Teknolojik araçlar hayatımızı girdikçe hareketsizleşmeye başladık. Sadece yetişkinlerde değil üstelik! Çocuklar bütün zamanlarını bilgisayar başında geçirir oldu. Oysa çocuklar için spor büyük önem taşıyor. Sporun pek çok faydası olduğu gibi obeziteden de korumaktadır.
Spor yapmak çağın hastalığı olan ve her yaştaki bireyi tehdit eden obeziteden korunmada da etkili bir yöntemdir. Her çocuğun günde en az 1 saat fiziksel olarak aktif olması önerilir. Bireysel olarak planlanmış spor aktiviteleri çocuğu ileriki yaşlarda yakalanabileceği diyabet, kalp-damar hastalıkları, solunum sistemi hastalıklarından korumakta yardımcı olur. Diyabet, astım gibi kronik rahatsızlıkları olan çocuklarda bile onlara uygun sporların yapılması önerilir. Spor yapılması ilaç gereksinimini azaltıp ve hastalıkların uzun dönemde vücuda verdiği zararlardan korunmaya da yardımcı olur.
Spor yapmazsa neler olabilir?
Çocuklar spor yapmadığında sağlıklı arkadaşlık ilişkileri oluşturabilme, grup kurma ve grup çalışması yapma, kazanma-kaybetmeye karşı tepkilerini kontrol edebilme yetilerinin daha geç ve güç kazanılacağını söylemek mümkündür.
Çocukta kendi başarma duygusu tatmin edilememiş olur, bu da kendine güvenin gelişmesini geciktirir.
Özellikle ergenlik yaş grubundaki ikilemlerin, patlamaların giderilmesinde etkin olan bir yöntemden faydalanılamamış olur. Keza ergenin sigara ve madde bağımlılığından korunmasında önlem alınmamış olur.
Spor yapmayan çocuklarda hoşgörü, iletişim yetenekleri, zamanı kullanma becerisi ve zorluklarla mücadele etme yetisi daha geç ve güç gelişecektir.
Spor yapmayan çocuk ileride ortaya çıkması olası pek çok rahatsızlıktan (diyabet, kalp ve solunum sistemi rahatsızlıkları gibi…) korunma yönteminden mahrum kalmış olur.
Sporun bedensel gelişmeye olan katkısından yararlanılmamış olur. Yine diyabet ve astımı olan çocuklarda ilaç gereksinimini azaltacak bir yöntem kullanılmamış olur. Spor yapmamak özellikle kronik hastalığı olan çocukların kendini diğer çocuklardan eksik ve yetersiz görmesine ve ruhsal travmaya sebep olur.
Çocukluk yaşlarda edinilen alışkanlıkların bireyi yaşam boyu etkilediği unutulmamalıdır. Spor yapmak da bunlardan biridir.
Otizmdoğuştan gelebilen ya da yaşamın ilk 3 yaşına kadar edinilen bir nörolojik- gelişimsel bir bozukluktur. Otizmi neyin neden olduğu, hangi etmenlerin bu sorunu ortaya çıkardığı konusundan bilim dünyası henüz karar verememiştir. Kesin sebebi bilinmemekle birlikte çok güçlü genetik bir yatkınlığın olduğu bilinmektedir. Bazı araştırmaların sonuçlarına göre ise beyinin bazı yapılarını ya da fonksiyonlarını etkileyen sinirsel yapıların, otizmin ortaya çıkmasında etkili olabileceği düşünülmektedir.
Bir anne baba için en önemli soru şudur sanırım. Çocuğumun otizmli olduğunu nasıl anlayabilirim?
Otizm çok geniş bir belirti ve şiddet derecesinde ortaya çıkmaktadır.
Bunların en önemlileri ise,
Otizmesahip çocukların göz teması kuramıyorsa ya da son derece sınırlı bir anda göz teması kuruyor, hemen gözlerini kaçırıyorsa,
Sizin yaptığınız komik şeylere, ya da mimik hareketlerine gülümseme ile tepki vermiyorsa,
Seslendiğinizde dönüp bakmıyorsa,
Kendi çevresinde sık dönüyorsa,
Kendi başına kalmayı tercih ediyor, diğer akranlarına ilgi göstermiyor, onlarla oynamıyorsa,
Onunla iletişim kurduğunuzda size ilgi göstermiyor, karşısında biri varmış gibi davranmıyorsa
Otizm
Çocuğunuzda otizm olabilir. Bunun için vakit geçirmeden bir çocuk psikiyatristine başvurmanız gerekir. Erken teşhis, tedavi ve rehabilitasyon otizmli çocuğun geleceğini çok önemli oranda etkileyebilir.
Otizm ve dil konuşma terapileri
Otizmli çocuklar, bir çok alanda sorunlar yaşamaktadırlar. Bunların başında sosyal ilişkiler, akademik hayatlarında sorunlar yaşamaktadırlar. Ancak en büyük sorunu ve dil ve konuşma alanında yaşamaktadırlar. Bu sorunlar neredeyse dilin tüm unsurlarını içerebilmektedir. Hiç konuşmanın gelişmemesi, yeterli kelime sayısına sahip olamama, kelime tekrarı(ekolali), harf bozukluğu(artikülasyon) bozukluğu gibi dil ve konuşma sorunları yaşayabilir. Hatta sık çığlık atan, bağıran otistik çocuklarda ses kısıklığı gibi problemler ortaya çıkabilir
Dil ve konuşma terapi süreci:
Otizmli çocuklarla dil ve konuşma terapisi uzun ve zorlu bir süreçtir. Bu nedenle dil ve konuşma terapistinin otizmli çocuklarla çalışma konusundan mutlaka deneyimli olmalıdır. Aile, çocuk psikiyatrı, özel eğitim uzmanı ile güçlü bir iletişim kurularak dil gelişiminde başarı yakalanabilir.
Dil ve konuşma gelişimi için hangi teknikleri kullanıyor:
Öncelikle otizmli çocuğun dikkatini arttırıcı, ses ve konuşma becerisini arttırıcı teknikler kullanıyoruz. Ses üretimini arttırıcı teknikler ile larengeal masaj teknikleri kullanılıyor. Çıkarılmayan her bir harfin çıkarılması için kullanılan PROMP Tekniği, Doğal konuşmanın desteklenmesi, resimli kartlar, basit oyuncaklar ile kelime kazanımını artıran teknikleri kullanıyoruz.
Plasenta, bir tarafta anne rahminden gelen kan akımları, diğer tarafta ise göbek kordonundaki kan akımı ile anne rahmindeki bebeğin beslenmesini sağlıyor. Bazı hamileliklerde ise bu kan akışı yetersiz olabiliyor. İşte böyle durumlarda bebek yetersiz kan alımını algılıyor ve bu duruma adapte olmak için kan dağıtımını yeniden organize ediyor. Yani bu bebekler aldığı besini tüketme konusunda ekonomik bir programlama yapıyor. Ancak bu “ekonomik” programlama; bebeklerde düşük kiloyla doğuma neden olurken hayatları boyunca karşılarına çıkabilecek pek çok hastalığın da belirleyicisi olabiliyor.
Anne karnında yeterli beslenemeyen bebeklerde kalp damar hastalıkları görülüyor
Bir bebeğin herhangi bir nedenle anne karnında iyi beslenememesi sonucu yeni bir programlama yapmasına anne karnında “intrauterin programlanma” denilir ve bu da metabolizmada kalıcı değişikliklere neden olarak ileride kardiyovasküler, metabolik ve endokrin hastalıklara yatkınlık yaratabiliyor. Bilimsel bir araştırmaya göre, tansiyon yüksekliği ve kalp rahatsızlığı olan kişilerin, doğum kilolarının çok düşük olduğu belirlenmiş. Araştırmaya dahil edilen kişilerin yıllar süren takipleri sonucunda; kalp hastalıklarının, doğum kilosu 2.5 kg’ın altındaki kişilerde daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir.
Düşük doğum ağırlıklı bebeklerde anne sütünün zekaya katkısı daha fazla
Anne sütünün zekâ ve beyin gelişimine olumlu katkı yaptığı biliniyor Buna karşın düşük doğum ağırlıklı bebeklerde anne sütünün zekâ gelişimine katkısı daha fazladır. Anne sütünün zekâ gelişimine katkısı sadece içeriği ile ilgili olmayıp emzirme ile annede uyarılan hormonlar, anne-bebek bağının daha iyi kurulması ve annenin bebeğe daha fazla odaklanması ile de ilişkilendirilebilir.
Sağlıklı bir bebek için anne 10-12 kg almalı
Bir anne adayının, bebeğini sağlıklı bir şekilde doğurması için gebelik boyunca alacağı ortalama kilonun 10-12 kg olması gerekmektedir. Emzirme döneminde annenin kilo vermesi olağandır. Anne normal gıdasını alırken, aşırı kalori almıyorsa kilo vermesi normal bir durumdur. Hamile beslenmesinde mineral, vitamin, karbonhidrat, protein dağılımının dengeli olması ve sebze ağırlıklı, antioksidan gıdaların alımının artırılması gereklidir.
Bilmek ayrıdır, fark etmek ayrı… Bazen bilirsin ve sana normal gelir. Bir gün fark edersin… Böylece hem bilirsin, hem de eyleme geçersin. Örneğin; sigara sağlığa zararlıdır, bunu hepimiz biliriz. Bazıları gerçek zararını ‘net’ görebilmiştir içmemeyi tercih eder. Bazıları ise bu gerçeği bilir fakat “Amaan uzun süredir içiyorum bir şey olmadı, olursa da nasip der geçerim” der.
Tabii hep söyledim, söylüyorum, ısrarla da arkasında duruyorum. Her seçim bir vazgeçiştir.
Seçtiğin her ne ise ona karşılık seçmediğin her şeyi kaybetmeyi göze almışsın demektir.
Uzun süredir düşünüyorum, gözlemliyorum, teraziye koyuyorum… Her insan ama her insan yaşadığımız şu hayatta bir diğer yarısını bulmanın peşinde, çabasında…
Fakat apaçık bir gerçek var ki aslında yaşadığımız kısacık ömrümüzde ‘TEK’ olarak geldik, tek olarak gideceğiz.
Ya farkındayız ya da değiliz ama TEK’iz. Tek başınasın her yerde, her anda… Evde, işte, okulda, dışarıda, sosyal çevrede, nerede olursan ol. Bizi anlayan ya da anlamayan… Konuştuğumuz ya da konuşamadığımız… İçimizde saklı gizli ne varsa açtığımız ya da açamadığımız…
Anlatabildiğimiz, anlatamadığımız, anlatmaya çalıştığımız ya da anlatmaya çalışıp da anlaşılamadığımız…
Ne varsa artık…
Diyorum ki; gerçek sevgi anlatmaya çalışmamalı. Bazen karşındaki o içindeki sır perdesini açabilmeli, konuşamadığın, içine ok gibi saplanmış olan çığlık çığlığa sustuklarını dinleyebilmeli… Bazen sen anlatmadan seni dinleyebilmeli… Bazen bir bakışıyla, sana huzuru vermeli. Bazen o bakışıyla içindeki huzursuzluğu yok etmeli. Bazen varlığı bile şükür sebebin olmalı. Yani sen gibi olmalı, seni tamamlamaya çalışmamalı, senin diğer yanın gibi olmalı… TEK olmalı.. Diğer yarını aramaktan vazgeç, TEK olabileceğin kişiyi bul!
Yani demek istediğim, herkes her şeyi biliyor ama uygulamadan bilmek hiçbir işe yaramayacak.
Astımlı çocuklar için en ideal tatil seçeneğini deniz kenarı oluşturuyor. Bol bol tuzlu suda yüzmek ve tuzlu su buharı solumak tüm havayollarına ilaç gibi geliyor. Ancak, havuz açık alanda bile olsa, aşırı sıcak havalarda buharlaşan klorun kimyasal yapısı, astım hastalarının ataklarını tetikleyebiliyor.
Astım hastalığı tekrarlayan bronş daralmasıyla seyreden kronik bir akciğer hastalığı olup, alerjik olabildiği gibi alerji dışı nedenlerden de kaynaklanabiliyor. Çocuk hastalarının çoğu, alerjik astımdır. Bu nedenle çocuklarda astım ve alerjik bronşit eş anlamlı olarak kullanılıyor. Hem alerjik hem de alerjik olmayan astımda, bronşlarda oluşan hassasiyet dış etkenlere bağlı gelişir, sigara dumanı, kimyasal kokular, küf, hava kirliliği gibi etkenler astımlı bireyde öksürük, hırıltı, nefes darlığı gibi şikayetlerin alevlenmesine neden olur.
Bir akciğer hastalığı olan astıma bağlı şikayetler sıcak ve rutubetli havalarda artar, bu nedenle astım hastaları için en doğru seçim deniz tatilleridir ve yüzme, tuzlu su buharı solumak tüm hava yolları için doğal bir ilaçtır. Kış boyu tıkanan ve enfeksiyonlarla mücadele eden hava yolları, doğal tuzlu suyun etkisiyle açılıyor. Havuz suları çoğunlukla klorla dezenfekte ediliyor ve açık havuz olsa bile aşırı sıcak havada buharlaşan klorun astım ataklarını tetikleyici etkisi olmasından dolayı tavsiye edilmiyor.
Tatile Giderken Dikkat Edilmesi Gerekenler
Kısa süreliğine de olsa evimiz olarak kullanacağımız konaklama alanları çok önemlidir. Özellikle astımlı çocukların %90’ının ev tozuna karşı alerjisi vardır, tozun da en çok halıda biriktiğinin göz önünde bulundurulması, konaklama yapılacak mekanın halı kaplı olmamasına özen gösterilmesi gerekmektedir. Astımlı kişilerin özel eşyalarını da tatile yanında getirmesinin önemli unutulmamalıdır. Anti alerjik yatak kılıfı gibi özel eşyaların kullanımına tatil süresince devam edilmesi, olası olumsuz durumları da engelleyecektir.
Her insan, gelişi ile birlikte birçok şey getirir hayatımıza.Fakat o kişiyi tanımadan, deneyimlemeden, iyi mi kötü mü karar veremeyiz.
Hepimizin hayatı gelgitlerle dolu. Zaman ise o kadar hızlı ki, ne olup bittiğini anlayabileceği bir vakit tanımıyor insana. Küçükler büyümek ister. Büyükler ise küçük olmak, hatta geçmişe dönmek ister.
Peki, hayat bu kadar kısayken, bu değerli ömrümüze kimleri almalı, kimleri almamalıyız?
Neler yapmalıyız?
Bu sorular aklımızda dönüp dururken asla gerçek cevabı bulamayacağız. Deneyimlemeden öğrenemeyeceğiz, öğrenemeyeceksin, öğrenemeyeceğim. Bu bir gerçek.
Bu evrende öyle bir adalet var ki; bugünün hesabını diğer güne bırakmadan tecelli eden, “şaşmaz” bir terazi… Bu terazi, haklıyı haksızı, doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, insana dair hangi duygu varsa tüm hepsini dengeleyebilir.
Danışanlarımdan, “kimseye güvenmiyorum!” cümlesini çok sık duyuyorum. Çevremden de “annene/babana bile güvenme” sözlerini yine aynı sıklıkla duyuyorum. Güven ya da güvenme, sev ya da sevme, kabul et ya da kabul etme ama şunu bil ki; insan her yaptığından sorumludur. Hatta düşündüklerimizden bile sorumluyuz. Her yaptığın, o bahsettiğim “şaşmaz” teraziye koyulup tartılıyor.
Ve bir gün; “ben bunları hak edecek ne yaptım?” dediğinde, bil ki bir yerlerde birilerinin canını yakmışsın. Birilerinin kalbine ateşi koymuşsun. İnancını, güvenini yok etmişsin. Yani, birilerini derinden sarsmışsın…
İşte hayat; öyle güzel bir denge üzerine kuruludur ki, kalp gözü açık olabilenler bunu görüp fark edebilir.
En zor anında, her “pes ettim!” dediğin anda, hayata gülümseyebilmek ümidi ve daha güzel insanlarla buluşabilmeniz dileğiyle…
VÜCUT SUSUZ KALDIĞINDA ALERJİK REAKSİYONLAR ARTIYOR
Güneşin yakıcı ve sıcak etkisi Ramazan ayına denk geliyor. Yaz mevsiminin ortasına denk gelen bu günlerde oruç tutmak isteyenler için sıcaklarda en çok susuz kalmak sorun oluyor.
Yüzyılın hastalığı olan alerjinin beslenme ile yakından ilişkisi vardır ve susuz kalan vücudun alerjik reaksiyonları arttırdığına dikkat edilmelidir.
Susuz kalmak çok önemli bir sorundur ve tüm vücut günün ilerleyen saatlerinde giderek kurumaya başlar. Susuzluğa bağlı olarak, vücutta dolaşan kan koyulaşır ve akışkanlığını kaybeder, bazı dokuların kanlanamaması ileri yaş hastalarında, beyin ve sinir sağlığı açısından ciddi sorunlar oluşturur. Özellikle solunum sistemindeki salgıların kuruması ve koyulaşması, vücuttan atılmasını zorlaştırır, bu durumun oluşturduğu öksürük kişileri zorlar. Kronik bir solunum yolu problemi olan hastaların uzun süre susuz kalması hastalık alevlenmesine neden olabiliyor. Astım ve sinüzit susuzluktan en çok etkilenen iki hastalıktır. Astımda akciğerlerdeki salgılar kurur ve atılması zorlaşır, bunun sonucunda da bronş daralması yaşanır. Sinüzitte ise aynı durum burun salgıları için geçerli olur ve geniz akıntısının atılması zorlaşır.
Aç Kalmak Nasıl Etkiliyor?
Susuzluğun yanı sıra uzun süre aç kalmak da vücut açısından zararları olabilir, uzun saatler aç kalmak kan şekerinin düşmesine neden olur. Düşen kan şekeri iftarda aşırı ve hızlı yemek yenmesi ile yükseltilmeye çalışılırsa tokluk hissinin oluşması da zaman alacak ve kişi bir seferde normalden çok daha fazla gıda tüketebilecektir. İftarda tercihler şekerli ve yağlı gıdalar yönünde olduğu takdirde, sağlıklı insanlarda bile reflü oluşabilmektedir. Reflü astım hastalarının yüzde 80’inde var olan bir durumdur, dolayısıyla bir seferde çok yemek yenirse reflünün tetiklenmesi ile astım alevlenmesi gelişebilmektedir. Özellikle yatmaya yakın zamanlarda yemek yendiğinde, mideden yukarı taşan asitli mide içeriği direkt akciğerlere kaçar ve öksürük, hırıltı, nefes darlığı oluşturur.
Üçüncü bir sorun da astım ilaçlarının süresiyle ilgilidir. En fazla 12 saat etkisi olan ilaçlar, sabah sahurda en geç saatte alınsa bile iftara kadar etkisi geçer, bu duruma reflünün eklenmesi sonucu hastalık alevlenmesi kaçınılmaz olur.
Astımın En Büyük Düşmanı
Sigara, astım hastalığının en büyük düşmanıdır. Sigara bağımlılarının tüm gün sigara içmeyip iftardan sonra bu açığı kapatmaya çalışmaları, astım hastaları için mutlak atak oluşturmaktadır. Ayrıca sigaranın hem bronş üzerinde daralmayı tetikleyici etkisi, hem de reflüyü tetiklemesi söz konusudur. Sigara bırakılamayacaksa bu şekilde oruç tutulması sağlık için normalden çok daha büyük zarar demektir.
ASTIM HASTALARI İÇİN RAMAZAN ÖNERİLERİ
Oruç saatleri dışında bol su tüketilmesi
Suyun çay, kahve, kolalı veya şekerli meyve suları şeklinde değil, su olarak tüketilmesi
Oruç açılırken birden çok ve hızlı yeme değil; az ve sık aralıklarla yavaş yemek yenmesi
Mide asitini artıran kafein içeren çay, kahve ve kolalı içeceklerden uzak durulması
Mide boşalmasını geciktiren yağlı kızartma gıdalar ve ağır şerbetli tatlılar tüketilmemesi
Reflüyü tetikleyen çiğ sarımsak, çiğ soğan ve aşırı domates tüketiminden kaçınılması
Yatmadan önce en az iki saat yemek yenmemesine özen gösterilmesi
Sahurda yemek yiyip hemen yatılmaması
Sabah akşam ilaç kullanımı gereken bir astım hastalığı varsa oruç tutulmaması
Sigara bırakılamıyorsa oruç tutulmaması veya iftar sonrası kontrollü tüketim sağlanması
İlişkilerimizin flört dönemlerinde birbirimize roller yükleriz. Daha doğrusu her birimiz karakterimiz ve potansiyelimiz doğrultusunda ilişki içerisinde bir takım sorumluluklar alırız. Bu sorumluluklar her ilişkinin dinamiğine ve ilişkiyi yaşayan kişilerin karakterlerine göre değişkenlik gösterebilir. İlişki içerisinde kavgaları yatıştırma rolü bunlardan birisidir. İlişki içerisinde yaşanan tartışmalar, anlaşmazlıklar gayet normaldir. Bunların sebebinin aileden öğrendiğimiz bilgilerin karşı tarafınkilerle çatışması olduğunu söyleyebiliriz ki bu ilişki içerisinde güç savaşı kavramını doğurur. İlişki içerisinde rollerden biride organizatörlüktür. Yapılacak aktivitelerin planlanması, eylemlerin seçilmesi gibi açıklayabiliriz.
Sizde fark ettiniz değil mi şimdi aktivite planlarını hep bir tarafın yaptığını?
Bunun temel sebebi bizim yerimize işleri yapan biri olduğunda kuzu kuzu uyum sağlamamız ve mutlu olmamızdır. Flört döneminde çok kolay ve kendiliğinden paylaşılan bu ufak roller evliliğe geçince çok ciddi savaşlara yol açabilir. Çünkü artık bir evin içerisindeyizdir ve yapılacak yığınla iş vardır. Hani her iş yerinde birilerine sürekli iş kitleyen ya da her işi yapmaya çalışan, kimseye rol vermeyen iki tip vardır ya işte evlenince de bireyler bu iki tipe dönüşürler. Birincisi sorumluluk almaya üşenen tipler ikincisi ise “en doğru benim geçmişten getirdiğim bilgiler” diyen ve bütün işleri yapan tiplerdir. Bu iki tip de aslında arızalıdır. Evlilikte bunun bir orta noktası bulunabilir. Örneğin evin muhasebesi para yönetimi konusunda herkes çok yetenekli olduğunu sanabilir fakat ne yazık ki durum böyle değildir. Bu rolün mutlaka bilen birisine bırakılması şarttır. Günümüzde artık yeni evlenmiş ve evde oturan çalışmayan insan bulmak zordur. Bunun sebebi ekonomik sebeplerdir. Artık üniversite okuma oranının da artmasıyla herkes kariyer konusuna önem vermektedir. Bundan dolayı evin rutin temizlik işlerinin bir tarafa yüklenmesi mümkün değildir. Fakat temizlik de aynı para yönetimi gibi yanlış yapıldığında tahribat bırakabilecek bir iştir. Bu yüzden özellikle hanımefendilerin bu konuda evde iş dağılımı yapılırken doğu yönetimi yapmaları gerekebilir.
Bazı insanlar doğuştan sorumluluk peşinde koşarlar bazıları ise sorumluluk almaktan çekinirler. Çekinen tipleri asla kaçan tiplerle karıştırmamak gerekir. Çekinen tiplerin geçmişte insiyatif kullandıklarında başlarını belaya soktukları ve sonrasında sorumluluk almaktan çekinen tiplere dönüştükleri ve ileriki yaşlarında bilinçaltından gelen kaçınma içgüdüsüyle sönük kaldıkları gözlemlenmiştir. O tiplere ne yapmaları gerektiğini söylediğiniz takdirde çok sadık birer askere dönüştüklerini görebilirsiniz.
Sorumluluktan kaçanlar için ne yapmak gerekir peki?
Bu zor bir konudur fakat şöyle bir yol izlenebilir. Verilecek olan sorumluluğu kendisinin yaratmasına ve tanımlamasına olanak verip onların biraz narsistik yönünü okşarsanız onları da birer sadık askere dönüştürebilirsiniz. Bu tiplere sorabileceğiniz altın sorular arasında; “Sence burada ne yapmalıyız?” “Bir konuda senin önerine ihtiyacım var.” hatta abartarak “ Sen olmazsan ben bunu halledemem ki “ gibi ifadeler yer alabilir.
Evliliklerdeki bir diğer rol sorunsalı ise mutfak görevleridir. Bir önceki paragrafta belirttiğimiz gibi artık iki tarafta çalıştığı için akşam eve gelinince yapılacak yemek bazı durumlarda çok büyük bir krize yol açabilir. Özellikle yeni evlenmiş bireylerden her biri o yaşlarına kadar eve geldiklerinde hazır sofra ve muhteşem anne yemekleriyle karşılaştıkları için yeni evlerinde hazır sofraya oturmak isterler. İşte bu durumda gerçekten bir yöneticiye ihtiyaç vardır. Bu konuda da yine iş bölümü olması gerekir fakat mutfak konusunda deneyimli birinin deneyimsiz birine ne yapması gerektiğini söylemesi ve iş bölümünü kolaylaştırması gerekir. Bilgili olan tarafa biraz fazla iş yükü kalabilir fakat zamanla yetiştireceği diğer eleman bilgilendikçe sorumluluk almaya başlayacak ve daha fazla iş yapmaya başlıyor olacaktır.
Buraya kadar basit iş dağılımını gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Bundan sonrasında ise sahne arkasında kalan fakat aile dinamiklerinin temel direklerini oluşturan karı-koca rollerine göz atıyor olacağız. Güzel bir flört döneminden sonra evlenme kararı vererek düğününüzü yaptınız. Yediniz içtiniz. Eğlendiniz. Bir de üstüne balayı patlattınız. Değmeyin keyfinize. Balayı bitti. Evinize döndünüz. Tatil bitti. İşler başladı.
Şimdi ne olacak ? Ne mi olacak? Kararı veren sizdiniz. Şimdi “Ne olacak?” diye mi soruyorsunuz?
Evlilik kurumundan size birer tane hediye geldi. İki ceket hemen incelemeye başladınız. Gıcır gıcır, mis gibi iki tane ceket. Biraz şaşkınlıktan sonra üzerinize denemeye karar verdiniz. Bir de baktınız ki üzerinize biraz büyük geldiler. Çiftlerden birinin aklına hemen dahice bir fikir geldi. “Sanırım yanlış denedik. Gel sen benimkini dene ben de seninkini deneyeyim. Yok bu da olmadı. Eee napalım terziye mi götürsek ? Aslında biraz beklesek mi? Belki biraz büyürüz. Bu ceket seneye senin üstüne oturur gibi. Markası neymiş acaba?” Derken bir baktınız ki kadın için olanında “karı” markası erkek için olanında ise “koca” markası var. İşte şimdi fark ettiniz bunlar sizin yeni rolleriniz. Sevgiliyken de vardı ceketleriniz. İkisinin de markası aynıydı “sevgili”. Şimdi yeni ceketleriniz var. Bu ceketlerin üzerinize büyük gelmesinin nedeni büyüyecek olmanız değil,“sevgili” ceketlerinizi tozlu dolaplarınıza kaldırıp unutmak yerine içlerine dikebilesiniz diye yer bırakılmış olmasıdır. Ne kadar da düşünceli kurummuş. İlişkinizde birkaç tane ceket giyiyor olacaksınız. Her aşama bir ceketi temsil ediyor olacak. Sevgili, karı-koca, anne-baba, dede-anneanne ceketleri olacak. Her üst aşamaya geçtiğinizde eskilerini dolaba kaldırırsanız ilişkinizin temel dinamiğini terk etmiş olursunuz. Bu da sizi birbirinizden uzaklaşmaya itebilir. İlişkinizdeki tutkuyu, aşkı, romantizmi canlı tutabilmek için her zaman ilişkinizin sevgililik zamanından yararlanmanız gerekir.
Peki nedir bu karı-koca rolleri? Sorumlulukları nelerdir ? Ne iş yaparlar ?
İşte bunların cevabı sizin geçmişten getirdiğiniz bilgilerle açıklanabilir. Şimdi bu yazıyı okurken evliliğiniz içerisinde kendinizi gözlemlemeye çalışın. Aynı anneniz ya da babanız gibi misiniz evlilik içerisinde? Neden acaba? Çünkü bu rolleri onlardan öğrendiniz ve kendi ilişki dinamiğinize ve kendi karakterinize göre şekillendirdiniz. Bir önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi evin rutin işleri konusunda eşit dağılım yapıp evin sorumluluğunun balansını iyi ayarlarsanız zaten geçmişten getirdiğiniz bilgileri kullanarak “karı-koca” rollerini çok rahat yerine getirebilirsiniz. Sadece sınırlarınızı belirleyin ve ilişkinizi yaşamak için üçüncü bir alan yaratın. Yani ilişkinizde eşit payda “BEN-SEN-BİZ” olsun. Gerisi kendiliğinden gelişir zaten. “Ben” ve “Sen” kısımlarını beslerken, doyururken yalnız kalalım. “Biz” kısmını beslerken ise mutlaka beraber olalım, yeterlidir. Birde başta yaptığınız gibi deneme amaçlı ya da kendinizinki eskimiş, diğerinizin ceketi elinizin altında bile olsa asla ve asla birbirinizin ceketlerini giymeyin. Yeni ceketleriniz hayırlı olsun. İçlerine sevgili ceketlerini yamalatmayı unutmayın.“BİZ” kısmını beslerken ona bolca ihtiyaç duyacaksınız.
Kök hücrelerin hastalıkların tedavisinde kullanımı
Uzun zamandır yetişin kök hücre tedavileri, lösemi gibi bazı kan hastalıklarında başarıyla uygulanmaktadır. Son yıllarda, esas ümit vaad eden çalışmalar, hücre ölümüyle giden felç, bazı göz retina hastalıkları ve kalp krizi gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılmasıyla ilgilidir. Ancak bu konularda ciddi kontrollü ve uzun dönem izlemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Daha az çalışılmakla birlikte cilt hastalıları, kısırlık, saç dökülmesi, diş tedavileri gibi birçok konuda deneysel çalışmalar bulunmaktadır. En çok çalışma yapılan bazı hastalık gruplarını aşağıda bulabilirsiniz.
Kök hücre ve kan hastalıkları
Hematopoietik Kök Hücre Transplantasyonu (HKHT) ağır aplastik anemi, lösemi ve diğer bazı maligniteleri olan hastaların tedavisi için kullanılan bir yöntemdir(1). Yetişkin hücrelerinin kullanımı, embriyo kök hücreleri gibi tartışmalı değildir; bir embriyonun yok edilmesi gerekmez, kişinin kendisinden alındığı için, kanser riski doku reddi gibi sorunlar çok daha az görülür.
Kök hücre ve felç tedavileri
Son yıllarda, travmatik omurilik yaralanmasının (OY) tedavisinde kök hücrelerin kullanımının umut vaad eden sonuçları vardır. nöral kök hücreler (sinirkök hücreleri) veya embriyonik kök hücreler (EKH) gibi nakil için kullanılabilecek değişik kaynak kök hücreler mevcuttur. OY tedavisinde kök hücrelerin potansiyel olarak kullanımı için deneysel ve klinik çalışmalar halen devam etmektedir. Nakil yapılarak sinir hücrelerinin tedavi olanağı geliştikçe, genellikle cerrahi girişim ile tedavi edilmeyen OY nöroşirürji alanına girecektir. Bu nedenle, kök hücre biyolojisi alanında nöroşirürjiyenlerin eğitimi gereklidir(2).
Yalnız kök hücre ile felç tedavisi en çok suhistimal edilen konulardan biridir. Lefkoşa Yakındoğu Üniversitesinden Nöroşirürji uzmanı sayın Erkan Kaptanoğlu yaptığı çalışmanın tartışma bölümünde bu konuya özellikle dikkat çekmiştir:
Birkaç yıl önce omuriliğin gerçek tamiri (rejenerasyon) imkansız olarak görülmekte idi. Günümüzde halen tatmin edici bir tedavi metodu bulunamamış olmakla birlikte, ne mutludur ki hücre, hayvan ve son zamanlardaki insan deney ve araştırmalarının sonuçları ümit vericidir.
Sınırlı sayıda yayınlanan Faz I çalışmaların sonucunda bildirilen tedavi metotlarının etkinliğini kanıtlamak için uzun süreli, vaka-kontrollü, randomize, kör, çok merkezli çalışmalara gereksinim duyulduğu belirtilmektedir. Aksi takdirde klinik araştırması yapılmamış ya da henüz tamamlanmamış bir metot, standart tedavi metodu olarak kabul edilemez.
Omurilik yaralanması sonucu felç olan hastalar ve aileleri bu ağır patoloji ve sakatlık ile ruhsal, sosyal, fiziksel ve maddi olarak mücadele etmek zorundalardır. Bazı bilim merkezleri kök hücrelerin her derde deva olduğunu bildirmektedir. İnternette ve medyada bu hücreleri ya da benzerlerini kullanarak hastaları belli bir ücret karşılığı iyileştirdiğini bildiren ilanlara rastlamak mümkündür. Omurilik yaralanmasında hastaları iyileştirdiğini reklam yolu ile duyuran kliniklerin bu konuda bilimsel yayın ya da bilimsel araştırmasına hiç rastlanmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu denemeler, tecrübeler ya da bilgiler, hastalar ve aileleri ile paylaşılmadan önce bilimsel, kanıta dayalı, ispatlanabilir ve tekrarlanabilir özellikleri ile bilimsel ortamlarda paylaşılmalı ve tartışılmalıdır(3).
Kök hücre ve körlük
Son yıllarda, kök hücreler, retinanın körlükle sonuçlanan bazı kalıtsal ve edinsel hastalıkları için tedavi umudu olmuştur. Son 10 yılda yapılan deneysel çalışmalar, retinadaki ileri düzeyde özelleşmiş hücre kayıplarının göz ve göz dışı kök hücre kaynaklarınca yerine konması ve işlevlerinin sürdürülmesinin olası olduğunu göstermiştir. Mezenkimal kök hücreler, etik problemlerin daha az olması ve kolay elde edilebilmeleri ile bu çalışmalarda tercih edilmektedir(4).
Kök hücre ve kalp krizi
Yapılan bir çok çalışmada nakil edilen kök hücrelerin, kardiyomiyosit(kalp kası hücresi) ve yeni damar oluşumunu sağladığı ve bunun ötesinde kardiyomiyositlerin kasılma fonksiyonu gösterdiği tespit edilmiştir(5).
İslamın kök hücreye bakışı
Bu konuda endişesi olan okurlarımız için, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, M. Saim Yeprem’in bir çalışmasına da yer vererek bu konuyu tamamlamak istiyorum.
Bu konu Doğrudan Kur’an ayetlerinde bulunamayacağına göre, Kur’an’ın bütününden çıkarılan “İslam’ın Temel Prensipleri Açısından Kök Hücre Çalışmaları” şeklinde ele alınarak mütalaa edilmesi en uygun yaklaşımdır. İnsanın başlangıcı “zigot” hali olduğundan, ister laboratuar ortamında olsun isterse ana rahminde bulunsun, kök hücre elde etmek maksadıyla embriyonun itlafına olumlu bakmak mümkün değildir. Ancak herhangi bir sebeple sonlandırılmış gebelik, düşük, kürtaj ve IVF’de implantasyon sonrası artan embriyolar gibi materyallerden bu maksatlarla yararlanılabilir. İslam, embriyonik kök hücre yerine yetişkin kök hücrelerinin, düşük veya ölü doğan bebeklerden elde edilen kök hücrelerin kullanılması gibi alternatif çalışmaları desteklemektedir. Bu daha az sorun getirecektir. Ancak kök hücre çalışmaları, bir hastalığı tedavi etmek veya önlemek gibi yüce maksatlar için kullanıldığı takdirde elbette bu müdahale İslam’ın da desteklediği ve tavsiye ettiği bir müdahale olarak kabul edilmelidir(6).
Kaynaklar:
1.Gamze AKBULUT, Hematopoietik Kök Hücre Transplantasyonu (HKHT)’nda Tıbbi Beslenme Tedavisi. International Journal of Hematology and Oncology 2013, Vol 23, Num 1 Page(s): 055-065.
2.Serdar KABATAŞ, Yang D. TENG.Omurilik Yaralanmasının Tedavisinde Nöral Kök Hücrenin Potansiyel Rolleri: Literatürün Gözden Geçirilmesi.
Turksih Neurosurgery. 2010, Volume 20, Number 2, Page(s) 103-110
3.Erkan KAPTANOĞLU,Yakındoğu Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği, Lefkoşa, Kıbrıs
4. Gökhan ÖZGE, Güngör SOBACI, GATA Göz Hastalıkları A.D
5.Min JY, Sullivan MF, Yang Y, et al. Significant improvement of heart function by cotransplantation of human mesenchymal stem cells and fetal cardiomyocytes in postinfarcted pigs. Ann Thorac 2002; 74: 1568-75.
6.M. Saim YEPREM. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, İSTANBUL. An Islam Perspectıve On Stem Cell. Turkiye Klinikleri J Surg Med Sci 2006;2(43):87-90
Bazen yaşadığın bazı olayları unutmak istesen de unutamazsın. Yok sayamazsın, olmamış gibi davranamazsın. “Yeter artık unutmak istiyorum!” desen de olmaz bir türlü… Ne zamanı geri alabilirsin ne de yaşadıklarını unutacak bir güç bulabilirsin.
“Affetsem mi?” dersin, affetsen bile kırılmıştır bir kere gönlünün kapıları. Ne yapsan nafile…
Düşün bir bakalım.
Hiç ummadığın anda, ummadığın birinden ummadığın bir tepkiyle karşılaşınca affeder mi yüreğin?
Yoksa “Affettim, tamam, oldu bitti işte” deyip kendini mi kandırırsın?
Tamam, diyelim ki affettin. Peki ya yanlış yapanı sık sık affetmek onu kötü biri mi yapar?
Yoksa affetmek, “Cebimde taşlarım olsun” deyip biriktirmek midir sana yaşatılanları?
Ya da affedilene bir lütuf gibi “Seni affettim!” deyip, yine yeni ve yeniden şans mı vermektir?
Bana unutmak mı, affetmek mi diye soracak olsan, vazgeçmek derim…
Biliyorsun, vazgeçmek de bir seçimdir.
Çünkü vazgeçersen bitmiştir.
Çünkü vazgeçersen özgürsündür.
Çünkü vazgeçersen, küllerinden yeniden doğabilirsin.
Çünkü vazgeçersen, olumsuz gibi gözükse de aslında sen doğru olanı tercih etmişsindir.
Dediğim gibi vazgeçmek bir seçimdir!
Ancak gerektiği zaman ve ölçüsünde kullanıldığı zaman..