Yazar: C8H

  • Çocuk istismarı ve ihmali

    ÇOCUK İSTİSMARI , 3 ÇEŞİTTİR. FİZİKSEL,CİNSEL VE DUYGUSAL İSTİSMAR.

    Ben makalemde 0_18 yaş arasından bahsedeceğim. Çocuk istismarı: ÇOCUKLARIN KAZA DIŞI ÖNLENEBİLİR OLDUĞU HALDE ÖNLENMEMİŞ ETKENLER SONUCU ZARAR GÖRMESİDİR.

    FİZİKSEL İSTİSMAR,Çocuğun fiziksel açıdan zarar görmesi ve bedensel bütünlüğünün bozulmasıdır.Bu çocuklarda MORLUKLAR, ISIRMA_ EMME İZLERİ , ESKİ_ YENİ YARA İZLERİ ,YANIKLAR,KIRIKLAR ,ORGAN YARALANMALARI,GÖZLERDE _KULAKLARDA DARBE İZLERİDİR.ANİ OLUŞMUŞ KAFA TRAVMALARINDA,MERDİVEN DÜŞME OLAYLARINDA ÇOCUK İSTİSMARI DÜŞÜNÜLMELİDİR.

    0_2 YAŞ ARASI BEBEKLERDE BEBEĞİN ANİ SARSILMASINA BAĞLI BEYİN KANAMALARI VE KOMA GELİŞEBİLİR (SARSILMIŞ BEBEK SENDROMU ).

    CİNSEL İSTİSMAR ,PSİKO SOSYAL GELİŞİMİNİ TAMAMLAMAMIŞ BİR ÇOCUĞUN BİR ERGEN TARAFINDAN CİNSEL UYARI VEYA DOYUM AMACIYLA KULLANILMASIDIR.

    DUYGUSAL İSTİSMAR,Çocukların kendilerini olumsuz etkileyen davranışlara maruz kalması,gereksinimleri olan İLGİ , SEVGİ,BAKIMDAN YOKSUN KALMASIDIR. SONUÇTA ÇOCUK TOPLUMSAL ,BİLİMSEL STANDARTLARA GÖRE PSİKOLOJİK TRAVMAYA UĞRAMIŞ OLUR.

    DUYGUSAL İSTİSMAR SIKTIR VE TANINMASI GÜÇTÜR.

    ÇOCUK İHMALİ,Çocuğun beslenme , sağlık, barınma, giyim,eğitim , korunma , gözetim gibi temel gereksinimlerinin yetersiz karşılanması veye karşılanmamasıdır.

    SONUÇTA;BÜYÜME GERİLİĞİ,ZİHİNSEL GELİŞİM GERİLİĞİ , ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ ,YARALANMA , KAZALAR,SAĞLIK KURUMLARINA GİDEMEME,TERK EDİLME,EVDEN KOVULMALARA YOL AÇABİLİR .SIK VE TANINMASI GÜÇTÜR.

    ÇOCUK İSTİSMAR VEYE İHMALİ DÜŞÜNÜLEN HER ÇOCUK SAĞLIK KURUMUNDA GÖZETİM ALTINDA TUTULMALIDIR.

    Şüpheli olgularda , Çocuk sağlık kurumuna geç getirilir, gecikme nedeni açıklanamaz.Ailenin verdiği öykü çelişkilidir.Öykü ile çocuğun muayene bulguları uyumsuzdur.Getirenler birbirini suçlayabilir.Çocuk öncesinde sağlıklıdır ,olay ani gelişmiştir.

    BU ÇOCUKLARA VE AİLELERİNE ,TİBBİ , PSİKOLOJİK,SOSYAL,HUKUKİ YARDIM YAPILMALIDIR.

  • Bağlanma Kuramı Üzerine II

    Bağlanma Kuramı Üzerine II

    • Erişkinlikte Bağlanma

    Erişkin hayatındaki bağlanma davranışı, çocuklukta, ergenlikte ve gençlikte gösterilen bağlanma davranışının bir devamı olarak düşünülmektedir.

    • Weiss erişkinlikteki bağlanmayı çocukluktaki bağlanmadan ayıran üç özellik tanımlamıştır:

    (I) Erişkinlerde, bağlanma ilişkileri tipik olarak eşler arasındadır, diğerinde bakım alan (bebek) ve bakım veren (ebeveyn) arasındadır;
    (II) Erişkinlerdeki bağlanma çocukluktaki bağlanma gibi diğer davranışsal sistemlerin etkilenmesinden sorumlu değildir;
    (III) Erişkinlikteki bağlanma sıklıkla cinsel ilişki içerir. Erişkinde Bağlanma Biçimleri Erişkin bağlanmasıyla ilgili araştırmalar, bağlanma biçimiyle birleşmiş zihinsel modellerin içeriklerini anlamaya ve ilişkilerin farklı modellerinin ilişkisel yaşantılarına odaklanmıştır.

    Bartholomew ve Horowitz, Bowlby’ nin bağlanma kuramını temel alarak ve kişinin kendisinin ve başkalarının içsel çalışma modeli olan iki tipten yola çıkarak ortaya koyduğu 4 ayrı bağlanma biçimi oluşturulmuştur. Dört prototip bağlanma modeli bireyin benlik imajı (pozitif ya da negatif) ve başkalarının imajlarının (pozitif ya da Negatif) birleşimleri kullanılarak tanımlanmıştır. Tanımlanan erişkin bağlanma biçimleri arasında ilki güvenli bağlanma biçimidir. Güvenli bağlanma biçimi, kendini değerli hissetme ve sevilebilir olduğu duygusunu genellikle diğer insanların kabul edici ve cevap vericiliğine dair beklentileriyle birleştirir. Saplantılı bağlanma biçimi ise kendini değersiz hissetme (sevilmeye layık görmeme) duygusuyla başkalarına yönelik olumlu değerlendirmeleri yansıtır. Saplantılı biçime sahip olanlar kendilerine güveni az, başkalarını destekleyici olarak algılayan, bu destekten olumlu şekilde faydalanamayan, kendini açma düzeyleri az olan bireylerdir.

    Kayıtsız bağlanma biçiminde kendini değerli hissetme ve sevilebilir olduğu duygusunu diğer insanlara karşı olumsuz beklentilerle birleştirir. Böyle kişiler, yakın ilişkilerden kaçınarak, hayal kırıklıklarına karşı kendilerini korurlar ve bağımsızlıklarını ve incinemezliklerini sürdürürler. Korkulu bağlanma biçiminde kendini değersiz hissetme ve sevilmeye layık görmeme duygusu ve diğerlerinin olumsuz, güvenilmez ve reddedici olarak algılanmasına yönelik beklentilerle birleşir. Bu bağlanma biçimine sahip kişiler başkalarıyla yakın bağlar kurmaktan kaçınarak, başkalarından beklenen reddedilmeye karşı kendilerini korurlar. Güvenli bağlanması olanlar hem kendileri hem de başkaları konusunda pozitif bakış açısına sahiptirler. Güvenli bağlanması olanlar sıkıntılarını kabul ederek, başkalarından yardım ve destek talep ederek yapıcı bir biçimde kendi zor duygularını ifade etmede rahattırlar. Kayıtsız bağlanması olanlar temelde kaçınmacıdırlar çünkü kendileri ile ilgili olumlu ama başkaları ile ilgili olumsuz görüşlere sahiptirler. Negatif duyguları baskı altında tutma eğilimindedirler ve kaçınma stratejilerini temel başa çıkma stratejileri olarak kullanırlar. Saplantılı bağlanması olanların ise kendileri ile ilgili bakış açıları negatif, başkaları ile ilgili bakış açıları pozitiftir ve temelde kaygılıdırlar. Negatif duygularını abartılı ve sürekli bir biçimde eşlerinin onayını arayarak gösterirler. Korkulu bağlanması olanlar kendileri ve başkaları ile ilgili negatif modellere sahiptirler ve kaygılı/kaçıngan olarak sınıflandırılabilirler. Kaygılı/kaçınganlar başkaları ile yakın ilişki kurmak arzusunda olmalarına karşın, ilişkilerinde aşırı yakınlıktan kaçınırlar çünkü incinebilecekleri konusunda kaygılıdırlar. Güvenli bireyler daha az güvenli bireylerle karşılaştırıldığında stres kaynağı olayları daha az tehdit edici olarak değerlendirirler. Bu kişilerin kendilerinde stres oluşturan durumun nedenleri ile başa çıkabilecekleri konusunda yeteneklerine güvenleri vardır. Duygularını açık bir biçimde ifade ederler. Destek aramayı stres yaratıcı durumlar ile başa çıkmak için bir duygu düzenleme stratejisi olarak kullanırlar. Durumları açıkça tartışırlar ve çatışmalardan kaçınmak yerine onlara çözüm bulurlar. Ayrıca güvenli bireyler kızgınlığın psikolojik işaretlerinin farkındadırlar. Uyuma yönelik problem çözümlerine ortak olurlar. Kızgınlıklarını kontrollü ve düşmanca olmayan bir biçimde ifade ederler. Sonuç olarak, güvenli bağlanma biçimine sahip bireylerde pozitif duygu yaşantısı yaratıcı problem çözmeyi geliştirir. Bağlanma ve

    Psikopatoloji Son yıllarda, anne-çocuk ilişkisi konusunda yapılan araştırmaların önemli bir bölümünü bağlanma konusunun oluşturduğu görülmektedir. Bu durumun en önemli nedeni ise, anne-baba ve çocuk ilişkisini araştırmanın her iki nesil için de giderek önem kazanmasıdır. Çünkü bağlanma, çift yönlü bir süreçtir.

    Pek çok araştırmacı anne-çocuk ilişkisinin sürekliliğinin sonraki yaşantıların temelini oluşturduğunu ileri sürmektedir. Kişinin yaşamındaki en önemli kişilerin annesi ve babası olduğunu; anne ve baba ile iyi bir ilişkinin genç ve erişkin ruh sağlığında belirleyici rol oynadığını belirtilmiştir. Bowlby’nin çalışmalarından başlamak üzere güvensiz bağlanma biçimi daha sonraki yaşam dönemlerinde psikopatolojinin belirleyicisi olarak düşünülmüşken güvenli bağlanma sağlıklı süreçlerle ilişkilendirilmiştir. Doğanın özgün modeli güvenli bağlanmadır. Güvensiz bağlanma biçimleri olan kaygılı/ikircikli bağlanma anksiyete bozuklukları ve depresif bozukluklarla ilişkilendirilirken, kaçıngan bağlanma davranış bozukluğu ve diğer dışa vuruk patolojilerle ilişkilendirilmiştir. Dağınık bağlanmanın (dezorganize/dezoryante) ise dissosiyatif bozukluklarla birlikteliğinden söz edilmiştir. Koruyucu ruh sağlığı açısından bakıldığında güvensiz bağlanmanın pek çok psikopatolojinin gelişimi ile ilişkili olduğu düşünülürse, olguların ve aslında tüm bireylerin çocuk sahibi olmayı planladıkları dönemde, gebelik döneminde ve çocuklarını yetiştirirken desteklenmeleri sağlıklı nesiller yetiştirmek açısından çok önemli gibi görünmektedir.

  • Adolesan

    YAŞ GRUBLARINA GÖRE İNSANLAR GRUBLARA AYRILIR.

    0_1 YAŞ ARASI, SÜT ÇOCUĞU

    0_14 YAŞ ARASI ,ÇOCUK

    15_19 YAŞ ARASI, ADOLESAN

    20_29 YAŞ ARASI ,GENÇ ERİŞKİN

    30 YAŞ VE ÜSTÜ ERGEN OLARAK SINIFLANDIRILIR.

    KAN BASINCI ,TANSİYON OLARAK ADLANDIRILIR.

    Tüm adolesanlar yıllık kanbasıncı ölçümü yaptırmalıdır. Kan basıncı ölçümleri bir grafik olarak değerlendiriir.. 90.tansiyon değerlendirme eğrisi ve üstü alarm değeri olrak kabul edilir. Bu değerlendirme doktorunuz tarafından yapılmalıdır. EĞER TANSİYONUNUZ 95.TANSİYON DEĞERİNİN ÜSTÜNDE İSE ADOLESANA TÜM TANSİYON YÜKSEKLİĞİNDE YAPLIMASI GEREKEN KLİNİK VE LABORATUVAR KONTROLLARI YAPILMALIDIR.EĞER TANSİYON 90_95. TANSİYON ÖLÇÜM DEĞERİ ARASINDA VE ŞİŞMANSANIZ TANSİYON KONTROLU 6AY ARA İLE YAPILMALIDIR.EĞER TANSİYONUNUZ 90. TANSİYON ÖLÇÜM DEĞERİNİN ÜSTÜNDE İSE AYLIK ÖLÇÜMLER YAPILMALIDIR.Ve gereken uygun tedaviler hekim tarafından yapılmalıdır.

    KAN TRIGLİSERİD OLARAK ADLANDIRILR.

    KOLESTEROL ÖLÇÜMÜ ,

    EĞER ANA BABANIN KOLESTEROLU 240 MG/DL NİN ÜSTÜNDE İSE ADOLESANSIN KOLESTEROLUNE BAKILMALIDIR.EĞER ADOLESANIN KOLESTEROLU 200MG/DL NİN ÜSTÜNDE VE ANA,BABASINDA KALB HASTALIĞI,TANSİYON YÜKSEKLİĞİ,BEYİN VE DAMAR SİSTEMİ HASTALIKLARI VARSA YA DA 55YAŞTA ANİ ÖLÜMLER VARSA BU ADOLESAN RİSK ALTINDADIR VE KOLESTEROL ,TRİGİLESİD ,TANSİYON ,KLİNİK KONTROLERİ DÜZENLİ YAPILMALIDIR.

    Her adolesanın yılda birkez boy ve ağırlık ölçümleri yapılmalıdır.

    Tartı kaybı %10 ve fazla ise mutlaka incelenmelidir.

    Beden kitle indexi ölçülmelidir.Beden kitle indexi 85_95 ise kiolu kabul edilmeli ve kalb damar hastalığı yönünden mutlaka incelenmelidir.

  • Bağlanma Kuramı Üzerine I

    Bağlanma Kuramı Üzerine I

    İnsan, topluluk halinde yaşayan bir organizmadır ve başka insanlarla bir arada bulunma isteği içerisindedir. İnsan yavrusu, biyolojik açıdan gözlenen özel durumu nedeniyle, yaşamını sürdürebilmek için, diğer türlerin yavrularına oranla, çok daha uzun süre anne-babasının doğrudan yardımına muhtaçtır. Bu kaçınılmaz durum, insan türünden organizmaların bir arada yaşama, eğilim ve gereksinimlerini, özellikle de bağlanma ihtiyacını açıklamaktadır. Bağlanma (attachment), yaşamın ilk günlerinde başlayan, duygusal yönü ağır basan ve olması beklenen bir durumdur.
    Bağlanma kuramı John Bowlby ve Mary Ainsworth’un ortak çalışmaları sonucu oluşmuştur. Çocuğun anneyle bağı ve bu bağın bozulması, anneden ayrılması, anneden yoksun olması ve anneyi kaybetmesi üzerine bugüne kadar olan düşüncelerimizi kökten değiştirdi. Anne-baba ve çocuk ilişkilerinin, çocuk gelişimi üzerindeki etkisini ele alan bir-çok model ve kuram ortaya konulmasına karşın, “Bağlanma Kuramı” çocuğun gelişimde anne-babanın (ebeveyn) etkisine, diğer modellerden ya da kuramlardan, daha etkili bir vurgu yaptığı görülmektedir.

    Bowlby’e (1969) göre çocuk ile temel bakım veren kişi (genellikle anne) arasında bağlanmanın oluşmasındaki süreç;

    • İnsanları ve hareket eden nesneleri tercih etmeye yönelim,
    • Daha sık gördüklerini diğerlerinden ayırt etmeyi öğrenme,
    • Tanıdıklarına yaklaşma ve tanımadıklarından uzak durma,
    • İstendik sonuçları getiren davranışları diğerlerinden ayırt etme ve artırma aşamalarıyla gerçekleşmektedir.

    Bebeklikteki bağlanma kavramı; belirli bir kişiye olumlu tepkilerin verilmesi, zamanın büyük bir kısmının o kişiyle birlikte geçirilmek istenmesi, herhangi bir korku yaratan durum veya obje karşısında hemen o kişinin aranması, bağlanılan kişinin varlığının duyumsanmasına eş zamanlı olarak rahatlama duygusunun eşlik etmesi gibi duygu ve davranış örüntülerinin tümünü kapsamaktadır. Bebeklik döneminde bağlanma aşamalar halinde gözlenmektedir. Doğumdan hemen sonra insan yavrusunun doğası gereğince başlayan bağlanma; meme arama, başı döndürme, emme, yutma, parmak emme, yakalama, anneye yönelme, beslenme saatlerini sezinleme ve hazırlanma şeklinde kendisini göstermektedir. Çocuklarda belirledikleri bağlanma davranışlarını üç kategori içerisinde sınıflamışlardır. Bunlardan birincisi güvenli bağlanma biçimidir ve güvenli bağlanma içerisinde çocuklar temel gereksinimlerine zamanında karşılık verebilen annenin aracılığıyla oyun ya da keşfe çıkmada kendilerini güvende hissederler. Anneleri tarafından yalnız bırakıldığında anneleri ile yakınlık ve temas arayışlarını sürdürürler ve tepkisel olarak huzursuzluk yaşarlar ancak anneleri ile tekrar bir araya geldiklerinde kolayca sakinleşerek çevreyle ilgilenmeye ve çevreyi keşfetmeye devam ederler. Anneyle kurulan bu tür güvenli bir bağlanma örüntüsü bebeğin uyumuna ve gelişimine katkı sağlamaktadır. İkinci olarak kaygılı/kararsız bağlanma biçimi içinde çocuklar, annelerinden ayrıldıklarında yoğun bir kaygı, gerilim ve kızgınlık hissetmekte, yabancılarla iletişim kurmayı reddetmekte, anneyle tekrar bir araya geldiklerinde ise kolayca sakinleşmek ve çevreyle olan ilgilerini sürdürmek yerine, anneye daha fazla yakınlaşıp ondan ayrılmak istememektedirler. Güvensiz bağlanma duygusu geliştiren bireyler başkalarına güven duymakta zorluk çekerler ve başkaları ile olan ilişkilerini sürekli kontrol altında tutmaya çalışırlar. İlişkileri kontrol altında tutma davranışı genellikle başkaları tarafından terk edilmek ya da reddedilme korkusundan dolayı yakın ilişkiler kuramama, sevilmeyeceği ya da değersiz bulanacağından korkma, yoğun yalnızlık ve soyutlanmışlık duygularından kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Bağlanma ile ilgili literatür incelendiğinde, doğumdan itibaren bebek ile temel bakıcı (anne) arasında gelişen bağlanma örüntüsünün sadece yaşamın ilk yıllarında gerçekleşen bir süreç olmadığı, hem çocuklukta hem de yetişkinliğe geçişte bireyin ruh sağlığı üzerindeki etkisinin devam ettiği ve bağlanmanın yaşam boyu devam eden bir yazgı (life script) ya da süreç olduğu belirtilmektedir. (Bartholomew, 1993; Rice, 1990).
    Son yıllarda ergen ve yetişkin ilişkilerinde bağlanmanın rolünü inceleyen araştırma bulguları, yaşamın ilk yıllarında anne babanın çocuğa verdiği tepkilere bağlı olarak çocuğun kendisine ve başkalarına ilişkin oluşturduğu modellerin daha sonraki yıllarda da yakın kişiler arası ilişkiler için bir model niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır (Allen ve ark. 2002). Bağlanma stilleri ile çalışmaların sonuçlarına genel olarak bakıldığında; güvenli bağlanma biçimine sahip ergenlerin duygularını daha kolay ifade edebildikleri, anne-baba ve akran ilişkilerinde daha az çatışma yaşadıkları (Ducharme, Doyle ve Markiewicz, 2002), güvensiz bağlanma biçimine sahip ergenlerin ise kendilerini başkalarına açma ve yakınlık kurmada isteksiz olmanın (Allen ve ark. 2002) yanı sıra öz güvenlerinin düşük olduğunu ortaya koymaktadır (Laible, Carlo ve Roeschc, 2004).
    Araştırmacılar son yirmi yıl içinde bağlanma yönelimlerindeki bireysel farklılıkları ortaya çıkarmışlardır. Örneğin Hazan ve Shaver (1987), bağlanma stillerine ilişkin olarak ergenler ve yetişkinleri güvenli, kaçınan ve kaygılı olarak sınıflandırmışlardır. Bartholomew ve Horowitz (1991) ise bağlanma stillerini, olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modellerin kesiştiği noktada tanımlamışlardır.
    Böylece, iki boyutun olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modeller- çaprazlanmasından dört temel bağlanma stilinin ortaya çıkacağını ileri sürmüşlerdir;
    a) güvenli, (++)
    b) korkulu, (-+)
    c) saplantılı, (+-)
    d) kayıtsız. (–)
    Güvenli bağlanma stili, olumlu benlik ve başkaları modellerinin bileşimini; korkulu bağlanma stili, olumsuz benlik ve başkaları modellerinin bileşimini; saplantılı bağlanma stili, olumsuz benlik modeli ile olumlu başkalarının bileşimini; kayıtsız bağlanma stili ise kendine değer verme ile başkalarına karşı olumsuz tutuma sahip olmanın bileşimini içermektedir. Bartholomew (1990)’e göre güvenli kişiler, olumlu benlik algısını ve kendini sevilmeye değer görme duygusunu başkalarının güvenilir, destek veren, ulaşılabilir ve iyi niyetli olduğuna dair olumlu beklentilerle birleştirmektedirler. Korkulu kişiler, bireysel değersizlik duyguları ile başkalarının güvenilmez ve reddedici olduğuna ilişkin beklentileri yansıtmaktadırlar. Saplantılı kişiler, kendini değersiz hissetme ve sevilmeye değer görmeme duyguları ile başkalarına ilişkin olumlu değerlendirmeler yapmaktadırlar. Kayıtsız kişiler ise özerkliğe aşırı derecede önem vermekte, başkalarına olan gereksinimi ve yakın ilişkilerin gerekliliğini savunmacı bir biçimde reddetmektedirler. Bartholomew ve Horowitz (1991), Hazan ve Shaver (1987) tarafından belirlenen kaçınma kalıbını, kaçınmanın iki farklı kuramsal şeklini bir araya getirerek korkulu-kaçınma ve kayıtsız-kaçınma olarak bir kalıpta iki boyut olacak şekilde belirlemişlerdir. Lopez ve Gormley (2002)’e göre bağlanma stilleri, -içsel işleyiş modelleri- yakın ergen ve yetişkin ilişkilerinin gelişimini etkilemektedir. Dört içsel işleyiş modeli karşılaştırıldığında güvenli bireyler yakın ilişkilerde en optimal davranışı gösteren bireylerdir. Bu sayede kendileri ve diğerleri için bağlanma figürleri ile negatif duyguları düzenleme yetenekleri vardır. Güvenli bireyler, negatif davranış tipini en az göstererek yakın ilişkilerindeki gerilimi rutin olarak giderebilme kapasitesine sahiptirler. Böylece, kayıtsız ya da saplantılı bireyler çatışma durumları boyunca güvenli bireylerden daha negatif davranışlar gösterme eğilimindedirler. Saplantılı ve kayıtsız bireyler karşılaştırıldıklarında ise, saplantılı bireyler zorluklara en fazla sığınan bireyler durumundadır. Saplantılı bireyler, benliğin geçerliğini korumak için ilişkiyi sürdürmeye en fazla yatırım yapan bireyler olarak düşünüldüğünde, bu bireylerin bağlanma figürlerinin mevcudiyetine ilişkin sık sık aşırı ihtiyatlı oldukları görülmektedir. Bu ruh durumu bir ilişki içinde gerilimle karşılaşıldığında yordanamayan ilişkilerin geçmişine dayalı çatışmacı düşünceler ve duyguların harekete geçmesine ve yoğun bir düşmanlığa yol açabilir. Korkulu bireyler ise, kendileri ve diğerlerinin negatif içsel işleyiş modellerini birleştiren bireyler olarak varsayılmaktadırlar. Bunun sonucu olarak onlar reddedilme ve duygusal yakınlık korkulu yönleri ile sosyal ilişkilerden en fazla kaçınan bireylerdir. Hazan ve Shaver’in üçlü bağlanma yaklaşımı ile, Bartholomew ve Horowitz’in dörtlü bağlanma yaklaşımını karşılaştıran çalışmalar, genellikle iki farklı kaçınan (korkulu ve kayıtsız) bağlanma stilinin geçerliliğine ilişkin kanıtlar sunmuştur. Bartholomew ve Horowitz’in önerdiği dörtlü bağlanma yaklaşımı çerçevesinde yürütülen çalışmalar da tutarlı olarak korkulu ve kayıtsız bağlanma stillerinin zihinsel modeller temelinde farklılaştıklarını göstermiştir. Örneğin, Bylsma, Cozarelli ve Sümer (1997), kayıtsızların korkululara oranla daha yüksek düzeyde benlik saygısına sahip olduklarını ve bu kişilerin gerçek ve ideal benlik kavramları arasında daha az farklılıklar bulunduğunu göstermişlerdir (Akt., Sümer ve Güngör, 1999, s.75).

  • Çocuk psikolojisi

    ÇOCUK PSİKOLOJİSİ

    ÇOCUKLAR ,Herşeye kahkaha atabilirler . NEDENSİZ MUTLU OLURLAR.

    ÇOCUKLAR, Çok kolay öğrenirler ve öğrenmeye çok açıktırlar.

    ÇOCUKLAR ,Arkadaşlarını çok severler,onlarla birlikte olmak için her şeyi yaparlar.

    ÇOCUKLAR , Akıllarında ne varsa söylerler,hiç içlerine atmazlar,her şeyi doğrudan anlatırlar.

    ÇOCUKLAR,İstediklerini elde etmek için tüm enerjilerini harcar ASLA VAZGEÇMEZLER.

    ÇOCUKLARIN TÜKENMEZ BİR ENERJİSİ VARDIR.

    ÇOCUKLAR HER ZAMAN MEŞGUL OLACAK BİR ŞEYLER BULURLAR.

  • Psikoterapi

    Psikoterapi

    Psikoterapi; bu konuda gereken eğitimi almış bir psikolog/psikiyatr ile “psikiyatrik hastalık/psikolojik temelli” sorunlarının çözümü için kendisine başvuran danışan, hasta, çift, aile ve gruplar arasında gerçekleşen “tedavi amaçlı işbirliği-iletişim” sürecidir. Psikoterapide “belirli bir teori ya da paradigmaya dayanan, planlanmış bir tedavi yaklaşımı” vardır ve psikoterapist bu yaklaşımın eğitimini almış bir uzmandır. Bu özelliğiyle psikoterapi; diğer “danışmanlık, destek, koçluk, kişisel gelişim vb.” süreçlerden ayrılır.

    Yanlış İnanış; Yakın arkadaşlarla ya da akrabalarla konuşmak gibi bir sohbet şeklidir.

    Psikoterapide Asıl Amaç;

    Psikoterapide asıl amaç rahatlatmak, neşelendirmek, hak vermek değildir.

    Beraberce üzülmek ya da kişinin üretemediği çözümü doğrudan bulup empoze etmek değildir. Psikoterapi ortamı, kişinin kendini tanıması ve çözümlerine ulaşabilmede gerekli psikolojik zeminin oluşturulmaya çalışıldığı bir ortaklıktır.

    Psikoterapi sorunun niteliğine göre bireysel, çift/evlilik terapisi, aile terapisi, ya da grup terapisi şeklinde uygulanabilir. Çoğu psikoterapi teknikleri yöntem olarak “karşılıklı konuşarak” iletişimi kullanır. Bazı psikoterapi türlerinde de İletişimde araç olarak yazmak, çizim, sanat terapisi, drama (rol yaparak, kurgulanan belli kişiyi/nesneyi canlandırma) yada müzik kullanılabilir.
    Çocuk psikiyatrisi alanında örneğin; oyun terapisi, çizim, drama sıklıkla kullanılan tekniklerdir, Tüm psikoterapi tekniklerinin ortak yönü; bir teoriye dayalı ve amaca yönelik olarak yapılandırılmış olmalarıdır. Ve hepsinde amaç; bireyin kendini gözlemleme kapasitesini ve kendine ilişkin farkındalığını artırmak, sorunlarının kaynağında ya da devamında kendi rolünü görmesini ve çözüm için gerekli zihinsel ve davranış değişikliklerini gerçekleştirebilmesini sağlamaktır.

    Psikoterapistin Vazifesi:

    Psikoterapi ortamı biraz da denizciliğe benzer. Hayat denize, kişinin hayatta kapladığını varsaydığı yer gemiye, kişi kaptana, terapist ise kılavuz kaptana benzetilebilir. Kişi kendi hayat gemisini kullanmakla yükümlüdür çünkü kaptan odur ve sorumluluk ona aittir. Ancak gemisini kullandığı alanda başka gemiler ve hayat denizinde fırtınalar, girdaplar ve su altında göremeyeceği çıkıntılar olabilir. Burada devreye kılavuz kaptan yardımı yani terapist girer. Kişinin hayat denizinde gemisini minimum risklerle güvenli denizlere ulaştırmasında kılavuzluk yapar. Özellikle bu yönüyle hayat dümenine yeni geçmiş olan çocuk ve gençlerde uygulanan terapiler tedavide büyük öneme haizdir.

    İLK ADIM: Psikoterapiye gitmenin utanılacak bir şey olmadığı artık tüm dünyada, gelişmiş toplumlarca bilinmektedir. Pek çok başarılı kişinin ardında psikolojik danışmanlar vardır. Kişinin kendindeki eksiklikleri ya da kendisini zorlayan süreçleri bilip hareket etmeyi istemesi son derece akıllıca bir seçimdir. Kendini çözümlemek, çözümlemeyi istemek ve bu kararı alıp, kararın arkasında durmak ilk adımdır.

    Psikoterapist Ne İster?

    Gelen danışanın terapi süreci bittiğinde; ilaç tedavisi de sonlandıysa, yeniden bir psikiyatrik tedaviye gereksinim duymaması için gerekli psikolojik zemine ulaşmış olmasını, doktora, ilaca ya da psikoloğa bağımlı kalmamasını ister.

    ” PSİKOTERAPİ BİREYSEL ÖZGÜRLÜĞE GİDİŞ İÇİN SAĞLIKLI BİR SEÇİMDİR.

    YENİDEN RAHATSIZLANMAMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLERİN ÖĞRENİLDİĞİ BİR SÜREÇTİR.

  • Beslenme 2

    YAŞ ALANLARDA BESLENME , Yaşlılık terimi yerine 'YAŞ ALMAK ' terimi kullanılmalıdır. Çünkü ierliyen tıb nedeniyle yaşlanma yaşı ötelenmiştir. 10 YIL ÖNCE 65 YAŞ YAŞLI KABUL EDİLİRKEN ŞİMDİ YAŞLILIK SINIRI 80 YAŞLARA ÇEKİLMİŞTİR. Sağlıklı yaş almak için hayatın her döneminde olduğu gibi UYGUN BESLENME gereklidir.

    Yaş almaya bağlı insan vucudunda bazı fiziksel değişiklikler ve organlarında bazı fonsiyonel değişiklikler olur.

    FİZİKSEL DEĞİŞİKLİKLER;

    Yaş aldıkça vucudun kas ve kemik kütlesi azlır , yağ kütlesi artar . DÜŞME VE KIRIK RİSKİ

    Kemiklerde kalsiyum miktarı azalır. DÜŞME VE KIRIK RİSKİ

    Eklem esnakliği ve hareketleri azalır.

    Vucuttaki su oranı azalır . KURULUK VE KABIZLIK RİSKİ

    ORGANİK DEĞİŞİKLİKLER ,

    Tat,koku duyusu , tükrük salgısı , sindirim sistemi fonsiyonları azalır. HAZIMSIZLIK,KABIZLIK

    Ağız , diş problemleri oluşur,Yutma güçleşir.

    Sinir sistemi fonksiyonları azalır. UNUTKANLIK

    Metabolizma hızı yavaşlar. DAHA AZ KALORİYE GEREKSİNİM VARDIR.

    YAŞLILARDA GÜNLÜK KALORİ GEREKSİNİM 1800 Kcal / gün (ortalama)

    Ancak hastalık, ameliyat , kırık gibi hallerde kalori ihtiyacı artar.

    Beslenmede PROTEİNLER, KARBON HİDRATLAR UYGUN ALINMALIDIR.

    Yaşlılarda beslenmede BALIK İÇERDİĞİ OMEGA 3 YÖNÜNDEN MUTLAKA ALINMALIDIR.

    OMEGA 3 ,KAN YAĞLARININ DAMARLARDA BİRİKİMİNİ ÖNLER, KANIN PIHTILAŞMASINI ÖNLER, ,EKLEM İLTİHABINI ÖNLER,BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİR. OMEGA 3 BALIK SEMİZOTU GİBİ YEŞİL SEBZELER, CEVİZ , KETEN TOHUMU YAĞINDA BOLDUR.

    VİTAMİN VE MİNERALLER BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ KUVVETLENDİRDİĞİ İÇİN HASTALIK HALLERİNDE KULLANILIR.

    KEMİK ERİMELERİ İÇİN KALSİYUM VE D VİTAMİNİ DOKTOR ÖNERİSİ İLE ALINMALIDIR.

    SU VE POSALI YİYECEKLER ,KABIZLIĞI ÖNLER, KAN ŞEKERİNİ DÜZENLER, KOLESTEROLU, KAN YAĞLARINI AZALTIR. BÖYLECE KALB BAMAR HASTALIĞINI, ŞEKER HASTALIĞINI, ŞİŞMANLIĞI ,KANSERİ ÖNLER.

    TANSİYON YÜKSEKLĞİ OLANLAR TUZU AZALTMALIDIR.

    SAĞLIKLI BİR YAŞLI OLMAK İÇİN ,DİĞER YAŞLAR GİBİ SAĞLIKLI BESLENMELİDİR.

    TAHILLAR, KANŞEKERİNİ ANİ YÜKSELTİP DÜŞÜRMEYEN ( G L İ S E M İ K İ N D E X İ DÜŞÜK GIDALAR PİRİNÇ YERİNE BULGUR GİBİ ; ŞEKER HASTALARI İÇİN ) YAĞLARDAN BİTKİSEL YAĞLARA VE ÖZELLİKLE ZEYTİN YAĞINA ÖNEM VERMEK ,HAZIR TATLI ,TUZLU YİYECEKLERDEN KAÇINMAK , MEVSİMİNDE OLGUNKEN KOYU YEŞİL , TURNCU ,KIRMIZI SEBZE VE MEYVELERİ YEMEK GEREKLİDİR. SİYAH EKMEK B VİTAMİNİ DEPOSUDUR BEYAZI YERİNE TERCİH EDİLMELİDİR.

    YAŞLILAR BEYİN FONKSİYONLARINI KAYBETMEMEK İÇİN BEYİN EGZESİZİ YAPMALIDIR. BİLMECE ÇÖZMEK , RAKAM EZBERLEMEK …

    HER YAŞIN YAPABİLECEĞİ FİZİKSEL EGZERSİZLER VARDIR. DOKTOR ÖNERİSİ İLE YAPILMALIDIR.

    .

  • Onay Beklentilerimiz

    Onay Beklentilerimiz

    Düşünce ve davranışlarımızın çevremiz tarafından onaylanması hepimiz için önemlidir. Fakat öncelikle kendimizin bu düşünce ve davranışımızı onaylıyor olmamız daha fazla önem arz etmektedir. Onaylamadığımız halde sadece çevremizdeki insanların onayı için birtakım düşüncelere inanıyor ya da davranışları gösteriyorsak işte o zaman bizim için tehlike çanları çalıyor demektir.

    Psikolog İlkten Çetin meslek hayatına atıldıktan sonraki yaklaşık 20 yılını benimle çalışarak geçirmiş ve bu süreçte giderek kendisini hem mesleki hem sosyal ama hepsinden önemlisi bir insan olarak geliştirmeye gayret etmiş değerli bir psikologtur. İlgi ve beceri alanları geniş bir yelpazeyi kapsamakla birlikte özellikle cinsel tedaviler, depresyon ve kaygı bozuklukları alanlarına yoğunlaşmıştır. Ona yönelttiğim danışanlardan her zaman memnuniyet bildiren geri bildirimler almışımdır. Uzun yıllardan sonra artık benden bağımsız çalışma ihtiyacı duymuş ve kendi yerinde terapi uygulamalarına başla.

    Toplum içinde yaşayan bireyler olarak diğerlerinin fikirleri bizler için önemlidir. Gerçekleştirdiğimiz eylemlerin etrafımızdaki diğer insanlar tarafından da onaylanmasını isteriz. Bunun örneklerini çoğu insandan günlük yaşamda gözlemleriz. Konuşma tarzımızın, giydiğimiz kıyafetlerin, hayat görüşlerimizin,yaptığımız işin, arkadaşlarımızın, kısacası hayattaki duruşumuzun ve verdiğimiz kararların başkaları tarafından da kabul edilmesini bekleriz. Bu beklentiler kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Bazı bireyler için bu çok az bir öneme sahipken ya da bir takım konular için sınırlandırılmışken bazı bireyler için bu hayatlarının çoğu alanında geçerlidir ve oldukça önemlidir. Bu isteğin aşırılığı seçimlerimiz ve kendilik değerimiz üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmektedir ve bir takım psikolojik rahatsızlıklara da yol açabilmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki sınır çok önemlidir. Birinde diğerlerinin fikirleri dikkate alınsa da kendi kişiliği ve yeterliliği üzerindeki inançlar olumsuz etkilenmemektedir. Fakat diğerinde birey en ufak bir eleştiri aldığında veya beğenilmediğini hissettiğinde büyük çöküşler yaşayıp, mutsuzluk yaşayabilir ve kendi benliği yara alabilir.

    Onay bağımlısı olan bireyler sıklıkla hayatlarının çoğu alanında çok iyi olmak için gereğinden fazla çalışırlar. Ne yapacakları konusunda diğer bireylerin kendilerine izin vermelerini beklerler. Değerli olma ihtiyaçları başkalarına bağlıdır. Bunların sonucunda problem çözme becerileri gelişmemiştir. Bir fikir uyuşmazlığı söz konusu olduğunda tartışmada bulunmaktan kaçınırlar. Etrafındaki diğer kişileri dikkatlice izleyip, onların ne isteyebileceklerini tahmin edip buna göre davranırlar. Kendi düşünce ve duygularını başkalarına açmada sorun yaşarlar. Pek çok alanda başkalarının da sorumluluklarını alırlar ve böylece daha çok sevilebileceklerini düşünürler. Kendine güvenleri yoktur. Başkalarını kırmamak için bir takım gerçekleri görmezden gelebilirler. Reddedilmekten, görmezden gelinmekten onaylanmaktan o kadar korkarlar ki kendi isteklerini, ihtiyaçlarını ve haklarını ifade etmezler.

    Onay bağımlılığının kaynağında erken gelişim dönemlerinde birey için önemli diğer insanların yaklaşımları büyük rol oynamaktadır. Örneğin eleştirel bir anne babaya sahip olan bir çocuk yanlış bir davranışta bulunmasa bile huzursuz olabilir, onay alana kadar rahatlayamayabilir. Özellikle de bu eleştiriler davranıştan çok “kötüsün, yaramazsın ya da beceriksizin.” gibi kişiliğe yönelikse daha derin yaralar açmaktadır. Bunlar bireyde kör noktalar olarak ve zaman içerisinde yaşadıkları diğer deneyimlerle beslenerek sabit kalabilir. Benzer şekilde küçük yaşlarda pozitif geri bildirimlerin olmaması, reddedilme ve görmezden gelinme yaşantıları, bir takım olumlu davranışlar için olumlu pekiştireçlerin kullanılmaması onaylanma bağımlılığına yatkınlaştıran etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Onaylanma bağımlılığının üstesinden gelebilmek için bir takım yollar izlenebilir.

    Onay bağımlılığının birey için yararları ve zararlarının ne olduğunu belirlemek bu davranış tarzının üstesinden gelmek için atılacak ilk adımdır. Bu bağımlılığın avantaj ve dezavantajlarını listelemelidir böylece değişim için motivasyon da sağlanmış olunur.
    Bu bağımlılığı tetikleyen düşünceler ve altta yatan varsayımlar belirlenip tekrar yazılabilir. Örneğin kişi “ Evet, onaylanmamak rahatsız edici olabilir ama bu benim değersiz biri olduğumu göstermez “ şeklinde bir varsayım belirleyebilir.
    Onaylanmama korkusuyla yaşamanın hangi nedenlerle gereksiz olduğuna ilişkin bir yazı yazılabilir. Bu yazı kişi için gerçekten ikna edici fikirleri içermelidir. Buna birey gerçekten inanmalı ve gün geçtikçe fikirlerine yenisini ekleyebilmelidir. Daha sonra her sabah birey bunları okuyabilir.
    Onaylanmama ile ilgili bir korku yaşadığında birey buna eşlik eden düşüncelerini saptayıp, bunları not edebilir ve daha sonra bu düşünceleri destekleyen ve desteklemeyen kanıtları araştırabilir. Örneğin bireyin aklından X kişisi benim bu davranışımdan hoşlanmayacak, Benimle arkadaş kalmak istemeyecek, pek çok birey de bu şekilde düşünecek, yalnız kalıcam, kimse arkadaşım olmak istemez gibi düşünceler geçebilir. Ve bu düşünceler için kanıtlar bulunabilir. Fakat bunların yazılı bir şekilde kaydedilmesi önemlidir.
    Onaylanma bağımlılığı ile ilgili olan ve hep aynı tarzda gösterilen davranışlardan farklı olarak davranma öğrenilebilir. Bir takım atılganlık becerileri burada işe yarayabilmektedir. Onaylanmama korkuları hissedilemeye başladığında kişi doğrudan bunu karşısındaki kişiye sorabilir. Çoğunlukla karşıdaki kişilerin görüşlerinin reddetme içermediği gerçeği test edilebilir.
    Eğer birey en kötü sonuç olarak gördüğü reddedilme deneyimlese bile bununla nasıl baş edeceği konusunda çalışabilir. Örneğin reddedilmeyi kendi hatası olarak görmekten çok reddedilmenin karşıdaki kişi ile ilgili olup olmadığını araştırabilir.

  • Beslenme

    BESLENME , KARIN DOYURMAK, AÇLIĞI BASTIRMAK,CANININ ÇEKTİĞİNİ YİYİP İÇMEK DEĞİLDİR.

    Yaşamımızın devam etmesi için ,enerjiye ( kaloriye) ihtiyacımız vardır.Enerjiyi beslenerek alırız . Besinlerimiz ,protinler, karbonhidratlar,yağlar, su ,posalardan ibarettir. Besinlere yardımcı öğeler ise vitamin ve minerallerdir. Alınan enerji ile harcanan enerji dengede olmalıdır. Eğer aldığımız enerji harcadığımızdan fazlaolursa şişmanlarız, az olursa zayıflarız . Sonuçta ya şişmanlık , ya zayıflık sonucu gelişen hastalıklara yakalanırız.

    Beslenme,Kişilerin yaşı, cinsiyeti , genetik ve fiziksel (görsel ) özellikleri,sağlık durumlarına göre değişir.

    Bu makalede beslenme ile genel özellikler verilmiştir.

    PROTEİNLER, Vucudumuzun yapı taşlarıdır . Çocukta ek olarak büyüme ve gelişmeyi sağlarlar. Tüm yaşlarda ise bağışıklık sistemini güçlendirir, hastalıklara direnci arttırır, daha çabuk iyileşmemizi sağlar, yara ların daha çabuk iyileşmemizi sağlarlar. Normal de PROTEINLER BESLENMEMİZİN % 15 İ OLMALIDIR. Daha fazla protein alımı böbrek hastalıklarına yol açabilir , daha az alımı ise çocukların yetersiz büyüme ve gelişmelerini, ergenlerin daha kolay hastalanmalarına ,daha geç iyileşmelerine neden olur.

    PROTEİNLER ,ET, SÜT , SÜT ÜRÜNLERİ ,TAHILLAR DIR.

    KARBONHİDRATLAR , Vucudumuzun enerji kaynaklarıdır. Normalde GÜNLÜK BESLENMEMİZİN %60 İ OLMALIDIRLAR. Fazla alınmaları şişmanlığa, az alınmaları ( vucut enerji temini için yeterli karbon hidrat yoksa proteinleri kullanır , sonuçta protein eksikliği oluşur.) Protein eksikliği tablosu sonuçları ortaya çıkar.

    KARBONHİDRATLAR , Şekerli gıgalar , pilav , makarna , ekmek ….

    Yağlar , Enerji depomuzdur. Normal GÜNLÜK BESLENMEMİZİN % 25 İ OLMALIDIR.Yağlar hayvansal ve bitkisel yağlar olmak üzere ikiye ayrılır.Hayvansal yağlardan BALIKTA BULUNAN OMEGA 3 HARİÇ VE TÜM BİTKİSEL YAĞLAR HARİÇ DİĞER BÜTÜN YAĞLAR VUCUTTA ÜRETİLEBİLİRLER. YANİ OMEGA 3 VE TÜM BİTKİSEL YAĞLAR BESİNLERLE DIŞARIDAN ALINMALIDIR.

    OMEGA 3 BALIKLARDA, Farklı oranda bulunur . Bizim balıklarımızdan hamsi ve sardalyada özellikle boldur. OMEGA 3 BALIKDAN BAŞKA KOYU YEŞİL YAPRAKLI ÖZELLİKLE SEMİZOTU SEBZELER , ASMA YAPRAĞI ,FINDIK CEVİZ KETEN TOHUMU YAĞI 'NDA BULUNUR.

    OMEGA 3 , KAN YAĞLARININ DAMARLARDA BİRİKİMİNİ AZALTIR.KANIN PIHTILAŞMASINI ÖNLER. EKLEM İLTİHAPLANMASINI ÖNLER .BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİR.

    Beslenmemizde aldığımız bitkisel yağın 1/2 si ZEYTİNYAĞI , diğer 1/2 Sİ DİĞER BİTKİSEL YAĞLAR OLMALIDIR.

    SU ,VAZGEÇİLEMEZ , OLMAZSA OLMAZ.

    SU, BARSAK HAREKETLERİNİ ARTTIRIR. KANŞEKERİNİ DÜZENLER , ŞEKER HASTALIĞINI ÖNLER. KOLESTEROLU DÜŞÜRÜR. KALB VE DAMAR HASTALIĞINI ÖNLER .ŞİŞMANLIĞI ÖNLER ,KANSER OLUŞUMUNU ÖNLER.

    POSA , TAHILLARIN SEBZELERİN , MEYVELERİN SİNDİRİLMEYEN KISMIDIR.

    POSA ,KABIZLIĞI , ŞİŞMANLIĞI ,ŞEKER HASTALIĞINI ,KANSER OLUŞUMUNU ÖNLER.

    POSA , YULAF, ÇAVDAR , KEPEK, BULGUR , SEBZE , MEYVE , KURU BAKLAGİLLERDE BULUNUR.

    VİTAMİNLER , D VİTAMİNİ HARİÇ DİĞER VİTAMİNLER BESLENME İLE ALINABİLİR.

    TÜM VİTAMİNLER DOKTOR KONTROLUNDA GEREKLİYSE ALINMALIDIR.

  • BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ İLE İLGİLİ TÜM MERAK ETTİKLERİNİZ

    BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ İLE İLGİLİ TÜM MERAK ETTİKLERİNİZ

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), bir psikoterapi çeşididir ve 1970 li yıllarda Dr. Aaron Beck ve Albert Ellis tarafından ortaya çıkarılmıştır. İlk başlarda sadece “depresyon” tedavisi için uygun gözükse de günümüzde özellikle anksiyete bozuklukları, fobiler, sosyal kaygı, panik bozukluk, anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk, travma sonrası stres bozuklukları, yeme bozuklukları ve hatta kişilik bozuklukları gibi pek çok rahatsızlıkta kullanıldığı ve başarılı sonuçlar elde edildiği uluslararası yayınlar ile ispatlanmıştır.

    En basit haliyle tanımlamak gerekirse Bilişsel Terapi’nin ana teması “olayları olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz” felsefesine dayanmaktadır. Bir durum karşısında üzülmemiz, kızmamız, şaşırmamız vs. olayı nasıl algıladığımıza bağlıdır. Geçmişte yaşadığımız olumsuz yaşam olayları bizde bir takım kalıplaşmış düşünce ve inançlar meydana getirir. Bu inançlar daha sonra kişinin yaşadığı olayları gerçekten uzak ve çarpık biçimde algılamasına yol açarak ruhsal bir takım sıkıntılara sebep olur. Olumsuz düşünceler algımızı çarpıtır ve olan olayı negatif algılama eğilimimiz doğar. Olayların duygu ve düşünce ile olan ilişkisini inceleyen BDT ile tedavide, çarpıtılmış algımızı çeşitli teknikler ile düzenleyip, olaylara daha rasyonel bir bakış açısıyla bakmamıza yardımcı olur.

    Tekniğin “Davranışçı” kısmında ise direk olarak uygunsuz davranışlar üzerine odaklanılır. Terapinin mantığı anlatılarak olumsuz yaşam olayları karşısında kaçmak yerine ne şekilde savaşılabileceği danışana öğretilir.

    Genellikle seanslar haftalık olarak devam eder ve kademeli olarak 15 günde 1 daha sonra da yada 1 olmak üzere görüşme arası açılır. Danışanın koyduğu hedefler doğrultusunda terapi gündemi belirlenir ve oradaki sorunlarla baş etmek için sistemli olarak ilerlenir. Sıkıntının yoğunluğu ve çeşidine göre değişmekle beraber ortalama 8-10 seans sonra danışanda iyileşme gözlenebilir. Daha sonra terapi yavaş yavaş sonlandırılır ve danışan 6 ay sonra kontrol görüşmesine çağırılır.

    BDT doğası gereği “şimdi ve burada” ilkesine dayandığı için geçmiş yaşantıdan daha çok güncel yaşantı üzerine odaklanır. Çünkü geçmiş, olup bitmiştir ve artık onun için yapacak bir şey kalmamıştır. Gelecek ise çok uzaktadır; elden geldiği kadar geçmişte yaşanacakların bir kısmı kontrol edilse de büyük kısmı için kişi çaresiz kalmaktadır.

    BDT den yararlanma tamamen uzmanın bu tekniği iyi bilmesine ve danışanın bu teknikle çalışmaya istekli, verilen ödevleri yapmaya motivasyonlu ve değişime açık olmasına bağlıdır. BDT’nin en önemli tarafı, kişi bir eğitim sürecinden geçtiği ve bunu gerçek yaşantısında nasıl kullanacağını öğrendiği için hayat boyut kaliteli bir yaşantıya sahip olmasıdır.