Yazar: C8H

  • Çocuk eeg’si

    EEG; Elektro -Ensefalo -Grafi kelimelerinin baş harflerinden oluşur. Beyin elektrosu anlamına gelir.
    Beyin elektrosu, beynin yüzeyinde meydana gelen elektrik aktivitesini kaydetmek için kullanılır. Normalde beynimizde de, tıpkı kalbimizde olduğu gibi bir ritmik çalışma düzeni vardır. Bu gözle görülmeyen ritmik elektriksel aktivite bu amaçla özel olarak geliştirilmiş olan EEG adlı alet ile ölçülebilir.
    EEG, epilepsi hastalığının teşhisi ve tedavisinin takibinde, ilaçların etkinliğinin anlaşılmasında altın standart ta kabul edilen bir incelemedir.
    EEG, saçlı deriye yüzeyel elektrod adı verdiğimiz, EEG aletine ince kablolarla bağlanılan çeşitli minik algılayıcı uçların geçici olarak yerleştirilmesi sureti ile beyin aktivitesinin kaydedilmesi şeklinde uygulanır. Normal bir EEG tetkiki, ergen ve erişkinlerde uyanık halde yaklaşık 30 dk. Sürer. EEG çekimi, bu konuda özel yetiştirilmiş EEG teknisyeni veya bazen bizzat doktorun kendisi tarafından uygulanır. Uygulama esnasında hastaya teknisyen tarafından sesli komutlar verilip göz açma kapaması, bir süre derin nefes alması söylenebilir.
    Çocukluk döneminde EEG: Çocukluk dönemi epilepsilerinin teşhis ve tedavi takiplerinde EEG incelemesi en önemli ve hassas konudur.
    Bebekler ve küçük çocuklarda bu tetkik, çocuğun tetkik süresince hareket ediyor olması nedeni ile mecburen doğal veya bazı EEG’yi etkilemeyen ilaçlarla kolaylaştırılmış uyku halinde yapılır. Genellikle 6 yaşından büyük çocuklarda rutin EEG çekimi uyanık yapılıp özel durumlarda ve gerekirse kısa veya uzun süreli uyku EEG’leri çekilir. Uyku sağlamak için genellikle çocuk bir müddet uykusuz bırakıldıktan sonra laboratuvar ortamında uyuması sağlanır. Bu amaçla bazen bitkisel içerikli uykuyu kolaylaştırıcı şurup formunda ilaçlar doktorunun bilgisi ve talimatı doğrultusunda kullanılabilir.
    Kısa süreli uyku EEG’si genellikle 60 dk. sürer, bu süre uykuda meydana gelen fizyolojik değişiklikleri kaydetmek için genellikle yeterlidir. Daha uzun süreli uyku EEG’leri de özel durumlar için gerekebilir. Bazı durumlarda EEG ile birlikte eşzamanlı video çekimi de yapılarak olası nöbet- beyin dalgaları ilişkisi değerlendirilir.
    Özellikle çocuk EEG’sinin, nöroloji / çocuk nörolojisi alanında uzman ve EEG konusunda deneyimli birisi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Psikoterapi Nedir ?

    Psikoterapi Nedir ?

    Psikoterapi sürecini bilimsel ve sözlük anlamlarıyla açıklamadan önce bir öykü olarak

    bakarsak; hayat bir açık denize benzer gemi ise kişinin hayatıdır. Kişi hayat gemisini

    yürütmekle sorumlu kaptandır. Ne zaman ki fırtına koptu, yolu şaşırdı, girdaplar, başka

    gemiler çıktı işte o zaman minimum risklerle güvenli denizlere ulaşabilmek için kılavuz

    kaptan olarak psikoterapist devreye girer. İşte bu kılavuz kaptanla yapılan yolculuk

    psikoterapidir. Kişi daha sonra hayat denizinde aynı veya benzer sorunlarla karşılaştığında

    artık ne yapacağını gemisini nasıl kurtaracağını bilecektir.

    Batı dillerindeki kelime anlamıyla psikoterapi İngilizcesi “psycho” olan, can ve ruh

    anlamına gelen ve bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi anlamına gelen “threapy”

    kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Bu tanımlardan yola çıkarak sözlük anlamında

    psikoterapi ruhsal yolla tedavi etmek şeklinde tanımlanabilir. Bu tanım psikoterapiyi tam

    olarak açıklamaz. Kapsamı biraz daraltırsak psikoterapi danışanın medikal ve cerrahi yöntem

    kullanmadan değişik yöntemlerle kişinin kendini iyi hisssetme, moralizasyon ve topluma

    kazanma durumudur. Bu iyi hissetme, moralizasyon açısından bakıldığına her iyi hissetme

    örneğin ;öğretmenin öğrenciye, ebeveynin çocuğuna, din adamının cemaatine, şamanın

    halkına, doktorun hastasına yaptığı bilgilendirme, ikna gibi farklı uygulama ve yaklaşımlar

    psikoterapi kapsamına girer. Böylece bu tanımda psikoterapiyi açıklamakta yetersiz kalır.

    Psikoterapi bu geleneksel yöntemlerden daha farklı ve bilimseldir.

    Psikoterapide ilk akla gelen psikiyatrik rahatsızlıklar ve ruhsal sıkıntılar olsa da, eş,

    arkadaş, ve insan ilişkileri gibi ilişki zorlukları; kimlik karmaşaları ve arayışları, ahlaki

    ikilemler, cinsel sorunlar gibi kişinin iç dünyasında olup biten zorluklar gibi pek çok problem

    psikoterapi ihtiyacı oluşturur. Özetleyecek olursak psikoterapi zihinsel, duygusal ve toplumsal

    sorunlarla bş etmekte yetersiz kalan kişi, çift ya da gruplara belli bir amaç ve plan dahilinde

    belli teknik ve yöntemlerin duygusal bağ kurularak uzman kişilerce uygulanan bir tedavi etme

    bilim ve sanatıdır. Bu yolculukta danışanın kendi yöntemiyle anlatıyı veya öyküyü kendi

    sosyal ve kültürel bağlamından soyutlayarak kişinin bu öyküde altta yatan patolojik yapılarını

    keşfetmesine yoğunlaşır. Bu keşifte kişi haberdar olmadığı birçok yönünü görecek ve

    kendisiyle yüzleşecektir.

    Psikoterapi iki kişi arasında geçen sıradan bir sohbet olmadığına, insan gelişimini

    açıklayan felsefi ve bilimsel bir sistem olduğuna göre bu sistemin belirli yöntemleri, teknikleri

    ve çeşitleri vardır. Bugün dünyada birçoğu kullanılmayan sekiz yüzün üstünde psikoterapotik

    teknik olduğu iddia edilmektedir. Bu kadar çok teknik ve yaklaşımın olması belki de

    insanların bu kadar çok çeşitli olmasından kaynaklıdır. Bunların başlıcaları başlıklar halinde

    şunlardır:

     Psikianalitik yaklaşım

     Bilişsel davranışçı yaklaşım

     Dinamik yaklaşım

     Varoluşçu yaklaşım

     Hümanistik yaklaşım

     Sistemik yaklaşım vb.

    Kullanılan bazı yöntemler ise; grup terapileri, EMDR, hipnoterapi, çizim teknikleri,

    oyun terapisi, sanat terapi vb.

    Nasıl ki her insanın parmak izi farklıysa kişilik yapısı, gelişimi ve kültürü gibi bir çok

    özelliği de farklı olduğundan her teknik her insanda aynı etki ve sonucu yaratmaz. Orlinsky ve

    Howard (1986) 35 yıla yayılan bir araştırmanın sonuçlarını incelemişler ve terapinin ana

    unsurunun kullanılan kurama değil danışanla empatik ve önyargısız olarak kurulan bir bağ

    olduğuna işaret etmişlerdir. Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında bir güven

    ilişkisi kurulmalı, danışan anlaşılmalı, danışanın ne söylediği kadar nasıl söylediğine, neleri

    önemsediğiyle de ilgilenilmeli. Yani satır araları iyi okunmalıdır. Yardım amacıyla gelen

    danışanın yalnızca sorunlarıyla değil, çocukluğuyla, korkularıyla, endişeleriyle de

    ilgilenilmeli, odaya getirdiği kişiliği, kültürü ve yaşanmışlıklarıyla bir bütün olarak kabul

    edilmelidir. Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta da danışanını üzerinde güç arzusu

    doyurulacak bir nesne olarak görmemesidir. Danışanın terapiste güvenmesi, gerçekten

    işitildiğini, aynı duyguların paylaşıldığını, anlaşıldığını hissetmesi, terapistinin yardım etme

    becerisine, bilgisine ve hünerine sahip olduğuna, iyileşeceğine inanması başarılı bir terapi

    sürecinin anahtarlarıdır.

    Sonuç olarak neden psikoterapi almalıyız ?

     Kendimize bakabilmeyi öğrenmek, kendi sistemimizden kaynaklarla yüzleşip bu

    durumu çözebilmek için.

     Her zaman içimizde daha uzak hedeflere gidebilme kabiliyeti olduğunu görmek için

     Hayatta ki en büyük kaybın ölüm değil, yaşarken içimizde ölen şeyler olduğunu

    öğrenmek ve onları yaşatmak için.

     Hayat oyununda yaşadıklarımızın ya kazanç ya da öğrenme olduğunu fark etmek için.

     Asıl gerçeklerin içimizde olduğunu, dışarının sadece bir rüya olduğunu fark ederek

    uyanmak için.

     Bir takvim yaşı olmasa “kaç yaşındasınız?” sorusunu yanıtlayabilmek için.

     Kendimizi kötü hissettiren şeylerin aslında bizim onlara yüklediğimiz anlamlar

    olduğunu öğrenmek için.

     İnsanın hayal edip, inandığı seyleri başarabileceğini, merdiveni tırmanmak için başka

    güce değil iç gücünüze ihtiyacınız olduğunu görmek için.

     Kötü olasılıkları hesaplarken güzellikleri kaçırmamak için.

     Birlikteliklerde önemli olanın aynı düşünmek değil, birlikte düşünebilmek olduğunu

    fark edebilmek için.

     Mutlu evliliğin doğru kişiyle olmakla değil, doğru kişi olmakla olacağını kavramak,

    değişime önce kendimizden başlamak için.

     Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkaracağını, keskin sirkenin küpüne zarar vereceğini tam

    manasıyla kavramak için.

     Ya çaresiz yada çarenin siz olduğunu öğrenmek için.

  • Çocuk epilepsileri

    Epilepsi (sara), çocukluk çağının en sık görülen sinirsel bozukluğudur. Genelde tüm toplumlarda %1-2 görülürken çocuklarda bu görülme oranı yaklaşık 2-3 katıdır.
    Epilepsi ne demektir. Epilepsi, beynimizde bazı nöronların anormal derecede faaliyet göstermesi sonucu ortaya çıkan aşırı elektrik akımının yarattığı belirtilerin meydana getirdiği tabloya denir, tıp dilinde ise nöbet (konvulsiyon) olarak adlandırılır. Epilepsisi olan hastalar, nöbet dönemleri dışında normaldirler, ama nöbet esnasında nöbetin tipine göre değişik belirtiler gösterirler. Bu belirtiler şuur kaybı veya şuurda bulanma, bununla birlikte vücutta, kollarda tek veya iki taraflı kasılma, titreme, ayakta ise yere düşme, dilini ısırma, altına kaçırma şeklinde olabilir. Bazı nöbetler ise duygusal durum ve psikolojik değişikliklerle seyreder, bunlarda ani davranış değişiklikleri, rüyada gibi olma hali gibi durumlar görülebilir.
    Nöbet esnasında beyin aktivitesini kaydeden bir EEG (beyin elektrosu ) çekilebilir ise bu duruma yol açan anormal beyin elektrik aktivitesi, yani sinir hücrelerinin aşırı elektrik deşarjları görülebilir. Nöbet geçtikten sonra hastalar genellikle normaldir. Gündelik yaşamlarına devam edebilirler. Bu dönemlerde çekilecek EEG her zaman anormal bulgu vermeyebilir.
    Nöbetlerin sıklığı epilepsinin tipine, görüldüğü yaşa, neden olan anormalliklere ve EEG bozukluğunun şiddetine göre değişkendir. Bazı hastalar yıllarca tek veya nadir, yılda 1-2 nöbet geçirirken, bazı hastalarda bu sayı daha fazladır. Bazen epilepsi tedaviye dirençli olur, hastalar, birçok ilaç almalarına rağmen devamlı, bazen günde onlarca nöbet geçirebilirler.
    Ardı ardına gelen nöbetler “Status” dediğimiz sıklıkla hayati tehlike de içeren bir duruma yol açabilirler ve nörolojik acil durum kabul edilirler.
    Epilepsinin tedavisi vardır, bu tedavinin % 99’unu ilaç tedavileri oluşturur. İlaç tedavisine başlamadan önce hastanın konunun uzmanınca (çocuksa çocuk nöroloğu, erişkinse bir nörologca) değerlendirilerek, gerekirse beyin görüntüleme (Beyin MR), beyin elektrosu (EEG) gibi tetkikleri yapılarak ayırıcı tanısının yapılması ve ona göre tedavi başlanması gerekir.
    Epilepsi tedavisi uzun süreli bir süreçtir. Genellikle en az 2-3 yıl sürsede, ömür boyu ilaç kullanması gereken hastalarda vardır. Hastaların önemli bir kısmı 5-10 senelik ilaç kullanımı ile nöbetleri tamamen durup iyileşmiş kabul edilir. Epilepsi ilaç tedavisinde ilacı kesmek için en az 2-3 yıllık nöbetsiz bir dönem, EEG’lerinde düzelme beklenir . Bunlar olmadan, özellikle aniden ve bazen de kendi başına ilaç kesilmelerinde nöbet tekrarlayabilir, hatta hasta status tablosuna da girebilir.
    Çocukluk çağı nöbetlerinin önemi, çocukların büyüme – gelişme döneminde olması ve eğitim çağında olmalarıdır. Yeterince veya düzgün tedavi edilmeyen epileptik çocuklarda öğrenme güçlükleri, okul başarısızlığı görülebilir.
    Çocukluk çağı epilepsilerinin tedavisi daha özelliklidir. Özellikle seçilecek ilaçlar, bu ilaçların nöbet tipine, çocuğun yaşı ve kilosuna uygun olması çok önemlidir. İlaçların yan etkileri, bu dönemde yapılacak aşılar, sık görülen ateşli hastalıklar ve bunlarla birlikte kullanılacak diğer ilaçlarla etkileşimleri, alerji durumları hep göz önüne alınması gereken diğer konulardır. Bunun yanısıra çocuklarda ilaç seçiminde, kullanımı kolay, mümkünse şurup veya solusyon şeklinde ilaçların seçilmesi tedavinin başarı şansını arttıracaktır.
    Çocukluk döneminde EEG: Çocukluk dönemi epilepsilerinin teşhis ve tedavi takiplerinde EEG incelemesi altın standart kabul edilir. Bebekler ve küçük çocuklarda bu tetkik, çocuğun tetkik süresince hareket ediyor olması nedeni ile mecburen doğal veya bazı EEG’yi etkilemeyen ilaçlarla kolaylaştırılmış uyku halinde yapılır. Genellikle 6 yaşından büyük çocuklarda rutin EEG çekimi uyanık yapılıp özel durumlarda ve gerekirse kısa veya uzun süreli uyku EEG’leri çekilir. Özellikle çocuk EEG’sinin, nöroloji / çocuk nörolojisi alanında uzman ve EEG konusunda deneyimli birisi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • ACI HATIRA TRAVMA

    ACI HATIRA TRAVMA

    İçinde bulunduğumuz son yüzyılda ve özellikle son yıllarda insanların hayatını

    kolaylaştıracak birçok önemli gelişmenin yanında savaşlar doğal afetler gibi olumsuz etkileri

    olan olaylarda yaşanmıştır. Bu olumsuz olaylar insanlar üzerinde psikolojik travmaya yol

    açmıştır. APA ’nın tanımına göre psikolojik travma, travmatik yaşantılar, ölün tehdidi ya da

    gerçek bir ölüm durumu oluşturan, insanların vücut bütünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturan,

    kişinin kendi yaşantısı veya tanık olduğu olaylardır (1994). Pearlman & saakvitne ‘nin

    tanımına baktığımızda travma insanların fiziksel bütünlüğünü, yaşamsal faaliyetlerini tehdit

    eden ve duygusal anlamda bu durumla baş etmekte zorlandığı yaşanmış olaylar ve durulardır

    (1995).

    Psikolojik travma oluşumlarına göre ikiye ayrılır. Bunlardan ilki doğal yollarla oluşan

    insan etkisinin olmadığı deprem, sel vb. doğal afetlerdir. İkincisi ise insanların oluşturduğu

    travmalardır. Bu ikinci kısımda kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlardan ilki kaza yoluyla

    oluşan trafik, nükleer, uçak tren gibi kazalardır. İkincisi ise bilerek ve belli bir amaç

    doğrultusunda yapılan tecavüz, soykırım, savaşlar, işkence ve terör olayları gibi olaylardır.

    Travma Kişisel Bir Olgudur

    Aynı olayı yaşayan farklı bireyler bu olaydan farklı duygular ve etkiler yaşayabilir. Bu

    olayı yaşayan bazı bireyler için bu durum travma iken bazıları için olmayabilir. Olayın

    travmatik olup olmaması kişinin algılayışına, duygu ve düşüncelerini ne kadar olumsuz

    etkilediğine kişinin o olaya yüklediği anlama bağlıdır.

    Olayın kişi tarafından algılanışı farklı olsa da eğer bir travma yaratıyorsa bu kişinin dili,

    dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun gösterdiği davranış, mimik, hisler, döngü ve tepki aynı

    olur. Bu aynı tepkiler psikolojinin uluslararası bir dili olduğunun göstergesidir.

    Travmaya Yönelik Tepkiler

    Duygusal tepkiler: Kişi travmatik bir olaya maruz kalmışsa yoğun stres altında

    olduğundan ortaya çıkan korku, üzüntü, karamsarlık, şok hali, suçluluk, çaresizlik, endişe,

    değersizlik, yabancılık, yalnızlık gibi duygusal durumların ilk iki hafta içinde görülmesi

    normaldir. Bu durum iki haftadan fazla devam ederse psikolojik bir soruna işaret edebilir.

    Fiziksel tepkiler: Kişi yoğun stres altında bulunduğunda vücudunun sempatik ve

    parasempatik sistemine bağlı olarak baş ağrısı, mide bulantısı, kalpta ve boğazda sıkışmalar,

    iştahın artması veya azalması buna bağlı kilo kaybı/artışı, uyku problemleri, titreme vb.

    durumlar ortaya çıkar.

    Zihinsel tepkiler: Kişi yoğun stres altında zihnini büyük kısmının olaya

    odaklanmasından dolayı zihnini etkin kullanamamasına bağlı olarak zaman/ mekan algısında

    düşüklük, hafıza problemleri, kafa karışıklığı, şaşkınlık, dalgınlık vb. tepkiler gözlemlenir.

    Davranışşal tepkiler: Olaya bağlı yoğun stres durumlarında kişi evde, okulda, işteki

    arkadaşlık, eş, ebeveyn gibi rol ilişkilerinde güvensizlik, tedirginlik, içe kapanma, kendini

    yalnız ve reddedilmiş hissetme, ön yargılı davranışlarda artış ve bunu sürekli kontrol etme

    ihtiyacı olarak özetlenebilir.

    Travma Sonrası Bireyin Yaşadığı Duygular

    Travmatik olay sonrasında kişide üç ana duygu yaşanmaktadır. Bunlar :

    1) Bir kısmı sorumlulara ancak büyük bir kısmı hedefe yönlendirilmiş yoğun öfke

    duygusu,

    2) Eğer olayda bir kayıp yaşanmışsa buna ilişkin yoğun üzüntü durumu,

    3) Olayın tekrar yaşanabileceğine ilişkin yoğun korku hissi.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

    Travmanın tanımına tekrar bakacak olursak kişi ölüm ya da ölüm tehdidi, vücut

    bütünlüğüne yönelik bir tehdit olaylarını kendisi yaşamış ya da böyle bir olaya şahit olmuştur.

    Kişi bu duruma karşı aşırı korku, çaresizlik veya dehşete düşme duygularıyla tepki vermiştir.

    Yapılan araştırmalara göre travmatik olaydan sonra TSSB ‘ye yakalanma oranı bazı

    farklılıklar gösteriyor: kadınlar erkelerden 2-3 kat daha fazla, geçmişte psikolojik sorunlar

    yaşayanlar yaşamayanlara göre, yakınlarında psikolojik sorun yaşamış ya da yaşayanlar

    olmayanlara göre daha fazla risk altındadır.

    TSSSB Belirtileri

    Travmatik olaylara maruz kalan her üç kişiden ikisi bu olayı hafif düzeyde bir stresle

    atlatabilmesine rağmen bu üç kişiden biri TSSB habercisi olabilecek daha yoğun stres

    tepkileri yaşamaktadır. TSSB belirtilerini maddeler halinde verecek olursak:

    1) Olayla ilgili hatıralar sık sık göz önüne gelir,

    2) Olayla ilgili sık tekrar eden kabuslar görülür,

    3) Bazen olayı yeniden yaşıyormuş hissine kapılır ve o şekilde davranışlar gösterir.

    4) Olayı hatırlatan en ufak ayrıntıda bile aşırı tepkiler verilir,

    5) Olay anının önemli bir bölümü unutulur,

    6) Olaydan önceki hayatında yaptığı, ilgi duyduğu ve zevk aldığı herşeye karşı önemli

    bir şekilde ilgi azalır,

    7) Etrafındaki insanlardan uzaklaşma ve yabancılaşma hissedilir.

    Bu belirtilerin 1 aya kadar yaşanması normal sayılırken bu süreden fazla devam etmesi bunun

    yanında kişinin sosyal ve mesleki hayatında bozulmalar ve uyku problemleri birkaç geceden

    fazla devam ederse psikolojik desteğe ihtiyaç vardır.

    TSSB Riski Oluşturan Faktörler

    Yapılan araştırmalara göre kişinin travmatik olaydan önce yaşamış olduğu benzer

    olayların olması ya da farklı stres oluşturan durumların içinde bulunması TSSB riskini

    arttırıyor. Bunun nedeni geçmişte olan olayların tekrar alevlenmesidir. Bunun haricinde

    belirlenen risk faktörleri ise şunlardır:

    Olayı doğrudan kendisinin yaşamış olması,

    Oluşumuna göre ikinci grupta yer alan insan eliyle yapılan travmatik olaya maruz kalınması,

    Kadın, bekar, dul, çocuk ve yaşlı gibi daha mücadele imkanı az olan gruplar,

    Tıbbi, psikolojik ve sosyal yardım ve destek kuluşlarına ulaşamamak ,

    Düşük sosyo-ekonomik düzey,

    Kişinin kendisinin ya da ailesinin geçmişinde psikolojik ya da psikiyatrik sorunlar bulunması

    vb. TSSB’ye yakalanma riskini arttırmaktadır.

    Yapılan ilginç bir araştırma ise travmatik bir olay yaşayan kişinin beklenenin aksine aynı

    travmatik olay oluşturacak olayları ve durumları oluşturacak ya da oluşması ihtimal yer,

    zaman, kişi gibi ögelerin olduğu bir döngü içine girer. Bu bilinçli olarak yapılan bir durum

    olmamasına karşın kişinin bilinç altında buna iten nedenin hikayenin sonunu değiştirme

    isteğin duymasıdır. Geçmişte kontrol edemediği durumu kontrol altına alma gayretiyle aynı

    travmatik olayın içine girerek sürekli bir döngü oluşturur.

    Bireylerin TSSB İle Mücadele Etmek İçin Başvurdukları Sağlıksız Yollar

    1) Alkol ve madde gibi bağımlılıklar

    2) Tehlike oluşturacak cinsel ilişki

    3) Şiddet

    4) Kendine ve çevresine zarar verici davranışlar

    5) Aşırı ya da hiç yemek yememe davranışları

    TSSB İçin Öneriler

    Birey olaydan sonra yaşanan ve uzun süren, rahatsızlık veren duygu ve düşüncelerden

    kurtulmak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu süreç öyle hemen olacak bir süreç

    değildir. Uzun zor ve acılı bir dönemdir. Bu dönemin aşamaları şöyledir:

    1) Kabul: Kişi yaşananları inkar eder ya da düşünceleri bloke ederse iyileşme olmaz.

    Bunun için bireyin öncelikle TSSB ‘yi ve olayı kabul etmesidir.

    2) Terapi: Öncelikten sonra önem sırasına gelirsek atılması gereken en önemli adım bir

    psikolojik danışmaya/ terapiye gitmektir. Bu süreçte danışman/terapist bireyle tam

    anlamıyla empatik bir bağ kurabilirse kişin tüm hayatı olumlu yönde değişebilir.

    3) Hassasiyet azaltma: Terapiye başladıktan sonra çok duygusal ve acılı bir süreç

    fakat yaşanması gereken yüzleşmeye başlanır.

    4) Yeniden işleme: terapistin yardımıyla yeniden canlandırma aşamasıyla beyin

    yeniden işlenerek olumsuz düşünce şekli değiştirilmeye çalışılır.

    5) Yeniden yapılandırma: Kişi bu dönemde yalnızlaşma içine girmiştir ve bu

    şekilde yaşamak doğru olmadığından hayatına ona iyi gelecek aktiviteler eklenir.

    6) Stresi azaltma: Stresi azaltmak için meditasyon, yoga, nefes egzersizleri gibi

    teknikler kullanılır.

    7) Kokularla yüzleşme: Yeniden yapılandırma süreciyle birlikte tekrarlayan

    korkular gözlemlenebilir.

    8) Zamana bırakma: En başta da belirtildiği gibi bu bir süreçtir. Bir gecede iyileşme

    beklenmemelidir.

  • Ateşli havale – (febril konvulsiyon)

    Ateşli havaleler (nöbetler), çocukluk çağının en sık görülen nörolojik sorunlarından ve acillerindendir. 6 aylıktan 6 yaşına kadar olan dönemde , beraberinde bir ateşin söz konusu olduğu çocukluk çağı havalelerine denir.
    Yani bir havaleye ateşli havale denmesi için:
    1. Ateşli bir hastalık veya ani ateşlenme durumu olması
    2. Çocuğun 6 aylıktan büyük ve 6 yaşından küçük olması şartları aranır.
    Ateşe sebep olan durum genellikle bir kulak, üst solunum yolu veya idrar yolları iltihabıdır. Ateşin sebebi menenjit veya ansefalit gibi (beyin zarı veya beyin iltihabı) durumlar ise o zaman bu ateşli havale sayılmaz.
    Havale, ateşin herhangi bir evresinde görülebilir. Bazı hastalarda subfebril ateş dediğimiz 37,5 santigrad derece civarı görülebilirken bazı hastalarda bu eşik 38-39’u gerektirir. Havale (nöbet) değişken özelliklidir. Bazen şuur kaybı, kasılma, nefes almanın geçici durması, her iki kol ve bacaklarda çırpınma gibi özellikler içerebilir. Bazı hastalarda ise sadece şuurda bozulma ve hafif titreme, gözlerde kayma şeklinde olabilir.
    Ateşli havaleler tiplerine göre basit veya komplikasyonlu olarak ayrılırlar.
    Genelikle tedavide, ateşi düşürmeye yönelik yaklaşımlar (fizik soğutma, ateş düşürücü şuruplar) yanı sıra ateşe neden olan iltihabi duruma yönelik tedaviler ( antibiyotik veya antiviral tedavi) birlikte yapılır. Nöbetlerin önemli bir kısmı birkaç dakika içinde kendisini sonlandırır. Ateşli havale genellikle evde geçirildiğinden böyle bir durumda birkaç dakikayı geçen ve solunum durması –düzensizliği olan tablolarda 112 servisine haber vermek veya hızlıca bir acil servise gitmek gerekebilir. Her durumda havale durduktan sonra dahi bir sağlık kuruluşuna başvurmak gereklidir. Muayene ve hikaye özelliklerine göre gerekli tetkikler (gerekirse MR; beyin görüntüleme ve EEG; beyin elektrosu ) yapılabilir.
    Tekrarlayan veya tekrarlama ihtimali yüksek olan ateşli havalelerde, konunun uzmanı tarafından önleyici ilaç tedavileri önerilebilir. Burada makattan sıkılan nöbet durdurucu ilaçlardan birkaç yıllık düzenli nöbet engelleyici, (antiepileptik ) ilaç kullanımına kadar değişik seçenekler sözkonusudur. Çocuğun ailesinde de ateşli havale öyküsü var ise bu, tekrarlama şansının daha yüksek olabileceğini düşündürür. Ateşli havaleler genellikle 5 yaşında dururlar. Nadir olgularda daha ileriki yıllarda da tedavi gerektiren epileptik fenomenler görülebilir.

  • Asansör Korkusu

    Asansör Korkusu

    Asansörler hepimizin hayatını kolaylaştıran makinelerden biridir. Ancak bu makineler bazılarımız için hiç de masum değildirler. Dört tarafı kapalı bu metal kutular kimilerimiz için korku dolu anlar yaşatırlar. Bu durum asansörle ortaya çıksa da kapalı mekân korkusu olarak adlandırmamız da doğru olabilir.

    Asansörden Neden Korkulur?

    Asansörde insanlar genellikle asansör halatının birden kopacağına, asansörün birden duracağına, içeride nefes alamayacağına boğularak öleceğine veya haftalarca asansörde mahsur kalacağına inanır. Bu korku giderek artabilir şiddetli yaşanabilir ve kişiler artık asansör yerine merdiven tercih eder asansöre yaklaşamayacak hale gelir. Bu kişiler asansöre bindiklerinde asansörde kalacaklarına, sıcak basacağına, uyuşma veya bulantılar olacağına kesin gözüyle bakarlar. Asansör korkusu olan insanlar Biran önce asansörden inmeyi ve bir daha binmemeyi düşünüp buna odaklanırlar. Bu korkuya küçükken veya ileriki yaşlarda karşılaşılan bir asansör tehlikesi sıkıntısı atlatmak neden olabilmektedir. Ya da küçükken dinlenilmiş “saatlerce asansörde kalma maceraları da” bu kişileri etkilemiş olabilmektedir.

    Asansör Korkusu Nasıl Çözülür?

    Bu tarz korkular hipnoterapi yöntemi ile kişilerin çocukluğu veya ileriki yaşlarında asansörle ilgili kaygılarına sebep olan durumlar ortaya çıkarılıp çözülmeye çalışılıyor. Ancak fobik durumların ortaya çıkması da mümkün.

    Klostrofobi Nedir?

    Klostrofobiyi kapalı alan korkusu olarak adlandırabiliriz. Klostrofobi günümüzde çok yaygın bir fobidir ve günümüzde yaklaşık altı insandan dördü bu fobiden şikâyetçidir. Çocukluk döneminde veya sonradan kazanılabilir. Bu tarz kişilerin kapalı yerlerde kalmaması gerekir. Kişiler panik ataklar geçirerek kendilerini boğuluyormuş gibi hissedip nefes alamamaktan şikayet edebilirler.

    Klostrofobi Belirtileri Nelerdir?

    Kişilerin bulunduğu ortamda kendilerini çaresiz hissedip duvarların üzerlerine geliyor gibi hissetmeleri, kapana kısılmış gibi hissetmeleri, vücutta terleme, çarpıntı, nefes darlığı halleri,sinema tiyatro asansör gibi alanlarda bulunamama bu durumun belirtileri olarak sıralanabilir.

    Klostrofobi Nasıl Yenilir?

    Kapalı alanda kalma korkusu aynı asansör korkusunda olduğu gibi, psikoterapi veya hipnoterapi ile doktor kontrolünde olmalıdır.Öncelikle hastalığına veya korkuya neden olan faktörler ivedilikle araştırılmalıdır.Korkularla yüzleşme,endişeleri yenme ve psikolojik mücadele çalışmaları yapılmalıdır.Doktor önerisi ve reçetesi dışında ilaçlar alınmamalı ve kullanılmamalıdır.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • Çocuk başağrıları

    ÇOCUK BAŞAĞRILARI
    Çocukluk çağında başağrısı, nadir olmayan bir şikayettir. Çocuğun yaşına göre değişik belirtiler verir. Görüldüğü yaşa göre başlıca:

    Erken çocukluk dönemi başağrıları (1-2 yaş)

    Oyun çocuğu dönemi başağrıları (2-5 yaş)

    Okul çağı çocuğu başağrıları (6-12 yaş)

    Ergenlik dönemi başağrıları (13-18 yaş) olarak ayrı kategorilerde değerlendirilebilir.

    Erken çocukluk dönemi başağrıları: Burada kastedilen 2- 3 yaş grubu olup, genellikle başağrısı net ifade edilemez. Bu başağrılarının bir kısmı çocukta kendisini huzursuzluk, ağlama, mide bulantısı, karın ağrısı olarak gösterebilir. Nadiren eğer çocuk kendisini ifade etmeye başlamışsa bu yaşlarda başının ağrıdığını işaret edebilir veya eliyle başını gösterir. Ağrı genellikle belirgin bir lokalizasyon göstermez. Bu tip başağrıları sıklıkla bir ateşli hastalıkla birlikte olabilir. Kulak, boğaz , üst solunum yolları ile birlikte olan ateşle birlikte başağrısı görülebilir. Bazı başağrıları ise tekrarlayıcı özelliktedir. Haftanın değişik günlerinde ortaya çıkar.
    Beraberinde ateş olmayan basit tip ağrılar genellikle çocukla ilgilenip, rahat bir ortamda uyutulursa geçer. Nadiren yaş grubuna uygun ateş düşürücü ilaçların kullanılması gerekir. (Ateş düşürücü ilaçların çoğunda aynı zamanda ağrı kesici özellik de bulunmaktadır.) Bazı durumlarda çok erken yaşlarda başlayan migren tipi tekrarlayıcı başağrıları da görülebilir. Burada ağrının meydana geliş, tekrarlayış gibi özellikleri ile tanıya gidilir.
    Başağrısı, ani başlayıp beraberinde bulantı, kusma, göz bebeğinde değişiklikler veya çocuğun şuurunda bozulma meydana getiriyorsa bunlar bir sağlık kuruluşuna başvurmak için yeterince uyarıcı özelliklerdir. Başağrılarında tanı için gerekirse kafa içi görüntüleme (MR), nadir durumlarda da beyin elektrosu (EEG)gibi daha ileri spesifik tetkiklere başvurulabilir.
    Daha büyük, oyun çağına gelmiş 3-6 yaş çocuklar genellikle başağrısını iyi tarif edebilirler. Burada da ağrının özellikleri dikkate alınır. Bu yaş grubunda da benzer ateşli durumlar ağrıya neden olabileceği gibi migren tipi başağrıları ile ebeveynlerden öğrenilmiş başaağrısı tipleri görülebilir.
    Okul çağı çocuklarında başağrıları genellikle günlük faaliyetler ile değişkenlik gösteren özelliktedir. Örneğin sabah servisle okuluna gidememiş, erken saatte kalktığı için yeterli kahvaltı edemeyen, akşamları geç yatıp sabah erken kalkan ve tüm gün okulda dikkatini vemeye çalışan bir çocukta bu günlük faaliyetin herhangi bir safhasında başağrısı görülebilir. Bu başağrıları tekrarlayıcı olabilir. Bunların çoğu dinlenme ve uyku ile geçer. Migren tipi başağrıları bu yaşlarda da görülebilir. Gene başağrılarının özellikleri, beraberinde bulantı kusma şuur değişiklikleri olup olmaması, basit dediğimiz ateş düşürücü ağrı kesici ilaçlara verdiği yanıt da başağrısının ciddiyeti konusunda fikir verir. Bu tip başağrılarında da gerekirse kafa içi görüntüleme dahil ileri tetkikler yapmak gerekebilir.Bu yaş gurubu başağrılarını tedavi ederken öncelikle ağrının tipi ve ortaya çıkarıcı faktörler ele alınır, gerekirse yaşam tarzı değişiklikler önerilir. Ağrı esnasında basit ateş düşürücü ağrı kesici ilaçlar denenebilir. Bazı olgularda tekrarlayan migren tipi başağrıları için önleyici ilaç kullanımı seçenekleri de konunun uzmanının değerlendirmesi sonrası uygulanabilir.
    Özetle, çocuk da başağrısı hiç de nadir görülen bir durum olmayıp, küçük yaştaki çocuklardan ileri ergenlik dönemine kadar çocukluğun her evresinde görülebilir. Bu başağrılarının çok azının nedeni kafa içinde yer kaplayıcı lezyon gibi ciddi bir durumdur. Buna rağmen başağrısı tarif eden bir çocukta takibini yapan aile doktoru veya çocuk doktorunun gerekli görmesi halinde bir çocuk nörolojisi uzmanınca değerlendirilmesi ve sebebe yönelik ileri tetkik gerekebilir. Tedavileri ağrıya neden olan, başlatan sebeplerin ortadan kaldırılması, önleyici önlemler, yaşam tarzı değişiklikleri ve telkin, yaşına uygun ağrı kesici veya diğer bu durumlarda endike ilaçlar gibi değişik seçenekler içerir.
    O ana kadar normal olan bir çocukta ( özellikle kendi ifade edebiliyorsa), ani başlangıçlı ve beraberinde kusmanın, şuur bulanıklığının da eşlik ettiği ve basit ağrı kesicilerle geçmeyen başağrıları daha ciddi kabul edilmelidir.

  • Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Bu yatkınlıkta kalıtımsal faktörlerin yanı sıra çocukluk döneminin ciddi etkilerini görmek

    mümkündür. Çocuğun özellikle annesi veya bakım vereni ile kurduğu bağ çok bu noktada

    önemlidir ve psikoterapide araştırıp incelenmesi ve ele alınması gerekir. Çok genel anlamda

    söyleyecek olursak, kişi çocuklukta annesiyle yakın, tatminkar ve güvenli bir bağ

    kuramadıysa bu çocukta ayrılık, anneyi kaybetme ve sevilmeme kaygısına neden olur. Bu

    kaygı çocuk için oldukça şiddetli bir kaygıdır ve iyi bir destekle ele alınması gerekir. Bunun

    yanı sıra, katı bir şekilde toplum baskısı veya ailevi standartlarla büyütülmüş çocuklarda da

    doğru mu yaptım yanlış mı yaptım, içimden gelenler iyi mi kötü mü… gibi yoğun ve içinden

    çıkılmaz “şüphe” gelişmeye başlar. Bunun sonucu olarak da çocuk kendi isteklerini,

    tercihlerini…vs kısaca benliğini bastırmaya, susturmaya çalışarak bir şekilde kontrol etmek

    ister. Bu kendiyle mücadele, bu iç çatışma da sonuç olarak yoğun suçluluk ve vicdan azabı ile

    gözlemlediğimiz kaygıyı ortaya çıkarır. Tüm bu kaygının yönetilemediği durumlarda kaygılar

    bastırırlır, red edilir, veya kişiyi sürekli bir şekilde endişe ve paniğe yatkın hale getirir. Sonuç

    olarak kişi kaygısından bir anlamda korkmaya başlar ve ansiyete bozukluklarına yatkınlık

    böylece gelişmiş olur.

    Anksiyete Bozukluklarında nasıl bir yol izlenmeli?

    Aslında kaygı bozukluklarında kaygı sadece bir semptom yani sonuç olarak görülebilir. Kişi

    yaşadığı bu iç çatışmaları ilk başta inkar eder veya onları da bastırmaya veya görmemeye

    çalışır; fakat sonunda durumla baş edemeyen psikolojik yapı artık çığlıklar atarak yardım

    ister. İşte bu çığlıklar problematik diyebileceğimiz anksiyete dir. Dolayısıyla yapılması

    gereken bu anksiyeteyi yani bu çığlığı doğuran sebepleri, çatışmaları, endişeleri ve önceki

    yaşantıları anlamak ve kişinin bu durumla yüzleşme ve baş etme becerilerini geliştirecek bir

    yolda ilerlemektedir. Yani aslında bu durumu şöyle değerlendirmeliyiz, eğer bir kaygı sorunu

    yaşıyorsak anlamalıyız ki iç dünyamız bir şeylerle daha fazla mücadele edemiyor ve sorunun

    tespit edilip çözülmesi için bizden yardım istiyor. Bu noktada yapılması gereken uzman bir

    psikoterapistten kaliteli bir psikoterapi hizmeti almaktır.

  • Çocuklarda enfeksiyon hastalıkları ve kanser

    Çocuklarda enfeksiyon hastalıkları ve kanser

    Enfeksiyon ajanları ve kanser ilişkisi uzun zamandan beri bilinmektedir. Çocuk ve erişkinlerde görülen kanser vakalarının %18 inde enfeksiyon ajanlarının kansere neden olduğuna dikkat çekilmektedir. Çocukluk yaş grubundaki geçirilen bazı enfeksiyonların erişkin yaşlardaki kanserle ilişkisi bu konunun önemi arttırmaktadır. Özellikle gelişmekte olan toplumlarda çocuklukta geçirilen bazı enfeksiyon hastalıkların kansere yol açtığı ve bu hastalıklarından korunmanın, kanserden korunma anlamına gelebileceği fikri önemsenmektedir.
    Erişkin yaş grubundaki kanserlerde bakteriler mantar, parazit hastalıkları ve viruslar sorumlu tutulmaktadır. Ayrı varsayım çocukluk yaş grubundaki kanserler içinde söz konusudur. Çocukluk yaş grubunda geçirilen bakteriyel bir enfeksiyon olan Helikobakter Pylori enfeksiyonu ile erişkin yaş grubunda görülen mide kanserleri arasında ilişki olabileceği düşünülmektedir.Helikobakter enfeksiyonu geçiren bireylerde enfeksiyondan ortalama 15 yıl sonra mide kanseri geçirme riskinin normal populasyona oranla 8 kat fazla olduğu vurgulanmaktadır. Sosyoekonomik düzeyi düşük olan toplumlarda küçük yaşlarda ishalle birlikte akut helikobakter enfeksiyonu geçiren çocuklarda, ince barsak tümörlerine yakalanma riskinin yüksek olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu vakaların tanımlanıp tedavi edilmesi ile birlikte bu riskin azalacağı şüphesizdir.
    Çocuklarda kansere neden olan enfeksiyöz ajanlar esas olarak viruslardır.
    Hepatit B
    Hepatit C
    EBV (Epstein-Barr) dir.
    Human Papiloma Virus (HPV) ve kanser ilişkisi de önemlidir.
    Hepatit B virusu ile kronik enfekte olan çocuklarda karaciğer kanseri geliştirme riski yüksektir. Bilindiği gibi hepatit B enfeksiyonu ne kadar erken yaşta geçirilirse kronikleşme oranı o kadar yüksek olmaktadır. HBsAg pozitif anne çocuklarının kronikleşme yönünden takibi gerekir. Kronikleşme oranı hasta yaşı ile ters orantılıdır. Hepatit B enfeksiyonunu yenidoğan döneminde geçirenlerde kronikleşme oranı % 95,1 yaştan küçük çocuklarda bu oran % 80 olmaktadır.1-5 yaş arasında %30-50 ve 10 yaştan büyük çocuklarda %10 olduğu bilinmektedir. Günümüzde Dünyada 200 milyon kişinin HBV ile enfekte olduğu göz önüne alındığında bu sorunun ne denli büyük olduğu anlaşılacaktır. Erişkinlerde viral enfeksiyon geçirme zamanı ile karaciğer kanseri gelişimi arasındaki sürenin uzun olmasına karşın, bu enfeksiyonu HBsAg pozitif anneden alan çocuklarda bu sürenin kısa olması önemlidir. Enfekte olan bu çocukların ¼ ü karaciğer kanseri veya sirozdan kaybedilmektedir. Karaciğer kanserinin esas nedeni olan hepatit B virusunun, hepatit B aşılarının uygulamaya girmesi ile birlikte ciddi oranlarda azalabileceğini ümit edilmektedir.
    Hepatit C virus enfeksiyonunda karaciğer kanseri için risk faktörü oluşturmaktadır. Hepatit B enfeksiyonuna kıyasla çocukluk yaş grubunda az görülmesi sevindiricidir. Ayrıca Hepatit C virusunun sadece karaciğerde değil dalakta da lenfomaya yol açabileceği dikkat çekilmiştir. Henüz hepatit C aşısı uygulamaya girmemiştir.
    Enfeksiyöz mononükleoz (öpücük hastalığına) neden olan EBV virusu ile kanser ilişkisi yıllardan beri bilinmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde erken çocukluk döneminde görülen bu hastalık nazofarengeal kanser, Burkitt lenfoması,Hodgkin hastalığı ile ilişkilidir. Bunun dışında nadir görülen birçok kanser tipi ile ilintilidir.
    EBV ve kanser ilişkisi tam olarak açıklanmamıştır. Bu virusun çocukluk döneminde sık görülen Hodgkin hastalığı riskini arttırdığı bilinmektedir. Erken yaşta geçirilen EBV enfeksiyonu ile çocukluk çağı kanserleri arasında ilişki olabileceği ileri sürülmektedir. Bu konuda bazı kanıtların gösterilmiş olmasına rağmen hastalık patogenezi tam olarak anlaşılmamıştır.
    Human papilloma virusu ve serviks kanseri arasındaki ilişkinin 1975 yılında tanımlanması ile birlikte tüm dikkatler bu konuya çevrilmiştir.
    Son yıllarda virus kanser ilişkisinde en çok araştırılan bu konu bazı hastalıkların patogenizdeki bakış açısını değiştirmiştir. Bilindiği gibi HPV yenidoğan döneminden itibaren her yaş grubunu etkileyen viral hastalıklara yol açabilmektedir. HPV virus aşısının uygulamaya girmesi ile birlikte hastalığın eradike edilebilmesi kolaylaşacaktır. Bu aşının ülkemizde uygulamaya başlanmış olması sevindirircidir.
    Sonuç olarak bazı kanser tiplerinin çocukluk yaş grubunda geçirilen enfeksiyon hastalıklarına bağlı olabileceği ve bu hastalıklardan bazıları da aşı ile korunmanın mümkün olabileceği unutulmamalıdır.

  • Anksiyete Bozukluğunun Perde Arkası

    Anksiyete Bozukluğunun Perde Arkası

    Kaygı Bozukluğunun Perde Arkası

    Kaygıyı normal bir duygudan bir psikolojik/psikiyatrik bozukluğa götüren nedenler nelerdir?

    Aslında bu soru kaygı ile yapılan psikoterapinin en temel çalışma alanıdır ve öyle de

    olmalıdır. Bu sorunun cevabı herkese göre farklılaşır çünkü herkes kendi yaşamsal

    geçmişinde geliştirmek durumunda kaldığı bir takım özellikleri sonucunda bu kaygı

    kısırdöngüsü içine girer. Ama genel anlamda kişiyi kaygılanmaktan çok panikleten faktörler

    tespit edilmelidir. Deneyimime göre bu noktada ortaya çıkan en belirgin konu kontroldür.

    Kontrol ve kaygı kısır döngüsü nasıl oluşur?

    Kişinin güçsüzlüklerine, karşısında zayıf, kontrolsüz kaldığı olaylara tahammülü düşmüştür

    veya zaten tahammülü pek yoktur. Elinden geleni yapıp, yani kontrol edebildiği kadarını

    kontrol edip olağan güçsüzlük, çaresizlik ve kontrolsüzlüğüne teslimiyet göstermek, kontrol

    edemeyeceği kısmı sürece bırakmak yerine, tam da bu noktada kontrol etme isteğini kontrol

    etmesi mümkün olmayan alanlara yönlendirir ve bir kısır döngü içine girer. Örneğin depremin

    ne zaman nerede olacağını bilemeyiz ve bunu kontrol edemeyiz. Ama ev içindeki mobilyaları

    mümkün olduğunca sabitleyip olası zarar ihtimallerini azaltmaya çalışabiliriz. Bizi aşan

    kısmını da kontrol edemeyeceğimizi bilir ve hayatın akışına güvenmeye çalışarak kaygımızı

    takılmamayı deneriz. Fakat kaygı bozukluklarında kişi kontrol edemeyeceği kısmı

    bırakamadığı gibi onu hayatının tam da merkezine alır. Yine deprem örneğinden gidecek

    olursak kişi elinden geldiğince tedbir alıp gerisini sürece bırakmak yerine, kişi depremin ne

    zaman nerede olacağını ısrarla bilmek ister ve bu durumu kontrol etmek üzere aşırı ve gerçek

    dışı bilişsel(düşüncel) çabalara girmekten kendini de alıkoyamaz hale gelir. Bu bahsettiğim

    kontrol gerçekte mümkün olmadığına göre, kişinin içinden çıkamadığı çaresizlik,

    kontrolsüzlük ve güçsüzlükle belirgin bir kısır döngü içine girmesi kaçınılmazdır. Bu da

    kişinin zayıflık ve savunmasızlık algısını daha da güçlendirir ve kişi hayatın belki olağan

    olabilecek tehditleri karşısında bile artık olağandan daha fazla endişe içine girer. Bu durumla

    baş etmek için de yüzleşmek ve bazı zorlukları tolere etmek yerine, bir an önce rahatlama

    getirecek yollar arar. İşte bu arayış sonucunda da kişi bazen anlamsız olduğunu düşündüğü

    halde bazı rutinlerle (ocağı kapattığını tekrar tekrar kontrol etme, veya kötü bir şey olmasın

    diye 3 kez bir objeye dokunma… gibi) kaygı düzeyini azaltıp kontrolün kendisinde olduğunu

    hissedip rahatlamaya çalışır. Bir süre sonra bu rutin vazgeçilemez bir alışkanlık halini alır ve

    kişi eğer bu rutinden vazgeçerse başına tam da korktuğu felaketler gelecekmiş gibi düşünür.

    Aslında kişi de masaya üç kez tıklatmakla örneğin sevdiklerimizin ölümünü engelleme

    arasında hiçbir akılcı bağlantı olmadığını bilmektedir. Ama yine de bunu bir sorumluluk

    olarak görmektedir ve vicdanen rahatlayabilmek için bu rutine ihtiyaç duymaktadır.

    Kişi neden kontrol etmek ister ya da neden güvenemez?

    Bu soruların cevabı aslında kişinin kendi iç dünyasında gizlidir. Kontrol ihtiyaçtan

    geliştirilmiştir ve herkesin kontrol ihtiyacının altında farklı sebepler yatabilir. Örneğin kimi

    kişiler desteksiz kalıp hayatta tek başlarına olduklarını düşünürler. Bundan dolayı da “kimse

    bana yardım etmez, sorumluluklarımı atlamamak için, başarılı olmak için, kazanmak için,

    yetersiz kalıp yenilmemek için her şeyi kontrol etmeliyim ve asla güçsüz kalmamalıyım yoksa

    toparlayamam, onun için kontrol tamamen bende olmalı” gibi düşünebilirler. Kimi kişiler ise

    yaşadıkları zorluklar karşısında “ancak ben hayatımın kontrolünü kendi elime alırsam

    hayatıma istediğim gibi bir yön verebilirim” algısını geliştirirler ve kontrole sımsıkı sarılırlar.

    Kimi kişiler ise hayatlarında hiç yenilen veya güçsüz kalmayı deneyimlemedikleri için

    bundan ölesiye korkarlar ve bununla yüzleşiyor olmak istemezler, kimileri ise kaygının

    motive edici tarafını bir güç unsuru olarak görür ve kaygı olmazsa harekete geçmeyeceğinden

    endişe duyarlar. Kişinin kontrole bu kadar tutunmak istemesinde bu saydıklarımdan çok farklı

    sebepleri de olabilir. Dolayısıyla kişinin neden kontrole bu kadar sarıldığını anlamak için

    kişinin hayatını mümkün olduğunca derinlemesine irdelemek ve anlamak gerekecektir.