Yazar: C8H

  • Yenidoğan döneminde beslenme

    Bebeğin doğumdan sonraki ilk bir ayı yenidoğan dönemi olarak adlandırılır. Bu dönem hem bebek hem de anne açısından çok önemli bir dönemdir. Anne ve bebek arasındaki ilişkinin temelleri bu dönemde atılır.

    Doğumdan sonraki ilk birkaç saat çok önemlidir. Bu dönem yenidoğan bebeğin en aktif olduğu dönemdir. Bebek mümkün olan en kısa sürede anne memesine getirilmeli ve en az 10-15 dakika aktif emmesi sağlanmalıdır. Bebeğin memede kalması aktif olarak emdiği anlamına gelmez. Öncelikle bebeğin memeyi tam kavradığından emin olmak gereklidir. Mümkünse önce annenin rahatı sağlanarak meme hafifçe aşağıya doğru yönlendirilmelidir. Meme başı ve etrafındaki kahverengi kısmın büyük bir kısmı bebeğin ağzını dolduracak şekilde kavraması sağlanmalıdır. Bu durum hem bebeğin etkin emmesi, hem de annenin meme başı çatlağı oluşumunun azaltılması açısından önemlidir. Bebek sol memeyi emerken anne sağ elinin 4 parmağı memenin altında olacak şekilde memeyi desteklemeli başparmağı ile de arada göğsü yukarıdan aşağıya doğru sıvazlayarak hem süt akışını sağlamalı, hem de bebeğin burun deliğinin açık olmasını sağlamalıdır. Arada işaret parmağı ile bebeğin çenesine dokunarak da uyaran vermekte fayda vardır.

    Doğum sonrası ilk günlerde süt az geldiği için bebek çabuk yorulabilir, bu yüzden ara ara bebeğe uyarı verilerek ve göğüs sıvazlanarak bebeğin uyumasına fırsat verilmeden emzirme süresi en az 10-15 dakika olmalıdır. Bebek emerken ara ara 5-10 saniyelik dinlenmesi normaldir. Ancak bu süreyi çok uzatıp uykuya geçmesine müsaade edilmemelidir. Bir meme emzirildikten sonra bebeğin gazı çıkarılmalı, altı değiştirilmeli; sonra diğer memeye geçilmelidir. İkinci memeye geçmeden önce 15-20 dakika kadar ara verilmesi bebeğin gazını çıkarması, çiş-kaka yaparak karnının biraz boşalması ve yediğini biraz sindirmesi için bebeğe zaman verecektir. Bu sürenin sonunda bebeğin altını değiştirmek ikinci memeye geçmeden önce tekrar uyanmasını sağlayacaktır. Yani beslenme ve bebeğin bakımı için toplam 1 saat kadar süre ayrıldığında ve bu süre etkin olarak değerlendirildiğinde bebek iyi beslenmiş ve rahatlamış olduğu için ikinci memeyi emdikten sonra yaklaşık 1,5-2 saat uyuyacaktır.

    Doğum sonrası 3-7. günler arası bazı problemler görülebilir. Bu dönemde anne eve çıktığı için biraz yorgundur. Yeni anneliğin şaşkınlığına bir de meme başı problemlerine bağlı ağrı da eklendiği için bazen emzirme eziyet haline dönüşebilir. Doğru emzirme tekniklerinin uygulanması bu durumun biraz daha hafif atlatılmasını sağlayabilir. Ancak bu dönemde süt yapımı çok arttığı için memelerde gerginliğe bağlı ağrı olabilir. Bebek bazen gerginlikten dolayı memeyi kavramada zorlanabilir ve süt çok olmasına rağmen bebek aç kalabilir. Bu durumda yine öncelikle bebeğin doğru şekilde emzirildiğinden emin olunmalıdır. Eğer bebek emme sonrası huzursuzlanıyorsa, memeye geldiğinde hemen uyuyor, yeterince ememiyorsa, çok kısa aralıklara emmek istiyorsa yeterince beslenemiyor olabilir. Bu durumda beslenme öncesi anne memesi sağılarak biraz yumuşatılır ve süt akışı başladıktan sonra bebeğe meme verilirse daha başarılı olunacaktır.

    İlk 7-10 günü başarılı bir şekilde atlattıktan sonra bebek yaklaşık 2-3 saatte bir düzenli olarak emiyor ve uyuyorsa sonrasında genelde artık uyarı vermeye gerek kalmaz. Bebek artık güçlendiği ve süt yapımı da bebeğe uygun şekilde düzenleneceği için bebeği aynı düzende emzirmeye devam etmek genel olarak bebeğin yeterli beslenmesini sağlayacaktır. Düzenin devam etmesi 15-20 günlükken başlayacak gaz sancısı döneminin biraz daha rahat atlatılması açısından da önemlidir.

    Tüm annelere ve anne adaylarına; bebeğinizle birlikte yeni hayatınıza güzel bir başlangıç yapmanız dileğiyle.

  • SEVGİLİLER GÜNÜ YALNIZLIĞI

    SEVGİLİLER GÜNÜ YALNIZLIĞI

    Her yıl kutlanan ve en romantik gün olarak kabul edilen 14 Şubat Sevgililer Gününün yaklaşmasıyla birlikte; o gün için özel planlar yapan çiftler olduğu kadar bu tarihi önemsemeyen çiftler de var. Ama asıl sorun sevgililer gününe gereğinden fazla önem verip bir de yalnız olmak… İlişkileri yürütmekte sıkıntı yaşayan kişiler, özellikle böyle özel günlerde kendilerini yalnız hissedip karamsarlığa düşüyor.Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu, sevgililer gününde yalnız olanlar ve ilişkiler konusunda sıkıntı yaşayan kişiler için önerilerde bulundu.

    Sevgi Ruhun En Temel İhtiyacı

    Sevilmek ve sevmek, birisi için özel olduğumuzu bilmek insanların en temel ihtiyaçlarındandır. Hayatında özel biri olan ya da olmayan; ilişkileri başlatma ve sürdürme konusunda sürekli sıkıntı yaşayan; hatta artık karamsar bir şekilde ilişkilere kendini kapatan ya da bile bile ilişkilerden kaçan herkes ama herkesin “sevilebilir bir diğeri” ile sevgi, ilgi, eş duyum, saygı, şefkat, anlayış ve korunma içeren bir yakınlık içerisinde temas etmeye ihtiyacı vardır. Bu insan ruhunun en temel ihtiyaçlarındandır. İlişki süreci, normalde kendiliğinden olan herhangi bir özel beceri gerektirmeyen bir şeydir. İlişki karşımızdaki kişiden sevgi, saygı, güven alıp vermemizi ve hayatın kişiye iyi gelmesini sağlar. Özellikle sevgi ihtiyacımız, ilişkiler içinde sağlanabilir.

    Sevgililer Gününe Aşırı Önem Vermek Karamsarlığa Yol Açıyor

    Bir ilişki içerisinde var olan ya da şu anda olmasa bile olabildiğini gören, hayatın bu konuda kendisine getirebilecekleri için çok karamsar olmayan çoğu insan için “sevgililer günü” gibi özel günler, ilişkisine heyecan veren bir aracı olabildiği gibi; ilişkisi olsun ya da olmasın sıradan bir gün de olabilmektedir. Ancak bazı kişiler için bu durum farklıdır. Bu tarz özel günler; karamsarlığını tetiklemekte, kendini yalnız hissetmesine neden olmaktadır. Yani kısmen içinde bir yerde burukluk hissetmesine yol açmaktadır. Bir sevgiliye ya de eşe sahip olmamaktan çok daha fazlasıyla anlam bulabilecek bir durumdur bu…

    Sevgiyi Bulmakta Zorlanıyorlar

    Gerçekten de bazı bireyler için erişkinlikte sevilebilir diğeri ile güvenli bağ kurabilme, yakın ve ait hissedebilme oldukça zordur. Sevgiyi diğerleri kadar kolay alıp veremezler. Hayatın her alanında memnuniyet içerisindeyken ilişkileri başlatma ya da sürdürme konusunda tekrarlayan bir durum yaşarlar. İnsanlar tarafından kronik olarak hayal kırıklığına uğratılmış ya da kendi kendini hayal kırıklığına uğratmaktadırlar ya da artık denemekten vazgeçmişlerdir. Normalde kendiliğinden olan ilişki süreci bazı insanlar için çok daha zorlayıcı bir süreç olmaktadır. Kendimiz ve karşımızdaki hakkında olumsuz yorumlar yapmamızı sağlayan, genellikle çocukluktan mizaç ve yetiştirilme tarzıyla gelen, katılık gösteren “düşünme- duygulanma ve davranış” kalıpları buna neden olur.

    İlişkiyi Başlatma ve Sürdürme Konusunda Kişileri Zorlayan 7 Düşünce Hatası

    1. Yüksek düzeyde red edilme korkusuna sahip olmak
    2. İlişkiyi sağlamlaşana kadar oluruna bırakmaktansa, karşısındakinin niyetini sürekli sorgulayan kuşkuculuğa sahip olmak
    3. İlişkiye inancın oluşmasını bekleyemeden henüz başlangıç safhalarında “adının konmasına” fazla ihtiyaç duymak
    4. Talepkar ya da istekli görünmemek adına beklenti ve ihtiyaçlarını ifade etmekten bilerek kaçınıp, hep karşı taraftan adım gelsin diye beklemek
    5. İlişkilerde terk edilme ya da aldatılma belirsizliğine dayanamayarak; her an terk edilebilirim korkusuyla birlikte ilişkisini yaşamaya çalışmak
    6. Olabilecek en iyisine karar vermeye çalışmak yani; katı mükemmeliyetçi bir bakış açısına sahip olmak
    7. İçten içe kimse için özel olmayacağına ve kimse tarafından sevilemeyeceğine inanan bir yoksunluk içerisinde olmak. Ya da birisi için özel olabilmek için özel biri olmak zorunda hissetmek

    Sevgililer Gününü Yalnız Geçirmeyin

    Eğer tekrarlayan bir döngü içerisinde uzun süredir devam eden ilişki sorunları yaşıyorsanız, içinizde bir yerlerde bir şeyler mutlaka size “bu işte bir terslik olduğunu” fısıldar. İşte bunun önce ilişkilere yönelik geliştirdiğimiz uyumu bozan ve sizi en temel ihtiyacınızı gidermekten mahrum bırakan “katı düşünce, duygulanım ve davranış kalıplarınızı” tespit edip bunları değiştirmek için adım atmak “sevgililer günü” için kendinize vereceğiniz bir hediye olabilir.
    Sevgililer gününde yalnızsanız ve bugüne çok önem veriyorsanız kendinizi yalnız hissetmemek için en iyi yol sevdiklerinizle bir arada olmaktır. Arkadaşlarınızla ya da ailenizle plan yapabilir, hoşlanacağınız bir aktivite organize edebilirsiniz. Böyle günlerde sevilen insanların varlığını hissetmek ve onlarla temas etmek karamsarlığa kapılmamak için en iyi yollardan biridir.

  • Emzirmenin 5 altın kuralı

    Emzirmenin 5 altın kuralı

    Her ebeveyn bebeği için en iyisini ister, sizler de bebeğiniz için en iyi olanı detaylarıyla öğrenmek için buradasınız. Konumuz anne sütünün önemi. Biz sağlıklı nesiller yaratmak istiyoruz ve hep bunun için çalışıyoruz.

    Ve size bir sır vereyim mi? Bugün bunun anahtarını cebinize koyarak bilgisayarınızı kapatacaksınız. Şu sayfadan çıkarken… tek bir mesajın asla aklınızdan çıkmamasını istiyorum. İlk 6 ay sadece anne sütü bebeğiniz için en iyisidir, ilk 6 ay anne sütü dışında su-mama-diğer sıvıların verilmesi tıbben gerekmedikçe asla önerilmez.

    Anne sütünün özellikleri:

    Anne sütü benzersiz-çok özel canlı bir sıvıdır, Tanrı’nın bir mucizesi, insanoğluna en önemli armağanlarından biridir. Bebeğin sağlıklı olarak gelişimini sağlamakla kalmaz, anneyle arasında eşsiz bir sevgi bağı oluşmasına yardımcı olur çünkü bebek anne göğsünde kendini güvende hisseder. Emzirme bebek beslenmesinin en ekonomik, hatta bedelsiz bir şeklidir.

    Canlı bir sıvı demiştik çok doğru çünkü içinde mikroplarla savaşan akyuvar dediğimiz beyaz kan hücreleri ve birçok biokimyasal maddeler içerir. Anne sütü “hazırdır-sıcaktır-temizdir”. Isıtmaya ve sterilizasyona gerek yoktur, daha da önemlisi her an ulaşılabilir. Belki komik gelebilir, ama 6 aydan sonra ek gıdalara başladığınızda bu 3 kelimenin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlayacaksınız ve o zaman bana hak vereceksiniz.

    İlk 6 ayda anne sütü ile beslenen bebekler ishal, zatürre, kulak iltihabı gibi bulaşıcı hastalıklara ve alerjik hastalıklara daha az yakalanırlar ve daha sağlıklı büyürler. Gaz-kabızlık-kusma gibi sindirimle ilgili rahatsızlıklar daha seyrek görülür. Daha zeki olurlar, aynı zamanda gözün görme yeteneğini arttırır. Konuşma ve çene yapısını destekler. Ayrıca ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslemek erişkin çağında görülen, diyabet, romatizma, kanser, kalp hastalıkları gibi hastalıkları önlemede de etkindir.

    SORU: Nasıl oluyor da anne sütü erişkin çağdaki hastalıkları engelliyor?

    Çünkü anne sütü çok düzgün işleyen bir bağışıklık sistemi inşa eder. Bağışıklı sitemnde denge çok önemlidir, ne fazla ne eksik olmalı. Fazla çalışırsa alerjik hastalıklar, ileri yaşlarda romatizma diabet gibi otoimmun hastalıklar, az çalışırsa enfeksiyonlar ve kanser gibi hastalıklar daha sık görülür.

    Emzirmenin anneye faydaları

    Bu yazıyı öncelikle bebeğiniz için okuduğunuzu çok iyi biliyorum, ancak biraz kendinizi de düşünmeniz gerekir. Çünkü insanın kendisi için iyi bir şey yapması çok daha motive edici değil mi? Bunları niye söylüyorum, çünkü anne sütünün bebeğe yararlarının yanında anneler için de birçok olumlu etkileri var.

    – Bebek bekleyen tüm annelerimizin korkulu rüyasının hamilelikte alınan kilolar olduğunu çok iyi biliyorum ama üzülmeyin, emzirmek bu kiloların daha kolay verilmesini sağlar. Çünkü emzirmek ciddi bir kalori ve sıvı kaybıdır. Biraz yediklerinize dikkat edince, yani günlük normal ihtiyacımızın sadece 500 kal. üzerine çıkıp düzenli olarak bebeğinizi emzirdiğinizde, 6 ay içinde fark etmeden yavaş yavaş kilo verdiğinizi bizzat göreceksiniz.

    Emzirmek doğumundan sonra rahmin küçülmesini ve hamilelik öncesi haline dönmesini kolaylaştırır. Çünkü sütün göğüsten fışkırmasına yardımcı olan oksitosin hormonu aynı zamanda rahim kaslarının da toparlanmasını sağlar.

    Emzirme kemik erimesi ve ileri yaşlarda kalp krizine yakalanma riskini, hatta rahim ve göğüs kanseri risklerini de azaltır.

    Gelelim emzirmenin sağlıklı bir şekilde başlaması ve sürdürülebilmesi için çok önemli ALTIN KURALLARA.
    Bunlara altın kurallar diyorum, çünkü bence altın değerinde. Sadece bunların bilinmemesi veya uygulanamaması yüzünden binlerce bebeğin erken dönemde anne sütünden mahrum kaldığını biliyor muydunuz?

    1. ALTIN KURALIMIZ: Doğru zamanlama
    Bebeğin doğumdan sonra en geç bir saat içinde anne memesine verilerek emzirilmesi gereklidir. Hatta doğumhanede bebek doğar doğmaz ilk yakınlaşmanın sağlanması tam bir emme olayı gereçekleşmese bile, oldukça faydalıdır. Bebeğin emmek için en uyanık-canlı ve istekli olduğu bu dönem geçirilirse, bebekte uzun süre isteksizlik ve emzirmenin başlamasında gecikme görülebilir. Sezaryenli annelerin bile henüz kendilerine tam gelmeden bir başkasının yardımıyla bebeklerini emzirmeleri sağlanabilir.
    2. ALTIN KURALIMIZ: Doğru emzirme pozisyonu
    Emzirme pozisyonu çok önemli bir konu, yanlış bir emzirme hem bebeğin iyi beslenememesine, hem de annenin meme başlarının çatlamasına neden olur. Öncelikle memenin anatomisiyle işe başlayalım. Süt keseleri meme başında değil, kahverengi dokuda bulunur, bu yüzden tüm kahverengi doku bebeğin ağzına girip basınca maruz kalmazsa bebeğin ağzına süt akmaz, bu da bebeği kızdırarak meme başını çiğneyip zedelemesine sebep olur. Bebeğin ağzı geniş açık, alt dudak dışa dönük olmalı, bebeğin çenesi memeye dokunmalıdır. Bebeğin ağzının üzerinde görülen göğsün kahverengi kısmın büyüklüğü altta kalandan daha fazla olmalıdır.

    Ben yanlış pozisyonu da tarif etmek istiyorum, çünkü yanlışı bilirsek doğruyu kavramamız daha kolay olur. Bu öğrenmenin doğasında olan bir şey. Bebeğin ağzının geniş açık olmaması ve dudakların karşıdan bakıldığında ıslık çalar gibi gibi ileriye uzanması, alt dudağın içe dönük olması ve bebeğin çenesinin memeye dokunmaması yanlış bir pozisyondur. Bu durumda bebeğin ağzının üzerinde ve altında kalan kahverengi kısım eşittir.
    3. ALTIN KURALIMIZ: İdeal emzirme süreleri ve aralıkları
    Emzirme sırasında süt gelmesini sağlayan refleksin iyi çalışması için; emzirme süresi ilk gün her 2 göğüs 5 dk, 2. gün 10 dk, 3. günden sonra 15 dk veya daha uzun olabilir. Bir sonraki emzirmede en son emdiği memeden emzirmeye başlanmalıdır.

    Zamanında doğmuş bebek için emzirme sıklığı bebek istedikçe olmalıdır. Bu süre genellikle ilk haftalarda 2-3 saat gibidir. Ancak bazı bebekler saat başı bile emmek isteyebilirler. Bu bebeğin aç olduğu anlamına gelmez, tabi ki eğer daha sonra bahsedeceğimiz doyma belirtilerinde bir sorun yoksa.
    Erken ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde ise, kan şekerinin düşmemesi için bebek istemese bile 2 saattten daha uzun ara vermeden beslemeye özen gösterilmelidir. Ama daha sık olabilir, 2 saatten seyrek olmamalıdır.

    Sık emzirmenin birçok bilimsel faydası da mevcut. Ben buna göğüs-beyin otoyolu diyorum. Çünkü gerçekten bu çift yönlü bir otoyol gibidir. Annenin göğsündeki algılayıcılar bebeğin emmesiyle uyarılır, bu uyarı sinirler aracılığıyla beyinden Oksitosin-prolaktin dediğimiz 2 adet hormonun salgılanmasına yol açar. Bu hormonlar da daha sonra karşı yoldan, kan yoluyla annenin göğüs dokusuna giderek göğüse süt yap sütü boşalt emirlerini verir. Bunun pratik sonucu “Bebek ne kadar sık emerse o kadar çok süt olur”, yani bebek emdikçe süt biter inanışı kesinlikle doğru değildir. Aksine bebek emdikçe süt bitmez, artar. Arada anne sütü dışında sıvılar vermek bu doğal mekanizmayı ciddi şekilde sekteye uğratır.
    4. ALTIN KURALIMIZ: Emzirme sürecinin doğallığı…bunun bilinmesi aslında çok önemli, buna psikolojik bir kural da diyebiliriz.
    Bunu neden söylüyorum, emzirme büyük oranda doğal bir süreç, çok zor bir şey öğrenmek zorunda olmadığınızı bilin ve rahatlayın diye.
    Anne bebeğe uygun pozisyon vermeyi bebek ise memeyi nasıl tutacağını öğrenir. Bunun dışında gerisi tamamen bebekte doğuştan içgüdüsel olarak var olan reflekslerin işi. Nedir bu refleksler?

    · Arama refelksi: Bebeğin yanağına değince kafasını o tarafa çevirir, birşey dudaklarına değince bebek ağzını açar dilini aşağı ve öne uzatır,

    · Emme refleksi: Damağa bir şey değdiğinde, bebek emer.

    · Yutma refleksi: Ağız sütle dolunca bebek yutar.

    5. ALTIN KURALIMIZ: Sütün yettiğinden emin olmak, anneye huzur verir. Aslında bu da psikolojik bir kural, çünkü annenin rahat olması huzurlu olması bu konuda kendinden emin olması sütünü arttıran bir faktördür. Bir bebeğin emdikten sonra doyduğunu anlayabileceğimiz basit birkaç belirti mevcut. Öncelikle doyan bir bebek emdikten sonra aranmaz, rahatlar ve kolaylıkla uykuya geçer. Tabii ki gaz nedeniyle huzursuz olan bebekleri bu kategoriye almamak gerekiyor. Günde 4-5 kez çiş ve en az 3-4 bez de dışkılı olur, bazı bebekler ilk aylarda günde 7-8’e kadar kaka yapabilir, bu ishal değildir. 1-2 aydan sonra da bazı bebekler bunu günde bire hatta 3-5 günde bire bile indirebilir, bu da kabız değildir.
    Anne sütünün yeterli olduğundan emin olmanın daha bilimsel ve sayısal yolları ise doktorunuz tarafından değerlendirilir. Bebeğin büyümesinin değerlendirilmesidir. Pratik olarak iyi beslenen bir bebek ilk 6 ay içinde haftada 150-250 g kilo alır. 5 ayda doğum kilosunun yaklaşık 2 katına, 1 yaşta 3 katına çıkar.

    İlk 6 ay içinde boyu her 3 ayda 8cm, 2. 6 ayda ise her 3 ayda 4 cm uzar kabaca ilk 1 yıl içerisinde ortalama boyu 25 cm uzar. Yani 50 cm doğan bir bebek 1 yaşında 75 cm olur. Baş çevresi ilk 1 yıl içinde ayda 1cm genişler. Yalnız lütfen bunların ort. değerler olduğunu unutmayalım, asla kesin kural değil, bu değerlerin altı ve üzeri de genellikle normaldir. Lütfen bebeklerimizi başkalarının bebekleriyle karşılaştırmayalım. Tabii ki boy-kilonun belli bir oranda olması gerektiğini hatırlayalım, 2 ölçüyü birlikte değerlendirelim. Çünkü bebekler arasında büyüme potansiyeli açısından çok geniş aralıklı kişisel farklılıklar mevcuttur. O yüzden, bebeğinizin büyüme durumu hakkında en yetkili ağız onu devamlı takip eden doktorunuzdur.

  • ANNELİK DUYGUSU

    ANNELİK DUYGUSU

    Annelik çok tipik davranış kalıplarının sergilendiği fizyolojik ve psikolojik bir durumdur. Yeni anne olan kadında bebeği doğar doğmaz gözlenen davranış değişiklikleri “annelik davranışı” olarak isimlendirilmekte ve bu davranışlar bebeğin bakımını ve korumasını temin edici olmaktadır.Hamilelik süreci kadını anne olmaya hazırlayan en önemli dönemdir, doğumla birlikte de “annelik davranışlarını” göstermesini başlatan hormonlar salgılanmaktadır.

    Annelik Davranışları

    Yapılan araştırmalar anne olan kadının beyinde en çok endişe, kaygı ve risk saptamayla ilgili bölgelerin daha fazla çalıştığını göstermektedir. Bu da annelik davranışlarının kadın beyninde programlanmış olduğunu göstermekle birlikte,anneliğin kolay girilen bir ruh hali olmasını açıklamaktadır. Dolayısıyla annelerde bebeğe adapte olmak için doğal bir avantaj söz konusudur.

    Annelik davranışı esas olarak genetik ve hormonal etkenlerle tetikleniyor olsa da, yapılan araştırmalar, anneliğin tümüyle içgüdüsel bir yetenek olmadığını, annelik duygusunun ve davranışının, büyük ölçüde çocuk sahibi olduktan sonra geliştiğini göstermektedir. Hamilelik sırasında başlayan ve bir ömür boyu sürecek olan bu ilişkideki en önemli nokta “bebek sahibi olmaya” yani anneliğe hazır olmaktır. Çünkü annelik insan hayatında çok özel, bir insan için çok sayıda fedakârlık ve sorumluluk gerektiren, küçümsenmemesi gereken güçlü bir duygudur.

    Hamilelik ve Değişen Öncelikler

    Anne olmaya karar veren bir kadının hayatındaki pek çok öncelik; bu kararı vermesiyle birlikte değişmeye başlar ve hiç kuşkusuz yaşamında önemli fedakârlıkları göstermesi gereken yeni bir süreçtir. Hamilelikle daha da belirginleşen bu değişim sürecinin, doğumdan sonraki ilk aylardaki ilk yansıması genellikle çocuğunun sağlığı ile ilişkili kaygılar, iyi anne olup olmadığı düşünceleri gibi çocukları ile alakalı yoğun zihinsel uğraşlar şeklinde başlar. Hal böyle olunca gereksizken bile sık sık çocuğunu gözetleme, evin temizliği, yiyecek ve içeceklerin hijyeni gibi konulara aşırı eğilme gibi düşünce ve davranışlar sık gözlenmektedir.

    Tüm amaç çocuğun ilk günlerde tehlikelerden korunması ve iyi bakım alması ve bir yandan da yeni yaşam düzeninin organize edilmesi olmaktadır. Esas öncelik çocuğundadır. Diğer taraftan da annelik becerilerini geliştirilerek, yeterli hissetmeye ihtiyaç ön plana çıkar. Dolayısıyla anne olan bir kadının hayatında pek çok önceliğin yer değiştirmesi de çoğunlukla bu dönemde belirginleşmektedir.Artık bir ömür boyu sürecek yeni bir rolü vardır: Annelik ve artık sadece kendisinden sorumlu olmamakta,en az kendisi kadar düşünmesi gereken bakıma muhtaç bir canlıya karşı da aynı sorumluluğu alması gerekmektedir.

    Sosyal hayatını kısıtlama ya da öncesinde sosyal hayatında sıklıkla dışarda aktiviteler yer alırken artık tercihini güvenli ev ortamına yönlendirmesi, ev içi yemek-temizlik gibi düzenin çoğu şeyden önce tutulmaya başlanması, yeni rolüne adapte olmasını ve başarıyla gerçekleştirmesini kolaylaştıracak tüm destek sistemlerinin harekete geçirme odaklı davranışlar bu döneme özgü öncelik değişimleridir.Diğer yandan annelik becerilerini geliştirilmesi, çocuk yetiştirme, çocuk gelişimi ve iyi bir anne çocuk ilişkisi kurmanın yolları gibi konular ön plana çıkmaya başlamaktadır.

    Bu süreçte çocuğun temel ihtiyaçlarının giderilmesi dışında psikolojik-sosyal gelişimine katkı sağlayacak, bir bakıma aile içi eğitimin de başladığı sorumlulukların ön plana çıktığı görülür ve çocukla yaşanılan güzel deneyimler odak noktadır. Aynı zamanda bu dönem, annenin de “çocuğuna sarılmasının, onun kokusunu içine çekmesinin, onunla geçirdiği özel vakitlerin” temel ihtiyacı haline geldiğini fark ettiği de bir dönemdir.İlişkide verici olma sorumluluğu annede olsa da ilişki daha karşılıklıdır ve çocuk annenin hem duygusal hem sosyal beklentilerini karşılamak için pek çok şey yapar. Anne ve çocuğun dönüşümlü olarak birbirinin istek ve ihtiyaçlarına cevap verme şeklinde devam eden bu ilişki de yaşam boyu sürer. Çocukla deneyimlenen bu karşılıklı sevgi temelli ilişki esasında kadının kendi daha değerli görmesine, kendiyle ilgili temel inançlarının daha da olumlu bir hal almasına sebep olan da bir deneyimdir.

    Dolayısıyla bir çocuk yetiştirmenin kadının yaşamına kattığı bu anlam, çocuksuz bir kadınken yaşaması pek de mümkün olmayan bir tatmindir. Diğer yandan annelik; duygularını, çocuksuz bir kadınken olduğundan daha yoğun yaşamayı da beraberinde getirmektedir.Bu oldukça sık gözlemlenen, yakın çevre tarafından da gözle görülür bir şekilde fark edilen ve çoğu anne olan kadında görülen bir durumdur. Bu durum kadının manevi dünyasını zenginleştiren, duygularının daha iyi farkına varmasına ve ilişkilerinde paylaşıma daha gönüllü, daha pozitif, daha şefkatli ve anlayışlı olmasına katkı sağlamaktadır. Ve kadının tüm kişiler arası ilişkilerine olumlu etkiler. Diğer bir taraftan annelik “bebek sahibi olmaya” karar verdiği anda başlayan, hamilelik süreci ve sonun da doğumla giderek artan, çocuğuna en iyisini verebilme konusunda güçlü bir motivasyon oluşturmaktadır.

    Bir bakıma çocukluğunu bir tarafa bırakmak gibi hissedilse de, bu motivasyon çocuksuz bir kadınken belki de hiç deneyimleyemediği kadar “yaşama dört elle tutunmayı” teşvik eden güçlü bir duygudur ve tüm hayatına yansır. İlk başlarda onu neyin beklediğini bilememenin verdiği kaygı ve endişe gibi duygular anne olan kadını oldukça hassas, korkmuş, çaresiz, sıkışmış gibi hissettirse de;çocuğa bakımla ilgili giderek gelişen becerileri ve çocukla karşılıklı gelişen ilişkinin ona yaşattığı olumlu katkılarla hayata karşı duruşunu sağlamlaştırır.

  • Bebeğimin kakası sümüklü

    Bebeğimin kakası sümüklü

    Meslek hayatımda sık sık duyduğum şikayet, bebeğimin kakası sümüklü, yeşil, tahlil yaptırdık dışkısında 8-10 adet, hatta bol lökosit görüldü. Bir türlü düzeltemiyoruz, kullanmadığımız ilaç kalmadı.

    Düzeltemezsiniz efendim…ve lütfen düzeltmeye çalışmayın, çünkü çoğu zaman normal, çünkü birkaç ay sonra kendiliğinden düzelecek.

    Bu şikayetle gelen ebeveynlere hep şunları sorarım ve genelde aynı cevapları alırım:

    Çocuğunuzun ateşi var mı?

    Cevap: Hayır

    Dışkı kültüründe anormal mikrop üredi mi?

    Cevap: Hayır

    Çocuğunuzun beslenmesinde-emmesinde, kilo alımında bir problem var mı?

    Cevap: Hayır çok güzel emiyor, kilosu da iyi.

    Çocuğunuzun keyfi huzuru nasıl?

    Cevap: Valla hiç hasta gibi görünmüyor, bir türlü anlayamadık, bu nasıl bir şey.

    Evet sevgili ebeveynler birkaç kez başınıza gelmiş olabilecek, aslında fizyolojik yani normal olan bir durum. Eğer bu sorulara yukarıdaki gibi cevaplar veriyorsanız ne olur endişelenmeyin, çocuğunuz hasta falan değil, enfeksiyonu falan yok, o yüzden de endişelenecek bir durum yok. Bebeğinizi gözleyin, beslenmesini gelişmini takip edin, aksi bir durum olmadıkça bu konuyu yok farz edin, hatta unutun. Belki şaşırdınız, belki inanmakta zorluk çekiyorsunuz , sizi çok iyi anlıyorum, çünkü bu bilgiyi ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım. Ama gerçekten çok sağlam bir dayanağım var.

    Bu yazıyı yazarken bu konuda beni bilinçlendirdiği için sevgili hocam Fügen Çullu Çokuğraş’a teşekkür etmek istiyorum. Bir kongrede bu konuda yaptığı konuşmasında

    “Değerli meslekdaşlarım ilk 2-3 aydaki ufak bebeklerin dışıkısındaki lökositi ne olur tedavi etmek için uğraşmayın, çünkü çoğu zaman normal bir durum” cümlesi hala kulaklarımda çınlıyor.

    Gelelim bu durumun sebebine, bebeklerin bağırsak duvarı çok ince ve kırılgan bir yapıya sahip ve gözle görülmeyen çok ufak mikroskobik delikler var, adeta elek gibi. Ve bu delikler bağırsakları besleyen ince kılcal damarlarla çok yakın ilişki içinde. Sonuç olarak kandaki lökosit dediğimiz iltihap hücreleri çok kolaylıkla dışkıya karışır, dışkıyı sümüksü bir hale getirir ve doğal olarak tahlil yapıldığında da laboratuar dışkıda bu lökositleri görür.

    Sonuç olarak bebeğinizde yukarıdaki durum var ve bebeğinizin başka hiçbir şikayeti yoksa antibiotik kullanmak gereksizdir. Üstüne üstlük bu durumda antibiotik kullanımı bağırsakta flora adını verdiğimiz normal mikrop dengesini de bozarak sorunun uzamasına bile sebep olabilir.
    Sevgiyle kalın.

  • Hamilelik Sonrasında Kadında Psikolojik Değişimler

    Hamilelik Sonrasında Kadında Psikolojik Değişimler

    Anne olmaya karar veren bir kadının hayatındaki pek çok öncelik bu kararı vermesiyle birlikte değişmeye başlar hiç kuşkusuz yaşamında önemli fedakârlıkları göstermesi gereken yeni bir süreçtir. Hamilelik sırasında anne adayları hormonal değişiklikler, stres ve fiziksel değişimlerinden dolayı farklı bir psikoloji yaşarlar. Anne adaylarının tümü bu süreçte “hamilelik nasıl olacak”, “doğum nasıl olacak”, bebek nasıl olacak” gibi bazı endişeler taşırlar. Anne adayı, kendisini nasıl bir deneyimin beklediğini bilmemenin sonucu olarak heyecanlı, kaygılı bir belirsizlik dönemi yaşar. Ayrıca bu dönemde birçok kadın hormonal değişikliklere bağlı olarak kontrol edemedikleri iniş-çıkışlar yaşarlar. Ani ağlama krizleri, aşırı duygusallık, ilişkilerde alınganlıkların artması, zaman zaman biyolojik sebepler zaman zaman da psikolojik sebeplerden dolayı farklı duygu durumları yaşarlar. Bazen mutsuz, bazen endişeli, bazen aşırı alıngan olurlar.

    Hamilelikle belirginleşen bu değişim sürecinin, doğumdan sonraki ilk aylarda görülen yansıması genellikle çocuğunun sağlığı ile ilişkili kaygılar ve iyi anne olup olmadığı düşünceleri gibi çocuğu ile alakalı yoğun zihinsel uğraşlar şeklinde başlar. Bu durumda gereksizken bile sık sık çocuğunu gözetleme, evin temizliği, yiyecek ve içeceklerin hijyeni gibi konulara aşırı eğilme gibi düşünce ve davranışlar sık gözlenmektedir. Tüm amaç; çocuğun ilk günlerde tehlikelerden korunması, iyi bakım alması ve bir yandan da yeni yaşam düzeninin organize edilmesi olmaktadır. Esas öncelik çocuğundadır. Diğer taraftan da annelik becerilerini geliştirerek yeterli hissetme ihtiyacı ön plana çıkar. Dolayısıyla anne olan bir kadının hayatında pek çok önceliğin yer değiştirmesi de çoğunlukla bu dönemde belirginleşmektedir.

    İkinci Bir Hamilelik İçin Psikolojik Doğru Zamanlama Nedir?

    Genellikle her çift kendilerine ait sebeplerden dolayı bebek yapar. Hayallerini gerçekleştirmek, evlilikteki doyumu artırmak, eşi-kaynak aileyi-ilk çocuğu yani; bir başkasını memnun etmek ya da biyolojik saati geçeceğine inandığı için bebek sahibi olmak isterler. Bu sebeplerin; hamilelik, doğum ve anne-bebek ilişkisi üzerinde çok önemli etkileri vardır. Çünkü bireyler çocuk sahibi olma sebeplerine göre “çocuk sahibi olmak” kavramına farklı noktalardan bakar ve farklı tanımlamalar yaparlar. Dolayısıyla psikolojik anlamda ideal zamanın en doğru tespiti erkeğin de arzusuyla birlikte özellikle annenin ikinci çocuğa hazır olması ve bunu gerçekten istemesidir. Çünkü her ne kadar anneye yardımcı bir eş söz konusu olsa da, hamilelik sürecinin psikolojik etkileri ve özellikle 0-3 yaş sürecine kadar birincil bağlanma nesnesi çocuk için annedir. Ve en büyük iş anneye düşmektedir.

    Annenin önceki hamileliğinden sonra yaşadığı stresten kurtulması ve vücudunda gerekli besinleri geri kazanması için zamana ihtiyaç olduğu gerçeğinden yola çıkarak, çoğu bilimsel araştırma bir önceki bebeğin doğumdan sonra 18-23 ay beklemenin önemine işaret etmektedir. Bu süre bir sonraki hamileliğin sağlıklı olarak başlamasına neden olmaktadır. Altın zamanlama ise; ilk çocuğun 4 yaşındayken ikinci hamilelik sürecinin başlamasıdır. Bu zamanın yeni bir bebek için ideal olabileceği düşünülmesinin sebebi de, 4 yaş üstü çocukların anne babalarının ilgilerine çok ihtiyaçları olmadan vakit geçirdikleri ve kendine ait bir hayatları olduğu gerçeğine dayanmaktadır.

    İkinci Çocuk Kararıyla İlgili Eşler Arasında Farklı Görüşler Varsa Ne Yapılmalıdır?

    Bebeğin doğumundan sonra genellikle kadın ve erkek farklı zorluklar yaşarlar. Doğumdan sonra erkeklerin en fazla sorun olarak hissettikleri konular; ailenin geçimini sağlamak, uykusuzluk ve yorgunluk, günlük işlerin artması, kayınvalide ve kayınpeder müdahaleleri, kendine ayırabildiği zamanlarının ve sosyal aktivitelerinin kaybı, eşinin cinsel ilgisinin azalması etrafında yoğunlaşır.

    Kadınlar ise genellikle uykusuzluk ve yorgunluktan, vücutlarından ve kişisel görünümlerinden, annelik becerilerini ve yeterliliklerini sorgulamaktan, beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan ani duygu değişimleri ve kaygılardan, artan ev işlerinden, yeni roller ve sorumluluklara uyum sağlamada yaşadıkları güçlüklerden ve bebekten önce çalışıyorlarsa iş hayatlarındaki değişimlere ayak uydurabilmekteki zorluklardan şikayet ederler. Bu nedenle ilk çocuk gibi ikinci çocuğun kararının ortak verilmesi evlilikte karı-koca rollerin devam edebilmesi ve evlilik doyumunun devamı için önemli bir noktadır. Tüm bu sebeplerden dolayı eşler arasında ikinci çocuğu istemeyen tarafın bu nedenin altındaki; kaygı, endişe, hazır olmama sebeplerinin açıkça eşler arasında paylaşılması, sunulan nedenleri ortadan kaldırabilecek ortak çözüm yolları aranması, eşlerin asla bu konuda diğerinin ihtiyaçlarını göz etmeden tek başına karar vermemesi oldukça önemlidir. Ciddi uzlaşmazlıkların olduğu noktada aile terapisinden yararlanmak faydalı olabilecektir.

    İkinci Çocukla Birlikte Çiftler Neleri Göze Almalıdırlar?

    Eşlerin evliliklerinden aldıkları tatmin düzeyi ve buradan duygusal olarak beslenebilmeleri sağlıklı aile için en önemli noktadır. Ayrıca bu birlik ve tatmin noktası eşlerin bebeklerine gösterecekleri sevgi düzeyini de etkiler. İkinci çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte ilk çocuk deneyiminden çoğu konuda anne babalar tecrübe sahibi olmuşlardır. Bu durum oldukça avantajlı bir durumdur. Ancak tecrübeye rağmen her yeni bebek evde maddi ve manevi anlamda görev ve sorumluluklarda artışa sebep olacaktır. Bunlar beklenen, deneyimle de artık daha kolay ön görülen normal durumlardır. Burada önemli olan doğumdan sonraki dönemde beklenebilecek ve doğal olan sıkıntıları yaşarken dahi evliliğe sahip çıkabilmek için uğraşmaya devam etmektir. Bu da ancak anne-babaların karı-koca rollerini doyumlu bir şekilde sürdürebildiği koşullarda sağlanacaktır.

    Zamanı geldiğinde bebeğin doğumundan sonraki keyifli günlere mümkün olduğu kadar çabuk dönebilmek, çocuklara ve kendimize sağlıklı, mutlu yuvalar sunabilmek için;

    1-Eşiniz istiyor, aile büyükleri talep ediyor diye, çocuğunuzun mutlaka bir kardeşi olmalı diye çocuk sahibi olmayın.

    2-Asla evliliğinizi kurtarmak için çocuk sahibi olmayın. Çocuk sahibi olmak bir yandan çok güzel ancak bir yandan da oldukça stresli bir durumdur. Sağlıklı, mutlu, doyumu tatminkar düzeyde olan bir karı koca ilişkisinde çocuk konusu gündeme gelmelidir. Önce evliliğinizdeki sorunları düzeltmeye öncelik verip, sonra bu konuyu eşinizle birlikte ele alın.

    3-Bebekler, çocuklar verdikçe almaya ve daha da fazlasını istemeye doğuştan hazırdı. Bebeğinizle çocuklarınızla ilgilenirken eşinizin hayatına eşlik etmeyi unutmayın.

    4-Çocuklarınız ve sağlıklı aileler için en önemli koalisyon; eşinizle kurduğunuzdur. Eşler arası uyum, mutluluk ve doyum sağlıklı ailenin temel taşıdır.

    5-Çocuklarınızla kuracağınız ilişki eş ilişkinizin yerine geçmemelidir. Eş ilişkinizde tatmin edici olmayan durumlar varsa buradaki boşluğu çocuklarla değil eşinizle birlikte gerekirse destek olarak kapatmalısınız.

    6-Bir çocuğa psikolojik olarak verilecek en güzel hediyenin, anne babası arasında aynı zamanda keyifli bir karı koca ilişkisinin olduğunu görebilmesi olduğunu unutmayın. Çocuğunuz için evliliğinizi, eşinizi ihmal etmenin kimseye faydası olmayacaktır.

    7-Daha iyi anne-baba olabilmek için, daha az kadın-erkek, daha az karı-koca olmak zorunda değilsiniz. “Kadın” ve “erkek“ olmak, “karı-koca” olmak ve “anne-baba” olmak arasında bir denge kurmaya gayret edin.

    8-Bebeğinize rağmen hobilerinize, kişisel zevklerinize sahip çıkmaya gayret edin. Mutlu çocuk mutlu anne baba demektir.

  • Sınavlar yaklaşırken çocuk ve gençleri bekleyen büyük tehlike; stres astıma yol açıyor!

    Stres, alerjik hastalıklar ve astım başta olmak üzere birçok müzmin hastalığın sebebi…

    Ülkemizde yıl boyu devam eden sınav maratonu çocuk ve gençlerde aşırı strese, stres ise mide asit salgısını arttırarak reflü başta olmak üzere birçok hastalığı ve astıma neden olmaktadır.

    Psikolojik stres; alerjik hastalıklar ve astım başta olmak üzere birçok müzmin hastalığın temelini oluşturmaktadır. Ülkemizde yıl boyu aralıksız olarak devam eden sınav maratonu birçok çocuk ve gençte başarılı olma yönünde büyük bir kaygı oluşturmaktadır. Kaygı ve getirdiği strese bağlı gelişen mide asit salgısı artışı, reflü hastalığı adı verilen bir mide sorununu beraberinde getirir. Özellikle çocuk ve gençlerin sağlığını korumasının daha da büyük önem taşıdığı merkezi sınavlara yaklaşılan şu dönemlerde reflü ve getirdiği sorunları erken dönemde fark etmek gerekir.

    Reflü; çocuk ve gençlerde karın ve mide ağrısı, ağza ekşi su gelmesi, ses kısıklığı, ağız kokusu, diş gıcırdatma, geğirme ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini gösterir. Bunlardan bir veya bir kaçının devamlı var olması halinde midede bir sorun olabileceğinden şüphe etmek gerekir.

    Reflü Kontrol Altına Alınmazsa Astım Kaçınılmazdır!

    Reflü sadece bir mide sorunu değildir. Reflü hastalığı kontrol altına alınmaması halinde astıma yol açabilir. Mideden yukarı çıkan asitli içerik, solunum sistemine, buruna ve akciğerler kaçtığında geçmeyen balgamlı öksürükler ve burun akıntısı, burun tıkanıklığı ile seyreden sinüzit ve gece kriz şeklinde gelen öksürük ve nefes darlığına yol açabilir. Bu gidişin önü alınmazsa astım kaçınılmazdır.

    Merkezi sınavlara hazırlanan çocuklara, gençlere ve ailelere tavsiyemiz şudur;

    1-Sınav hazırlığında olan veya ara sınıflarda ders başarısını artırmak isteyen öğrencilere bir de aileleri tarafından karne notları konusunda ek baskı uygulamaması ve çocukların stresten uzak tutulması gerekir.

    2-Sınavlara hazırlık aşamasında çocuk ve gençlerin uyanık kalmak için kafein içeren çay, kahve ve enerji içeceklerinden uzak tutulması uygun olacaktır.

    3-Geç saatlere kadar çalışmak durumunda olunduğunda yatmadan önceki 2 saatte beslenmenin kesilmesi ve bol su içilmesi gerekmektedir.

    4-Zihin açar mantığı ile çikolata ve benzeri kakaolu gıdalardan uzak durulmalıdır.

    5-Strese bağlı psikolojik rahatlama adına sağlıksız beslenmeye yönelen çocukları, fast fooddan uzak tutacak alternatif gıdaların (Ör: ev köftesi + ekmek + ayran; evde yapılmış sıvı yağlı mayasız poğaça, kurabiye; cevizli tarçınlı meyve tatlıları) el altında bulundurulması önemlidir.

    6-Kış aylarında zihinsel aktivitenin desteklenmesi ve bağışıklık sisteminin güçlü tutulması için balık yağı (Omega 3) ve D vitamini takviyesi yapılmalıdır.

    7-Ekşi portakal vb. meyve suları yerine taze sıkılmış elma, havuç suyu tercih edilmelidir.

    8-Kızartmadan kaçınılmalı, fırında kızartılmış az yağlı gıdalar tercih edilmelidir.

    9-Çiğ sarımsak ve soğan mide asidini artırdığından antibiyotik niyetine çiğ sarımsak; soğan yedirme uygulamasından kaçınılmalıdır.

  • İYİ ANNE BABA NASIL OLABİLİRİZ ?

    İYİ ANNE BABA NASIL OLABİLİRİZ ?

    İyi çocuk yetiştirmenin yolu iyi anne baba olmaktan geçer. Araba kullanmak için ehliyet alıyoruz. Ama nasıl iyi anne baba olacağımızla ilgili eğitim almıyoruz. Hiçbir bilgiye sahip olmadan, deneme ve yanılma yöntemini uyguluyoruz.

    Anne ve babalar çocuk yetiştirmeyi 3 şekilde öğrenir:

    1.Tıpkı kendi anne ve babası gibi davrananlar: Bu anne ve babalar kendi ailelerden öğrendiklerini devam ettirirler. Çocuklarıyla, tıpkı kendi anne ve babalarının kullandıkları iletişim dillini kullanırlar. Anne ve babasında eleştirdiği davranışları sergilerler. Zaman geçtikçe anne ve babası gibi davranırlar. Ailesinde hoşgörü ve sevgi gördüyse çocuğuna karşıda hoşgörülü ebeveyn olurlar. Ailesinde şiddet gördüyse, çocuğuna şiddet uygulayabilir. Genellikle öğrendiğimiz dili devam ettiririz.

    2.Kendi anne ve babasının tam tersi davrananlar: Ben çok sıkıntı çektim, çocuğum asla çekmesin, diyerek çocuğunun her dediğini yapan, kendi anne ve babasından öğrendiği iletişim dilinin tam tersi davranan ebeveyn modelidir.
    3.Kendi anne ve babasından öğrendiklerini analiz ederek davrananlar: Ailesinden öğrendiği iletişim dilinin olumlu yanlarını alıp, olumsuz yanları değiştirebilen, ben çocuğu nasıl doğru yetiştirebilirim diye düşünüp araştıran, doğru iletişim becerisini geliştirebilen ebeveyn modelidir.

    Çocuklar ıslak çimento gibidir. Onlara söylenen her şey, onlarda iz bırakır. Çocuklar, yaşadıkları şeyi öğrenir.

    Bu nedenle iyi anne ve baba olmak için neler yapabiliriz?

    KENDİ ÇOCUKLUK HİK YENİZİ TAMAMLAYIN

    Kendi anne ve babasına karşı öfkeli olan ebeveyn çocuğuyla iletişim kurmakta zorluk yaşar. Bilmediği iletişim örüntüsünü devam ettiremez. Kendi çocukluğundaki öfkeyi, çocuğuna aktarır. O yüzden iyi çocuk yetiştirmek istiyorsak, kendi içimizdeki çocuğu onarmamız gerekiyor.

    İYİ ANNE VE BABA OLMAK İÇİN İYİ EŞ OLUN

    Mesleğe başladığım zaman hep çocuk terapisti olmak istemiştim.

    Amacım Mutlu Çocuk =Mutlu Yetişkin=Mutlu Toplum. Bu teorimde ben başında olmalıydım diye düşünmüştüm ama ne zaman çocuklarla çalışmaya başladım, teorimde bir terslik olduğunu gördüm. Çocuklarla başladığım seanslar hep anne ve babalara yöneldi. Bana mutlu çocuklar için, mutlu çiftler gerekliydi.

    Teori şöyle oldu; Mutlu Anne ve Baba = Mutlu Çift=Mutlu Çocuk =Mutlu Yetişkin.

    Bu yüzden yeni teoride ben çiftlerle çalışmaya başladım. Birbiriyle iyi iletişim kuran çiftler, çocuklarıyla da mutlu ilişki kurarlar.

    NASIL ÇOCUK YETİŞTİRMEK İSTEDİĞİNİZİ DÜŞÜNÜN

    Çocuklar tıpkı bilgisayar gibidir. Anne, baba olarak neyi yüklersek onu geri bildirim olarak alırız. Çocuk yetiştirmek tıpkı aşağıdaki yaşamın yankısı gibi, yaşamda ne ile karşılaşmak istiyorsak, yankısını oluşturabilmek için bunu önce anne baba yapmalıdır.

    ÇOCUĞUNUZU BİREY OLARAK KABUL EDİN

    Çocuklar doğduklarında belirli karakter özelliklerle doğarlar. Anne ve babalar öncelikli olarak çocuklarının özelliklerini iyi bilmeliler. Kendi hayalindeki çocuğa benzetmek için uğraşmalılar. Benim gibi olsun, bana benzesin ya da asla benim olumsuz özelliklerimi almasın gibi kalıplara yerleştirilmemelidir. Çocuğunuz bazı genetik özelliklerle anne ve babaya benzerken, sizden çok farklı bireyler olarak dünyaya geldiklerini unutmamak gereklidir.

    BİLGELİĞİN BAŞLANGICI DİNLEMEKTİR

    Dinleme, kelimelerin aktarmaya çalıştığı duyguları, çocukların hissettikleri ve yaşadıkları şeyi, onların bakış açılarını ve dolayısıyla iletişimlerinin özünü anlamayı mümkün kılar.
    Çoğu anne ve baba dinlemekten çok konuşmayı tercih eder. Sürekli çocuğa soru sorar, ne yapması gerektiğini tembih eder. Çocuk konuşurken gözlerinin içine bakıp onu dinlemeli. Çocuğun hissettiği duyguyu seni anlıyorum, bu duyguyu benimle paylaştığın için çok teşekkür ederim diyerek çocuğun duygusunu kabul etmek gerekir. Kabul etmek demek, çocukların ifadelerini ciddiye alarak, diyaloğa saygılı bir biçimde başlamanın yoludur.

    SADECE BİLGİ VERMEK YETMEYEBİLİR

    Yüzme bilmiyorsanız ve size yüzme hakkında iki saat boyunca bilgi versem, yüzmeyi öğrenebilir misiniz? Hayır, havuza girip defalarca alıştırma yapmanız ve bir sürü talimat almanız gerekir. Çocuklarda bu şekilde öğrenir. Sözler öğrenmeye yardımcı olur ama bilgi vermek için yeterli değildir. Bazen alıştırma yapmak gerekir. Doğru davranışı kazandırmak için kesin sınırlar koyan mesaj verilmeli. Örnek olunmalı, Çocuğun davranışı tekrar etmesi sağlanmalı, çabaları ve gelişimi için cesaretlendirmeli.

    BEN DİLİNİ KULLANMAK

    Ben dilini kullanmaktaki amaç, çocukların o an yapmakta olduğu şeyi değiştirmeleri yönünde etkilemektir. Genellikle size kabul edilemez davranışı tanımlamanız ve onlara bu konuda üzgün, bazen de sinirli ya da hayal kırıklığına uğramış olduğunuzu söylemeniz yeterli değildir. Bunun nedenini bilmeleri gerekir.
    Tam ben iletisi şunları kapsar;

    1-Kabul edilmeyen davranışın tanımlanması
    2-Ebeveyn tarafından yaşanan duygu
    3-Ebeveyn üzerindeki somut etki

    Örneğin, gazete okurken sürekli rahatsız edip oyun oynamak isteyen çocuğa, hem gazete okuyup, hem oyun oynayamam. Dinlenip gazete okuyamamak beni sinirlendiriyor demelidir.

    SINIRLAR NET VE ANLAŞILIR OLMALI

    Arabanızla giderken trafik ışıklarına yaklaştığınızda ışık sarıya dönerse ve ışıktan geçecek zamanınız a varsa yine durur musunuz?

    Çoğu yetişkin bunu yapmaz. Çocuklar da bu tür sinyal aldıklarında yanlış davranışlarını durduramazlar. Yetişkinler sarı ışıkta neden durmuyorlarsa çocuklarda aynı sebepten durmazlar. Yanı durmak isteğe bağlıdır.
    Ebeveynlerin çoğu, çocuklarını yanlış davranışlarını durdurmak için yanlış sinyaller göndermektedir. Dur işaretinin gerçekten durmayı zorunlu kılmadığını hayırların aslında evet ya da olabilir anlamına geldiğini göremezler. Çoğu durumda sorun, sınırlar konusunda net olmayan iletişimden kaynaklanır.

    ÇOCUKLA KURACAĞIMIZ EN ETKİLİ İLETİŞİMİN OYUN OLDUĞUNU UNUTMAMALIYIZ

    Çocuklar için oyun hayatın provasıdır. Çocukla kuracağımız en önemli paylaşım alanı oyundur. Çocukla oyun oynadığınız zaman onun dünyasına yolculuk başlar. Çocuk kendisinin önemsendiğini, değer gördüğünü hisseder. Annesi ve babasıyla ortak paylaşım alanı başlar. Çocuğun anne ve baba ile işbirliği yapmasını sağlar. Annesi ve babası tarafından kabul edildiğini hisseden çocuk, anne ve babasıyla iyi iletişim kurar.

    Her anne ve baba en iyi ebeveyn olmak ve en iyi çocukları yetiştirmek ister.

    Ama şunu unutmamalıyız; MÜKEMMEL ÇOCUK YOK, MÜKEMMEL ANNE VE BABADA YOK.

    Anne ve baba her insan gibi hata yapabilir. Önemli olan telafisi olan hatalar yapmaktır. Temelinde sevgi olan hiçbir şey asla başarısızlıkla tamamlanmaz.

  • Besin alerjisi

    ÇOCUKLARDA BESİN ALERJİLERİ

    Besin Alerjisi nedir?

    Herhangi bir besinin alındıktan sonra bağışıklık sistemi tarafından yanlışlıkla yabancı olarak tanınıp buna karşı değişik mekanizmalarla alerji belirtilerinin ortaya çıkmasıdır.

    Besin alerjisi sıklığı

    Besin alerjisi genellikle 1-2 yaşından önce görülmektedir ve 3 yaş altında görülme sıklığı %6 iken yetişkinlerde bu sıklık %1-2 civarındadır.

    Hangi besinler alerji yapar?

    Her besinin alerjik reaksiyonlara neden olması mümkün olmakla birlikte tüm alerjik besin reaksiyonlarının % 90’ından 8 temel besin sorumludur. Bunlar süt, yumurta, yerfıstığı, soya, buğday, ağaç fıstıkları (ceviz, badem, Antep fıstığı, vs), balık ve kabuklu deniz hayvanlarıdır.

    Besin alerjisi belirtileri nelerdir?

    Besin alerjisi belirtiler besin alımından sonra ağız etrafında kızarıklık, yüzde veya vücutta kızarıklık, kaşıntı, dil ve dudakta şişme, egzama belirtileri sıklıkla görülen belirtilerdir. Bu belirtilerden başka akciğerde hırıltı, öksürük, nefes sıkışması, burun akıntısı, burun tıkanıklığı kanlı kaka, kabızlık, kusma, şiddetli gaz ağrısı ve alerjik şok belirtileri gibi birçok belirtilere neden olabilir.

    Besin alerji teşhisi nasıl konulur?

    Besin alerjisini düşündüren belirtiler olan çocuklarda ciltten alerji testleri, kandan alerji testleri, alerjen besinlerin alımına ara verilmesi ve besin yükleme testleri gibi testlerle birlikte çocuk alerji uzmanları tarafından tanı konulmaktadır.

    Gıda alerji testi nasıl yapılır?

    Ciltten alerji testi, kandan alerji testi ve yama testi (patch) olmak üzere farklı yöntemler vardır. Sıklıkla ciltten alerji testi ve kandan alerji testi birlikte kullanılması önerilmektedir. Tek başına alerji testleri tanı koydurucu özelliği yoktur. Yükleme testleri ile doğrulanmalıdır. Alerji testlerinde alerji saptanmaması alerji olmadığını kanıtlamaz. Çünkü alerjinin farklı tipleri olmasından dolayı alerji testleri ile çıkmamasına rağmen farklı tip alerji olabilir.

    Besinlere bağlı alerji testi kaç yaşında yapılabilir?

    Doğumdan itibaren yapılabilmekle birlikte sıklıkla 2 aylıktan sonra yapılabilmektedir.

    Besin eliminasyonu

    Çocuk alerji uzmanı tarafından yapılan değerlendirme ve testler sonucunda şüpheli gıdalar belirlenir. Belirlenen gıdalar alerjik hastalığın tipine gore iki ile 4 hafta süreyle diyetten çıkarılır. Bu sure içinde diyetten çıkarılan gıdanın diline bile dokundurulmaması gerekmektedir. Çıkarılan diyet ile çapraz reaksiyon yapan gıdaların da diyetten çıkarılması gerekir. Bu nedenle bu eliminasyon diyetini çocuk alerji uzmanalarının planlaması çok önemlidir.

    Besin yükleme testi

    Şüpheli gıdanın diyetten çıkarılması ile çocuktaki belirtilerin düzelmesinden sonra şüpheli gıdanın yüklemesi yapılır. Yükleme yapılmasında alerji testi sonuçları çok önemlidir. Alerji testi sonuçlarına gore yükleme testinin nasıl yapılacağına karar verilmelidir. Bu test deneyimsiz hekimlerce yapılırsa çocuğun hayatını tehlikeye sokacak kadar kötü sonuçlara neden olabilir.

    Besin günlüğü: Hergün bebeğin verilen besinler ve annesini emiyorsa annenin aldığı besinler her gün hangi saatte alındığı kayıt edilir. Bebekte görülen belirtiler de hangi saatlerde olduğu kayıt edilir. Besin günlüğü tutulması beslenme ve belirtiler arasında ilişki kurulmasında doktorlara çok önemli bilgi vermesi bakımından önemlidir.

    Besin alerjisi tedavisi:

    Diyet

    Besin alerjisi reaksiyonlarını önlemenin tek yolu çocuğun alerjik olduğu besin ve ürünlerinden kaçınmasıdır. Çok az miktarda alımları bile şiddetli reaksiyonlara neden olabileceği için dilini bile alerjik besine dokundurmamalıdırlar. Anne sütü alan bebeklerin anneleri de diyet yapması gerekir. Bebek mama kullanacaksa besin alerjisi tipine gore seçim yapılmalıdır. Örneğin inek sütüne alerjisi olan bebeklerin inek sütü içermeyen mamalar kullanması gerekir. Hangi mamanın kullanılacağına ve nasıl bir diyet uygulanacağına çocuk alerji uzmanı karar vermelidir.

    Besin alerjisinde ilaç tedavisi var mıdır?

    Besin alerjisi tespit edilen çocuklarda bulguların ortaya çıkmasını engellemek amacıyla kullanılabilecek herhangi bir ilaç yoktur. Var olan belirtilerin ortadan kaldırılması amacıyla hafif reaksiyonlarda anti-histaminik ilaçlar ve kortizon türü ilaçlar kullanılabilir.

    Besin alerjisinin aşı tedavisi var mıdır?

    Oral immünoterapi (Aşı tedavisi): Hastaları desensitize (besine alıştırma) etmek ve kalıcı tolerans (besin alerjisinin düzelmesi) geliştirmek amacı ile küçük dozlardan başlayarak düzenli olarak artan dozlarda gıda alerjenlerinin ağızdan verilmesidir. Oral dezentizasyon yapılabilen gıdalar süt, yumurta, yer fıstığı, ceviz, kivi ve şeftalidir. Henüz araştırma aşamasında olup bazı merkezlerce yapılmaktadır. Başarılı sonuçlar bildirilmektedir.

    Besin alerjisi düzelir mi?

    Besin alerjisinin düzelip düzelmeyeceği hangi besine bağlı alerji olduğu, kaç çeşit gıdaya alerji olduğu, kaç yaşında teşhis konulduğu, teşhis konulduğunda besin alerjisinin şiddeti, astım ve alerjik nezlenin birlikte olup olmadığına göre değişmektedir. Süt yumurta, soya ve buğdaya alerji düzelme şansı yüksekken fıstık, balık ve deniz ürünlerine alerji düzelme şansı düşüktür.

  • EVLİLİKTE ALDATMA VE ALDANMA

    EVLİLİKTE ALDATMA VE ALDANMA

    Aldatma, evliliklerde oldukça sık rastlanan bir problemdir. Boşanma sebeplerinde aile içi şiddetten sonra ikinci sırada yer almaktadır.
    Aldatma ailede her iki eş içinde yaşanan travmatik bir olaydır. İki tarafta, ilişkiyi kaybetme duygusu yaşar, güven duygusu tamamen kaybolur.
    Kadın ve Erkeklerde aldatma nedenleri farklılık göstermektedir.

    Erkeklerin Aldatma Nedenleri

    • İlişkinin iyiye gitmemesi
    • Yeni ve heyecanlı ilişki arayışı
    • Etrafındaki kadınların gösterdiği ilgi
    • Anlık tatmin duygusu
    • Eşi ile gerçekleştiremediği cinsel fantaziler

    Kadınların Aldatma Nedenleri

    • Eşinden göremediği ilginin karşılanması
    • Değerli ve özel hissetme ihtiyacı
    • Romantizm ihtiyacı
    • Arkadaşlık ve duygusallığı paylaşma ihtiyacı
    • Kadınlarda aldatma daha duygusal yaşanırken; erkeklerde cinsel yaşanmaktadır.
    • Aldatan eşler evlilikleri ile ilgili mutsuz olduklarını ve eşleriyle çatışma yaşadıklarını ifade ederler.

    Yapılan araştırmalarda evliliklerinde doyum yaşayan ailelerde aldatma oranının düşük olduğu görülmüştür. Birbirine sımsıkı bağlı olan çiftlerin arasında alternatif bir ilişkinin yaşanması pek mümkün değildir.

    Aldatmanın Sonuçları

    Aldatmanın ortaya çıkmasıyla evlilik ilişkilerinin gelişmesi, daha atılgan olma, ailede daha yüksek değerlerin yerleşmesi, kendi bakımına daha çok önem verme ve iletişimininönemini anlama gibi olumlu sonuçlar yaşanabilse de birçok ilişkide ilişki dısındaki bir bireyle yasanılan bir cinsellik, yıkıcı bir eylem olarak düşünülür. Evlilik dısı iliskilerin çesitli sonuçlar dogurabilecegini belirtmistir. Aldatmanın ortaya çıkarılmasından sonra bu durum evlilik birligine bir tehdit olarak algılanabilir. Çiftler bunun sonucunda birbirlerini bırakmaya ya da iliskilerinin güçlendigi sonucuna varıp
    evliliklerine devam etmeye karar verebilirler.

    Aldatmanın derinden yaralayıcı doğası ve aldatma sonucunda güvenin kaybedilmesi çiftler arasında sıkıntılara yol açmaktadır. Konunun çözülmesinde önemli bir rol oynayacak iletişim çiftlerin çoğunlukla başarısızlığa düştüğü bir alandır.

    Aldatılma eşlerde ölüm acısından bile daha ağır acıya sebep olabilir. Ölüm daha kabul edilebilir olgu iken, aldatmada kişiler kendilerini suçlu ve yetersiz hissedebilir.
    Aldatmanın ortaya çıkmasından sonra çiftler birbirini bırakmayı ya da bu durumu aşıp evliliklerini güçlendirmeye karar verebilirler.

    Aldatmayı yaşayan çiftler güveni kaybeder ve bu durum evliliklerde önemli problemlere yol açar. Aldatılan kişi; eşi ile ilgili olumlu düşüncelerinde azalma olur, beraber vakit geçirmek istemezler.

    Aldatılma sonrası, ilişkisel süreçler üç evreye ayrılır.
    1.Dalgalanma evresi: Aldatılan eş, ilişki yaşanan kişiyle kendisini karşılaştırır. Karşı tarafı merak eder, o kişiyi takibe alabilir veya o kişi ile görüşmek isteyebilir.İlk reaksiyonlar şok, öfke ve inkârdır. Cezalandırmak ve intikam almak ister. Aynı acıyı eşinin de yaşamasını ister.

    2.Erteleme evresi: Fiziksel ve duygusal olarak geri çekilme, özgüvende hasarlar, terk edilmişlik hissi detaylarla uğraşma ve reddedilmiş hisseder. Bu durumda yakınlarından destek almak ister. Bu süreçte aldatılan eş hiç bir şey yapmak istemez.

    3.Güven kazanma: Aldatan eşte, özür dileme, sürecin telafi edilmesi, iyi bir aile olmak için gün boyunca daha çok sorumluluk alma ve görevleri yerine getirme gibi davranışlar görülür. Fakat aldatılan eş, eşinden gelen hiçbir olumlu yaklaşıma cevap vermek istemeyebilir.

    Aldatma eşlerin psikolojik dünyasında önemli değişikliklere yol açar. Aldatan eşini kazanmak için çok fazla çaba gösterebilir. Eşini üzdüğü için sıkıntı hisseder veya tam tersi durum söz konusu olabilir. Aldatan eş , eşini suçlayarak savunma mekanizması geliştirebilir. Sen böyle davramasaydın ben bunu yapmazdım diyerek eşini suçlayabilir.Aldatılan eşte uykusuzluk, iştahta azalma, kilo kaybı, sürekli ağlama gibi depresyon belirtileri görülebilir. Günlük yaptığı işlerden uzaklaşabilir.İntihar veya eşini öldürme düşünceleri olabilir.

    Aldatmanın ortaya çıkmasından sonra, kişi hemen ayrılmak veya evi terk etmek isteyebilir. Kişi bu kadar acı çekerken karşı taraftan gelen özrü kabul etmeyebilir. Kısa sürede güven ilişkisinin kurulması mümkün olmayabilir. Bu sürecin hemen geçmesini ve farklılaşmasını her iki tarafta beklememelidir.

    ALDATMA ve TERAPİ SÜRECİ

    Aldatma sonrasında, eşler bu süreci beraber aşmak için terapi almaya karar verebilir. Birbirlerini anlayarak ve destek olarak bu süreci aşabilirler. Evliliklerini devam ettirmek istiyorlarsa, terapiye beraber gelmeleri gerekir.

    Çiftler terapiye başlamaya karar verdiğinde, alternatif ilişkinin bitmesi gerekmektedir. Aldatmanın devam etmesi durumunda, çift terapisine başlanması doğru olmaz. Böyle bir durumda bireysel terapi yapılmalıdır. Çünkü aldatılan eş ilişkinin kesin olarak bittiğinden emin olmak ister.

    Aldatılan eşte, uyku düzensizliği, iştahta azalma (hızlı kilo kaybı ), sürekli ağlama krizleri gibi depresyon belirtileri görülebilir. Hayattan zevk almama, günlük yaptığı işlerden uzaklaştığı görülür. Bu durumda aldatılan eşe bireysel destek verilmelidir. Gerekirse psikiyatriste yönlendirilmelidir.

    Aldatılan eş, alternatif ilişkide yaşanan bütün detayları bilmek ister ve sürekli sorgular. Her cevaptan sonra yeni soru sorma ihtiyacı hisseder.Aldatan eşte, eşinin güvenini kazanmak için bütün sırları anlatır. Fakat bu bilgilere ulaşmak ,aldatılan eş için son derece üzücü etkiler yaratabilir. Öğrendiği bilgilerle yüzleşmek çok zor olabilir. Bu nedenle, sorgulamaya biran önce son verilmelidir. Ya da bu aklından geçen sorular uzman eşliğinde seansta ele alınmalıdır.

    Aldatılan eş, aldatmadan haberdar ise, kendisinde yarattığı duygular ele alınır. Bu durumda kişi şok, inkar, ihanet ve şiddetli öfke gibi duygular hisseder. Aldatan eş özür diler fakat karşı tarafın duygularını yeterince anlamaz. Terapi sürecinde aldatılan eşin duygularını ifade etmesi ve aldatan eşinde anlaması sağlanır.

    Aldatılan eş, intikam ve öfke duygusundan kurtulduğunda, eşinden uzak durmak veya kaçmak istemediğinde ve bu problemi çözmeye karar verdiğinde onarım aşamasına geçilir.

    Bağışlayıcı tutumu arttırmak gerekir. Aldatan eş bunu hata olarak yorumluyorsa ve bunun için pişmanlık duyuyorsa, herkes hata yapabilir. Önemli olan bu süreçten çift olarak başarılı çıkmaktır.

    Suçlama ve savunma yapmadan birbirlerini anlamaya çalışmalılar. Terapi sürecinde eşlerin kendilerini doğru ifade etmeleri ve birbirlerini anlamaları sağlanır.

    Aldatma ilişkide bir sorun olduğunun göstergesidir. Terapide eşlerin aldatma öncesindeki evlilikleri ve ilişkileri analiz edilir. Evlilikteki uzaklaşmalar ve boşluklar onarılır. Sistem tekrar yapılandırılır. Yitirilen güven duygusu ve sevgi tekrar inşa edilir.

    Aldatma evlilikte yaşanan en zor süreçlerden biridir. Her terapide olduğu gibi aldatma sonrasındaki terapi sürecinde çiftlerin sabırlı ve özverili davranması gerekmektedir. Fakat çift terapisiyle aşılabilecek bir durumdur. Yeter ki her iki tarafta bu durumun üstesinden gelmek istesin.