındık yağında bol bulunan omega 3'ün alerjiyi önleyici etkileri vardır. Margarin vb. bitkisel katı yağlarda yüksek oranda bulunan omega 6 ise alerjiyi artırmaktadır. Bitkisel katı yağ içeren açma, poğaça, pasta vb gıdaların çok tüketilmesi vücutta bu dengenin bozulmasına ve alerjinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
3-KIZARTMALAR VE CİPS
Yüksek oranda yağ ve kalori içeren kızartma gıdaları fazla tüketen bir çocuk kilo almaya yatkın olur. Şişman olmak çocuklarda astımın ortaya çıkışını 2 kat artırır. Ayrıca yağlı kızartmalar mide boşalmasını geciktirerek reflüyü ve reflünün tetiklediği astım alevlenmelerine zemin hazırlar.
4-KETÇAP
Domates fazla tüketildiğinde mide asit salgısını artırdığı bilinen bir gıdadır. Domatesin yoğun kullanıldığı ketçap vb. soslar çocuklarda mide rahatsızlığı yaratabilir. Katkısız olsalar bile fazla miktarda domates ve salçalı yemeklerle beslenmek, solunum yolunda mide asidine bağlı hasar oluşturup reaktif havayolu diye adlandırılan ve astımın habercisi kabul edilen tabloya yol açabilir.
5-MAYONEZ
Mayonez yüksek yağ içeriği nedeniyle mide boşalmasını geciktirir. Sessiz reflüsü olan alerjik astımlı çocuklarda bu besin bronşit ataklarını çağırmaktadır. Son zamanlarda fast food yiyeceklerle sık tüketilen bu besin çocuklar için hamburger, patates kızartması , kola üçlüsünün vazgeçilmez bir üyesi haline gelmiştir.
6-BAL
Birçok anne alerji ve astıma iyi geleceği düşüncesiyle çocuklarına çeşitli şekillerde bal vermekte. Balın içinde şifalı kabul edilen birçok madde olduğu bir gerçektir; ancak bal aynı zamanda mide için oldukça ağır, hazmı zor bir gıdadır. Alerjik astımı olan çocuklara şifa niyetiyle kaşık kaşık bal yedirilmesi reflüye neden olabileceğinden sakıncalıdır.
7-ACI, BAHARAT
Acı ve baharat sessiz reflüsü olan astımlı çocuklar için gizli tehlikedir. Kırmızı biber ve biberli yemekler, sucuk, sosis vb işlenmiş et ürünleri çocuklarda alerji ve astımın alevlenmesine neden olmaktadır. Baharat çocukların diyetine sıklıkla pizza, lahmacun vb. gıdaların tüketimi sırasında girmektedir.
8-KOLA VE GAZLI İÇECEKLER
Kola da bir diğer bol kafein içeren ve uyarıcı olduğu bilinen bir içecektir. Son zamanlarda çocukların beslenmesinde bol yer tuttuğu gözlenen kolalı ve meyveli gazlı içecekler reflü ve reflü üzerinde alerjik bronşit / astım ataklarına neden olmaktadır.
9-BUZLU ÇAY, KAHVE
Kafein içeriği nedeniyle geçmişte çocuklara fazla sık önerilmeyen bu içecekler de son zamanlarda soğuk servis edilmeleri nedeniyle çocukların beslenmesinde sık yer almaya başlamıştır. Buzlu çay, buzlu kahve gibi formlarda tüketilen bu içecekler çocuklarda mide sorunları ve iştahsızlığın başlıca nedenlerinden. Mide asit salgısını artırdığı bilinen bu gıdalar bir süre sonra reflü atakları yaparak alerjik bronşit alevlenmelerine neden olabiliyor.
10-ÇİĞ SARIMSAK,SOĞAN
Sarımsak ve soğan antioksidan ve anti-kanserojen kabul edilen özellikleri nedeniyle , son zamanlarda çocukların diyetine önceden olduğundan çok daha fazla girmiştir. Toplumda alternatif tıbba yönelme özellikle sık hastalanan çocuklarda bu gıdaların sık kullanımını gündeme getirmiştir. Oysa; çiğ sarımsak ve çiğ soğan midede asit salgısını artırdığı ve alerjik astımı tetiklediği bilinen başlıca gıdalardandır. Çiğ soğan hamburgerlerin içerisinde ve lahmacunda karşımıza çıkarken; çiğ sarımsak cacık içerisinde yer alabiliyor.
11-ŞERBETLİ TATLILAR
İçeriğindeki katı yağlar ve margarin bir yandan şerbetli tatlılara lezzet verirken, diğer yandan çocuklarımızda mide sorunları yaratabiliyor. Baklava, şöbiyet, tulumba tatlısı gib ağır tatlılar sık ve fazla miktarda tüketildiğinde çocuklarda sessiz reflüye yol açmakta ve alerjik bronşit /astımı tetiklemektedir.
ALERJİSİ VE ASTIMI OLAN ÇOCUKLARIMIZ İÇİN 10 ALTIN ÖNERİ
1- Çikolata ve kakaodan uzak durmak
2- Sütlü ve meyveli tatlılar tüketmek
3- Kızartma yerine fırında patates yemek
4- Kola, buzlu çay ve kahveden uzak durmak
5- İçecek olarak suya alışmak
6- Katı bitkisel yağlarla hazırlanan salçalı yemekler yerine domatesle ve zeytinyağı ile hazırlanmış hafif yemekler yemek
7- Hamur işi gıdaları (açma, poğaça) evde hazırlamak
8- Şifa niyetiyle bal vermemek
9- Bol çiğ sarımsak/soğan ve baharat ve yağ içeren fast food gıdalardan uzak durmak
10- Yatmadan 2 saat öncesinden yemek yemeyi kesmek. -

Tükenmişlik sendromu
Tükenmişlik, kişinin mesleğine olan inancını yitirmesi sebebiyle eskisi kadar işine odaklanamaması, yoğun bir isteksizlik yaşaması, yaşadığı aşırı stres sonucu iş hayatının dışında da fiziksel ve ruhsal sorunlar yaşaması olarak tanımlanmaktadır.
Sürekli bitkinlik hissi, sık baş ağrıları ve uyku problemleri, mide rahatsızlıkları, kalp rahatsızlıkları, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi fiziksel belirtilerin yanında, sürekli sinirlilik hali, çabuk öfkelenme, kaygı, huzursuzluk, sabırsızlık, özgüven ve özsaygı kaybı, eleştirilere aşırı duyarlılık, çevreye karşı ilgisizlik, duygusal anlamda küntleşme, ifade yeteneğinde zayıflama, hafıza becerilerinin zayıflaması gibi psikolojik belirtiler tükenmişlik sendromu içerisinde kendini göstermektedir.
Kişi bu durumu yaşarken sürekli olarak yapması gereken işleri erteleme, öteleme durumundadır. İşe ister istemez geç kalır, sebepli ya da sebepsiz olarak işe gelmeme çabasındadır. Çoğu zaman işi bırakma eğilimindedir. Yaptığı işte sıklıkla hata yapar, kendini vermekte güçlük çeker. İşin dışında kalan sosyal ve ailevi yaşantısında da strese dayalı problemler yaşar. Genel olarak geçimsizlik halindedir.
Tükenmişlik sendromu genelde dış etkenlerle ortaya çıkan bir problemdir. İşine yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan çalışanlarda daha fazla görülmektedir. Bu kişiler ilk heyecanlarıyla büyük beklentiler içine girerler ve beklentileri doğrultusunda yoğun bir enerji sarfederler. Ancak kontrolün sadece kendi ellerinde olmadığını, dış etkenlere bağlı çalışmak zorunda olduklarını ve önceliklerinin de işveren ile uyuşmadığını gördükleri zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar. Durumu kabullenip buna göre beklentileri düşürmeyi başaramazlarsa tükenmişlik sendromunun temelini atmış olurlar. Bunun yanı sıra, sorumluluklar ve yetkiler arasındaki dengesizlik, fazla ya da meslekle alakasız iş yükü, uzun çalışma saatleri, profesyonel olmayan bir yönetim anlayışı, iş arkadaşları ile yaşanan sorunlar, iş ortamının güvenilir, saygılı ve onaylayıcı olmayışı, çalışanların inisiyatif alma yetkisine sahip olmaması gibi şirket içi dinamikler; herşeyi kusursuz yapma isteği taşıyan, hayır demekte zorluk çeken, görev ve sorumluluk duygusu çok gelişmiş kişilerde yoğun bir baskı ve strese sebep olarak tükenmişlik sendromu yaşamalarına neden olabilir.
– Tükenmişlik sendromundan çıkabilmek adına herşeyden önce bunun herkesin başına dönem dönem gelebilecek bir durum olduğunu kabullenmek gerekmektedir. Sizin şu an bu durumu yaşıyor oluşunuz sizi “zayıf”, ”güçsüz” yapmamaktadır. Siz yaşadığınız bu durumdan ötürü “suçlu” ya da “hatalı” değilsiniz. Ya da yaşlanmıyorsunuz, yeteneklerinizi kaybetmiyorsunuz.
– Genelde motivasyon geçicidir. Önümüze koyduğumuz hedef ilk zamanlarda bizi ateşlese dahi bir süre sonra bu özelliğini yitirecektir. Motivasyonunuzu korumaya özen gösterin.
– İşinizi kişiselleştirmeye çalışın. Olabildiğince kendinizden bir şeyler katın ve kalıpların dışına çıkın.
– Yeni fikirlere açık olun, başkalarının fikirlerine önem verin.
– Üzerinize, yapabileceğinizden çok iş almayın. Eğer size bu işler başkası tarafından veriliyorsa bir öncelik sırası yapın, acil ya da daha önemli olanları ilk olarak yapmaya özen gösterin. Günün sadece 24 saat olduğunu ve bu sürenin tamamını işle geçirmenizin imkansız olduğunu unutmadan planlamanızı yapın.
– İş ortamınızı sevebilmeniz adına iş yerinizdeki arkadaşlık ilişkilerinizi gözden geçirin. Size mutsuzluk getiren kişilerle olan ilişkilerinizi zayıflatıp daha iyi anlaşabileceğiniz kişilerle olan ilişkilerinizi arttırın.
– İşiniz esnasında dinlenme ve mola sürelerini dikkatlice ayarlayın. Bir işi yetiştirmek için kesintisiz çalışmak çoğu zaman üretkenliğinizi düşürür, bu da aksine yapacağınız işin daha uzun sürede tamamlanmasına ya da hatalı olmasına sebep olur.
– İşten geriye kalan zamanlarınızı kendinize ve sosyal çevrenize ayırmaya özen gösterin. Mümkün olduğunca işle alakalı şeyleri iş yerine bırakmaya çalışın. Eve iş getirmemeye özen gösterin. Eğer mecbursanız iş yerinde 1 saat daha fazla kalıp işi, iş yerinde tamamlamaya çalışın. Eviniz de kafanızda bir iş yerine dönüşmesin.
– İş sahibi iseniz çalışanlarınızın katılımını arttırın. Yapılan işle alakalı onların fikirlerine kulak verin, inisiyatif almalarını sağlayın. Bu hem sizin yükünüzü azaltacaktır hem de çalışanlarınızın iş yerini benimsemesini sağlayacağı için verimi arttıracaktır.
– Sizi strese sokan faktörleri analiz etmeye çalışın. İçinde bulunmaktan rahatsızlık duyduğunuz durumları not edip alternatif olarak yerine ne koyabileceğinizi düşünün.
– Canınız sıkıldığında konuşmak, içinizi dökmek her zaman, herkese iyi gelir. Olabildiğince sevdiğiniz ve sizi anlayabilecek kişilerle sıkıntılarınızı paylaşın.
– Herşeyden önemlisi ise hayatın sadece işten ibaret olmadığını asla unutmayın. Kendinize iş dışında meşguliyetler, zevkler bulun, çeşitli hobiler edinin ve iş dışında kalan zamanlarınızı olabildiğince iyi geçirmeye özen gösterin.
Tükenmişlik sendromu çözümsüz bir sorun değildir. Hayatınızda yapacağınız ufak değişikliklerle bu durumdan çıkabilir, ilerlemesini durdurabilirsiniz. Eğer kendi başınıza çözüm üretmekte güçlük yaşıyorsanız profesyonel destek almaktan asla çekinmeyin. -

Tatil dönüşü okula hazırlık
Çocuğunuzun fiziksel ve ruhsal olarak okula dönmeye hazır olduğundan emin olun. Eğer bir rahatsızlığı varsa okul dönemi başlamadan önce bunu çözmek çocuğun tatil sonrası okula adaptasyonunu kolaylaştıracaktır.
Odasında yaz için değişiklikler yapıldıysa (çalışma masasının kaldırılması vs. gibi) yeniden okul dönemindeki düzenine getirin. Ders çalışmak için uygun ortamı hazırlayın.
Okul ihtiyaçlarını önceden hazırlayın, bu sürece çocuğunuzu da dahil edin.
Tatilde eğer çocuğunuzun uyku ve yemek düzeni bozulduysa, okullar açılmadan eski düzenine dönmesini sağlamakta fayda var. Okulların açılmasına 2 hafta kala yatma kalkma saatlerini, kahvaltı saatlerini okul dönemine uygun olacak şekilde düzenleyin.
Çocuğunuzla birlikte okulunu ziyaret edin. Yeni bir okula başlıyorsa okulunu gezin, öğretmenleriyle tanıştırın.
Okul döneminde size destek olacak olan öğretmenleriyle, müdür ve müdür yardımcılarıyla, rehberlik servisiyle tanışın.
Televizyon, bilgisayar gibi uğraşları kitap okuma, bulmaca çözme, yap-bozlarla oynama, resim yapma gibi etkinliklerle değiştirin.
Okul arkadaşlarıyla vakit geçirmesini sağlayın. Yaz döneminde eğer okul arkadaşlarıyla çok fazla vakit geçiremediyse aralarındaki samimiyeti tekrardan sağlamak adına bu görüşmeler yararlı olacaktır.
Okulların açıldığı dönemde kendi programınızı mümkün olduğunca hafifletin, çocuğunuzla daha çok vakit geçirip, ona destek olun.
Okula yeniden adapte olması 15 günü bulabilir. Eğer bu süreç daha da uzarsa bir uzmandan yardım almanız faydalı olacaktır. -
Ev kazaları
KAZA NEDİR ?
Önlenebilir nedenlere bağlı olarak gelişen ve kötü sonuçlanan olaylara 'kaza'' diyoruz. Kaza yaşamın her anında oluşabiliyor. Ölümle sonuçlanan kazaların % 25'i , ne yazık ki en güvenli yaşam alanımız sayılan evlerde meydana geliyor.
Ev kazaları neden olur ?
Yaralanma ve ölümle sonuçlanan ev kazalarının nedenleri şöyle sıralanabilir :
Düşmeler, çarpmalar
Kesikler
Katı cisimlerle boğulma, tıkanma
Suda boğulma
Zehirlenme
Yanıklar
Elektrik çarpması
Ateşli silahlar
Verilere göre ; tüm yaralanmaların % 54 ünü ev kazaları oluşturuyor. Kaza nedeniyle ölümlerin ¼ i evlerde meydana geliyor.
DÜŞME- ÇARPMA
Düşme ya da çarpma sonucu yaralanmalara yol açan etkenler :
-Merdivenler
-Mobilyalar
-Pencereler
Çocukları düşme ya da çarpmaya bağlı yaralanmalardan korumak için:
Sandalye ve diğer mobilyaları pencereden uzak tutun.
Pencerenize koruyucu parmaklık takın.
Emekleme ve yeni yürüme döneminde çocuğunuzu merdivenlerden uzak tutun.
Bebeğin yattığı yerden düşmesini önleyecek yöntemler bulun.
Evdeki sert köşelere yastık bağlayın.
Evde alacağınız basit önlemlerle bebek, çocuk ve yaşlıların yaralanmalarını önleyebiliriz.
KESİKLER
Çocukların sık yaşadıkları bir yaralanma biçimi de kesiklerdir. Kesikler üç nedene dayanır:
Çakı, makas, jilet gibi cisimler
Cam vebardak kırıkları
Keskin kenarlı eşya ve oyuncaklar
Önlemler
Çocuklarınızı kesik yaralarından korumak için:
Bıçak, makas, jilet gibi kesici cisimleri ortada bırakmayın.
Bıçakları mutfakta dahi kapalı dolaplarda tutun
Kırılabilecek cam eşyanın sivri, keskin kenarlarını tehlikeli durumdan çıkarın.
Keskin uçlu oyuncak vermeyin, kırık oyuncakları atın.
Çocuk acil servislerine başvuru nedenlerinin % 36 sını, bebek ve çocukların düşme sonucu yaralanmaları ve boğulmalar oluşturuyor.
BOĞULMALAR
Boğulmalar katı cisimlerin nefes borusunu tıkaması veya suda boğulmalar olarak gerçekleşiyor.
Boğulmaya yol açan etkenler:
Tıkanmayla boğulma
Çocukların ağızlarına aldıkları cisimler
Kuruyemiş
Mısır
Şeker
Sosis
Toplu iğne
Mücevher
Düğme, boncuk
Tespih tanesi
Suda boğulma
Evdeki sular
İçi su dolu küvet
İçinde su bulunan kova ve leğen
Acil sağlık ve ambulans hizmetlerine başvurularda bebek ve çocukların % 79 unu ev kazaları ve yaz döneminde yaşanan boğulmalar oluşturuyor.
Çocukların evde boğulmalarını önlemek için:
Boğaza kaçabilecek cisimleri ortada bırakmayın.
Kovada, leğende, küvette su bırakmayın.
Çocuğunuzu yıkanma sırasında yalnız bırakmayın. Kapıya veya telefona bakmak için bile yanından ayrılmayın.
Bebeklerin iki parmak suda boğulabileceklerini unutmayın.
Yaz aylarında ev dışında çocuklarınızı havuz ve deniz kenarına maruz bırakmayın.
Küçükler , ıslak zeminde kayıp suya düşebilirler.
Su altında sadece 2 dakika kalan çocuk bilincini yitirebilir ve kalıcı beyin hasarına maruz kalabilir.
Evde kuyu varsa, üstünü güvenli bir şekilde kapatın.
ZEHİRLENME
Evdeki zehirlenme etkenleri şunlardır:
Gıda zehirlenmesi
İlaçlar
Kimyasal maddeler
Temizlik malzemeleri
Soba ve ocak gazları
Zehirlenmeleri önlemek için :
Tarihi geçmiş gıdaları tüketmeyin
Tarihi geçmiş gıdaları atın
Doktora danışmadan ilaç kullanmayın
Kimyasal maddeleri ve temizlik maddelerini çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayın. Bu tür maddeleri kendi kaplarında tutun
Kimyasal maddeleri ve temizlik maddelerini su, süt veya meşrubat şişesine koymayın.
Böcek veya fare zehirlerini çocukların evde bulunmadığı zaman kullanın.
Evde zehirli bitki bulundurmayın.
Soba borularını , bacanızı temiz tutun, her yıl temizleyin.
Sobadan kaynaklanan hava kirliliğini gidermek için odanızı havalandırın.
Bebek ve çocukların etkilendiği ev kazalarının % 34 ünü zehirlenme ve yanıklar oluşturuyor.
İlaçları çocuklarınızdan uzak tutunuz.
YANIKLAR
Çocukların en çok yaşadıkları kazalardır.
Çocukları yanma ve haşlanmadan korumak için :
Çocuğunuzu soba yanında bırakmayın
Ulaşılabilecek yerde, içinde sıcak su olan kap,çaydanlık,tencere,fişe takılı ütü bulundurmayın.
Masada, ocakta, tencerenin ,tavanın sapını içe dönük tutun.
Ortada kibrit ve çakmak bırakmayın.
Sigara kullanmayın. Yatarken kesinlikle içmeyin.
Yemeklerini ve biberonlarını mikrodalga ısıtmayın.
* Banyo suyunu çok sıcak yapmayın.
ATEŞLİ SİLAHLARA
Ateşli silahla yaralanma çok zaman ölümle sonuçlanabiliyor.
Çocukları ateşli silahlardan korumak için :
Ateşli silahı boş bırakmayın. Emniyetini sürekli kapalı tutun.
Silahları çocukların erişemeyeceği kilitli bir yere koyun.
Mermileri ayrı olarak saklayın.
Silahınızı çocuğunuzun yanında temizlemeyin.
ELEKRİK ÇARPMASI
Bebek ve çocuklar için yapılan acil çağrıların % 6 sını elektrik çarpmasından yaralanmalar oluşturuyor.
Çocukları elektrik çarpmasından korumak için :
Evde açık priz bırakmayın
Evde açık elektrik kablosu bırakmayın
Çocukları elektrikli ev aletlerinden uzak tutun
Mümkünse prizleri küçüklerin erişemeyeceği yerlere koyun.
Elektrik çarpması halinde, önce sigortayı kapatın. Sonra çocuğunuza dokunun.
Vakit kaybetmeden hastaneye götürün
Elektrikli cihazları kendiniz onarmaya kalkışmayın.
Ampul değiştirirken sigortadan elektriği kesin.
Telli sigortaya kalın tel bağlamayın.
Unutmayın, ev kazaları genellikle:
Yoğun olduğunuzda
Kafanız başka şeylerle meşgul olduğunda
Mutfak kalabalık olduğunda
Çok acele ettiğinizde meydana gelir.
İLK YARDIM
Yangınlarda
Durun, yere yatın, yuvarlanın
Yanan binaya kesinlikle girmeyin
Kesiklerde
Kesik yere elinizle ( hiç kaldırmadan ) 5 dakika baskı yapın.
Yarayı antiseptik sıvı ile yoksa su ile yıkayın.
Pamuk kullanmayın
Elektrik çarpmasında
Sigortadan elektriği kesin
Kalın tahta veya gazete destesi üzerine basarak ve ahşap sopa kullanarak akıma kapılan kişiyi çekin.
Kimyasal ( çamaşır suyu v.b ) zehirlenmelerinde :
Kusturmayın.
Ağızdan bir şey vermeyin.
Ağzını ve çevresini yıkayarak temizleyin.
Her türlü kazada ilk müdahale ile birlikte en yakın sağlık kurumuna ulaşın. -

Çocuklarda enfeksiyonlardan korunmada grip aşısı

Bu yazımızda çocuklara grip aşısı yapılma endikasyonları ve aşının enfeksiyonlardan korunmadaki rolü gözden geçirilecektir.
Grip ciddi bir enfeksiyon hastalığı olup toplumlardaki bireylerin büyük bir bölümünü etkilemektedir. Son derece bulaşıcı olan bu hastalıkta ciddi klinik tablolar gelişebilmektedir. Her yaş grubunu etkileyen bu tabloda çocuklarda bulaşımdan etkilenmekte ve bazen ölümcül tablolara neden olmaktadır. İnfluenza A ve B viruslarının neden olduğu enfeksiyon hastalığı salgınlarla seyretmektedir. Bu hastalığın bir özelliği de her yıl farklı grip viruslarının hastalığa yol açmasıdır.
Özellikle 5 yaştan küçük çocuklarda grip enfeksiyonu ağır seyretmektedir. Grip enfeksiyonu ve komplikasyonlarından her yıl 5 yaşın altında 20.000 çocuk hastaneye yatırılmaktadır. Ciddi seyreden forumlarında ölümlerin olduğu ve 2009 H1N1 salgınında 345 çocuğu kaybedildiği unutulmamalıdır. İki yaşından küçük çocuklarda ciddi komplikasyonlar görülmektedir. Kronik hastalığı olan çocuklarda örneğin astım, şeker hastalığı olan çocuklarda hastalık tablosunun ağır seyrettiği bilinmektedir.
Mevsimlel grip enfeksiyonu ve komplikasyonlarından korunmada ise en doğru yaklaşım çocukların her yıl grip aşısı ile aşılanmaktadır. Bilindiği gibi grip aşısı bir önceki yılda en sık görülen üç grip virusunu içermektedir.
'Çocuklarda grip aşısı ne zaman uygulanmalıdır?! sorusu her zaman hekimlere sorulmakta ve değişik bilgilerin aktarıldığı görülmektedir. Grip aşısı her yaş grubuna yapılabilmektedir. Ancak çocuklarda grip aşısının yapılma endikasyonlarına en iyi yanıtın çocuk hekimlerince verilebileceği unutulmamaktadır. Bilindiği gibi çocuklarda çocuklarda grip aşısı yapılma endikasyonu her yıl değişmekte ve aşılama kapsamı genişletilmektedir.
Günümüzde grip aşısı yapılma endikasyonları aşağıda belirtilmiştir.
– 6 aydan küçük bebeği olan ailelerde aşılama bebeği bulaştırma riski olan aile bireylerine grip aşısı yapılmalıdır.
– 6ay – 5yaş arasındaki tüm çocuklar bu yaş grubunda hastalığın ağır seyretmesi ve komplikasyonların ciddi olması nedeniyle aşılanmalıdırlar.
– 5 yaş üzerindeki çocuklarda grip aşısının mutlaka yapılması gereken durumlar aşağıda belirtilmiştir:
Astım veya akciğer problemleri olan çocuklar
Kronik böbrek hastalıkları
Kalp hastalıkları
Bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlar
Şeker hastalığı
Orak hücreli anemi
Akciğerlerinin fonksiyonlarının azaldığı haller
Uzun süreli aspirin tedavisi alan çocuklara, mutlaka yıllık grip aşısı yapılmaktadır.
Önemle üzerinde durulan bir nokta da çocukluk yaş grubunda (6 ay -18 yaş) her çocuğa grip aşısı yapılması gerekliliğidir. CDC 2011 bülteninde bu konuya geniş yer vermiş ve 6 ay 18 yaş arasındaki bütün çocuklara grip aşısı yapılmasını önermiştir.
Çocuklarda enfeksiyon hastalıklarından korunmada grip aşısının önemi göz ardı edilemez. Bu yaş grubundaki solunum yolu enfeksiyonlardan korunmada son derece önemli olduğu bilinmektedir. Grip aşısının solunum yolu enfeksiyonları, orta kulak iltihabı ve akciğer enfeksiyonlarından korunmada etkili olduğu bu konuda yapılan çalışmalarda detaylı olarak gösterilmiştir. Grip enfeksiyonu geçiren aşısız astımlı çocuklarda zatürrenin yüksek oranda görülmesi aşılı çocuklarda ise zatürre görülme sıklığının az olması bu konunun önemini vurgulamaktadır.
Diğer taraftan aşılamanın sadece çocuklarda yapılmasının yeterli olmayacağı ve özellikle 5 yaşın altındaki çocukların bakımını üstlenen aile bireylerinin ve bakıcıların aşılanma gerekliliği unutulmamalıdr.
Çocuklarda grip aşısı yapılma endikasyonları her yıl kapsamı genişletilerek değişmektedir.
Korumada son derecede değerli olan bu aşının her çocuğa yapılması konusundaki titiz davranılması, tüm çocukların aşılanması ve aşı yapılma endikasyonlarının topluma doğru şekilde iletilmesinin en doğru yaklaşım olduğu aşikardır. -

Somatoform bozukluklar
Somatoform bozukluklar, fiziksel ağrı ve yakınmaların bulunduğu, ancak yapılan kontroller ve tetkikler sonucunda, sıkıntının kaynağına işaret eden herhangi bir hastalığın teşhisi konulamadığı, bir grup psikiyatrik rahatsızlıktır.
Somatoform bozukluk yaşayan hastalar çeşitli bölgelerinde (sıklıkla sırt, karın, baş ve eklemler) ağrıların yanı sıra baş dönmesi, mide bulantısı, şişkinlik, solunum problemleri ve cinsel problemler ile doktorlara başvururlar. Yapılan tüm muayenelere rağmen bu tip bir ağrıya ya da rahatsızlığa neden olabilecek herhangi bir fiziksel bulguya rastlanmaz. Yaşadıkları problemlerin çok büyük bir hastalığın habercisi olduğuna o kadar eminlerdir ki, doktorun teşhis koyamadığını düşünerek hastane hastane gezerler, çoğu zaman da doktorlara olan inançlarını yitirip bir hastalığın varlığını kabullenip kendilerini o hastalığa göre tedavi etmeye çalışırlar.
Somatoform rahatsızlıklar, kadınlarda erkeklerin iki katı kadar rastlanır. Her 100 kişiden 12’si hayatı süresince bir somatoform bozukluk yaşar.
Somatoform bozukluklar çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. En sık görülen iki tipi Somatizasyon bozukluğu (Briquet Sendromu) ve Hipokondryazis bozukluğu ya da halk arasındaki adı ile “hastalık hastalığı”dır.
Somatizasyon bozukluğunda en az dört farklı uzuvda ağrı, uyuşma ya da işlev kaybı (sırt, bel, baş, boyun vs.) iki sindirim sistemi bozukluğu (bulantı, kusma, ishal, kabızlık, şişkinlik vs.) bir cinsel problem (cinsel isteksizlik, işlev bozukluğu, adet görme sıklığında bozukluk vs.) ve bir sahte nörolojik reaksiyon (dengede bozukluk, görme kaybı ya da çift görme, işitmede eksiklik, ses kaybı vs.) bulunmaktadır. Bu problemlerin hiç birinin fiziksel bir sebebi bulunamıyorsa bu kişinin somatizasyon bozukluğu yaşadığı düşünmelidir.
Örneğin bir kişi sıklıkla baş ağrılarından şikayet ediyor, aynı zamanda bel, omuz ve sırt bölgelerinde sıklıkla tutulmalar yaşıyorsa, adet görmesi vaktinden geç oluyorsa, mide bulantısı ve baş dönmesi yaşıyorsa ve ara ara dengesini kaybettiğinden yakınıyorsa bu kişiye somatizasyon bozukluğu teşhisi gerekliği tetkikler yapıldıktan sonra konulmalı ve tedavisi bir psikiyatrist ve psikoterapist eşliğinde sürdürülmelidir.
Hipokondriyazis bozukluk, kişinin kendi vücudu ile alakalı yaşadığı yoğun kaygı ve korkuların sonucu olarak ortaya çıkar. Kendi vücudunda hissettiği aslen çok da üstünde durulmayacak belirtileri çok ciddi ve acilen tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık olarak görürler. En basitinden rüzgarlı bir havada baş ağrısı yaşayan kişi, bu ağrının beynindeki tümor yüzünden olduğu korkusuna kapılır. Ya da yediği çok bahartlı bir yemekten ötürü mide yanması yaşayan kişi mide kanaması geçirdiği endişesi ile kendisini hastanede bulabilir.
Hipokondriyak kişiler her ne kadar bu korkuların anlamsız olduğunu bilseler de davranışlarını ve düşüncelerini kontrol etmekte sorun yaşarlar.
Bu kişiler bazen yakın çevresinde birisinin bir yaşadığı hastalığı, bazense sadece medyada duydukları gördükleri yeni bir hastalığı kendilerine yorarlar.
Somatoform bozuklukların nedenleri tam olarak bilinemese de iki görüş üzerinde durulmaktadır.
Birinci görüşe göre somatoform bozuklukların stres temelli olduğu düşünülmektedir. Yaşanılan fiziksel sıkıntıların, beynin stresten korunmak için ürettiği bir savunma mekanizması olarak düşünülür. Bireylerin depresyon ya da anksiyete benzeri ruhsal problemler yaşamamak için fiziksel semptomlar geliştirdiği düşünülür.
Bir diğer görüş ise kişilerin vücutlarına karşı bir şekilde fazlasıyla hassasiyet göstermesi ile alakalıdır. Bu kişiler çevresel faktörlerle ya da belli travmalar ile fiziksel sağlığa çok önem verirler. Normalde farkedilmesi bile beklenmeyen en ufak ağrıları bile takip eder sebebi hakkında uzun uzadıya düşünürler. “Erken teşhis çok önemlidir” mottosu ile birlikte de kendilerine tüm ölümcül rahatsızlıkları yakıştırır ve önceden önlem almaya çalışırlar.
Somatoform Rahatsızlıkların tedavisinde psikoterapi faydalı olmaktadır. Kişiye kendisi ile alakalı iç görü kazandırmak yaşadıkları durumu daha doğru yorumlamalarına olanak sağlayacaktır. İlaç tedavisi bazı durumlarda terapiye ek olarak kullanılmaktadır.
Somatoform hastalarda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, hastaların gerçekten bir fiziksel sıkıntı içinde olduklarıdır. Bedensel yakınmalara herhangi bir organik neden teşhis edilememesi hastanın sağlıklı olduğu ve numara yaptığı anlamına gelmez. Hasta yakınlarının bu durumu sürekli akıllarında tutması gerekmektedir. Zira somatoform bozukluk sahibi hastalar zaten büyük ihtimalle stres kaynaklı olan bir sorun yaşarlarken, en yakınlarındaki kişilerin de sürekli olarak kendilerini eleştirmesi, durumlarını ciddiye almaması ile birlikte büyük bir üzüntü ve stres durumunda kalacaklardır, bu durum da yaşanılan rahatsızlıkların olumsuz yönde ilerlemesine neden olacaktır. -

Soğuk algınlığı mı? Grip mi?

Solunum yolu hastalıklarının çok sık yaşandığı kış aylarında, soğuk algınlığı ile gribi birbirine karıştırıyorsanız; gereksiz yere antibiyotik kullanıyorsanız vücudunuz için yararlı bakterileri öldürüyor olabilirsiniz. Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu soğuk algınlığı ve grip arasındaki farklılıkları, hangi durumlarda doktora başvurmak gerektiğini açıklıyor.
Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu,soğuk algınlığına 100'den fazla virüsün sebep olabildiğini, bu virüslerin yılda 2 ile 4 kez yetişkinleri, 6 ile 10 kez çocukları hasta ettiğini söylüyor. Soğuk algınlığı yavaş seyreden bir hastalık olup, boğaz ağrısı, hapşırma, burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve hafif öksürük gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Grip enfeksiyonu ise birkaç saat içinde aniden ortaya çıkan yüksek ateş ile birlikte şiddetli baş ağrısı ve tüm vücutta yaygın kas ağrısı, ağır halsizlik ile belirtilerini gösteriyor. Nuhoğlu; boğaz ağrısının, burun akıntısı ve tıkanıklığı gibi üst solunum yolu şikâyetlerinin gripte hafif olduğunu, soğuk algınlığı ile arasındaki en önemli farkın yüksek ateş olduğunu vurguluyor.
Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu, alerjik olan kişilerin üst solunum yolu enfeksiyonu şeklinde seyreden soğuk algınlığına daha çok yakalandıklarını, bu hastalığın sinüzit veya orta kulak enfeksiyonuna daha sık neden olduğunu belirtiyor. Alerjik hastalar dışında soğuk algınlığının korkulacak bir tablo olmadığına değiniyor. Nuhoğlu; alt solunum yolu enfeksiyonu görülme olasılığının daha fazla olduğu 2 yaş altı çocukların, 65 yaş üzeri yetişkinlerin, hamilelerin, kronik kalp ve akciğer hastalarının da, grip enfeksiyonu sebebiyle risk altında olduğunu vurguluyor.
Grip ve Soğuk Algılığında Tedavi
Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu;virüslerin neden olduğu gerek grip gerekse soğuk algınlığı hastalığına özgü bir tedavi olmadığını, istirahat, bol sıvı alımı ve aspirin harici ateş düşürücü ve ağrı kesiciler kullanılabileceğini belirtiyor. Grip enfeksiyonunda kesinlikle aspirin kullanılmaması gerektiğini, virüslerden oluşan enfeksiyonlarda antibiyotiklerin etkisiz olduğuna dikkat çekiyor. Gereksiz antibiyotik kullanımının antibiyotik direncine neden olduğunu, doktor önerisi olmadan antibiyotik kullanılmamasını önemle tavsiye ediyor.
Grip Tablosunda Ne Zaman Doktora Gitmek Gerekiyor?
-Risk grubunda olan hastalar (2 yaş altı çocuklar; 65 yaş üstü erişkinler; kronik kalp ve akciğer hastaları) grip belirtileri olduğunda hiç beklemeden doktora başvurmalıdırlar.
-Risk grubunda olmayan hastalar ise grip belirtileri olduğunda sadece;
1. Ateş 3 gün içinde düşmemişse,
2. Birkaç gün içinde düşüp sonra tekrar yükselmişse,
3. Genel durum bozuluyorsa; virüsün üzerine daha ağır seyreden bakteri enfeksiyonu eklenmiş olabileceği için doktora başvurmalıdır.
Basit Soğuk Algınlığı Tablosunda Ne Zaman Doktora Başvurmak Gerekiyor?
Nuhoğlu;basit soğuk algınlığında ki belirtilerin genellikle 10 gün içinde azalarak geçtiğini, burun tıkanıklığı, burun akıntısı veya balgamlı öksürük 10 gün içinde tam geçmemişse bakteriyel bir enfeksiyon olasılığına karşın doktora gidilmesini tavsiye ediyor.
Editöre Açıklama Notu:
Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu 1966 tarihinde İstanbul'da doğdu. 1984 yılında Üsküdar Amerikan Kız Kolejinden mezun oldu. Yüksek öğrenimini 1984 -1990 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinde tamamladı. 1996 yılında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı olarak S.B Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde göreve başladı.
1996 1998 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Alerji-İmmünoloji Bilim Dalı'nda Çocuk Alerjisi ve İmmünolojisi dalında yan dal eğitimi aldı. Çocuklarda Akut Astım Atağı Tedavisinde Yüksek Doz Inhale Budesonid'in Etkinliği isimli tez çalışması ile 1999 tarihinde Çocuk Alerjisi Uzmanı oldu. Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Dr. Yonca Nuhoğlu'nun çocuk astımı ve alerjisi konusunda yaptığı çok sayıda çalışma, yurt dışı ve ulusal dergi ve kongrelerde sunulmuştur.
Nisan 2002 tarihinde doçentlik ünvanını alan Dr. Yonca Nuhoğlu, 2008 yılında Profesör olmuştur. 2008 -2009 yılları arasında İstanbul Bilim Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanlığı yapmıştır.
Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu; İstanbul Tabip Odası, Türk Pediatri Kurumu, Çocuk Solunum Yolu Hastalıkları Derneği, Ulusal Alerji ve İmmünoloji Derneği ve European Academy of Allergy and Clinical Immunology (Avrupa Alerji ve Klinik İmmunoloji Derneği) üyesidir.
Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu Avrupa Alerji ve Klinik İmmunoloji Akademisi (European Academy of Allergy and Clinical Immunology)'den verilen Avrupa Çocuk Alerjisi Uzmanlık Diploması sahibidir. -

Sınav kaygısı
Sınav Kaygısı, kişinin öğrenilen bilgisini sınav esnasında etkili bir biçimde kullanmasını engelleyen ve bu sebeple başarısının düşmesine neden olan durumdur.
Bu kaygı, orta düzeyde kaldığı sürece faydalıdır. Öğrenciyi motive eder, hedefleri için çabalamasını sağlar. Ancak aşırı ve yüksek kaygı başarısızlığa neden olur.
Sınav esnasında aşırı dikkat dağınıklığı, bilinen konuları hatırlamakta güçlük, unutkanlık, kötü senaryolar içeren düşünceler gibi zihinsel belirtiler, güvensizlik, çaresizlik, heyecan, gerginlik, sinirlilik gibi duygusal belirtiler, ders çalışmayı ya da sınavı yarıda bırakma, sürekli ders çalışmayı erteleme sınava girmeme gibi davranışsal belirtiler, baş ağrısı, sabahları yorgun kalkma, iştahsızlık, uyku problemleri gibi fiziksel belirtiler sınav kaygısına işaret olabilir.
Sınav kaygısının en genel sebebi öğrencinin ya da ailesinin sınava yüklediği farklı anlamlardır. Öğrenci sınava ailesine karşı bir borç, kendini ispat, iyi bir evlat olduğunu kanıtlama gibi anlamlar yüklediği zaman kaygı seviyesi olması gerekenin çok üzerine çıkmaktadır.
Sınav kaygısının en sık karşılaşılan sebebi ise sınava yeteri kadar hazırlanamamış olmaktır. Sınav vakti yaklaştıkça sınav kaygısına işaret eden belirtileri daha yoğun bir şekilde gözlemleyebiliriz.
Sınava hazırlanmaya geç başlanılması, konuların yetiştirilememesi veya zamanında başlansa dahi etkin bir çalışma yapılamaması, mükemmeliyetçi bir düşünce yapısı, hatasız olma isteği sınavda motivasyonun düşmesine neden olacaktır ve beraberinde de başarısızlığı getirecektir.
Öte yandan ailenin sınava yüklediği anlam, gerçekleşmesi güç hedefler, öğrenci üzerinde yoğun bir baskı oluşturacak ve bu da sınav başarısını direkt olarak etkileyecektir.
Sınav kaygısını yenebilmek adına sınavdan önce ve sınav esnasında yapılacak ufak değişiklikler faydalı olacaktır.
Sınavdan önce yapılacak hazırlıkların temelinde “doğru çalışma” yatar. Bilgi eksikliğini en aza indirmek sınavda daha huzurlu olmanızı sağlayacaktır.
Sınav vakti yaklaştığında çalışma temposunu arttırmak çoğu zaman faydadan çok zarar getirir. Bu süreçte aşırı yüklenme, bilginin depolanmasından ziyade kaygının yoğunlaşmasına neden olur.
Sınavın anlamı doğru değerlendirilmelidir. Sınav sadece sizin o konu hakkındaki bilginizi ölçer, kim olduğunuzu değil. Sizi siz yapan değerler ise sadece o konular değildir. O sınavdaki yetersizliğinizi örtebilecek bir çok iyi özelliğiniz olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın. Sınav sonucu değerlendirilirken kendinizi sadece bir öğrenci olarak değil aynı zamanda ailenizin bir çocuğu, iyi bir sporcu ya da iyi bir sanatçı olduğunuzu da hatırlayın.
Düşünce yapınızı mümkün olduğunca olumlu tutmaya çalışın. “Ben bu sınavı geçemem” “Ben başarılı olamayacağım” ya da “başarısız olursam aileme ne derim” gibi düşüncelerin yerine daha pozitif düşünceleri aklınıza getirin. Kendi yetersizliklerinize odaklanmak yerine olumlu özelliklerinizi ön planda tutmaya çalışın ve başarabileceğinize inanın.
Sınavdan önce uykunuzu yeterli bir şekilde almaya özen gösterin. Sınava olabildiğince dinç ve dinlenmiş olarak girin. Sabaha kadar o sınava çalışmak belki 1 ya da 2 konuyu daha bitirmenizi sağlayacaktır ancak sınav esnasında çok iyi bildiklerinizi kaygı ve yorgunluk sebebiyle yapamamanız olarak geri dönecektir.
Hayatta başarılı ve mutlu olmanın tek yolunun bu sınav olmadığına inanın.
Aileler de bu konularda çocuklarına destek olmalıdır. Başta da söylediğimiz gibi, orta seviyede kaygı başarı için gereklidir. Tamamen boşvermiş bir yapı sergilemek de faydalı olmayacaktır ancak sınavın önemi vurgulanırken öğrencilerin gözleri çok korkutulmamalıdır, alternatiflerin olduğunu da bilmeleri gerekmektedir.
Aileler çocuklarından beklenti içine girerken gerçekçi beklentiler içinde olmalıdır. Her çocuğu avukat ya da doktor olacak diye yetiştirmek maalesef oluşan yoğun kaygı sebebiyle ters tepmektedir. Çocuğun limitlerinin üzerinde bir sonuç elde etmesine karşın ters bir tepki görmesi özgüvenini, kendine olan inancını ve değerlerini direkt olarak kıracağı gibi bir sonraki sınavda da üzerinde çok yoğun bir baskı oluşmasına neden olacaktır.
Başka çocuklarla kıyaslamak da bu dönemde kaygıyı son derece arttıran davranışlardır. Her kişinin yetenekleri farklıdır. Komşunun kızının sınavdan 90 alıyor olması sizin çocuğunuzun da 90 alması gerektiği anlamına gelmemektedir. Ya da büyük oğlunuzun mühendis olmuş olması diğer çocuğunuzun da o yönde yatkınlık göstereceğine işaret değildir.
Sınav esnasında öncelikle bilinen sorulardan başlamak motivasyonu arttıracaktır. Başarabildiğinizi, yapabildiğinizi görmek sınavın kalan kısmında sizin için itici bir güç olacaktır.
Aklınıza negatif düşünceler gelirse bu düşünceleri bir an önce uzaklaştırmaya çalışın. Gözlerinizi kısa bir süreliğine kapatın, bir kaç kez derin nefes alın ve aklınıza güzel anılarınızı getirin. Bu sınavdan alacağınız not ne olursa olsun ailenizin yine de sizi seveceğini aklınızdan çıkarmayın.
Hayatın bize ne getireceği bilinmez. Sadece ipuçları vardır önümüzde. Ama sizi mutlu edecek bir yaşantının hangi üniversiteden ya da hangi bölümden geleceğini asla kestiremeyiz.
Bu değişiklikler işe yaramıyorsa ya da uygulanamıyorsa, kaygı çok ileri seviyelere taşındıysa, depresyon, anksiyete gibi ruhsal bozukluklar ortaya çıkıyorsa ve genel işlevselliği etkiliyorsa, davranış bozuklukları gözlemleniyorsa psikiyatrik destek almak bu dönemde faydalı olacaktır.