Yazar: C8H

  • Çocuklarda astım ile ilgili bilmek istedikleriniz

    ÇOCUKLARDA ASTIM SIKLIĞI NEDİR?

    • Çocukluk çağında en SIK rastlanan kronik hastalık, Astım sıklığı ülkemizde % 6-10 civarındadır
    • Çocukluk çağında okul kaybı ve hastane yatışlarının önemli bir sebebidir

    ÇOCUKLARDA ASTIM TANISI NASIL KONUR?

    Astımlı hastalar genellikle aralıklı olarak ortaya çıkan HIRILTI, NEFES DARLIĞI,GÖĞÜSTE SIKIŞMA HİSSİ,SADECE ÖKSÜRÜK gibi şikayetler ile doktora başvururlar. Genellikle bu şikayetler bir Üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben başlar. Bunun dışında 6 yaşından büyük çocuklarda solunum fonksiyon testleri ( akciğer kapasitesini ölçen testler) tanıda yardımcıdır.

    Allerjinin varlığına ilişkin testler de yapılabilir fakat allerjisi olmadan da benzeri şikayetleri olan çocuklar vardır. Fakat altta yatan allerjik bir zemin var ise çocukların daha yakından takip edilmesi gerekir

    HANGİ ÇOCUKLAR İLERİDE ASTIM GELİŞİMİ AÇISINDAN RİSKLİDİR?

    Okul öncesi dönemde çocuklar yılda 5-8 kez üst solunum yolu enfeksiyonu geçirebilir. Bazı çocuklarda hava yolları daha hassastır ve genellikle ÜSYE'yi takiben hırıltı nefes darlığı , uzamış öksürük gibi şikayetler ile doktora başvururlar.
    Okul öncesi dönemde çocukların nerede ise % 50'sinde buna benzer şikayetler görülebilir. Bu çocukların önemli bir kısmı büyüdükçe bu şikayetler azalır ve ortadan kaybolur ama bir kısmında şikayetler daha ileriki yıllara kadar devam eder ve astım tanısı alırlar.

    Hangi çocukların iyileşeceğini ya da hangi çocukların hayatlarının ileriki yıllarına kadar şikayetlerin devam edeceği ya da astım tanısı alacağını önceden kesin olarak mümkün değildir.
    BUNUNLA BİRLİKTE,
    • Şiddetli hırıltı/bronşiolit nedeni ile sık hastane yatışları
    • Son 6 ay boyunca en az 3 hırıltı atağı
    • Ailesel astım hikayesi
    • Atopik dermatit
    • Rinit varlığı (USYE yokluğunda)
    • Hırıltı (Solunum yolu enfeksiyonu yokluğunda)
    • Yapılan testlerde allerjinin saptanması
    Astım gelişimi açısından risk faktörleridir.

    ASTIM TEDAVİSİNDE KULLANLAN İLAÇLAR NELERDİR?

    Astım ya da hava yolu hassasiyeti olan çocuklarda tedavi uluslararası tedavi rehberlerine göre planlanmaktadır. Bu tedavi rehberlerindeki ilk seçenek ilaçlar direkt hava yollarına verilen ilaçlardır.Bu hastalarda kullanılan iki çeşit ilaç vardır

    1-Koruyucu/Tedavi edici ilaçlar
    İnhale kortikosteroidler
    Ağızdan alınan diğer ilaçlar (Çiğneme tableti)
    2- Rahatlatıcı, şikayetleri giderici ilaçlar

    HAFİF ASTIM;
    • Eğer çocuğunuzun çok aralıklı ve hafif şikayetleri var ise
    • Astım atakları hafif ve kısa süreli ise
    • Günlük aktivasyonları normal ise ;SADECE ŞİKAYETİ OLDUĞUNDA RAHATLATICI İLAÇLARI KULLANABİLİR

    ORTA -AĞIR ŞİDDETTE ASTIM
    • Astım semptomları haftada iki kezden daha fazla ise
    • Ayda iki geceden daha fazla gece semptomu var ise
    • Astım atakları çocuğun aktivitesini engelliyor ise; HERGÜN KORUYUCU İLAÇ KULLANMALIDIR

    Tedavide eğer püskürtme ilaçlar kullanılıyor ise kesinlikle direkt ağıza sıkılmaz. Çocukların yaş gruplarına göre kullanılan bazı ara cihazlar vardır

    NEFES YOLUNDAN KULLANILAN KORTİZON İÇERENİLAÇLARIN ZARARLI YAN ETKİLERİ VAR MIDIR?

    • Astım tedavisinde kullanılan ilaçlar uygun dozlarda ve uygun ara cihazlar ile kullanıldığında sistemik yan etkiler açısından güvenilirdir.
    • Astımlı hastalar yaşıtlarına göre daha geç ergenliğe ulaşırlar. Erişkin boyları NORMALDİR
    • Özellikle ağır astımı olan hastalar uygun bir tedavi almaz ise hastalığın kendisine bağlı olarak boy kısalığı görülebilir.

    ÇOCUĞUMUN OKUL SEYAHATLERİNE GİTMESİ UYGUN MUDUR?

    EVET
    1. Astımı kontrol altında olduğu sürece okul seyahatlerine gidebilir
    2. Seyahat öncesinde mutlaka sorumlu kişilere çocuğun hastalığı gerekli durumlarda kullanılabilecek tedaviler ile ilgili bilgi verilmelidir

    ASTIMI OLAN ÇOCUKLAR SPOR YAPABİLİR Mİ?

    EVET: KISITLAMA YOK
    • Astımlı Çocukların egzersiz yapmaları çok önemli
    • Fiziksel aktivasyon ile ortaya çıkan semptom var ise doktorunuza danışmalısınız

    ÇOCUĞUM OKULA BAŞLADIĞINDA NE YAPMALIYIM?

    1. Çocuğunuzun hastalığını öğretmenden saklamayın
    2. Çocuğunuzun astım semptomlarına ilişkin öğretmene bilgi verin
    3. Doktorunuza danışarak eğer gerekli ise astım ilaçlarını okula gönderin

    ASTIM TEDAVİSİ ALMAKTA OLANBİR ÇOCUK HASTALIĞI İLE İLGİLİ OLARAK NASIL BİLGİLENDİRİLMELİDİR?

    1. Çocuğunuz yaşıtlarının yer aldığı tüm normal günlük aktivasyonlarda
    yer almalı ve kendine güveni sağlanmalı
    2. Mümkün olabildiğince bağımsız olabilmesi için cesaretlendirmelisiniz
    3. Çocuğunuz büyüdükçe astımla ilgili olarak bilgilendirilmelidir
    4. Çocuğunuz ilaçlarını düzenli alma konusunda sorumlu olmalıdır
    5. Çocuğunuz hastalığı ile ilgili acil durumlarda kimi arayacağını bilmelidir
    6. Okuldaki sorumlu kişiler çocuğunuzun hastalığı ve ilaçları ile ilgili bilgi sahibi
    olmalıdır

    ÇOCUĞUMUN ASTIMINDA RUHSAL DURUMU ÖNEMLİ MİDİR?

    1. Heyecan, kızgınlık, aşırı korku çocukta astım atağını başlatabilir
    2. Aile sorunları astımın kötüleşmesine sebep olabilir
    3. Ailenin pozitif ve olumlu yaklaşımı önemli

    DİĞER ÇOCUKLARIMDA ASTIM OLUR MU?

    1. Bulaşıcı bir hastalık değil
    2. Fakat genetik önemli, özellikle anne,baba ve kardeşlerde astım saman nezlesinin varlığı diğer çocuklarda da alerjik hastalıklar gelişimi açısından bir risk faktörüdür

    ASTIM VE ÇEVRE…

    Astımlı hastaları değerlendirirken hastanın yaşadığı çevre ile ilişkili detaylar öğrenilmeli,çevresel alerjen miktarını azaltabilmek amacı ile uygun öneriler verilmeli

    • Hasta kontrole geldiğinde çevresel önlemlerin alınıp alınmadığı kontrol edilmeli
    • Ve özellikle ülkemiz şartlarında mutlaka pasif sigaraya maruziyet sorgulanmalı ve aile bu konuda bilgilendirilmelidir

    ASTIMLI ÇOCUKLARDA ÖNEMLİ ÇEVRESEL ALLERJENLER NELERDİR VE HANGİ KONTROL YÖNTEMLERİ KULLANILMALIDIR?

    EV TOZU AKARINI NASIL AZALTALIM?

    Ev tozu akarı hem dünyada hem de ülkemizdeki en önemli iç ortam allerjenidir.
    • Ev tozu akarı insan derisinden dökülen parçacıklar ile beslenir
    • Erişkin bir yetişkin günde 0.5-1 gr deri artığı döker ki günde 100 000 ev tozu akarını beslemek için yeterli bir miktardır.
    • Yatak, yorgan, halılar, mobiyalar ev tozu alerjenleri için önemli kaynaklardır.
    • Bunların temizliği sırasında alerjenler havalanabilir ve inhale edilebilir

    Ev tozu akarı başarılı bir şekilde azaltılabilir mi?
    Ve bu önlemler hastaların klinik bulgularında bir farklılığa yol açar mı?

    Gereksiz zaman ve para harcanmaması için hastalar ev tozu akarını azaltmaya yönelik önlemler konusunda doğru bilgilendirimelidir
    • Uyku süresince büyük miktarda alerjene maruziyet nedeni ile klinikte en önemli bölgelerdendir
    • Allerjen –geçirgen olmayan yatak ve yastık kılıflarının kullanılması VE
    • Yatak materyalinin sıcak su ile yıkanması (>55 C) yatak odasında ev tozuna maruziyeti azaltmak için en etkili yöntemdir ve ev tozu alerjeni miktarını anlamlı olarak azaltır
    Anti-alerjik kılıflara ek olarak akarasid ya da anti-mite şampuan vb gibi bazı kimyasal maddelerin kullanılmasının ek bir faydası olmadığını göstermiştir
    Kuru temizleme
    • Tüm canlı ev tozu böceklerini öldürür!
    • Fakat alerjen konsantrasyonunu azaltmaz!

    HAYVAN ALLERJENLERİNİ NASIL AZALTALIM?

    • Küçük kemirgenler ve kuşlar dahil olmak üzere tüm sıcakkanlı hayvanların idrar, dışkı ve tükrükleri alerjik reaksiyonlara yol açabilir
    • Hayvanlara ait alerjenleri çok küçüktür, yapışkandır ve yüzeylere yapışır
    • Hayvan alerjenlerinin evlerden okul vb gibi toplumsal yerlere taşınması rapor edilmiştir. Bu neden ile ev hayvanı olmayan çocuklarda bile hayvan alerjisi olabilir
    • Evde hayvanlarla ilişkili alerjenleri ortadan kaldırmak için en etkin yöntem hayvanın gitmesidir
    • Hayvan gittikten sonra bile alerjenleri ortadan kaldırmak için iyi bir temizlik gerekir
    • Alerjen düzeyindeki azalmalar aylar alabilir, halıların ve kumaşlı mobilyaların kaldırılması bu süreyi kısaltır

    Eğer hayvan evden gitmiyor ise,
    • Hayvan yatak odasına sokulmamalıdır
    • Hastanın yatak odasının kapısı kapalı tutulur
    • Halılar ve kumaşlı mobilyalar mümkün olduğunca kaldırılmalı ve varolan bu tür materyal mümkün olduğunca hayvandan izole edilmelidir

    HAMAM BÖCEĞİ ALLERJENLERİNİ NASIL AZALTALIM?
    • Hamam böceği genellikle karanlık, nemli, ılık ortamları sever
    • Hamam böceği alerjenlerinin evden temizlenmesi çok kolay değildir
    • Profesyonel hamam böceği eradikasyonunun etkinliği tam olarak kanıtlanamamış olmasına rağmen elimizdeki tek seçenektir
    • Amaç sadece yaşayan hamam böceklerini elimine etmek değil ayrıca hamam böceği artıklarını ortadan kaldırmaktır
    • Özellikle kalabalık apartmanlarda yaşayan ailelerde infestasyonun tekrarı çok önemli bir problemdir .Kimyasal olarak ilaçlama dışında hamam böceklerinin kullandığı yiyecek ve su kaynaklarının ortadan kaldırılması gibi temel temizlik önlemleri çok önemlidir.
    • Boş poşetler,boş şişeler, gazete kağıtları vb gibimaddeler hamamböceklerinin sıklıkla sevdikleri bölgelerdir ve evde depolanmamaları gerekir!

    ÇEVRESEL SİGARA DUMANINA MARUZİYET ASTIMIN OLUŞMASINDA VE ŞİDDETİNİN ARTMASINDA ÇOK ÖNEMLİ BİR ÇEVRESEL FAKTÖRDÜR

    • Ailelere sigara içmemeleri / ya da içecekler ise ev dışında içmeleri gerektiği söylenmelidir
    • Hekimler sigarayı bırakma aktiviteleri konusunda bilgi sahibi olmalı gerekirse aileyi yönlendirebilmelidir
    • Hastanın aktif sigara içimi? Ya da arkadaşlar/ akrabalar/ bakıcı vb gibi olası sigaraya maruziyetin diğer kaynaklarıda araştırılmalıdır

    Prof.Dr. Fazilet Karakoç

  • Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Malumunuz, çalışma hayatında stres kaçınılmaz. Fakat bunun sizi alt etmesine izin vermeyin!

    Hepimiz stressiz bir iş hayatı hayalini kuruyor olsak da, maalesef böyle bir şey neredeyse mümkün değil. Her iş, stressiz olabileceğini düşündüğümüz işler dahi, stresten payını alıyor muhakkak. Ofis yaşamı ‘yapılacak çok fazla iş’ ve ‘sahip olunan az zaman’ baskısı altında fokur fokur stres kaynıyor. Bir de insan faktörünü ve özel hayatlardaki uzak hayalleri ekleyince, stres seviyesi sürekli kırmızı çizginin etrafında dolanıyor. Günün sonunda şu soruyla baş başa kalıyor insan: “Nereye gitti benim 24 saatim?”
    Gerçek şu ki, çalışma hayatında stres, değişmez ve yerleşik bir unsur. Ve işleri zamanında yetiştirmemiz için motive eden ‘iyi stres’ olduğu gibi, negatif sonuçlara sebebiyet veren ‘kötü stres’ten de bahsetmek mümkün.

    Gerçeklikle yüzleşmek gerek: İş hayatı içinde stresten kaçmak mümkün değil. Fakat iyi haber: Bu stresle baş etmenizi sağlayacak, ofis yaşamı sınırları dahilinde stres kurbanı olmanızı önleyecek yollar da var. Stresin sizi değil, sizin stresi yönetmenize ve lehinize çevirmenize yarayacak bazı ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz.

    Stresi kullanın, ondan kaçmayın

    Stres, baskı altında olduğumuzu düşündüğümüz durumlara karşı oluşan doğal bir tepkidir. Ve kontrol altında tutulduğunda, stresten faydalanabilirsiniz. Çalışma hayatında stres, daha iyisini başarabilmeniz için tetikleyici bir unsur olabilir. Bir işi teslim tarihinden önce tamamlamak, son projenizi bir öncekinden daha iyi hazırlamak veya hak ettiğinizi bildiğiniz terfiyi almak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Stres, ofis yaşamı ile iç içe geçmiş ise, stresin yönünü değiştirmek lehinize olacaktır.

    Ne zaman mola vereceğinizi bilin

    Eğer günde 8 saat çalışıyorsanız, gün içerisinde zaman zaman mola vermeniz gerekir. Bu da demek oluyor ki, öğle yemeği vakti geldiğinde masanızdan uzaklaşın ve yemek yerken çalışmayın. Ya da kafeteryaya gidip bir şeyler için ve o 5 dakikalık zaman diliminde kafanızda iş olmasın. Sizi stresten uzaklaştıracak küçük bir iş bulun veya en azından masanızdan kalkıp şöyle bir yürüyün.

    Bir hobiniz olsun

    Eğer işini bitirmeden veya bir şeylerle uğraşmadan duramayan biriyseniz, mola vermek diğerleri için olduğundan daha zor olabilir sizin için. Bu durumda, işle alakalı olmayan ufak tefek şeylerle uğraşmak hem sizi işin stresinden uzaklaştıracaktır, hem de zamanınızı boşa harcadığınızı düşündürmeyecektir. Örneğin her gün bir origami yapabilirsiniz. 5 dakikada tamamlayabileceğiniz kolay figürler var; bir yandan mola verecek, diğer yandan üretkenliğinizi korumuş olacaksınız.

    Zamanınızı yönetin

    İş hayatı söz konusu olduğunda, zaman yönetimi çok önemlidir. İşinizi nasıl organize edeceğiniz tamamen sizin kişisel tercihinize bağlıdır fakat günlük, haftalık ve aylık yapılacaklar listesi ve öncelikleri belirleme yöntemleri ile ‘etkili zaman yönetimi’, işinizde ciddi anlamda kolaylık sağlayacaktır. Hangi sorumlulukların daha öncelikli olduğunu ve hangi işlerin bir sonraki günü bekleyebileceğini belirleyin ve stresten buhran geçirtmeyen bir ofis yaşamı size kapılarını aralasın.

    Gün içinde egzersiz yapın

    Günlük egzersizlerin ne denli faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Egzersizin faydalarından biri de stresi azaltmasıdır. Gün boyunca masa başında bilgisayarınıza kilitlenip kaldıysanız, öğle aranızın bir kısmını dışarıda yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Egzersiz yapıyor olmanın yanı sıra gün ışığının ve temiz havanın da sayısız nimetlerinden faydalanmış olursunuz. İşten sonra bir yoga dersine katılmak veya spor salonuna gitmek de günlük stres seviyenizi kontrol edebilmenize yardımcı olacak ve çalışma hayatında stres sizin icin bir kabus olmaktan çıkacaktır.

    Arkadaş edinin

    Bir çok araştırma gösteriyor ki iş yerinde arkadaş edinmek sizin için iyi bir şey. Aynı ofisi paylaştığınız arkadaşlarınız olması demek, zor zamanlarda yetişen destekleri sayesinde daha az stresli bir ofis yaşamı demek. Ayrıca mola vakitlerinizde de iş arkadaşlarınız ile iki lafın belini kırabilir, iş stresinden biraz da olsun uzaklaşabilirsiniz.

    Abur cuburdan uzak durun

    Kabul; bazen o kadar stresli oluyoruz ki abur cubur tıkınmak, o an için yapabileceğimiz en ideal şeymiş gibi gözükebiliyor. Çekmecesinde bisküvi, gofret, çikolata stoğu tutanların sayısı hiç de az değil. Fakat bu abur cubur faslının suçluluk duygusuyla sonlandığını da biliyoruz. Çekmecenizi daha sağlıklı atıştırmalıklarla doldurabilirsiniz. Su, meyve ve kuruyemiş gibi yiyeceklerle, suçluluk duygusuna kapılmaksızın savaşabilirsiniz stresle. Tabii ki arada sırada o çok sevdiğiniz kurabiyelerle bir kaçamak yapabilirsiniz.

    Pozitif olun

    Gerçekten çok fazla stres altında olduğunuzda, kendinize işinizle ilgili keyif aldığınız şeyleri hatırlatın. Elinizdeki işi tamamladığınızda ya da hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Pozitif noktalara odaklanmak stresle başa çıkmanızda yardımcı olacaktır.

    Stres günlüğü tutun

    Yaşantımızın büyük bölümünü iş hayatı oluşturuyor ve çalışma hayatında stres gün içersinde sıklıkla deneyimlediğimiz bir durum. Bazı anlar içimizi dökecek birine ihtiyacımız olabiliyor fakat o kişiyi her zaman bulmak da mümkün değil. Böyle zamanlarda bir stres günlüğü tutmanız, tahmin ettiğinizden daha fazla işinize yarayabilir. Bir kere, drama yaratmadan içinizdekini dışa aktarmış olursunuz. Buna ilaveten, stresinizi nelerin tetiklediğini de zamanla keşfetmeye başlar ve o tetikleyicilere karşı kendinizi korumayı öğrenebilirsiniz. Ofis yaşamı stres mayınlarıyla dolu; onların yerlerini bilmek kontrolün sizde olduğunu gösterir.

    İşi işte bırakın

    Bazı günler işlerin yetişmeyeceğini hissederek işinizi eve götürmek isteyebilir ve böylece hafta bitene kadar her şeyi zamanında yetiştireceğinizi düşünebilirsiniz. Bu düşünceden uzaklaşın. Yetiştirilmesi gereken işler olması iş hayatının bir parçasıdır fakat iş ile evi birbirinden ayırmanız gerek. Evdeyken işle ilgili teknoloji kullanımınızı sınırlandırın. İş telefonunuzu uzak bir yere koyun ve e-postalarınızı kontrol etmeyin. Evdeki zamanınızı rahatlayıp şarj olmak için kullanın. Çalışma hayatında stres ile baş etmenin belki de en etkin yolu budur.

  • Çocuklarda tüberküloz

    Çocuklarda Tüberküloz

    Tüberküloz nasıl bir hastalıktır ? Sıklığı nedir?

    Tüm dünya da her yıl yaklaşık 8,4 milyon kişi tüberküloz hastalığına yakalanmakta ve 2 milyon insan ne yazık ki bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Ülkemizde tüberküloz Afrika ya da Asya kıtasındaki kadar yaygın olmamak ile birlikte halen ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Tüberküloz, en çok akciğerlerde olmak üzere bütün organlarda hastalık yapabilir. Hastalık yayılır ise diğer organlara da zarar verebilir. Bununla birlikte birçok hastalıkta olduğu gibi erken ve uygun tedavi edilirse hastalar iyileşir

    Tüberküloz nasıl bulaşır ?
    Tüberküloz hastalığı, solunum yoluyla bulaşır. Hasta kişilerin öksürmesi, hapşırması, konuşması ile solunum yolu salgıları damlacık şeklinde havaya atılır. İçinde tüberküloz mikrobunun bulunduğu bu damlacıkların solunması ile sağlıklı bireyler tüberküloz mikrobu ile tanışır biz buna enfeksiyon diyoruz. İyi haber mikropla tanışan her çocukta hastalık gelişmez.

    Veremli bir hasta ile sokakta, dolmuşta, lokantada kısa süreli bir karşılaşma ile çocukların mikrobu alma olasılığı çok düşüktür. Hastalığın bulaşması için genellikle verem hastası kişi ile uzun süre bir arada bulunmak gerekir. En çok hastanın aile bireyleri ve yakın çalışma arkadaşlarına bulaşma olur. Hasta olan kişi tedavi almaya başladıktan yaklaşık üç hafta sonra özel durumlar dışında bulaştırıcılık özelliği ortadan kalkar.

    Çocuklar özellikle ufak bebekler her konuda olduğu gibi bu konuda da biraz daha hassas. Mesela evde Tüberküloz hastası olan bir kişi var ise o evdeki herkes hastalanabilir ama özellikle 5 yaş altındaki çocuklarda hastalık geliştirme riski erişkinlere göre çok daha yüksektir. Bir erişkinin mikrop ile temas ettiğinde hastalık geliştirme riski % 10 iken bir yaşın altındaki bir çocukta bu oran % 50 civarındadır.

    Tüberküloz hastasının yakın çevresindekiler ne yapmalıdır?
    Tüberküloz hastası ile temas halinde olan kişiler özellikle 15 yaşın altındaki çocuklar mutlaka Çocuk Göğüs Hastalıkları Doktoru ya da en Verem Savaş Dispanseri tarafından kontrol edilmelidir. Eğer yapılan testler ile çocuğun hasta olduğu anlaşılır ise genellikle 6, bazen 9 ay 3 ya da 4 ilaç ile tedavi edilmesi gerekir. Eğer hastalık yok ama sadece evdeki tüberkülozlu kişi ile temas söz konusu ise o zamanda çocuğun tüberküloz geliştirmesini engelleyebilmek için 6 ay süre koruyucu tedavi verilir.

    Verem aşısı yapılan bir çocuk verem olur mu?

    Verem aşısı (BCG aşısı) doğumdan sonra 2. ayda 1 kez uygulanır. Eskiden 3-4 doz verem aşısı uygulanırdı. Ülkemizde şu anda uygulanan Ulusal aşı programına göre verem aşısı sadece bir kez uygulanması öneriliyor tekrar edilmesine gerek yok. Ama ne yazık ki %100 koruyucu bir aşı değil BCG…

    Verem aşısı (BCG) tüberkülozun hayatı tehdit eden menenjit ( beyin zarı iltihabı) ya da kan ile yayılan ağır formlarına karşı % 90 ‘ a yakın bir koruma sağlar. Fakat. akciğer tüberkülozuna karşı koruyuculuğu sadece % 50'dir.

    Çocuklarda Tüberküloz hastalığının belirtileri nelerdir?

    Tüberkülozlu çocuklarda akşama doğru yükselen ateş, gece terlemesi, kilo kaybı, iştahsızlık ve halsizlik olabilir. İki haftadan uzun süren öksürük, balgam çıkarma, kan tükürme, göğüste ağrı ve nefes darlığı da rastlanan bulgulardır.

    Tüberküloz hastalığında yakınmalar genellikle hafif başlar, yavaş ilerler bu neden ile doktora başvuru gecikebilir. Bu durum hastalığın daha çok yayılmasına neden olabilir.

    Çocukluk çağında tüberküloz tanısı nasıl konur ve tedavisi nasıldır?

    Çocuklarda tüberküloz tanısını koymak kolay değildir. Çocuklar erişkinler kadar kolay balgam çıkaramadıkları için genellikle hastanın, hikayesi, akciğer filmi ve tüberküloz cilt testi, bazı kan testleri , mide suyunun incelenmesi gibi laboratuar testlerinin sonuçları bir araya getirilerek tanı kesinleştirilmeye çalışılır.

    Hikayede çocuğun tüberkülozlu bir erişkinle teması olması da önemlidir. Bu neden ile Tüberküloz düşünülen çocukta mutlaka aile taraması yapılmalıdır. Bazen çocuk bir hastada veremden şüphelenip araştırmaya başladığımızda aynı evde yaşayan bir erişkinin anne, baba, büyükanne ya da bakıcının tüberküloz hastası olduğu ortaya çıkıyor.

    Tüberküloz hastası hastanede yatarak mı tedavi edilmelidir?
    Her hastanın mutlaka yatırılması gerekmez. Ancak genel durumu bozuk, yaygın hastalığı olan, aşırı kan tükürmesi olan, başka sağlık sorunları olan, tedaviye uyumsuz olan hastaların hastaneye yatırılarak tedavi edilmesi gerekir.

    Tüberküloz hastalığı iyileşir mi?
    Tüberküloz kesinlikle iyileşebilen bir hastalıktır. İlaçlarını önerilen şekilde aksatmadan, yeterli süre içen hastaların hemen hepsi başarıyla tedavi edilir. Bununla birlikte ilaçlarını düzenli kullanmayan hastalarda iyileşme olmaz

  • YEME BOZUKLUKLARI

    YEME BOZUKLUKLARI

    Yeme Bozuklukları Pika, Geri Çıkarma (geviş getirme bozukluğu), Kaçıngan/Kısıtlı Yiyecek Alımı Bozukluğu,Anoreksiya Nevroza, Bulimiya Nevroza, Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıkların içinde yer aldığı bir tanı grubudur. Bu hastalıklar ruhsal kaynaklıdır ve bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de ciddi ruhsal sorunlarla birliktedir.

    Yeme bozuklukları daha çok 12 ile 35 yaş arası kadınlarda olmak üzere milyonlarca kişiyi etkilemektedir. Yeme bozukluklarından kaynaklanan bu rahatsızlıklar tipik olarak yiyeceklere ve vücut ağırlığına karşı bir saplantı haline dönüşmektedir.

    Anoreksiya Nevroza, çok sıkı, sağlıksız bir diyet sonucu ciddi miktarda kilo kaybıyla kendini belli etmeye başlayan önceleri kontrol edilebilen iştahın bir süre sonra yok olarak zayıflamanın normal ölçüleri aşması ile görülen psikolojik bir hastalıktır. Anoreksiya Nervoza sadece genç kızlarda değil, erkeklerde de görülür. Tedavi edilmediğinde ölümcül sonuçlara varır. Kişi kilosunu kabullenemez ve sürekli kilo verme çabası içerisindedir, kilo almaktan aşırı derecede korku duyar, beden algısı düşüktür, bedenini beğenmez. Sadece diyet değil, müshil kullanımı, aşırı spor veya ek yöntemler uygulayabilir. Kalsiyum kaybı sonucunda kemik erimesi, saçlar ve tırnaklarda incelme, ciltte kuruma, sararma, anemi ve vitamin eksiklikleri, kalp kasları da dahil olmak üzere tüm kaslar zayıflama ve erimesine bağlı problemler, ileri derecede kabızlık, düşük kan basıncı gibi hayatı tehdit eden rahatsızlıklara neden olur.

    Bulimia Nervosa, kişinin tıkınırcasına çok yemek yedikten sonra bu yiyeceklerin şişmanlatıcı etkisinden kurtulmak için gösterdiği aşırı ve yanlış çabalardır. Bulumiya hastaları olağan dışı miktarlarda yiyecek tüketimini takip eden kilo almayı engellemek için kusma, oruç tutma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ya da laksatif kullanmayı seçerler.

    Aşırı ölçüde, adeta patlayıncaya dek, tıkınırcasına kriz halinde yenen yemeklerden sonra suçluluk ve utanç duygusu yaşarlar.

    Anoreksiya hastalarının aksine, bulimiya hastaları yanlış yeme davranışlarının farkındadırlar. Bedensel olarak kullanılan ilaçlara bağlı olarak şişkinlik, ödem, kusmaya bağlı olarak da sıvı ve elektrolit kayıpları, halsizlik, sindirim sistemi şikayetleri, yemek borusunda aşırı kusmaya bağlı zararlar ve aşırı ishale bağlı makad kenarlarında incelme, ağız hijyeninde bozulma sıklıkla rastlanan neticelerdir. Bulimiya hastaları obez, normal kilolu ya da zayıf olabilirler. Bir süre sonra mide bulantısı ve kusma istem dışı oluşur.

    Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu,bir bireyin aynı zaman diliminde ve aynı koşullarda yiyebileceğinden çok daha fazla miktarda yiyeceği kısa bir süre içinde tükettiği, yemek yeme davranışını dizginleyemediği ve aşırı miktarlarda yemek yeme davranışının tekrar ettiği bir yeme bozukluğudur. Tanının konulabilmesi için tıkınırcasına yeme ataklarının üç ay içerisinde haftada en az bir kez olması gerekmektedir.

    Bulimiya Nevroza dan farkı tıkınırcasına yeme nöbetlerinin yol açabileceği etkileri giderebilmek için, hastanın kendini kusmaya zorlaması, ishale yol açan ya da idrar söktürücü ilaçlar kullanması, yeme alışkanlığını uzunca bir süre dizginlemesi yahut yorucu beden hareketleriyle metabolizmayı hızlandırması gibi tedbirlerin alınmamasıdır.

    Bu bireyler yemek yeme davranışlarından ya da kilolarından dolayı kendilerinden nefret etme, beden görünümlerinden hoşlanmama ya da iğrenme, bedensel kaygılar ve kişisel ilişkilerde sıkıntı yaşayabilirler. Öte yandan yemek yeme davranışları ya da kiloları kişinin öteki insanlarla ilişkilerini ve çalışma hayatını olumsuz yönde etkiler.

    Yeme bozukluklarının etkileri oldukça ciddidir,kişiler bu ciddi etkileri görmezden gelebilir,hafife alabilir ve tedaviyi reddedebilirler.Yeme bozukluklarının görülme yaşı genellikle ergenlik dönemin denk gelir ve yapılan araştırmalarda lise dönemindeki bireylerin %80 ninin kilo verme isteğine işaret etmektedir.İnce vücut idealinde medya ve yayınlarının rolü oldukça yüksektir.Ergenlerin kişilik ve kabul görme isteklerinin yoğun olduğu bu dönemde yeme bozukluklarına yakalanma riski daha yüksektir.

    Tedavide besinsel, tıbbi ve psikiyatrik değerlendirmenin ardından akut tıbbi sorunlara yönelik tedavi uygulanmalıdır. Yeme bozukluğu olan bireylerde hastaneye yatış kriterleri doğrulusunda gerekirse yatarak tedavi planlanmalıdır. Yeme bozukluğu olan kişilerin, hastalıklarını tetikleyen düşünceler, duygular ve davranışlar hakkında bilgi edinmesi ve anlaması için mutlaka psikoterapi gereklidir. Yeme Bozukluklarının tedavisinde Genel Tıbbi Bakım, Beslenme Danışmanlığı, Psikiyatrik Tedavi ve Psikoterapi Desteği Programlarının beraber yürütülmesi gerekmektedir.

  • Hava nemlendiricileri gerekli midir?

    Hava Nemlendiricileri Gerekli midir?

    ‘Her çocuklu eve bir tane lazım mı? Bu cihazlar gerçekten işe yarıyor mu? Yoksa bize mi öyle geliyor? Hava nemlendiricilerinin zararlı etkileri olabilir mi?' İşte bu yazıda bu sorulara cevap vermeye çalışacağım.

    Hava nemlendiriceleri üst solunum yolu enfeksiyonlarında ya da bronşiolitte işe yarar mı?

    Bilimsel çalışmalara baktığınızda çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında hava nemlendiricilerin kullanımının işe yaradığını söylemek zor.

    Bronşiolitli bebeklerde , çocuklarda nefes borularında balgam ve spazm oluyor. Bu hastalarda nefes borularındaki spazmı giderici ilaçların yanı sıra, buhar tedavisi özellikle düşük gelirli ülkelerde halen yaygın olarak kullanılan kolay erişilebilir ve ucuz bir tedavi. Buhar tedavisinin bronşiolitli hastalarda hava yolarındaki balgamın temizlenmesine yardımcı olabileceği düşünülmüş. Ama çalışmalar bu hastalarda soğuk ya da sıcak buhar tedavisinin bir faydası olmadığını göstermiş ve rutin kullanımı önerilmiyor.

    Soğuk Buhar Krup enfeksiyonunda işe yarar mı?

    Çocuğunuz gecenin bir yarısı havlar gibi öksürmeye mi başladı? Muhtemelen krup denilen bir enfeksiyon geçiriyordur. Üst hava yollarında ses tellerimizin olduğu bölgede viral enfeksiyon nedeni ile oluşan şişlik (ödem) sonucunda bu bulgular ortaya çıkar. Buhar tedavisi özellikle soğuk buhar tedavisi, eskiden kruplu çocukların tedavisinde hastanelerde çok yaygın kullanılır evde de kullanılması önerilirdi. Ama yapılan çalışmalar krup tedavisinde buhar tedavisinin çocuğun şikayetleri üzerinde anlamlı bir iyileşmeye neden olmadığını göstermiş.

    Alt solunum yolu enfeksiyonlarında ( zatürre) tedavisinde soğuk ya da sıcak buhar tedavisinin yeri var mı?

    Bu konu ile ilgili de çok az sayıda çalışma var ve bu çalışmalar da diğer solunum yolu hastalıklarında olduğu gibi zatürrede de hava nemlendiricilerinin pek de bir faydası olmadığını göstermiş.

    Hava nemlendiricileri ne işe yarayabilir ?

    Nem havadaki su buharı miktarıdır. Havadaki nem oranı mevsime, nerede yaşadığınıza ve hava koşullarına bağlıdır. Genellikle havadaki nem yaz aylarında yüksektir, kış aylarında düşüktür. İdeal olarak bir evde nem oranı % 30- 50 civarı olmalıdır. Her şeyde olduğu gibi havadaki nemin fazlası da azı da iyi değildir.

    Düşük nem deride kuruluğa yol açar burun ve boğazı rahatsız eder, gözlerin kaşınmasına yol açar. Evet teorik olarak hava nemlendiricileri burun ve sinusleredeki kuruluğun, üst solunum yolu tıkanıklığının giderilmesinde faydalı olabilir. Ama çocuğunuz hastalandığında bu cihazları kullanmanın bilimsel olarak kesin bir faydası yok.

    Ayrıca cihazları kullanır iken dikkatli olunması gerekir eğer nem düzeyi olması gerekenin üzerinde ise ya da hava nemlendirici cihazların bakımı gerektiği gibi yapılmıyor ise çocuğunuzu iyileştireceğine da ha da hasta olmasına neden olabilir.

    Soğuk ve sıcak buhar hava nemlendirme cihazları olmak üzere iki çeşit cihaz vardır. Soğuk buhar hava nemlendiricileri: Bu makinelerdeki buhar ısıtılmadığı için çocuğun suyun dökülmesi ya da yüzünü buhara yaklaştırdığında yanması gibi sorunlar olmaz. Ama soğuk buhar makinelerindeki en büyük sorun soğuk su bakteri ve küflerin üremesi için harika bir ortam oluşturmasıdır. Bu neden ile hava nemlendiricinin her gün önerilen şekilde su ve sabun ile yıkanması önerilmektedir. İyi temizlenmeyen cihazlar enfeksiyon kaynağı olabilir.

    Ayrıca soğuk buhar hava nemlendiricilerinin distile su kullanılması önerilmektedir. Musluk suyu eşitli mineralller içerir bu mineraller hava nemlendiricisinin içinde birikerek mikropların yerleşmesini kolaylaştırır. Buhar makinesi çalıştırıldığında bu mineraller mobilyalarınızın üzerinde beyaz toz şeklinde görebilirsiniz. Bu minerallerin solunması çocuklarda sorunlara yol açabilir.

    Sıcak Buhar hava nemlendiricleri: Bu cihazlarda bakteri ve küf üremesi daha zordur fakat yanık riski vardır.Bu neden ile özellikle küçük çocukların bulunduğu ortamlarda kullanılmaması önerilir.

    Hava nemlendiriciler zararlı olabilir mi?

    Ev içerisindeki fazla nem halılarda ya da ev içindeki başka alanlarda küf mantarlarının, zararlı bakterilerin ve ev tozu akarlarının üremesinde artışa neden olabilir.Özellikle astımı olan çocuklarda bu durum astım şikayetlerinin kötüleşmesine yol açabilir.

    Çocuğunuzun astımı yoksa bile eğer yeterince iyi temizlenmemiş ve havaya mikrop yayan bir buhar makinesi var ise cihazının kendisi üst solunum yolu enfeksiyonları benzeri şikayetlere hatta akciğer enfeksiyonlarına neden olabilir.

    Özellikle yaz aylarında iç ortamdaki nemin yoğun olduğu zamanlarda nemi azaltmak için ne yapabiliriz?

    Havadaki fazla nemi alan cihazlar vardır, aslında bu cihazlar aynı klimalar gibi çalışır ama soğutucu etkisi yoktur. Özellikle bodrum katları gibi nemin önemli sorun olduğu alanlarda kullanılabilir. Nemi azaltmak için klima da kullanılabilir. Klimalar havayı ideal ve sağlıklı bir düzeye kadar kurutur.

  • Öfke kontrolü ve farkındalık

    Öfke kontrolü ve farkındalık

    İnsandaki temel duygulardan bir tanesi olan öfke konusunda aslında birçoğumuz fazla ön yargılıyız. Aslında sorun öfkede değil öfkenin kontrolsüz olarak deneyimlenmesinde diyebiliriz. Yani öfke eğer kontrol edilebilirse ve ihtiyaca uygun yaşanırsa; insana enerji veren, boşalım sağlayan, sınır çizme ya da hayattan alabileceklerini almasını sağlayan bir duygu.

    İnsan doğduğunda her konuda olduğu gibi nötr ya da çift kutuplu doğuyor. Yani değişen koşullara göre ihtiyaç duyduğunda öfkeli, ya da sakin konumda kalıyor ancak sonradan ona yapılan düşünce ve inanç yüklemeleri ya da yaşanılan deneyimlerden dolayı, kimilerimiz öfkenin kötü ve tehlikeli olduğuna dair kayıtlar yapıyoruz. Kimilerimiz gerektiğinde kullanılabilir ve işe yarayan bir duygu olduğunu farkediyoruz.

    Kimi zamanda sevdiklerimize öfkelenmemeliyiz kaydı yapıyor ve sadece onlara karşı savunmasız, sınırsız yaşamaya başlıyoruz. Kimilerimiz erken çocukluk dönemlerinde seyrettiğimiz modellerimizin öfkesine tepki duyup “dallarımızı budayıp, hiç öfkesiz” yaşamaya çalışıyoruz. Kimilerimiz yarım kalmış işler, travmalar nedeniyle öfke konusunda kısa devre potansiyelleriyle yaşıyoruz.

    Öfke kontrolünde temel ilke; başa dönmek yani nötr konumdan ihtiyaca uygun öfkelenebilme becerisi kazanmaktır. Kutuplu düşünme tarzı yani herşeyin kutbuyla mevcut olduğunu kabullenmek, “iyi kadar kötünün de sorumluluğunu almak size doğal bir öfke – direnç ve töleransı kazandırabilir. Örneğin aşırı verici biri iseniz beklentiniz, hayal kırıklığı ve öfke patlaması riskiniz artar .Ya da aşırı sakin biri iseniz ve öfkenizi hiç kullanamıyorsanız ani patlamalara yada anksiyete bozukluklarına hazır olmanız gerekir.

    Bunun dışında  yarım kalmış enerjisini sürdüren durum ve travmalara karşı farkındalık kazanmak bu durumlarla karşılaştığınızda kısa devre tarzı öfkelenmenizi engelleyebilir. . Kazanılan bu farkındalık deneylerle basamak basamak hayata katılmalıdır.

    Not: bu yazımda psikiyatrik durumlardan kaynaklanan öfke problemlerine değinmedim.

  • Çocuklarda astım tedavisinde en sık yapılan yanlışlıklar

    ASTIM TEDAVİSİNDE EN SIK YAPILAN YANLIŞLIKLAR?

    TEDAVİ SÜRESİ İLE İLGİLİ YANLIŞLIKLAR

    ‘ Bu ilaçları ne kadar süre kullanacak?! ‘ Çocuk iyileşti ben de ilaçları hemen kestim' İşte bunlar bizim en çok duyduğumuz cümleler. Çocukluk çağı astımının tedavi süresi hastanın şikayetlerinin sıklığına ve şiddetine bağlıdır. Yılda bir kez şikayeti olan onun dışında hiç bir şikayeti olmayan bir çocuğun her gün ilaç kullanmasına gerek olmayabilir.

    Ama şikayetleri bir sezonda üçten fazla tekrarlayan, günlük aktivite ile solunum şikayetleri olan, şiddetli atakları olan hastaların şikayetler kontrol altına alınıncaya kadar düzenli tedavi kullanması gerekir.

    UYUM ÖNEMLİ BİR SORUN:HASTALAR VE AİLELERİ UZUN SÜRELİ TEDAVİLERİ DÜZENLİ KULLANMIYORLAR

    Aslında uzun süreli tedavileri kullanmak hiç kolay bir iş değil. Bu konu ile ilgili çok sayıda çalışma yapılmış. Hastaların tedaviye uyumunun incelendiği çalışmalarda bile tedaviye başlandıktan bir süre sonra hastaların nerede ise % 50 sinin ilaçlarını kullanması gerektiği gibi kullanmadığı gösterilmiş. Uyumu arttırabilmek için mutlaka aile ve çocuk ile bu konuyu konuşmak , uyumu arttırabilecek yöntemleri bulmak gerekir.

    İLAÇLARIN YANLIŞ KULLANIMI

    Astım tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu direkt nefes yoluna verilen ve çok az (mikrogram dozunda) etken madde içeren ilaçlardır, bunun da ancak % 10 kadarı akciğerlere ulaşır. Eğer bu ilaçlar ile kullanılan ara cihazlar ya da nefes tekniği ile ilgili sorun var ise çocuklar yeterli miktarda ilaç alamaz ve bir türlü iyileşmez. Bazen bana gelen hastalarda tek yaptığım şey hastanın ilacı doğru kullanmasını sağlamak oluyor.

    İLAÇLARIN YAN ETKİLERİNDEN OLAN KORKULAR….

    İşte bu korkular nedeni ile çoğu kez hastalar ilaçlarını almaları gerektiği gibi almıyor.

    İşte korktuğunuz sorular ve bilimsel cevapları.

    Astımlı çocuklar yaşıtlarından daha mı kısa olur?

    Öncelikle şunu unutmamak gerekir. İyi kontrol edimeyen uzun süreli bir hastalık çocuğunuzun büyümesini gelişmesini olumsuz etkiler. Ülkemizdeki astımlı hastaların çoğu hafif orta ağırlıktaki hastalar bu nedenle çok yüksek dozda ilaçlar ya da ağızdan kortizon kullanması gerekecek hastalar nerede ise yok denecek kadar az. Astımlı çocuklar genellikle ergenliğe yaşıtlarından biraz daha geç girerler ama erişkin boylarında anlamlı bir azalma olmaz. Özetle şunu söyleyebiliriz, boy kısalığından korkmayın ve bu neden ile çocuğunuza eziyet çektirmeyin

    Astım tedavisinde kullanılan ilaçların kemikler üzerine olumsuz etkileri var mıdır?

    Çocuklarda kalsiyum ve D vitamin içeren gıdalardan zengin beslenmenin öneminden hep bahsediyorum. Astım tedavisinde kullanılan ilaçları uzun dönem kullanan çocuklarda kemik yoğunluğu ya da kemik kırıkları üzerine olumsuz bir etki saptanmamıştır.Bu ilaçlar çok düşük dozlarda ve direkt olarak hava yollarına verildikleri için oradan emilip tüm vücut ile ilgili olarak kortizon içeren ilçalar ile ilgili duyduğunuz korkutucu yan etkilere yol açması mümkün değil.

    ‘Bu ilaçları kullanmaya başladık çocuk kilo aldı' Bu tedavinin yan etkisi midir?

    Çocuğunuzun kilo almasının nedeni muhtemelen artık öksürüğünün balgamının olmaması ve yaptığınız güzel börekler,pilavlardır. Çocuklar çoğu kez balgamlarını çıkaramadıkları için yutarlar , ve öksürükle birlikte kusarak bu balgamları çıkarırlar. Midesi balgamla dolu bir çocuğun iştahının çok iyi olmaması , bütün bu sıkıntılardan kurtulunca da kilo alması normaldir.

    Bu ilaçların çocuğumun gözlerine bir zararı olur mu?

    Bu sorunun cevabı da hayır. Yapılan çalışmalar inhaler ya da nebül ilaçların göz ile ilgili önemli bir yan etkiye yol açmadığını göstermiş. Ama ilçları uygular iken maskenin iyi oturması hem ilacın iyi alınması hem de ve gözün rahatsız olmaması için önemli.

    Bizim çocuk bu ilaçları aldıktan sonra çok huysuz oldu? Bu da mı tedavinin yan etkisi acaba?

    Benzer gözlemler nedeni ile uzun dönemde bu etkileri takip eden çalışmalar inhaler steroid dediğimiz astım tedavisinde en yaygın kullanılan ilaçlar ile hiperaktif davranış, saldırganlık, uykusuzluk, kon- santrasyon bozukluğu arasında bir ilişki olmadığını göstermişlerdir.

    Nefes yolundan kullanılan bu ialçalar ağızda mantar yapar mı?

    Bu nadir rastalanan bir sorundur. Genellikle ilacın uygun bir ara parça ile kullanmayan direkt ağıza sıkan ya da beraberinde antibiyotik kullanan hastalarda rastlanır. İlacın uygun kullanılması, ilaç kullanımı sonrası ağzın çalkalanması daha da iyisi dişlerin fırçalanması önemli. Eğer mantar oluşumu söz konusu ile aynı bebeklerde olduğu gibi bikarbonatlı sui le ağız temizliği öneriyoruz hastalarımıza.

    Nefes yolundan kullanılan ilaçlar diş çürüklerini arttırıyormuş doğru mu?

    Bu konu ile ilgili olarak Marmara Üniversitesinde Diş Hekimliği Fakültesi ile birlikte yaptığımız bir çalışma en önemli uluslararası tedavi rehberlerinde referans olarak kullanılan az sayıda çalışmadan biri. Bu ilaçlar ağız pH'ında azalmaya yol açabilir. Bu yemek sonrası dişleriniz fırçalamadan yatmak gibi bir şey. Bu neden ile mümkünse ilaçları kullandıktan sonra sabah ve akşam dişlerin fırçalamalarını öneriyoruz hastalarımıza.

    Acaba Çocuğa aşı tedavisi mi yaptırsak?

    Ne demiştik, uluslararası tedavi rehberleri, bakın rehberler ne diyor bu konuda: Beş yaşın altındaki çocuklarda astım tedavisinde immunoterapi ile ilgili yapılmış çalışma yoktur. Özellikle beş yaşın altındaki çocuklarda İmmunoterapi astım tedavisinde TAVSİYE EDİLMEZ.

    ASTIMLI HASTALARDA YAYGIN OLARAK KULLANILAN ALTERNATİF TEDAVİLER…

    Astımlı çocuklarda hem ülkemizde hem de dünyada başta bitkisel bazı ilaçlar olmak üzere çok sayıda alternatif tedavi yöntemi yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Astım tedavisinde kullanılan bir çok alternatif tedavi yöntemi mevcut: Bitkisel tedaviler, homeopati, yoga ve nefes teknikleri, akupunktur, vitaminler ya da diğer besin desteklerinin kullanımı. Bu tedavilerin etkinliğini araştıran çalışmaların bir çoğu bilimsel olarak yeterince güvenilir değildir ve genellikle az sayıda hastayı içerir. Bu neden ile de astım tedavisinde tek seçenek olarak ya da diğer ilaçlara ek olarak kullanılmasını destekleyecek yeterli veri yoktur.

  • Yaşanılan Travmatik Deneyimler Olumlu Bir Değişime Yol Açabilir mi?

    Yaşanılan Travmatik Deneyimler Olumlu Bir Değişime Yol Açabilir mi?

           Travma kelimesi ilk olarak Antik Yunan’da zırhları delinmiş ve yara almış askerler için kullanılmıştır. Fiziksel savunmanın tahrip edilmesine karşılık gelen ilk travma tanımı ile bugün ki psikolojik tanım arasında bir benzerlik vardır (Tummey & Turner, 2008). Travmatik olay mevcut psikolojik alt yapımız ile anlamlandıramadığımız, bu anlamda yeterince iyi korunamadığımız, mevcut baş etme yöntemlerimiz ile baş edemediğimiz bir duruma karşılık gelir. Ve bir şeyler yara alır, kendimiz ve hayat hakkında sahip olduğumuz varsayımlar tahrip olur. “Bunlar neden başıma geldi?”, “ne yapacağım şimdi” şimdi sorular bir süre cevapsız kalır. Bu anlamda travma olumsuz bir yaşam olayı yaşamak ya da kötü bir olaya maruz kalmaktan daha fazlasıdır.

           Travma sonrası kişi travmatik olay ile ilgili sıkıntılı bir süreç yaşayabilir. Araştırmalar da genellikle travmatik olayların kişiye sıkıntı veren depresyon, kaygı, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik sonuçları ile ilgilidir. (Kaltman, Green, Mete, Shara, & Miranda, 2010; O’Donnell, Creamer, & Pattison, 2004).  Ancak kişiler travmatik deneyim sonrası bir takım olumsuz değişimler yaşamakla birlikte, bir takım olumlu değişimler de deneyimleyebilmektedirler. Son zamanlarda travma sonrası yaşanılan olumlu değişimler de araştırmacıların ilgisini çekmeye başlamıştır.

           Kişi zorlu yaşam olayları neticesinde literatürde genellikle ‘Travma Sonrası Büyüme (TSB)’ olarak adlandırılan bir takım olumlu değişimler yaşayabilir. Travma sonrası büyüme sadece travma sonrası iyileşmeyi değil, travma sonrası gelişmeyi de ifade etmektedir. Yani kişi travmatik deneyim sonrası, bu deneyim öncesine göre psikolojik kapasitesinde birtakım gelişimler gösterir.  Bu olumlu değişimler kişinin benlik algısına, ötekilerle ilişkilerine ve dünya ile ilgili görüşlerine yansıyabilir (Tedeschi, Park, & Calhoun, 1998).

           Somut olarak örnek vermek gerekirse, kişi travmatik deneyim sonrasında kendilik algısında değişim yaşayabilir. Mesela zorlu bir yaşam olayı deneyimleyen kişi öncesine göre kendisini daha güçlü hissedebilir (Abraído-Lanza, Guier,  Colón, 1998). Zorlu bir olayı yaşamak, onunla baş etmek kişinin kendisini daha kuvvetli görmesine olanak tanıyabilir. Mesela kişinin kendisini kurban olan şeklinde değil de baş eden olarak görmesi kendisini daha güçlü olarak hissetmesini kolaylaştırabilir (Tedeschi ve ark., 1998).

           Ayrıca kişi sarsıcı yaşam olayı ile karşılaştığında kendi savunmasızlığını görür. Kendi yaralanabilecek yönüyle tanışması kişinin ilişkide olduğu kişiler ile daha çok paylaşımda bulunmasına, kendisini daha çok ifade etmesine ya da daha çok duygu ifadesinde bulunmasına olanak tanıyabilir. Bu da daha yakın ilişkiler kurmak demek olacaktır (Tedeschi ve ark., 1998).  Ayrıca kişinin savunmasızlığının farkında olması daha çok empati yapabilmesine, şefkat duymasına ve yardım davranışı göstermesine olanak tanıyabilir (Tedeschi ve ark., 1998). Araştırmalar travma yaşayan kişilerin yaşamayan kişilere göre daha çok yardım davranışı gösterdiğini bulmuştur (Doğan, 2015; Frye, 2014; RabotegSaric et al., 1994). Vollhardt (2009) acı çekmenin bizi ihtiyaç sahibi diğer kişiler ile bir noktada ortak kaderi paylaşan kişiler olarak birleştirebileceğini ifade etmiştir. Ortak kaderi paylaşan kişiler olarak yardıma ihtiyacı olan kişileri grup içi kişiler olarak algılayabileceğimizi, bu durumunda bizim yardım etme olasılığımızı artırabileceğini ifade etmiştir.

          Ek olarak kişi dünya ile ilişkili fikirlerinde de değişim yaşayabilir. Kişi hayatını ikinci bir şans olarak düşünmeye başlayabilir veya hayata karşı daha çok şükran hissedebilir (Cordova, Cunningham, Carlson, ve Andrykowski, 2001). Bu zorlu yaşantılar kişiyi hayatın anlamını bulmaya çalışmaya da itebilir. Hayatın anlamını bulmak için sorulan sorular veya bulunan cevaplar kişinin bilgelik yönünü zenginleştirir (Tedeschi ve ark., 1998). Ayrıca kişiler Tanrı ‘nın varlığına daha çok hissetme gibi manevi değişimler de yaşayabilmektedirler.

         Bazı araştırmalar ilgi çekici bir şekilde travma sonrası stres belirtileri ile travma sonrası gelişim değişkenleri arasında pozitif bir ilişki bulmuştur (Helgeson, Reynolds, & Tomich, 2006). Yani kişinin stres belirtileri şiddetleniyorken, travma sonrası büyüme ile ilgili verileri de yükseliyor. Travma sonrası yaşanabilecek stres belirtilerini örneklendirecek olursa; kişinin travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsaması, olayla ilgili sıkıntı verici rüyalar görmesi, olayı yeniden yaşıyor gibi hissetmesi, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştığında yoğun psikolojik sıkıntı duyması veya fiziksel tepkiler yaşaması gibi travmayı yeniden yaşama ile ilgili durumlar olabilir. Ayrıca kişi olayla ilgili düşünce, duygu ve olayı hatırlatan durumlardan kaçınma, olayın bazı bölümlerini hatırlayamama, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşama gibi kaçınma ile ilgili stres deneyimleri de yaşayabilir. Ek olarak kişi uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme ve öfke hali, konsantre olmada güçlük, aşırı irkilme tepkileri vermesi ve kendini tetikte hissetme gibi irkilme ile alakalı stres belirtileri gösterebilir (DSM-IV-TR (American Psychiatric Association [APA], 2000).  

          Travma sonrası görülen bu stres belirtileri ile travma sonrası gelişmeyi ifade eden travma sonrası büyüme arasında ki aynı yönde ki ilişki stres belirtilerinin stresi ifade etmekten daha fazlası olabileceğini ima etmektedir. Joseph ve Linley (2006) iki değişken arasındaki bu pozitif ilişkiyi yorumlarken travmatik olayın kişinin hayatla ve kendisi ile ilgili varsayımlarını sarsması noktasına dikkat çekmiştir. Travmatik deneyim kendimiz ve hayat ile ilgili varsaydıklarımızı sarsar. Anlamlandıramadığımız, yaşadıklarımızı nereye koyacağımızı bilmediğimiz bir süreç yaşayabiliriz. Bu da kişinin travma sonrası kendisi ve hayat hakkında bildiklerini sorgulaması demektir. Joseph ve Linley de bu sürece vurgu yaparak, travma sonrası stres belirtilerinin, travma sonrası bir anlam arayışını ve bu varsayımların tekrar inşa edilme sürecini ifade edebileceğini belirtmiştir. Yani bu stresli süreç yaşanılan şeyi anlamlandıramama ama aynı zamanda bir anlamlandırma çabasını işaret edebilmektedir. Kişi travma öncesi kendisi ve hayat hakkında bildiklerini tekrar inşa ettiğinde, yani anlamlandırmaya başladığında stresin azalacağı varsayılmaktadır. Bu bağlantı ile stresin sadece stres olmadığı, kişinin bir takım sorgulama sürecini ifade edebileceği yönünde bir imayı barındırdığı görülmektedir.

          Ancak Tedeschi and Calhoun (2004) travma sonrası büyümenin yaşanan üzücü bir olayın neticesinde doğal olarak gelişen bir sonuç olmadığına vurgu yapar. Travma sonrası büyümenin, kişinin travma sonrası yeni duruma alışma sürecinde ki mücadelesinin neticesinde geliştiğini belirtir. Kişi kendisi ve hayat hakkında ki varsayımlarını sorgular ve onları tekrar inşa ederse düşünce yapısında birtakım değişimler meydana gelebilir. Bu anlamda travma sonrası büyüme bilişsel anlamda sorgulamanın olduğu bir sürece işaret etmektedir.

          Sonuç olarak şu söylenebilir ki, travma sadece bizden bir şeyleri eksilten veya bizi sadece yaralayan bir deneyim değildir. Ya da sadece bizden bir şeylerin koptuğu bir süreç de değil. Aynı zamanda hayata farklı bir açıdan bakmak, hayatımıza yeni şeyler dahil etmek, farklı imkanları görmek, değer yargılarımıza yeni maddeler eklemek, kendi sınırlarımız ile ilgili fikir edinmek ve kendimiz hakkında daha önce dikkat etmediğimiz sonuçlara ulaşmak gibi etkileri de olabilmektedir. Bunun için durmaya, kendimize ve acımıza zaman ayırmaya ve bu üzücü deneyimin biz de nerelere dokunduğunu anlamaya çalışmaya ihtiyaç var. Kişi bazen üzülürse çok üzülecek, bir daha toparlayamayacak gibi hissedebilir. Bu yüzden düşünmekten ve duygu hissetmekten kaçınır. Ancak kaçınmak huzursuzluğa çare olmayabilir. Ancak yaşadığımızı anlamlandırmak ve kaybın yasını tutmak bizi travmatik deneyimlerin sıkıntı veren etkilerinin kontrolsüzlüğünden kurtarabilir. Olanla yüzleşebilmek de olumlu değişimlerin kapısı aralar.

    Kaynakça

    Abraído-Lanza, A. F., Guier, C., & Colón, R. M. (1998). Psychological thriving among Latinas with chronic illness. Journal of Social Issues, 54(2), 405– 424.

    American Psychiatric Association (APA). (2000). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (4th ed., text rev.). Washington, DC: APA.

    Cordova, M. J., Cunningham, L. L. C., Carlson, C. R., & Andrykowski, M. (2001). Posttraumatic growth following breast cancer: A controlled comparison study. Health Psychology, 20, 176–185.

    Doğan, F. (2015). The mediating role of the posttraumatic growth in the relationship between posttraumatic stressand prosocial behavioral tendencies. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü, Ankara.

    Frye, J. M. (2014). The lived experience of very long-term cancer survivors: Meaning-making and meanings made (Doctoral dissertation). Retrieved from PsycINFO Database Record (Accession Order No. AAI3603531 ).

    Helgeson, V., Reynolds, K., & Tomich, P. (2006). A meta analytic review of benefit finding and growth. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 74, 797–816.

    Kaltman, S., Green, B. L., Mete, M; Shara, N., & Miranda, J. (2010). Trauma, depression, and comorbid PTSD/depression in a community sample of Latina immigrants. Psychological Trauma: Theory, Research, Practice, and Policy, 2(1), 31–39.

    Joseph, S., & Linley, P. A. (2006). Growth following adversity: theoretical perspectives and implications for clinical practice. Clinical Psychology Review, 26(8), 1041–1053. doi:10.1016/j.cpr.2005.12.006

    O’Donnell, M., Creamer, M., Pattison, P. (2004). Posttraumatic Stress Disorder and Depression Following Trauma: Understanding Comorbidity. American Journal of Psychiatry, 161(8), 1390–1396.

    Raboteg-Sˇaric, Z., Zˇuzˇul, M., & Kerestesˇ, G. (1994). War and children‘s aggressive and prosocial behaviour. European Journal of Personality, 8, 210–212.

    Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15, 1–18.

    Tedeschi, R. G., Park, C. L., & Calhoun, L. G. (Eds.). (1998). Posttraumatic Growth: Positive Changes in the Aftermath of Crisis. Mahwah, NJ: Lawrence Erlbaum.

    Tummey, R., & Turner, T. (eds.) (2008). Critical Issues in Mental Health. Basingstoke: Palgrave.

    Vollhardt, J. R. (2009). Altruism born of suffering and prosocial behaviour following adverse life events: A review and conceptualization. Social Justice Research, 22(1), 53–97.

  • Kızamık kızamıkçık kabakulak su çiçeği

    Kızamık

    Son derece bulaşıcı olup yüksek ateş, döküntü ile seyreden tipik olarak çocukluk çağında görülen bazı olgularda hatyatı tehdit eden bir hastalıktır. Bu nedenle aşı geliştirilmiştir.

    Hastalık mikrop ile temastan yaklaşık 10-12 günlük bir kuluçka süresini takiben başlar. Yüksek ateş , her iki gözde kızarıklık ve iltihaplanma yani konjonktivit ve burun akıntısı ile başlar.

    Döküntüler saç ve deri birleşim yerlerinden ilk yüzde başlayarak üç günde tüm vücuda yayılır. Döküntüler kırmızı ve ciltten kabarık olarak seyreder

    Normalde döküntünün üçüncü gününden itibaren ateşin gerilemesi beklenir ancak ateş gerilemiyorsa komplikasyonla seyredebilecek hastalık seyrine tanık olacagız demektri. Komplikasyonlar arasında zatürre , orta kulak iltihabı, sinüzit, menenjit yeralmaktadır. Komplikasyonlardan bir kısmı hayatı tehdit edici özellikte olduğundan aşılanma12. ayda ve tekrarı 4-6 yaş arasında tamamlanması gerekmektedir

    Kızamıkçık

    Kızamıkçığa bir virüs (Rubella) neden olmaktadır

    . Kişiden kişiye hava (solunum) yoluyla yayılır .Kızamıkçığın kuluçka dönemi 12-23 gün arasında değişir. Kızamıkçık geçiren çocuklarda ilk belirti genellikle yüzde başlayıp aşağıya vücuda yayılan döküntüdür. Büyük çocuklar ve erişkinlerde döküntü öncesinde genellikle ilk belirti olarak düşük düzeyde ateş, boyundaki veya kulak arkasındaki lenf bezlerinde şişme ve üst solunum yolu enfeksiyonu bulguları görülür. Kızamıkçık ile ilgili esas endişe hamile kadınlarda kızamıkçık enfeksiyonunun etkileridir. Hamileliğin ilk üç ayı içinde geçirilen kızamıkçık bebeğin ölümüne, erken doğumuna ve pek çok ciddi doğumsal sakatlığa neden olur. Genellikle erişkinlerde olmak üzere 5.000 vakada bir ensefalit (beyin enfeksiyonu) oluşabilmektedir. Trombosit sayısında düşüş ve kanama gibi nadiren geçici kan problemleri oluşabilir. Kızamıkçığa bağlı en ciddi komplikasyon doğumsal kızamıkçık sendromudur. Bu sendrom, anne karnında gelişmekte olan bebek üzerinde kızamıkçık virüsünün yarattığı etki ile meydana gelmektedir. Hamileliğin ilk üç ayı içerisinde kızamıkçık virüsü ile enfekte olan bebeklerin %95'i sağırlık, göz defektleri, kalp defektleri, zeka geriliği gibi doğumsal bir sakatlıkla doğmaktadır. Hamileliğin erken dönemi (ilk 12 hafta içinde) enfeksiyonun en tehlikeli olduğu dönemdir. Kızamıkçık enfeksiyonuna bağlı sakatlık görülme ihtimali enfeksiyon hamileliğin geç dönemlerinde geçirilirse azalmaktadır (20 haftalık hamileliktensonra).Kızamıkçığın tedavisi yoktur. Sadece yatak istirahati, sıvı takviyesi ve ateş düşürme gibi destekleyici tedavi uygulanır.

    Kabakulak

    Kabakulak, kabakulak virüsünün (Mumps) neden olduğu bir hastalıktır. Kabakulağın kuluçka dönemi ortalama 14-18 gün arasındadır

    Kabakulak virüsünü alan kişilerde ilk belirtiler genellikle baş ağrısı, iştahsızlık ve düşük düzeyde ateş gibi spesifik olmayan belirtilerdir. Kabakulağın en çok bilinen belirtisi kulakların hemen altındaki tükrük bezlerinin (parotid bezlerin) şişmesidir. Bu şişlik kabakulak virüsünü alan çocukların %30-40'

    ında görülür.

    Kabakulağa bağlı olarak merkezi sinir sisteminin tutulumu (menenjit) sık görülen bir komplikasyondur

    . Kabakulak geçiren kişilerin yaklaşık %15'inde görülen menenjit, baş ağrısı ve ense sertliği ile seyreder ve çoğunlukla kalıcıbir hasar bırakmadan düzelir.Erişkin erkeklerin %50'ye yakını kabakulağa bağlı bir komplikasyon olarak testis tutulumu (orşit) yaşar. Testis tutulumuna bağlı ağrı, şişlik, bulantı, kusma, ateş ve haftalarca devam eden bir hassasiyet görülür. Testis tutulumuna bağlı kısırlık nadir görülen bir durumdur. Hamileliğinin ilk üç ayında kabakulak geçiren kadınlarda düşük görülme ihtimali artmaktadır. Ancak kabakulağa bağlı doğumsal sakatlıklar gelişltiğine dair bir kanıt yoktur. Bir veya iki kulakta sağırlık yaklaşık her 20.000 kabakulak vakasından birinde oluşabilmektedir.

    Kabakulağın tedavisi yoktur. Sadece yatak istirahati, sıvı takviyesi ve ateş düşürme gibi destekleyici tedavi uygulanır.

    Kabakulağın bulaştırıcı olduğu dönem yaklaşık 7 gündür. Bulaşıcılığın hastalığın belirtileri başlamadan üç gün öncesinden başlayıp, belirtiler başladıktan sonraki dört gün boyunca devam ettiği kabul dilmektedir.

    Eğer çocuğunuz KKK aşısı olmamış ve kabakulağa karşı bağışıklık kazanmamış ise karşılaşma sonrasında eğer çocuğunuz hali hazırda enfekte olduysa çocuğunuzun aşılanması hastalığı geçirmesini önlemeyecektir. Bununla birlikte eğer çocuğunuz virüsle karşılaştıktan sonra enfekte olmadıysa aşı onu ileride karşılaşabileceği kabakulak enfeksiyonuna karşı koruyacaktır.

    Su Çiçeği

    Su çiçeğine Varisella zoster adı verilen bir virüs neden olmaktadır. Su çiçeği kişiden kişiye direkt temas veya havaya dağılan virüsün solunum yoluyla alınması ile bulaşır. Su çiçeği çok bulaşıcıdır. Su çiçeği geçiren kişilerin döküntüleri veya zona döküntüleri ile direkt temas yoluyla da bulaşır. Su çiçeğinin kuluçka dönemi 10-21 gündür

    .Su çiçeğinin en sık görülen belirtileri döküntü, ateş, öksürük, baş ağrısı ve iştahsızlıktır. Döküntü başlangıçta kafa derisi ve vücutta başlar ve yüze, kollara ve bacaklara yayılır. Hastalık yaklaşık 5-10 gün sürer.Su çiçeği vakalarının çoğu hafiftir ancak bu hastalığa bağlı ölüm oluşabilir. Su çiçeği aşısı geliştirilmeden önce Amerika'da her yıl yaklaşık 100 kişi hayatını kaybetmekteydi. Bu kişilerin çoğu daha önce herhangi bir hastalığı olmayan kişilerdi. Su çiçeği aynı zamanda her yıl yaklaşık 11.000 hastaneye yatışa da neden olmaktadır. Su çiçeğini hafif geçiren çocuklar bile huzursuzdur ve en azından bir hafta veya daha uzun bir süre okula veya kreşe gidemezler.

    Su çiçeğine bağlı olarak en sık görülen komplikasyon cilt veya kemikler, akciğerler, eklemler ve kan gibi diğer bölgelerde görülen ikincil enfeksiyonlardır Su çiçeği virüsü zatürre veya beyin enfeksiyonuna neden olabilmektedir. Bu komplikasyonlar nadir ancak ciddidir. Komplikasyonlar küçük bebekler, erişkinler ve bağışıklık sistemi yetersizliği olan kişilerde 1

    00 kat daha sıktır.

    Su çiçeği geçiren kişiler döküntüler başlamadan bir-iki gün öncesinden başlayarak, tüm döküntüler kuruyup kabuklanıncaya kadar hastalığı bulaştırabilirler

    .
    Daha önce herhangi bir hastalığı olmayan ve su çiçeği geçiren çocukların büyük kısmıyatak istirahati, sıvı takviyesi ve ateş kontrolü ile tedavi edilirler. Su çiçeği geçiren çocuklara kesinlikle aspirin verilmemelidir (Reye sendromu riski nedeniyle)! Çocuğunuza ateşdüşürücü olarak hangi ilacın kullanılması gerektiği doktora sorulmalıdır. Ciddi su çiçeği vakalarında hastanın yaşı, sağlık durumu, hastalığın ciddiyeti ve tedavinin zamanlamasına bağlı olarak antiviral ilaçlar kullanılabilir.

    Su çiçeği geçiren insanların çoğu hastalığa karşı bağışıklık kazanır. Bununla Eğer çocuk daha önce su çiçeği geçirdiyse veya aşılandıysa herhangi bir şey yapmaya gerek yoktur. Ancak çocuk hastalığı geçirmediyse ve aşısızsa virüsle karşılaşmadan sonra en kısa sürede su çiçeği aşısı ile aşılanması önerilmektedir.

  • EBEVEYNLİK GERÇEKLİĞİ İLE YÜZLEŞMEK

    EBEVEYNLİK GERÇEKLİĞİ İLE YÜZLEŞMEK

    Bir şey yap. Güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi

    dönmüyor? Güzel bir şey gör. Veya, güzel bir şey yaz. Beceremez misin?

    Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel olsun. Çünkü “her insan ölecek

    yaşta.” geç kalmayasın.

    Şemsi Tebrizi

    Güzel Hareketler Yapın ,Çünkü Allah Güzellik Yapanları Sever (Bakara 195 )

    Hayat ,insana her an değişik sürprizlerle geliyor.Her sürpriz onu taşımayı ve

    oluşturduğu değişime uyumlu davranışlar sergilemeyi

    gerektiriyor.Sürprizlerin en kıymetlisi ,dokuz ay emek emek büyüyen

    doğumuyla yaşamımızı kendi rengine boyayan küçük insan yavrusu olsa

    gerek…

    Ebeveyn olmak ,Bir başlangıç yapmak demek ,her şeye yeniden .Kucağı

    dopdolu olmak ve kendini değerli hissetmek demek .Ebeveyn olmak öylesine

    değerli kılıyor ki insanı ,bazen diğer rollerinizi bile unutturabiliyor.Bir canlı ki

    sizin etrafınızda dönüyor.Sizde onun etrafında aşık maşuk ilişkisi .Siz ona

    sütünüzü o ise size bütünlüğünüzü veriyor.Yarım kalan yanınızı tamamlıyor.

    Duyguları tamamlanıyor içinizde . Öncesinde kaygıyı hiç bu kadar yakından

    tanımamış oluyorsunuz .Ve şefkati ,gelecek endişesini .Günler geçtikçe

    karnınızda oluşturulan yeni formları izlerken büyüleniyor, güzelliğe dair

    yargılarınız yeniden oluşuyor.Artık hiçbir çocuğu o kadar güzel

    göremiyorsunuz.

    Buna güzel bir örnek de aşağıdaki mesel ile anlatılmaktadır. Bir gün karga

    yavrusunu kaybetmiş telaşla sağına ve soluna yavrusunu soruyormuş.

    Buradan bembeyaz bir yavru geçti mi? .Diğer kuşlar beyaz bir yavru görmedik

    ama şu ilerde simsiyah bir yavru var “ diye cevap vermişler .Karga Yavrusunu

    görünce ona .”Benim yumurta beyazı yavrum ” diye sarılmış Bütün kuşlar

    şaşırarak birazda alaylı “Kendi siyah yavrusu anneye yumurta beyazı

    görünürmüş” diye gülüşmüşler.

    Uzun yıllardır ebeveynlerle görüşüyorum. İlk görüşmede hep şu sözleri

    duyarım onlardan .”Ah Nurşen hanım öylesine zeki ki yavrum şunları şunları

    yapıyor .Bu zekası ziyan olmasın iyi bir eğitim alsın, istiyorum.”Oysa

    ebeveynlerin anlattıkları çoğu kez çocuğun gelişim sürecinde göstermesi

    gereken normal davranışlardır.”.Ben büyük bir ilgiyle dinlerim .(Duyguyu

    biliyorum çünkü… annelik konusunda ortak paydalarımızdan biri de budur.

    Çocuklarımı hep diğerlerinden farklı görmek onlardaki eşsiz potansiyele

    hayran olmak” benimde bir anne olarak zaafım.

    İşte bu ebeveynlik coşkunluğu, insanı sarmalar ve bütün bir ömrü çocuğa

    adamasına sebep olur.

    Coşkunluk heyecan ve ümitlerle geçen zaman ara ara insana çaresiz anlarda

    yaşatmıyor değildir. İki yaşı şefkat sarmalıyla geçiren çocuk ,sonrasında

    ayrışmak istemektedir .Direnir ve kendi kimliğini ortaya koyar “İstemiyom

    ,Men yürüyeceğim” diyerek başkaldırır.Etrafı karıştıran oyuncaklarını fırlatan

    ve tepinerek ağlayan bir çocuk hayallerimizden uyandırır

    ebeveynleri.Başkalarında gördüğümüzde “Ailesi iyi terbiye verememiş”

    diyerek geçiştirdiğimiz davranışlar artık bize de çaresiz anlar yaşatmaya

    başlamıştır.

    Sonrasına yönelişler yaşarız kriz anlarında öncelikle bilinç altımızda kayıtlı

    olan kendi annemizin davranışlarından medet umarız.Oysa zaman

    değişmiş.Çocuklar başkalaşmıştır.

    Çocuk eğitimi ile ilgili okunacak kitaplar kütüphanemizi doldurmaya başlar.

    Verilen formüller, öneriler bizim çocuğumuzda çoğu kez işe yaramamaktadır.

    Eş dost sohbetleri hep çocuklar üzerine yönelir. Eşimizle kendimize dair

    konulara bir türlü giremeyiz. Evliliğimiz ebeveynliğimize dönüvermiştir.

    Bu arada biz arayıştayızdır. Bir eğitim modeli bulmak isteriz.Tam da bizim

    çocuğumuza göre olan.Bu öğrenme modelini uygulamak çok gayret istemesin

    .Çocuğun Birden düzelmesine sebep olsun. İsteriz. Konuşunca anlasın .Hemen

    dinlesin” Tabi ki anneciğim babacığım siz nasıl isterseniz.” Desin diye bekleriz

    Oysa bir bitki yetiştirmek bile birçok emek ve zaman istediğini unutuveririz.

    Bambunun macerası bizim için önemli bir örnektir.

    Önce bambu ağacının tohumu ekilir, sulanır

    ve

    gübrelenir.

    Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum ikinci yılda

    yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı hala toprağın dışına

    filiz vermiyordur. Uçuncu ve dördüncü yıllarda da usanılmadan her yıl yapılan

    işlem tekrar

    edilir . Bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.

    Fakat inatçı tohum filiz vermez. Cinliler büyük bir sabırla besinci yılda da

    bambuya su

    ve gübre vermeye devam ederler.

    Nihayet besinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye baslar ve altı

    hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.

    Aklımıza şu sorular gelir.

    Biz bambu ağacını daha öncesinden topraktan çıkmasını başaramazmıyız?

    Bambu ağacı 27 metrelik boya 6 haftada mı yoksa 5 yılda mı ulaşmıştır?

    Tohum 5 yıl boyunca bakımı yapılmasaydı da bu kadar uzar mıydı?

    Öyleyse bu sorulara verilecek cevap bize hedefimiz noktasında ışık olacaktır.

    Çocukların yetiştirilmesinde de zaman yöntem ve sabır çok önemli yer

    tutmaktadır.

    İşte yazımızın başlangıcında Şemsi Tebrizinin söylediği gibi

    Bir şey yap. Güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi

    dönmüyor? Güzel bir şey gör veya, güzel bir şey yaz. Beceremez misin?

    Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel olsun. Çünkü “her insan ölecek

    yaşta.” geç kalmayasın.

    Şemsi Tebrizi

    Güzel şeylere bir başlangıç yapmak için buradayız…