Yazar: C8H

  • Çocuklarda ek besinler

    Çocuklarda ek besinler

    Annelere öğütler ve ek gıdalara başlamada genel prensipler:

    Yalnız anne sütü ile beslenen bebeklerde ek gıdalara 6. aydan sonra başlanır. 4-6 arasında bebek yeterli kilo almıyorsa yalnız anne sütü ile beslenmeye devam ediniz ve ek besinlere için doktorunuza danışın. Mama ile beslenen bebekler için 4 ayda muhallebi, 5 ayda yoğurt eklenebilir. Sebze-meyveler 6 aydan önce eklenmese iyi olur

    Bu dönemde çocuğunuza verdiğiniz ek gıdaların anne sütünün tamamlayıcısı olduğunu unutmayınız. Mümkünse 6-8 ay arası halen günlük enerjinin %70-80’i anne sütünden gelmeli. Bunun pratik anlamı anne sütü bol ve bebek emmeye istekli, kilo alımı da iyiyse 8 ay dolana kadar günde 2 öğünden fazla eklenmeyerek anne sütünden daha bol faydalanması sağlanabilir. Ancak sebze-meyve-muhallebi-yoğurt gibi tüm farklı lezzetlere alışabilmesi için bu her gün bu 4 öğünden herhangi 2’si dönüşümlü olarak verilebilir.

    Ek gıdaya geçişte, özellikle katı gıdaların verilmeye başlandığı dönemde bebekler dilleri ile besinleri itebilir. Bebeklerin, istem dışı yaptıkları bu hareket genellikle 6-7 aydan sonra düzelir. Bebeğiniz ek gıdaları sevmedi diye endişelenmeyiniz.

    Çocukların beslenme durumu en iyi kilo alışları ile değerlendirilir. Bunun için çocuğunuzu düzenli sağlık kontrollerine götürünüz.

    EK BESİNLER: Çocuğu değişik tatlara ve kıvamlara alıştıran, ileri yaşlar için kolay yeme alışkanlığı kazandıran, besleyici değeri yüksek besinlerdir. Bu dönemde verilecek ek besinler meyve püresi, sebze püresi, muhallebi, yoğurt, peynir, reçel bisküvi, ekmek, yumurta gibi yiyecekleri içerir,

    ü Ek besinler kaşıkla az miktarlarda başlanarak verilir, daha sonra öğün haline getirilir.

    ü Yeni deneyeceğiniz yiyecekleri çocuk aç iken alışık olduğu yiyeceklerden önce veriniz.

    ü Ek besinlerin hepsine aynı haftada başlamayınız. Yeni besinleri en az 3-4 gün aralıklarla çocuğunuzun beslenme programına ekleyiniz.

    ü Yeni verilecek yiyeceklerin alerji yapıp yapmadığına dikkat ediniz. Şüphelenilen gıda çocuğa verilmediği zaman belirtilerin geçip geçmediğini kontrol ediniz.

    ü Bebeğinize hiçbir zaman şekere veya reçele batırılmış yalancı meme vermeyiniz.

    ü Çocuğunuzun hoşlanmadığı önemli yiyecekleri 2-3 haftalık aralarla zaman zaman tekrar vermeyi deneyiniz.

    ü Bebeğinize vereceğiniz tüm yiyeceklerin temiz ve taze pişmiş olmasına dikkat ediniz.

    ü Bebeğinizin iştahına saygı gösteriniz.

    *Bebeğinize 12. ayın sonuna kadar kaynatılmış su veriniz.

    *Bebeğinize 1 yaşına kadar inek sütü vermeyiniz(Şişe süt, kutu süt gibi pastörize diye adlandırılan sütlerin de inek sütü olduğunu unutmayınız)

    *Bal-çilek-kuruyemiş-balık harici deniz ürünleri 1 yaşa kadar verilmeyecek diğer gıdalardır. 8 aydan sonra ceviz ezilerek yemeklerin içine karıştırılabilir, bu balık yiyebileceği yaşa kadar zengin bir Omega 3 kaynağıdır.

    Meyve püresi: 6 aydan sonra , elma, şeftali, muz gibi meyvelerin püreleri, 1-2 tatlı kaşığından başlanarak verilir ve yavaş yavaş arttırılır. Bu püreler üzüm suyuyla, 8 aydan sonra mandalina-portakal suları ile biraz sulandırılabilir.

    Hazırlanışı: Çocuğa ilk verilecek meyve mevsimine göre elma-muz veya şeftalidir. Meyveler iyice yıkanılır, kabukları soyulur, cam rendede rendelenir. İmkan yoksa rondo ve blendır da kullanabilirsiniz. Günde bir veya iki kez öğün aralarında olmak üzere yarım muz veya orta büyüklükte bir meyve verilebilir. Meyve pürelerine şeker eklenmemelidir. Meyve püreleri yoğurt ile karıştırılarak bir öğün olarak verilir. Biberonla meyve suyu verilmemelidir, bu ileride biberon çürüklerine yol açabilir.

    Muhallebi: 4-6 ayda başlanır. Genellikle akşam öğünü olarak, çocuğun yatma saatine göre 20:00-22:00 saatleri arasında verilir, bu daha uzun uyumaya yardımcı olabilir.

    Hazırlanışı: 1 su bardağı su ve yaklaşık 3 tatlı kaşığı pirinç unu karıştırılarak su muhallebisi yapılır. Ateşten indirilir, hafif soğuduktan sonra 6 ölçek hazır mama toz halinde katılır. Gerekirse tel süzgeçten geçirilir. Ancak bazı bebekler bu miktarı yiyemeyeceğinden bu 1/3 veya ¼ oranında azaltılarak da yapılabilir. Hazır kaşık mamalarından sütlü-pirinçli en sade olanı da bunu yerine verilebilir. Yaşı ilerledikçe diğer farklı çeşitteki kaşık muhallebileri de verilebilir. En geç 7 ay dolunca tahıllı muhallebilere de geçilmelidir. Tahıla geç başlanması Çölyak hastalığı riskini arttırabilir. Tatlı sevmeyen özellikle de peynir seven bebekere suyla pişirilen pirinç ununa 1-2 tatlı kaşığı labne peynir ½ tatlı kaşığı tereyağ ile değişik lezzette ancak yine doyurucu muhallebiler de hazırlanabilir.

    Yoğurt: 4-6 ayda Genellikle ikindi öğünü ek gıdası olan yoğurt, muhallebi yerine de verilebilir.

    Hazırlanışı: Süt kaynatılır, elin dayanabileceği sıcaklığa (40 C) kadar soğutulur. Bir litre süte 1-2 çorba kaşığı süt içinde sulandırılmış bir çorba kaşığı yoğurt maya olarak eklenir ve yavaşça karıştırılır. Hareket ettirmeksizin sıcak bir yerde 4 saat bekletilir. Her zaman imkanınız yoksa bazı günler güvenilir tesislerde üretilen hazır yoğurtları da verebilirsiniz.

    Sebze püresi : 6 ayda muhallebiye başladıktan 1-2 hafta sonra (ancak iyi kilo alan bebeklerde muhallebiden önce) genellikle öğle öğününde 1-2 tatlı kaşığından başlanarak yavaş yavaş artırarak verilir. Sebze püresi kaşıktan dökülmeyecek kıvamda olmalıdır.

    1 orta boy havuç, 1 orta boy patates, 1 tatlı kaşığı pirinç konarak iyice yumuşayana kadar ağzı kapalı kapta pişirilir. Tel süzgeç veya blender’dan geçirilir. Bu püreden önce yarım çay bardağı ile başlanır, çocuğun isteğine göre yavaş yavaş artırılarak verilir. Doyacak miktarda yiyebilene dek öğünler anne sütü ile tamamlanır.

    İlk haftadan sonra içine 1 tatlı kaşığı zeytinyağı eklenebilir. Damak tadı gelişmiş bebekler bu düz püreyi sevmezlerse, zeytinyağı yerine ½ tatlı kaşığı tereyağı ve/veya peynir seven bebeklere 1 tatlı kaşığı tuzsuz labne peyniri de eklenebilir.

    3. haftadan sonra mevsim sebzeleri eklenerek içerik zenginleştirilir. Çeşit çok artınca farklı 2’li 3’lü gruplar yapılabilir. Küçük kaplarda 1-2 gün buzdolabında saklanabilir. Ancak yeşil yapraklı sebzeleri (ıspanak, maydonoz, pazı vb. )günlük eklenip hemen tüketilmelidir. Yeşil yapraklı sebze içeren çorbalar bir kereden fazla ısıtılmamalıdır. 3-4 haftadan sonra hazırlanan sebze püresine tepeleme bir çorba kaşığı kıyma (3 kez çekilmiş) eklenebilir. 8 ay dolduktan sonra tamamen ezilmiş püre yerine çatla ezilmiş ufak pütürler içeren püreye geçilmelidir.

    Kahvaltı: Çocuk yukarıdaki besinlere alıştıktan sonra kahvaltıya başlanır.

    Hazırlanışı: Peynir, reçel ya da pekmez, ekmek ya da bebe bisküvisi ile hazırlanır. Daha akışkan bir kıvama getirmek amacıyla içine 30-60 ml hazır mama eklenmesi de uygun olacaktır. Tuzu çıkarılmış peynir(veya tuzsuz labne peyniri) ile reçel veya pekmez mama içinde ezilir ve karışıma ekmek içi ya da bebe bisküvisi katılır. Önce 1-2 tatlı kaşığı olarak başlanır ve giderek arttırılır. Kahvaltıya arzu edilirse 1 çay kaşığı tereyağ eklenebilir. En geç 8 aydan sonra bu bulamaç kahvaltıdan vaz geçip tüm tatları ayrı ayrı denemesine fırsat verilmelidir.

    Et: 7-8 aylarda bir tepeleme çorba kaşığı pişmiş kıyma tavuk eti parçası blendırda ezilerek sebze püresi hazırlanırken içine eklenir.

    Karaciğer: 7-8. ayda öğle öğünlerinde et ile değiştirilerek 10-15 günde bir kez olmak üzere verilebilir. Hazırlanışı: Kuzu , koyun, dana veya tavuk ciğeri kullanılır. Karaciğer az tuzla suda haşlanır, veya yağsız tavada ters-yüz ederek de pişirilebilir, zarı çıkarılır püre şeklinde sebze püresinin içine eklenir.

    Köfte: Baharatsız olarak hazırlanmış ızgara köfte veya terbiyeli-sebzeli köfteler ezilerek 8 aydan sonra verilebilir.

    Pilav, makarna ve dolmalar: 8 aydan sonra yoğurt ile karıştırılarak verilebilir.

    Su: Genel olarak 6-8 aydan sonra bebeklerin hareketleri artar. Öğün aralarında da susayabilir. Susama durumu aldığı anne sütü miktarına göre değişkenlik gösterebilir. Su ihtiyacı için çişli bez sayısı ve çişli bezin rengi de değerlendirilmelidir.

    Yumurta: Katı pişmiş yumurta sarısı çocuk kahvaltıya alıştıktan sonra (7-8. ayda)1çay kaşığı olarak beslenme programına eklenir, yavaş yavaş arttırılır. Bir haftanın sonunda bebek günde bir yumurta sarısını yiyebilir. Sarısıyla alerjisi olmayan çocuklara 10 aydan sonra yumurtanın beyazı da verilebilir. Ailesi alerjik olan veya bebekliğinde aşırı gaz sancısı olan, bebek egzeması geçiren, ya da tekrarlayan bronşiolit atakları olan ve doktorunuzun alerjiden şüphelendiği durumlarda yumurta özellikle de beyazı 1 yaş sonrasına da ertelenebilir.

    Balık (kılçıksız): 9-10 aydan sonra öğle öğünlerinde püre şeklinde et yerine değiştirilerek verilebilir. Kiloyla dilimle satılan çok büyük balık yerine tane balık tercih edilmelidir. (Levrek, çupra, iri mezgit, sarıkanat, lüfer gibi balıklar en uygun olanlarıdır)

    Not: Hayvani proteinleri eklerken her ay farklı birsini denemek en doğru yaklaşım olacaktır.

    ÇAY-KOLA-KAHVE v. s: Besleyici hiçibir değeri olmayan bu içeceklerin çocuk beslenmesinde yeri yoktur. Aksine diğer gıdaların ve özellikle demirin bağırsaktan emilmesini engelleyerek çocuğunuza zarar verebilir.

  • BOŞANMANIN ÇOCUK ÜZERİNE ETKİSİ

    BOŞANMANIN ÇOCUK ÜZERİNE ETKİSİ

    Boşanma hiç kuşkusuz, çocukların başına gelebilecek en sarsıcı olaylardan birisi olup, onların gelişmelerini ciddi bir biçimde etkileyecek bir dizi değişikliği de beraberinde getirmektedir.

    Her çocuk için özellikle yaşamının ilk yıllarında anne-babasıyla olan ilişkisi çok önemlidir. Anne-babanın boşanması ise, hiç kuşkusuz hem çocuklar hem de ebeveynler için oldukça zor ve stresli bir süreçtir. Çocuk açısından düşünülecek olursa, o güne kadar en fazla bağlı olduğu iki kişiye yani anne ve babasına, bundan sonra eşit olarak ulaşamayacak ve dünyası bir anlamda bölünecektir.

    Eslerin boşanma olayından sonra gösterdikleri tepkilere benzer tepkiler çocuklarda da görülmektedir. Çocuklarda görülen bu tepkilerin aşamalarını şu şekilde sıralanmaktadır.

    1. Boşanmayı kabul etmeyip inkâr etme
    2. Boşanmayı yaratan nedenlere öfke duyma
    3. Ebeveynleri birleştirme çabası içine girme
    4. Depresyon ve çöküntü yasama
    5. Boşanma durumunu kabul etme.

    Çocuklar bu aşamalardan geçerken karmaşık ve yoğun birçok duyguyu aynı anda iç içe yaşayabilirler. Üzüntü, kaygı, öfke, gücenme, korku ve suçluluk bunlar arasında sayılabilir. Ayrıca çocukların boşanmadan sonra stresli bir döneme girdikleri; bunun sonucunda da gelişimsel, duygusal ve davranışsal gerilik gösterdikleri gözlemlenmiştir.

    Boşanmanın etkilerine çocuk yönünden bakıldığında; üç temel sorun ortaya çıkmaktadır:
    Bunlardan birincisi, boşanmanın çocuğun günlük yaşamına getirdiği etkilerdir. Çocuğun çevresinin zenginliği ve anne-babasıyla ilişkisinin niteliği çocuğun yetişme tarzını etkilemektedir. Çocuğun aile ortamı, boşanma sonucunda önemli değişikliklerle karşı karşıya kalabilmekte, çocuğun ebeveynleri ile olan ilişkileri bozulabilmektedir. Çocuk iç dünyasında aile sorunlarına odaklandığı için konsantrasyon bozukluğu yaşayabilmekte, bu durum ise okul başarısında gerilemeye sebep olabilmektedir. Çocuk ile ilgili değerlendirmeler yapılırken bu değişikliklerin etkilerine bakılmalıdır.

    İkinci sorun; çocuğun boşanma sürecinde kaç yasında olduğudur. Okul öncesi dönemde ve ergenlik çağında ortaya çıkan boşanma sürecinin olumsuz etkileri diğer yas gruplarına göre daha fazla olabilmektedir. Çünkü gelişimsel süreç içerisinde okul öncesi ve ergenlik dönemleri benmerkezciliğin en yüksek olduğu dönemlerdir. Bu dönemlerde yaşanan gelişimsel özelliklerden dolayı çocuk boşanmanın nedenini kendisinde arayabilir ve ebeveynlerinin boşanmasından daha fazla etkilenebilir.

    Üçüncü sorun ise; boşanma durumunda çocuğun kimin yanında kalacağı olup, velayet ile ilgili verilecek karar boşanmanın çocuk üzerindeki etkilerini doğrudan biçimlendirecektir.

    Çocukların, anne ya da babasından ayrı kalması nedeniyle pek çok duygusal, kimi zaman ruhsal sorun yasadıkları görülmektedir. Huysuzluk, kendini yalnız hissetme, uyumsuzluk, hırçınlık, bir yere ait olamama, saldırganlık, sosyal gelişimlerinde gecikme bunlardan bazılarıdır.

    Boşanma, çocuklar açısından zor kabullenilen, çoğu zaman okul öncesi dönemde çocuklara utanç veren bir süreç olarak görülmektedir. Çocuklar bu süreçte değişik duygular yasamakta, çocuk öncelikle boşanma gerçeğini reddetme eğilimi göstererek, boşanma hiç gerçekleşmemiş gibi davranabilmektedir.

    Boşanmayı oluşturan nedenleri belirleyerek bu nedenlere karsı öfke ve kızgınlık geliştirebilmekte, ardından çocuk, boşanan esler arasında uzlaştırıcı rolü oynayarak eski bir aradaki günlere dönme isteğini ortaya koyama girişimlerini sergileyebilmektedir. Bu isteğin karşılanmaması nedeniyle çocuk depresyon yasayabilmektedir. Bu sürecin son asması ise artık çocuğun boşanma gerçeğini ve sonuçlarını kabullenmesidir. Bu aşamada çocuk duygusal olarak rahatlamakta, anne-babası ile daha rahat bir etkileşim ve iletişim süreci içine girmektedir. Boşanmanın ardından her çocuk bu evreleri aynı sıra ile geçerek son evre olan kabul aşamasına gelemeyebilir. Bu aşamaların birinde kalabilirler. Bazen de bu aşamalarda geriye dönüşler yasayabilir. Bunların tümünün olağan durumlar olduğu unutulmamalıdır. Ya da her çocuk her evreyi yasayamayabilir. Bilindiği gibi her çocuk özgündür ve bu özellikleri nedeniyle de yasadıkları birbirinden farklıdır.

    Cinsiyete göre çocukların boşanma olayından etkilenmeleri de değişiklik gösterir. Kız çocuklarının en çok etkilendiği yas beş-altı yas civarı olarak gösterilmektedir. Bu yas döneminde, kız çocuğunun babaya aşırı düşkünlük göstermesi ve boşanmadan dolayı babanın evden ayrılması çocuğu birçok psikolojik sorun yasamasına neden olur. Erkek çocuğun boşanmadan en çok etkilendiği yas ise ergenlik çağına rastlar. Bu dönem çocuğun, babası ile özdeşleşmesi ve paylaşımlarının çoğalması gereken bir dönem olduğu için, bu dönemde baba ile çocuğun ayrılması erkek çocuğunu olumsuz yönlerden etkiler.

    Kız ve erkek çocuklar ebeveynlerinin ayrılığına su tepkileri verebilirler:

    • Çocukta uyku bozuklukları,
    • Gece korkuları,
    • Gece ve gündüz altına kaçırma,
    • Aşırı yemek yeme ve iştahsızlık,
    • Psikolojik kökenli kekemelik,
    • Tırnak yeme,
    • Konuşmada tutukluk,
    • İçe dönüklük,
    • Ayrılığı inkâr,
    • Tahripkârdık ve saldırganlık,
    • Okula direnç,
    • Dikkati toplamada güçlük,
    • Ağlama ve öfke nöbetleri,
    • Okul başarısında düşüş,
    • Yalan söyleme,
    • Psiko-somatik rahatsızlıklar(bas ve karın ağrıları, mide bulantıları).

    Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkilerinde yaş ve cinsiyetin önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Boşanmanın yasa bağlı etkilerinde, içinde bulunulan gelişimsel dönemin özelliklerinin de belirleyici etkileri olabileceği düşünülebilir. Okul öncesi dönemde çocuklar, boşanma olayını tam olarak kavrayamazlar. Boşanmadan kendilerini sorumlu tutabilir ve suçluluk duyabilirler. Özellikle küçük çocuklar, boşanma ile babayı kaybetmeyi bir tutarlar. Babadan ilgi ve sevgi görmeyen çocuklarda güvensizlik, özsaygısını yitirme ve terk edilmişlik duyguları oluşmaktadır.

    Okul çağında sosyal farkındalık ve kendi özelliklerini fark etme önemli ölçüde artmakta, bu yas grubundaki çocuklarda, anneleri ile birlikte iseler baba ile birlikte olamadığı için üzüntü duyma, ana-babayı suçlama, söz dinlememe, içe kapanma, altını ıslatma, derslerinde başarısız olma, arkadaşlarını kıskanma gibi sorunlar görülebilmektedir. Aynı zamanda değersizlik duygusu, depresyon, korku, kaygı, ebeveynlere öfke duyma, saldırgan davranışlar, toplumdan kaçınma, güvensizlik, aşırı hassasiyet, bas ve karın ağrısı, kusma gibi belirtiler görülmektedir. Okulda bir konu üzerinde odaklanmaları güçleşmekte, ailevi durumunu okulda daha fazla ilgi toplamak için kullanabilmektedir. Öfkesini çatışma yasadığı öğretmenlerine ve arkadaşlarına yöneltebilirler. Boşanmayla ilgili yasadıkları güçsüzlük duygusuna karsı, çevresiyle güç savaşına girebilirler ve ebeveynlerine karsı suçlayıcı şekilde davranabilirler. Bu yaş grubundaki çocuklar bu olumsuz duygulardan kurtulmak için “reddetme” ve “karşıt tepki verme” savunma mekanizmalarını kullanabilirler. Aynı zamanda bu çocuklar ebeveynlerini tekrar birleştirme çabası içine girebilirler.

    Erkek çocukları, yasadıkları olumsuz duyguları doğrudan çevrelerine yansıtırken; kız çocuklarının, öfke duygularını daha örtük biçimde yansıttıkları görülmüştür. Ayrıca, boşanma, genellikle babanın evden ayrılmasıyla sonuçlandığı için, cinsiyete uygun model eksikliği yaratan bu olayın, erkek çocukların uyumunu olumsuz yönde daha fazla etkilediği, depresyon, karşı koyma ve dürtüsel hareket etme gibi belirtileri içine alan olumsuz davranışları daha fazla gösterdikleri belirtilmektedir.

    Boşanmış anne baba çocukları, anne-babası boşanmamış çocuklara oranla daha fazla sosyal, akademik ve davranış problemleri yasamaktadırlar. Bununla birlikte, bu olumsuz etkilere neden olan faktörlerin sadece boşanma olmadığı; boşanma öncesi ve sonrasındaki yaşantılarında belirleyici etkileri olduğu söylenebilir. Ayrıca farklı gelişim dönemlerinde boşanmanın etkilerinde o döneme özgü gelişimsel özelliklerin ve ihtiyaçların da belirli bir rol oynadığı düşünülebilir.

    Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkileri her ne kadar açıklanmaya çalışılsa da boşanmanın etkileri konusunda genellemeler yapmanın mümkün olmadığı görülmektedir. Çünkü her boşanma olayı, kendine özgü, karmaşık ve çok yönlüdür. Bu süreçte çocuğun duygularını açığa çıkartmak için psikolojik destek alınması son derece faydalı olmaktadır.

  • Süt içmeyenlerin boyu uzamaz mı?

    Süt içmeyenlerin boyu uzamaz mı?

    Sevgili anneler ne zamandır bu konuyu yazmayı hep istedim. Annelerin kabusu çocuğum süt sevmiyor, çok üzülüyorum, çocuğumun kemikleri gelişmeyecek, boyu kısa kalacak. Sevgili dostlarım biliyor musunuz? “birçok anne bu kabusla yatıp kalkıyor “.

    Öncelikle süt içmeyen birçok çocuk yoğurt, peynir, muhallebi, çikolata ve dondurma gibi birçok süt ürününü severek ve büyük bir istekle zaten yer. Yani bu çocuğun süt içmese de günlük kalsiyum ihityacını fazlasıyla aldığını söylemek mümkündür. Diyelim çocuk gereçkten ne süt ne de başka bir süt ürünü asla kabul etmiyor. Öncelikle şunu düşünmek gerekir ki sevmiyor denen kavramın altında yatan ana neden, çoğu zaman, vücudu reddediyor, bu gıdayı sindirmek için gerekli enzimlere sahip değil demektir. Yani çocuğunuz size resmen “ anne bu gıda bana uygun değil” diye haykırıyor aslında.

    Şimdi size basit bazı sorular sormak istiyorum ve bir kağıt kalem alın ve bu soruların cevabını alt alta yazın

    Bu dünyadaki en gelişmiş canlı organizma hangisidir?

    İnekler ne yiyerek kalsiyum yüklü bir süt üretebilirler?

    Doğada kalsiyumun tek kaynağı süt ve ürünleri midir?

    İnsan vücudu ineğin yaptığını yapmaktan aciz mi sizce?

    Vejetaryen annelerin sütünde kalsiyum yok mu sizce?

    Dünyada başka canlıların sütünü içen insandan başka bir varlık biliyor musunuz?

    Şimdi de doğru cevapları alalım:

    Bu dünyada en gelişmiş canlı insandır.

    İnekler sadece ot yiyerek kalsiyum yüklü bir süt üretirler.

    Bu durumda ineğin yediği basit ot dahil , birçok bitki ve kuruyemiş ve tohumun içinde bol miktarda kalsiyum vardır. Ünlü Fransız kimyacı Lavoisier’nin hoş bir sözü aklıma geldi “Rien ne se pert, rien ne se crée”, yani Türkçesi “Bu dünyada hiçbirşey kaybolmaz, hiçbirşey yoktan var olamaz”.

    Bu durumda insanlar da süt içmese, süt ürünü yemese bile vücudu kemiklerini geliştirmek için ve boyunu uzatmak için ihityacı olan kalsiyumu birçok gıdadan temin edebilir.

    Tabii ki vejetaryen annelerin de sütü, süt ürünü kullanan annlerinkie eşdeğer oranda kalsiyum içerir.

    Bu dünyada her canlı kendi annesinin sütünü içer. Böyle bir durum insan dışında hiç görülmemiştir.

    Doğduğumuz andan itibaren sütün kemiklerimizi geliştiren, boyumuzu uzatan yegane içecek olduğunu görerek duyarak büyürüz. Reklamlarda süt içen veya bir süt ürünü yiyen çocuğun 10 saniye sonra boyunun uzadığını, hatta erişkin bir basketçi olduğunu şaşkınlık içinde izleriz. Sevgili dostlarım bu duruma özetle “Beyin Yıkaması diyoruz”

    Sevgili anneler-babalar ne olur rahat olun süt iyi hoş, faydalı ama hayatın vazgeçilmezi değildir, Süt içmeyen çocuğunuzn boyu kısa falan kalmaz.

    Besinlerin kalsiyum içerikleri ve idameleri, buna göre örnek menüleri de başka bir yazımda sizlerle paylaşacağım.

    Sağlıcakla kalın

  • CİNSEL İLİŞKİYE GİREMEME (CİG)

    CİNSEL İLİŞKİYE GİREMEME (CİG)

    Cinsel ilişkiye girememe çiftlerde genellikle evliliğin ilk yıllarında görülmektedir.

    Kişi hemen kendisine karşı saldırıya geçmekte neden cinsel ilişkiye giremiyorum ?

    Sorusunu defalarca kendisine yönelterek kendini yıpratmaktadır. Ama bilmeniz gereken tek bir şey var bu sorunu sadece siz yaşamıyorsunuz çevrenizde ki hatta en yakınınızdaki kişiler dahi yaşamaktadır. Cinsel ilişkiye girememek bir sonuçtur. Eğer sonucu değiştirmeye yönelirsek çözümlerimiz başarılı olmayacaktır. Amacımız sorunu ortaya çıkaran sebepleri bulmak ve sebebe yönelik çözüm üretmektir. İşte bu şekilde çalıştığımızda sorunu ortadan kaldırmayı başardığımız gibi bir daha ortaya çıkmasının da önüne geçmiş oluyoruz.
     
    Cinsel ilişkiye girememek diğer bir adıyla bayanlar da Vajinusmus bir sonuç ise sebep neler olabilir. Sebebin en temeli yanlış bilgilendirmedir. Dolayısıyla toplum tarafından cinsel yaşama dair yanlış bilgilendirildiğimiz zaman o yanlışlarla doğru sağlıklı bir cinsel yaşam yaşamamız imkansızdır.

    Cinsel yaşama dair bu doğru bilinen yanlışlar nelerdir ?

     İnanışlar, olumsuz deneyimler, davranışlar, bir takım rivayetler …vb gibi ya da kişinin daha önceki yaşantısına dair korkuları ,taciz durumu, tecavüz edilme gibi durumlarda vajinusmus (CİG) nedenleri arasında karşımıza çıkmaktadır.
     
    Cinsel ilişkiye girememek sadece bayanlara özel bir durum değildir. Erkeklerde de sık rastlanılan cinsel ilişkiye girememe durumları vardır. Erkekleri incelediğimiz de ise erken boşalma ve sertleşememe durumları göze çarpmaktadır. Bunların temelinde ise ; yeterli performansı gösterememe korkusu , cinselliğin bir güç göstergesi gibi toplum tarafından aşılanması, ilk gece kızların bekaretini bozma başarısı empoze edilmektedir. Bu ve benzeri baskılar erkeğin cinsel yaşamını sıkıntıya sokmakta erkeğin penisi cinsel ilişkiye girmek için sertliği yakalayamaz veya yakaladığında bile vajina ile temas ettiğinde sertleşme kısa sürede yok olmaktadır. Diğer bir durumda ise penis vajinaya girmeden cinsel ilişki başladıktan hemen sonra boşalmaktır.
     
    Günümüzde bu ve benzeri sıkıntılar hemen hemen her çiftin karşılaştığı sıkıntılardır. Bu sorunları tek tek daha detaylı ele alacağım ilerleyen zamanlar da ki yazılarımda. Bu sorunlarınızı kendinizin çözmesi oldukça zordur. Bu sorunların çözülemeyeceğine dair başaramayacağınız korkusuna hiçbir zaman kapılmayın sorunlarınızla boğuşmak yerine sağlıklı bir cinsel yaşam yaşamak için bir uzman desteği almaktan çekinmeyiniz.

    Unutmayın ki evliliği besleyen ana damarlardan birisi de cinsel yaşamdır.

  • Garip bir boğaz enflamasyonu

    Garip bir boğaz enflamasyonu

    Evet sık sık duyarsınız; veya bazılarınız ne yazık ki yaşamışsınızdır.
    Her ay ateşlenen yavrunuz, doktora gittiğinizde boğazının bembeyaz korkunç iltihaplı olduğu söylenir. Ve tabii ki mecburen antibiyotik başlanır… Çocuğunuz tam düzelir daha 1 ay ya geçer ya geçmez aynı tablo tekrarlar. Bir süre sonra ayda bir penisilin iğnesi olmak zorunda kalırsınız ama ne yazık ki sonuç değişmez, aynı tablo ayda bir ya da 2 ayda bir devam eder.

    Evet bu hep tekrar eder, çünkü enfeksiyon değildir yani sebep mikroplar değildir, çocuğunuz her atakta antibiotik sayesinde iyileşmez, aslında hastalık kendi seyrini bitirdiği için iyileşir. Çocuğun kendi bağışıklık sisteminin ortaya çıkardığı enfeksiyon dışı bir iltihabi durumdur, bugün için sebebi bilinmez henüz bozuk bir geni bulunamamıştır. Periyodik olarak ateş yapan hastalıklardan bir tanesidir. Kısa adı PFAPA sendromu olan bu hastalık İngilizce Periodic Fever (periyodik ateş), Aphtous stomatitis (ağız içi aftlar-yaralar)

    Pharyngitis Adenitis (boyun lenf bezlerinde şişme) kelimelerinin baş harflerinin bir kısaltmasıdır. İlk kez 1987 yılında Marshall tarafından tanımlandığı için Marshall sendromu adı da verilir. Ataklar arasında çocuk tamamen normaldir. Bugüne kadar bu hastalığın çocukta kalıcı bir zarar verdiği görülmemiştir. 2-4 yaşlarında başlayan hastalık genellikle 10 yaşından sonra giderek azalarak ortadan kalkar. Gördüğünüz gibi sıklıkla tabloya ateş ve kriptik tonsillit dediğimiz beyaz boğaz iltihabının yanında ağızda yaralar-aftlar ve boyundaki lenf bezlerinin şişmesi de eklenir. Ancak sadece ateş ve boğaz iltihabı ile seyreden farklı türleri de olabilir. Onlar henüz tanımlanmış olmasa da periyodik ateş sendromlarından biri olarak kabul edilebilir. Bu tabloda birçok çocuk hekiminin antibiotik başlaması çok doğaldır, çünkü Beta tipi streptokokların yaptığı boğaz iltihabına çok benzer, önemli olan aynı tablo birkaç kez tekrar ederse bu tanıyı akla getirmektir. Bugün için PFAPA sendromu tanısı koyduracak bir kan testi veya görünütleme yöntemi yoktur. Birçok enfeksiyonda ve iltihabi durumda olduğu gibi CRP, sedimantasyon ve beyaz kan hücreleri(lökositler) gibi değerler bu hastalıkta da yükselir, yani özgül bir bulgu değildir. PFAPA sendromunun tanısı ancak test-tedavi yaparak konabilir.

    Eğer bir çocuk periyodik olarak ayda bir ya da 2 ayda bir bu tabloyu geçiriyorsa, öncelikle bu boğaz iltihabının Beta olmadığı hızlı beta testi ile doğrulanmalı, sonuç negatif ise boğaz ne kadar kötü de olsa, ateş ne kadar yüksek de olsa çocuğa antibiotik başlamadan tek doz doktorunuzun önereceği antibiotik dışında bir iğne yapılmalıdır ve eğer çocuk 1-2 gün içinde hızla iyileşiyorsa tanı doğrulanmış demektir. Artık PFAPA sendromu tanısı kondu. Her ay antibiotik almaktansa lütfen böyle bir tanıyı koyabilme şansını çocuğunuzdan esirgemeyin ve doktorunuzun önereceği bu tek doz iğne tedavisine direnç göstermeyin. Çünkü günümüz koşullarında bu hastalığa başka türlü tanı koyma şansımız yok. Üstüne üstlük bu tek doz iğne bazen PFAPA ataklarının seyrelmesini bile sağlayabilir.

    Tek iğneden sonra çocuğunun ayda bir yerine 3-4 ayda bir hastalanmasını hangi anne-baba tercih etmez ki? Bağışıklık sitemini etkileyen bir ülser ilacının da koruyucu tedavide orta düzeyde etkili olduğu görülmüştür. Birkaç kez atak sırasında bu iğneye rağmen ataklar seyrelmiyorsa, korunma yötemleri işe yaramıyorsa tek tedavi yöntemi bademciklerin ameliyatla alınmasıdır. Ancak bunun başarı şansı da %75 civarındadır. Sonuç olarak, tekrar eden yüksek ateş şikayeti ile başvuran hastaların uygunsuz ve gereksiz antibiyotikler ile tedavisinden önce PFAPA sendromunu akla getirmemiz gerektiğini vurgulamak istedim.

  • EVLİLİĞİ KORUMAK İÇİN SİHİRLİ İPUÇLARI

    EVLİLİĞİ KORUMAK İÇİN SİHİRLİ İPUÇLARI

    • HATALARINIZ KARŞISINDA SADECE ÖZÜR DİLEMEYİN

    Evliliğimizde hatalar kaçınılmazdır. Hayatımıza dair her şey muhteşem gitse dahi kadın erkek olmanın getirdiği farklılıklardan dolayı dahi birbirimize karşı hatalar yapılacaktır. Bu nedenle hatalardan kaçınmak neredeyse mümkün değildir fakat mümkün olan bir şey vardır hatalar karşısında evliliğimizin yıpranmasına engel olmaktır. Hatamız karşısında pişman olduğumuzu dile getirmeliyiz ama sadece dile getirmek çözüm olmuyor hatamız karşısında birkaç pozitif davranış sergilemeli ve eşimiz hatamızdan gerçekten pişman olduğumuza o zaman inanacaktır. Ayrıca bu pozitif davranışlar ilişkinize bir ferahlık sağlayacaktır.

    • CİNSEL YAŞAMI İHMAL ETMEYİN

    Evliliğin ilk yıllarından hatta ilk aylardan itibaren sekse verilen önemin çiftlerde azaldığı görülmektedir. Sebeplere baktığımızda ise yoğun iş hayatı ev hayatı veya çocuklarla ilgilenme …vs gibi birçok sebep görülmektedir. Yaşantımız ne kadar ağır şartlarda olursa olsun seks insan vücudu için ekmek su gibi gereklidir. Vücut bu ihtiyacını karşılayamadığı takdirde evliliğinden doyum sağlayamamış olacak ve çiftlerde öfke ,sinir,ani tepkiler gibi bir takım olumsuz davranışlar sergilenmeye başlayacak bu durumda evliliğimize zarar verecektir. Şunu unutmayalım ki cinsel yaşam evliliği besleyen ana damarlardan biridir.

    • FEDAKAR EŞ OLMAYIN

    Fedakarlık sürekli kendimizden ödün vermeye dönüşmüş ise sadece eşimiz mutlu olsun benim mutluluğumun önemi yok diyorsak bu evliliğimize yarar yerine zarar verecektir. Evlilikte her şeyin bir ölçüsünün olması gerektiği gibi fedakarlığında bir ölçüsü olmalıdır. Eğer bir taraf sürekli fedakar olursa o ilişki aşk ilişkisi olmaktan çıkıp anne evlat ilişkisine dönüşecektir. Bu nedenle evliliğimizde bireysel mutluluğumuzu da ön planda tutmalı kendi değerimizin farkına varmalıyız. Siz kendi değerinizin farkına vardığınız zaman eşinizde sizin değerinizi görmeye başlayacaktır. O yüzden her konuda diyoruz ki önce can sonra canan

    • HAYATINIZIN MERKEZİ EŞİNİZ OLMASIN

    Son yıllarda çiftlerimizin yaptığı hatalardan biri de evliliklerinin dışında hayatlarında ki diğer eş dost akraba arkadaş…gibi kişileri ihmal etmeleridir. Yaşamaları gereken her anı mutlu oldukları üzüldükleri heyecanladıkları güzel veya kötü her anı eşleri ve çocuklarıyla yani sadece çekirdek aileleriyle paylaşıyorlar ve zamanla eşler kendilerinin ne kadar kısıtlandığının farkına varıyor ve evliliklerinden boğulmaya başlıyorlar. Ayrıca çiftler hayatının merkezi eşleri yaptıkları zaman her şeyi de eşinden beklemeye başlıyor bu noktada beklentileri karşılamakta zorlanan eş sürekli suçlanmaya başlıyor ama onun yerine hayatımızda ki diğer insanlarla nitelikli zaman geçirdiğimizde evlilikten boğulma ve beklenti noktasında eşimiz üzerindeki yükü hafifletmiş olacağız. Beklentiler azaldıkça mutluluk artacaktır.

    • MİNUMUM BEKLENTİ MAKSİMUM MUTLULUK

    Evlilikte sürekli karşı taraftan bizi mutlu etmesine dair beklenti içerisine girersek hem evliliğimize hem kendimize hem de eşimize zarar vermiş oluruz. Şöyle düşünün eğer Allah’ım bana 1 kilo altın ver diye dua edersek bir gün yarım kilo altın gelse mutlu olmayız ama Allah’ım madem duam kabul olacaktı bir kilo olsaydı deriz ama hiç dua etmesek bir anda bir çeyrek altın gelsen nasıl seviniriz çünkü bir beklentimiz yoktu. Evliliğimizde de aynen bunu uygulamalıyız eğer beklenti içerine girersek eşimiz yaptığı küçük şeylerle mutlu olamayız ve birde onu suçlamaya başlarız ama eğer küçük şeylerin farkına varıp mutlu olur bir de bunu dile getirirsek eşimizden daha büyük süprizler görebilme fırsatımız olacaktır.

    • BENCİL OLACAKSINIZ

    Bencillik nedir ?

    Hep ben hep bendir değil mi bizim evliliklerde istediğimiz bencillik ise önce ben sonra sen dir. Siz birey olarak ne kadar mutlu ne kadar güler yüzlü ne kadar başarılı olursanız o kadar mutlu başarılı güler yüzlü bir eşe sahip olusunuz. Bunu bir yansıma gibi düşünebilirsiniz. Şu bir gerçektir ki hiçbir birey kendinden vazgeçmiş sürekli başkaları için yaşayan kendine özen göstermeyen kendi değerinin farkında olmayan bir kişiye aşık olmaz bu evlilik devam etse dahi ev arkadaşı gibi devam edecektir. Hedefimiz çiftlerin sevgililiğini korumak bunun için öncelikle herkes kendi keyfinin kahyasını düşünecektir.

    • HEYECANI BİRLİKTE YAŞAYIN

    Evliliğinizi zamanla sıradanlaştırmak yerine haftalık aylık heyecanlar yaşamayı deneyin. Evliliği korumanın olmazsa olmazıdır. Çiftler birlikte heyecanı yaşadıklarında belirli zaman aralıklarıyla dolayısıyla heyecan duygusu birbirlerinde giderilmekte ve çiftler yeni bir heyecan arayışına girmemektedir. Günlük yaşantınızdan cinsel yaşamınıza kadar her durumdaki heyecanınızı korumaya çalışın eğer evliliğimizde ki heyecanı korumayı başarabilirsek tehlikeler evliliğimizin kapısını çalmayacaktır.

    • HAYATINIZDA BİRLİKTE ELDE ETTİKLERİNİZİ KONUŞUN

    Çiftler birbirlerinde huzuru yakalayamadıkları için kaçışa yani boşanmaya doğru ilerliyorlar. Huzur aileyi aile yapan bir arada tutan çiftlerin hissettiği bir duygudur. Bu yüzden çiftler birlikte zaman geçirirken sürekli hayata karşı karamsarlıklarını elde edemediklerini konuşmak yerine birlikte elde ettikleri küçük dahi olsa başarılarını konuşmalılar en büyük başarılarının ise eşleri olduğunu dile getirip birbirlerinin kalbini dilleriyle beslemeleri gerekir. Hayat sahip olduğumuz güzelliklerin farkına vardığımız gün bizim için bir daha gülümseyecektir.

  • Süt veren annelere kafein uyarısı

    Anne sütü bebekler için en mükemmel besindir. İçerdiği bağışıklık sistemini güçlendirici maddeler hala birçok mamada yüzde yüz oranında yer almamaktadır. Ancak mucize besin olan anne sütü, bazen yarar yerine bebeğe zarar da verebiliyor. Süt veren annelerin aşırı kafein tüketimi, mucize besin olan anne sütünü zararlı bir besin haline getirerek, bebeklerde reflü başta olmak üzere birçok hastalığa davetiye çıkarmaktadır.

    Süt Veren Annenin Tükettiği Kafein, Bebekte Reflüyü Tetikliyor…

    Anne sütü bebekler için en kusursuz besin kaynağı olmakla birlikte, içerdiği bağışıklık sistemini güçlendirici besinler bugün, hiçbir mamada yüzde yüz oranında bulunmamaktadır. Her annenin sütü bebeğine özeldir ve onun ihtiyaçlarını en iyi şekilde giderecek özellikte doğa tarafından ayarlanmıştır. Ancak mucize besin olan anne sütü, bazen yarar yerine bebeğe zarar da verebilir, özellikle de emzirme döneminde anne, beslenmesine dikkat etmiyor ve bolca kafeinli gıda tüketiyorsa…

    Süt veren annelerin kafein yönünden zengin olan çikolata başta olmak üzere kakaolu gıdalardan ve kahveden uzak durması bebeklerinin sağlığı açısından çok önemlidir. Bebeklerde ilk iki yaşta mide başı normalden daha gevşektir. Kafein de genel anlamda mide başını gevşeten ve midede asit salgısını arttıran bir maddedir. Süt veren anneler, kafein içeren gıdalar tüketiyorsa bu doğrudan bebeği de etkilemektedir. Bebek de anne sütü kanalıyla, bol miktarda kafein almaktadır. Bu da bebeğin reflü olmasına ve ilerleyen zamanlarda reflüye bağlı diğer hastalıkların ortaya çıkmasına kaynaklık etmektedir.

    Sütünüzü Artırmak İçin Çikolata ve Kakaolu Gıdalar Tüketmeyin!

    Anneler sütlerini artırmak için tatlı olarak bol çikolata tüketmeyi tercih edebiliyor. Oysa bu, bebeğin sağlığı için son derece zararlıdır. Bir de çikolatanın yanında kahve de tüketiliyorsa, aşırı kafein tüketiminden dolayı bebek için durum daha da vahim bir hal al almaktadır. Özellikle de bu gıdaları tükettikten sonra bebeği emzirip ardından uyutmak reflüye en çok neden olan durumdur. Çünkü bebek yatar pozisyona girdiğinde mideden yukarı doğru olan kaçak, daha belirgin hale gelir ve bu da reflü oluşumunu tetiklemektedir.

    Reflü, Zamanla Yerini Solunum Yolu Enfeksiyonlarına Bırakabilir!

    Reflü doğumdan sonraki ilk altı ay içinde yüzde altmış oranında görülürken, hastalık fışkırır tarzda kusmalar ve kilo alamama şeklinde seyreder. İki yaşına doğru bebeğin mide başı güçlendiğinde aşırı kusmalar çoğu zaman son bulsa da geriye iz olarak; sessiz reflü adı verilen ve ilerleyen yaşlarda çocukta tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonlarına yol açan bir durum ortaya çıkar. Sessiz reflü genellikle ağız kokusu, gece yastığa ağızdan salya akması, hıçkırık, ses kısıklığı, iştahsızlık gibi belli belirsiz bulgularla tanınır. Özetle; gıda alerjisi olsun ya da olmasın süt veren annelerin kafein ve çikolatadan uzak durması şarttır.

    Sütünüz Arttırmak İçin Bol Su Tüketin, Uyuyun Ve İstirahat Edin…

    Süt veren annelerin sütünü arttırmak için tatlı tüketmek yerine, tek ihtiyacı bol su tüketmek, uyumak ve istirahat etmektir. Çikolata ve benzeri kakaolu gıdalar sütünüzü arttırmak yerine bebeğinizi sağlığından edebilir.

    Süt Veren Annelere Öneriler;

    1- Özellikle süt yapar diyerek bol çikolata ve türevlerini tüketmekten kaçınılmalı

    2- Kafein içeren kahve, kolalı içecek gibi gıdalardan uzak durulmalı

    3- Süt yapar diye şekerli gıdayı çok tüketmekten kaçınılmalı

    4- Bol su tüketilmeli

    5- Mutlaka gün içinde ve gece vakitlerinde bebeği güvenilir birine teslim ederek istirahat edilmeli. Uyku sütü artıran en değerli yöntemdir.

  • EVLENMEDEN ÖNCE GERÇEKTEN EŞİMİZİ Mİ SEÇİYORUZ

    EVLENMEDEN ÖNCE GERÇEKTEN EŞİMİZİ Mİ SEÇİYORUZ

    Eş sözcüğü birbirinin aynısı olan durumlarda kullanılır.İki ayağımız kulaklarımız ayakkabılarımız ve küpelerimiz gibi.. Oysa ki bazı durumlarda birbirinden çok farklı iki durumda da birbirlerini eş olarak sıfatlandırıyoruz. Bunlardan günümüzde en yaygın olanı karı-koca için eş kelimesini kullandığımızdır.

    Aslında birçok özellikleri yönünden farklı olan iki kişinin evlilik adıyla hayatlarını birleştirmeleri üzerine neden birden bire eş olarak adlandırılmaya başlanıyorlar. Bizler evlenirken kendimizdeki aynı özelliklere sahip kişiyi mi arıyoruz yada farklı özelliklere sahip bizi tamamlayıcı kişiyi mi arıyoruz . tabiî ki de tamamlayıcı kişiyi mi arıyoruz.

    Karı-koca eğer eş ise neden bu kadar zıt davranışlar sergiliyorlar?

    Eşimiz dediğimiz erkek kıyafet uyumuna , makyaja , saç bakımına karısı kadar özen gösteriyor mu veya kadın erkek gibi araba markalarını , hangi takım hangi futbolcuyu transfer ettiğini bir erkek kadar iyi biliyor mu genellikle bilinmez öyleyse bunlar nasıl eştir.

    • Eş sözcüğü kullanmak yersiz bir durum olmuyor mu?
    • Zaten hiç kimse evlenirken bir eş istemez ki ne yapsın kendinden bir tane daha kişiyle hayatını birleştirip İnsan evlenirken karşısındaki kişide kendini aramıyorsa ne arıyor peki ?
    • Evleneceğim kişi iyi mi kötü mü her konu da anlaşabilir miyiz ?
    • Birbirimize karşı uyumlu davranabilir miyiz ?
    • Toplumda birbirimizi taşıyabilir miyiz?
    • Sevgisini kaybetse dahi saygısını sonsuza dek devam ettirebilir mi?…

    Bunun gibi binlerce soru kafamızda dolanır durur.

    Bunların cevabını hiçbir zaman bulamayız o an her sorumuza olumlu cevaplar bulsak ta iler ki zamanda değişmeyeceğinin de garantisi yoktur. Bunun için kendimizle ilgili net kararlar vermeliyiz. Evliliği ne için yaptığımızı; ailemizden ve çevremizde ki kişilerin baskısından kurtulmak için mi evleniyoruz , yoksa hayatımızın geri kalanına o kişiyle devam etmek istediğimizden emin olarak mı evleniyoruz. Her ne kadar bu iki kişi birbiriyle evlenmek istese de başka etkenlerde evlilik kurumu daha oturmadan darbe oluşturabiliyorlar.

    Çiftler birbirlerinin ailelerine kültürlerine uyum sağlayabiliyor mu yoksa daha yolun başında iken ufak tefek konularda dahi tartışıyorlar mı?

    Uyumsuzluklar belirgin bir şekilde devam ediyorsa evlilik iki kişi içinde riskli bir yoldur.

    Çiftler evlilik yoluna çıkmadan önce karşımdaki kişide neler arıyorum sorusunu kendine cevaplamalı ve karşısında ki kişide bunların olup olmadığını öğrenmelidir. Örneğin kesinlikle sigara içen bir karı veya koca istemiyorsanız karşınızda ki adayda bu davranış varsa evlenince bir şekilde bıraktırırım mantığıyla ilerde sorun olacak bu davranışı konuşup çözmeden evlilik yolunda bir adım atmakta başka bir risk olacaktır. Buraya kadar anladık ki karşı taraftan önce kendimizi tanımalı ne istediğimizi belirlemeliyiz. Nasıl ki bir işe başlarken ne olursa yaparım abi diyerek başlarsak başarıya ulaşmamız güçse evlilikte de ne istediğimizi kafamızda belirlemeden evlenirsek mutluluğu yakalamakta güç olacaktır.

    Evlilikten ne istiyoruz ; aşk mı sevgi mi saygı mı güven mi heyecan mı dindar bir aile mi huzur mu destek mi …?

    Önceliklerimiz hangileri ise onları belirlemeliyiz.

    Evlilik adımını attığımız da sevgi mi gerekli aşk mı dersek ?

    Ne diyebiliriz sevgi diyebilmeliyiz çünkü aşk o insanı kör eden karşısındakini kusursuz gösteren ve onsuz yapamayacağını düşündüren bir duygudur. Oysa sevgi karşımızdaki kişiye ihtiyacımız olduğunu hissettiren onunla mutluluk duymak eksiklerimizi fark ederek hoş görmektr. Yani aşıkımızdan değil bir ilişkide sevgimizden emin olmalıyız. Bir diğer önemli nokta ise konuşabilmektir. Konuşamamak evlilik için bir yıkıcı etmendir. Mutluluklarınızı , sorunlarınızı,zihninizi açan bilgilerinizi kısaca her şeyi konuşabileceğiniz bir çift olmalısınız. Çiftler bu iletişimi başarabilirlerse evlilik için sağlam bir adım atmayı başarmış olacaklardır.

    Evlilikler de bir de yaş etkeni önemlidir. Çiftler evlilik sorumluluğunu alabilecek olgunluğa eriştiklerinde evlilik kararı almalıdır. Bu da ortalama kadınlar için 20-25 yaş erkekler için en erken 25 yaş olmalıdır. Son olarak ta evleneceğimiz kişiler konusunda bir bilene danışmalıyız. Fikrine güveneceğimiz sizi tarafsız yorumlayabilecek hatta mümkünse profesyonel bir kişiye danışmalısınız. Çünkü insan özelliklede aşık ise kendi ilişkisine dair sağlıklı karar alamaz. Duyguları kişiyi ele geçirir ve doğru karar almasına engel olabilir. Bunlar evleneceğimiz kişiye başkalarının karar vereceği anlamına gelmez .

    Bütün bunları değerlendirdikten sonra evlilik kararını siz almalısınız .

    Hayat arkadaşınızı bulmanız dileğiyle

  • Alerjik astımlı çocuklar

    Alerjik Astımlı Çocuklar
    Alerjik rahatsızlıklarda hem Türkiye’de hem dünyada artış görülüyor. Astım veya diğer adlarıyla alerjik bronşit veya spastik bronşitin görülme sıklığı da her geçen gün artıyor. Çocuklarda astım sıklığı %10 ile %20 arasında değişiyor. İstanbul’da yapılan çalışmada her 7 çocuktan birinde astım hastalığı var. Bu nedenle de astımlı çocuğu olan ailelerin nelere dikkat etmesi gerektiğini bilmeleri büyük önem arz ediyor.

    Çocuklarda astımın en sık nedeni alerjidir
    Astımlı çocukların alerjisinin nedeni öncelikle öğrenilmesi çok önemlidir. Çünkü çocuklarda astımın %90 nedeni alerjidir. Bunun için çocuk alerji uzmanlarınca yapılan ciltten alerji testinin yapılması gerekiyor. Kandan yapılan testler çok sağlıklı sonuçlar vermiyor.

    Astım tedavisinde alerjenden korunma çok önemlidir
    İstanbul’da en sık neden olan alerjenler ev tozu mite alerjisi ve polen alerjisidir. Bunların dışında küf, evcil hayvan tüyleri gibi alerjenler de neden olabiliyor. Test sonucuna göre belli olan alerjenden korunma yöntemleri çok önemlidir. Örneğin polene alerjisi olan çocukların polenlere karşı korunma önlemleri alması, ev tozuna karşı alerjisi olanların da ev tozuna karşı önlem alması gerekiyor. Astım tedavisinde en önemli yöntem astıma neden olan alerjenden korunma yöntemidir.

    Astımlı çocukların bronşlarında aşırı hassasiyet vardır
    Astımlı çocukların diğer dikkat etmesi gerekenler ise astımı tetikleyen faktörlerin bilinmesidir. Astımlı çocukların akciğerlerindeki bronşlar çok hassastır. Alerjenler bronşlarda inflamasyon dediğimiz iltihaplanma yaparak bronşları koruyan mukoza tabakasını zedeler. Bu zedelenme sonucu bronşlar hassaslaşır. Özellikle anne veya babasında veya yakın akrabalarında astım, alerjik nezle, egzama veya başka alerjik hastalıklar olan çocuklara sık antibiyotik kullanmamak, fazla kilo alımından kaçınmak, hijyene çok önem vermemek, aşırı nemden sakınmak, katkı maddeli besinlerden kaçınmak, ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslemek gibi bazı önlemler astım gelişmesini önlemede yardımcı olabilir. Astım hastası çocukların akciğerleri çok hassas olduğu için

    Gribal enfeksiyonlar astımı tetikler
    Astımı tetikleyen en önemli neden gribal enfeksiyonlardır. Gribal enfeksiyonlar akciğerleri hassas olan astımlı çocukların en büyük düşmanıdır. Astımlı çocukların gripleri ağrı geçer, her seferinde öksürük olur ve 15 günden de uzun sürer. Bunun asıl nedeni akciğerlerdeki aşırı hassasiyettir. Bu nedenle de grip aşısı tüm gripleri engellemesine rağmen astımlı çocuklara yapılması tavsiye edilmektedir.

    Astımlı çocuklar spor yapmalıdır
    Diğer astımı tetikleyen faktör de egzersizdir. Koşmak, merdiven çıkmak gibi egzersizler astımlı çocukları sıkıştırabilir veya astımın belirtilerini ortaya çıkarabilir. Bu nedenle astımlı çocuklar sıklıkla egzersiz yapmaktan ve spor yapmaktan kaçınırlar. Astımlı çocukların aileleri de çocuklarının top oynamalarını istemezler ve terlemelerinden korkarlar. Bu da astımlı çocukların şişmanlamasına ve de astımın daha da kötüleşmesine neden olur. Astımlı çocuklar doktorun önerdiği şekilde spor yapmalı, diyetlerine dikkat etmeli ve fazla kilo almamalıdır.

    Astımlı çocuklar kokulara çok hassastır
    Astımlı çocuklar ve yetişkinler kokulara çok hassastır. En hafif kokuyu dahi alırlar. Bunun da nedeni bronşlarda gelişen aşırı hassasiyettir. Keskin kokular astımlı çocukların kötüleşmesine ve krize girmesine neden olabilir. Bu nedenle astımlı çocukların ve yetişkinlerin keskin kokulu parfüm kullanmaması önemlidir. Çamaşırların güzel kokması tüm annelerin en büyük istekleridir. Ancak parfümlü deterjanlar çamaşırların güzel kokmasına neden olurken astımlı çocukların astım belirtilerini ortaya çıkmasına neden olabilir. Hatta astım krizine neden olabilir. Çünkü astımlı çocukların bronşlarında aşırı hassasiyet vardır. Bu parfüm kokularının hangi çocuğu tetikleyip hangisini tetiklemeyeceğini bilmek çok zordur. Bu nedenle evde astımlı çocuğun olduğu evlerde çamaşırların parfümsüz deterjanlarla yıkanması önem arz etmektedir.

    Astımlı çocukların bulunduğu ortamda sigara içilmemelidir
    Sigara dumanı bronşlarda zararlı olmaktadır. Bu nedenle akciğerlerin hassaslaşmasına ve bronşlardaki koruyucu tabakanın zedelenmesine neden olur. Bu zedelenme sonucunda alerjenlerin vücuda kolay geçmesine neden olmaktadır. Ayrıca astım için kullanılan ilaçların da etkisiz olmasına neden olmaktadır. Sigara içenlerin üzerine sinen kokular da aynı etkiyi yapmaktadır. Astımlıların zaten akciğerleri alerjenlerin bronşlarda yaptığı zarar sonucu çok hassastır. Sigara da hem kendisi bronşların daha da hassaslaşmasına neden olmakta hem de bir tetikleyici faktör gibi görev yaparak bronşların daralmasına ve astım belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu nedenle evde sigara içilmemeli, mutlaka içilecekse akşam eve gelince kıyafetlerin değiştirilmesi, duş alınması ve dişlerin fırçalanmasıyla sigara dumanından vücudun temizlenilmesi gerekir. Evde içilecekse de balkonda bir önlükle içilmesi ve sigara sonrası önlüğün balkonda bırakılması ve yüzün yıkanıp dişlerin fırçalanması şeklinde sigaranın kokusundan vücut arındırılmalıdır.

    Önemli Notlar
    -Çocuklarda astımın en sık nedeni alerjidir.
    -Astımlı çocukların bronşlarında aşırı hassasiyet vardır.
    -Gribal enfeksiyonlar astımlı çocuklarda ağır geçer. Grip aşısı yapılması faydalı olabilir.
    -Egzersiz astımlı çocukların bronşlarını daraltıp krize sokabilir. Doktor tavsiyesine göre astımlı çocukların spor yapması ve fazla kilo almaması önemlidir
    -Astımlı çocuklar kokulara çok hassastır. Keskin kokulu parfümler kullanılmamalı, çamaşırlar için parfümsüz deterjanlar tercih edilmelidir.
    -Astımlı çocukların bulunduğu ortamlarda sigara içilmemelidir.

  • Çocuk İletişiminde Ebeveynlere Püf Noktalar

    Çocuk İletişiminde Ebeveynlere Püf Noktalar

    • ÇOCUKLARLA İLETİŞİM​

    Çocuklarımızın varoluşla birlikte iki temel gereksinimi vardır. Bunlar sevgi ve güvendir. Bunu çocuğumuza verebilmenin en güzel yolu da doğru iletişimden geçer. Çocuklarla iletişimde nelere dikkat etmeliyiz.

    Kararlı ve tutarlı olmak

    Çocuklarla iletişimimizde dikkat etmemiz gereken en önemli nokta kararlı ve tutarlı olmalıyız çocuğumuza bugün yanlış kötü gibi sebeplerle izin vermediğimiz bir konuda ileri zamanlarda da izin vermemeliyiz veya bugün yanlış zararlı dediğimiz bir davranışı çocuğumuzun yanında biz yapmamalıyız. Çocuklar çelişkiye düşürülmemelidir.

    Ağız birliği yapmak

    Eşler çocuk iletişiminde ağız birliği yapmalıdırlar. Eşlerden birinin hayır dediğine diğeri evet dememeli ya da eşlerden biri doğru diyorsa diğeri yanlış dememeli çocuk ta daha annem babam doğruyu bilmiyor ki ben bileyim algısını oluşturmamalıyız. Fikrinizin doğru ya da yanlış olduğunu çocuğunuzun olmadığı bir ortamda tartışmalısınız.

    Söz vermemek

    Çocuklarınıza istenilen bir davranışı yaptırmak için söz vermeyin .‘Elini yıkarsan çikolata alacağız’ gibi. Söz vererek bir şeyler yaptırırsak ömür boyu çocuğumuza rüşvetle bir şey yaptırmaya alıştırmış olacağız

    Duygusal tepki göstermemek

    Çocuklarımızın yapmış olduğu istenmeyen davranışla karşılaştığımız zaman kızmak, bağırmak, aşağılamak, hakaret etmek yerine o davranışın yanlış olduğunu çocuğumuza açıklamalı ve kişiliğine yönelik değil davranışına yönelik ceza vermeliyiz.

    Yönlendirme yapmamak

    Çocuklarımıza sürekli yönlendirmek, ne yapıp , ne yapmayacağını, nasıl yapacağını dair sürekli komutlar vermek çocuğumuzu programlandırılmış bir bilgisayara çevirecektir. Çocuklar bu şekilde anne babası olmadan hayatını devam ettirmekte zorlanacaktır.

    İdeal olanı çocuklarımızın yaşam koçu olmalıyız ve tavsiye bulunup her zaman yanlarında olacağımız desteğini dile getirmeliyiz.