Yazar: C8H

  • Çocuklarda alerji aşıları

    Alerji aşılarını hangi uzmanlar yapmalı?
    Çocuk yaş grubunda aşı tedavisi konusunda eğitim alan tek uzmanlık alanı Çocuk Alerji uzmanları olduğu için alerji aşısının gerekip gerekmediği, aşı tedavisinde uygulanacak aşının hangi karışımdan yapılması gerektiği ve yan etkiler gelişince nasıl davranılması gerektiği konusunda da çocuk alerji uzmanları eğitim almıştır. 3 ile 5 yıl gibi uzun süre yapılacak aşı tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi ve yan etkiler çıkınca ne yapılması gerektiği konusunda çocuğunuz risk altında kalabilir. Aşı başlanmaması gereken durumda aşı tedavisine başlanmak zorunda kalmış olabileceğiniz gibi yanlış bir karışımla uzun süre aşı yapılıp zaman kaybedebilirsiniz. Bu nedenlerle çocuklarda aşı tedavisi çocuk alerji uzmanlarınca yapılmalıdır. Burda aşı tedavisi hakkında merak edilenleri yazmaya çalıştık.

    Çocuklukastımında aşı tedavisinin faydası var mıdır?
    Evet vardır. Aşı tedavisi çocukların hayat kalitesini artırmakta ve ilaç gereksinimini azaltmaktadır. Başka alerjilerin gelişmesini engeller. Bu sebepten faydalıdır. Tedavi başarısı yüksektir. Ancak çocuklarda aşı tedavisinin hangi alerjenden oluşması gerektiği ve hangi dozlarda uygulanması gerektiği sadece ve sadece çocuk alerjisi uzmanlarınca yapılmalıdır. Aksi takdirde tedavinin başarısız olmasına ve hatta çok ciddi yan tesirlerle karşı karşıya kalınabilir.

    Aşı tedavisi kimlere yapılır?
    Alerji nedeniyle olduğu kesinleşen astımlı, alerjik nezleli çocuklara yapılması tavsiye edilir. Öncelikle astım ve alerjik nezle belirtileri olan çocuklara ciltten alerji testi yapılır ve test sonucuna göre ve çocuğun çıkan alerjiden etkilenip etkilenmediğine göre karar verilir. Çocuklara aşı tedavisi gerekliliği ve nasıl yapılacağı konusunda tek yetkili uzmanlar çocuk alerji uzmanlarıdır.

    Aşı tedavisine kaç yaşında başlanabilir?
    Dilaltı aşılar 3 yaşından sonra başlanırken cilt altı enjeksiyon şeklindeki aşılar 5 yaşından sonra başlanabilir.

    Aşı tedavisi kaç türdür?
    Aşı tedavisi üç türdür. Dilaltı damla, tablet ve cilt altına enjeksiyon formları vardır. Cilt altı aşılar da iki türdür. Yıl boyu yapılan ve mevsim öncesi olmak üzere iki türdür. Mevsim öncesi aşılar sadece polen alerjisinde uygundur. Hangi aşının hangi çocuğa yapılacağını sadece çocuk alerji uzmanları karar vermektedir.

    Dil Altı Damla Alerji Aşısı nasıl uygulanır?
    Alerjisi olan çocuk astım hastalarına ve alerjik nezlesi olan çocuklara uygulanır. Dil Altı damla aşıları dil altına pompalanarak uygulanır. Aşı içinde sadece çocuğun astımına veya alerjik nezlesine neden olan alerjik madde vardır. Örneğin polen alerjisinde kullanılan damla aşı içinde sadece polen vardır, ev tozu akarına alerjisi için yapılan alerjide akar alerjeni vardır. Kesinlikle kortizon içermez. Çok küçük dozlarda başlanarak vücudun bu alerjik olduğu maddeye alıştırılması sağlanır. Haftada 3 kez veya her gün uygulanan formları vardır. Çocuklarda ciddi alerjik reaksiyona neden olma ihtimali düşük olduğu için evde uygulanabilir. Dişleri fırçalamadan ve kahvaltı veya yemekten önce uygulanır ve 2 dakika dilaltında tutulduktan sonra yutulur. 10 dakika sonra gıda alınabilir. Dil Altı Aşı tedavisinde aşı uygulama süresi en az 3 yıl, en fazla 5 yıldır. 3 ayaşından sonra başlanabilir. Aşı tedavisi ile ilaç kullanma ihtiyacı azalmakta veya bitmektedir. Hayat kalitesi artmaktadır.
    .
    Dil Altı Damla Aşı Tedavisinde Başarı Nasıldır?
    Alerjik bronşit / çocuk astım hastalarında 8-14 yaş arasında yani ergenlikte hastalığın geçme veya şiddetinin azalma olasılığı vardır. Her iki çocuktan birisi bu hastalığı ergenlite atlatamamaktadır. Koruyucu ilaç ihtiyacı devam etmektedir. Çocuk astımında aşı tedavisi ile hastalığın atlatılma olasılığı % 80-90’ın üzerine yükselmektedir. Güvenilir bir uygulama olduğundan koruyucu ilaç almak zorunda olan astımlı ve alerjik nezleli tüm hastalar dil Altı damla aşıya uygun olup olmadıkları yönünde değerlendirilmelidir ve çocuk bu aşı için uygunsa ailelere bu seçenek sunulmalıdır.

    Cilt Altı İğne Aşı Tedavisi (Subkütan İmmünotarapi)
    Devamlı ve mevsim öncesi şeklinde yapılabilir. Mevsim öncesi cilt altından yapılan aşılar sadece polen aerjisinde uygulanabilir. Ocak ayından Nisan ayına kadar haftada bir uygulanmaktadır. Devalı uygulanan aşılar ise başlangıçta en az alerjen içeren konsantrasyonda başlanır. Haftada bir başlanır. Konsantrasyon giderek artırılır. Daha sonraki aylarda doz aralığı 1 aya kadar çıkılır. Toplam uygulama süresi 3 yıl ile 5 yıl arasında değişmektedir. 5 yaşından sonra uygulanabilir. Ekili bir tedavi yöntemidir. Ancak bu tedavi yöntemi sadece çocuk alerji uzmanları tarafından planlanabilir ve uygulnabilir. Aksi taktirde tedavi başarısızlıkla sonuçlanabilir daha da önemlisi ciddi kötü sonuçlarla karşı karşıya kalınabilir. Evde veya eczanede uygulanmaz.

    Aşılar nasıl saklanmalıdır?
    Buzdolabı rafında veya kapağında saklanabilir 2 ile 8 derece arasında saklanmalıdır. Buzluk veya difirize konulmamalıdır. Buzdolabı dışında tutulmamalıdır. Buzdolabı dışında uzun süre tutulursa yapılan aşının etkisi olmaz.

    Aşı tedavisinin etkisi ne zaman başlar?
    Aşı tedavisinin etkisi tedaviden sonra 6 ayda başlar. Birinci yılın sonunda faydası mutlaka olmalıdır. Birinci yılın sonunda aşı tedavisinin faydası yoksa aşı tedavisi kesilir.

    Astımlı çocuklara aşı tedavisi neden yapılır?
    Astımlı veya alerjik nezleli çocuklarda alerjiye karşı tolerans oluşturmak için kullanılır. Aşı tedavisi ilaç gereksinimini azaltır veya ortadan kaldırır, yeni alerjilerin gelişmesini önler ve hayat kalitesini artırmaktadır. Çocuklarda aşının etkisi yetişkinlere göre çok daha fazladır. Çünkü çocuklarda immun sistem değişim içindedir.

    Aşı kortizon içeriyor mu?
    Alerji aşılarında sadece alerjen vardır. Aşılar içinde sadece alerjen vardır. Örneğin polen aşısında polenler vardır. Ev tozu mite aşısında mite alerjenleri vardır. Bu nedenle kesinlikle kortizon yoktur. İlerde herhangi bir zararı da olmaz. Kısırlık, karaciğer zararı gibi herhangi bir organa zararı olmaz.

    Alerji aşılarının yan etkisi var mıdır?
    Dil altı aşıları sonrasında dudakta ve dilde şişme, dilaltında aft gelişmesi ve karın ağrısı gibi bazı belirtiler görülebilir. Ancak bu belirtiler genelde hafiftir. Cilt altı enjeksiyon aşıları ise sonrasında aşı yapılan yerde şişlik, kızarıklık, hafif yorgunluk gibi bazı belirtiler görülebilir. Nadiren de ciddi alerjik reaksiyon gelişebilir. Bu ciddi reaksiyon aşıdan sonra 30 dakika içinde görüldüğü için aşı sonrası 30 dakika gözetim altında tutulmalıdır. Aşı tedavisinin uzun vadede kısırlık, organlara zarar gibi herhangi bir zararı olmaz.

  • Yeni Gelinler

    Yeni Gelinler

    ESKİDENDE YENİ GELİNLER BÖYLEMİYDİ? SOSYAL MEDYA YÜZÜNDEN Mİ BU HALE GELDİK?

    Sanıyorum eskiden günümüze bakıldığında oluşan en büyük fark, bu ihtiyaçlara gereksinimi hissetme düzeylerimizde (özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanı) ki abartılı artış ile bu ihtiyaçları karşılama yollarının giderilme kanallarının gelişen teknoloji ile değişmesi, artması ve sunileşmesidir. Gelişen internet imkanları ve hızla yaygınlaşan sosyal medya araçları insanların kitlelere ulaşma ve kitlelerden haber alma kaynaklarını artırmaktadır. Bu da ihtiyaçlarımızın giderilmesinde bize farklı ve çeşitli imkanlar sunmak için oldukça önemli bir faktör gibi durmaktadır. Gün geçmiyor ki her yeni gün hayatımıza yeni bir kavram, yeni bir trend, yeni bir terim girmesin.

    Eskiden de ihtiyaçlar çok farklı olsaydı atalarımızdan günümüze gelen gelin-kaynana çatışmaları, insanların kendi maddi varlıklarını göstermeye düşkünlüklerini anlatan deyimler olmazdı. Benim en iyi bildiğim hikayelerden biri, gelin ve görümce arasında geçen ev kapısında yatan köpek örneğidir. “Gelin kocasının ona yeni aldığı yüzüğü gösterebilmek için “ellerini kullanarak kapısının önüne yatmış köpekten bahseder”, görümce ise buna karşılık kolundaki altın bilezikleri sallayarak “hoş hoş” diyemedin mi der. Bugün gelinen durum ise çok farklı değil… Sadece kanallarımız değişti, çeşitlendi ve çoğaldı. Ve bu hikayeler internetin gücüyle herkese canlı canlı aktarılmaya ve duyurulmaya sebep oldu. Doğal bir sonuç olarak da doyum sunileşti.

    BU NEYİN GÖSTERGESİDİR?

    Doğal hiyerarşik ihtiyaçlar listesi insan ruhunun derinleşmesi ve psikolojik anlamda sağlamlığı için aynı düzey ve sıralamada olsa da, gelinen teknolojik imkanlar ve bu imkanlara erişim kolaylığı ile bazı insanların özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanlarındaki açlıklarını bu kanallarla doyurma sıklığında ciddi bir artış oldu. O insanları da buna iten yine derindeki aynı ihtiyaçlar… Özellikle yeni kurulan ailelerde yeni rollerle birlikte başlayan bu rollere uyum ve gelinen ailelerin içinde yer edinme kaygısı evliliğin ilk yıllarında hepimizin üzerine düşen baş edilmesi gereken konulardır. Yeni kurulan ailelerde özellikle gelin ve erkeğin aile üyeleri arasında; saygı görme, itibar kazanma, değer görme ihtiyaçları karşılıklı olarak yüksektir ve ilk yıllar çoğu ailede bu dengenin oturtulması ile geçer. Eğer burada ciddi bir dengesizlik varsa, sağlıklı ve sınırları net ilişkiler oturtulamamışsa, erkek kendi ailesi ile yeni kurduğu ailesi arasında iyi bir duruş sergileyemiyorsa, özellikle gelin ve kayınvalide arasında bazen açık bazen yarı açık rekabet, kendini olduğundan fazla gösterme ihtiyacı hisseder. Bazen olduğundan daha iyiymiş gibi kendi ilişkilerini sunma ihtiyaçları da gündeme gelebilir. Ama iki taraf için de verilmeye çalışılan mesaj hep aynıdır; ne kadar değerli, sevilir ve sayılır biriyim.

    Sevgi/ait olma ve saygı hem çok kuvvetli ihtiyaçlardır hem de aslında gerçek anlamda bakıldığında tatmini için çokta komplike olmayan şeylerle giderilebilir. Ama işte gerçek anlamda sorunlar ihtiyaçlar masaya yatırılıp sahici adımlar atılamadığında da ihtiyaç giderek artar ve bugün ki tablo ortaya çıkar. Kafası karışan kişiler suni doyum kanallarını kullanırlar. Bu sebeple de herkes kendi entellektüel düzeyinde ve kendi ihtiyaçlarına yönelik bu araçları kullanarak nasiplenmektedir. Hal böyle olunca, karşımıza da çeşit çeşit renk renk kaba tabirle bazen görgüsüzlük bazen de estetik içeren bir sürü resim, paylaşım çıkmaktadır. Gerçek duyguları ve ihtiyaçları talep etmeyi öğrenemezsek sosyal medya üzerinden laf sokucu mesajlar, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla diyalogları, annesi ve eşi arasında bazen gereksiz poh pohlanıp, bazen bir oraya bir bu tarafa itilen kocaların hikayeleri ve resimleri, bunları takip eden insanları görmeye devam edeceğiz.

    Hayranlık uyandırma, kendini gösterme, onaylanma ihtiyaçlarındaki abartılı artış ile tezat gibi görünse de aynı alanının suni doyum karşılığı abartılı özsaygı, kendini beğenme, narsisizm bu döneme özgü ciddi problemler halini almıştır. Altında yatan en önemli unsur ise psikolojik anlamda hissedilen yetersizlik ve kusurluluk algısı, hayata karşı anlamlı hedefler oluşturamama, tatmin olma sınırının artık günümüzde ucunun açık olmasıdır.Hep daha fazlası artık var! Çağımızın bu tuzağına düşmüş, sadeleşemeyen, özüne dönemeyen, duygularının farkında olmayan, hakiki doyum kanallarını bulamayan çoğu insan bu bataklığın içinde her gün yeni bir deneme ile debelenip durmakta.

    BUNUN SONU NEREYE GİDİYOR? ÇARESİ VAR MI?

    Gelinen noktada son yok sanırım. Her gün yeni bir kavram ve trend çıkıyor. Biz kişisel olarak kendimize dönüp ihtiyacımızı fark edip onu hakiki anlamda giderecek yerler bulmadıkça ve kendimize bir dur demedikçe ucu hep açıktır.

    Doğru olan tüm bu imkanlardan geri durmak değil, hiç takdir edilmeyi istememek, saygı beklememek ya da kayınvalideyi/ gelini red etmek değildir. İhtiyaçların abartılması, doyum noktasındaki abartı ve bu doyumu sağlarken ruhumuzun hiçte ihtiyacı olmadığı kanallarda takılıp kalmak. Esas sağlıksız olan budur. Yoksa kitle ulaşım araçlarıyla haber almak, haberdar olmak, hayatımızdan kesitler sunmak normal düzeyde yani “olsa da olur olmasa da olur noktasında” bu kanalları kullanmakta bir sakınca yoktur. Ama bunu yaparken kanlı canlı ilişkilerinin peşini bırakmayıp, olumsuz duygularımızı fark etmeyi öğrenmek zorundayız. Doğal duygusal tepkilerimizi fark etmeye çalışmaktan, neye ihtiyacım var diye kendimize sormaktan geri durmamalıyız. Emin Olun bunun cevabı daha çok like, kayınvalidemi alt ettim ya da o geline gününü ne güzel gösterdim olmayacaktır.

    Sağlıklı bir ruh halinin ve insanın kendinden memnuniyetinin en önemli belirleyicilerinden biri “hayatı anlamı yaşamanızı sağlayacak amaçlara ve her an temas edebildiğiniz sevilir hissettiğiniz ilişkilere” sahip olmanızdır. Kalıcı mutluluğun ve kendinden/ hayatınızdan memnuniyetin sahip olamadıklarınızla değil sahip olduklarınıza sahip çıkarak onları besleyip geliştirerek elde edeceğinizi unutmayın. Yeni kurduğunuz evliliğinizde “iyi bir gelin, iyi bir eş “ olarak algılanmak istemeniz, yer edinmek ve saygı görmek istemeniz gayet normaldir.Kayınvalidenizle/gelininizle hayalinizdeki ilişkiyi henüz oturtamamış ve kendinizi “istenmeyen” algılıyor olabilirsiniz. Yapmanız gereken sizi rahatsız eden durum ve kişilerin davranışlarını belirleyip, problem odaklı değil, yapıcı bir şekilde rahatsızlık duyduğunuz konuları açıkça karşılıklı konuşarak ifade etmek, ihtiyaç duyduğunuz şeyi karşıdan talep etmek, zamanında olmuş bitmiş hala önünüze gelmeyen konuları unutmak yani sağlıklı ama sınırları net ilişki kurabilmek için adımlar atmaktır. Sosyal Medya aracılığı ile geline/kayınvalideye indirekt yollarla haber göndermeyi bir tarafa bırakıp, pasif agresif (çeşitli bahanelerle ilişkiye ket vurma gibi) davranmaktan vazgeçerek, show üzerinden değil çözüm odaklı yaşamayı öğrenmeye çalışmalıyız.

    Us Psikiyatri Enstitüsü’nden Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu

  • Sorular ve cevaplar ile çocuklarda astım

    DÜNYA ASTIM GÜNÜNDE SORULAR VE CEVAPLAR İLE ÇOCUKLARDA ASTIM

    Ülkemizde astımın sıklığı nedir?

    ‘Neden benim çocuğum!’ denecek bir hastalık değil astım , hem dünyada hem de ülkemizde çocuklarda en sık rastlanılan hastalık. Okul çağında astım sıklığı ülkemizde % 6- 10 civarında. Okul öncesi dönemde ise öksürük , hırıltı , nefes darlığı gibi astım benzeri şikayetler çocukların % 50-60 ‘ında rmevcut . İyi haber bu çocukların önemli bir kısmında büyümekle bu şikayetler kayboluyor. Özellikle anne –babasında astım olmayan , allerjisi olmayan, hasta olmadığı zamanlarda şikayetleri olmayan ( örn egzersiz ile öksürük vb) çocukların önemli bir kısmı büyüdüğünde astım olmaz.

    Tanıda gecikme ve yanlış tanı ….

    Önce tanıda gecikme, çok sık karşılaştığımız sorunlardan biri budur. Bazı hastalar her üst solunum yolu enfeksiyonlarını takiben öksürük , balgam, hırıltı nefes darlığı gibi tipik bulgular olmasına rağmen astım tanısı almaz. Bütün kışı öksürerek geçiren, ya da ayda 1-2 kez antibiyotik kullanan, defalarca bronşit hatta zatürre gibi tanılar ile gece yarıları acillere giden ve hastanede yatmak zorunda kalan hastalar var … Çocukluk çağı astımının erken ve doğru tanısı , uluslararası ve ulusal tedavi rehberlerinin önerilerine uygun olarak kullanılan ilaçlar sayesinde hem çocuğun hem de ailenin yaşam kalitesi iyileştirilebilir. Ve tüm bu şikayetler ortadan kalkabilir.

    Bir diğer önemli konuda yanlış tanıdır…

    Bazı çok önemli hastalıklar astım benzeri bulgular ile karşımıza çıkabilirler. Kapıdan içeri giren her hastaya onlarca test yapılmasına gerek yoktur AMA, kullanılan tedavilere rağmen şikayetlerinde belirgin düzelme olmayan, büyümesi gelişmesinde sorun olan, bol balgam çıkaran çocuklarda mutlaka altta yatabilecek diğer hastalıkların araştırılması gerekebilir.

    Parasetamol Astım’a yol açar mı?

    Son 10 yıldır çok tartışılan bir konu bu… Arada sırada da sanki çok yeni bir tartışma imiş gibi sosyal medyada endişeli mesajlar yer alıyor … Evet bazı çalışmalar annenin hamilelik sırasında parasetamol kullanmasının ya da erken çocukluk çağında parasetamol içeren ilaçların yaygın kullanımının çocuklarda astım gelişimi ile ilişkili olabileceğini ileri sürmüştür. Ama parasetamol kullanımı ile astım arasındaki ilişki sadece basit bir birliktelik mi? Yoksa parasetamol gerçekten astıma yol açıyor mu bunu kesin olarak söylemek zor ne yazık ki….

    Bu neden ile biz ailelere şunu öneriyoruz ‘Ateş ya da ağrı çocuğun genel durumunu belirgin olarak etkiliyor ve gerçek bir ihtiyaç var ise kullanalım…’

    Eğer çocuğumuzun ilaca ihtiyacı yok ise en basit, en zararsız olduğunu düşündüğümüz ilaçları bile gereksiz yere vermeyelim.

    Çocuğumun astımı var yüzmesinde bir sakınca var mı?

    Astım ilaçlarını kullanan ve düzenli yüzme derslerine devam eden astımlı çocuklarda astım semptomlarında, hastaneye yatış ihtiyaçlarında, acil servis ziyaretlerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Hastalıkları nedeni ile okula gidemedikleri gün sayısı da düzenli olarak yüzen astımlı çocuklarda daha az bulunmuştur.Yüzme ayrıca astımlı hastalarda akciğer kapasitesini arttırır ve nefes alma tekniklerini geliştirir.

    Astım açısından riskli çocuklarda astım gelişimini engelleyebilir miyiz?

    Çok sayıda genetik ve çevresel faktör astım gelişiminde rol oynar. Son 40-50 yaşam tarzımızdaki değişiklikler ile birlikte bir çok çevresel faktörün genetik ile de etkileşerek astım başta olmak üzere alerjik hastalıkları arttırdığı düşünülmektedir. Ne yazık ki mucizevi bir reçete yok. Ama anne ya da babasında astım hikayesi olan ve tekrarlayan öksüürk balgam, hırıltı ve veya nefes darlığı olan çocuklarda bazı önerilerimiz olabilir… Hem dünyada hem de ülkemizde en sık rastlanılan iç ortam allerjeni ev tozudur. ‘Bizim evde olmaz!’ demeyin. Bu küçük böcekler gözle görülmez, ne kadar temiz olursa olsun bütün evlerde vardır. Nemli ve ılık ortamları severler, insan ve evde hayvan var ise onların derisinden dökülen artıklar ile beslenirler. Aslında ev tozu böceklerinin artıklarının allerjik olmayan çocuklara bir zararı yoktur ama astımlı çocuklar için, özellikle de ev tozu allerjisi olan çocuklar için sorun olabilir. Evin iyi temizlenmesi, sık aralıklar ile süpürülmesi, sonrasında ise iyi havalandırılması önemli. Anti- allerjik yatak , yastık kılıflarının kullanılması kolay uygulanabilir olan ve önerilen yöntemler arasında. Ev tozu düzeyini sıfıra indirmek mümkün değil ama şunu söylebiliriz basitçe en etkin yöntem sıcak su ile yıkama‘Yıkayabileceğiniz her türlü yatak materyalini (>55 C) su ile yıkayın’. Evi temizleyelim derken abartmayalım bazı temizlik malzemeleri, hava temzileyici spreyler , parfümler gibi kimyasal bazı irritanlarında çocuklarda astım semptomlarını arttırabileceğini unutmamak gerekir

    Çocuğunuzun beslenmesinde dikkat etmeniz gerekenler noktaları da şöyle sıralayabiliriz. İlk 6 ay anne sadece anne sütü verilmesi, katı gıdalara 6 aydan sonra başlanması önemli. Ailede alerjik hastalık hikayesi olan çocuklarda inek sütü – yumurta beyazı ve soya gibi gıdaların 1 yaşından önce başlanmaması öneriliyor. Ayrıca deniz ürünleri (balık) ve fıstık gbi gıdalardan da 1 yaşından önce kaçınmak yerinde olur. Bebeğin sigara dumanına maruz kalmaması çok çok önemli. Çok sayıda çalışma var sigaraya maruz kalma tek başına astım gelişimi için önemli bir risk faktörü. Hem hastalığın ortaya çıkmasına neden oluyor hem ed zaten astımı olan çocuklarda hastalığın şiddetini arttırıyor.

    Astım tedavisinde kullanılan Bitkisel tedaviler güvenilir mi?

    Doğadan gelen her şey zararsız demek değildir. Astım tedavisinde kullanılan bitkisel karışımlar özellikle içinde ne olduğu bilinmeden aktarlardan alınan gelişigüzel karışımlar ise çok dikkatli olmak gerekir…

    Bir çok bitkisel ilaçta bulunan Gingko biloba ( Bu bitki ülkemizde gümüş kaysı, fil kulağı, kız saçı, Çin yelpaze çamı gibi isimler ile anılmaktadır) özellikle kan sulandırıcı başka tedaviler alan insanlarda kanamalara yol açabilir. Meyan kökü kan basıncını arttırabilir, yine bir çok bitkisel ilaçta yer alan ve nefes borularını genişleten efedra (deniz üzümü) kullanımının bazı beklenmedik ölümler ile birlikte olduğunu ileri süren yayınlar mevcuttur. Sonuç olarak bitkisel tedaviler bazen hafif bazen şiddetli hatta hayatı tehdit edici yan etkilere yol açabilirler.

    Eğer bitkisel ilaçları kullanırken bulantı, kusma, kalp atımında hızlanma, ishal, döküntü, uykusuzluk gibi yan etkiler ortaya çıkar ise ilacın alınmasının durdurulması ve hemen hekim ile bağlantıya geçilmesinde fayda var. Ayrıca unutulmaması gereken noktalardan biri de şudur ki bazı bitkisel ilaçlar hastaların kullanmakta olduğu diğer ilaçlar ile etkileşime geçebilir. Bu neden ile çocuğunuz ya da sizi izleyen hekimi kullanmakta olduğunuz tüm bitkisel ilaçlardan haberdar etmeniz uygun olacaktır.

  • Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Kadının erkekten çok kazanması Türk toplumunda Türk erkeğini rencide eden, kıran, kendisini ezilmiş hissetmesini sağlayan bir durum mu?

    Kadını kadın, erkeği erkek yapan özelliklerin bir kısmı genlerle bir kısmı da sosyal öğrenme ile kazanılır. Cinsiyet rollerini oluşturan özelliklerin büyük bir çoğunluğunun genetik etmenli olması söz konusu olmasına rağmen, kadın ve erkeğin toplumsal rolleri yaşadığı ortam ve kültürel öğrenme ile ilgilidir. İnsanlığın ilk çağlarında erkek ava çıkıp av etiyle ailesini beslemek zorundayken, kadın anne rolünde ve çocuklarını koruyup kollamak zorundaydı. Kadının, babanın evde olmadığı durumda çocuklarını koruyabilmesi için korku duygusunun gelişmiş olması gerekirken; erkeğin saldırgan bir yapıya sahip olması avcı karakterinin gereği olarak görülüyordu.

    Dolayısıyla bugün nörobiyolojik araştırmalarla desteklendiği üzere, kadın ve erkeğin biyolojik olarak eşit olduğunu söylemek yanlıştır. Fakat biri diğerinden de üstün değildir. İki cins birbirinden farklıdır.

    Zamanla kültürler oluştukça genlerle belirlenen cinsiyet rollerinin yanında sosyal roller ortaya çıkmış ve kadın erkek arasındaki tüm bu biyolojik farklılıklara rağmen, “duygusal anlamda” bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcısı olarak kabul edilmeye devam edilirlerken, sosyal ve kültürel anlamda her alanda, her kulvarda karşı karşıya gelmeye başlamışlardır. Böylelikle kadının toplumdaki başarısının “erkekleşerek” gerçekleşeceği inancı yaygınlaşmaya başlamış ve kadının toplumsal konumunda cinsiyet rolünün biyolojik boyutunun göz ardı edilmesi söz konusu olmuştur.

    Dolayısıyla konu daha çok kazanmak ya da daha iyi konumda olup olmamaktan daha çok, her iki cinsin de cinsiyet rollerinin sınırlarının netliğinin korunup korunmamasıdır. Bu sınırlar tabi ki de çağlara ve kültürel gelişime paralel olarak farklılık gösterecektir ancak asgari sınır mutlaka korunmalıdır. Yani; kadının toplumdaki rolünün “genetik eğilimleri” dikkate alınmadan değiştirilmesi ona ve erkeğe zarar vermektedir.Erkeği aşağılık duygusuna iten, rencide eden şey; toplumun başarılı kadını erkeksileştirme arzusu ve karşı cinsi birbirlerine doğal düşman gibi algılatarak, birbirleri üzerinde hüküm sürme yarışına sokmasıdır. Bu yarıştan duygusal ilişkiler zararlı çıkmış, kadınlar mağdur edilerek yalnızlığa itilmiş; erkeklerse kaygıya kapılmışlardır.

    Çağımızın kadını bir taraftan özgür olma diğer taraftan korunma ve sevilme ihtiyacı hisseder. Korunma ve sevilme ihtiyacı ne kadar büyük toplumsal başarılar elde etmiş olursa olsun, ne kadar para kazanılıyorsa kazanılsın cinsiyet rolüyle ilgilidir. Bir kadın kendisine sahip çıkan bir erkek olursa tam anlamıyla mutlu olabilir. Unutulmaması gereken bir şey de; kadının korunma ve sevilme gibi psikolojik ihtiyaçları özgürleşmesiyle (yani toplumsal rollerde gösterdiği başarı ve maddi olanaklar) daha da belirginleşir. Bunu görebilen ve bilen erkeğin karşısındaki kadının konumu ne olursa olsun ihtiyacını karşılayabilmesi söz konusu olabileceği için kendini ezilmiş hissedeceği bir durumda söz konusu olmayacaktır. Ancak yine de, Türk toplumu gibi ataerkil aile yapısının egemen olduğu kültürlerde, her türlü sosyoekonomik gelişime rağmen kültürel öğrenme, erkeğin kadından daha çok kazanması ve toplumsal başarısının daha iyi olmasını normalize etmiştir. Bunun tersi durumunda erkek rencide olacak ya da ezilmiş hissedecek diye bir kural olmamakla birlikte; her iki cinsin tercihi (seçenek sunulsa) erkeğin daha çok kazanmasından yana olacaktır. Çünkü bu durum genlerdeki özelliklere ters düşmeyen durumdur. Ve sistem toplumla barışık bir halde olduğunda daha sorunsuz işler. Özellikle ataerkil toplumlarda yetişmiş bireyler diğer durumlarda nasıl baş edeceği konusunda kendisi olmasa bile toplum onu bocalatabilmektedir.

    • Kadın CEO, yönetici, müdür pozisyonlarında olduğunda, kendisi gibi konumda bulunmayan ve kazanmayan erkekler eşlerini aldatıyor mu?
    • Bu bir çeşit aşağılanma duygusunu bastırma yöntemi olabilir mi?

    Aldatma genel olarak karakterin dökülüş biçimiyle alakalıdır. Bir şekilde aşağılanma duygusu yaşayan bir erkeğin bu duyguyla baş edebilme yolları karakterden karaktere farklılık gösterir. Bazı erkekler bu duyguya teslim olur; bazıları yok sayar. Bazılarıysa yıkıcı davranışlara yol açacak şekilde ilişkisine zarar verebilir. Aşağılanma duygusu yaşayan bir birey kendini diğer insanlardan daha kusurlu, daha eksik ve daha değersiz görür. Bu duygularıyla yüzleşemeyen bir erkeğin karakter yapısı da uygunsa aldatma gündeme gelebilir. Çünkü kadın gibi erkek de takdir edilme, onaylanma, beğenilme duygularına ihtiyaç duyar. Aşağılanma duygusu yaşayan bir bireyde kendini beğenmeme, kusurlu ve eksik hissetme söz konusu olacağı için özellikle karşı cinsin ilgisi onun bu yaşadığı duygularını gidermesi için geçici bir iyilik hali sağlayacaktır. Ancak yine belirtmekte fayda var ki, gördüğü ilgi ona iyi gelse de her erkek eşini aldatmamaktadır. Tüm insanlar için geçerli bir şey varsa o da; kişi izin vermedikçe kimse ya da hiç bir koşul kendisine aşağılık hissettiremez. Bu nedenle böyle hisseden bir erkeğin yapması gereken bu duyguyla yüzleşmesi ve bunun kendiyle alakalı bir durum olduğunu kabul edip bunu çözerek daha kaliteli ve doyumlu yaşayabilmek için adım atmasıdır.

    • Seyahatlere çıkan ve gece geç saatlere kadar mesai yapan kadın yöneticiler ev ve eşlerini ihmal ettiklerinden mi sorunlar başlıyor?

    Esas sorun kadınların toplum içinde elde ettiği yeni rollerine erkeğin uyum sağlamamasından ve kadının evdeki konumunun değişmemesinden kaynaklanır. Kadın iş hayatında aktif bir biçimde var olsa da, hiç bir zaman annelik ve ev hanımlığı rolünü terk etmez. Ancak erkek eşine yardım etmez, kadından ev hanımlığı rolünü eksiksiz yapmasını bekler ve eve gittiğinde her şeyin yolunda gitmesini isterse kadının yükü daha da artacağından her iki cins için memnuniyetsizliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.

    • Bunu sorun etmeyecek erkek/eş var mı?

    Erkeğin hayatından aldığı doyum, kendinden memnuniyeti ve ilişkiden aldığı haz ne kadar yüksekse, eşinin başarılarından memnun olma olasılığı da o kadar artacaktır. Statü yönelimi yüksek olan yani; kendinin ve eşinin toplumsal pozisyonunu önemseyen, zenginliğe, saygıya ve ünvana önem veren erkekler duygusal bağ kurduğu kadının toplumsal konumunun yüksek olmasından rahatsızlık duymaz aksine teşvik edici olabilir.

    Erkeğin karakterinden bağımsız olarak, çiftin yaşadığı ilişkinin kalitesi de bu konuda belirleyici olabilir. Yani; toplumsal dayatmalara rağmen cinsiyet rollerinin farklılığının bilincinde olan, karşılıklı olarak birbirlerine saygı duyup, psikolojik ihtiyaçlarını gidermeye yönelik doyumu yüksek ilişki yaşayabilen çiftler arasında da bunun sorun olması söz konusu değildir.

    • Mutluluğun formülü erkeğin çok kazanmasında mı gizli?

    Bir kadın ne kadar çok kazanırsa kazansın, çeşitli duygusal eğilimleri vardır. Kadının sevilme ihtiyacı erkeğe göre daha fazladır. Kadının çok kazandığında özgürleştiği ancak psikolojik ihtiyaçları karşılanmadığında mutlu olamadığı görülür. Mutluluğun formülü kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarını kabul ederek ve saygı duyarak, bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcı olabilmesinde saklıdır.

    Ancak yine de bağımsız, güçlü, koruyucu ve karısı için kendini feda edebilen şeklinde idealize edilen erkek tipi asırlardır süre gelen kültür birikimi sonucunda genlerimize işlenmiştir. Bunun doğal sonucu olarak kadın için mutluluğunun tek formülü erkeğin daha çok kazanmasında olmamakla birlikte; kültür birikimimizin bize işlediği ideal erkek tipine uygun olduğu için o koşul daha çok arzu edilen ve cinsler arası barışın daha kolay sağlanabildiği durum olarak hala kabul görmektedir.

    • Kadın ve erkek eşlere öneriler/tavsiyeler

    Kadınların toplumdaki statüsünün yükselerek iş gücünün büyük bir kısmını elde etmesi kadın ve erkeğin cinsiyet rollerini değiştirdiği ve bununla baş edemeyen erkeklerin kaygıya kapıldığı, kadınların yalnızlığa itildiği sonunda da ikili ilişkilerin zarar gördüğü bir gerçektir. Ancak sevgi genetik bir eğilimdir. Her iki cinsinde temel ruhsal ihtiyacı; birbirlerine güvenli bir şekilde bağlanabilmeleridir. Cinslerin kendi kimliklerini koruyarak, hayatı paylaşabilmesi ilişkilerdeki en önemli unsurdur. İnsan bencil olmadan bağımsız, üstünlük kurmadan özgür olmalıdır. Bunu elde etmekte her iki cinsin emeği ve yatırımıyla olabilir.

  • Bahar alerjisi

    Bahar alerjisi

    Bursa ili ve çevresi özellikle polenler açısından ülkemizin en alerjik bölgelerinden biri.

    İlkbaharın girişinde dışbudak ve ardıç; ilkbaharda çınar,meşe ve çimen; devamında zeytin ağacı ve kestane ağacı polenleri geliyor!!!

    Alerjik rinit (saman nezlesi) ve alerjik konjonktivit (alerjik göz nezlesi) bu mevsimde sık görülen alerjik rahatsızlıklardır.

    Hapşırık, burun akıntısı, burun kaşıntısı ve tıkanıklık; gözlerde kızarma, yaşarma ve kaşıntı şikayetleri görülür. Ağız solunumu yapılmasına bağlı sıklıkla ağız kokusu vardır. Özellikle göz altı koyuluğu, burun üstünde yatay çizgilenme, çocuğun eliyle burnunu yukarı doğru (selam verir gibi) kaşıması dikkat çekicidir.

    Ayrıca bazı hastaların özellikle sabahları, egzersizle ya da polen bulunan ortamda öksürük, hırıltı ve/veya nefes darlığı gibi astım düşündüren şikayetleri de olabilir.

    Yukarıda anlatılanlara benzer şikayetleri olan çocukların bir Çocuk Alerji Uzmanı tarafından görülmesi, alerji testlerinin yapılması, bahar mevsimini rahat geçirmesi için ilaç tedavisi ve gerekiyorsa bir sonraki mevsime kadar aşı tedavisinin başlanması gerekebilir.

  • DEPRESYON KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNA YOL AÇIYOR

    DEPRESYON KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNA YOL AÇIYOR

    Günümüzde yaygın hastalıklardan biri olan Kronik Yorgunluk Sendromuna fiziksel belirtilerin yanı sıra ruhsal sorunlar da yol açıyor. Daha çok kadınlar ve üst düzey yöneticilerde görülen kronik yorgunluk sendromu çocuklarda da görülebiliyor.Altı ay ve üzeri süren kronik yorgunluk sendromu kısa süreli hafıza ve konsantrasyon kaybına da yol açıyor.

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kronik yorgunluk sendromu ve bununla baş edebilme yolları hakkında bilgi verdi.

    En çok İş Gücü Kaybının Görüldüğü Hastalıklar Arasında

    Kronik yorgunluk sendromunu aralıksız en az altı ay süren yorgunluk halinin dışında; bellek ve konsantrasyonda bozulma, boğaz ağrısı, kas ağrısı, çoğul eklem ağrısı, daha önce kişi tarafından bilinmeyen baş ağrısı, dinlendirmeyen uyku ve egzersiz sonrası bitkinlik halinin tabloya eşlik etmesiyle oluşan bir sendromdur. Bu tabloyu açıklayacak başka ağır bir fizik hastalığının olmaması gerekir.Tablonun en çok psikiyatrik hastalıklarla birlikte görüldüğü bir gerçektir. Özellikle depresyon ve anksiyete bozukluğu olan hastalar kronik yorgunluk sendromu açısından da risk altındadır. Kronik Yorgunluk Sendromu hastalarında; beceri isteyen işlerde yavaşlama, planlama, organizasyon ve problem çözme gibi yeteneklerde gerileme vardır. Bunların yanında dikkat kusuru, konsantrasyon düşüklüğü, karar vermede zorluk gibi bulgular görülür. Tüm bu özellikleriyle kronik yorgunluk sendromu, birçok ülkede iş gücü kaybı yapabilen hastalıklar arasında yer almaktadır.

    Kısa Süreli Hafıza Kaybına Yol Açıyor

    Hastalığın en önemli belirtisi yeni veya bilinen bir zamanda başlayan, devam eden bir fiziksel aktivite sonucu olmayan, istirahatle hafiflemeyen, iş, eğitim, sosyal ve özel yaşam aktivitelerinde belirgin azalmaya yol açan bir yorgunluğun olmasıdır. Bu belirtilere kısa süreli hafıza ve konsantrasyon kaybı, boğaz ağrısı, lenf bezlerinde hassasiyet, kas ağrısı, yeni oluşan şekil değiştiren veya ciddileşen baş ağrısı, uyku bozukluğu, yapılan bir iş sonrası 24 saatten fazla sürede geçen kırıklık eşlik etmektedir.

    Kadınlar ve Üst Düzey Yöneticiler Risk Altında

    Kronik Yorgunluk Sendromu daha çok genç erişkin kadınlarda görülmekle birlikte, stres düzeyi yüksek olan işlerde görev yapan üst düzey yöneticilerde ve mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine sahip insanlarda daha yaygındır.

    Stresle Baş Etmeyi Öğrenmek ve Egzersiz Yapmak Önemli

    Hastalığın tedavisinde immunolojik tedavi, uyku tedavisi ve antidepresan ilaç tedavilerinin dışında farmakolojik bir tedavi yöntemi olmayan bilişsel davranışçı terapi (BDT) önem kazanmaktadır. Bilişsel Davranışçı Psikoterapinin prensipleri çoğunlukla rehabilitasyon temel prensipleriyle yakından ilişkilidir. Hastaların kendi hastalığıyla ilgili inanç̧ ve düşüncelerinin yanı sıra bununla nasıl başa çıkacaklarının ayrıntılı analizine dayanmaktadır. Burada hedef, hastanın hangi düşünce ve davranışlarının semptomları artırdığının saptanmasıdır. Ayrıca stresle baş etme yöntemlerinin öğrenilmesi, mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine yönelik farkındalık artırarak bu özelliklerle esneklik kazandırılması, gevşeme ve relaksasyon eğitimi gibi çok çeşitli müdahaleler de Bilişsel Davranışçı Tedavinin prensipleri çerçevesinde tedavide yer almaktadır. Tedavi sürecine ek katkı olarak bu kişilerin aileleri ve varsa çocuklarıyla da konuşulup değerlendirilmeli, bu konuda onlara da destek verilmelidir.

    Önemli bir konuda Kronik Yorgunluk Sendromunda teorik olarak hastalar için aktivite yapmamak yararlıymış gibi görünmesine rağmen, hafif aerobik egzersizler hastanın ağrılarını azaltarak günlük yaşam aktivitelerini artırmaktadır. Egzersiz tedavisi en fazla 30 dakika ve hastanın yorgunluk ve diğer semptomlarına göre günlük 1-2 dakika artırılacak şekilde yapılmalıdır.

    Çocuklarda Altı Ay ve Üzeri Süren Kronik Yorgunluk Önemsenmeli

    Özellikle ergenlik döneminde ve çocuklarda,altı ay ve üzeri süren bir yorgunluk mevcutsa bu kişilerin aile ve öğretmenleri ile görüşülmelidir. Görüşme sonucundaki bilgiler doğrultusunda çocuğa psikolojik ve sosyal destek vermenin tedavide önemli bir yeri vardır. Bu genç̧ vakaların tedaviye iyi yanıt verip 2-4 yıl içinde iyileştikleri ve erişkinlerden daha iyi tedavi süreci gösterdikleri belirtilmiştir.

  • Mevsimsel allerji sezonu ve allerjik polenler

    İlkbahar ayları, yoğun kış döneminden sonra doğanın canlanmaya başladığı günler olarak bilinir. Havaların ısınmasıyla birlikte ağaçlar çiçeklenir, otlar yeşerir, aynı zamanda kalın giysilerimizi çıkarır daha ince giysiler giymeye başlarız.

    Bitki polenleri bu dönemde atmosferde görülmeye başlar. Bitkilerin polenleri botanikçiler için onların çoğalmasını sağlayan sporlar olarak değerlendirilirken, biz allerji uzmanları ise polenleri allerjen taşıyan tanecikler olarak kabul ederiz. Polenler önce ağaç ve otsu bitkilerin polenleri olarak ikiye ayrılır, otsu bitki polenleri de çayır polenleri ve yabani ot polenleri olarak ikiye ayrılır. Sonuç olarak bitki polenleri ağaç polenleri, çayır polenleri ve yabani ot polenleri olarak üç grupta incelenir.

    Ağaçlar ilkbaharın başlangıcı ile birlikte en erken dönemde polen oluşturmaya başlarlar. Ağaç polenlerinin atmosferde yoğun olarak bulundukları süre ağaç cinslerine bağlı olarak değişmekle birlikte genellikle 1-2 ay kadardır. Ağaçların hemen ardından çayır polenleri atmosferde görülmeye başlar. Çayır polenlerinin atmosferde bulunduğu süre çok daha uzun olup ortalama olarak 6 ay kadardır (Nisan-Eylül arası). Yaza doğru yabani ot polenleri ortaya çıkar. Yabani ot polenleri de yine ağaçlar gibi atmosferde 1-2 ay gibi bir sürede bulunurlar.

    İlkbahar döneminde burunda akıntı, kaşıntı ve tıkanma, gözlerde kızarıklık, kaşıntı ve akıntı gibi bulguların ortaya çıktığı hastalık tablosu Allerjik nezle yada Saman nezlesi olarak isimlendirilir ve en sıklıkla polenlere bağlı olarak görülür. Nisan, Mayıs gibi aylarda başlayan şikayetler hastalığa sebep olan allerjik polenlerin cinsine göre yaz sonuna kadar devam edebilir. Bazı olgularda sadece allerjik nezleya ait burun ve göz belirtileri ortaya çıkmakta iken bazılarında öksürük, hırıltı ve nefes darlığı gibi astım bulguları görülebilmektedir. Genel olarak 10 mikrondan daha büyük polenler sadece burun ve göz bulguları ortaya çıkarırken, 10 mikrondan daha küçük polenler akciğer içi havayollarına ulaşarak astım bulgularına neden olurlar.

    Marmara bölgesi ve Bursa ilimiz özellikle yoğun bitki florası nedeniyle allerjik rinit ve allerjik astıma neden olabilen birçok ağaç cinsine sahiptir. Bölgemizde bulunan ağaç polenleri arasında ilk sırada zeytin ağacı polenleri gelmekle birlikte, ıhlamur ağacı, servi ağacı, çınar ağacı, çam ağacı gibi polenler ön sıralarda yer almaktadır. Apartman bahçelerinde, parklarda ve yol kenarlarında bulunan çayır ve çimenlere ait polenler, aslında allerjik rinit ve allerjik astımda en sık rastlanan allerjenler olarak dikkati çekerler ve atmosferde 6 ay gibi uzun bir süre kalarak hassas kişilerde allerjik bulgulara neden olurlar.

    Polenlere allerjik olan kişilerde ilkbahar ve yaz aylarında dış ortam aktiviteleri sırasında allerjik belirtiler ortaya çıkar. Örneğin ailenin pikniğe gitmesini takiben burun, göz ve akciğerlere ait belirtiler görülür. Polenlere allerji gösterdiği düşünülen hastalarda öncelikle 0-18 yaş grubunda çocuk allerji uzmanları tarafından, erişkinlerde ise erişkin allerji uzmanları tarafından deri testleri yapılarak tanı konur. Deri testlerinde allerjik olduğu tesbit edilen polenlerden uzak durmak tedavideki en önemli yaklaşımdır. Bu nedenle polenlere allerjisi tespit edilen allerjik astımlı yada allerjik rinitli olguların ilkbahar döneminde piknik yapmamaları, park ve bahçelerde gezi yapmamaları iyice anlatılmalıdır. Ayrıca antiallerjik ilaçların kullanılması uygun olur. Polenlerden korunabilmek gerçekten zordur. Rüzgarlarla 100 km kadar uzağa taşınabildiği gösterilmiştir. Yağmurlu günlerde azalırken güneşli günlerde sayıları artar. Polenlerden korunmanın mümkün olmadığı durumlarda ise allerji aşıları uygulanır.

  • DEPRESYON MEVSİMİ SONBAHAR

    DEPRESYON MEVSİMİ SONBAHAR

    Sürekli uyku hali, genel anlamda kendini mutsuz hissetme ve hiç bir şey yapmak istememe gibi belirtiler sizde de varsa Sonbahar Depresyonuna girmiş olabilirsiniz. Yaz mevsimine veda edip Sonbahar aylarına girdiğimiz şu günlerde iş sorumluluklarımızın artması, hormonel değişiklikler, gün ışığından daha az yararlanma ve havaların serinlemesi gibi nedenler Sonbahar Depresyonuna yol açıyor. Peki,

    • Sonbahar Depresyonu geçici bir durum mu?
    • Korunmak için neler yapmalıyız?

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, Sonbahar Depresyonu hakkında bilgi verdi.

    Ailesinde ya da kendisinde Psikiyatrik Hastalık Öyküsü Olanlar Dikkat!

    Depresyon, kişinin kendini olduğundan daha üzgün ve mutsuz hissetmesidir. Bunun dışında; gündelik aktiviteleri yaparken zorlanması, isteksizlik ve ilgi kaybının oluşması, enerjide düşüklük, yorgunluğun daha fazla hissedilmesi, çok uyuma ya da uyku güçlüğü çekme, nedensiz kilo alma ya da kilo kaybetme gibi insanın hayat kalitesini düşüren ve işlevselliğini ciddi anlamda bozan bir hastalıktır.

    Yapılan araştırmalara göre; genetik yatkınlıkla birlikte hormonel değişiklikler kişide depresyon eğilimini artırmaktadır. Özellikle mevsim geçişlerinde depresif duygu durumu kişiler için risk teşkil etmektedir. Yazı bitirdiğimiz Sonbahar aylarına girdiğimiz şu günlerde, düşen hava sıcaklığı ve günlerin kısalmasından dolayı gün ışığından daha az faydalanmak kişilerde hormonel değişikliklere yol açmaktadır. Serotonin(mutluluk) hormonu düzeyi düşerken, melatonin(uyku) hormonunun düzeyinin yükselmesi; kişide depresyonun oluşmasına uygun zemin hazırlamaktadır. Bu değişiklikler herkeste olmakla birlikte; geçmiş yaşantısında depresif hastalıklar geçirmiş, ailede ya da kendinde depresif ya da psikiyatrik hastalık öyküsü olan ya da genetik yatkınlığı bulunanlar sonbahar depresyonuna daha kolay girebilmektedir.

    Gün Boyunca Devam Eden Mutsuzluk Sonbahar Depresyonunun Habercisi Olabilir

    Sabahları uyanmakta güçlük ya da çok erken saatlerde uyanıp tekrar uyuyamama, gün boyunca devam eden mutsuzluk hissi, ilgi kaybı, gündelik aktiviteleri yaparken zorlanma, enerjide düşme, geçmeyen yorgunluk hissi, konsantrasyonda bozulma, bellek zorlukları yaşamaya başlama, iştahta artma ya da çok azalma, cinsel isteğin kaybı ile değersizlik ve yetersizlik duygularının artması gibi belirtiler Sonbahar Depresyonunun habercisi olabilir.

    Hareket Azlığı Depresyona Zemin Hazırlıyor

    Yapılan bilimsel çalışmalar “hiç bir şey yapmamanın” (yani zorunluluklar dışında hareketlerimizi kısıtlamak, sosyal faaliyetleri azaltmak vs.) depresyon döngüsüne zemin hazırladığını göstermektedir. Hormonel ve mevsimsel değişikliklerden dolayı da sonbaharda harekete yönelik motivasyon kaybı yaşanır. Ancak tüm mevsimsel değişikliklere rağmen kişi zorlayarakta olsa hareket halinin devamını sürdürmesi, depresyondan korunmak için oldukça önemlidir. Psikoterapilerde sık kullanılan bir kavram olarak “önce hareket sonra motivasyon” doğru olan sıralamadır. Yani unutmamak gerekir ki motivasyonu hareketin kendisi getirir.

    Sonbahar Depresyonundan Korunmak İçin Öneriler

    Gün ışığından maksimum düzeyde fayda sağlayacak bir uyku düzeni oluşturulmalı,
    Özellikle günlerin kısaldığı şu zamanlarda güne erken başlanmalı,
    Hava kapalı bile olsa dışarıda hafif tempolu 20-30 dakikalık yürüyüşler yapılmalı ya da gün içinde mutlaka dışarıda vakit geçirilmeli,
    Spor aktiviteleri artırılmalı,
    Sağlıklı beslenmeye her zamankinden daha fazla özen gösterilmeli,
    Sevdiğiniz kişilerle daha fazla vakit geçirilmeli,
    Mümkün olduğu kadar hareket halinde olunmalıdır.

    Sonbahar Depresyonu Bir Kez Başladığından Uzman Desteği Şart

    Tüm çabalara rağmen bahsedilen depresif belirtilerin iki hafta boyunca sürmesi halinde kişinin mutlaka bir ruh sağlığı uzmanına görünmesi önemlidir. Çünkü sonbaharda başlayan depresyonun kişinin soğuk havaya ya da azalan gün ışığına alışmasıyla kendiliğinden geçmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Depresyon başlarsa düzeyinin daha da ağırlaşması söz konusu olur ve tekrarlayan depresif ataklara yol açar. Sonbaharla birlikte masum bir şekilde başlayan depresif durumun kalıcı bir hal almaması için kişinin psikolojik tedavi alması şarttır.

  • Çocuğunuzdaki dikkat eksikliğinin sebebi tıkalı burnu olabilir

    Çocuğunuzdaki dikkat eksikliğinin sebebi tıkalı burnu olabilir

    Burun tıkanıklığı çocuğun bütünsel sağlığını ve yaşamın kalitesini derinden etkiliyor!

    Burnu tıkalı çocuk; rahat nefes alamadığı için gece boyu rahat uyuyamıyor. Sabahları baş ağrısı, huzursuzluk ve gerginlikle uyanıyor. Bundan dolayı çevresi ile uyum sorunları yaşamaya, davranış bozuklukları sergilemeye ve okulda konsantrasyon güçlükleri çekmeye başlıyor. Bu tablodaki çocuklar hiperaktivite yani dikkat eksikliği tanısıyla tedavi görmeye başlıyor, oysaki sorun dikkat eksiliği değil, burun tıkanıklığıdır.

    Burundan sorunsuz bir şekilde nefes alabilmenin yetişkinler için olduğu kadar çocukların sağlıklı bedensel ve ruhsal gelişimleri ve de yaşam kaliteleri içinde çok büyük önem taşıdığı bilinen bir gerçekteir. Çocuklardaki burun tıkanıklığının en önde gelen nedeni alerjik nezledir. Burnun ısıtıcı, nemlendirici ve partikülleri temizleyici rolü solunum yolu enfeksiyonlarına daha az yakalanmayı sağlamakta olup, özellikle mikroplarla ilk kez temas etmeye başlayan okul ve yuva çağındaki çocuklarda sağlıklı nefes alabilmek çok daha büyük önem taşımaktadır.

    Burnu Tıkalı Çocuk, Çevresi ile Uyum Sorunları Yaşıyor

    Burnu tıkalı olan çocukta zamanla uyku apnesi görülmeye başlamaktadır. Uykusunda huzursuz, horlayan, iç çeken çocuğun zaman zaman nefes almaya ara verdiği gözlenir. 20 saniyeden başlayıp 40-60 saniyeye uzayabilen bu nefes almama süreçlerinin ardından vücut oksijensiz kalır. Beyin hafifçe uyanıklık haline geçerek vücuda nefes alması için alarm verir ve çocuk aniden derin bir nefes alır. Bu süreçler gece boyunca yüzlerce kez tekrarlanır ve çocuğun uyku kalitesi bozulur. Gece boyu rahat uyuyamayan ve terleyen çocuk, sabahları baş ağrısı ile uyanır. Gündüz uykulu ve yorgun olur. Gün içinde derslerine konsantre olamaz, ders başarısı düşer. Etrafına karşı davranış bozuklukları sergiler. Hiperaktiftir. Bu durum birçok kez hiperaktivite, dikkat eksikliği bozukluğu tanısıyla tedavi edilir.

    İdrarını Tutmayan Çocuk Davranış Bozukluğu Sergiliyor

    Uyku apsesinden dolayı gece boyu terleyen çocuğun geceleri idrarını tutamamaktadır. Daha önce idrarını tutabilen çocuk gece altını ıslatmaya başlayınca; davranış bozuklukları sergileyeme başlar ve psikolojik açıdan takibe alınır. Ancak aslında ana sorun burun tıkanıklığıdır.

    Alerjik Nezle Tedavi Edilmeden Bademcik Ve Geniz Eti Ameliyatı Olan Her 4 Çocuktan Birinde Geniz Eti Tekrar Büyüyor Ve Şikayetler Yeniden Başlıyor.

    Alerjik nezlede tekrar eden enfeksiyonlar çoğu kez geniz eti ve bademcik büyümesi ile sonuçlanmaktadır. Cerrahi operasyonlarla geçici çözümler üretilse de alta yatan alerjik neden tedavi edilmediği müddetçe 4 çocuktan birinde şikayetlerin tekrarlaması mümkündür.

    Çocuklarda Alerji tedavisinin bir bütün olarak yapılması gerekmektedir. Sorumlu alerjinin saptanmasının ardından kökten çözüm dilaltı aşı tedavisi ile mümkündür. Tedavi sonucu burnu açılan çocuğun uyku kalitesi düzelir, uyku kalitesi düzelen çocuğun okul başarısı yükselir, gece uykuda büyüme hormonu salgısı artacağından büyümesi hızlanır.

  • DEPRESYONDAN KURTULMAK İÇİN 10 ALTIN ÖNERİ

    DEPRESYONDAN KURTULMAK İÇİN 10 ALTIN ÖNERİ

    Hayattan artık zevk almama, mutsuzluk, durup dururken gözyaşlarına boğulma, enerji düşüklüğü… Eğer sizde de bu belirtiler varsa depresyonda olabilirsiniz. Kişilerin yaşam kalitelerini düşüren ve hayattan beklentilerini azaltan bu rahatsızlıktan kurtulmak ise gün içerisinde yapacağınız gayretlerle mümkün…Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, depresyon belirtileri ve depresyonla baş edebilmek için önerilerde bulundu.

    Bu Belirtiler Depresyon Habercisi

    Depresyon, sürekli bir mutsuzluk ve ilgili kaybına neden olan bir duygudurum bozukluğudur. Ayrıca majör depresif bozukluk veya klinik depresyon adı da verilir. Hissetme, düşünme ve davranma şekillerinizi etkiler ve çok çeşitli duygusal ve fiziksel sorunlara yol açabilir. Normal günlük faaliyetlerinizi yaparken sorun yaşayabilir ve bazen hayatın yaşamaya değer olmadığını hissedebilirsiniz. Bir can sıkıntısı salgınından daha fazlası olan depresyon bir zayıflık değildir ve bundan basit bir şekilde “kurtulamazsınız”. Depresyon orta-uzun süreli bir tedavi gerektirebilir.

    Depresyon belirtileri ise şu şekildedir;

    • Mutsuzluk, gözyaşlarına boğulma, boşluk veya umutsuzluk duyguları,
    • Küçük meselelerde bile kızgınlık patlamaları, duyarlılık veya hayal kırıklığı,
    • Cinsellik, hobi veya spor gibi normal faaliyetlerin çoğu veya tamamında ilgi veya zevk kaybı,
    • Uyku yitimi veya çok fazla uyuma gibi uyku bozuklukları,
    • Küçük işler de bile ek çaba gerektirecek düzeyde yorgunluk veya enerji yoksunluğu,
    • İştahta değişiklikler; sıklıkla iştah azalması ve kilo kaybı, ancak bazı kişilerde iştahın açılması ve kilo alımı,
    • Anksiyete, ajitasyon veya huzursuzluk,
    • Yavaş düşünme, konuşma veya beden hareketleri,
    • Değersizlik veya suçluluk hisleri,
    • Geçmiş hatalara odaklanma veya sorumluluğunuzda olmayan şeyler için kendinizi suçlama,
    • Düşünme, konsantrasyon bozukluğu, yanlış kararlar alma ve gündelik şeyleri hatırlamada sorun yaşama,
    • Sık ve tekrar eden intihar düşünceleri, intihar girişimleri,
    • Sırt ağrısı veya baş ağrısı gibi açıklanamayan fiziksel sorunlar,

    İyileşme Sürecinde Olumsuz Duygulara Kapılmayın

    Depresif belirtiler kişilik özellikleri ile karıştırılmamalıdır. Depresif belirtiler geçicidir ve “karakterinizin değiştiği” ya da “artık kişi olarak eskisi gibi biri olmadığınız” anlamına gelmez. Depresyonda yaşadığınız işlev kaybı, “yetersizlik” anlamına gelmemektedir. Ayağınız kırıldığında yürüyememeniz gibi, depresyonda olduğunuzda da bazı şeyleri yapmakta zorlanırsınız. İyileşme sürecinde dalgalanmalar olabilir. Zaman zaman depresif belirtilerde artış, duygu durumda değişmeler, eski gerçek dışı düşünceler görülebilir. Bu sürecin iyileşme döneminin bir parçası olduğunu hatırlayın ve “eskisi gibi olacağım, başa dönüyorum” şeklindeki olumsuz düşüncelerden kendinizi uzaklaştırın. Aksi takdirde bu tür yorumlamalar geçici olan depresif duygulanımın süresini uzatabilir.

    Depresyondan Kurtulmak İçin…

    Yakınlarınız ve özellikle aileniz ile daha fazla vakit geçirin.
    Duygularınızı ifade edin, diğer insanların ne hissettiğine verdiğiniz önem kadar kendi duygu ve ihtiyaçlarınızı da gözetin.
    Depresyon döngüsünü unutmayın, depresyonda çoğunlukla kişinin bir şey yapma isteği olmaz, uyuma isteği olur ve yaptığı şeylerden zevk almaz. Eğer belirtileri besleyecek şekilde evde oturup, hiçbir şey yapmaz ve içinizden gelmesini beklerseniz depresyonun seviyesini artırabilirsiniz. Bu sebeple mümkün olduğunca böyle durumlarda zevk almasanız da faaliyetlerinizi sürdürmeye devam edin.

    Geçmişe odaklı olmayın, geçmiş hatalar üzerinde durup problem odaklı yaklaşmayın.
    Olumlu duygu ifadelerini artırın. Olumsuz duygu ve düşüncelerinizi yerinde ve zamanında, uygun dozda ifade etmekten kaçınmayın. Unutmayın ki zamanında sergilenen uygun ifade ve aktif davranış, birikimi engelleyecek, küçük artçı depremler büyük depremin önüne geçecektir.
    İyileşme sürecinde dalgalanmalar olabilir, zaman zaman depresif belirtilerde artış görülebilir. Bunu normal karşılayın.

    Aile üyelerinin beraber vakit geçirmeleri önemlidir. Zaman geçirme ev içerisinde ufak bir aktivite ile sağlanabileceği gibi ev dışında da yapılan aktiviteler ile de sağlanabilir.
    Gün aşırı açık havada düzenli yürüyüş yapmanın, antidepresanlarla aynı tedavi edici etkiyi yaptığını unutmayın. Kademeli olarak temponuzu ve yürüyüş sürenizi artırabilirsiniz.
    Ev içinde yatakta geçirdiğiniz süreyi azaltıp, hareketinizi artırabilmek için ev içi sorumluluklar alın.
    Gün ışığından fazla faydalanacak şekilde uyumaya özen gösterin. Geç saatlerde yatıp geç saatlerde uyanmak depresyonu kendi başına sürdüren bir etmendir. Erken yatıp erken kalkmaya kendinizi alıştırın.