Yazar: C8H

  • Alt ıslatma (enürezis nokturna)

    Alt ıslatma çocukluk çağında sık görülen bir sorundur. İstemsiz işeme olarak tanımlanabilir. Nokturnal enürezis; 5 yaşını doldurmasına rağmen ayda iki kereden fazla uykuda altını ıslatması olarak tanımlanmaktadır.

    Neden çocuklar yataklarını ıslatıyorlar:

    1. Genetik: Ailede mutlaka benzer şikayeti olan vardır.

    2. Sinir sisteminde olgunlaşmanın gecikmesi sonucu

    3. Uyanma bozukluğu: Uykuda idrar kesesinin dolduğunun farkedilip uyanılmasında zorluk yaşanması

    4. ADH hormonunun yetersiz salgılanıp, uyku sırasındaki idrar miktarının artması

    5. Psikolojik faktörler.

    Tedavi:

    Davranış değiştirme tedavisi

    İlaç tedavisi

    İlk ikisinin kombinasyonu

    Temel prensipler

    • Çocuklar mutlaka psikolojik olarak desteklenmeli.
    • Çocuğun bu konu ile ilgili sorumluluk sahibi olması sağlanmalı.
    • Kafein içeren içecekler yasaklanmalı.
    • Yatmadan 2-3 saat önce sıvı alımı kısıtlanmalı.
    • Yatağa girmeden tuvalete gidilmeli.
    • Bez bağlanmamalı.
    • Gece tuvalete kalkma alışkanlığı hedeflenmeli.
    • Tuvalete kolay ulaşmalı.
    • Sabah temizliğine çocuk mutlaka katılmalı
    • Çocukların hangi günler kuru kaldıkları bir kart üzerine işlenmeli
    • En azından ayda bir kez kontrol

    Alarm kullanımı:

    Çocuk idrar kaçırmaya başlayınca harekete geçen ve çocuğun uyanıp, mesanesini kontrol etmesine yardım eden araçlardır. Bu tedavi ile %70–80 iyileşme sağlanmaktadır.

  • SINIRLI VE MUTLU ÇOCUKLAR-ÇOCUKLARA SINIR KOYMANIN İNCELİKLERİ

    SINIRLI VE MUTLU ÇOCUKLAR-ÇOCUKLARA SINIR KOYMANIN İNCELİKLERİ

    “Ben çocuğumu hiçbir şeyde kısıtlamıyorum, canı ne isterse yapsın. Özgür büyüteceğim çocuğumu,

    biz birçok şeyden mahrum büyüdük, çocuğuma yaşatmayacağım aynısını…” cümleleri uzar gider. Bu

    cümlelere, söyleyen kişinin olumlu bir havada ve gülümseyerek “evimizin hükümdarı, vallahi bu çocuk

    bizi parmağında oynatıyor” söylemleri de eklenebiliyor çoğu zaman.

    Çocukları için en iyisini düşünen bazı ebeveynlerin, çocuklarına iyilik yapmak niyetiyle ya da “çocuğum

    beni sevmezse, psikolojisi olumsuz etkilenirse, aramız bozulursa” gibi endişelerle çocuklarına sınır

    koyma konusunda pek gönüllü olmadığı söylenebilir. Bu noktada öncelikli olarak vurgulamak

    istediğim, sınır koymanın bir cezalandırma yöntemi olmadığı ve sınır koyarken çocuğumuza olan

    sevgimizi kısıtlamadığımız, sadece çocuğun davranışlarının sınırlandığıdır.

    Bebek dünyaya geldiğinde bir bilinmezin tam ortasına doğuyor ve doğal olarak etrafındaki her uyaran

    onun için tehlike, tehdit ve kaygı unsuru oluşturuyor. Neyin doğru ya da yanlş olduğunu

    bilmemesiyle, yapılması ya da yapılmaması gerekenlerin belirsizliği arasında sıkışıp kalan küçük bir

    çocuğun “bana sınırlarımı gösterin, kayboluyorum, korkuyorum!” seslerini duymayan ebeveynlerin

    farkında olmadan çocuklarına kötülük ettiğini söylemek yerinde olur sanırım. Tek istediği birisinin ya

    da birilerinin ona yol göstermesi, liderlik etmesi. Bu süreçte çocuğun zorlayıcı davranışları doğal

    olarak kendini gösteriyor çünkü çocuk kendi sınırını keşfederken karşıdakinin yani sınır koyanın

    sınırlarını da test ediyor. Tek istediği ne kadar ileri gidebileceği, ne kadar zorlayabileceği ile ilgili bilgi

    almaya çalışmak. Görmek istediği şey ise kendinden emin, pes etmeyen, güçlü bir kural koyucu.

    Karşıdan “ben güçlüyüm, bana güvenebilirsin” mesajı geldiğinde, işte o zaman kendini güvende

    hissediyor. Sınırların anlamı da o değil mi zaten, çocuğa “güvendesin, değerllisin, korunuyorsun”

    mesajlarını vermek.

    Anne baba olarak görevimiz çocuklarımızı büyütmek, yetiştirmek, geliştirmek, eğitmek, onlara bir

    şeyler öğretmek, fizyolojik ihtiyaçlarının yanında sosyal, duygusal, psikolojik ihtiyaçlarına karşılık

    vermek. Dünyayı kendi kendilerine keşfetmeleri çok zor olduğu kadar tehlikeli de. Kendi başlarına

    doğru karar veremedikleri gibi kendilerine sınır da koyamazlar. Bu ihtiyacı karşılama görevi de

    ebeveynlere düşüyor elbette. Çocuklara sınır koymayarak, onlara kuralları öğretmeyerek onları nasıl

    büyük bir yükün altına soktuğumuzu fark edebiliyor muyuz?

    Evin dışında da bir hayat var ve evde bir anlamda dışarıdaki hayatın provası yapılıyor. Sınırlarını

    bilmek çocuğun dışarıdaki hayatta yer alan kurallara uyum sağlaması açısından büyük kolaylık.

    Sınırlar çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak için var ve olmalı da. Sınırları belirlerken seçici davranmak

    önemli. Her şeyi sınırlamak, çocuğu kurallara boğmak yapılan yanlışların başında geliyor ne yazık ki.

    Yapılması gereken, tehlikeli şeyleri ortamdan uzaklaştırıp mümkün olduğunca çocuk için güvenli bir

    yaşam alanı sağlamak. Çocuğun davranışlarını kısıtlamadan ve çocuğa ‘hayır’ demeden önce

    davranışın çocuğun kendine ve etrafına zarar veren bir davranış olup olmadığı ile ilgili durup

    düşünmek faydalı olabilir.

    Sınır koymaya niyetli olan ebeveynlerin karşılaştığı belirsizliklerden biri de sınırların çocuğa nasıl

    anlatılması gerektiği ve bu süreçte dikkat edilmesi gereken önemli noktalar konusunda oluyor.

    Özellikle geniş ailede büyüyen çocuklara sınır koyma konusu daha da zorlaşan bir durum olarak

    karşımıza çıkıyor. Sınırları belirledikten sonra bu sınırların uygulanması konusunda ailedeki her bireyin

    aynı tutumu sergilemesi belki de en önemli noktalardan bir tanesi. Bir aile üyesinden onay almayan

    çocuk başka bir aile üyesinden onay alacağından zaten çoktan eminse, sınırlar maalesef işlevselliğini

    yitirmiş duruma geçiyor. Bu konuda tüm aile bireylerinin “çocuğun iyiliği için” ortak bir tutum

    göstermesi son derece önemli.

    Kuralların tutarlı olması diğer hassas konulardan bir tanesi. Bir kural normal şartlar altında her zaman

    geçerli olmalı. Burada önemli olan nokta, kuralların çocuğun yaşına ve gelişim özelliklerine uygun

    olmasının gerekliliği. Kurallar gerektiğinde esnetilebilmeli, yeni kural eklenebilmeli ya da kurallar

    ortadan kaldırılabilmeli. Bunları yaparken çocuğun ve ortamın özellikleri dikkate alınmalı, yine

    ailedeki her üyenin bilgisi dahilinde yapılmalı. Bir kuralın neden o anda uygulanmadığı da çocuğun

    anlayabileceği mantıklı bir şekilde çocuğa açıklanmalı.

    Kural koyarken o kuralın neden varolduğu çocuğa açıklanmalı. “Olmaz diyorsam olmaz, vardır bir

    nedeni” demek çocuklar için ikna edici olmaktan çok kurala uymama konusunda onları motive eden

    bir yaklaşım olmaktadır.

    Çocuklar model alarak öğrenirler ve kurallara uyma konusunda da ebeveynlerin çocuklara doğru bir

    rol model olmaları gerekmektedir. Yatmadan önce dişlerin fırçalanması gerektiği ile ilgili bir kurala

    çocuğun uymasını kolaylaştıran şey ailedeki diğer bireylerin çocukla birlikte dişlerini fırçalaması

    olabilir.

    Etkili ve doğru bir iletişimle çocuğa sunulan kuralların verdiği mesaj daha etkili olacaktır. Mesajların

    net olmasının yanında; söylediğimiz sözlerin, mimiklerimizin, vücut duruşumuzun ve ses tonumuzun

    birbirini destekler nitelikte olması çok önemli.

    Çocukların kurallara uymasını kolaylaştıran diğer bir konu da, çocuk uygun davranışlar sergilediğinde

    onu sözel ifadelerle övmek, mimiklerimizle memnuniyetimizi ve onayladığımızı çocuğa belirtmektir.

    İstendik davranışları pekiştirerek bu davranışların yapılma olasılığını ve sıklığını arttırmış oluruz.

    Çocuğa alternatif sunmak, sınırları zorlama konusunda çocuğun fazla diretmemesi açısından oldukça

    faydalı bir yoldur. “Burada oynayamazsın ama bak burada istediğin kadar oynayabilirsin” Şu anda

    hasta olduğun için dondurma yiyemezsin ancak sana en sevdiğin pastadan alabilirim” cümleleri bu

    duruma örnek olabilir.

    “Her çocuğa sınır olmaz, bizim çocuk farklı, ona kural işlemez” şeklinde düşünen ebeveynler için “her

    çocuğa aynı kurallar olmaz, çocuğa uygun kurallar olur” şeklindeki düşüncemi söylemek isterim.

    Sınırları bir resim ya da fotoğraf çerçevesine benzetecek olursak; çerçeve fotoğrafı koruyan, onu

    ayakta tutan, fotoğrafa bir duruş kazandıran önemli bir ayrıntıdır. Ebeveyn olarak bizim görevimiz,

    fotoğrafa uygun çerçeve bulmak.

    Uzm. Psk. Şahika Akkuş Sert

  • Epilepsi ilk müdahale

    EPİLEPSİ NÖBETLERİNDE İLK YARDIM

    ·Halk arasında ‘sara hastalığı' olarak da bilinen epilepsi, kısa süreli beyin fonksiyon bozukluğuna bağlıdır ve beyin hücrelerinde geçici anormal elektrik yayılması sonucu ortaya çıkan nöbetlerle seyreden bir hastalıktır.

    ·Çoğu epilepsi nöbeti birkaç saniye ile birkaç dakika arasında sürer. Tek bir nöbet görülebileceği gibi, nöbetler ardı ardına da gelişebilir.

    ·Bazı nöbet tiplerinde hasta ne olduğunun tam olarak farkında olabileceği gibi, bazı nöbet tiplerinde de tam bir bilinç kaybı görülebilir.

    ·Çoğu nöbet genellikle bir ya da iki dakika içerisinde sona erer ve acil servise gitmeyi gerektirmeyebilir.

    Sakin kalın. Korku ve endişe yardımcı olmayacaktır.

    Yerde yatan çocuğun başının ve boynunun altına yumuşak bir şey ile destekleyin. Ani hareketler olabileceğini göz önüne alarak çocuğun başını ve vücudunu tehlikeli eşyalardan (soba, masanın köşesi, ısıtıcı petekleri gibi) uzakta tutun .

    Nöbetin ne kadar sürdüğünü vücudun hangi bölümlerinde kasılma – titreme olduğuna dikkat edin.

    Üzerinde çocuğa sıkı gelen gömlek yakası, pantolon kemeri, gözlük kolye gibi elbise ve eşyaları mümkün olduğuncaüzerinden çıkarın (lensleri çıkartmaya çalışmayın).

    Nöbet sırasında bir çok hastanın solunumu yüzeyelleşerek durma atakları (apne) gelişir buna bağlı siyanoz (morarma) ortaya çıkabilir. Bu durum nöbetin pik yaptığı döneme denk gelir 1-2 dk içinde tekrar vücut pembeleşir ve düzensiz de olsa solunum tekrar başlar. Bu dönem uzun sürerse (çok nadir) mutlaka acil tıbbi destek alın.

    Hastanın ağzını açmaya, dilinin çıkartmaya çalışmayın. Bu eylem esnasında çocuğun dişlerini zedeleyebilir/ kırabilirsiniz. Nöbet esnasında çene kasları aşırı kasıldığından açmak çok zor olabilir. Nöbetin henüz başında ve ağzında bir şeyler varsa onu alabilirsiniz.

    Hastayı sol yanına yatırıp başınıda sola ve hafif arkaya çevirirseniz Bu sırada dil sola ve öne doğru gelecek, tükürük salgısı ağzın sol yanına birikecek böylelikle ağzın sağ tarafından bir hava yolu açmış olacağınızdan rahatlıkla akçiğerlere yeterli hava girişini sağlarsınız.

    Nöbet sonrası çocukta derin uykuya benzer bir dinlenme (postiktal) dönemi olur. Bu süre nöbetten nöbete değişmekle beraber 1-2 dk dan 2-4 saat kadar sürebilir. Bu dönemde hastayı uyandırmaya ayağa kaldırmaya çalışmayın dinlenmesi daha uygundur.

    Bu dönemde geçici görmeme, hafıza kaybı, konuşamama durumları olabilir. Kısa sürede çocuğunuz tekrar eski haline dönecektir. Nöbetler (epilepsi atakları) çocuğunuza kalıcı zarar vermesi beklenmez.

    Çocuk tam olarak kendine gelmeden yemesi için katı gida ilaç gibi şeyler vermeyin.

    Ambulans çağırmayı gerektiren durumlar şunlardır;

    ·Beş dakikadan daha uzun süren nöbet

    ·Hastanın epilepsisi olduğu bilinmiyorsa

    ·Yavaş düzelme, ikinci bir nöbet olmuş ya da hasta nöbet sonrası nefes almadan güçlük çekiyorsa

    ·Eğer hasta da herhangi bir yaralanma veya hastalık belirtisi varsa

  • ÇOCUĞUM TEKNOLOJİ BAĞIMLISI MI?

    ÇOCUĞUM TEKNOLOJİ BAĞIMLISI MI?

    Günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hızla artmasıyla birlikte, cep telefonu, bilgisayar ve internet teknolojisinin kullanımı günlük yaşamımızda yaygınlaşmıştır.Teknolojiye olan bu ilgi son yıllarda yaşamımızda bir ihtiyaç ya da merak olmaktan çıkmış ve bağımlılığa dönüşmeye başlamıştır.

    İnternet ve teknoloji bağımlılığını; bireyin bağımlısı olduğu ürüne ulaşamadığında yoksunluk belirtileri göstermesi olarak tanımlayabiliriz.

    TEKNOLOJİ BAĞIMLILIĞININ YOKSUNLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Bikaç dakika diyerek saatlerce internette zaman geçirmek,

    Bilgisayar, cep tefonu, televizyon başında geçirilen zamanlar hakkında çevreye yalan söylemek,

    Bilgisayar Ya da cep telefonundan uzak kaldığınızda kendinizi gergin ve boşlukta hissetmeniz,

    Yapılan eylemden hem suçluluk duymak hemde zevk almak,

    Gece geç saatlere kadar bilgisayar Ya da telefonla zaman geçirmek,

    Çevrenizdeki insanlarla yüzyüze sohbet etmek yerine internet ortamında sohbet etmeyi tercih etmek yani iletişim kurmak için sosyal ortamlardan kaçınıp sanal ortamları tercih etmek.

    İnternete girmek için, dersten, işten, randevulardan, sosyal etkinliklerden kaçınmak.

    ÇOCUKLARDA VE ERGENLERDE İNTERNET KULLANIMI NASIL OLMALI?

    2 yaşından küçük çocukların televizyon, bilgisayar Ya da cep telefonuyla tanıştırılması kesinlikle önerilmemektedir.Okul öncesi dönemdeki çocuklar için günde 30 dakika internet kullanımı yeterli olucaktır.Okula başlayan çocuklarda, ödev dışında özellikle ilköğretimin ilk 4 yılında 45 dakika eğlenceli zaman geçirmeleri için günlük ideal süredir.Sonraki yıllarda haftasonu arada esneklik yapılarak günde 1 saat, lise dönemindeki ergenler içinde aynı şekilde günde 2 saatlik internet kullanımı önerilebilir.

    İNTERNET BAĞIMLILIĞINI NASIL KONTROL ALTINA ALABİLİRİZ?

    Günlük internet kullanım saatlerini değiştirin,

    Haftalık olarak çocuğunuza internet kullanım çizelgeleri hazırlayın,

    Çocuğunuz için bireysel Ya da aile terapisi almaya başlayın,

    Çocuklarınızı arkadaşlarıyla zaman geçirmesi için yönlendirin, ona fırsat tanıyın,

    Yetenek ve ilgi alanlarına uygun spor dallarına yönlendirin,

    Bilgisayarınızda güvenli internet uygulamalarının olmasına özen gösterin.

    Teknoloji bağımlılığı çoğu zaman ailenin uzman yardımı almadan başaçıkabileceği bir durum değildir.Bu nedenle uzman yardımı alın.

  • Epilepsi (sara)

    AİLELER İÇİN SARA HASTALIĞI (EPİLEPSİ)

    yenebilirsiniz

    Beynimiz milyonlarca sinir hücresi ve bunları destekleyen hücrelerden oluşmuşlardır. Beynimizdeki hücreler birbirleri ile karmaşık elektriksel ve kimyasal maddeler vasıtası ile haberleşir ve istediğimiz doğrultuda hareket etmemizi sağlarlar. Normal şartlar altında belirli düzen ve koordinasyon ile çalışan bu hücrelerin bir kısmının normal aktivitesi dışında uyarılar göndermesi sonucu nöbet olarak tarif edilen ataklar meydana gelir. Anormal olarak çalışan bu yapının sorumlu olduğu görevle ilişikli bulgular ortaya çıkar. Örneğin sol kolumuzu kontrol eden hücrelerin anormal davranışları sonucu sol kolumuzda uyuşma (duyusal), karıncalanma, ritmik atımlar-kasılmalar ortaya çıkabilir. Bu tür bilincin etkilenmediği nöbetlere fokal (basit) nöbet, bilincin etkilendiği tüm vücudun kasıldığı veya titremelerin ortaya çıktığı ataklara jeneralize nöbet olarak tanımlıyoruz. Bu tür tanımlamalar nöbetin nedenini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Birden fazla nöbetin tekrarladığı duruma epilepsi (Sara) hastalığı denir. Anne karnından başlayarak tüm yaşam boyunca görülebilir. Özellikle çocuk sinir sistemindeki özel durumlar nedeni ile çocuklarda daha sık gözükür.

    Beyindeki sinir hücrelerinin çalışmasını bozan/farklılaştıran her durum nöbete yol açabilir. (Kafa yaralanmaları, beyin felçleri, inme, menenjit, ensefalitgibi beyin iltihaplanması, yüksek ateş, bazı uayarıcı ilaçlar,zeka geriliğine yol açan hastalıklar, ailevi-kalıtsal hastalıklar gibi)

    Nöbetlerin büyük kısmı 2-5 dk kadar sürer nadiren 30dk uzun nöbetler olabilir bu duruma status epileptikus denir, yoğun bakım şartlarında takip edilmelidirler. Hayatı tehdit edici bir durumdur.

    Nöbetler çeşitli şekilde ortaya çıkmakla beraber temelde duyusal, motor, otonom ve psişik bulguların biri veya birden fazlasını içerebilirler. En sık karşılaştığımız ataklar jeneralize tonik klonik nöbetlerdir. Jeneralize tüm vücudun etkilendiği, yaygınlık durumudur. Tonik, etkilene bölgenin kasılması ile karakterizedir genellikle 10sn-2dk kadar surer. Kasılan bölge çene, boyun, boğaz bölgesi ise hastada kısa bir sure sonra nefes alamaya bağlı siyanoz (morarma) gelişir, beyne yeterince oksijen gidemediğinden sorunlu hücreler dahil tüm beyin fonksiyonlarında geçici bir kapanma olur, bu da nöbet olayını çoğunlukla sonlandırır, sonrasında klonik olarak tariflenen ritmik atımlar ortaya çıkabilir. Hastanın atımlar olan uzuvunun tutulması atımları durdurmaz, bu durum nöbet için tipiktir. Atımlar ve kasılmanın sonrasında vücütta bir gevşeme olur hasta derin bir uykuya geçer bu dönem (postiktal ) 5-10 dk ile 1-2 saat kadar sürebilir. Bir nevi dinlenme dönemidir. Sonrasında başağrısı, uyku isteği, mide bulantısı-kusma, konuşamama, görmeme, hafıza kaybı gibi birtakım bulgular ortaya çıkabilir. Bu durum tümü ile zararsız olup 2-4 saat içinde tümü ile düzelmesi beklenir.

    Nöbet kontrolü amacı ile kullanılan ilaçlara antiepileptik ilaçlar olarak tanımlanmıştır. Bu ilaçların hiç biri epilepsinin nedenini tedavi edemez, sadece nöbet oluşma ihtimalini azaltarak hastayı bu yönden korur. Yani bu ilaçlar semptomatik tedavi edicilerdir. Antiepileptik ilaçların geniş bir yan etki spekturumu vardır. Her nekadar uzun yıllar deneysel ve klinik çalışmalarda yan etkileri anlaşılmaya çalışılsada bir çok ilacın uzun dönem etkileri hala tam olarak bilinmemiş olabilir. Bu nedenlerden dolayı tüm dünyada çocuk nörologları mümkün olduğunca antiepileptic ilaç başlamamaya çalışırlar. Ancak nöbet sıklığı hastanın klinik durumu ve nöbetin yol açabileceğpi ikincil etkilerden dolayı gerekli durumlarda bir veya birden fazla ilaç tedaviye eklenebilmektedir. Genellikle ilk nöbette hastaya ilaç tedavisi başlanmaz. İlk nöbetten sonra nörolojik muayenesi ve EEG bulguları normal olan bir hastanın 6 ay içinde nöbet tekrarı ihtimali %40 olarak kabul edilmeltedir. Ancak bu dönemde 2. bir nöbet geçirilmiş ise %70 oranında, yakın bir zamanda 3. bir nöbet geçirilebileceği bilinmelidir. (Aynı gün içinde geçirilen birden fazla nöbet tek nöbet olarak kabul edilmektedir.) Hastaların büyük bölümüne EEG bulguları, kraniyal görüntüleme, elektrolitleri ve nöbet tarifine göre düşük dozda başlanılarak yavaşca arttırılan antiepileptik ilaç tedavisi verilir. Bazı durumlarda hekimin kararı ile ilaç başlamadan birden fazla nöbet izleyebileceği gibi (febril konvulsiyon, rolandik epilepsy, yenidoğan nöbetlerinin bir kısmı, vb) ilk nöbet ile de ilaç başlanılabileceği (status epileptikus ) bilinmelidir. Başlanılan ilk ilacın nöbet kontrolünü sağlaması için uygun dozda, uygun yoldan verilmesi çok önemlidir. Ilaçın etkisiz olduğunu söylemek için kandaki ilaç düzeyinin toksik sınırın hemen altına kadar arttırmak gerekebilir. Birinci tercih edilen ilaç etkisiz olduğu kabül edilir ise yeni ilaç başlanır. Bu dönemde eski ilacı kesmek gerekir. Çoklu tedavi yarardan çok yan etkilerin bir birini tetiklemesine bağlı ciddi sorunlara yol açabilir. Tek ilacın nöbet kontrülü %60-70 oaranında sağladığı, ikinci ilacın ve üçüncü ilacın bu oranın üzerine ancak %5-10 katkı sağlayabileceği bilinmelidir. Tedaviye dirençli hastaların (2 antiepileptik tedaviye rağmen nöbetlerin sıklıkla devam etmesi) epilepsi cerrahisi, ketojenik diyet, vagus sinir stimulasyonu açısından değerlendirilmesi uygun olur.

  • GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    Psikoloji insan davranışlarını, zihinsel süreçleri ve bunların altında yatan

    nedenleri kapsar. İnsanların olayları anlamlandırma ve yorumlama biçimlerini, şimdi ve

    daha sonrasında olaylara verdikleri tepkileri, insan ilişkilerini, yaşam biçimlerini ve

    tarzlarını etkiler.

    Her sabah aynada gördüğümüz insanın bu sabah bize biraz sevimsiz ya da pırıl

    pırıl bir gülümsemeyle bakmasını, kahvemizin tadının daha iyi ya da kötü olmasını,

    komşumuzla kapıda karşılaştığımızda kocaman bir gülümsemeyle günaydın dememizi

    ya da bakışlarında farklı anlamlar arayıp itici bulmamızı belirleyen şey nedir? Ruh

    halimiz günlük hayatımızdan profesyonel yaşamımıza, ilişkilerimizden tavırlarımıza

    kadar her şeyle yakından ilgilidir. “İş arkadaşıma neden surat astım aslında yetiştirmem

    gereken proje yüzünden gerginim.” şeklinde kendimizi sorgularken ruh halimizin

    davranışlarımıza yansıdığı anları bazen yakalayabiliyoruz. Bazense bu süreçler

    davranışlarımızda o kadar otomatikleşiyor ki dikkatimizi yöneltmeden fark edilmesi

    imkansız bir hal alıyor. Bu süreçlerin en sık gözlendiği alanların başında beslenme

    geliyor.

    Hiçbirimiz yaşamımızın günlük akışında yemek yemeden önce kendimizi

    sorgulamayız. Yemek yemek hayati ve haz veren bir eylemdir. Bu nedenle

    birçoğumuzun mottosu “Canımız istediğinde o yemek yenmeli”dir. Bunu ilke edinir son

    raddeye gelene kadar asla sorgulamayız. Burada ifade ettiğim son radde kimilerimiz

    için yaz aylarında bikiniden taşacak bir göbek kimilerimiz içinse nefes almamızı

    zorlaştıracak kadar yağlanmış bir vücut olabilir. Tepe noktamız ne olursa olsun tam bu

    anda yeme davranışlarımızı sorgulamaya başlamamız gerekir. Masaya otururken

    gerçekten fizyolojik bir açlıkla mı oturuyoruz yoksa kendimizi daha iyi hissetmek,

    rahatlamak için mi yiyoruz?

    Ruh hallerimiz yeme davranışımızda, aldığımız kilolarda oldukça etkilidir.

    Farkında olmadan üzüldüğümüzde, kızdığımızda, stresliyken ya da kendimizi mutlu

    hissetmek istediğimizde yeme davranışına yönelebiliyoruz. Bu süreç o kadar

    otomatikleşmiş ki fizyolojik açlığımızla duygusal açlığımızı ayıramıyoruz. Sonuç mu?

    Aslında tok olan vücudunuza ihtiyacımız olamayan besinleri doyurulması gereken

    duygularımız için yük olarak kabul ediyoruz. Bu süreçte bizi kaçınılmaz sona

    götürüyor. Artan kilolarımıza çare olarak diyet yapmaya başladığımızda da duygusal

    yememiz ruh hali değişimlerimizde “Beni ye, yemelisin, yemezsen mutlu olamazsın.”

    şeklinde koşuşturan abur cubur figürleriyle bizi zorlamaya başlıyor. Karşı konulması

    zor bir mekanizmayla çalışan bu sistem motivasyon problemlerine sebep oluyor,

    başarısızlık hissini tetikliyor, diyet sürecimizi ve benlik algımızı olumsuz etkiliyor.

    Psikolojimizin tüm hayatımızı dolayısıyla beslenme alışkanlıklarımızı da

    derinden etkilediğinin bilincine varabilirsek duygu dalgalanmalarımızda karşımıza

    çıkacak açlık ataklarımızın önüne daha kolay geçebiliriz. Biz duygularımızla,

    davranışlarımızla, bedenimizle bir bütünüz. Bu bütünden biri zarar gördüğünde diğer

    parçalarımız da otomatik olarak süreçten etkileneceğini bilmeliyiz. Unutmayın,

    bedeninizi doyururken ruhunuzu aç bırakmayın.

    Sevgiyle,

    Psikolog Melisa Yener

  • Şişman çocuk, sağlıklı çocuk değildir !

    Geçen yüzyılın sonu itibarı ile bu “milenyumun” başından beri son 30-40 yıldır gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde şişmanlık topumun her kademesinde hem sayısal hem de derece olarak artmaktadır. Çocukluk ve ergenlik döneminde de bu artışın daha hızlı bir şekilde olması çeşitli tedbirler alınmasını zorunlu hale getirmiştir. Çocukluk dönemindeki şişmanlık sorunları erişkin hayata yansımakta, getirdiği birçok sağlık sorunları ile hayatın en verimli olabilecek döneminde karşılaşmak hayat kalitesini kötü etkilemektedir. Hem kendisine hem de topluma zararlı olmaktadır. Bu yüzden “Şişmanlık sigaradan daha tehlikeli olduğu ileri sürülmüş, aids'ten daha tehlikeli bulunmuş ve zaman zaman “çağın vebası” olarak nitelendirilmiştir. Maalesef bir tarafta yetersiz beslenme hatta açlıkla mücadele eden milyonlarca aç çocuk, diğer yanda modern hayat tarzının yansıması olarak bilinçsizce, dengesiz ve sağlıksız beslenme sonucu salgın bir hastalık halini alan şişmanlık sorunu giderek artmaktadır.

    Yapılan birçok çalışmanın sonuçlarına göre yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, biyolojik faktörler, beslenme alışkanlıkları ve özellikle fiziksel aktivite azlığı şişmanlıktan sorumlu gösterilmiştir. Günümüz çocuklarının enerji yoğunluğu yüksek (yağ, şeker içeriği yüksek, lif içeriği düşük) besinleri ve şekerli içecekleri daha fazla tükettikleri ve daha az hareket ettikleri, dolayısıyla şişmanladıkları ortadadır. Damar hastalıkları, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kas-iskelet sistemi hastalıkları, uyku ve solunum bozuklukları oluşturarak yaşam kalitesini olumsuz etkileyen şişmanlık sadece kişiye özgü bir rahatsızlık olarak kalmayıp, ülke ekonomisine de olumsuz yönde etki eden bir problemdir.

    Biz ilkokul sıralarında iken koca okulda parmakla gösterilecek kadar az sayıda,bir iki “şişko” arkadaşımız bulunurdu ve okul idaresi, ya da ailelerimiz bize o arkadaşlarımızla “şişko” diyerek alay etmememizi tembihlerlerdi.Bundan 30-40 yıl önce şişmanlıkiyi beslenme, güç, refah, sağlık ve itibar göstergesi sayılırdı ve alay etmek bir tür zenginlikle alay etmek sayılırdı. Yıllar sonra bu tabiri kullanmak serbest ve teşvik edilir oldu. Çünkü Şişmanlık, yani şişkoluk artık itibarlı bir durum olmaktan çıktı ve tehlikeli bir sağlık sorunu olmaya başladı. Şişman çocukların sınıf arkadaşlarının eğlence konusu oldukları, oyun arkadaşı olarak tercih edilmedikleri, yarışmalara katılamadıkları bu nedenle sosyal yaşamlarının olumsuz etkilendiği, öz güvenlerinin az olduğu ve özellikle şişman kızlar arasında depresyonun yaygın olduğu bildirilmiştir.

    Hastanede pediatri polikliniklerinde boy-kilo standart çizelgelerine göre dikkat edilse % 30'a yakını ya aşırı kilo ya da “obez” olduğu tespit edilebilmektedir. Bu sorun özellikle ekonomik gelişme basamaklarında yukarı doğru tırmanan ülkelerde, eğitime yeteri kadar zaman ayırmayan toplumlarda bilinçsizce yeme ve içme alışkanlıklarının gelenekselden uzaklaşması ve abur cubur tabir edilen beslenme şekline kayması ile okul çocuklarında oran daha da artmaktadır. Ailelerde “biz zamanında bulup yiyemedik çocuklarımız yesin!” anlayışının üstesinden gelinmedikçe bu sorun artarak devam edecektir.Bunun üstesinden gelebilmek için “Dumansız Hava Sahası” kampanyalarında olduğu gibi toplu bir şekilde eğitim ve kanuni düzenlemelerle kampanyaları başlatıp sürdürmek gerekir. Bir zamanlar sigara içmek gençler arasında itibarlı, kendine güven göstergesi iken bu gün sigara içen toplum dışına itilmektedir. Bu da gösteriyor ki kampanyalar iyi yürütülürse sonuç almak mümkün olabilmektedir. Son yıllarda, geç kalmak pahasına da olsa, Dünya Sağlık Örgütü'nün öncülüğünde birçok ülkede sağlıklı beslenme ve fiziksel akitivite alışkanlığı ile aktif bir yaşam biçimini benimsemeyi ve bu yolla şişmanlıktan korunmayı amaçlayan önlemler başlatılmıştır.

    Dünya Sağlık Örgütü şişmanlığı “sağlığı bozacak şekilde yağ dokularında anormal veya aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlamıştır. Erkeklerde yağ dokusu oranın %25, kadınlarda ise %30'un üzerine çıkması durumunda şişmanlık gelişmektedir. Vücutta aşırı yağ depolanması ile ortaya çıkan şişmanlık, çocuklarda fiziksel ve ruhsal sorunlara sebep olan bir enerji metabolizması bozukluğudur.

    Şişmanlığı belirlemek için birçok yöntem olmasına rağmen çocuklarda Beden Kitle İndeksi (BKİ) kullanılmaktadır. BKİ, bireyin vücut ağırlığının (kg), boy uzunluğunun (m) karesine (BKI= kg/m2) bölünmesiyle elde edilen bir değerdir. Oluşturulan persentil çizelgelerinde BKİ'nin yaşa ve cinsiyete göre 95.persentilin üstünde olması Şişmanlık, 85.persentilin üstünde olması ise aşırı kilolu olarak değerlendirilmektedir.

    ŞİŞMANLIK NASIL OLUŞUR?

    Çocukluk ve ergenlik dönemindeki şişmanlık nadiren bir hastalığa bağlı olarak gelişmektedir. Hemen akla gelenin aksine hormon bozukluğu ya da genetik hastalıklara bağlı şişmanlık vakaların %10'unu geçmemektedir. Tüm dünyada özellikle çocukluk çağı şişmanlığındaki artışın sadece genetik yapıdaki değişikliklerle açıklanamayacak derecede hızlı olması nedeniyle, şişmanlığın oluşumunda çevresel faktörlerin rolünün ön planda olduğu kabul edilmektedir. Aşırı kilolu olma bir enerji dengesizliğidir. Alınan enerji ile harcanan enerji arasında bir dengesizlik olduğunda şişmanlık görülüyor. Genellikle aşırı yemek yeme, sebze tüketmeme, fiziksel aktivite yapmama ve fastfood beslenmeyi bir alışkanlık haline getirme ile ortaya çıkmaktadır. Okul öncesi dönemde çocukların beslenmelerinde başkasına bağımlı olması şişmanlığın sorumlusunun anne, baba, aile yakınları özellikle anneanne-babaanneler ya da bakıcılarıdır. Beslenmeleri incelendiğinde şişman çocukların şekerleme, çikolata, cips, bisküvi, hazır meyve suları gibi besleyici değeri düşük enerji değeri yüksek besinleri sık tükettiği saptanmıştır. Şişmanlık probleminin çocukların çok fazla televizyon izlemeleri(günde 3-5 saat) sonucunda hareketsiz kalmalarına ve televizyonda gördükleri besin değeri düşük ama yağ oranı fazla olan besinlere özenmeleri ve bunları sık sık tüketmelerine de bağlanıyor.

    HANGİ YAŞLAR RİSKLİ DÖNEMLERDİR?

    Çocuk doğduktan sonraki ilk yıl içerisinde yağ hücrelerinin büyüklükleri yaklaşık iki kat artmaktadır. Ancak bu dönemdeki yağlanmada artış ileriki dönemde oluşabilecek şişmanlık için iyi bir gösterge değildir. Çocukluk yaş grubunun şişmanlığın ileriki yıllarda görülmesi açısından en önemli dönemi 4–11 yaşlarıdır. Buna ek olarak ergenlik dönemi dediğimiz 13–18 yaş arası da erişkin döneme geçişte yağlanmanın hızlandığı dönemdir. Çocukluk dönemindeki şişmanlığın her zaman mutlak şekilde erişkin dönemde de şişmanlıkla sonuçlanacağı beklenmez.

    Şişmanlığın Tedavisi

    Şişmanlığın tedavisi, bireyin kararlılığı ve etkin olarak katılımını gerektiren, tedavisi zorunlu, uzun ve süreklilik arz eden bir süreçtir. Oluşumunda pek çok faktörün etkili olması, bu hastalığın önlenmesi ve tedavisini son derece güç ve karmaşık hale getirmektedir.

    Şişmanlık tedavisinde amaç, gerçekçi bir kilo kaybı hedeflenerek, şişmanlığın hastalık oluşturma ve hasta bırakma risklerini azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmektir. Vücut ağırlığının 6 aylık dönemde %10 azalması, şişmanlığın yol açtığı sağlık sorunlarının önlenmesinde önemli yarar sağlamaktadır.

    Şişmanlık tedavisinde anne-babaların da dahil edildiği daha çok kişisel ya da grup tedavileri ile tıbbi beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliğine yönelik ayrı ayrı ya da birlikte programlar uygulanmakta, psikolojik tedaviler yapılmakta, sayıları az da olsa kamplar düzenlenmektedir. Daha ötesi erişkinlere olduğu gibi, çocuklara da sıkı diyet ve egzersiz programları, hatta ilaç reçeteleri uygulanmakta, akupunktur yapılmakta, cerrahi yöntemlere bile başvurulmaktadır.

    Kronik bir hastalık olarak tanımlanan şişmanlığın tedavisi, diğer kronik hastalıklarda olduğu gibi zor ve zaman alıcıdır. Buna karşın büyüyen-gelişen çocukların tedavisi, erişkinlerden daha kolaydır. Tedavi, yaşa uygun beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliği programlarını içeren multidisipliner bir yaklaşımı gerektirir. Böyle bir yaklaşımla, sağlıklı ve kalıcı bir yaşam biçiminin benimsenmesi hedeflenir.

    İki yaşın altındaki çocuklara, büyüme ve gelişmenin erken yaşlarda olumsuz etkilenmemesi için, hiçbir şekilde zayıflatıcı tedavi (diyet) önerilmez. Zaman içinde, yeterli ve dengeli bir beslenme alışkanlığına sahip olması sağlanır. Bebeklik döneminde;0-6 ay tek başına anne sütü ile beslenmeye özen gösterilmelidir. Anne sütü alan bir bebeğin aşırı kilo alıyor olması ilerde şişman olacağını göstermez. Anne sütünün yokluğunda, uygun bir hazır mama seçilmeli ve normal konsantrasyonda hazırlanmalıdır. Uygun hazırlamak için su ve mama ölçeğine dikkat edilmelidir. Susuzluğu gidermek için meyve suyu, süt, vb. içecekler yerine su tercih edilmeli, Süt, yoğurt, meyve suyu gibi besinlere şeker, reçel, pekmez, bal ve/veya bisküvi ilave edilmemeli, Ek besinlere 6. aydan sonra başlanmalı, Uzun süreli biberon kullanımından kaçınılmalı, biberon yerine 6-8. aydan itibaren kaşık, bardak benzeri gereçler kullanılmalıdır.

    İki-yedi yaş arası çocuklarda, yaşa uygun sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite esas alınarak, ağırlık artışı durdurulur. Yedi yaşın üstündeki tüm şişman çocuklara (Beden Kitle İndeksi 95. persentilin üstü), dikkatli bir izlemle zayıflama diyetleri/programları da önerilmektedir. Ancak, DSÖ, zayıflama diyetlerinin ciddi/ağır şişmanlara ya da hipertansiyon, hiperlipidemi, hiperinsülinemi gibi komplikasyonları olanlara uygulanmasını önermektedir. Ağırlık kaybı şişmanlığın derecesine göre 1-3 kg/ay şeklinde belirtilmektedir.

    Şişmanlığın önlenmesi açısından okullar çok önemlidir. Çünkü çocuklar, özellikle de özel okullarda okuyan çocuklar, günün önemli bir kısmını okulda geçirirler. Bu nedenle okullar, sağlıklı bir yaşam için yalnızca eğitimin geliştirilmesi değil, beslenme ve fiziksel aktivite konularında da olumlu değişikliklerin yapılabileceği, geliştirilebileceği ortamlardır.

    Günümüz koşullarında, özellikle büyük şehirlerde, yeşil alanların azalması, yeterli oyun alanlarının bulunmaması, sokakların güvenli olmaması, annelerin çalışıyor olması gibi nedenlerle çocuklar kapalı alanlara hapsedilmekte, televizyon ya da bilgisayara mecbur edilmektedir. Bir sokak ötede bile olsa okullara servis araçları ile gidilmesi, anadolu liseleri-kolejler ve üniversite giriş sınavları için dersanelerde ya da özel derslerde oturarak hızla zaman geçirilmesi, beden eğitimi derslerinin test çözümlerine ayrılması, ailenin egzersiz yapma alışkanlığının olmaması, merdiven yerine asansör kullanılması, çocuklarda hareketsizliğe, dolayısıyla şişmanlığa neden olmaktadır. Bunların önlenmesi ile aşırı kilo alımı tedavi aşamasına gelmeden önlenecektir.

    Bütün bu çabalara karşın, çocuklarda şişmanlığın tedavisi yüz güldürücü değildir. Kısa vadeli çalışmalarda, iyimser sonuçlar alınıyor gibi gözükse de genellikle başarısızdır. Tedavinin uzun süreli yararlarına ilişkin çalışmalar çok azdır. Bu nedenle şişman çocuklar yaşamlarına, çoğunlukla şişman ergenler ve erişkinler olarak devam etmektedirler. Bu durum ise, bir yandan ekonomik giderlere yansırken, diğer yandan çocuğun ve ailenin ümitsizliğe düşmesine ve psikolojik yükünün artmasına neden olmaktadır.

    Beslenmede değişiklikler yaparak çocuklarda şişmanlığı tedavi etmek, kolay gibi gözükmektedir. Oysa pratikte oldukça güç bir iştir. Çocuklar arkadaşlarından ya da ailenin diğer üyelerinden kendilerini ayrı tutan bir beslenme/diyet programına uymayı zor ve itici bulurlar. Uysalar hile aile çevresinden güçlü desteğe gereksinim duyarlar. Daha ötesi anne ve babası yemek alışkanlıklarını değiştirmekte isteksiz olan çocuğun kendisinin, yemek alışkanlıklarını değiştirmesini beklemek anlamsızdır.

    Çocukların pek çoğu beslenme konusunda kendi tercihlerini yapabilir. Anne-babalar bu durumu negatif etkiledikleri, özellikle de zayıflama programları boyunca aşırı kontrollü davrandıkları bildirilmektedir. Örneğin, beslenme konusunda, çocuklarına sağlıklı besinler yerine tatsız-tuzsuz seçenekler sunmak, hatta biraz daha ileri giderek yasakçı davranmak, mutfak kapısını kilitlemek, bazen de sebze yemeğini bitirmeleri halinde, çocuklarını sevdikleri bir başka besinle ödüllendirmek gibi hatalı davranış sergiledikleri belirtilmektedir.

    Sonuç olarak, tüm dünyada bulaşıcı hastalık şeklinde artan çocuklarda şişmanlığın önlenebilmesi için bebeklikten itibaren yaşa uygun sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin benimsendiği bir yaşam biçimine sahip olunmalıdır. Ne yazık ki, çocuklar ve anne-babaların ortaklığıyla aile içinde alınan tedbirlerle ya da yalnızca okulda alınan önlemlerle, bu hedefe ulaşmak mümkün değildir. Hedefe ulaşmak, ancak çocuklar, anne-babalar, aile çevresi, okullar, yerel yönetimler. hükümetler, sivil toplum örgütleri, özel sektör, medya, uluslararası kuruluşlar arasında bir ortaklıktan oluşan, kapsamlı bir ortaklık ya da eylem planı ile olasıdır.

  • SONBAHAR DEPRESYONU’NU CİDDİYE ALIN!

    SONBAHAR DEPRESYONU’NU CİDDİYE ALIN!

    Sonbahar’ın gelmesiyle birlikte havanın pusu gittikçe artar ve güneş ışınlarını artık daha az görmeye başlarız.Sabahları erken uyanmak, yataktan çıkmak, işe Ya da okula konsantre olmak ta gittikçe zorlaşır.Güne yorgun, mutsuz, bitkin uyanmış olarak başlıyorsanız, öfkeli bir ruh hali içindeyseniz, davranışlarınızda yavaşlama, cinsel ilginizde azalma ve iştahta bir artış söz konusu ise, zaman kaybetmeden uzman yardımı almalısınız.

    SONBAHARDA DEPRESYON NEDEN ARTAR?

    Mevsimsel geçişler, depresyonu tetikler.Sonbaharın hüznü ifade etmesi, kişide zevk alamama, mutsuzluk ve umutsuzluk hislerini yaratır.

    Sonbaharla birlikte güneş ışığını daha az almamız beyindeki bazı kimyasalların işleyişinde bozulmalara sebep olabilir bu sebeple de depresif duygularımız artmaya başlar.Depresyonla ilgili yapılan araştırmalar, sonbahar mevsiminin depresif duyguları arttırdığını göstermiştir.

    Sonbaharın gelmesiyle birlikte iş ve okulla ilgili kaygılar, aile içi sorumluluklarımızın artması da kendimizi depresif hissetmemize neden olur.

    SONBAHAR DEPRESYONU DEPRESİF HİSSETTİRİR!

    Sonbahar depresyonu geçiren kişiler kendilerini daha karamsar, çökkün ve mutsuz hissederken, olaylara ani tepkiler gösterip, öfke patlamaları yaşayabilirler.Geçmişte depresyon tanısı almış kişiler ve erkeklere oranla kadınlar sonbahar depresyonundan daha fazla etkilenmektedir.

    SONBAHAR DEPRESYONUYLA BAŞA ÇIKABİLMEK İÇİN ÖNERİLER

    Mevsime bağlı depresyon geçiyorsanız, aşırı kalabalık ortamlardan kaçının.Kendinizi güvende hissettiğiniz az sayıda kişilerle aynı ortamları paylaşın.

    Depresyonla birlikte kişinin algı ve yorumunda olumsuz düşünceler hakim olmaya başlıyor.Olumsuz düşüncelerinizi farketmeye çalışırsanız, bu düşüncelerin ruh halinizi nasıl değiştirdiğini de görebilirsiniz.

    Düzenli olarak spor yapmak, yürüyüş egzersizleri yapmak ya da kendimize hobi alanları yaratmak depresif enerjimizi boşaltmamıza yardımcı olur.

    Uyku ve yeme alışkanlıklarımızı gözden geçirmek ve tekrar düzenlemek gerekiyor.Uyku düzenimizi oluşturabilmek için davranışsal egzersizler yapabiliriz.Beslenme ve diyet uzmanlarına göre de özellikle kafeinli içeceklerden, şekerli gıdalardan uzak durmak, bitki çayları ve bol su tüketmek önemli.

    Özellikle işten Ya da okuldan sonra keyif verici aktivitelere katılmak, çökkünlük ve yorgunluk hissinin azalmasına neden olur.Bu sebeple kendinize haftalık aktivite planı oluşturun.

    Kendinize kısa süreli ve ulaşılabilir hedefler belirleyin.

    Hergün uyumadan önce ılık bir duş almaya çalışın.

    İşyerinde, okulda, ders çalışma ortamında vb.yerlerde kısa molalar verin.

    Depresyon’da olduğunuzu düşünüyorsanız, geçirdiğiniz depresyonun şiddeti ve türü önemlidir.Her depresyon mevsimsel olmayabilir.Bu sebeple bu durumda uzmana danışmanız da yarar vardır.

    Depresyonla başaçıkamadığınız durumlarda psikoterapi ve ilaç yardımı almanız gerekir.

  • Fleksibl bronkoskopi nedir?

    Fleksibl Bronkoskopi Nedir?

    FleksiblBronkoskopihava yollarının incelenmesinde kullanılan bir tanı yöntemdir. Fleksibl bronkoskopi basitçeucunda ışık olan ince bir borudur ( 2.5-3.0 mm) ve çocuğun hava yollarının incelenmesine, gerekli durumlarda balgam örneği alınarak bazı tahlillerin yapılmasına olanak sağlar.

    Hangi Çocuklara Fleksibl Bronkoskopi Yapılır?

    Çocuklar sıklıkla solunum problemleri nedeni ile çocuk göğüs hastalıkları doktorlarına başvururlar ve çeşitli tedaviler alırlar.

    Uygulanan tedavilere rağmen yeterli iyileşmenin olmadığı özellikle de doğumundan itibaren şikayetleri olan çocuklarda bazen ileri tetkiklerin yapılması gerekebilir ve fleksibl bronkoskopi bu ileri tetiklerden biridir.

    ·Tekrarlayan zatürreleri olan

    ·Zatürre olduktan sonra 1 ay içinde şikayetleri ya da akciğer filmi düzelmeyen

    ·Tüberküloz şüphesi olan

    ·Doğumdan itibaren düzelmeyen hırıltı , öksürük gibi solunum sorunları olan hastalardahava yollarında doğumsal bir anomaliyi araştırmak amacı ile

    ·Hava yollarına yabancı bir cisim kaçma şüphesi olan çocuklar

    ·Bağışıklık sisteminde bozukluk olan ve zatüre şüphesi olan çocuklardahangi mikrobu zatüreye yol açtığını bulabilmekve nasıl tedavi edeceğimizi planlamak için fleksibl bronkoskopi yapılması gerekebilir.

    Fleksibl Bronkoskopi öncesinde yapılması gerekenler nelerdir?

    İşlem sırasında çocuğun kusup mide içeriğinin akciğerlere kaçmaması için fleksibl bronkoskopi öncesinde çocuğun yaşına göre en az 6- 8 saat süre ile aç olması gerekir.

    İşlem öncesinde hastaya damar yolu açılır ve hava yolundan bazı ilaçlar verilir.

    Fleksibl Bronkoskopi nasıl yapılır?

    İşlem hastane şartlarında ve bronkoskopi odasında gerçekleştirilir.

    Fleksibl bronkoskopi ile burundan girilir ve hem üst hemde alt hava yolları incelenir. Aslında Fleksibl bronkoskopi ile hava yollarının incelenmesi ve balgam örneğinin alınması 2-3 dakikalık bir işlemdir. Bununla birlikte hastanın damar yolunun açılması , nefes yolundan ilaçların verilmesi hastanın ilaçlar ile hafif uyutulması ve ardından uyandırılması ile birlikte hastanın en az 3-4 saat hastanede kalması gerekir.

    Fleksibl Bronkoskopi sonrasıçocuk eve gidebilir mi?

    Hasta ancak tamamı ile uyandıktan ve beslenmeye başladıktan sonra eve gönderilebilir.

    Çok küçük ve solunum bulguları ağır olan çocukların işlem sonrası24 saat süre ile hastanede kalarak gözetim altında tutulmaları gerekebilir.

    Fleksibl Bronkoskopi sırasında en sık yaşanabileceksorun burun kanamasıdır. Bazen işlemsırasında özellikleufak bebeklerde kısa süreli oksijen desteğivermek gerekebilir

  • Ergenlik

    Ergenlik

    Ergenlik(Puberte); çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir.Bireyin çocuksu tutum ve davranışlardan çıkıp erişkin rolüne,erişkin kimliğine hazırlandığı,cinsiyet yetilerinin kazanıldığı vücut değişikliklerinin yoğun olduğu dönemdir.Cinsiyet ile ilgili hormonların üretimi bu dönemde çok fazlalaştığından ergenlerin ruh durumu sebepsiz değişimler gösterir.

    Genel olarak 12-21 yaş arası ergenlik dönemi olarak adlandırılır.Ancak son zamanlarda ergenlikten çıkış yaşı 30 yaşa kadar uzamaktadır.Ergenliğe giriş yaşı, genetik(ailesel),sosyo-ekonomik şartlar,iklim gibi faktörlerden etkilenir.Genel olarak kızlar erkeklerden daha erken ergenliğe girerler.,bu nedenle bu dönemde fiziksel olarak erkeklerden daha önce gelişirler.Pek çok genç kız değişen vücutları ve bırakmaya çalıştıkları çocukluk dönemleri sebebiyle karışık duygular yaşar.Kadın olmaya başlama fikri korkutucu gelebilir..Kızlar vücutları hakkında yeterince bilgi sahibi olamadıkları için ve ergenlik çağı kadın cinselliği ile bağdaştırıldığı için bu dönemi erkeklerden daha zor geçirirler.

    Ergenlerin genel olarak duygularında istikrarsızlık görülür.Duygular anlık değişimler bile geçirebilir,duygularını çok coşkulu yaşarlar,yoğun hayaller kurarlar,yalnız kalma isteği duyarlar.Ergenler yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir,utanabilir ve kendini saklama eğilimi içinde olabilirler.Yeni şeyler deneme merakları artar.Fark edilme,önemsenme ve takdir edilme ihtiyacı duyarlar, bu yüzden arkadaşlar çok önemli bir yerdedir.Dürtü taşkınlığı yaşarlar,motor etkinlikleri hızlanır,büyüklenme düşünceleri fazlalaşır,kendini bir tane görürler.

    Yine bu dönemde özgüven problemi, karşı cinsle ilişkiler,akran ilişkileri önemli yer tutar.Bazı ergenler depresif belirtiler gösterebilir ancak günlük hayatına devam edebilir.Gerçek depresyonlarda ise intihara varan düşünceler geliştirebilirler.Değersiz hissetme ,yalnızlık ,çocukluktan gelen duygular depresyona neden olabilirler.Ergenler zaman zaman öfke patlamaları yaşarlar,bunun nedeni öfkeyle ailesinden uzaklaşmaya çalışıp yeni(ailesinden farklı)bir kimlik oluşturma çabasıdır.

    Ergenler için çok yemek yeme veya yemeği reddetme(kilolu olduğunu düşünme,kilo almamaya çalışma)önemli konular arasındadır.Dış görünüşleriyle çok fazla ilgilidirler ve beğenilmeyecek taraflarını mutlaka bulurlar.

    Ergenlik dönemi hem ergen için hem de ergenin ailesi için zor bir dönemdir.Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken ergen de anlaşılamadığını düşünür.Ergenler ailelerinden anlaşılma ve değer görmeyi ,önemsenmeyi beklerler.Öğütler ve nasihatler genellikle işe yaramaz.

    Anne-baba çocukların girdiği bu yeni dönemin hakkı olan ergen statüsünü çocuklarına vermekte zorlanabilirler.Çocuk değil artık ergendir ve bir adım sonra yetişkin olacaktır.

    Ergenlik dönemi anne-babadan ayrışmanın başladığı dönemdir.Anne babayı eleştiri,alay,beğenmeme ve kavgalar bunun işaretleridir.Bu ayrışma ergenlere ‘yas duygusu’ da yaşatır,fakat bu duygu geçicidir.Ebeveynin isteyip olamadığı özellikleri çocuklarından beklemeleri ergenin kendisi olmasını engeller.

    Ergenlik dönemi ayrıca bireyin en yaratıcı olduğu dönemdir.Bu yaratıcılığı kendini bulmak, kendini yapılandırmak,toplumda onaylandığı bir yer bulmak için kullanır.İnsanın kendi kendini oluşturması en zor ve en güzel yaratıcılıktır.Kendine uygun bir konuşma biçimi,yazı biçimi,yürüme biçimi,özgün bir ‘ben’ yaratması bu süreçtedir.

    Ergenlik dönemi kimliğin yapılandığı dönemdir. Kimliğini yapılandırırken çevresinde beğendiği kişilerin (amca,öğretmen,arkadaş,anne-baba gibi)beğendiği özelliklerini ve değerlerini içselleştirirler.Toplumda isim yapmış kişilerin davranışlarına da dikkat eder fakat maalesef olumsuz olanların da etkisinde kalır.Yalan söyleyen,rüşvet alan kişiler de çevresinde veya toplumda ağırlıktaysa bu özellikler de içselleştirilir.

    Ergen çevresinden edindiği tüm olumlu ve olumsuz özellikleri sentezler,topladığı özelliklerin ötesinde yeni bir kimlik yaratır.Sentez ettiği özelliklerden daha üstün değerde bir bütün oluşturur,bu özellikler olumlu yöndeyse bu toplumu ilerletici,olumsuz yönde ise toplumu geriletici yönde etkisi olur.