Yazar: C8H

  • Cinsel kimlik gelişiminde belirleyici unsurlar

    Uygun cinsel kimliğin gelişebilmesi için kuşkusuz uygun biyolojik gelişim gereklidir. Ancak, biyolojik olarak erkek ya da kız olmak, eşeysel organların yerinde ve normal yapıda olması, iç salgıların da buna uygun biçimde salgılanması sağlıklı cinsel kimlik gelişimi için yeterli değildir.

    Çekirdek cinsel kimlik çocukluğun ilk bir buçuk, iki yılında; genel olarak cinsel kimlik duygusu ise yaşamın ilk dört yılında yerleşmektedir. Bu yaştan sonra cinsel kimlikte değişme çok güç, belki de olanaksızdır.

    Cinsel kimliğin gelişmesinde yaşamın ilk yıllarındaki deneyimlerin etkisi büyüktür. Çocukluk çağındaki öğrenmeler, ilk ilişkiler ve özdeşimler cinsel kimlik gelişimini etkiler; ona biçim verir. Örneğin; erkek çocuk kız gibi yetiştirilebilir; kız çocuk erkekleri ve erkeksi davranışları benimseyebilir, erkekle özdeşim yaparak tüm benliği ile erkek gibi gelişebilir.

    Bireyin ilk sevgi nesnesi annesidir. Cinsel ya da cinsel olmayan ilk olumlu, doyurucu ilişkiler anne, daha sonra baba ve kardeşlerle olan ilişkilerdir. Bu ilişkilerde sürekli ağır bozukluklar yoksa yetişen çocuğun ileride olumlu sevgi ilişkileri kurma olasılığı yüksektir.

    Uygun özdeşim örneklerinin bulunuşu ya da bulunmayışı, cinsel kimliğin gelişmesinde en önemli etkenlerden biridir. Erkek çocuğun baba ya da baba yerinde olan erkek; kız çocuğun anne ya da anne yerine geçen bir kadın ile özdeşim yapma olanağı bulunması; erkek çocuğun babayı, kız çocuğun anneyi benimsemesi; onun özelliklerini benliğine sindirmesi sağlıklı cinsel kimlik gelişimi için zorunludur. Sık görülen cinsel korkular, saplantılar ve sapmalar bu özdeşimin yapılamayışından kaynaklanır.

    Sağlıklı özdeşimi engelleyen ya da saptıran önemli engeller:

    Aile içinde uygun özdeşim örneklerinin bulunmayışı, bulunsa bile çocuğa anne ya da babanın ya da onların yerinde olan önemli kişilerin çocukla özdeşim örneği olabilecek nitelikte ilişki kuramaması

    Bozuk, sapık, nevrotik, psikotik davranışlar gösteren anne-baba

    Anne-babanın birbirini sevmemesi, saymaması, aşağılaması

    Aile içinde sevgi yoksunluğu

    Aile içinde şiddet

    Aile içinde çocuğa cinsel sataşmalar, çocukla cinsel ilişkiler

    Ailenin kendisini kızına kötülemesi, kadını aşağı, horlanan birey bir yaratık olarak tanıtması

    Babanın kızını sevmemesi, oğlunu ileri derecede ürkütmesi ya da ihmal etmesi gibi durumlar özdeşimi olumsuz yönde etkileyebilir.

    Aile içinde ve toplumda cinsel konulara karşı aşırı tutumlar cinsel kimlik gelişimini etkileyebilir.

    İleri derecede suçlamalar,

    Ağır günah duygusu,

    Suçüstü yakalanma endişeleri,

    Anne babanın çocuğun gelişmekte olan cinsel organlarıyla fazla ilgilenmeleri,

    Aşırı denetleme, ergenlik öncesi ve sonrası çağda bir miktar gizliliğin (mahremiyet) tanınması;

    Yanlış bilgi verme, – örneğin özdoyurum (mastürbasyon) ile akıl sağlığı, cinsel güçsüzlük olabilir korkusunun aşağılanması

    Çocuğu çapkınlığa itici, kışkırtıcı tutumlar cinsel korkular ve çekingenliklerle yüklü cinsel kimlik gelişimine yol açabilir.

    Dr.Ertuğrul Güler

  • MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    Günümüz evliliklerinin/ailelerinin yürümemesinin en büyük sebeplerinden biri çiftlerin birbirilerine
    sosyalleşme imkanı tanımamalarıdır. Halbuki, evlilik ve aile kurumunun “enerji depolarından” bazıları
    da sosyalleşme ile dolar. Bu enerji depolarını şarj edilebilen piller olarak da düşünebilirsiniz:
    Evliliğinizin enerjisini ve verimi yükseltecek pillerden bazıları da: ben, biz ve hepimiz enerji
    depolarıdır. Bu enerji depoları uzun süre deldurulmazsa, evlilikte sorunlar ortaya çıkabilir.
    Unutulmamalıdır ki, insan yaradılışı gereği sosyal bir varlıktır. Sosyallik, genellikle toplumumuzda
    dışadönük olma hali ve sevdiğimiz kişiler ile zaman geçirmek olarak tanımlanır. Bu tanım doğru
    olmakla birlikte aslında eksiktir. Sosyal olma hali bundan çok daha fazlasını kaplar; öyle ki bazen insan
    kendi kendine de kendi ile sosyalleşir.
    Kendi yalnızlığınız ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Ben enerji deposu”
    Yalnızlık çoğu kez olumsuz bir durum olarak lanse edilse de, yalnızlığın insan psikolojisine iyi gelen bir
    yanı da vardır. İnsan, nasıl sevdikleri ile kalite zaman geçirince mutlu oluyorsa kendi yalnızlığından
    zevk aldığı ve kendisi ile kalite zaman geçirdiği durumlarda da mutlu olur. Buna aile terapisi
    literatüründe “ben enerji deposunun” dolması deriz. Kendi iç sesinize, isteklerinize, hedeflerinize
    öncelik vermek ve bunları gerçekleştirmek, ben enerji deposunun dolmasının temelidir. Maalesef,
    günümüz Türkiyesi’nde çiftlerin kendi istek ve uğraşılarına öncelik vermesi bencillik olarak algılansa
    da, aslında psikolojik açıdan sağlık bireyler kendi ilgi, alaka ve isteklerini öbür insanlarınkinden bir
    parça önde tutma eğilimindedir. Bu durum, ancak ve ancak çevrenizdeki insanların isteklerini ve
    ilgilerini yok sayıp yoğun bir şekilde kendi isteklerinize döndüğünüz zaman bencillik olur. Bunu
    gerçekleştirmediğiniz takdirde ise bu davranış son derece normaldir.
    Ben enerji deponuzu, eşinizden bağımsız olarak tek başınıza gerçekleştirdiğiniz aktiviteler ile
    doldurabileceğiniz gibi yine eşinizden bağımsız olarak başka insanlar ile sosyalleşerek de
    doldurabilirsiniz. Örneğin; ben enerji deponuzu, spor yaparak, kişisel bakımınıza özen göstererek,
    hobilerinize zaman ayırarak, kendinizi hem mesleki hem de kişisel anlamda geliştirerek
    doldurabilirsiniz. Bunun yanı sıra, arkadaşlarınız ile görüşerek ve sevdiklerinize zaman ayırarak da bu
    enerji deposunun dolmasını sağlayabilirsiniz. Unutmayın, önce kendinizi mutlu etmeden, eşinizi ve/ya
    çocuklarınızı mutlu edemezsiniz.
    Birbiriniz ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Biz enerji deposu”
    Tek başına ben enerji deposunun dolması, sağlıklı bir birliktelik ve aile için maalesef yeterli değildir.
    Kendi mutluluğuna, istek ve uğraşılarına zaman ayıran bireyin artık eşi ile biz enerji deposunun
    doldurulmasının zamanı gelmiştir.
    Özellikle yeni doğmuş bebekli ve/ya küçük çocuklu ailelerin en büyük sorunu, çiftlerin birlikte zaman
    geçirememesi ve çocuğun hep yanlarında olmasıdır. Bu durum tabiî ki yanlış değildir ancak çiftlerin
    sağlıklı şekilde ilişkilerine devam edebilmesi için çocuklarından bağımsız olarak birbirlerine de zaman
    ayırmaları gerekir. Örneğin; çift olarak sevilen bir filmin izlenmesi, ortak zevkleri içeren bir aktivitenin
    yapılması ve eğer şartlar çocuk açısından uygunsa çiftlerin baş başa tatile çıkması biz enerji
    deposunun doldurulması için iyi imkanlardır.

    Aileniz ile bir bütün olarak sosyalleşin: Hepimiz enerji deposu
    Ben ve biz enerji depolarını dolduran çiftler, aile olarak çocukları ile birlikte kalite zaman geçirerek
    hepimiz enerji deposunu dolduracaklardır. Ailecek yapılacak bir piknik, gidilecek bir film ve/ya tatil
    hepimiz enerji deposunu doldurabilecek iyi fırsatlar olabilir.
    Bu noktada, akılda tutulması gereken en önemli nokta ise, enerji deposunun doldurulması için
    yapılacak aktivitenin herkes tarafından benimsenip tercih edilmesidir. Sadece çocuk veya sadece
    ebeveyn tarafından benimsenmiş aktiviteler, ortak zevk ve istekleri yansıtmayacağı için enerji
    deposunun dolumu da sağlanmayacaktır.

  • 7, 8 ve 9 aylık bebek gelişimi

    Ay ay çocuk gelişimi

    7. Aylık bebek gelişimi

    • AA! Gibi çığlık benzeri sesler çıkarır.

    • Önüne konan ya da uzatılan oyuncakları alır; kendisi de uzanabilir.

    • Kağıt parçası gibi küçük cisimleri avuçlayarak almaya çalışır.

    • Yüzü koyundan sırt üstüne veya tersine dönebilir.

    • Desteksiz oturmaya başlayabilir.

    8. Aylık bebek gelişimi

    • İsmi seslenilince dönüp bakar. Ayna da kendisine bakmayı sever.

    • Sesinizden kızgın ya da neşeli olduğunuzu anlayabilir.

    • Eline verilen bisküvi, ekmek gibi yiyecekleri yer.

    • Biraz uzaktaki oyuncaklara cisimlere uzanarak almaya çalışır.

    • Hece benzeri sesler (ba-da) çıkarır.

    • Yardımsız 5 sn. oturabilir.

    9. Aylık bebek gelişimi

    • Heceleri birleştirir “bababa-dadada” gibi

    • Bastırdığınızda ayaklarına ağırlığını verir.

    • İki eline birer oyuncak alıp tutabilir.

    • Bir cismi bir örtünün altına sakladığınızı görünce örtüyü kaldırıp altında onu aramaya başlayabilir.

    • Bay-bay yapar, el çırpar.

    6,7 ve 8 aylık bebekler için öneriler

    • Çocuğunuzla el çırpma oyunları oynayın. Gerekirse elerinden tutarak destekle yaptırın.

    • Çocuğunuza bay-bay yapmayı öğretin. Eve gelen ve giden herkesle bunu tekrarlayın. Elini tutarak destekle yaptırabilirsiniz.

    • Çocuğun isteklerini anlatabilmesi için zaman tanıyın. Çocuğun bakışıyla ya da vücut hareketleriyle anlatmasına izin vermeyin. Bir süre, istediğini size göstermesi ya da ses çıkarması için bekleyin.

    • Çocuk otururken iki elini aynı anda alabileceği büyüklükte oyuncaklar verin.

    • Oyun oynarken sürekli konuşun ve ses çıkarın.

    • Çocuğa her zaman adıyla seslenin.

    • Oyuncak seslerini taklit edin; bum bum, tak tak, çın çın gibi

    • Oyuncak bebeklerin hayvanların gözünü burnunu saçını gösterin ve öğretin.

    • Evdeki fotoğraflara birlikte bakın, kimler olduğunu söyleyin.

    • Değişik oyunlarla çocuğu güldürün.

    • Cee oyunu oynayın.

    • Çocukla düzgün cümlelerle konuşun.

    • Çocuklarla oyuncaklarını saklama-bulma oyunu oynayın. Oyuncağın sesini dinleyerek yerini bulun.

    • Her gün legolarla oynayın.

    • Evdeki dolapları merak edecektir. Karıştırmak isterse birlikte dolapların içini boşaltın ve sonra tekrar yerleştirin.

    • Bir kabın içine oyuncakları doldurma boşaltma oyunu oynayın.

    • Delikli tahtaya çubukları takma oyunu oynayın.

    • Halkaları çubuğa takma oyunu oynayın.

    • Çocuğunuzu bazen yüzüstü yatırarak önüne oyuncaklar koyun.

    • Çocuğu uyanık olduğu zamanlarda yerde veya güvenli bir sandalyede oturtun.

    • Çocuk otururken uzanamayacağı uzaklığa oyuncaklar koyun, tutunup kalkması için bekleyin,

    • Karşılıklı top oyunu oynayın.

    • Tek resimli sayfası olan kitaplara bakın, isimlerini söyleyin.

    • Çevrede kedi, köpek, kuş sesi duyunca dinleyin ve “bak kedi miyav dedi” deyin.

    • Çocuğu sık sık dışarıya parklara götürün.

    • Çocuğa müzik dinletin.

    • Eline küçük oyuncaklar verin, bir elinden diğerine geçirsin.

    • Üzüm, leblebi gibi küçük yiyecekleri iki parmağı ile alana kadar bekleyin. Yutma tehlikesine karşı elinden alın.

    • Bardağı, biberonu çocuğun eline verin, siz az yardım edin.

    • Eline katı yiyecekler verin, alışsın.

    • Kaşık, çatalı eline verin alışsın.

    • Başka çocuklarla bir araya getirin, hepsine oyuncak verin. Diğer çocuklara alışsın.

    • Yabancılara alışması için birlikte ev dışında vakit geçirin.

    7,8 ve 9 aylık çocuklar için guvenlik kurallari

    • Uygun araç koltuğu kullanınız.

    • Bebeği küçük çocuk ve hayvanlarla yalnız bırakmayınız.

    • Evde ve arabada sigara içmeyiniz.

    • Bebek kucağınızda iken sıcak içecekler ve sigara içmeyiniz.

    • Aşırı güneşe maruz bırakmayınız.

    • Ağır objeleri ve içi sıcak sıvı dolu kapları masa örtüsü bulunan masa da bırakmayınız. Bebek örtüyü çekebilir.

    • Elektrik prizlerini plastik kapakla kapatınız.

    • Küçük ve keskin objeleri çocukların ulaşamayacakları yerlere koyunuz.

    • Zehirli maddeleri, ilaçları, temizlik, deterjanları, parfüm, boya gibi maddeleri bebeğin ulaşamayacağı yerlerde tutunuz.

    • Plastik, lateks, balon, bilye gibi maddeleri eline vermeyiniz.

    • Hayvan besliyorsanız, özellikle yemek yerken yaklaştırmayınız.

    • Hastalıkların erken bulgularına dikkat ediniz:

    • Ateş

    • Yememe

    • Kusma

    • İshal

    • Olağan dışı huzursuzluk

    • Ciltte döküntü

    • Öksürük

    • Havale

    • Bir şey yerken mutlaka gözlem altında tutunuz.

    • Destekleyici demir ve florür veriniz

    • Dişlerin sağlığı için biberon ve emzik ile yatağa koymayınız.

    • Dişler çıktığından itibaren yumuşak bir fırça ile fırçalayınız.

    • Zemini tehlikeli maddeler açısından kontrol ediniz.

  • PANİK ATAK ve PANİK BOZUKLUĞU

    PANİK ATAK ve PANİK BOZUKLUĞU

    Panik atak, günümüz şartlarındaki stres seviyesinin artmasından dolayı hemen hemen herkesin
    hayatında bir kez geçirdiği bir atak haline geldi.

    Panik atak, 10 dakika gibi kısa bir zaman diliminde şiddetinin en üst düzeye çıktığı ve kişinin
    “öleceğini” zannettiği psikolojik bir ataktır. Kişi, kendi sağlığını tehdit edebilecek iç veya dış bir tehdit
    algılar. Bu iç tehditler herhangi basit bir sebepten dolayı kişinin aniden başının ağrıması, midesinin
    bulanması, kalp ritminin bozulması gibi bedensel duyumlar olabilir. Dış tehditler ise kişinin içinde
    bulunduğu ortamdaki herhangi ani ve olumsuz bir değişimdir; deprem, aniden ortaya çıkan gürültülü
    bir ses, hatta kalabalık bunlardan biri olabilir. Bu tehditler karşısında kişinin ilk aklına gelen düşünce
    “Eyvah başıma kötü bir şey gelecek! Bayılacağım/kalp krizi geçireceğim/öleceğim”dir. Yani
    anlaşılacağı gibi, kişi iç veya dış tehditleri zihninde felaketleştirir ve bu tehditleri kendi varlığını ve
    yaşamını tehlikeye atacak/bitirebilecek bir sonuca bağlar. Böylece zararsız bir uyaran kişinin panik
    atak geçirmesine sebep olur.

    Atak esnasında kişinin ellerinde-ayaklarında karıncalanma/uyuşma, mide bulantısı, abdominal stres denilen mide huzursuzluğu/spazmları, baş dönmesi, nefes darlığı, kendinden geçme ve kendine yabancılaşma (depersonalizasyon), terleme ve “Bana kötü bir şey oluyor” düşüncesi ortaya çıkar. 10 dakika içinde en üst düzeye ulaşan atak, hiçbir müdahale olmadan dahi kendiliğinden geçebilir, ancak atak sonrasında vücudun aniden terlemesi, kasılma ve gevşemesinden dolayı kişi kendisini çok yorgun  hisseder.

    Bir kere atak geçiren bir kişi, ilerleyen zamanlarda yeni ataklar geçirmeye hiç atak geçirmemiş bir
    kişiye göre daha yatkındır. Bu yatkınlığın sebebi ise tamamen psikolojiktir. Bir kez atak deneyimlemiş bir kişi, yeniden atak geçireceğinden kaygılandığı için en ufak bir bedensel değişimi panik atak olarak yorumlayabilir ve bu çıkarım kişinin yeni bir atak geçirmesine sebebiyet verebilir.

    Buna psikolojide beklenti anksiyetesi (kaygısı) diyoruz; yani kişi yeni bir panik atak geçireceği beklentisi içinde olduğu için kaygılanmaktadır.

    Anlaşılacağı gibi, panik atak ile ilgili kaygı bir kısır döngüdür. Kişi atak geçireceği için kaygılanır, bu
    kaygı ona atak geçirtir ve yenileyen atak kişinin iyice kaygılanmasına sebep olur. Pekişen yoğun
    kaygılar ise kişinin tekrar bir atak geçirmesi için zemin sağlar. Birden fazla yineleyen atak geçiren
    kişiler psikoloji dilinde panik bozukluğu adı verilen psikolojik bir rahatsızlığa sahip olurlar.

    Peki, panik bozukluğu ile kişi nasıl başa çıkabilir?

    Günümüzde çoğu kişi, panik bozukluğu için ilaç tedavisi almaktadır. Uzman hekim gözetiminde,
    tavsiye edilen miktarda ilaç kullanımı kişiyi rahatlatabilir ancak kalıcı değişim için ilaç tedavisinin yanı sıra psikoterapi desteği şarttır. Psikoterapiler sayesinde kişi, ilacı bıraktığında dahi panik atak
    geçirmeyebilir ve en önemlisi yoğun kaygı durumu ile nasıl baş etmesi gerektiğini öğrenerek uzun
    vadede kendi psikologu olur.

    Psikoterapiler arasında panik bozukluğu için etkinliği bilimsel yayınlar ile kanıtlanmış olan terapi
    yöntemi bilişsel davranışçı terapidir. Bu terapi yöneliminde, kişinin zararsız uyaranlara verdiği
    felaketleştirilmiş anlamlar üzerinde çalışılarak bilişsel (düşünsel) yeniden yapılandırma sağlanır.
    Bununla birlikte yineleyen atakların önüne geçebilmek için atak geçirmeye atfedilen korkunç ve
    yoğun çıkarımlar üzerinde de durulur. Kişinin bir daha atak geçirmesi halinde en kötü senaryoyu düşünmesi ve aslında en kötü senaryoda dahi kendi sağlığını tehlikeye atacak herhangi olumsuz bir durum olmadığı ile yüzleştirilir.

    Eğer kişi belirli bir ortamda (örn: kalabalık ortamlar, hastane, toplu taşıma araçları vs.) atak
    geçiriyorsa, bu ortamlardan kaçınır. Ancak şu bilimsel bir gerçektir: sizi atağa iten ortamlardan
    kaçmak kısa vadede sizi rahatlatabilir, ancak uzun vadede atak geçirmeye yönelik kaygınızı pekiştirir.

    Bu doğrultuda terapilerde, kalıcı davranış değişikliği gerçekleştirebilmek için kişi kendisini hazır
    hissettiğinde onu atağa sokabilecek ortamlara girmesi teşvik edilir. Bu ortamlarda iken terapi
    seanslarında üzerinden geçilen olumlu alternatif düşünceleri tekrarlaması istenir. Bu tip davranışsal
    ödevler tekrarlanarak, kişinin yeniden atak geçirmekten kaygılanmaması sağlanmış olur.

    Hem düşünsel hem de davranışsal açıdan yeniden yapılandırılmış kişiler, panik bozukluğunu yenebilir .ve ömürleri boyunca bir daha hiç atak geçirmeyebilirler.
    Unutmayın;
    Panik atak size kalp krizi geçirtmez. Sizi bayıltmaz, sizi felç etmez. Sizi öldürmez de. Ancak siz bir
    psikoterapi desteği almadan en ufak nötr bir uyaranı dahi felaketleştirerek kendinizi kalp krizi
    geçireceğinize, bayılacağınıza, felç geçireceğinize ve öleceğinize inandırabilirsiniz!

    Sahiden kendinize bunu yapıp negatif sonuçlarına katlanacak kadar zamanınız, enerjiniz var mı?..

  • Çocuklarımıza tehlikelerden korunmayı nasıl öğretebiliriz?

    Çocuklarımız en değerli varlıklarımız. Onları yetiştirirken tehlikelerden koruyarak, en iyi imkânları sunarak en iyi şekilde yetiştirmek istiyoruz. Bebeklik döneminde ev kazalarından korunmaları için eşyalarımızı yeri geldiğinde onlara göre düzenliyoruz. Ama yaşları büyüyüp sosyal yaşantıları geliştikçe kontrolümüzün azaldığını ve onları korumakta yetersiz kaldığımızı hissetmeye başlıyoruz. Öğretmenlerini sıklıkla uyarıyor, çocuklarımızın kendilerini sürekli uyarılarda bulunarak kazalardan korumaya çalışıyoruz.

    Peki, yaşları daha çok ilerledikçe bu uyarılar ve hatırlatmalar bize ne şekilde geri dönecek?

    Bugün sizlerle -çocuklarımızı korumak için sergilediğimiz davranışların sonuçları neler oluyor- bunlar üzerinde bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

    Başlangıçta şunu söylemeliyim ki tabi ki çocukları korumak bizim önemli görevlerimizden biri. Ama şu soruyu bir düşünelim. Acaba çocuklarımıza karşı sergilediğimiz koruma davranışlarımız yaşa göre değişmeli mi?

    Kesinlikle evet.

    3 yaşına kadar ev içinde ya da dışarıda çocuklarımızı sürekli gözlem altında tutmalıyız. Evde kesici aletler, tehlikeli ev eşyalarımız, ilaçlar, temizlik maddeleri ve diğer kimyasallarla ilgili düzenlemelerde yapabiliriz. Ama yaşı ilerleyen çocuğumuzu bir yandan da kendini koruması için eğitmeliyiz. Ki 2 yaşından itibaren çocukların tehlikeli durumlara karşı kendilerini koruma becerileri yavaş yavaş gelişmeye başlar. Daha ileriki yaşlarda kreş ya da okullarda kendilerini yetersiz hissetmemeleri için basit tehlikeleri düşünmelerini beklerken, büyük tehlikeleri kontrol etmeye çalışırız.

    Kreşe başladıklarında (ev içinde kendini koruyabilen) çocuk kendine güveni olduğu ve kendini yaşına uygun şekilde tehlikelerden koruyabilir. Böylece okulda/ kreşte daha uyumlu ve huzurlu bir yaşantı sürdürebilir. Bunun yanı sıra unutulmamalıdır ki okul öncesi dönem yarı korunaklı bir dönemdir ve çocuklarımızı okul dönemindeki yeni toplumsal ortama hazırlamanın en iyi imkânlarındandır.

    Okul yaşantısına geçildiğinde artık çocuğumuz sosyal iletişimlerde yaşına uygun becerileri sergileyebilen, tehlikeli bir ortamdan kaçınan bir çocuk olacaktır.

    Bunu sağlarken sergileyeceğimiz davranış sistemi çocuğu kendine güvenen, ihtiyacı olduğunda öğretmenlerine ulaşmayı düşünecek kadar olgunlaşmış olmasını sağlayabilir ya da korkak, güvensiz, tek başına yaşantısı ile başa çıkmayı başaramayacak kadar bebeksi de kalabilir.

    Koruma çabalarımızın olumsuz sonuçları olabilir mi? Hangi davranışlarımız olumsuz etkiler?

    Eğer çocuğumuzu;

    * Tehlikelere karşı korkutuyorsak,

    * Aşırı uyarılarda bulunuyorsak,

    * Kaygılarımızı gereğinden fazla yansıtıyorsak,

    * Bilgi vermeksizin tehdit ederek durduruyorsak,

    * Yaşına uygun olmayan gereksiz bilgiler veriyorsak çocuğumuzu olumsuz etkileyebiliriz.

    Çocuğumuz kendini dünyaya karşı savunmasız ve güvensiz hissedecektir. Zamanla kaygılı bir kişilik geliştirecek ve bunun sonucunda yetişkinlikte sorun yaşayacaktır. Genetik yatkınlığı olan bireylerde ise psikiyatrik rahatsızlıkların ortaya çıkma olasılığı artacaktır. Okul fobisi, kaygı bozuklukları, obsesif – kompülsif bozukluk gibi rahatsızlıklara karşı yatkınlıkları oluşacaktır.

    Eğer çocuğumuza;

    * Sürekli uyarılarda bulunmak yerine neden tehlikeli bir işle uğraştığını kısaca açıklarsak,

    * Bazı küçük deneyimleri (büyük tehlike içermeyen) yaşamasına izin verirsek,

    * Aşırı kaygılarımız yerine onun sağlığı ve iyiliği ile ilgili endişelerimizden (yaşına uygun şekilde) bahsedersek

    * “Okulda sakın koşma” gibi genel uyarılarda bulunmak ya da çocuk olmanın getirdiği doğal davranışları engellemek yerine kendini gerçekten koruması gereken şeyi açık ve net şekilde söylersek çocuğumuzu olumlu şekilde destekleyebiliriz.

    Kendine güvenen, nerde, neyi, niçin yapması ya da yapmaması gerektiğini bilen çocuklar yetiştirebiliriz. Böylece gereksiz birçok şeyden kaygılanan bir çocuk yerine nelerden korunması gerektiğini bilen ve sizin aklınıza bile gelmeyecek tehlikelerden kendini koruyan çocuklar yetiştirmemiz mümkün olur. Yetişkinliklerinde de göze alacağı risklere daha gerçekçi bakan, ne istediğini bilen, hayata karşı güçlü ve kendine güvenen bireyler yetiştirmenin temellerini atmış oluruz.

    Evet, çocuk yetiştirmek çok zor ve karmaşık gözükebilir. Ancak unutulmamalıdır ki küçük düzenlemeler en önemli varlıklarımızın, çocuklarımızın hayatları ile ilgili büyük önem taşımaktadır.

  • Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte boşanmalar sadece eşler açısından değil sağlıklı ve mutlu çocukların yetiştirilmesi bakımından geleceğin de olumlu/olumsuz etkilenmesini sağlayacağı için temel konulardan biridir.

    Evlilik kurumu 4 bin yıllık bir olgu olarak bilinir ve toplumsal yaşamın düzenli gelişiminde çekirdek niteliği açısından temel bir yapıdır. Evlilikte eşlerin rolleri önemlidir ve insana dair her olgu gibi tarihsel sürecin her aşamasında tartışılmıştır.

    Aile ilişkileri hatta aile olgusunun bütünü evlilikle gelişen, beslenen ve evlilik aracılığı ile sürekliliğini sağlayan dinamik bir yapıdır. Bu özelliği ile de toplumun en küçük bütünüdür ve boşanmalarla parçalanması gerçeği toplumun bütün kesimlerinde o nedenle kaygıya neden olmaktadır.

    Evlilik uzun süren bir birlikteliktir ve hayatın zorlukları ile baş etmekte işbirliği gerektirir. Bu süreçte son yıllarda tartışılan “Evlilik Yorgunluğu” kavramı önemlidir.Bu yorgunluğa ilişkin eşler tedbirler almayı, baş etmeyi ve sağlıklı iletişimi geliştirmelidir.

    Çiftler öncelikle evliliğe karar verdiklerinde yeni bir süreç yaşayacaklarının bilinciyle davranmalı ve yeni rolleri ile ilgili olarak yaklaşımlarını, nasıl davranmaları gerektiğini gözden geçirmelidirler. Önceden bu bilgileri geniş aile içindeki duygusal yakınlık hissettikleri büyüklerinden karşılıyorlardı göç, iletişim kopukluğu, zaman yokluğu gibi nedenlerle bu ilişkilerden yararlanamadıkları koşulda ise profesyonel danışmanlık alarak bakış açılarını netleştirmeleri önemlidir.Sorun yaşandıktan sonra yıpranarak süreçteki eksiklikleri gidermektense başlarken bilinçli davranmak daha avantajlı olacaktır.

    Yani boşanma noktasına gelinmemesi için önemli üç temel adımda bilgilenmek ve kişisel gelişim, ruhsal hazırlık dikkate alınmalıdır.

    Bu adımlar;

    • Evlilikte roller ve hazırlık
    • Evlilikte uyum ve gelişim
    • Çatışma çözme ve iletişim

    Eşlerin profesyonel destek alarak evliliğe hazırlığı, evlilikte uyum ve iletişim konularında gelişim çabaları ve çatışmalara çözüm arayışı, stres yönetimi, kriz çözme, etkili iletişim gibi konularda donanım edinmeleri önemlidir.Çünkü evlilik bir bakıma eşlerin geleceğe birlikte iz bırakmasıdır.

    Boşanma kaçınılmazsa o dönemi de bir birine zarar vermeden ve kendisi daha fazla yıpranmadan geçirmek çiftlerde hedef olmalıdır. Boşanma sırası ve boşanma sonrasında da danışmanlık desteği yarar sağlayıcı olacaktır.

    Boşanma noktası evliliği ayakta tutan ayakların artık yerinde olmaması anlamını taşır ve ilişkinin bitirilme noktasıdır.

    Biliyoruz ki her ilişki özeldir ve kendi içinde çatışmalarını olduğu kadar uyumunu, bütünlüğünü, çözümlerini de taşır. Boşanma da bazen bu çözümlerden biri olabilir fakat en son seçenek olabilmelidir.

  • Bebek odası hazırlarken dikkat edilmesi gerekenler

    Temel hedefimiz hem eşyalar hem odanın geneli ile ilgili olarak güvenli, kolay temizlenebilir ve gereksiz kalabalıktan olmayan bir oda düzenlenmesidir.

    Öncelikle güneş girmeyen, hava değişimi olmayan odalar bebeğin sağlığı için uygun değildir.

    Yer döşemesinde en az toz tutan ve temizliği kolay bir ürün tercih edilmelidir. Masif ahşap ya da laminant parke tercih edilebilir. Halılar artık hepimizin bildiği gibi toz ve mikroorganizmaları tutma özelliklerinden dolayı uygun değildir.

    Duvarlar için kokusuz su bazlı boyalar öncelikli tercih edilmelidir. Renk seçiminde ise gözü yormayan pastel tonlar seçilmelidir.

    Perdeler ile ilgili düzenleme ebeveynlerin tercihine bağlı olmakla birlikte çok güneş alan oda da ışığın kontrolünü sağlayabileceğiniz şekilde düzenlenmesi uyku düzenini oluştururken işimizi kolaylaştırabilir.

    Aydınlatmada tek yönden ve kuvvetli bir ışık seçimi yerine duvardan yansıyan ışık tercih edilebilir.

    Bebekler de karanlık korkusu olmaz. Ancak çok ışıklı bir odada rahat uyuyamazlar ve çok karanlık bir odada sizin onu kontrol etmeniz zor olacaktır. Gece için tercihimiz bizim hareketimizi kolaylaştıracak çok hafif bir ışık kaynağı olmalıdır.

    Mobilyaların ağaçtan yapılmış olması sağlıklı bir seçimdir. Fakat toksik olmayan boyaların kullanıldığı mobilyaları tercih edilmelidir. Mobilyalarda sivri çıkıntılar olmamalı, yatak kenarındaki korkulukların bebeğin sığmayacağı kadar dar olduğundan emin olunmalıdır.

    Oda takımlarının genelinde ise çeşitli seçenekler mevcuttur. Odanızın boyutlarını ve ihtiyaçlarınızı düşünerek alıp ve fazla kalabalıktan kaçınmalısınız.

    Yatak seçiminde fazla sert veya yumuşak bir yatak bebeğinizi yoracağı için tercih edilmemelidir. Antibakteriyal doğal kauçuktan yapılan lateks yataklar ya da yarı ortopedik yataklar bebekler için uygundur.

    Diğer ayrıntılara göz atacak olursak;

    Çarşaflar mutlaka yatağın altına sıkıştırılmalı ya da lastikli çarşaflar tercih edilmelidir. Yatakların içinde fazladan yastık örtü gibi eşyalar bırakılmamalı sadece çocuğun üstüne örtmek için mevsime uygun ürün (battaniye, yorgan) tercih edilmelidir. Bu örtünün de yatağın kenarlarına sıkıştırılarak kullanılmalıdır.

    Bebek odalarında -kitapların çok toz tutması nedeni ile- kitaplık bulundurulmamalıdır.

    Sıcaklığın ölçümü için derece, nem oranını takip edebilmek için nemölçer bulunması uygun olur.

    Radyo vb. cihazlarda bebeğinize müzik dinletebilmeniz için uygun olacaktır. Uyku öncesi sakinleştiren müziklerde uykuya geçişi kolaylaştırabilir.

    Oda içinde tüylü oyuncak ve eşyalardan da kaçınılmalıdır.

  • Bireyleri Şiddete Yönelten Duygu?

    Bireyleri Şiddete Yönelten Duygu?

    Şiddetin Altında Yatan

    Şiddetin Altında Yatan Hiddet

    Şiddeti ortaya çıkaran insanın içinde var olan duygulardan biri olan hiddetin kontrolsüz açığa çıkması ve kontrol çabası olmadan daha güçsüz olana yönelmesidir.

    Burada dikkat edilmesi gereken “kontrol çabası” olup olmadığıdır. Çünkü her insan hiddet duygusuna sahiptir ve bunu kontrol edebilecek bilinci barındırır.

    Hiddetin kontrol edilemez halde yoğunlaşmasının altında nörolojik ve psikiyatrik bazı hastalıklar olabilmekte ve bunun da tıbbi müdahale ile kontrol altına alınabileceği bilinmektedir.

    Yani insanın içindeki hiddeti kontrol edemeyip şiddet gösterecek duruma dönüştürmesi mutlak bilincine bağlıdır. Bu durumda şiddetin sorumlusu doğal bir duygu olan hiddet değil, kontrol etmek yerine şiddeti seçen iradi tutumdur.
    “Şeytana uydum”, “Şeytan dedi tut çarp” gibi bir durum yok yani. Bir şeytana uyan irade iki meleği olduğunu birinin günahlarını birinin sevaplarını yazdığını da hesaba katabilir. Bu durum iradi bir seçimdir.

    Genel olarak şiddet kavramında güçlünün fiziksel ve davranışsal açıdan güçsüz olana baskısı ve istediklerini yaptırma dayatması söz konusudur.

  • Gelişimin dönüm noktaları: bebeklerde diş çıkarma

    Bebeklerde Diş çıkarma

    Diş çıkarma, tüm bebeklerin aynı anda yaşadığı dönüm noktalarından değildir. O dişsiz sırıtmadan, bir ağız dolusu parlak dişe geçiş, ufaklığınızın üç yıla kadar yaşayabileceği bir olgunlaşma törenidir. İlk diş kendini gösterir göstermez, resimler çekerek veya bu adımı bebeğinizin kitabına not ederek bir kutlama yapın.

    Ufaklığınız 3 yaşına geldiğinde, kendi kendine fırçalayabileceği bir ağız dolusu dişi olacak ve öz bakım yolunda önemli bir adım atacak. (Tabii ki, kendi başına pek de iyi bir iş çıkaramayacağı için, 6 yaşına gelene kadar ona yardımcı olmanız gerekecek.)

    Dişler ne zaman gelişir?

    Bu yolculuk rahimde başlar. Siz hamileyken, bebeğiniz bebek dişlerinin (veya süt dişlerinin) temelini oluşturan diş tomurcuklarını geliştirir. Bazı bebekler tek bir dişle doğar veya yaşamlarının ilk birkaç haftasında bir diş çıkarır. Ancak, bebeklerin büyük çoğunluğu ilk dişlerini 4 ila 7 aylıkken çıkarır.

    Bebeğiniz erken gelişim gösteriyorsa, ilk beyaz ucu (genellikle alt orta dişlerden birinde) 3 aya kadar erken bir dönemde görebilirsiniz. Bebeğiniz geç gelişim gösteriyorsa, bir yaşına, hatta daha sonrasına kadar beklemeniz gerekebilir. Son dişler (ağzın en arkasında alt ve üst kısımda bulunan ikinci azı dişleri) genellikle ikinci doğum gününde yerleşmeye başlar.

    3 yaşına vardığında, çocuğunuzun 20 süt dişi tamamlanmış olmalıdır.

    Dişler nasıl gelişir?

    Bazı bebekler diş çıkarma sürecini çok kolay atlatırken, birçok bebek bu dönemde zorluk ve rahatsızlık yaşar. Diş çıkaran bebeğinizde görebileceğiniz belirtiler:

    Salya akıtma (ki yüzde kızarıklığa neden olabilir)

    Diş etinde şişme ve hassasiyet

    Huzursuzluk veya huysuzluk

    Isırma davranışı

    Yemeği reddetme

    Uyku sorunları

    Diş çıkarma beraberinde hafif bir ateş veya mide rahatsızlığı da getirebilir. Bebeğinizin ateşi 38,3 dereceden yüksekse ve ishal ya da sizi endişelendirecek başka herhangi bir belirti varsa, bunu diş çıkarma sürecine bağlamayın. Doktorunuza danışın.

    Çoğu bebek, yeni dişlerini şu sırayla çıkarır: Önce alt ortada iki diş, sonrasında üst ortada iki diş ve ardından yanlardaki ve arkalardaki dişler gelişir.

    Peki, sonra?

    Süt dişleri çocuğunuzun kalıcı dişleri gelişmeye hazır olana – genellikle 6 yaş civarına – kadar düşmez.

    Siz ne yapacaksınız?

    Dişlerin gelişimi konusunda yapabileceğiniz bir şey yok ama sürecin onu rahatsız ettiğini düşünüyorsanız, bebeğinizi rahatlatmak için bazı adımlar atabilirsiniz. Ona diş halkası veya buzdolabında soğutulmuş ıslak bez gibi çiğneyebileceği bir şey verin. Aynı zamanda, elma püresi veya yoğurt gibi soğuk yiyecekler de onu rahatlatabilir.

    Diş etlerine masaj yapmak da rahatsızlığı giderebilir – ellerinizi yıkadıktan sonra, diş etlerini parmağınızla nazik ama sert bir dokunuşla ovun. Uygulayacağınız basınç sayesinde, bebeğinizin alttan gelen diş yüzünden hissettiği baskıyı dengeleyebilirsiniz.

    Bu yöntemlerden hiçbiri işe yaramazsa, doktorunuz ağrıyı ve yangıyı hafifletmek için bebeklere uygun bir ilaç (parasetamol) verebilir

    Bebeğinizin dişleri çıkmaya başladığında, onları temiz tutmak sizin görevinizdir. Dişler çıkmaya başlar başlamaz, macunsuz olarak bebek fırçasıyla dişlerini günde iki kez fırçalayın. Bebeğiniz 2 yaşına geldiğinde diş macunu kullanabilirsiniz.

    Çocuğunuzun birden fazla dişi çıktığında, diş fırçasıyla tüm diş yüzeylerine ulaşamıyorsanız, diş ipi kullanmanın zamanı gelmiştir. Bebeğinizi asla biberonla uykuya yatırmayın (tabii biberon suyla dolu değilse). Bebek maması ve anne sütündeki şekerler tüm gece dişlerinde kalacağından, biberon çürüklüğü adı verilen bir rahatsızlığa yol açabilir.

    Bu durumdan kaçınmak ve çürük riskini azaltmak için kullanabileceğiniz diğer bir yöntem de, bebeğinizi gerekli koordinasyon becerisini kazanacağı birinci doğum günü civarında biberondan bardağa geçirmektir. Ayrıca, biberonda olduğu gibi dişlerin uzun süreyle şekere maruz kalmasına ve zarar görmesine neden olabileceğinden, alıştırma bardağı kullanmaktan da kaçınmanız gerekebilir.

    18 ay civarında, çocuğunuz dişlerini kendi başına fırçalamayı öğrenmeye hazır olabilir. Henüz diş fırçasını kullanmak için gereken çevikliği veya konsantrasyonu kazanmadığı için, ona yardımcı olmanız gerekir.

    Dişleri belirli bir yönde fırçalamanıza gerek yoktur. Yalnızca dişleri her türlü yemek artığından temizlemeye çalışın. Çocuğunuz diş macununun tadını sevmediyse, başka bir marka deneyin.

    Çocuğunuza tatlı vermekten kaçının. Tatlı yediği durumlarda ise (örneğin bir doğum günü partisinde), yedikten hemen sonra dişlerini fırçalamayı ihmal etmeyin.

    Ne zaman endişelenmek gerekir?

    Birinci yaşın sonunda, herhangi bir diş gelişimi görmediyseniz, bu durumu çocuğunuzun 12 ay sağlık kontrolünde doktorunuza iletin. (Prematüre bebekler, diş gelişimini birkaç ay geriden takip edebilir.)

    Çocuğunuzda diş çıkarmanın tüm belirtileri – yoğun salya akıtma, diş etlerinde şişme – varsa ama olağandışı bir ağrı da görülüyorsa, doktorunu arayın (ağlamanın kontrol edilememesi önemli bir ipucudur). Diş çıkarma süreci, bebek için işkenceye dönüşmemelidir.

    Bebeğim henüz diş çıkarmaması normal mi?

    Bebekler ilk dişlerini çok farklı yaşlarda çıkarır. Ender durumlarda, bebekler dişle doğabilir – ya tek bir “doğum dişi” (ki ya düşer ya da boğulma tehlikesini önlemek için çekilir) veya çok erken gelmiş gerçek süt dişleri görülebilir. Öte yandan, bazı bebeklerin ilk dişi bir yaşına kadar çıkmayabilir. Bebeğiniz bu aralığın herhangi bir noktasındaysa bu kesinlikle normaldir.

    Bebekler ortalama 6 ayda diş çıkarırlar.ama ben 2.5-3 ayda çıkaranı gördüğüm gibi, ilk dişini 16 aylıkken çıkaran bebekte gördüm.

    Bebeğinizin ilk dişi 12 ila 15 aylıkken belirmediyse, büyük olasılıkla bir pediatrik diş hekimine yönlendirilmesi gerekecektir. Dişlerin çıkmak için doğru konumda olup olmadığını kontrol etmek için röntgen çekilmesi gerekebilir. Bebeğinizin diş gelişiminin gecikmesi genel gelişimi açısından herhangi bir sorun olduğu anlamına gelmez.

    Ebeveynler özellikle 3. ay civarında bebeğin salya akıtmasını ve çiğneme davranışını diş çıkarmanın bir göstergesi olarak görür. Ancak, bunlar aslında bu yaştaki bebeklerin tipik davranışlarıdır ve her zaman diş çıkarmanın belirtileri olmayabilir.

    Bebeğim sürekli bir şeyleri ısırıyor. Neden?

    Diş çıkarıyor olabilir mi? Bazı bebekler can sıkıntısından değil, diş etleri kaşındığı içim ısırma davranışı sergiler. Durum böyleyse, ona çiğnemesi için buzdolabında soğutulmuş havuç veya soğuk bir diş halkası verin.

    Isırma davranışının nedeni çıkmaya çalışan dişler değilse ve çocuğunuz belirli bir şey için huzursuzlanmıyorsa (ki bu huzursuzluk da ısırma davranışına neden olabilir), bu davranışa alışkanlık haline gelmeden son vermeye çalışın.

    Çocuğunuz bir şeyi ısırdığında hiç kimsenin gülmemesini ve kardeşleri dâhil hiç kimsenin ısırmayı bir oyun olarak göstermemesini veya bebeğinizi “sevgiden ısırmamasını” sağlayın. Ayrıca, bebeğinizin ısırma davranışını onun taleplerine uymak için bir bahane olarak kullanmayın. Gündüz bebeğinizle olan bakıcıların bu yaklaşımınızı anladığından ve takip ettiğinden emin olun.

  • “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı.  “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.  

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir.

    Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorular bırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

         İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

     

                                                                       Uzman Dr. FİGEN KARACEYLAN ÇAKMAKCI

       Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı