Yazar: C8H

  • Güzel Uyanma Rehberi

    Güzel Uyanma Rehberi

    Verimli bir gece uykusunun sağlığımız üzerindeki olumlu etkisi tartışılmaz bir gerçek. Uzmanlar kaliteli gece uykusunun önemini ne kadar vurgulasa da, gün boyunca yaşadığımız stresin ardından, uyandığımızda güzel görünmemiz için sadece 8 saatlik bir gece uykusu uyumak yeterli olmuyor. Güne şiş gözler ve yorgun bir ifadeyle başlamak istemiyorsanız, bu 8 adımı izleyin.

    Yüzünüzü Temizlemeden Yatmayın

    Taze ve ışıldayan bir cilt istiyorsanız, en temel adım cilt temizliğidir. Gece koltukta uyuyakalmak isteseniz de, yüzünüzü yıkamadan yatmayın. En azından başucunuza koyacağınız yüz temizleme mendilleri sayesinde, yorgun ve yoğun günlerinizde de temiz bir ciltle uykuya dalabilirsiniz. Tabii, yüzünüzü yıkadıktan sonra uygulayacağınız krem de çok önemli. Yüzünüzü yıkadıktan sonra mutlaka gece kremi uygulayın.

    Sivilcelerle Savaş İçin Bal ve Zencefil

    Aknelerinizden kurtulmak için doğal yöntemlere başvurabilirsiniz. Bal ve zencefil, bakterilerin en doğal çözümlerindendir. Bırakın, siz uyurken onlar mücadelenize devam etsin. Bu ikiliyi karıştırarak yüzünüzdeki sivilceli noktalara uygulayabilirsiniz.

    Aloe Vera ile Nemlendirin

    Güneş yanığının acısını dindirmede çok etkili olan aloe vera, aynı zamanda iyi bir nemlendiricidir. Cildinizi yumuşatırken yağlandırmaz. Bunun yanı sıra, aknelerle mücadelenizde de yine nokta halinde uygulayabilirsiniz.

    Göz Çevresi Kreminizi Buzdolabına Koyun

    Göz çevresi kreminizi aksatmadan kullanıyor olabilirsiniz.

    Peki ya, soğuk olarak uyguladığınızda daha etkili olduğunu biliyor muydunuz?

    Göz kreminizi buzdolabına koyun ve yatmadan önce soğuk olarak kullanın. Bu sayede sabahları şiş gözlerle güne başlamaktan kendinizi korumuş olacaksınız.
     
    Dudak Peelingi

    Uyandığınızda dudaklarınızın pürüzsüz olmasını istiyorsanız, yatmadan önce dudak peelingi uyguladığınızda farkı göreceksiniz. Evdeki malzemelerden yararlanmak isterseniz, zeytin yağı, şeker ve balı karıştırarak kendi peelinginizi yapabilirsiniz. Peeling sonrasında dudak nemlendiricisi kullanın. Bu sayede öncesinde pul pul dökülen dudaklarınız gece süresince nemlenecektir.

    Hindistan Cevizi Yağı ile Dudaklarınızı Yumuşatın

    Hindistan cevizi yağı, son zamanlarda oldukça popüler ve her geçen gün farklı bir faydası ile gündeme geliyor. Cilt  üzerindeki olumlu etkileri de bunlardan biri. Yatmadan önce dudaklarınıza nemlendirici olarak uygulayabilir, güne yumuşak ve tatlı kokan dudaklarla başlayabilirsiniz. Hindistan cevizi yağını,  aynı zamanda el ve ayak kremi olarak da deneyin, kurumuş cildinizi hızlıca onardığını göreceksiniz.

    Gece Duş Alanlardansanız…

    Dalgalı saçlı kadınların en büyük kabuslarından biri de ıslak saçlarla uyumaktır. Eğer siz de yatmadan önce duş alanlardansanız, saçınızı şampuanladıktan sonra saç kremi veya saç maskesi kullanın. Duştan çıktıktan sonra gece boyunca nemlenmesini ve uyandığınızda yumuşak dalgalarınızın olmasını istiyorsanız, birkaç damla argan yağı uygulayın. Bu sayede, sabahları kabarık ve baş edilmesi güç saçlar yerine doğal ve yumuşak dalgalarla güne başlarsınız. Düz saçlara sahipseniz, aynı formülü uygulayarak elektriklenmenin azaldığını göreceksiniz.

    Rahat Bir Uyku İçin

    Uykusuzluk, saçların ve cildin en büyük düşmanlarındandır.

    Uykusuz olduğunuz günlerde cildinizin mat ve cansız göründüğünü fark ettiniz mi?

    Yastığınızın etrafına sıkacağınız doğal kokular uyumanıza yardımcı olacaktır. Lavanta ve papatya yağları, rahat bir uykuya geçmede etkilidir. Bu tür rahatlatıcı yağları sulandırarak yastık parfümü yapabilir veya bunun için geliştirilmiş ürünleri satın alabilirsiniz.

  • Sınav gününüz zehir olmasın

    Sınavların yoğun yaşandığı dönemlerde kahve ve çikolatayı çok tüketen, kaşıntıları, sivilceleri, cilt problemleri artan, öksürükleri çoğalan, burun tıkanıklıkları, mide ekşimeleri yaşayan gençler dikkat!

    Uyanık kalmak için içtiğiniz kahve uyku, mutlu olmak için yediğiniz çikolata mutsuz yapabilir ve en önemlisi sınav gününüz zehir olabilir. Çünkü kafein ve kakao reflü oluşumuna sebep oluyor, reflü oluşumu alerjik hasatlıkları ve astımı tetikliyor.

    Sınav dönemi yaşanan stres alerjik hastalıklar ve astım başta olmak üzere birçok hastalığın temelini oluşturuyor. Kahve ve çikolatanın alerji ile ilişkisi vardır. Özellikle sınav dönemi uyanık kalmak ve dikkat toplamak için tüketilen bu besinlerin, hastalıkları arttırarak sınavda başarı oranını düşürebileceği unutulmamalıdır. Gençlerde, yıl boyu devam eden sınav maratonu, kaygıya ve strese neden oluyor. Bunun yanı sıra beslenme ve uyku düzeni değişen gençler, kahve ve çikolatayı çok tüketiyor. Aşırı stres ve beraberinde kafein içeren gıdaların bu dönemde fazla tüketimine bağlı olarak gelişen mide asit salgısının artması reflü hastalığını beraberinde getiriyor. Reflünün getirdiği sorunlar alerji ve astımı tetikliyor.

    Reflü Sadece Bir Mide Hastalığı Değildir

    Reflü çocuk ve gençlerde karın ve mide ağrısı, ağza ekşi su gelmesi, ses kısıklığı, ağız kokusu, diş gıcırdatma, geğirme ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini göstermektedir. Reflü sadece bir mide hastalığı değildir. Bunlardan bir veya bir kaçının devamlı var olması halinde midede bir sorun olabileceğinden şüphe etmek gerekir ve reflü hastalığı kontrol altına alınmaması halinde astıma yol açabilmektedir. Reflüden doğabilecek diğer hastalıkların oluşumunda ise: Mideden yukarı çıkan asitli içerik, solunum sistemine, buruna ve akciğerler kaçtığında geçmeyen balgamlı öksürüklere ve burun akıntısına, burun tıkanıklığına yol açan sinüzite ve gece kriz şeklinde başlayan öksürük ise nefes darlığına yol açabilir. Bu gidişin önü alınmazsa astım kaçınılmazdır.

    Bu konu ile ilgili şunlara dikkat edilmesi önemlidir;

    Sınav hazırlığında olan öğrencilere bir de aileleri tarafından ek baskı uygulamaması ve çocukların stresten uzak tutulması gerekir.

    Sınavlara hazırlık aşamasında çocuk ve gençlerin uyanık kalmak için kafein içeren çay, kahve ve enerji içeceklerinden uzak tutulması uygun olacaktır.

    Geç saatlere kadar çalışmak durumunda olunduğunda yatmadan önceki 2 saatte beslenmenin kesilmesi ve bol su içilmesi gerekmektedir.

    Zihin açar mantığı ile çikolata ve benzeri kakaolu gıdalardan uzak durulmalıdır.

    Strese bağlı psikolojik rahatlama adına sağlıksız beslenmeye yönelen çocukları, fastfooddan uzak tutacak alternatif gıdaların (Ör: ev köftesi + ekmek + ayran; evde yapılmış sıvı yağlı mayasız poğaça, kurabiye; cevizli tarçınlı meyve tatlıları) el altında bulundurulması önemlidir.

    Zihinsel aktivitenin desteklenmesi ve bağışıklık sisteminin güçlü tutulması için balık yağı (Omega 3) ve D vitamini takviyesi yapılmalıdır.

    Ekşi portakal vb. meyve suları yerine taze sıkılmış elma, havuç suyu tercih edilmelidir.

    Kızartmadan kaçınılmalı, fırında kızartılmış az yağlı gıdalar tercih edilmelidir.

    Çiğ sarımsak ve soğan mide asidini artırdığından antibiyotik niyetine çiğ sarımsak; soğan yedirme uygulamasından kaçınılmalıdır.

  • Reflü sadece bir mide hastalığı değildir

    Reflü sadece bir mide hastalığı değildir

    Kahve ve çikolatayı çok tüketen, kaşıntıları, sivilceleri, cilt problemleri artan, öksürükleri çoğalan, burun tıkanıklıkları, mide ekşimeleri yaşayan gençler dikkat!

    Uyanık kalmak için içtiğiniz kahve uyku, mutlu olmak için yediğiniz çikolata mutsuz yapabilir çünkü kafein ve kakao reflü oluşumuna sebep oluyor, reflü oluşumu alerjik hasatlıkları ve astımı tetikliyor.

    Kahve ve çikolatanın alerji ile ilişkisi vardır. Gece uyanık kalmak ve dikkat toplamak için tüketilen bu besinler, alerjik hastalıkları arttırabilmektedir. Beslenme ve uyku düzeni değişen gençler, kahve ve çikolatayı çok tüketiyor. Kafein içeren gıdaların fazla tüketimine bağlı olarak gelişen mide asit salgısının artması reflü hastalığını beraberinde getiriyor. Reflünün getirdiği sorunlar alerji ve astımı tetikliyor.

    Reflü Hastalığı Kontrol Altına Alınmazsa Astıma Yol Açabilir

    Reflü çocuk ve gençlerde karın ve mide ağrısı, ağza ekşi su gelmesi, ses kısıklığı, ağız kokusu, diş gıcırdatma, geğirme ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini göstermekle birlikte Reflü sadece bir mide hastalığı değildir. Bunlardan bir veya bir kaçının devamlı var olması halinde midede bir sorun olabileceğinden şüphe etmek gerekir ve reflü hastalığının kontrol altına alınmaması halinde astıma yol açabilmektedir.

    Reflüden doğabilecek diğer hastalıkların oluşumu ise şöyledir; Mideden yukarı çıkan asitli içerik, solunum sistemine, buruna ve akciğerler kaçtığında geçmeyen balgamlı öksürüklere ve burun akıntısına, burun tıkanıklığına yol açan sinüzite ve gece kriz şeklinde başlayan öksürük ise nefes darlığına yol açabilir. Bu gidişin önü alınmazsa astım kaçınılmazdır.

  • OBEZİTE – ÇOCUKLUK DÖNEMİ İLİŞKİSİ

    OBEZİTE – ÇOCUKLUK DÖNEMİ İLİŞKİSİ

    OBEZİTE – ÇOCUKLUK DÖNEMİ İLİŞKİSİ

    Çocukluk döneminde fiziksel şiddet ve cinsel taciz görmek de obeziteye sebep olabilir. Kişi aşırı kiloyu vücudunu dış etkenlerden koruyan bir zırh olarak görür. Kilo vermeyi bilinçli veya bilinçsiz olarak reddedebilir. Başladığı zayıflama diyetlerini kısa sürede bırakıp tekrar başlamak için direnç gösterebilir.

    Olumsuz bir benlik kavramına sahip olup sosyal işlevleri de bozulur. Bu tür yaşantılar obezitenin gelişimi ve devamına katkıda bulunurlar. Ana-babalar çocuğun yeme davranışını üzerinde çok aşırı bir kontrol oluşturur ve yemeye zorlarsa çocuğun yeme süreci üzerindeki kendi kendini kontrol sistemlerinin gelişiminde yetersizlik ortaya çıkar. Ana-baba veya diğer dış kontrol faktörleri ortadan kalktığında bu çocuklar kendilerini aşırı yemekten koruyan dış kaynaklı kontrolden yoksun kalırlar.

  • İnek sütü mü? Keçi sütü mü?

    İnek sütü mü? Keçi sütü mü?

    Annelerin en çok önem verdikleri konulardan bir tanesi de bebeklerini en sağlıklı şekilde besleyebilmek. Biraz da reklam baskısıyla, anneler bir an önce bebeklerine süt vermek isterler. Oysa her canlının kendi sütü onun için en iyisidir. Dünyada başka canlının sütünü içen, insandan başka bir varlık da yoktur aslında.

    Hepinizin bildiği gibi inek sütü 1 yaşın altındaki çocuklarda şimdi çiğ olarak veya muhallebi içinde kullanılmamalıdır. Eğer çocukta ciddi bir inek sütü alerjisi yoksa, sadece yoğurt ve peynir gibi mayalı ürünlerde kullanmakta bir sakınca yoktur. Çünkü mayalanma işlemi sütün alerjik özelliklerini büyük oranda azaltmaktadır.

    Annelerimizin çoğu her zaman bir arayış içine girerler ve bize sık sık sorulan soru “Madem inek sütü veremiyoruz, keçi sütünün alerjik özellikleri daha az, anne sütüne daha yakın, acaba bunu bebeğimize verebilir miyiz?”

    Keçi sütünün inek sütüne göre biraz daha az alerjik olduğu ve daha kolay sindirildiği doğrudur. Ancak yine de 1 yaşın altındaki bebeklerin böbrekleri, sindirim sistemi, bağışıklık sistemi için ve alerji açısından çok da masum değildir. Bu nedenle arzu edenler bebeklerine 6 aydan itibaren keçi sütü ile yapılmış yoğurt ve peynir verebilirler, fakat keçi sütü ile yapılmış muhallebi, keçi sütüne bisküvi eklemek ve direk olarak çiğ olarak içirmek aynı inek sütünde olduğu gibi 1 yaşına kadar yapılamaması gereken beslenme uygulamalarıdır.

  • OBEZİTENİZ PSİKOLOJİK Mİ?

    OBEZİTENİZ PSİKOLOJİK Mİ?

    OBEZİTENİZ PSİKOLOJİK Mİ?

    Obezite ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık, vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.

    Obezite, besinlerle alınan enerji miktarının, metabolizma ve fiziksel aktivite ile tüketilen enerji miktarını aştığı durumda ortaya çıkar. Obezite özellikle son 20 yılda, bütün dünyada süratle artmakta ve salgın hastalık gibi yayılmaktadır.

    Bu salgından ülkemiz de etkilenmektedir.

    Ülkemizde;

    Kadınların yüzde 14’ü,

    Erkeklerin yüzde 9’u

    Obez.

    Obezitenin psikolojik, genetik, biyolojik ve çevresel sebepleri vardır.

  • Kawasaki sendromu

    Kawasaki sendromu

    Kawasaki hastalığı nedir?
    Kawasaki hastalığı ülkemizde yeni yeni tanınmaya başlanan, çocuklarda görülen yüksek ve de uzayan ateşle seyreden döküntülü bir hastalıktır. İsmini 1960’lı yıllarda bu hastalığı ilk kez tanımlayan Japon doktor Kawasaki’nin alır. Yıllar içinde klinik deneyimlerin artışı, tanı yöntemlerindeki teknolojik gelişmeler sayesinde ve daha da önemlisi çocuk doktorlarının giderek daha fazla şüphelenmeye başlamasıyla giderek daha sık tanı konur hale gelmiştir.

    Kawasaki Hastalığı Belirtileri

    Bu hastalık daha çok iyi süt çocuklarında görülmekle birlikte daha büyük yaşta çocuklarda da olabilir. En tipik belirtisi 5 günden daha uzun süren ve düşmeyen, 39’ları geçen yüksek ateştir. Aile ateşi düşmeyen çocuğunu bir veya daha fazla doktora götürmüş, genellikle ciddi antibiyotik tedavileri kullanmış, fakat her şeye rağmen ateş düşmemiştir.

    Bunun dışında vücutta döküntü, gözlerin konjonktiva dokusunda kızarıklık, konjonkltivit dediğimiz iltihaplanma ve boyundaki lenf bezlerinde büyüme özellikle tek taraflı olabilir. Ağız içinde enfeksiyonlar, dudaklarda çatlaklar ve aşırı bir kızarıklık yine bu hastalığı düşündüren bulgulardandır. İyileşme döneminde el-ayaklarda deri soyulmaları da olabilir. Bu bulgular nedeniyle hastalığın diğer bir adı da mukokutanöz lenf sendromudur.

    Kawasaki hastalığı tanısı:

    Herşeyden önce bu hastalığa tanı koyabilmek için şüphelenmek gerekir. En tipik bulgusu ateş düşürücü ve antibiotiğe rağmen 5 günden uzun süren ateştir. Laboratuar bulguları genellikle ağır bir enfeksiyonla karışabilir. Özgün bir bulgu olmamakla birlikte kanda pıhtılaşmayı sağlayan trombosit sayısındaki artış, bu hastalarda sıklıkla görülen bir bulgudur.

    Bu bulgular ışığında şüphelenildiği taktirde ekokardiyografi incelemesi yapılarak koroner arterlerde bir değişiklik olup olmadığı gözlenir. Koroner arterlerde değişiklik olması Kawasaki hastalığı tanısını büyük oranda kesinleştirir. Ancak hastaların %20-30 unda koroner arter bulgusu olmadığından, bu hastalar herhangi bir döküntülü viral hastalık gibi izlenebilir.

    Kawasaki hastalığı tedavisi:

    İntravenöz immunglobülin(İVİG) bu hastalığın tedavisindeki en önemli ilaçtır. Bu ilacı verdikten sonra hızla ateşin düşmesi hastalığın teşhisinin de kesinleşmesini sağlar. Normal şartlarda ateş düşürücü olarak 1-2 hastalık dışında çocuk hekimliğinde hiç kullanmadığınız aspirin bu hastalığın tedavisinde önemli ikinci ilaçtır. İlk başta ateş düşene kadar yüksek doz, daha sonra da kan sulandırıcı düşük dozlarda tedaviye haftalarca devam edilir.
    Kawasaki hastaları aşı olablir mi?
    IVIG tedavisi gören hastaların 3-6 ay kadar aşılanmamaları gerekmektedir.

    Kawasaki hastalığının takibi:

    Koroner arterlerinde genişleme olan çocuklar, özellikle de spor yapıyorlarsa uzun yıllar bir kardiyolog tarafından takip edilmelidir. Bazen genç yaşlarda bile efor testleri, anjio testleri gerekebilir. Kawasaki hastalığı tanısı gecikirse, kalbi besleyen koroner damarların yapısı bozulacağı için genç yaşta kalp krizi ve dolayısıyla genç yaşta ölüm gibi birçok risk ortaya çıkabilir.

  • Yoksa Bir Umut Var mı?

    Yoksa Bir Umut Var mı?

    Bu yazı tüm evli çiftlere, çalışan çalışmayan tüm bayanlara, evlenme arefesindeki bay ve bayanlara ya da evlenmek kim ben kim diyen tüm gençlere gelsin… Gelsin ki onlar da anne ve babalarına okutsun okuyanlar komşularıyla paylaşsın ve paylaşsın ki aslında içimizde var olan ve bizim farkında pek olmadığımız yaşam enerjimiz daha çabuk açığa çıksın. 

    Hiç eşinizin eve geldiğinde, sizi hiç dinlemediğini düşündüğünüz ya da siz ona gününün nasıl geçtiğini sorduğunuzda paylaşmak yerine, eline bir gazete alıp televizyonun karşısına oturduğu için kızdığınız oldu mu?

    Peki ya siz beyler, hiç tüm gün yoğun bir şekilde evi geçindirmek için çalıştığınız halde o sıcacık yuvanıza döndüğünüzde eşinizin surat asması ve onu bir türlü anlamadığınızı düşündüğü için şaşırdığınız ve sonrasında kızdığınız oldu mu?

    Yoksa eşiniz kendisini evde bir eşya ve çocuk bakıcısı olarak nitelendirdiğinizden mi dert yanıyor? İçten içe sizin hareketli hayatınıza mı özeniyor, ya da çalışıyorsa ona destek olmadığınızı mı düşünüyor,  yoksa konuşacak konularınız mı azaldı? 

    Kadın ve erkeğin iletişim şekli oldukça farklı. Yüz yıllardır bu konu üzerine binlerce yazı yazıldı, hipotezler üretildi. Ancak yapılan araştırmalar şunu gösteriyor ki, erkekler daha çok analitiksel yanı kuvvetli olan sol beyin yarımküresini kullanırken, kadınlar daha çok duygusal yanı güçlü olan sağ yarım küreyi kullanırlar. Bu yüzden bir erkek verdiği ya da verilen mesajı görülen şekli ile algılarken, kadın altındaki anlama bakabilir karşıdan da bunu bekleyebilir. ‘Nerde kaldın?’ derken ‘Seni özledim.’ Demek isteyebilir kadın. Erkek ise tün gün dışarıda ter döküp yorulduğundan eve geldiğinde huzur bekleyebilir ve çocukların şakalaşmalarını, eşinin beklentilerini gürültü olarak nitelendirebilir.  

    Kısaca bu konuda tek bir tarafın suçu olmasa da, düşülen en büyük hata belki de çiftlerin eşlerinin kendilerini mutlu ve iyi hissettirmelerini beklemeleridir. Halbuki ilişkinin sürebilmesi için, çiftlerin ilişkiyi bir şeyler verebilecekleri bir yer olarak görmeleri gerekmektedir, bir şey alacakları değil. Dolayısıyla iki tarafın da eşinin nasıl olsa sonra değişeceğini düşünmek ve beklemek yerine kendilerini değiştirmekten başlamaları sanırım en sağlıklı çözüm olur. Böylece iletişimsel verimliliği arttırma adına büyük bir başlangıç yapmış olurlar.

    Çok resmi gittik, tekrar bize dönelim. Buraya kadar en büyük adımın iki tarafın da harekete geçmesi gerektiğini gördük. Bunun dışında belki de daha da önemli olan kendimizde olmayan bir şeyi başkasından istememek gerekmektedir. Bu her şey için geçerlidir. Karşıdakini suçlamak ilk yol olmamalıdır tartışmalarda. Örneğin beyin okumayı ister istemez hepimiz yaparız. Ancak inanın böyle bir gücümüz yok süperman olmadığımız için. Bunun en güzel kanıtı eşinizle bir oyun oynayın. 2 dakika boyunca hiç konuşmadan gözlerinizin içine bakın ve karşılıklı aklınızdan ne geçiyor tahmin etmeye çalışın. Eminin çoğunlukla yanlış tahmin edeceksiniz. Dolayısıyla önce suçlamak yerine, sen kesin şunu demek istedin demek yerine konuşarak anlaşmaya çalışmak oluşacak gerginliği de azaltacaktır.

    Bunlara ek önce kendimizi sevmeli ve değerli bulmalıyız, kendimize güvenmeliyiz. Hem eşimizi hem kendimizi hiçbir koşula bağlı olmadan içimizdeki olumlu yönde büyümeyle beraber kabul edersek, algılarımız da değişmeye başlayacaktır. Bunun en büyük yardımcısı bir hobi edinmek bence. Çünkü boş zaman faaliyetleri yaşam doyumumuzu etkileyen çok sayıdaki etkenden bir tanesidir. Ebru sanatçısı Mustafa Hakkı Ertan hocanın da dediği gibi üretkenlik güzeldir, özgüveni arttırır böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Resim, fotoğraf, hat, ebru, bir müzik aleti, şiir ya da dünyada ilk sizin keşfedeceğiniz bir uğraş olsun, farklı bir dünyaya açılmak ufkunuzu genişletecek ve ilişkinizi de olumlu etkileyecektir. Kendinizi işiniz ve çocuklarınız, eviniz dışında da değerli hissetmeye başlayacaksınız; baba, anne, eş rolünün yanı sıra hobisi olan hatta ve hatta misal ressam olan bir rolle sohbetlerinizi zenginleştireceksiniz. Daha da keyiflisi birbirinizle belki aynı uğraşı seçerseniz beraber hafta sonları gezilere çıkacaksınız ya da kursa beraber gideceksiniz.

    Sizce hayal mi bunlar? 

    Daha bitmedi. Eğer sabah kalktığınızda hazırlanırken, tıraş olurken ya da makyaj yaparken aynadaki yansımanıza gülümserseniz inanın gününüz daha olumlu başlayacaktır. Olumlu başlayan günü olumlu bitirmek yine sizin elinizde unutmayın. İltifat bekliyorsak, önce biz iltifat etmeliyiz. Anlaşılmak istiyorsak önce biz anlamaya çalışmalıyız. Bununla beraber ailede oluşturduğumuz huzur topluma da yansıyacaktır. Bizim doğal olarak mutlu olmayı öğrenmemiz lazım.

    Şartlara bakarsak bu biraz zor gibi ne dersiniz?
    Bu yazı belki bitmez ama umut hep vardır. 
     
     
     

  • Alerji, anne karnında önlenebilir mi?

    Alerji, anne karnında önlenebilir mi?

    Yüzyılın hastalığı olarak karşımıza çıkan, hamilelikte önlenebilen alerji ve astımın, sezeryan doğum yapan annelerin çocuklarında görülme sıklığın %20 daha fazla iken, normal doğumla bu hastalıkların önüne geçilebiliyor.

    Çeşitli alerjik reaksiyonlar ölümle sonuçlanabilmektedir. Alerji; bütün vücudu tutan bir hastalık olup, bebeklikten yetişkinliğe kadar geçen süreçte farklı belirtilerle kendini gösterir. Genetik faktörler de bu hastalıklarda önemli olup, bu hastalıkla mücadelenin anne karnında başladığını unutmamak gerekir. Annenin hamileyken doğal ve yeşil bir ortamda yaşaması, solunum yoluyla doğadaki zararsız mikroplara maruz kalması, bebekte alerji gelişimini azaltan bir etkendir. Hamileyken, çiftlik ortamında olduğu gibi hayvansal ve toprak kaynaklı zararsız mikroplarla temas eden bir annenin, bebeğinin de bağışıklık sistemi gelişir ve alerjiden uzaklaşmayı sağlayan birinci adımdır.

    Normal doğum ise, alerjiyle mücadelede ikinci ve önemli bir adımdır. Annenin doğum kanalındaki sağlıklı floranın mikroplarla temasıyla, bebek bağışıklık sistemini geliştirecek ilk doğal uyarıyı alır. Sezeryan doğumla dünyaya gelen bebekler ise tamamen steril bir ortamda doğdukları ve bu sırada hiçbir mikropla teması olmadığı için, bağışıklık sistemleri alerjiye yatkın hale gelmektedir.

    Mikrop bebeğinize güç verecek

    Bağışıklık sistemini bir terazinin iki kolu olarak değerlendirebiliriz. Bağışıklık sistemi mikroplarla ne kadar çok temas ederse; alerjiden o kadar çok uzaklaşıyor. Tam tersi mikropla mücadele ne kadar kısıtlanırsa; bağışıklık sistemi de alerji yönüne kayıyor. Günümüzde aileler, bir yandan çocuklarını hastalıklardan korumaya çalışırken diğer bir yandan alerjik reaksiyona yatkın hale getiriyor.

    Özellikle ailesinde alerjik hastalık bulunan anne adaylarını uyarmak istiyorum; tıbbi bir zorunluluk olmadıkça, sezeryan doğumun tercih edilmemesi, hayvan ve toprak temasından kaçınılmaması çok önemlidir.

  • Sosyal Fobik Çocuk

    Sosyal Fobik Çocuk

    Bazen tanımadığı birini görünce annesinin bacağının arkasına saklanan, lokantada sipariş vermeye ya da kalabalık ortamlara girmeye çekinen, arkadaş edinemeyen çocuklar görürüz. Öğretmenin sorduğu sorunun cevabını bilse bile parmak kaldırmaktan kaçınır bu çocuklar. Her ne kadar oldukça uslu görünseler de bu kaygı, onların yaşam kalitesini bozduğu gibi depresyonu da çağırabilmektedir.

    Bu aşırı çekingenlik halleri doğuştan gelebildiği gibi çevresel faktörlerden de etkilenmektedir. Ebeveynin kaygılı ve panik yapısı dolayısıyla, etraftan her an bir tehlike ile karşılaşacağını düşünebilir çocuk. Ya da yaşanan bir hastalık, konuşma bozukluğu, vücuttaki şeklen bozukluk,rencide edilme, taciz edilme de yine çocuğun izole olmasında, toplum önünde ciddi kaygı yaşamasında etkili olabilmektedir.

    Bununla beraber olumsuz ve gerçekçi olmayan şekilde, herkesin ona bakacağını, rezil olacağını, azarlanacağını, konuşamayacağını, dayanamayacağını ya da ne yapacaksa hatasız yapması gerektiğini de düşünerek durumun daha da zor hale gelmesine, farkında olmadan fırsat verebilmektedir.

    • Eğer çocuğunuzda bu özellikler varsa neler yapabilirsiniz?

    Öncelikle çocuğun çekingenliğinin nedenlerini fark etmek gerekir ve bunların yerine daha işlevsel düşünce ve davranışların geliştirilmesi sağlanabilir. Bu tür sorunlarda en iyi çözüm hem aile hem de çocukla çalışmaktan geçer.

    • Onu hiç bir şey için zorlamayın ya da çocuğunuza pısırık,çekingen ya da utangaç olduğunu söyleyerek, etiketlemeyin.
    • Çekingenliği sürerse kızmayın ya da çok fazla üzerinde durmayın. Ortama alışması için zaman verin.
    • Yeni ya da bilmediği bir ortama girmeden önce çocuğunuzu hazırlayın. Sakin bir ses tonu ile nereye gidileceğini ve orada kimlerin olacağını önceden açıklayın. Hatta beraber zihninizde canlandırın.
    • Anne babanın ya da çocukla yakından ilgilenen kişilerin kaygılı, çekingen davranışları, çocuğun huzursuzluğunu arttıracaktır. Sizlerin yabancılarla rahat iletişime geçmeniz, çocuğunuzun adına performans kaygısı yaşamamanız onun için iyi bir model olacak ve onu rahatlatacaktır.
    • Çocuğunuzun güvenli ortamlarda sürekli yeni deneyimler edinmesini sağlayın ve aşama aşama daha kalabalık ortamlara girin. Örneğin eve çocuk misafirler çağırın. Ya da çocukların aileleri ile beraber katılabileceği sanat atölyelerine gidin. Ne kadar sosyal ortama maruz kalırsa zihnindeki felaket senaryoları o kadar azalacaktır.
    • Çocuğunuzu cesaretlendirin. Ancak bunu yaparken “Sen yaparsın, sana güveniyorum!” gibi söyleyerek kendisine olması gerektiğinden fazla sorumluluk yüklemeyin. Bu durum onu daha da kaygılandırabilir. Kendisinin nereye gitmek istediğini sorun.
    • Çocuğunuzu aşırı korursanız, sorumluluk almasını engellersiniz. Korkularından kaçmasına böylece sosyal kaygısının daha da büyümesine yardımcı olursunuz.
    • Unutmayın ki beş parmağınızın beşi bile bir değil. Dolayısıyla her çocuk da aynı değildir. Çocuğunuzdaki olumlu özellikleri fark edin ve bunları onunla paylaşın.

    Peki, böyle bir çocukluk geçirdiyseniz ve halen kaygı yaşamaya devam ediyorsanız ne yapabilirsiniz? O da başka bir yazıya…