Yazar: C8H

  • Yenidoğanlarda uyku hakkında bilmediğiniz 5 nokta

    Uyku, yeni ebeveynliğin en kafa karıştırıcı unsurlarından biri olabilir. Hepimizin zor geçen gecelerden ve zombi gibi dolaştığımız günlerden bildiği gibi, bizim aksimize bebeklerin “erteleme tuşu” yoktur. Peki, neden?

    Bazı yenidoğanlar tüm gece parti yapıp, bütün gün uyur.

    Baltimore’daki Mercy Aile Sağlık Merkezi’nin pediatri direktörü Charles Shubin’e göre, çoğu bebek dünyaya gündüzü ve geceyi tamamıyla tersine algılayarak gelir. Bu küçük gece baykuşları gündüz uzun uzun uyur ve gece saatleri için enerji toplar.

    Gece havayı tekmelemek, beslenmek ve bir yetişkinin sevgisini ve ilgisini çekmek için saatte bir uyanan bebekler, ebeveynlerini giderek daha çok yorar. Shubin’e göre, “Bu durum ebeveynler için çok zorlayıcı olabilir, çünkü bedenlerimiz tüm gün ayakta kalmaya fizyolojik açıdan uygun değildir. Gece nöbetinin bu kadar zor olmasının nedeni de budur”.

    Bebeğinizin daha uzun uyuduğu sürelerde siz de şekerleme yapmaya çalışın ve gündüz/gece değişiminin geçici olduğunu kendinize hatırlatın. Bebeğinizin beyni ve merkezi sinir sistemi olgunlaştıkça, uyku süreleri uzayacak ve daha çok geceye kayacaktır. Çoğu bebek, bir ay gibi bir sürede ailenin uyku düzenine alışır.

    Geceleri sakin, karanlık bir ortam yaratıp, gündüzleri de güneşin içeri girmesine izin vererek, bu sürece destek verebilirsiniz. Bir anne, “Gündüz bebeğime mama verirken onunla konuşuyorum. Ama gece onu beslerken mümkün olduğu kadar sessiz ve karanlık bir ortam yaratmaya çalışıyorum. Bu, onun gece-gündüz düzenini anlamasına yardım ediyor,” diyor.

    Yenidoğan uykusu düzensizdir ve önceden tahmin edilemez

    İlk birkaç hafta boyunca, bebeğiniz tatilde memlekete dönen bir üniversite öğrencisi gibi uykuya doyamayabilir. Ama işin kötüsü, çoğu bebek yaşamının ilk birkaç haftasında gündüz veya gece fark etmeden iki ila dört saatten fazla uykuda kalmaz.

    Tipik olarak, yenidoğanlar ilk hafta boyunca günde 14 ila 18 saat, bir aylıkken ise 12 ila 16 saat uyur. (Her bebek bireysel olduğundan, bazıları ortalamadan biraz daha uzun veya daha kısa uyuyabilir.)

    Ne yazık ki, bebeğiniz uyku oburu olsa dahi, kendinizi ne yapacağını bilmeden dört döner bir halde bulabilirsiniz. Yakın zamanda gerçekleştirilen bir çalışmaya göre annelerinin yüzde 71’i yenidoğanların en zor yanının uykusuzluk olduğunu ifade ediyor.

    Enerjisiz hissetmenizi, bebeğinizin uyku düzenindeki bozukluğa bağlayabilirsiniz. Bir anne, “Dokuz haftalık bebeğimin uykuları çok aralıklı!” diyor. “Bazen dört saat deliksiz uyuyoruz, bazense bir saatte uyanıveriyor.”

    Buna karşın, bazı ebeveynler bebeklerinin çok uyumasından şikayet eder ve hatta endişelenir. Bir anne, “9 günlük bebeğim tüm gün uyuyor. Günde sadece beş dakikalık sürelerle uyanık kalıyor,” diyor. “Endişelenmeli miyim?”

    Yazara göre, bazı yenidoğanlar günde 20 saate kadar uyuyabiliyor. Bebeğiniz böyleyse, uykunuzu şimdiden almaya bakın, çünkü bu evre çok uzun sürmeyecek.

    Yenidoğanların uyumak için sakinliğe ve sessizliğe ihtiyacı yoktur

    Uyuyan yenidoğanların etrafında fısıltıyla konuşmak veya parmak uçlarınızda yürümek zorunda hissetmeyin. Shubin’e göre, “Yeni doğmuş çoğu bebek en gürültülü, en aydınlık yerlerde uyuyabiliyor. Bizim ihtiyaç duyduğumuz uyku ortamına ihtiyaç duymuyor.”

    Bebeğinizin rahimde dokuz ay geçirdiğini düşünürseniz, bu çok da şaşırtıcı değildir. Rahim düşündüğünüz kadar sessiz, sakin bir yer değildir. Annenin kalp atışlarının, sindirim sisteminin ve diğer vücut işlevlerinin sesleri oldukça yüksektir.

    Çoğu yenidoğan, vantilatör veya saç kurutma makinesi gibi tekrarlı seslerle daha iyi uyur. Bir anne, “Bebeğimin beşiğini çalışan gürültülü bulaşık makinemizin yanına koydum. Melek gibi uyudu,” diyor.

    Yeni doğmuş bebekler, dikkatini odanın diğer tarafındaki kadının taktığı parlak kolyeyle veya en yakındaki yabancının gülümseme oyunuyla dağıtamayacak kadar da küçüktür. Sadece ne zaman ihtiyaç duyuyorlarsa, o zaman uyurlar. Bu yüzden, en azından başlangıç döneminde misafirlerinizi susturmanıza büyük olasılıkla gerek kalmaz. Bebeğinizi dinlenmesini bölmekten korkmadan dışarı da çıkarabilirsiniz.

    Fırtınanın ortasında bile uykuya dalma kabiliyeti o kadar güçlüdür ki, bazı ebeveynler bebeklerinin iyi duyamadığından endişelenir. Endişeleriniz varsa, bunları kesinlikle doktorunuzla görüşün. Ancak, bebekler doğumdan kısa süre sonra işitme sorunları açısından muayene edildiğinden, bunun en olası açıklaması çocuğunuzun gerçekten “bir bebek gibi uyuyor” olmasıdır.

    Bu sürecin keyfini çıkarın. Bebeğiniz yenidoğan evresini geride bıraktıktan, bir düzene oturduktan ve etrafının daha fazla farkına varmaya başladıktan sonra, bu “her zaman uyurum” aşaması da sona erecektir. Bu noktadan sonra, gürültü ve dikkat dağıtan diğer tüm unsurlar önem kazanır ve kendinizi evde parmak uçlarınızda yürür halde bulabilirsiniz.

    Her bebeğin uyku kişiliği farklıdır

    Bebekler asla beyaz sayfa gibi gelmez, kendi uyku huylarıyla birlikte doğar..Bebeklerin de uykularında, hafif ve ağır uyuyan yetişkinler gibi bireysel farklar vardır.”

    Birden çok çocuğu olan ebeveynler bu farkları erkenden görebilir. iki çocuklu bir annenin dediği gibi, “İlk bebeğim derin uyurdu, ikinci bebeğimse yatağında dönüp durur ve kısa süre uyuduktan sonra uyanırdı.”

    Cohen, kişiliğin de bunda payı olduğunu düşünüyor. Bazı bebekler kararlı davranıyor ve uykuyla mümkün olduğu kadar mücadele ediyor. Bazı bebeklerse daha uyumlu.

    Bebek uykusu çekilişini kazanmış olsanız da olmasanız da, bir uyku düzeni oluşturarak ve bebek uykusunun temelleri hakkında bilgi edinerek bebeğinize iyi uyku alışkanlıkları kazandırabilirsiniz.

    Bebeklerin sade bir uyku alanına ihtiyacı vardır

    Bir kuşak öncesinde, iyi bir beşikte yumuşak bir minder, birkaç sıcak battaniye ve bir veya iki yastık olurdu. Ama şimdi işler değişti. Bebeklerin daha sade bir ortamda uyumasının çok daha güvenli olduğu belirlendi. Bebekler için en güvenli uyku pozisyonu ve yeri, bebeğin sırt üstü yatırılması ve sadece düz bir nevresim ve sıkı gerilmiş bir çarşafla çevrelenmesidir.

    Battaniyesiz ve yastıksız bir yatak mı? Bir yetişkinin kulağına soğuk ve rahatsız gelen bu kombinasyon, doğru bir şekilde giydirilmiş bebek için çok uygundur. Bebeğinizi battaniye olmadan nasıl sıcak ve rahat tutabileceğinizi öğrenebilirsiniz.

    Uyuma alanında bebeğin boğulmasına, aşırı sıcak hissetmesine veya başka bir şekilde nefes zorluğu aşamasına neden olabilecek battaniye, minder, pelüş hayvan veya pike gibi her türlü eşyayı kaldırın. Böylece, 1 ay ila 1 yaş aralığındaki bebeklerde en sık görülen ölüm nedeni olan ABÖS (ani bebek ölümü sendromu) riskini azaltmış olursunuz.

    Tablo: Bebeğinizin uyku düzenini takip edin, uyku tablosunu indirmek icin tiklayin

    Bebeğiniz ihtiyaç duyduğu uykuyu alabiliyor mu?

    Bu soruya yanıt vermenin bir yolu, bebeğinizin uyku düzenini takip etmektir (bebeğinizin ne zaman uykuya daldığı, ne kadar sıklıkla ve uzunlukla uyandığı ve gündüz şekerlemelerinin uzunluğu ve sıklığı). Ayrıca, bu bilgiler çocuğunuzun kendine özgü uyku düzenini anlamanıza ve gece sık sık uyanma ya da tutarsız uyuma saatleri gibi sorunları kötü alışkanlıklara dönüşmeden tespit etmenize yardımcı olacaktır. Buna ek olarak, sadece basit bir tabloyu doldurarak, hayatınız üzerinde biraz daha kontrol sahibi olduğunuzu hissedebilirsiniz. Özellikle bebeğinizin gece talepleriyle başa çıkmakta zorlandığınızı düşündüğünüz hallerde, bu kontrolü hissetmeniz çok önemlidir.

    Doktor Richard Ferber’in Solving Your Child’s Sleep Problems (Çocuğunuzun Uyku Sorunlarına Çözümler) adlı kitabından alınan aşağıdaki tabloya bakarak, doldurulmuş bir tablonun nasıl göründüğü hakkında fikir edinebilirsiniz. Bu tabloyu gözden geçirdikten sonra, evde kullanmak için boş bir çocuk uyku tablosunu yazdırın.

    Tabloyu nasıl dolduracaksınız?

    Çocuğunuzun uykuda olduğunu gösteren kutuları karalayın. Sabahları uykudan, gündüzleri ise şekerlemeden uyandığı zamanı “U” harfiyle işaretleyin. Bebeğinizi şekerlemeye veya gece uykusuna yatırdığınız zamanı “Y” ile işaretleyin. Tabloyu birkaç gün doldurduktan sonra, ortaya bir rutinin çıktığını göreceksiniz. Bu bilgileri kullanarak, bebeğinizin uyku düzeninde değişiklik yapmanıza gerek olup olmadığını belirleyebilirsiniz. Veya çocuğunuzun uyku alışkanlıklarıyla ilgili endişeleriniz varsa, bir sonraki çocuk doktoru randevunuza bu tabloyu da götürebilirsiniz. Evde kullanım için bu çocuk uyku tablosunun yazdırılabilir bir versiyonunu karşıdan yükleyebilirsiniz.

    Çocuğunuzun ne kadar uykuya ihtiyacı var?

    Yeni bir ebeveyn olarak, bu büyük olasılıkla aklınızdaki en büyük sorulardan biridir. Aşağıda, ortalama bir çocuğun farklı yaşlarda ihtiyaç duyduğu uyku sürelerini sunan bazı genel kılavuzlar sunulmuştur. Kuşkusuz, her çocuk birbirinden farklıdır. Bazıları iki saate kadar daha az veya daha fazla uykuya ihtiyaç duyar.

    Yaş Gece Uykusu Gündüz Uykusu Toplam Uyku
    1 ay 8 8 (dengesiz) 16
    3 ay 10 5 (3) 15
    6 ay 11 3 1/4 (2) 14 1/4
    9 ay 11 3 (2) 14
    12 ay 11 1/4 2 1/2 (2) 13 3/4
    18 ay 11 1/4 2 1/4 (1) 13 1/2
    2 yıl 11 2 (1) 13
    3 yıl 10 1/2 1 1/2 (1) 12
    *Not: şekerleme sayısı parantez içinde verilir.

    Çoğu çocuğun uzun uzun uyumaya ihtiyaç duyduğunu unutmayın.Sleeping Through the Night (Deliksiz Gece Uykusu) adlı kitabın yazarı Jodi Mindell’e göre, bir çocuk kötü uyku alışkanlıkları gösteriyorsa veya gece 11’den önce uyumayı reddediyorsa, ebeveynleri genellikle çok fazla uyumaya ihtiyaç duymadığını düşünür. Büyük olasılıkla durum böyle değildir. Böyle bir çocuğun aslında uykusuz kalmış olması daha büyük bir olasılıktır. Çocuğunuzun bu grupta olup olmadığını belirlemek için, kendinize şu soruları sorun:

    Çocuğunuz arabaya neredeyse her bindiğinde uykuya mı dalıyor?

    Çocuğunuzu her sabah uyandırmak zorunda kalıyor musunuz?

    Çocuğunuz gündüzleri alıngan, huzursuz veya aşırı yorgun mu oluyor?

    Veya bazı gecelerde, çocuğunuz normal uyku zamanından çok daha erken mi uyuyor?

    Bu sorulardan herhangi birine “evet” yanıtını verdiyseniz, çocuğunuz ihtiyaç duyduğundan daha az uyuyor olabilir. Bu düzensizliği değiştirmek için, bebeğinizin iyi uyku alışkanlıkları geliştirmesine yardımcı olmanız ve uygun bir uyku düzeni belirlemeniz gerekecektir. Mindell’e göre, bu yolla “bebeğiniz güne parlak gözlerle bakmak için ihtiyaç duyduğu uykuyu alacaktır”.

    Eninde sonunda, çocuğunuz şekerlemeleri bırakacak ve uykusunu geceye saklamaya başlayacaktır. Okul öncesi çocuklar ve küçük ilkokul öğrencileri hala geceleri 11 saate kadar uykuya ihtiyaç duyar ama bu süre aşamalı olarak kısalacaktır. Çocuk gençliğe geçerken, gece yalnızca dokuz veya on saat uykuya ihtiyaç duyacaktır.

  • Öfkemize Yenilmemek

    Öfkemize Yenilmemek

    Öfke Nedir?

    “Öfkeyle kalkan zararla oturur”, “Keskin sirke küpüne zarardır” gibi atasözlerimiz “barut gibi”, “saman alevi gibi parlar” “kafasının tası attı”, deyimlerimiz öfkeyi hepimizin tanıdığının ve her dönemde var olduğunun bir kanıtıdır. Öfke, insanın mutluluk, üzüntü, korku ve nefret gibi temel duygularından birisidir. Bireyin planları, istek ve ihtiyaçları engellendiğinde, haksızlık, adaletsizlik ve kendi benliğine yönelik bir tehdit algıladığında yaşanabilmektedir.

    Arkadaşınıza, annenize, kardeşinize, sokaktaki adama, öğretmeninize ya da amiriniz gibi belli bir insana öfkelenebileceğiniz gibi; uzayan kuyruklar, trafik sıkışıklığı, planlanan bir işin bozulması gibi bir olaya da öfkelenebilirsiniz.

    Öfke uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrol edilemez olup yıkıcı hale dönüşürse okul ve iş hayatında, kişisel ilişkilerde ve genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açabilir.

    Öfke ve saldırganlık çoğu zaman birbiriyle ilişkili olarak ele alınmakta ve birbiriyle bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. Saldırganlık bir davranıştır; öfke bir duygudur. Öfke bazen saldırganlığa yol açar, fakat çoğu zaman saldırgan davranışın başlatıcısı değildir.

    • Ne Zaman Öfkeleniriz?

    1. Kişiliğimize saldırıya geçildiğini düşündüğümüz zaman,

    2. Kışkırtıldığımız zaman,

    3. Hayal kırıklığına uğradığımız zaman,

    4. Stres altında olduğumuz zaman,

    5. Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz zaman,

    6. Kendimizi ifade edemediğimiz zaman, öfkeleniriz.

    • İnsanların Öfke İfadeleri Neden Farklıdır?

    1. Genetik ya da fizyolojik nedenler; bazı insanların doğuştan sinirli, alıngan ve kolayca kızabilen yapıda olduklarına dair görüşler bulunmaktadır.

    2. Sosyo-kültürel nedenler; öfkenin bastırılması gereken olumsuz bir duygu olduğunu öğrenerek büyürüz çevremizdeki yetişkinlerin öfkelendiklerinde sergiledikleri davranışları model alabiliriz.

    • Öfkeyle Başa Çıkma

    Öfkeyle başa çıkma, öfkenin bastırılmasını ve saklanmasını değil, tanınmasını gerektirir.

    Bireyler ancak öfkelerini tanıdıklarında, öfkesinin zararlarından kurtulabilirler ve onu kendileri için yapıcı bir şekilde ifade edebilirler.

    Öfke duygularıyla başa çıkmak için bilinçli ya da bilinçsiz bazı yollar kullanılmaktadır.

    Bunlar kısaca; İfade etme, bastırma ve sakinleştirmedir.

    Öfkeyi Sözel Olarak İfade Etmek Öfkeyi saldırganlıkla değil de sözel olarak ifade etmek, bunlar içinde en sağlıklı yoldur.

    Bunu yapabilmek için, bireyin istediklerinin ne olduğunun farkına varması, bunları açık ve karşısındakini incitmeyecek bir şekilde aktarabilmesi gerekmektedir.

    İkinci yol, öfkeyi bastırmaktır. Kızgınlığınızı içinizde tutup, onu düşünmemeye çalışıyor ve dikkatinizi daha olumlu bir şeylere yönlendiriyorsanız, bu yolu kullanıyorsunuz demektir. Bu bazen işe yarasa da sürekli olarak bu yolu kullanmak, çok sağlıklı olmayabilir. Eğer kızgınlık doğru bir biçimde ifade edilemezse, bir süre sonra bu duygu kişinin kendisine döner ve yüksek tansiyon, psikosomatik rahatsızlıklar (ülserler, alerjiler vb.) ya da depresyon gibi sorunlara yol açabilir.

    Öfke yaşadığınızda kendinizi sakinleştirmeye çalışmak, üçüncü seçeneğinizdir. Nefes alıp verişlerinizi, kalp atış hızınızı kontrol ederek, kendinizi fizyolojik olarak sakinleştirip, içinizdeki öfke duygusunu hafifletebilirsiniz.

    • Öfkenin Yönetimi

    Öfke yönetimi tekniklerinin amacı, kızgınlığın ve öfkenin yol açtığı duygusal ve bedensel tepkileri azaltabilmektir. Siz de kızgınlığa yol açan insanları, olayları yok edemezsiniz; onlardan kaçınamazsınız; onları değiştiremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey bu insanlar ya da olaylar karşısında gösterdiğiniz içsel ve dışsal tepkilerinizi kontrol edebilmek, onları yapıcı bir şekilde yönetebilmektir. Eğer kimi zaman kontrolü kaybettiğiniz oluyorsa ya da kaybedeceğinizden korkuyorsanız, bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz.

    • Öfkemizi boşaltmak iyi midir?

    Psikologlar artık bunun çok yanlış ve tehlikeli bir inanç olduğunu göstermişlerdir.

    Araştırmalar, kızgınlık duygusunun “boşaltılması”nın kızgınlık, öfke ve saldırganlığı daha çok arttırdığını ve sorunu çözmek için hiç bir yararı olmadığını göstermektedir. Onun için en iyisi, öfkenizi neyin başlattığını bulmak ve kendinizi öfkeyle kaybetmeden, bu nedenlerle başa çıkabilme yollarını öğrenmektir. Örneğin, asıl kaygı duyduğunuz şey, kendinizi güvencede hissetmeme iken, bambaşka bir şeye bağırıp çağırabilirsiniz.

    • Hangi Yöntemler Öfkenizin Taşmasını Önler?

    Gevşeme:

    Derin nefes alın, sakinleştirici durum ve manzaraları zihnimizde hayal ederek canlandırmaya çalışın. Bu sakinleşmemize yardımcı olur.

    Deneyebileceğiniz bazı basit yöntemler şunlardır:

    • Karnınızı dolduracak şekilde derin nefesler alın; göğsünüzün üst kısmıyla nefes almanız sizi rahatlatmaz. Nefes alıp verdiğinizde göğsünüz değil, karnınız şişmelidir.
    • Derin nefeslerinizi alırken, kendi kendinize tekrar “Gevşe!” ya da “Sakin ol!” diyerek telkinde bulunun.
    • Hayal ederek sizi gevşetecek bir yer ya da ortamı düşünün ve gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Geçmişte çok sakin olduğunuz bir yeri hatırlayın.

    Bu teknikleri her gün pratik yaparak ezberlerseniz, daha sonra karşılaşacağınız gergin ortamlarda otomatik olarak uygulayabilirsiniz.

    Düşünceleri Değiştirme;

    Öfkeli insanlar düşüncelerini küfrederek, bağırıp çağırarak ifade etme eğilimindedirler.

    Kızgın olduğumuz zaman genellikle, olayları istemeden abartılı ve çarpıtılmış olarak algılarız.

    Bu tür düşünce biçimlerinizi fark edin ve yerine daha mantıklı olanları yerleştirin.

    Örneğin kendi kendinize, “Eyvah, her şey mahvoldu!” gibi bir şeyler söylemek yerine,

    “Dünyanın sonu değil ve buna şimdi öfkeleniyor olmam bu olayı olmamış hale getirmeyecek.” diyebilirsiniz. Her iki düşünceyi de zihninizden geçirerek deneyin. Öfkenizin hangi düşünceyle arttığını ya da azaldığını görün.

    Farkında olmadan çok sık kullandığımız ve bizi kızgınlık duygularına hazırlayan, “asla” ya da “her zaman” gibi sözcükleri zihninizde yakalamaya çalışın. “Hiç bir şey asla düzelmeyecek ”ya da “Her zaman haksızlığa uğrayan ben olurum.” gibi cümleler oldukça hatalıdır. Öfke duygunuzda haklı olduğunuzu düşünmenize de yol açar. Durumla ilgili yargıyı koyduğunuz için problemin çözümüne de katkıda bulunmaz. Mantık öfkeyi yener, çünkü öfke haklı bir nedene bağlı olsa da, çok çabuk mantık sınırlarını aşabilir. Bu yüzden öfkelendiğinizi hissettiğinizde mantığınıza sığının. Kendinize “Tüm dünyanın size kazık atmaya çalışmadığını” hatırlatın. Sadece, yaşamın iniş ve çıkışlarından bazılarını yaşadığınızı düşünün. Öfkenizin kontrolden çıkmaya başladığı her zaman, bu yönteme başvurun. Bu daha dengeli bir bakış açısını yakalamanıza yardımcı olacaktır.

    Öfkeli insanlar her şeyi talepkar bir şekilde isterler, diğer deyişle kendilerine hak görürler. Bu durum, adalet için de böyledir, takdir, kabul, onay, vb. için de böyle. Herkesin bu değerlere ihtiyacı vardır. Elde edemeyince hepimiz üzülür, incinir, hayal kırıklığına uğrarız. Ama kızgın ve öfkeli insanlar, bunları talep ederler. Talepleri karşılanmayınca, hayal kırıklıkları engellenme duygusuna, o da öfkeye döner. Bu insanlar, düşünceleri üzerinde çalışıp onları yeniden yapılandırırken, bu talepkar özelliklerinin farkına varmalı ve beklentilerini arzulara dönüştürmelidirler. Diğer deyişle, istediği herhangi bir şey için, “bana verilmeli” ya da “benim olmalı” demek yerine, “bana verilmesini isterdim” diye düşünmenin daha sağlıklı olduğunu görmelidirler.

    Bazen öfke duygularımız yaşamımızdaki gerçek ve kaçınılmaz sorunlardan kaynaklanıyor olabilir. Kızgınlık duyguları böyle zamanlarda bu zorluklar karşısında yaşanan doğal ve sağlıklı duygulardır. Böyle durumlardaki en yararlı tutum; önce durumu değiştirip değiştiremeyeceğimizi araştırmaktır. Değiştirebileceğimiz bir şeyse çözüm yolları araştırılabilir. Değiştirilemeyecek bir durumsa, çözüm için uğraşmak yerine, yapılacak en iyi şey sorunla yüzleşmektir.

    Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışın ama yanıtları hemen bulamıyor, sonuca hemen ulaşamıyorsanız, kendinizi cezalandırmayın.

    Daha iyi iletişim

    Öfkeli insanlar genellikle düşünmeden yargılama ve bu yargıları yönünde davranma eğilimindedirler. Bu yargılar da bazen çok gerçek dışı olabilmektedir. Eğer çok elektrikli bir tartışma içine girdiyseniz, ilk yapacağınız şey;

    Yavaşlayıp gösterdiğiniz tepkileri gözlemek olmalıdır. Aklınıza gelen ilk şeyi söylemeyin, yavaşlayın ve asıl söylemek istediğinizi düşünün. Aynı anda karşınızdakinin de söylediklerini duymaya ve anlamaya çalışın. Hemen cevap vermeyin.

    Öfkenizin altında ne yattığını da anlamaya çalışın. İnsanın eleştirildiği zaman savunmaya geçmesi doğaldır, ama siz de saldırıya geçip savaşmayın. Onun yerine söylenenlerin altında yatanı bulmaya, asıl söylenmek isteneni dinlemeye çalışın. Ya da belki o ortamdan biraz uzaklaşıp rahatlamak isteyebilirsiniz. Ama kendinizin ya da karşınızdakinin öfkesinin kontrolden çıkmasına izin vermeyin. Sükûnetinizi korumanız, durumun raydan çıkıp bir felakete dönüşmesini engelleyecektir.

    Mizah kullanın

    Mizah, çeşitli yollarla öfkenizin yoğunluğunun azalmasına yardımcı olabilir. Her şeyden önce daha dengeli bir bakış açısı sağlar. Birine öfkelenip de belli sıfatlarla etiketler takmaya başladığınızda, bir an durun ve o insanın gerçekten o “şey” ya da “öyle” olduğunu düşünün.

    Bu sahneyi gözünüzün önüne getirin. Örneğin birine, “muşmula” ya da “odun kafalı” gibi sıfatlarla saldırdığınızda, o kişiyi gerçekten bir muşmulaymış ya da odundan bir kafası varmış gibi hayal edin ve gündelik işlerini o şekilde yaptığını gözünüzün önüne getirin. Eğer karşınızdaki insanı benzettiğiniz şeyin ne olduğunu düşünerek kafanızda gerçekten öyleymiş gibi bir resim çizebilirseniz, öfkenizin azalmaya başladığını göreceksiniz. Çünkü mizah sırasında yaşanılan duygularla, öfkenin bir arada bulunması mümkün değildir.

    Öfkesi çok yoğun olan kişinin davranışlarının altındaki temel mesaj, “Her şey benim istediğim gibi olmalı!”şeklindedir. Öfkeli insanlar kendilerinin ahlaken haklı ve doğru olduklarına inanırlar. Planlarını değiştirmelerine ya da engellenmelerine yol açan her türlü olay/durum, onlar için dayanılmaz bir aşağılanma gibi algılanır. Kendilerinin bu şekilde sıkıntı yaşamamaları gerektiğini düşünürler. Belki başka insanlar sıkıntı çekebilirler ama onlar değil!

    Kendinizde de buna benzer bir duyguyu yakalarsanız, kendinizi tüm caddelerin, dükkânların, resmi dairelerin sahibi olan bir tanrı ya da tanrıça gibi hayal edin. Tüm insanların sizin önünüzde eğildiğini, eteğinizi öptüğünü düşünün. Bu hayali görüntülere ne kadar ayrıntı koyarsanız, ne kadar talepkàr olduğunuzu ve ne kadar mantık dışı davrandığınızı o kadar iyi anlayacaksınız. Ayrıca durum ve olayların gerçekte ne kadar önemsiz olduğunu da farkedeceksiniz.

    Mizah kullanırken iki noktada çok dikkatli olmak gerekir

    Öncelikle mizah kullanmanın, sorunlarınızı gülerek geçiştirmek demek olmadığını, tersine onlarla yapıcı bir şekilde yüzleşebilmeniz demek olduğunu bilmelisiniz.

    İkincisi de mizah kullanayım derken, alaycı ve aşağılayıcı mizaha başvurmaktan kaçınmalısınız. Çünkü bu da sağlıksız öfke ifadesinin bir başka yoludur.

    Çevrenizi değiştirmek Bazen, sinirlenip öfkelenmemize yol açan “şeylerin” yakın çevremizde olduğunu fark ederiz.

    Sorunlar ve sorumluluklar üzerinize öylesine yıkılır ki düştüğünüz tuzağa ve o tuzağı temsil eden insanlara karşı öfke ile kavrulursunuz. Biraz ara verin. Gün içinde özellikle stresli olacağını bildiğiniz saatlerde, sadece kendiniz için kullanacağınız bir zaman ayırın. Örneğin çalışan bir anne, eve geldiğinde kendisine ayıracağı bir 15 dakikalık süre olursa, çocuklarının isteklerine, parlamadan daha iyi yanıt verebilir.

    Kendinizi rahatlatabilmek için birkaç ipucu daha:

    Zamanlama: Eğer sevdiğiniz kişiyle belli konuları belli saatlerde konuşuyorsanız ve bu konuşmalar da hep tartışma ile sonuçlanıyorsa, bu tür konuları konuşma saatinizi değiştirin. Belki yorgun, dikkatsiz oluyorsunuzdur ya da bu sadece bir alışkanlık haline gelmiştir.

    Kaçınma: Eğer çocuğunuzun odasındaki dağınıklık odanın önünden her geçişte “kafanızın tasını attırıyorsa”, kapıyı kapatın. Sizi öfkelendiren şeylere bakmaktan kendinizi alıkoyun.“Ama öfkelenmemem için çocuğumun odasını temiz tutması gerekir.” demeyin. Konu şu anda bu değil. Konu kendinizi olabildiğince sakin tutabilmektir.

    Alternatifler bulun:

    Eğer öfkenizin, kontrolünüz dışına çıktığını düşünüyorsanız, ev ve iş hayatınızın önemli boyutları bu duygudan etkileniyorsa, bir psikologun danışmanlığına başvurabilirsiniz.

    Bazı olaylar sizi öfke duyguları içinde bırakıyorsa, bunu çözmeyi bir iş edinin ve uygun yollar araştırın. Danışmanlığa ihtiyaç duyuyor musunuz?

    Unutmayın, öfkeyi yok edemezsiniz, tüm çabalarınıza rağmen sizi öfkelendirecek olaylar olacaktır.

    Yaşam her zaman için engellerle, acılarla, kayıplarla ve diğer insanların onlardan beklemediğiniz davranışlarıyla dolu olacaktır. Bunu değiştiremezsiniz. Ama bu olayların sizi etkileme biçimini değiştirebilirsiniz. Kızgınlık ve öfke tepkilerinizi kontrol ederek, uzun vadede onların sizi daha mutsuz kılmasını önleyebilirsiniz.

    Not: Bu yazıda Türk Psikologlar Derneği yayınlarından yararlanılmıştır.

  • Çocuklar neden tırnaklarını yer, ne yapmalı?

    Çocuklar neden tırnaklarını yer?

    Çocuğunuz birçok nedenle tırnaklarını yiyor olabilir – merak, can sıkıntısı, stres, alışkanlık veya taklit bunlardan bazılarıdır. Tırnak yemek ”gerginlikten gelen alışkanlıklar” arasında en yaygın olanıdır. Bu alışkanlıkların diğer örnekleri başparmağı emmek, burun karıştırmak, saçla oynamak veya saçı çekmek ve diş gıcırdatmak olarak sayılabilir. Aynı zamanda, tırnak yemek yetişkinlikte de devam etmesi en muhtemel alışkanlıktır.

    Büyüme süreci çocuklarda endişeye neden olabilir ve ebeveynler bu gerginlik ve baskınların büyük bir kısmını göremez.

    Çocuğunuz tırnaklarını orta derecede (kendisine zarar vermiyorsa) ve bilinçsizce (örneğin televizyon izlerken) yiyorsa veya tırnaklarını belirli durumlara (örneğin performans değerlendirmeleri ya da sınavlar) tepki olarak yiyorsa, bu alışkanlık stresle başa çıkmak için kullandığı bir yoldur ve endişelenmeye gerek yoktur.

    Çocuğunuz tırnak yemeyi büyük olasılıkla kendi başına bırakacaktır ama tırnak yeme alışkanlığı sizi rahatsız edecek kadar uzun sürerse veya tahammül edemediğini bir alışkanlıksa, çocuğunuza bu alışkanlığı bırakırken basit bazı yöntemlerle yardımcı olabilirsiniz.

    Tırnak yeme konusunda ne yapmalı?

    Çocuğunuzun endişelerine kulak verin. Becoming the Parent You Want to Be adlı kitabın yardımcı yazarı Janis Keyser, “Çocuklar bizi endişelendiren bir şey yaptığında, ilk tepkimiz bu davranışı durdurmaya çalışmak olur ve aslında uzun vadeli amaç da budur,” diyor ve ekliyor: “Ama bu noktaya geçmeden önce, bu davranışın altında yatan nedenlerle başa çıkmanız ve çocuğunuzun hayatında kulak vermeniz gereken bir stres etkeni olup olmadığını düşünmeniz çok önemlidir.”

    Çocuğunuzun endişelenmesine neyin sebep olduğunu az çok tahmin ediyorsanız – yakın zamanda gerçekleşen bir taşınma, ailede boşanma, yeni bir okul veya yaklaşan bir sınav – bu endişeleri çocuğunuzla konuşmak için özel çaba gösterin. Tabii ki çoğu çocukta bunu söylemek kolay, yapmak zordur. Ancak, tırnak yeme alışkanlığı için tamamıyla saçma bir neden ortaya atarsanız (“Ben biliyorum neden tırnaklarını yediğini, dişlerini bilemeye çalışıyorsun!”) çocuğunuz canını aslında neyin sıktığını size bir anda söyleyebilir.

    Çocuğunuzu azarlamayın ve cezalandırmayın. Çocuğunuz tırnak yemeyi gerçekten bırakmak istemiyorsa, büyük olasılıkla bu konuda yapabileceğiniz çok bir şey yoktur. Gerginlikten gelen diğer alışkanlıklarda olduğu gibi, tırnak yeme de genellikle bilinçsizce devam ettirilir.

    Çocuğunuz tırnaklarını yediğinin farkında bile değilse, onu azarlamak ve cezalandırmak hiçbir şekilde işe yaramayacaktır. Yetişkinler dahi alışkanlıklarından kurtulmakta çok zorlanır.

    Alışkanlık sizi gerçekten rahatsız ediyorsa, sınır koyun. “Yemek masasında tırnak yenmeyecek” kuralı, “tabaktan köpeğe yemek vermek yok” kadar mantıklı bir kuraldır.

    Burada en önemli nokta, sadece rahatsızlık veren bir davranışın, kötüleşerek sıkıntılı bir soruna veya duygu yüklü bir duruma dönüşmesini engellemektir. Duyduğunuz rahatsızlığı elinizden geldiğince saklamak ve sonra bir anda patlayıp, “Tırnaklarını yeme artık! Dayanamıyorum!” demek, uzun ve yorucu bir güç savaşının ilk kurşunu olabilir.

    Genel olarak, çocuğunuz kendisine zarar vermiyorsa ve çok da gergin görünmüyorsa, yapabileceğiniz en iyi şey tırnaklarının düzenli olarak kesilmesini sağlamak, ona ellerini sık sık yıkamasını hatırlatmak ve dikkatinizi başka bir yere vermeye çalışmaktır. Çocuğunuza bu alışkanlığı bırakması yapacağınız baskı, gerginliğini arttırmak ve davranışının yoğunlaşmasına neden olmaktan başka bir işe yaramaz.

    Ayrıca, siz ne kadar iyi niyetle hareket ederseniz edin, sizin doğrudan yapacağınız herhangi bir müdahale – tırnaklarına acı oje sürmek gibi – ona bir ceza gibi gelecektir. Alışkanlığını ne kadar az sıkıntıyla bağdaştırırsa, alışkanlığı kendi başına ve hazır olduğunda bırakma ve sizden yardım istemek konusunda kendini rahat hissetme olasılığı o kadar artacaktır.

    Çocuğunuz alışkanlığı bırakmak istediğinde ona yardımcı olun. Çocuğunuzun arkadaşları onunla dalga geçiyorsa, bu alışkanlığı bırakmaya hazır hissedebilir – ve sizin yardımınıza ihtiyaç duyar.

    Öncelikle, onunla arkadaşlarının neden olduğu sıkıntıyı konuşun ve bu durumun ona kendisini nasıl hissettirdiğini anlatmaya teşvik edin. Tırnakları nasıl görünürse görünsün, onu hep seveceğinizi anlatın. Sonra da olası çözümleri tartışın.

    Alışkanlıkları bırakma sürecini anlatın. Konuşmaya başlarken, gerginlikten gelen alışkanlıkların neler olduğunu ve bunların aslında bırakılabileceğini anlatın.

    Sonrasında, çocuğunuzun alışkanlığı bırakma planına ne kadar dâhil olmanız gerektiğine karar verin. Alışkanlığa geri döndüğü anlarda sizden uyarı bekleyecek mi yoksa bu onu rahatsız mı edecek? Çocuklar büyüdükçe, genellikle ebeveynlerin kendilerine daha az müdahale etmesini tercih eder.

    Alışkanlığın farkına varmasına yardımcı olun. Çocuğunuzu tırnaklarını ne zaman ve nerede yediğinin daha çok farkında olmaya teşvik edin. Tırnaklarını tekrar yediği zaman ona bunu hatırlatacak sessiz, gizli bir işarete karar verin – koluna hafifçe dokunabilir veya aranızda belirlediğiniz bir kelimeyi söyleyebilirsiniz.

    Bazı çocuklar, dikkatlerini o anda gerçekleşen alışkanlık davranışına çeken fiziksel işaretleri daha yararlı bulur. Bu seçenek, çocuğunuz tarafından seçildiği sürece işe yarar. Eğer bunu seçen o değilse, ona bir ceza gibi gelir.

    Tırnak yemeyi zorlaştırmak için, parmak uçlarına yara bandı takmayı veya tırnaklarına birkaç kat oje sürmeyi yararlı bulabilir.

    Tırnaklarına acı oje sürmek istiyorsa, bu da tercih edilebilir. Ama ojenin etiketini kontrol etmeyi unutmayın. Bazı ojelerde gözle teması halinde yakıcı etkisi olan Arnavut biberi gibi maddeler kullanılmaktadır.

    Kız çocuklarında, kuaföre gidip manikür yaptırmak da tırnak yeme alışkanlığını bırakmaya yardımcı olabilir.

    Bir alternatif sunun. Tırnak yemek yerine geçecek bir veya daha fazla aktivite önerin. (Örneğin uzun araba yolculuklarında oyun hamuru veya kitap okurken tutabileceği pürüzsüz bir taş verin.) Çocuğunuzun bu alternatif alışkanlığı okula gitmeden veya yatağa yatmadan önce birkaç dakika denemesini sağlayın.

    Buna ek olarak, tırnak yeme isteği geldiğinde kullanabileceği bazı rahatlama teknikleri belirleyin – örneğin, derin nefes alma veya yumrukları sıkıp bırakma.

    Çocuğunuzun yaşı uygunsa, ona tırnak törpüsü kullanmayı öğretin ve komodininin üzerinde veya banyoda bir törpü bulundurun.

    Gerilimini ve enerjisini atması için, ona – mümkünse dışarıda – koşup oynama imkânı sağlayın. Bazı çocuklar, el sanatları ve resim gibi projeleri hem ellerini meşgul tutmak hem de rahatlamak için iyi bir yol olarak görebilir. Başkaları için ise bir müzik enstrümanı çalmak yararlı olabilir.

    Denemekten yılmayın. Farklı kişilerin farklı tekniklerle sonuç aldığını çocuğunuza açıklayın ve ilk tekniğin işe yaramaması halinde, onu çeşitli başka çözümleri denemeye teşvik edin. Genel olarak, çocuğunuz yaş aldıkça, bu süreçte daha çok sorumluluk alabilir.

    Son olarak, alışkanlıkları kırmanın zor olduğunu ve ikinizin aynı tarafa olduğunu ona – ve kendinize – hatırlatmayı unutmayın. İhtiyaç duyuyorsanız sürece ara verin ve alışkanlığı kırmakta ne kadar başarılı veya başarısız olursa olsun çocuğunuzun her zaman şefkat ve ilgi gördüğünden emin olun. Gösterdiğiniz sabır ve kararlılık en sonunda meyvesini verecektir.

    Tırnak yeme konusunda ne zaman endişelenmeli?

    Bazı ender durumlarda, şiddetli tırnak yeme alışkanlığı aşırı endişenin işareti olabilir. Tırnak yeme sonucunda tırnak uçları bereleniyor veya kanıyorsa, endişe verici başka davranışları varsa (örneğin derisiyle oynama veya kirpiklerini veya saçını çekme) veya uyku bozukluğu yaşıyorsa, çocuk doktorunuza danışın.

    Ayrıca, çocuğunuzun tırnak yeme alışkanlığı bir anda ortaya çıkıp, hızlı bir kötüleşme gösteriyorsa da doktorunuza danışın. Bu tür durumlarda, bir uzmana danışmakta yarar vardır.

  • Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas insanların en acısız, çaresiz, üzgün ve kaybettikleri kişini bir daha görememenin verdiği ayrılık acısının hissettirdiği ve bir takım ritüellerden oluşan bir süreçtir. Farklı kültürlerde farklı ritüellerle kişi bu süreci atlatır ve belirli bir zaman sonra hayatına devam etmesi bekleniyorken,kişinin yas sürecini uzatması patolojik durum olarak değerlendirilmeli ve destek alması sağlanmalıdır.

    Kılavuz kayıp yaşayan kişinin ne zaman destek alması gerektiğini ve doğal yas sürecinin evrelerini açıklayacaktır.

    Terimler:

    • Kayıp – sevdiğin birisini kaybetme

    • Keder, acı – kayıp için verdiğimiz psikolojik tepki

    • Matem – kederin toplumsal görüntüsü

    İnsan her türlü kayıplardan sonra kederlenebiliyor, bunlardan en acısı ve ağırı sevdiği kişilerin kaybıdır. Bu listeye eş, dost, akraba, anne, baba ve çocuk ekleniyorken, bir çok durumda erken doğum veya düşükler nedeniyle kayıplar gözardı edilebiliyor ve hatta kişiye yas tutması dahil müsade edilmiyor.Bu gibi durumlarda genelde yasını tutamayan annenin hemen toparlanması bekleniyorken hormonların da etkisinden kaynaklı kadın farkında olmadan ruhsal problemler yaşayabiliyor. Oysa, bu durumla karşılaşan anne normal yas süreci geçirmesi için desteklenirse, süreç daha doğal ve sorunsuz atlatılacaktır.

    Kişiler, kültürler ve düşünce yapıları farklı olduğu için her insanın yas sürecine vereceği tepki aynı olmayacaktır. Ama ortalama bir yas sürecinin aşamaları genel olarak aşağıdaki gibidir:

    • Acı haber karşısında hayrete düşmek – inanmamak!

    • Duygusal uyuşma – kişi o an hiç bir şey hissedemez! Yas merasimi için akrabalarla hazırlık yapar belki veya sessiz bir köşeye çekilir!

    • Özlem – bir zaman sonra uyuşma hissi geçer ve yerini özlemle değişir. Bu özlem hissine öfke eşlik edebilir.

    • Öfke – kişi bu süreçte doktorlara, hemşirelere ve ya sadece ölümden sorumlu tutulan her kese karşı öfke geliştirmeye başlar.

    • Suçluluk – kişi yaptığı ve yapmadığı her şey için kendini suçlamağa başlar

    • Aşırı öfke, sinir ve patlama krizi – bu durum ölümden yaklaşık iki haftada pik noktasına ulaşır, ve kısa süre sonra üzüntü veya depresyonla yer değişir.

    • Depresyon ve üzüntünün dört ile altı hafta içinde en pik noktaya ulaşması beklenmektedir. Ani ağlama nöbetleri, başkalarından uzaklaşma ve aktivitelerde azalma bu haftalarda normal yas sürecinin bir parçasıdır.

    • Düşünme – beraber geçirilen anıları tek-tek düşünme evresi

    • Hatırlatıcılardan kurtulma – bu evre yasın son evresidir ve farklı kişilerde kendini farklı gösterebilir. Tüm hatırlatıcıların ortalama bir veya iki yıl içerisinde acıtmaması ve kişinin ölmüş olan kişini ‘bırakması’ ve hayatına kaldığı yerden devam etmesi beklenmektedir.

    Çocuk ve Ergenler

    Çocuklar 3 veya 4 yaşına kadar ölümün anlamını tam anlamasalar da, erişkinlerin yaşadığı yas sürecini onlar da hissedebiliyorlar. Bebeklik çağından itibaren çocuklar acı hisseder ve ağır strese maruz kalabilirler. Çocuklar bu süreci erişkinlerle kıyaslandığı zaman daha hızlı atlatabiliyorken, okul çağlarında bir çocuk ölüm veya kayıptan kendini sorumlu görebilir. Ergenler ise genelde içe kapanmağı ve konuşmamağı tercih ederler.

    Olası bir yas sürecinde çocuk ve ergenleri bu sürece dahil etmek önemlidir. O da herkesle beraber yasını tutmalı ve asla süreci yalnız yaşamamalıdır. Her ne kadar iyilikleri düşünülse de, bu onlara yapılmış haksızlık olabilir. Ailenin bir üyesi öldüğünde çocukları ve gençleri sürece dahil etmek çok önemlidir.

    Kayıp Yaşayan kişiye nasıl destek olunur?

    • Sürekli yanında olmağa çalışılmalı ve kişi kendini yalnız hissetmemelidir. Konuşmak ve konuşturmak yerine rahatlayacağı ortam sağlamak doğru karar olabilir.

    • Kendisi konuşmak ve acısını paylaşmak ve ağlamak istedikçe buna müsaade edilmelidir.

    • Genelde kişiler acıları ve aynı şeyleri tekrar-tekrar ve sürekli konuşmak isterler. Bunu yaptıkları zaman onları desteklememiz çok önemlidir, çünkü bunu ne kadar sık yaparlarsa süreç o kadar hızlı ilerleyecektir.

    • Yastan sonra kişi düğünler, nişanlar, yıldönümleri ve s.gibi eğlenceli aktivitelerde genelde rol almaktan çekinmektedir. Bu dönemde kişiye destek olmak için çaba sarf edilmesi önemlidir.

    • Ölen kişinin sorumlulukları birilerinin omzuna kaldığı zaman bu yas sürecini daha ağırlaştırabiliyor. Bunu hafifletmek için kişiye yardımcı olunması gerekir.

    • Kişiye yas sürecini atlatmak için zaman tanımak çok önemlidir.

    Ne zaman destek alınması gerekir?

    Psikolojik olarak yasın her evresinde destek alınması önerilmestedir, çünkü bu süreci kontrol altında tutmaya ve kişinin patolojik belirtiler geliştirmemesine yardımcı olacaktır. Zamanında destek alınmazsa ve kişi patolojik yas yaşamağa devam ederse kişinin en kısa zamanda destek alması öneriliyor. Bunun için aşağıdaki belirtileredikkat edilmesi önerilmektedir:

    • Kişi psikiyatrik bozukluk geliştirdiyse

    • Kişi iyileşmek yerine daha kötüye doğru gidiyorsa

    • 4-6 hafta sonra hayatına geri dönmekte zorlanıyorsa

    • 1-2 yıl geçmesine rağmen ölen kişinin patolojik şekilde yasını tutmağa devam ediyorsa

    Kumru Şerifova

    Kaynakça:

    Royal College of Psychyatrists, Bereavement leaflet

  • Çocuğunuzun duzenli uykusu icin dikkat edilmesi gereken 13 adım

    1-Her Gün Aynı Zamanda Yatırın

    Küçük çocuklar zamanı anlayamasalar bile, vücut saatleri hep çalışır. Her gün aynı zamanda yatakta olmak, çocukların uyku düzenine fiziksel ve zihinsel olarak alışmasına yardımcı olur. Bu düzeni hafta sonlarında ve yaz aylarında değiştirmek çok cazip gelse de, uyku zamanında tutarlılığı korumaya çalışın. Uyku saatinin daha geçe bırakılması, çocukların normal düzenlerine geri dönmesini zorlaştırır.

    2-Televizyonu Kapatın

    Televizyonu çocuğunuz için yataktan önce rahatlama aracı olarak kullanmayın. Çocuğu heyecanlandıracak programlar – şiddet, gerginlik, entrika veya çatışma içeren görüntüler – onun uyku saatinde çok fazla uyarana maruz kalmasına yol açabilir. Çocuğu heyecanlandıran bu tür programlar, daha sonra uykuya dalmayı ve deliksiz uyumayı zorlaştırabilecek stres benzeri belirtilere neden olabilir. Korkutucu programlar, çocuğun kâbus görmesine yol açabilir. Çalışmalara göre, televizyon haberleri dahi korkutucu olabilmekte ve çocukların uykuya dalmasını zorlaştırabilmektedir.

    Sakin programlar da uykuyu bozabilir. Uyku zamanında bir ışık kaynağının karşısında durmak, vücudun hala gündüzde olduğunu sanmasına yol açabilir.

    3-Rutine Oturtun

    Üç dört faaliyetle oluşturulacak bir uyku rutini, çocuğun rahatlamasına ve uykuya hazırlanmasına yardımcı olur. Tipik bir rutinde, banyo, pijama, diş fırçalama ve kitap okuma olarak sıralanabilir. Daha büyük çocuklarda, bu rutin sırasında oturup günü konuşabilirsiniz. Loyola Üniversitesi Chicago Tıp Fakültesi’nden çocuk doktoru Hannah Chow, “Her şeyi basit ve sade tutun,” diyor. “Sessiz bir rutin her zaman daha iyidir.”

    4-Uyku Saatini Erken Tutun

    Philadelphia Çocuk Hastanesi Uyku Merkezi’nden doktor ve Sleeping Through the Night kitabının yazarı Jodi A. Mindell’e göre, ebeveynler genellikle daha erken uyku saatlerinin uykuya geçişi kolaylaştırdığını fark etmiyor. “Çocuklar aşırı yorulduğunda, rahatlamaları ve uykuya dalmaları da zorlaşıyor.” Mindell, çocukların ilkokul döneminde 7:30 ile 8:30 arasında yatırılmasını tavsiye ediyor.

    5-Uyku Tablosu Yapın

    Okul öncesi çocuklar için, yatağa geçmeden yapacakları tüm faaliyetleri görebilecekleri bir uyku tablosu hazırlamak yararlı olabilir. Banyo ve pijama resimleri çizin ve örneğin her akşam okuyacağınız kitap sayısını tam olarak yazın. “Bu şekilde, iki kitap okuyacaksanız ve çocuğunuz bir üçüncü kitabı okumanızı isterse, tabloyu işaret edip, tabloda sadece iki kitap olduğunu söyleyebilirsiniz,”.

    6-Tek Bir Yöne Doğru İlerleyin

    Çocuğunuz uyku rutininde ilerlerken, tüm faaliyetlerin tek bir yöne – yatak odasına – doğru uzandığından emin olun. Üst katta banyo yaptırıp, atıştırmalık için alt kata inip, pijamaları giydirmek için odasına geçip, en son kitap okumak için sizin odanıza geçmek işe yaramayacaktır. Tüm faaliyetlerin onun yatak odasına doğru ilerlemesi çok önemlidir.

    7-Uyanma Girişimlerine “Hayır” Deyin

    Çocuğunuz yatağa girdikten sonra sizi çağırır ve başka bir şey isterse – su veya bir kez sarılma – istediğini verin. Tekrar bir talebi olduğunda, katır bir şekilde “hayır” deyin veya talebi sadece görmezden gelin ve çocuğu tekrar sessizce yatağa yatırın. “Tutarlı olmak, dediğini yapmak ve sınır koymak tekrarlı taleplerin son bulmasını sağlar”. “Bu talepler giderek sıklaşabilir ama çocuk ebeveynlerin ciddi olduğunu anladıktan sonra, tamamen son bulacaktır.”

    8-Bir Uyku Cenneti Yaratın

    Çocuğunuzun yatak odasının uyku için rahat bir mekân sağladığından emin olun. Sıcaklığı yazın yeterince serin, kışın ise yeterince sıcak tutun. Işığı kontrol altında tutmak için, odayı karartan perdeler veya jaluziler kullanın. Çocuğunuzun kendini iyi hissetmesini sağlayacaksa, yumuşak bir aydınlatma kullanılabilir. Onu rahat ettirecek iyi bir yastığı olsun. Son olarak, yatağında onlarca pelüş hayvan veya oyuncak olmamasına dikkat edin.

    9-Elektronik Cihazları ve Telefonları Odadan Çıkarın

    Şaşırtıcı olsa da, 4 ila 6 yaşındaki çocukların %43’ünün yatak odalarında televizyon var. çocuğun yatak odasına bilgisayar, televizyon, telefon veya bilgisayar oyunu bulunması uykuyu zorlaştırabilir, çünkü çocuklar bu cihazları kapatmakta zorlanır. “Oyunda bir sonraki düzeye geçmek, dizinin sonraki bölümünü izlemek, bir sonraki mesaja cevap vermek isterler. Bu faaliyetler çok çekici ve bağımlılık yaratıcıdır.” Ayrıca, çocuğun yakınında parlak ışıkların bulunması, vücudun uyku hormonu olan melatonin üretimini geciktirir.

    10-Kafeini Azaltmak

    Kafein çocuğunuzun yerinde duramamasına ve vücudunun yavaşlayıp uyumasının zorlaşmasına neden olabilir. 300 ml’lik normal kolada 25 miligram, 300 ml’lik portakallı gazozda veya 400 ml’lik aromalı buzlu çayda 40 miligram kafein vardır. Kafein 6 saat boyunca vücudunuzda kalabilir. Dolayısıyla, çocuğunuza öğleden sonra kafeinli ürünler vermekten kaçının.

    11-Gün İçinde Hareket Edin

    Çocuğunuzun gün içinde yeterince hareket ettiğinden ve geceye kadar enerjisini tükettiğinden emin olun. Hareket hem çocukların vücut ve zihin sağlığını geliştirir hem de daha iyi uyumalarını sağlar. Ancak, çocuğun uyku saatinden önce çok hareketli olmamasını sağlayın. Bisiklete binme, ortalıkta koşma ve dans etme gibi faaliyetleri yatağa yatmadan en az birkaç saat öncesine kadar tamamladığından emin olun.

    12-Öğle Uykularına Dikkat Edin

    Küçük çocukların 3 yaşına kadar öğle uykusuna yatması normaldir. Bu öğle uykuları, küçük çocukların 24 saatte ihtiyaç duyduğu 12 ila 14 saatlik uykuyu almasına yardımcı olur. 18 aydan büyük çocuklar genellikle günde bir kez bir ila üç saat öğle uykusuna yatar. Öğleden sonra geç saatlerdeki uykulardan kaçının, çünkü bu uykular çocuğun gece uykuya dalmasını güçleştirebilir. Çocuk 5 yaşına vardığında öğle uykusuna ihtiyaç duymuyor olmalıdır.

    13-Kendinizi Suçlu Hissetmeyin

    Çocuklar bir kitap için yalvarması veya geç uyumak için sızlanması, ebeveynler için çok zor olabilir. Ama unutmayın ki çocuğun asıl ihtiyacı olan uykudur. “Ebeveynler çocuklarını erken yatırırken genellikle kendilerini suçlu hisseder ama iyi bir gece uykusu çocuğun bakış açısı, moral durumu ve sağlığı açısından çok büyük bir fark yaratabilir. Çocuğunuzun uyku düzenini koruyun. Bu atabileceğiniz en iyi adımlardan biridir.”

  • Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Tartrazine marketlerden aldığımız hazır yiyecek ve içeceklerin, hatta eczaneden aldığımız ilaçların içeriğinde dahil bulunan bir maddedir.

    Tartrazin (E 102 veya E 102a) gıdalara sarı renk vermek için kullanılan katkı maddesidir. Katkı maddesi fiziksel sağlık sorunlarından zihinsel ve ruhsal sağlık sorunlarına kadar bir çok rahatsızlıkların tetikleyicisi ve sürdürücüsü olarak bilinmektedir (FDA,2010)

    • DEHB (Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu)
    • Migren
    • Uyku Bozukluğu
    • Anksiyete bozukluğu
    • OKB
    • Depresyon
    • Davranış bozuklukları
    • Kalp çarpıntısı
    • Egzema ve deri döküntüleri
    • Astım atakları, nefes alamama
    • Bulanık görme
    • Öksürük
    • Kusma, mide bulantısı
    • Tiroide bağlı rahatsızlıklar ve s.

    1989 yılında yapılan bir çalışmada İngiltere’deki ilaç formülasyonlarında renklendiriciler ve koruyucuların yaygınlığının değerlendirilmesi amaçlanmış ve ilaç üreticilerinden ilaç formülasyonları, özellikle renklendiriciler ve koruyucular hakkında bilgi vermeleri istenmişti. Bu süreçte toplamda, 2204 ilaç formülasyonu analiz edildi. Bunların 419’nun değişik katkı maddeleri içerdikleri saptandı. Araştırmaya göre bir çok ilacın yan etkilerinin asıl nedeni renklendirici ve koruyucularla ilişkilendirildi (Pollock et. al, 1989).

    Yapılan farklı bir araştırma tartrazin içeren ilaçlarla tedavi edilen 2210 kişiden 83’nün tartrazin maddesine karşı alerjisi olduğu ortaya çıkardı. Alerjiye sebep olan ilaçlar durdurulduktan sonra, semptomlar 24-48 saat içinde azalarak kayb oldular. Ayrıca bu maddeye karşı alerjik tepki gösteren kişilerin hiçbirisi aynı ilacın, tartrazin içermeyen markalarına karşı alerjik reaksiyon göstermediler (Bhatia, 2000).
    2009 ve 2010 yılında fareler üzerinde 2 küçük ön çalışma tartrazin maddesinin hızlı olmayacak şekilde sperm hücrelerini öldürdüğünü ortaya koydu (Live Science, 2009; 2010)

    Gebelik dönemi dahil mide bulantısı için reçete edilen ilaçlar, ağrıkisiciler ve s. bu veya başka katkı maddeleri, koruyucu ve renklendiriciler içermektedirler. (Lütfen, hekiminizin reçete ettiği ilaçları hekiminize danışmadan kesmeyiniz!. Eğer kullandığınız ilacın tartazin içerdiğini düşünüyorsanız,  hekiminizden tatrazin içermeğen farklı bir marka ile değişmesini isteyebilirsiniz).

    Yetişkin bir  insan bünyesinin bu tip maddeleri kaldıramaması ve bir sürü yan etkilerle karşılaşması olasılığı varken, anne rahminde olan fetusun gelişim aşamasında bu tür katkı maddeleri içeren yiyecek, içecek ve ilaçların kullanilmasi ne kadar doğru olur  sorgulamamız gerekir.

    İçeriği sarıya boyanmış tüm yiyecek, içecek, ve hatta ilaçlar tatrazin içermektedirler. Bazı ilaçlar farklı renklerle boyanmış olsa da, prospektüsünde tartrazin yani E-102, E-102a içerdiğini okuyabilirsiniz. Ayrıca marketlerde satılan bir çok ürünün tatrazin içerdiği üzerinde yazmaz.

  • Çocuklarda bal öksürüğü azaltır mı?

    Akut üst solunum enfeksiyonu sırasında oluşan öksürük oldukça can sıkıcıdır ve 3-5 gün ne çocuğu nede anne-babayı uyutur.

    Bu sırada oluşan öksürüğü azaltmak veya kesmek amacı ile,yakınmaları 7 günden az olan , nezle ile birlikte olan, antibiyotik kullanmayan,altta yatan ciddi bir akciğer hastalığı ve astımı olmayan 2-18 yaş arası çocuklar çalışmaya alınmış.

    Çocukların bir kısmına uykudan önce bal (2-5 yaş arasına 8,5 mg, 6-11 yaş arasına 17 mg,11-18 yaş arasına 34 mg ), bir kısmına balla karışık öksürük şurubu, bir kısmınada hiç bir şey verilmemiş.

    Çalışma sadece 1 gün için yapılmış ve ertesi sabah anne-babalar telefon ile aranarak,öksürük hakkında ve çocuğun ve kendilerinin uykusu hakkında sorular sorulmuş.

    Çalışma sonucunda en iyi cevap bal verilen grupta olmuş.

    Sayın anne-babalar denemeye değmez mi?

  • Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Risk Nedir?

    Gençlerin sağlık ve iyi olma durumlarına herhangi bir şekilde zarar veren davranış ve tutumlardır. Gençler adeta bir kozanın kendisini koruduğunu riskli durumların kendisine zarar vermeyeceğini düşünür. Ölümsüzlüğünü kanıtlama çabası, dünyaya meydan okuma ya da kahraman olma arzusu kolaylıkla riskli davranışlara girmesini sağlar. Sigaranın kendisine zarar vermeyeceğini, alkol kullansa bile alkolik olmayacağına inanır. Böyle bir yapıdaki genç çeşitli konularda risk alma davranışlarına girebilir.

    Gençlerde Görülen Risk Alma Davranışları Nelerdir?

    * Sigara, Alkol ve Madde Bağımlılığı

    * Kazalar

    * İntihar

    * Hareketsiz Yaşam

    * Beslenme Alışkanlıkları

    * Kişisel Hijyen

    * Korunmasız Cinsel Yaşam

    Gençlerde sıklıkla görülen risk alma davranışlarıdır.

    Gençlerde Sigara Alkol ve Madde Bağımlılığı Davranışını Etkileyen Faktörler Nelerdir?

    * Ailesel Faktörler

    * Çevresel Faktörler

    * Bireysel Faktörler olarak üç grupta inceleyebiliriz:

    Ailesel Faktörler

    * Sigara alkol yada madde kullanan ebeveyn ya da kardeşin olması,

    * Düşük sosyoekonomik durum,

    * Eğitim düzeyinin düşük olması,

    * Teşvik edici tutumlar etkili aile faktörleridir.

    Çevresel Faktörler

    * Arkadaş çevresinin sigara alkol ya da madde kullanması

    * Sigara ve bira firmalarının gençleri hedef alması gençlik şölenlerine sponsor olması ayrıca

    * Reklamlar ve filmlerin özendirici yaklaşımları gençleri etkileyebilmekte ve sigara alkol yada madde kullanımı davranışını oluşturabilmektedir.

    Bireysel Faktörler

    * Düşük eğitim seviyesi

    * Düşük benlik saygısı arkadaş baskısına ‘’Hayır diyememe’’ etkili bireysel faktörlerdendir. Çocuklarda ve gençlerde hayır deme becerisini kazandırabilme sağlıklı kararlar alabilmesi ve güçlü bir kimlik oluşturmada çok önemlidir.

    * Depresyondaki yada stres altındaki bireyin sıkıntıyla başa çıkmak için sigarayı ya da alkolü tercih edebilmektedir. Oysa özellikle alkol bir süre sonra başlı başına bir stres kaynağı ve sorun haline gelecektir.

    * Bazen bağımlılık otoriteye tepki şeklinde de ortaya çıkabilmektedir.

    * Çevresinde model aldığı bireylerin sigara ya da madde kullanıyor olması

    * Deneme isteği,merak ve

    * Prestij sağlama kamacıyla da sigara ya da kullanılabilmektedir. Özellikle bazı markalarda sigara içme çevresine zengin olduğunu göstermenin bir aracı olabilmektedir.

    * Eğlencenin alkolle kardeşmiş gibi algılanması da etkili olabilmektedir. Yılbaşı ve doğum günü partilerinin mutlaka alkollü olması gerektiği şeklinde bir yapılanma bu dönemde önemlidir.

    Alkol ve Madde Bağımlılığı Açısından Risk Altındaki Bireyler

    * Alkolik ya da madde kullanan ebeveyn varlığı

    * Parçalanmış yada ilgisiz aile

    * Düşük sosyoekonomik düzey

    * Stresli yaşam ve topluma uyum güçlüğü

    * Ciddi ruhsal sorun ve hastalığı olma

    * Cinsel tacize maruz kalma

    * Madde kullanan arkadaş grubunda yer alma risk durumu yaratabilmektedir.

    Alkol ve Madde Kullanan Genci Tanıyabilme

    Alkol ve madde kullanan genci tanıyabilme özellikle anne baba ve eğitimciler açısından önem taşımaktadır. Gence yardım edebilmek için dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:

    * Davranış değişikliği, aktivite değişikliği (Alışılmışın dışında arkadaş edinme, çevre değiştirme)

    * Uyku ve iştahında değişiklik

    * Konsantrasyon güçlüğü, ilgisizlik

    * Aşırı sinirlilik

    * Ağızda kuruluk,salyada azalma

    * Konuşmada güçlük, peltek konuşma

    * Yürümede dengesizlik

    * Ellerde titreme

    * Terleme

    * Alışılmışın dışında arkadaş edinme

    * Çevre değiştirme

    * Sorumluluklarından kaçma

    * Aşırı para harcama

    * Kıyafetlerinde,yatağında yanık izleri ipucu olacak davranışlardandır.

    Gençlerde Kaza ve Yaralanmalar

    İki grupta ele alabiliriz:

    * Kasıtsız Yaralanmalar

    * Kasıtlı Yaralanmalar

    Kasıtsız Yaralanmalar

    * Trafik kazaları;Emniyet kemeri kullanmama, alkollü araç kullanımı

    * Diğer Araç Kazaları; Motorsiklet, mobilet, bisiklet

    * Boğulma

    * Ateşli silah

    * Zehirlenme

    * Spor Yaralanmaları

    Kasıtlı Yaralanmalar-Şiddet

    * Cinayet

    * İntihar

    * Savaş

    * Terör

    * İlişkide görülen şiddet

    Genç Şiddetinde Risk Faktörleri

    * Ailesel Faktörler; Ailenin şiddet yönelik tutumları, aile içi şiddetin varlığı oldukça önemlidir. Ayrıca,

    * Çevresel Faktörler; Şiddeti destekleyen grup normları olması

    * Bireysel Faktörler; Kişilik özellikleri, şiddete maruz kalmış olma

    * Durumsal Faktörler; Ateşli silahlara kolay ulaşabilme, çete üyeliği

    Kimler İntihara Eğilimlidir?

    * Ailede intihar varlığı

    * Ailede ağır ve aşağılayıcı cezalar, huzursuzluklar, baskılar

    * Depresyon ve Duygulanım bozuklukları

    * İletişim sorunları

    * Tek başına yaşama

    * Strese dayanma gücünün azlığı

    * Fiziksel şiddete ya da cinsel istismara maruz kalma

    * Toplum tarafından dışlanma, prestij kaybı

    * Mükemmeliyetçi yapı, yüksek beklentiler

    Yoğun maddi sorunlar

    Gençlerde Beslenme Alışkanlıklarını Etkileyen Faktörler

    * Fast food zincirlerinin bol kalorili beslenmenin özendiren yaklaşımları

    * Santimlere indirgenen medyatik güzellik anlayışı genci baskı altına alabilmektedir. Baskı altında kalan genç sağlıklı olmayan magazin diyetlerine yönelebilmekte ve sağlıksız kilo verme sürecine girebilmektedir.

    * Yememe ya da yediğini çıkarma şeklinde yeme bozuklukları oluşabilmektedir.

    Hareketsiz Yaşamdan Kaynaklanan Sorunlar

    Çocuklar ve gençler ekran karşısında hareketsiz yaşamın içine çekilmektedirler. Arkadaşlarıyla sanal ortamlarda görüşmek, bilgisayar oyunları cazip hale getirilmektedir. Sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam gençler için ciddi sağlı sorunları oluşturabilmektedir.

    Gençlerde Fiziksel Aktivitenin Yararları

    Fiziksel etkinlikler birden çok amaca hizmet edebilmektedir.

    * Kalp sağlığı

    * Kasların dayanıklılığı

    * Kemiklerin dayanıklılığı

    * Kilo verme

    * Formda kalma

    * Stresle başa çıkma

    * Güven duygusu

    Gençlerde Hijyen Sorunları

    * El yıkama bilincinin oluşmamış olması

    * Tuvalet sonrası temizlik, adet dönemlerinde sıklıkla ped değiştirme, iç çamaşırın günlük değiştirilmesi çok önemli ve ne yazık ki gençlik döneminde ihmal edilebiliyor

    * Ağız-diş sağlığına gereken önemi vermeme

    * Dövme

    * Piercing uygulamaları

    Korunmasız Cinsel Yaşamdan Kaynaklanan Sorunlar

    Gençlerle yapılan araştırmalar cinsel sağlık ve üreme sağlığı konularında eksik ve yanlış bilgilerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmaya katılan gençlerin verdikleri cevaplardan cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların neler olduğunu, nasıl bulaştığını,belirtilerinin neler olabileceğini ve en önemlisi nasıl korunulması gerektiğini bilmedikleri görülmüştür. Cinsellikle ilgili konuların tabu olması nedeniyle bu konu uzun yıllar çok ihmal edilmiştir. Gençler ve çocuklar adeta bilgilenme konusunda yalnız bırakılmışlardır. Erken ergenliğin oluşması, evlilik yaşının daha ilerleyen yıllara kayması erken cinsel aktiviteyi oluşturabilmektedir. Gençlerde risk alma davranışıyla beraber bu dönemde korunmasız ya da bilinçsiz cinsel yaşam ciddi sorunlara yol açabilmektedir. İstenmeyen gebelikler, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar gençleri tehdit etmektedir.

    Bu sorunlarla başa çıkma konusunda gençlere destek olabilmek, sağlıklı bilgiyi ulaştırabilmek ve gençleri alabilecekleri risklere karşı koruyabilmek için toplumun ilgili bütün birimlerini de harekete geçirebilmek gerekmektedir.

  • Çocuk ve bebeklerde kulak tüpü

    ORTA KULAKTA SIVI TOPLANMASINDA ERKEN VEYA GEÇ TÜP KONULMASININ GELİŞİME ETKİSİ

    Lokal enfeksiyon bulguları olmadan ,sağlam kulak zarı arkasında sıvı toplanması Seröz otit veya sekretuvar otitis media olarak bilinir. Her ne kadar tedavine antibiyotikler, kortizon vb ilaçlar önerilmekte isede ,son yıllarda kabul gören tedavi biçimi beklemek (çünkü olguların %85 i kendiliğinden iyileşebilmektedir). Ek olarak kulağa tüp konulmasınin, antibiyotikler, antihistaminikler, dekonjestanların bir yarar olmadığı açıktır.

    Daha önceden kulak tüpü yerleştirilmeyen çocuklarda gelişimsel bozukluklara yol açabileceği iddialari nedeniyle bir çok çocuk kendiliğnden iyileşme şansı varken operasyona gidiyordu.

    Pitsburg Üniversitesinden Paradise JL ve arkadaşlarının yaptığı ve 2007 de yayınlanan bir çalışma, 9 aya kadar uzayan sürelerde beklenildiği halde iyileşmeyince tüp konulan hastalar da dil,konuşma psikolojik ve kavrama alanında bir gelişme geriliği olmadığını göstermektedir.Daha önce 3,4 ve 6 yaşlarında bu farkın olmadığını gösteren araştırmacılar,yeni olarak 9-11 yaş arasındada çocukları sosyal,akademik ve dikkat becerileri yönündende izleyip şu sonuca varmışlardır:

    Diğer açılardan sağlıklı olan bir çocuğa beklemek yerine çabucak tüp takılması gelişimi hızlandırmamaktadır.

    Son söz doktorunuzundur, ancak beklemenin ( hem de 9 aya kadar) kendiliğnden iyileşme şansı yaratabileceğini unutmayınız.

  • Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    “Hayattan ne isteriz”? Sorusuna çok çeşitli cevaplar verilebilir ancak “mutlu bir ailesinin olması” dileği belki de en iyi bilinenidir. Mutlu bir ailenin sağlanabilmesi için aile kurumunun da temel gereksinimleri bulunmaktadır.

    Ailenin Temel Gereksinimleri Nelerdir?

    Ailenin temel gereksinimlerini 7 alt başlıkta inceleyebiliriz.

    1.Değerli olma duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse çocuk yollarla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanabilir. Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymayacaktır.

    2.Güven ortamı: Aile içindeki bireyler kendilerinin aile içinde emniyette olduğunu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusunu sağlamak ister. Bu duygu da aile içinde kazanılması gereken bir duygudur. Unutulmaması gereken bir konuda çocuğun ev içinde ne kadar güven altında olduğudur. Özellikle şiddete maruz kalma açısından TV, yaşına uygun olmayan internet ortamının yaratabileceği tehlikeler düşünülerek ev ortamı yapılandırılmalıdır. TV karşısında yemek yenilmesi, ev ortamının televizyona göre dekore edilmesi, aşırı şiddete yönelik haber programları, çocuk ve gençleri özendirecek magazin programları çocuklar için evin güvenliğini bozacak etkenler olabilmektedir. Kendisini güven içinde bulmayan çocuk ailenin dışında bir yere yönelerek aile ile olan bağlarını koparabilir.

    3.Yakınlık ve dayanışma duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres oluşturan olumsuz olaylar çok da yıkıcı olmaz. Güven duygusunun yaşandığı aile dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılarından kendisini koruyabilir. Bu tür aile içinde olan bireyler kendilerine olduğu gibi çevresine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresinde yakın ilişkiler kuramazlar.

    4.Sorumluluk duygusu: Sorumluluk duygusu aile sistemi içindeki gelişmeye başlar. Anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk verilmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekte zorlanan sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler yaşamlarında yer alan olaylardan da sürekli başkalarını sorumlu tutarlar.

    Sorumluluk Duygusu Nasıl Kazandırılır?

    Sorumluluk erken çocukluk döneminden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saça da olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi yatağında yatmasına ortam hazırlamak sorumluluk konusunda çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve kendi kendini yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de arttıracaktır.

    Tam tersine koruyucu yaklaşım; çocuğun kendi kendine yeten, bağımsız bir birey olmasını engeller. Çocuk veya genci korumak, onu kanatları altında büyütmek, yarar yerine zara verir. Benlik saygısının tohumları, sorumluluk verilirse gelişir.

    Aile içindeki etkileşim çocuğu ya “ben değerliyim” ya da “ben değersizim” duygusuna götürür.

    Çocuğun kendisini “ben değerliyim” diye algılayabilmesi ve önemli olduğunu hissedebilmesi için öncelikle yakın çevresinden sosyal kabul görmesine ihtiyacı vardır. Bu ortamın oluşturulması için de çocuğa uygulama olanağı vermek gerekir. Dilediği gibi giyinen, giysisini kendi seçen, dilediği resimleri yapan, yemeğini baskısız şekilde yiyen, kişiliğine saygı gösterildiğini gören ve kendini özgürce ifade edebilen çocuk “ben değerliyim” diye düşünür. Çocuğun önemli ve değerli hissetmesi onu yeni atılımlara ve başarılara götürür.

    5.Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme:Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk kendi sorunları ile baş başa bırakılabilmelidir. Bu yaklaşım çocukların sorunlarla mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli, sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yetenek becerilerini keşfedemezler.

    6.Mutluluk ve kendisini gerçekleştirme ortamı:Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur. Aksi durumda kendisini çocuğuna ya da eşine adayan anne kendi gelişimini askıya aldığında ya da bıraktığında yoksunluk yaşayarak ya da kendisini, gençliğini feda ettiğini düşünerek mutsuzlaşacaktır. Evdeki bireylerden birinin bu konudaki mutsuzluğu diğer bireyleri de etkileyecek ve aile mutluluğunu engelleyecektir. Oysa kendini adayan bireyin kendini adama amacı büyük olasılıkla ailesini daha mutlu etmekti.

    7.Sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturma ortamı:Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedeceği yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam ailenin çocuğuna verebileceği en önemli süreçtir. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler.

    İletişim

    “İnsanlar konuşa konuş anlaşırlar” atasözümüz kişiler arası iletişimin önemini vurgular. İletişim, karşımızdaki kişilerle çok yönlü bir mesaj alışverişidir. Bu mesajlar sözlü olabileceği gibi, sözel olmayan biçimlerde de karşımızdakilere iletilebilir. Mesajlarımızı karşımızdakilere iletirken mimiklerimiz, jestlerimiz, diğer bir deyişle, vücut dilimiz, iletişimimizin çok önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

    Araştırmalar verilmek istenen mesajın % 65’inin sözel olmayan yollarla( beden dili, mimikler vb.), % 35’inin ise sözel biçimde iletildiğini göstermektedir.

    Etkili İletişim İçin Neler Gereklidir?

    Etkili İletişimin İçin;

    1- Saygı Duymak: Karşımızdaki kişilere saygı duymak onların varlığını kabul etmek, önemli ve değerli olduklarını hissettirmek, olduğu gibi benimsemek anlamını taşır.

    2- Doğal Davranabilmek: Abartıdan uzak, olduğu gibi davranmaktır.

    3-Empati:İletişimin belki de en önemli öğesidir. Bir anlamda, dış dünyayı karşımızdaki kişinin penceresinden görmeye çalışmaktır. Kurulan bu duygu ortaklığı, iletişimi güçlü kılar.

    4-Etkin Dinleme: İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini değil, yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da dikkat eder, çünkü yüz ifadeleri, el ve kol hareketleri, bedenin duruş tarzı, sesin tonu gibi sessiz mesajlar kullanarak da, iletişim kurulur. Etkin dinleme dinleyenin, anlatılanı yalnız duyduğunu değil, aynı zamanda doğru olarak anladığını da gösterir. Bu yüzden bu yöntem en sağlıklı iletişim yöntemi olarak kabul edilmektedir

    İletişim sadece konuşmak değildir. İletişim aynı zamanda;

    ó Neyi,

    ó Ne zaman,

    ó Nerede,

    ó Nasıl, söyleyeceğini bilmek,

    ó Olayları basite indirgeyerek sunabilmek,

    ó Akıcı bir dille ve karşınızdaki kişiyle göz kontağı kurarak konuşabilmek,

    ó Dikkati yoğunlaştırabilmek ve karşınızdaki kişinin verilen mesajı anlayıp anlamadığını kontrol edebilmektir.

    Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir. Etkili iletişim için etkin dinleme, tepki verme, olumlu yaklaşım ve ben dili kavramları önem taşımaktadır.

    Aile İçi İletişim

    Ebeveyn-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalıdır?

    Her aile sağlıklı ve başarılı çocuklar yetiştirmek ister. Sağlıklı çocuklar yetiştirme bilinci gelişen teknolojiyle olumlu yönde gelişirken ne yazık ki başarı beklentisi giderek artmakta çocuk adeta erken büyümek yaşından büyük sorumluluklar almak durumunda kalmaktadır. Çocuklarına mümkün olduğunca iyi bir gelecek sağlamaya çalışan anne-baba onları iyi okullarda okutmak için varını yoğunu ortaya koyar tüm özverisini çocuğuna verir. Ancak çocuğun sağlıklı bir kişiliği nasıl geliştireceği üzerinde fazlaca düşünülmeyen bir konudur. Aslında hayatta her şey başarı değildir. Önemli olan çocuğun içinde bulunduğu dönemi sağlıklı yaşayabilmesi ve sağlıklı bir kimlik oluşturabilmesidir.

    Çocuğun yaşadığı dönemlerin özellikleri dolayısıyla ihtiyaçları birbirinden oldukça farklıdır. Çocukluk döneminde anne-babayla uykuya dalmak isteyen çocuk ergenlik döneminde böyle bir isteği talep etmeyecektir. Yine anne-babasıyla gezen çocuk ergenlikte değil anne-babasıyla gezmek arkadaşlarıyla birlikte iken ebeveynleriyle karşılaşmayı dahi istemeyecektir.

    Ergenlik dönemi başlı başına bir değişim gelişim sürecidir ve bu dönemde ergenin fiziksel özelliklerinin yanında giyim-kuşam, yeme alışkanlıkları, arkadaş tercihleri, ders çalışma alışkanlıklarında da farklılıklar gözlenebilir.

    Dolayısıyla çocukla iletişimde çocuğun yaşı, cinsiyeti ve kişilik özellikleri oldukça önem taşımaktadır. Çocukluk döneminde olası tehlikelere karşı açık tavır koyabilen ebeveynler ergenlik dönemiyle birlikte çocuğu üzerindeki denetimi uzaktan yapabilmelidir. Arkadaş seçiminde kontrollü ama baskıcı davranmamalıdır. Unutmayalım özgürlük sınırsızlık demek değildir.

    Çocuk aileyi yansıtır. Aile içindeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun kişiliğini şekillendirir. Yani aile iletişim becerilerini kullanamıyorsa çocukta iletişim becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışma içine girer. Anne babasının kendisini dinlediğini gören çocuk önce, kendisine değer ve önem verildiğini, kabul edildiğini, buna bağlı olarak da sevildiğini düşünür. Aynı zamanda çocuk duygularını ifade etme olanağı bulduğundan “anlaşıldım” duygusunu yaşar ve rahatlar. Bu durum, hem benlik saygısının artmasına, hem de kendisini dinleyen kişiye yakınlık duymasına neden olur. Bu sağlıklı mesaj akışı çocuğun ailesiyle bağını güçlendirir ve iletişimin devamını sağlar.

    Etkin dinlemede ebeveyn çocuğun kendi başına düşünmesine yardım eden kişi rolündedir. Sorumluluk çocuğa bırakılmıştır. Ebeveyn sadece çözüm bulma konusunda ona yardım eder.

    Çocuklar dinlenmemeleri ve ciddiye alınmamaları konusunda aşırı duyarlıdırlar. Dinlenmediklerini hemen fark ederler. Uzun süre dinlenmeyen çocuklar savunmaya geçebilirler, işbirliğine yatkın olmazlar ve içlerine çekilebilirler.

    Israrlarına rağmen annesinin kendisini dinlememesi üzerine ellerini ısıran çocuk örneği vardır. Çocuklar çoğunlukla dinlenmeme nedeniyle çalma, saldırganlık, kendine zarar verme davranışlarıyla “Lütfen beni dinle. Duygusal bir kırıklık yaşıyorum, dikkatini bana ver” mesajını iletmektedirler.

    İletişim Engelleri Nelerdir?

    Çocuklarla ebeveynlerin kurmuş oldukları iletişim bazen sağlıklı iletişimi zorlayan engellerle dolu olabilmektedir. Bazı örnekler verecek olursak;

    ó Sıklıkla Emir Cümleleri Kurmak;

    Yaşantımızı gözden geçirerek kurduğumuz emir cümlelerini yakalamaya çalışalım. “Kalk, yüzünü yıka, sütünü bitir, dişlerini fırçala, ağzın doluyken konuşma, ödevini bitir, televizyonu kapa, büyüklerinle konuşurken sesini yükseltme, öğretmenini dinle…….” gibi uzayan emir sözcüklerini yakalamamız zor olmayacaktır. Adeta askerlik eğitiminin hepimizin bildiği “yat!-kalk!-sürün!” kalıbı gibi sürekli emir veren insanlar haline gelebiliriz. Oysa askerlikteki itaat hayati önem taşıdığı için asker yat emrinden sonra kalk emri gelene kadar başka bir davranıma geçmemek durumundadır.

    Peki, acaba bizim istediğimiz şey evimizi asker ocağına çevirip, nizami askerler yaratmak mıdır? Tabiî ki değil. Çocuklarımızın korkudan söyleneni yapmasını değil kendisi için gerekli olanı düşünmesine ve bulmasına yardımcı olmalıyız.

    ó Gözdağı Vererek Konuşma Biçimi;

    “Okulunu bitirmezsen sana para mara yok”,” ödevini bitiremezsen televizyonu unut” ,”sütünü içmezsen cüce kalırsın”, “terliksiz dolaşırsan hastalanırsın” gibi. Bazen işimizi kolaylaştırmak için bir davranışı bitirmesini koşula bağlayabilir ya da gözdağı vererek korkutarak istediğimiz davranışı yapmasını sağlayabiliriz. Televizyon izlemesini istemediğimiz halde onu şarta bağlayarak daha da çekici hale getirebiliriz. Ayrıca korku, boyun eğme, itaat etme davranışı yaratabilir ya da“deneme” isteğini tetikleyebilir. Gücenme, kızgınlık, öfke ve düşmanlık duygularının oluşmasına neden olabilir.

    ó Sürekli Öğüt Verme, Çözüm Önerileri Getirme;

    “Senin yerinde olsam plan yaparak çalışırdım”, “sütünü bitirdiğinde boyun uzayacak”,”bak sana bir öneri vereyim” gibi cümleler kurabiliriz ve bu konuşma biçiminin çok yararlı yapıcı olduğuna inanırız. Öncelikle düşünmemiz gereken söylediğimiz şeylere acaba benim mi ihtiyacım var sorusunu cevaplamak sonrada istenmeden verilen öğütlerin, yardımın yararlı olmadığını gözlemleyebilmektir. Aksi takdirde bu yaklaşım anneye babaya bağımlı çocuklar yaratabilmektedir. Ayrıca kendi çözüm yollarını oluşturmasına katkı sağlamayacaktır.

    ó Sıklıkla Yargılamak, Eleştirmek;

    “Sen zaten tembelin tekisin”,”zaten başarsaydın şaşardım”,“yine mi bitiremedin” gibi cümleler kurmak yetersiz, aptal hissetme duygularına neden olabilir. Çocuğun olumsuz bir yargıya hedef olma ya da azarlanma korkusuyla iletişimi kesmesine yol açabilir ya da çocuk yargı ve eleştirileri gerçek olarak algılayabilir (Ben kötüyüm!) ya da karşılık verebilir (Siz de daha mükemmel değilsiniz!).

    Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.

    ó Çocuğu Sürekli Övmek

    İstendik davranışı yapması durumunda çocuk yerli yersiz her ortamda övülebilir. “Çok güzel……..”, “Bence harika bir iş yapıyorsun…..”Bu durumda çocuk ailesinin beklentilerinin çok yüksek olduğunu düşünebilir ya da kaygı hissedebilir.

    Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun kendilik algısına uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar.

    Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?”

    gibi düşünebilirler. Ayrıca övgü başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırabilir ya da aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.

    ó Ad takmak, alay etmek:

    “Koca bebek….”, “Hadi bakalım Süpermen”, “Geri zekalı”, “Hadi sende sulu göz”, gibi cümleler kurmak çocuğun gelişiminde değerli hissetmesine yol açmaz. Sevilmediği kanısının oluşmasına yol açabilir, kendilik gelişiminde olumsuz etkileri olabilir. “Aşkım, Sevgilim ”gibi sevgiliye söylenecek sözlerin söylenmesi anne ya da babayla ilişkisinin sınırlarını belirlemesinde, cinsel normlarının oluşumunda sıkıntılar yaşamasına neden olabilir.

    ó Sürekli Soru Sormak, Sınamak, Sorgulamak:

    “Neden?….Kim?…..Sen ne yaptın?……Nasıl?…..”

    Soruları cevaplama genellikle eleştiri veya zorunlu çözüm getirdiğinden çocuklar genellikle hayır demeye, yarı doğru cevap vermeye, kaçmaya yönelir veya yalan söyler

    Sorular genellikle soru soranın nereye varmak istediğini açıklamadığından, çocuk korku ve endişeye kapılabilir

    Ailenin endişelerinden doğan sorulara cevap vermeye çalışan çocuk kendi sorununu, gözden kaçırabilir.

    Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.

    ÖNERİLER

    1. Çocuğunuza zaman ayırın. Çocuğunuzla geçmiş zamanasla boşa geçmiş zaman değildir.

    Çocuğu sevmek, ona bolca ve pahalı oyuncak almak değil onunla ortak faaliyetleri paylaşmak, ona zaman ayırmak, onunla oyun oynamaktır. Çocuğu sevmek sözle sevgiyi ifade etmenin ötesinde, eylemle bu duyguyu ona yaşatmaktır.

    2. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz zaman tüm dikkatinizi ona yoğunlaştırın. Bu nedenle de, başka bir işle meşgulken değil, kendinizi rahat hissettiğinizde çocuğunuzla ilgilenerek, anne ya da baba olmanın keyfini çıkarın.

    3. Aşağılamak, suçlamak, çocuk adına karar vermek yerine, çocuğu dinleyin.

    4. Dinlendiğini düşünen çocuk kabul edildiğini, dolayısıyla sevildiğini düşünen çocuktur.

    5. Göz kontağı kurarak, gülümseyerek kabul belirtisini beden diliyle pekiştirin. Böylelikle çocuk “kişiliğine saygı duyulduğunu ”düşünerek iletişimini sürdürür.

    6. Anne ve babasının kendisini dinlediğini gören çocuk duygularını ifade etme olanağı bulur. Aldığı tepkilerle “anlaşıldım” duygusunu yaşar. Böylelikle rahatlar.

    7. Çocuğunuza karşı davranışlarınızda tutarlı olun. Kendi içinizde çelişkili davranışlarda bulunmanız ya da anne ve babanın birbiriyle çelişen biçimde davranması, çocuğu “doğruyu bulma” konusunda zorlar.

    8. Çocuğunuzu başka çocuklarla karşılaştırmayın. Çocuk, anne babası tarafından önemsenmek, değerli bir insan olarak kabul edilmek ihtiyacındadır. Onun diğer çocuklarla karşılaştırılması, kendini değerli bir insan olarak görmesini engeller. Çocuğun kendine özgü, bağımsız bir birey olarak kabul edilmesi, ruh sağlığının temelini oluşturur.