Yazar: C8H

  • Çocuklarda diyabet sıklığı son zamanlarda artış gösteriyor

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, çocuklarda diyabet sıklığının son yıllarda artış gösterdiğini belirterek, “Bunun en önemli nedeni hem beslenme düzenimizin değişmesi, hem çevre koşulları ve yaşamımızın daha pasif olması. Özellikle obezite önemli bir etken.” dedi.
    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, Cihan’a yaptığı açıklamada, son yıllarda çocuklarda diyabet sıklığının arttığına dikkat çekti. Obez çocuklarda Tip 2 denilen, erişkinlerde görülen diyabetin de görülmeye başlandığını kaydeden Cinaz, “Bizim çocuklarda gördüğümüz Tip 1 diyabet. Nadir de olsa obez çocuklarda Tip 2 diyabet de gelişiyor. Her ikisi de riskli. Beslenme koşullarını ayarlayarak, obeziteyi engelleyerek, iyi beslenerek, spor yaparak TİP 2’yi önleyebiliriz. Ama Tip 1’i baştan önleme şansımız yok.” diye konuştu.
    Geçmiş yıllarda, çocuklarda diyabetin en sık, okula başlama yaşı ve ergenlik çağında görüldüğüne dikkat çeken Cinaz, “Ama şimdi 5 yaşın altında da diyabet görmeye başladık. Her yaşta görülür hale geldi. Bunda hem beslenme şeklinin değişmesi hem stres faktörünün artması hem çevre koşullarının olumsuz şekle dönüşmesi etken. Bunun yanında, D vitamini de gündeme geldi. D vitamini eksikliğinin diyabet çıkışını kolaylaştırdığına dair yayınlar var. Bu da önemli. Bu da beslenmenin sonucu olan faktörler. Onun için dengeli beslenme ve aktif yaşam diyabetin önlenmesinde çok önemli.” şeklinde konuştu.
    Çocukların, ailelerin beslenmesine paralel beslendiğine işaret eden Cinaz, şöyle devam etti: “Bunun için yeni doğandan itibaren ilk 6 ay anne sütünü kesmeyeceğiz. D vitamini takviyelerini unutmayacağız. Ek gıdalara geçtiğimiz zaman da çok yağlı, şekerli olmayan gıdalara ağırlık vereceğiz. Ailelerin beslenme şekilleri ile çocukların beslenmesi paralel gidiyor. O yüzden, ailelerin yaşam koşullarını değiştirmek çok önemli. Tabi ekonomik yönden fakir ailelerde beslenmeyi istediğiniz gibi düzenlemek elinizde değil. Bulduğunu yiyen çocuğa nasıl bir beslenme yapacaksınız. O da zor. Yapılabildiği kadarı ile yapmaya çalışmak önemli. Aktif yaşam çok önemli. Çocuklar asansörle evine giriyor, sonra bilgisayarın başında. Aktif yaşam koşulları yok. Büyük dezavantaj diye düşünüyorum. Onu nasıl aza indirebiliriz, bunları düşünmeliyiz.”
    Çocukların tek yönlü beslenmeden uzak tutulması gerektiğini söyleyen Cinaz, “Fast food türü, yağlı, unlu, şekerli gıdaları mümkünse az alacak ya da almayacak. Okullarda kantinlerde yine gazlı içecekler (ki bunlar yasaklandı) onların yerine ayran gibi ürünler tüketilmeli. Süt tüketimi çok az. çocukların süt, yoğurt, ayran, sebze, meyve tüketimini artırmalıyız. Et tüketimi de protein anlamında önemli. Güneşli günlerde güneş göstermeliyiz.” diye ifade etti.

    “ÇOCUKLARI DİYABET’TEN DEĞİL, DİYABET’İN NEDEN OLDUĞU YAN ETKİLERDEN KAYBEDİYORUZ”
    Diyabetli çocukların, en iyi şekilde takip edilmesi gerektiğinin altını çizen Cinaz, “Diyabet, bizim söylediğimiz çerçevede iyi takip edilmez, tedavi edilmezse ilerleyen yaşlarda böbrek, sinir, göz gibi önemli hayati organlar hasar yapabilir. Buna bağlı körlükler, böbrek yetmezliği, sindirimin fonksiyon görmemesine bağlı yürüme, konuşma bozukluğu görülebilir. Daha da ilerleyen dönemlerde damar yapı bozukluğu, kalp hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Bunlar hemen değil, yıllar sonra çıkıyor. 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl sonra iyi takip edilmeyen çocuklarda bu hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Çocukları diyabetten değil, diyabetin neden olduğu bu kötü yan etkilerden kaybediyoruz.” şeklinde konuştu.
    Ailelerin, diyabetli çocuklarını düzgün bir şekilde takip etmesinin önemine vurgu yapan Cinaz, “Bir öğün, bir doz insülin atlamamalı. Bir seferden bir şey olmaz mantığı ile hareket edilmemeli.” ifadesini kullandı.

  • PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    Panik ataklar aniden ortaya çıkan yoğun kaygı nöbetleridir. Bilincinde olunan ya da
    bilincinde olunmayan tetikleyicilerle ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir fizyolojik kökeni
    olmamasına rağmen kişinin bedeninde çeşitli rahatsızlar duyumsaması ile başlar. Bir panik
    atağı sırasında yaşanan bedensel ve fizyolojik belirtilere örnek olarak;

    • Çarpıntı kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma
    • Terleme
    • Titreme
    • Soluğunu alamıyor, boğuluyor duygusu, solunumun sıklaşması,
    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi,
    • Bulantı ya da karın ağrısı,
    • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
    • Gerçekdışılaşma, öze yabancılaşma
    • Uyuşma ya da karıncalanma duyuları,
    • Üşüme, sıcak soğuk basmaları,
    • Sık idrara çıkma,
    • Kan basıncının yükselmesi,

    Yukarıdakilerin hepsi bir kişide görülebileceği gibi birkaç tanesini de kişi
    deneyimleyebilir. Bu fizyolojik belirtilerin yanı sıra kişi panik nöbetleri sırasında hissettiği bu
    semptomlar yüzünden yoğun bir ölüm, delirme korkusu ya da kontrolünü yitireceği korkusu
    yaşamaktadır. Panik ataklarının en şiddetli dönemi çoğu zaman 10 dakika kadar sürer nadiren
    yarım saati aşar.
    Yaşanan bedensel ve fizyolojik sıkıntılara ve bunlara bağlı olarak gelişen kişideki
    ölüm korkusuna panik atak denilebilmesi için ilk önce kişide gerçekten bir fizyolojik sıkıntı
    var mı yok mu bunun kontrollerinin sağlanması gerekir. Kalp atımı düzensizlikleri gibi
    kardiyolojik rahatsızlıklar, kan şekeri düşüklüğü, astım gibi hastalıklar panik nöbetlerine
    benzer belirtiler çıkartabilirken aynı zamanda kişinin çay ve kahve tüketimi de
    sorgulanmalıdır.
    Panik bozuklukta kişiler birdenbire, beklenmedik biçimde, herhangi bir durumla
    ilişkili olmadan panik atakları yaşamaktadırlar. Yani panik ataklar belirli herhangi bir duruma,
    nesneye karşı olurken panik bozuklukta panik atakların ne zaman ve nerede geleceği belli

    değildir. Panik bozukluk bir tür kaygı (bunaltı) bozukluğu olarak kabul edilir. Kişiler panik
    atakları sırasında yaşadıkları korkularının yanında iki atak arasında da sürekli olarak atağın
    tekrar geleceği kaygısını taşırlar. Buna beklenti anksiyetesi denir. Kişiler bu beklenti
    anksiyeteleriyle başa çıkabilmek, yaşanabilecek bir panik nöbetini engelleyebilmek için
    yaşam standartlarını bozucu, işlevsel olmayan çeşitli davranış değişikliklerine giderler.
    Bunlar;
     Yanlarında sürekli ilaç taşıma, su ve diğer güvende hissettirici eşyalar bulundurma
     Evden çıkarken yalnız başına çıkamama, bir yerden bir yere gidememe
     Evde ya da herhangi bir yerde yalnız kalamama
     Bedensel uyarımlarında artışa sebep olan ( kalp atışında hızlanma vb. ) spor ve cinsel
    etkinliklerden uzak durma
     Kaygı ve panik durumuyla baş edebilmek için alkol alma, yatıştırıcı ilaç alma
     Sürekli olarak nabız ya da tansiyon ölçme
     Yeme düzenlerine ve diyetlerine aşırı önem verme, birçok yiyecek ve içecekten uzak
    durma
     Eşinin ya da yakınlarının sürekli olarak nerede olduğunu bilmek isteme
     Sinema gibi kapalı alanlarda çıkışa yakın oturma isteği
    Panik bozukluğu olan kişilerin birçoğunda agorafobi de görülebilir. Agorafobi, panik
    atağının çıkması durumunda yardım sağlanamayacağının düşünüldüğü yerlerde bulunmaktan
    kaçmaktır. Agorafobisi olan kişiler kalabalık olan yerler, kapalı olan yerler, araba kullanma,
    evden uzakta olma, tek başına olma durumlarından kaçınırlar.
    Gerçek bir tehlike karşısında yaşanan korku ve panik aslında bizim yaşamımızı kurtaran
    işlevsel bir araçtır. Örneğin yırtıcı bir hayvanla karşı karşıya geldiğimizde ya da karşıdan
    karşıya geçerken hızla bize doğru gelen bir araba gördüğümüzde sinir sistemimizde birtakım
    değişimler yaşanmaya başlar ve terlemeye başlarız, kalbimiz hızlı hızlı atmaya başlar, hızlı
    nefes almaya başlarız. Bütün bunlar bizi savaşmaya (gerçek olan tehlikeye karşı kendimizi
    savunmamıza) ya da kaçmaya (tehlikeden uzaklaşma) iter. Dolayısıyla gerçek bir tehlike
    karşısında alarm durumuna geçeriz, ona karşı kendimizi hazırlarız. Ancak panik atakta
    yaşanan bedensel duyumlar gerçekte bir tehlike olmadığından dolayı birer yanlış alarmdır. Bu
    yanlış alarmları yanlış yorumlarız ve tehlike var sanırız.
    İlk panik atağının nerede, ne zaman ve nasıl geliştiği önemli bir ayrıntıdır. Bu yüzden
    ayrıntılı sorgulanması gerekir. Yakın birinin kaybı ya da kaybedileceği düşüncesi, ayrılık,

    çocukluk döneminde yaşanan kayıpların alevlenmesi, diğer stres yaratıcı yaşam olayları, iş
    yaşamında zorluklar, sağlık sorunları gibi nedenler panik bozukluğuna neden olabilmektedir.
    Bunun yanında kalıtımsal yatkınlık ve mizaç özelliklerinin de önemli etkisi vardır.
    Panik atakta kişilerin yaşadığı bedensel duyumlara eşlik eden felaket senaryoları arasında
    genellikle anlamlı bir ilişki vardır. Örneğin çarpıntı hissettiklerinde “kalp krizi geçiriyorum”
    “öleceğim” “kalbim duracak”, nefes darlığı hissettiklerinde “boğulacağım”, uyuşma
    hissettiklerinde “felç oluyorum”, halsizlik hissettiklerinde “bayılacağım”, baş ağrısı
    hissettiklerinde “ tansiyonum yükseldi” “beyin kanaması geçiriyorum” “beynimde tümör
    var” gibi düşünceler akıllarından geçer. Bu tip düşünceler kişilerin yaptıkları bilişsel
    çarpıtmalardan kaynaklıdır. Olası kötü sonuçları abartma bilişsel çarpıtmasında kişi, kötü bir
    olayın gerçekleşme olasılığını aşırı derecede abartır ve bunu tartışılmaz görür.
    Yıkımsallaştırmada ise kişi olası sonuçları abartmanın yanında bu olasılık gerçeklemiş
    olduktan sonraki sürecin sonuçlarını abartmaya meyillidir. Örneğin, “bir trafik kazası yapar ve
    ölürsem çocuklarım anne babasız kalır ve yoksulluk içinde yaşamak zorunda kalırlar.”
    Panik bozukluğun tedavisinde ilaç kullanımının yanında (her zaman gerekmez) bilişsel
    davranışçı terapi yöntemleri, etkinliğini yapılan çalışmalarla kanıtlamıştır. Bilişsel davranışçı
    terapide kişinin felaket düşünceleriyle birlikte panik atakları önlemek için yaptıkları kaçınma
    ve güvenlik arama davranışları değerlendirilir. Yapılan bilişsel çarpıtmalar ve olumsuz
    otomatik düşünceler üzerinde çalışılır.
    Unutulmaması gereken en önemli şey, kaygı her zaman hayatımızın her alanında var
    olacaktır. Ancak işlevsel olmayan kaygı ve buna bağlı olarak çıkabilecek kaygı bozuklukları
    tedavi edilmelidir.

  • Boy uzatıcı ürün yalanı

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, piyasada boy uzattığı söylenen ürünler ile ilgili, ”Bu ürünlerin boyu uzattığı iddiası hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır.” dedi.

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, piyasada isminde uzama ve büyüme ile ilgili kelimelerin bulunduğu, gıda takviyesi adı altında Tarım ve Köy işleri Bakanlığı’nın izni ile satıldığı belirtilen ürünleri özellikle internet ortamında birçok sitenin reklam yaptığını belirterek, şunları dedi:

    “Bilindiği gibi normal bir insanda boy uzaması genetik ve hormonal yapının yanı sıra,beslenme ve spor gibi birçok çevresel faktörün etkisi altındadır ve tüm bu faktörler normal olduğunda ancak kişi genetik olarak belirlenmiş boyuna ulaşabilir. Kişinin boyunun normal olup olmadığı aynı yaş ve cinsteki normal kişilerle karşılaştırılarak saptanır. Normal boyda bir kişinin boyunun uzatılmasına gerek olmadığı gibi bu gibi besin katkı maddeleri ve ilaçlarla daha fazla uzaması mümkün de değildir. Büyüme kemiklerin eklem yerlerinde bulunan büyüme kıkırdakları yardımıyla gerçekleştiğinden ve 18 yaş civarı bu kıkırdaklar kemikleştiğinden büyüme de durur ve kişi erişkin boyuna ulaşmış sayılır. Bundan sonra kişinin boyu kısa olsa bile daha fazla uzaması bu tür besin katkı maddeleri veya herhangi ilaç tedavisi ile mümkün değildir. Bahsi geçen ürünlerin boyu uzattığı iddiası hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır.”

    Cinaz, söz konusu ürünlerin içindeki maddelerin normal beslenen bir kişinin günlük ihtiyacını sağlayabileceği ve ekstra katkıya ihtiyaç duymayacağı mineral ve vitaminlerden oluştuğunu bu nedenle normal beslenen ve beslenmeyi bozacak herhangi bir hastalığı olmayanlarda doktor tavsiyesi dışında ek gıda takviyesine ihtiyaç olmadığını belirtti.

  • Oyun Terapisi Nedir?

    Oyun Terapisi Nedir?

    Danışan merkezli oyun terapisi kuramcısı Gary Landerth, ‘kuşlar uçar, balıklar yüzer, çocuklar oyun oynar’ der. Aslında sadece bu söz üzerine saatlerce konuşulabilir. bir kuşun uçması, bir balığın yüzmesi nasıl engellenemezse, bir çocuğun da oyun oynaması engellenemez bir gerekliliktir. Çocuk kendi dünyasında pahalı oyuncaklar, hatta oyuncak bile olmayan metaryallerle kendi dünyasında oyun oynayabilir. Bu oyun sırasında kendi dünyasını yansıtır dünyasındaki problemlerle baş eder ve bu oyunlarla gerçekte yenemediği güçlükleri yener.
    Oyun terapisi seanslarında terapist çocuğun konteyner’ı olur ve onu kapsar. 45 dakika boyunca terapistin İlgisi tamamen çocuğun üzerinedir. Oyun terapisi seanslarında çocuğun gerçekliği kabul edilir. Çocuk burada bardağa fil diyorsa bu onun gerçekliğidir ve kabul edilir. Bu sebepledir ki biz, ebeveynlere kesinlikle seans sırasında neler olduğu hakkında çocuklarına soru sormamalarını isteriz. Çünkü çocuk da farkındadır bardak olduğunu ama o odada onun için fildir ve onun bu gerçekliği bir yetişkin tarafından kabul edilmiştir, bunun dışardan ebeveyni tarafından sorulması çocuğu rahatsız eder ve üzerinde baskı oluşturur, terapi sürecini olumsuz etkiler. Terapi sürecinde terapist, belli tekniklerle çocuğa, duygularını, düşüncelerini fark etmesine ve davranışlarını kendi kendine kontrol etme becerisi kazanmasına fırsat verir.
    Neden oyun terapisi?
    Biz yetişkinler, konuşarak kendimizi ifade edebilir, iletişim kurabiliriz ama çocuklarda bu böyle değildir. Biz iletişimde kelimeleri kullanırken çocuklar oyunu kullanır. Çocuklarla konuşarak onları etkileyemezsiniz sadece etkili olduğunuzu düşünür ve kendinizi kandırırsınız. Çocuklar davranışlarımızdan öğrenirler hayatı. Çocuğa bir milyon kez ‘yapma yanarsın’ deseniz bile çocuk yine de kaynak suyun olduğu çaydanlığa dokunmayı kafasına koyduysa yapar; Ama bir kez çocuğun elinden tutarak bizim güvenliğimizde çaydanlığa yaklaştırıp o sıcağı deneyimlemesine fırsat verirsek çocuk bir daha çaydanlığa yaklaşmaz. Çocuklar deneyimle öğrenir.
    Oyun terapisi çocuklara hangi konularda yardımcı oluyor?
    Duygusal davranışsal sorunlar, Sorumluluk alma, Sınırları bilme, Dikkat dağınıklığı, hiperaktivite Sendromu, Çalışma alışkanlığı kazandırma, Dürtü, Kontrol sorunu, Öfke kontrol sorunu, Anne- babalara yönelik etkili ebeveynlik grup çalışmaları, Sosyal uyum sorunları, Çocuklardaki endişe ve korkular, Takıntı, Ebeveyn çocuk çatışmaları, Kardeş kıskançlığı, Kendine güvende yetersizlik, Çekingenlik, Kaka kaçırma/ tutma (enkoprezis), Alt ıslatma (enürezis), Boşanma ve çocuk, Tırnak yeme Gibi pek çok konuda çocuklara ve ailelerine danışmanlık hizmetli vermektedir.
    Oyun terapisi eğitimi almış biri olarak ailelere öneriniz var mı?
    Pek çok önerim var tabiki zaten çocuğu için oyun terapisine başladığımız ailelerde ilk iki seans sadece ailelerle görüşme yapılıyor. Ebeveynlik hakkında bilgilendirmeler yapılıyor. Kötü anne baba yoktur ama kötü ebeveyn vardır. Allah’ın bize verdiği meleklerimizi biz ebeveynler şekillendiririz. Çocuklar bizim ebeveynlik stilimize göre şekillenir. Neden arkadaşınızın çocuğu annesinin sözünü dinliyorken sizin çocuğunuz sizi dinlemiyor? Ebeveynliğimizi yeniden gözden geçirmek gerekir bu anlamda. Bir bulaşık makinası aldığımızda yanında kullanma kılavuzu veriliyor. Ama çocuğumuz dünyaya geldiğinde ona nasıl davranacağımıza dair bir yol gösterici yok!! Dolayısı ile tamamen iyi niyetle yaptığımız yanlışlar var. Örneğin; çocuğumuz bize yaptığı resmi, Legolardan yaptığı kuleyi vs.. gösteriyor.
    Genelde pek çoğumuz bu resmi görünce, ‘ harika yapmışsın, mükemmel olmuş.’ Diyoruz. Bu ne demek çocuk için, kendisi için değil ebeveyni için yapmaya başlamak demek! ebeveynine kendini kabul ettirmeye çalışmak demek! Halbuki oyun, resim gibi şeyler kendini tanıması, kendini ifade etmesi için yapılan bir etkinliktir. Birilerinden onay almak için olabilecek bir şey olmamalı. Çocuk bir araba çizdiğinde onun çok da harika olmadığını zaten biliyor, ebeveyni onun her yaptığında ‘harika olmuş’ derse çocuğun kendini ifade etmesini engellediği gibi ‘benim her yaptığım nasıl olsa onaylanıyor’ düşüncesi ile çocuğun çabasının da önü kesiliyor, bu durum narsizim’e kadar gidebiliyor.&
    Kreşe başladığında kendisinden daha iyi yapanları görünce çocuk kendi içinde çatışmalar yaşıyor. Huysuzlaşabiliyor, okula gitmek istemeyebiliyor. Çocuğunuz yaptığı etkinliği ‘çok güzel olmuş, harika..’ gibi engelleyici kelimeler yerine; yaptığını tanımlayın; ‘ aa buraya ağaç çizmişsin, yapraklarını boyamışsın, yanına kırmızı bir araba çizmişsin, yolunu da unutmamışsın, tam da istediğin gibi yapmışsın’ şeklinde konuşmanız çocuğunuzu daha çok destekleyecek tavırlardır
    Bir de oyun terapisi, ailelere çocuklarına, ‘sınır koymak ve seçenek sunmak’ konusunda yardım ediyor. Bu çocuk yetiştirirken olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Çünkü aileler çocuklarına sınır koyamazsa (ki bunun da bir şekli vardır), çocuklarına yapabilecekleri en büyük kötülüktür. Oyun terapisinde bunları nasıl uygulanabileceğini aileler öğrenirler.

  • Hormonlu gıda erken ergenlik nedeni

    Hormonlu gıda erken ergenlik nedeni

    Ergenlik Nedir

    Birçok aile, çocuklarının erken ergenliğe girdiği yönünde kaygı yaşayabilir. Ergenlik bulgusu kızlarda 8-13, erkeklerde 9-14 yaş arasında başlamalıdır. Kızlarda 13 yaşına gelmesine rağmen erkeklerde de 14 yaşında olmasına rağmen ergenlik bulgusunun gelişmemesinde de gecikmiş ergenlik söz konusu olabilir, bunun da mutlaka araştırılması gereklidir.

    Ergenlik başlama bulgusu, kız çocukları için meme tomurcuklanmasının başlaması, erkek çocuklarda testislerde büyümesi şeklinde görülür. Kız çocuklarındaki gelişim kolay fark edilir ancak şişman çocuklarda yağ dokusu ile karıştırılmamasına dikkat edilmelidir. Testis büyümesi ise doktor tarafından tespit edilebilir.

    Şişmanlık, Erken Ergenlik Nedeni

    Bulguların kız çocukta 8, erkek çocukta 9 yaşından önce görülmesi erken ergenlik olarak ifade edilir. Bu bulgulardan sonra genital bölgede, koltuk altında kıllanma gözlenir. Bazı çocuklarda kıllanma artışları ergenliğin ilk bulgusu olarak gözlenebilir. Genellikle patolojik bir durum değildir, ancak bu çocukların da doktorlarca değerlendirilmesi gereklidir.

    Kızlarda ilk adet kanaması ergenliğin bitiminde ortaya çıkan bir bulgudur. Fakat ailelerce ergenliğin ilk bulgusu olarak değerlendirilebilir. Ergenlik bulgularının başlaması ile ergenlik bitimine kadar geçen süre 3-4 yıldır. Kızlarda ergenlik bitimi ilk adet kanamasının olması, erkeklerde sperm üretiminin başlamasıdır.

    Ergenliğin başlamasında ve süresinde genetik, ailesel özellikler, iklim şartları, ısı artışı, beslenme özellikle şişmanlık, çevresel uyaranlar etkilidir. Kızların ilk adet yaşının annelerinkine benzer olduğu gösterilmiştir. Şişmanlığın kız çocuklarında erken ergenliğe neden olduğu bilinmektedir. Çocukların şişman olmamaları için sağlıklı beslenmelerine, spor yapmalarına, aktif olmalarına dikkat edilmelidir.

    Endokrin Bozucular İçeren Domates, Çilek, Fındık, Elmaya Dikkat

    Bugün için erken ergenliğin “endokrin bozucular” olarak isimlendirilen ve hormonal dengeleri bozarak insan sağlığını olumsuz yönde etkileyen, dışarıdan alınan maddelerle ilişkili olabileceğini gösteren bilimsel yayınlar giderek artmaktadır. Örneğin, doğal yollarla üretilmediği için endokrin bozucular içeren domates, çilek, fındık, salatalık, elma, portakal ve benzeri birçok sebze-meyve, hormonla büyütülen hayvanların etleri ve yumurtaların tüketilmesi ve endüstride kullanılan kimyasallarla temas edilmesi erken ergenlik nedenleri arasında sıralanabilmektedir.

    Endokrin çevre bozucular, çocuklarımızı ve gelecek nesilleri etkilemektedir. Bu konuda ciddi önlemler almak durumundayız.

    Erken Ergenlik, Psikolojik Sorun Yaratabiliyor

    Erken ergenlik, ciddiye alınması gereken önemli bir sorundur. Erken ergenlik başlayan çocukta yaşıtlarından farklı bir vücut yapısı oluşuyor, bu da psikolojik olarak sorun yaratabiliyor.

    Erken ergenlik ile birlikte çocuğun boyu yaşıtlarından daha uzun oluyor, büyümesi artıyor ancak ergenlik hormonlarının kemiklerdeki büyüme plaklarının olgunlaşmasını hızlandırması sonucu büyüme hatları erken kapanacağından bu çocukların erişkin boyları genetik potansiyellerinden kısa kalıyor. Bu iki olumsuz sonuç, erken ergenliğin zamanında tanınmasını ve tedavi edilmesini gerektiriyor.

    Bazen de genetik ve çevresel faktörler dışında özellikle erkek çocuklarda çok daha önemli bulgular, erken ergenlik nedeni olabiliyor. Bu nedenle, bu dönemdeki çocukların ergenlik açısından doktor tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.

    Yapılan araştırmalarda, 19. ve erken 20. yüzyıldan itibaren ergenlik yaşının daha düşük yaşlara indiği, ancak son otuz yıldır önemli bir değişiklik olmadığı belirtiliyor. Türkiye’de yapılan çalışmalarda da önceki yıllara göre ergenlik yaşında belirgin farklılık olmadığı gösteriliyor.

  • Psikolojik açlık mı? Fizyolojik açlık mı?

    Psikolojik açlık mı? Fizyolojik açlık mı?

    İnsanda Psikolojik açlık ve fizyolojik açlık vardır.
    Fizyolojik açlık, yaşamımızı devam ettirebilmemiz için gerekli olan miktarda
    giderilmesi gereken, giderilmediğinde, göz kararması, kan şekerinin düşmesi,
    karın gurultusu, titreme vs.. gibi belirtilerle kendini belli eden ve besin
    miktarının, vücudun ihtiyacı olan kadarıyla yeterli olabilen, kişide kilo
    problemine yol açmayacak açlıktır. Fizyolojik açlık kişide kilo problemine yol
    açmaz. Kişide fizyolojik bir problem (tirioid, insülin direnci, ilaç kullanımı vs..)
    olmadığı halde, kişide kilo problemi varsa kişinin bu kiloları kaçınılmaz olarak
    psikolojik açlık temellidir. Kişi örneğin, TV karşısında farkında bile olmadan bir
    şeyler yer, bu yenilenler boşluğa yenmiş gibi olur ve bilinç bunun farkında bile
    olmaz ve dolayısı ile de doyma beklenemez.
    Psikolojik açlık ise kişinin doyurulmayan ya da doyurulmayı bekleyen
    duygularının sonucunda ortaya çıkan, üzüntü, stres, yalnızlık, can sıkıntısı, boş
    kalma vs.. gibi etkenler sonucunda ortaya çıkan ve kişiye gereğinden fazla
    yedirtebilen açlıktır. Kişi, vücudunun ihtiyacından fazla olan besin tüketimine
    neden olan duygularını fark etmeli ve duygularını kontrol edebilmeyi
    öğrenmelidir. Hipnoterapi seanslarında kişi aslında bildiğini zannettiği ama
    bilinçaltında bastırdığı duygularını ortaya çıkartarak kendi duygularını kontrol
    edebilmeyi öğrenir.
    ‘su içsem bana yarıyor’, Su içmekle kimse kilo almaz!! Aldığınız kalori
    harcadığınız kaloriden fazla ise kilolar bedeninizde toplanır.
    Mükemmeliyetçi bir toplumuz özellikle de kadınlarımız. Toplum olarak sürekli
    kusur veya kusurlarımıza odaklanırız. Her şeyi mükemmel yapmak için
    enerjimizi harcarız en ufak bir sorunda yelkenleri suya bırakabiliriz. Örneğin bir
    diyete başladığımızda bir kurabiye yemek gibi bir kaçamakta bulunduğumuzda
    ‘diyeti nasılsa bozdum’ diye düşünerek tekrardan aşırı yemek yemeye
    başlamak, yaygın olarak görülür. Bu siyah- beyaz düşünme mükemmeliyetçiliğin
    bir özelliğidir.

    Hipnoterapi İle Zayıflama

    Kişi, hipnoterapi ile zayıflama seansları sayesinde, sağlıklı miktarda yemek
    yiyebilmenin kontrolünü telkinlerle kendisi sağlayabilir. Kişi, hipnoterapi
    öncesine göre daha az yemesine rağmen daha çok doyma hissi alabiliyor.
    Örneğin önceden bir paket çikolatayı bitirmesine rağmen alamadığı tatmini
    küçük bir parça çikolatadan rahatlıkla alabilir. Pek çoğumuz lokmaları
    çiğnemeden yutuyoruz dolayısı ile beynin doyma merkezine uyarı gitmediği için
    gereğinden fazla yiyoruz ama tatmin olamıyoruz. Hipnoterapi seansları ile
    yediğimiz her küçük lokmanın hazzını almakla birlikte, metabolizmamız için
    yeterli olan besin miktarını tüketebiliriz. Vücudumuzla barışık, kendimizi seven,
    farkındalığı olan birey olmak yerine, vücudumuzu çöplük olarak kullanıyoruz.
    Hipnoterapi seanslarından sonra vücudumuz için yeterli olan miktarda ve
    sağlıklı olan besinleri tüketmeye başlarız. Bunları zaten pek çoğumuz biliyoruz
    ama mesele bunu hayatımıza uygulayabilmekte, işte burada hipnoterapi sizin
    engellerinizi ortadan kaldırıyor ve sizi destekliyor.

    ‘Ben kilo veremiyorum!!’

    Kilo problemi olan kişilerde, ‘ spor yaptım, diyetisyene gittim her yolu denedim
    ama yine de kilo veremiyorum.’ İnancı vardır. Bilinçaltı, kişinin bu inancına
    inanır ve aslında burada kişi kendi kendine hipnoz etmiştir, kilo vermesi güç
    olur. Kişinin bu yanlış inancını aşabilmesi, bilinçaltındaki, ‘kilo veremiyorum’
    yerine sağlıklı ve faydalı düşünce olan ‘kilo verebilirim’ kararı ile yer
    değiştirebilmesi hipnoterapi ile aşılabilir. Kişinin güçlü olduğu yönlerinin açığa
    çıkartılması ve bu güçlü yönlerinin desteği ile kişi kendinde var olan ama fark
    etmediği bu gücünü keşfeder ve başarır.
    Hipnoterapi ile Kişinin yeterli miktardan fazla yemek yemekteki kontrolünü
    sağlayamamasının altındaki gizil duygularını fark etmesi ve bu gereğinden fazla
    yemek yemesine neden olan gizil duyguyu kontrol edebilmeleri sağlanır. Bu
    duygu kişide aşırı yemek yeme sonucunu çıkartabiliyorsa kişinin bu duyguyu
    kontrol edebilme becerisi kazandırılarak yemek yemekteki sınırını, becerisini
    sağlamayı öğrenir.
    Kendinize kilo verebilecek gücün sizde var olduğuna inanın!! yıllardır
    veremediğiniz kilolarınız için, ‘kilo veremiyorum’ telkinleri ile bilinçaltına
    gönderdiğiniz olumsuz mesajlar, gerçekten sizin kilo vermenizin önünü kapatır.

    Gerçekten kilo veremediğinize inandırdığınız, yanlış olarak bilinçaltına işlediğiniz
    telkinleri tam tersine çevirerek zihninize sizin için sağlıklı olan ‘kilo veriyorum’
    mesajını verin. İstediğiniz kiloya o an ulaşamasanız bile, eğer gerçekten kilo
    vermek istiyorsanız buna tüm bilincinizle inanın ve sizi asıl yöneten bilinçaltınıza
    bu mesajı gönderin. Başlangıçtan itibaren zihninize sanki şimdi hedefinize
    ulaşmış gibi; ‘her gün inceliyorum ve her gün daha da hafifliyor,
    özgürleşiyorum’ mesajını verin.

    OBEZİTE TEDAVİSİNDE HİPNOZ

    Hipnoterapi, başta obezite olmak üzere kilo problemleri yaşayanlar için uzun
    vadede başarılı bir kilo kaybı isteyenlere kapsamlı bir tedavi yaklaşımı sunar.
    Özellikle de dirençli obezitede etkilidir. Bu program kilo kaybı, kaygı ve
    depresyon gibi kiloyla bağlantılı olan duygusal sorunları ele alan kapsamlı bir
    çalışma sürecidir. Bu süreçte kişi zenginleştirici bir kişisel deneyim kazanmakla
    birlikte kişinin kendisine farklı bakış açılarından da bakabilmeyi öğrenmesi farklı
    olumlu duygular hissetmesini sağlayarak kilo vermesini hızlandırmak, en
    önemlisi sağlıklı bir beden, kişinin hipnoterapi ile pozitif yöndeki yeni yaşam
    tarzı ile hayatına devam etmesine rehberlik edilir. Burada kilo vermenin
    arkasındaki baskılanmış duyguların ortaya çıkartılması ile birlikte sadece ‘sonuç’
    olan kilolu olmanın altında yatan nedenleri kişi fark eder, keşfeder ve bu
    problemlerle baş etme becerileri kazanır. Hipnoterapi kişinin kendini
    keşfetmesindeki bir araçtır? Çünkü pek çok kişi canı sıkıldığında çikolataya
    başvurduğunu bilir, AMA bunun nedenini bilmez!! hoşlandığı bir yiyeceği
    yerken abartabildiğini ama kendini kontrol edebilmeyi başaramaz!!
    Üzüldüğünde yemek yemeyi kesebilir AMA bunun altında yatan baskılanmış
    nedeni bilmez!! Yaşamımızdaki benzer durumlara her birimizin vereceği tepki
    kendi deneyimlerimize, yaşanmışlıklarımıza, öğrenilmişliklerimize, mizacımıza
    göre değişebilir. Dolayısı ile hipnoterapi, kişinin kendisine özel, bireysel olarak
    yapılan özel çalışma ile bireyin kendini keşfetmesine yardımcı olur. keza
    hipnoterapi diğer terapi tekniklerinde de olduğu gibi kişiye dışardan yapılan bir
    aşılama tekniği kesinlikle değildir. Kişinin kendi içinde var olan gücünü
    kendisinde keşfetmesinde hipnoterapi ile yol gösterir.

    HİPNOTERAPİ SEANSLARINDA UYUYACAK MIYIM?

    Kişilerde genellikle, hipnoterapi seansları sırasında neler olduğunu
    bilmeyecekleri endişesini taşırlar oysa ki hipnoz seansları sırasında, bilinçlerini
    asla kaybetmez ve her ayrıntısına kadar hatırlarlar. Her zaman terapistin
    dediklerini, dışarıdan veya uygulama yapılan odada meydana gelebilecek
    günlük yaşama dair herhangi bir sesi duyabilirler. Hipnoz sırasında kişiler,
    sadece kendilerine, bedenlerine, ruhuna odaklanırlar ve günlük yaşamlarındaki
    streslerinden, üzüntülerinden, sıkıntılarından kendilerini o süreç sırasında
    arındırarak, rahatlamanın keyfini çıkartırlar. Seansı istedikleri zaman
    bırakabilirler. Ancak o keyfi yaşayan pek çok kişi bırakmak istemez..

    KALP MERKEZLİ HİNOTERAPİ
    Kalp Merkezli Hipnoterapi Diane Zimberof tarafından geliştirilmiş klasik
    hipnoterapi yöntemlerinin çeşitli tekniklerle zenginleştirilmiş şeklidir. İnsanı
    aklı, duyguları ve ruhu ile bir bütün olarak ele alan ve kişinin bu üç alanın
    bütünlüğü içinde kendini gerçekleştirmesine, farkındalığının artmasına, kendini
    geliştirmesine fırsat veren oldukça etkili bir tekniktir.
    Kalp Merkezli Hipnoterapi, Hümanistik yaklaşımdan, Transpersonel psikolojiden
    yararlanılarak Zimberoff tarafından,Fritz erls, Eric Berne Ve Virginia Satir gibi
    psikolojide büyük ses getiren kişilerle çalışılarak 25 yıllık bir çalışmanın
    sonucunda geliştirilmiştir. Kalp Merkezli Hipnoterapi, Gestalt terapisi,
    Transaksiyonel Analiz ve transpersonel Psikoloji tekniklerinden de faydalanılmış
    bir tekniktir. Bu eğitimin merkezi Amerika’daki Wellness Enstitüsüdür.
    Kalp Merkezli Hipnoterapi ile terapist danışanını yaşamında baş etmekte
    zorlandığı probleminin kaynağına götürür. İşte burada bu tekniğin diğer
    tekniklerden farklılığı ortaya çıkar ve kişinin bilinçaltında baskıladığı, sıkışmış
    olan duyguları tekniğin özel yöntemleri ile dışarı atılır. Kalp merkezli enerji
    çalışmaları ile süreç tamamlanmış olur.
    Kalp merkezli Hipnoterapi ile birey çok kısa sürede kendindeki gelişimleri fark
    eder ve hayatında yeni başlangıçlar yapar.

  • Çocuklarda beslenme bozuklukları ve neden olduğu sorunlar

    Yaşamın her döneminde sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için yeterli ve dengeli beslenmek temel koşul iken, büyüme ve gelişmenin hızlandığı, öğrenme ve kavrama işlevlerinin önem kazandığı çocukluk çağı ve adölesan döneminde beslenmenin önemi daha da artmaktadır. Beslenme ve sağlık söz konusu olduğunda hangi yaş grubunda olursa olsun çocuklar toplumun birinci derecede duyarlı grubunu oluşturmaktadır. Çocuk ve adölesanların besin öğelerine olan ihtiyaçları yaşamlarının diğer dönemlerine oranla daha fazladır ve bu dönemde kazanılacak beslenme alışkanlıkları ömür boyu sürdürülmektedir. Beslenme eğitimi ne kadar erken başlarsa çocuğun gelişim, zeka düzeyi ve bağışıklık sistemi de o denli olumlu yönde etkilenir.

    Günümüzde diyabet, kalp hastalıkları, obezite (şişmanlık), bazı kanser türleri ve osteoporoz gibi pek çok ciddi hastalığın giderek yaygınlaşmasının temelinde, çocukluktan itibaren başlayan yanlış beslenme alışkanlıkları yer almaktadır. Yüksek yağ içerikli öğünler, büyük porsiyonlar, yetersiz posa tüketimi, saflaştırılmış besinler, basit şeker kullanımı gibi nedenlerden dolayı sağlıksız nesiller yetişmektedir.

    Çocuk ve adölesan beslenmesinde ana ilke, yeterli ve dengeli beslenmelerini, sağlıklı büyüme ve gelişmelerini sağlamak, aile dışında zararlı etkilerden ve alışkanlıklardan korumak ve caydırmak, iyi alışkanlıkları pekiştirmek ve yenilerini kazandırmak, beslenme konusunda bilinçlenmelerine yardımcı olmaktır. Yeterli ve dengeli beslenme sayesinde çocukların beklenen büyüme ve gelişmeleri sağlanmakta, hastalıklara karşı dirençleri artmaktadır. Bununla birlikte, kemik gelişimi, bilişsel yetenek ve okul başarısındaki artış ve ileri yaşlarda görülen bazı hastalıkların önlenmesinde de çocuklukta kazanılan beslenme alışkanlıklarının rolü büyüktür.

    Çocukta beslenme eğitiminin temel ilkesi çocuğun normal bü­yüme ve gelişmesi için gereken enerji ve besin öğelerinin sağlanmasıdır. Çocuğun yaşına uygun miktarlarda besin gruplarından sağlanan günlük enerjinin % 55-60’ı karbonhidratlardan, % 12-15’i proteinlerden ve % 30’u yağlardan sağlanmalıdır. Böylece çocuğun besin tüketimi dengelenmiş olacaktır.

    Bu dönemde; yanlış beslenme alışkanlıkları düzeltilmeli, öğün atlanmamalı, öğün sayısı arttırılmalıdır. Günde üç ya da daha fazla beslenen ve öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir ya da iki kez düzensiz beslenen kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır. Öğün geçiştirme okul çağı çocuklarda sık görülen bir sorundur. Alışkanlık haline dönüştüğünde kişinin beslenmesi engellemekte ve yetersiz beslenmeye bağlı sorunlar ortaya çıkmaktadır .

    Öğünlerde dört besin gru­bundan alınması sağlanmalı, günlük enerjinin % 15-25’i kahvaltıda, % 25-35’i öğle ve akşam ye­meklerinde, % 10-15’i ise kuşluk, ikindi ve gece öğünlerinde verilmelidir. Sebze-meyve tüketimi, tam taneli unlu besinlerin, kuru baklagillerin tüketimi arttırılmalı, aşırı posa tüketiminden kaçınıl­malı, yağ ve şeker içeriği yüksek besinler tüketilmemelidir.

    Geçmişle kıyaslandığında, günümüz çocuklarının şeker ve hayvansal yağları fazla; demir, kalsiyum, lif ve antioksidant içeren besinleri ise yetersiz tükettikleri ve oldukça hareketsiz oldukları görülmektedir. Yapılan araştırmalara göre okul çağı çocukların %84’ten fazlası yüksek miktarda yağ tüketmekte, %51’den daha azı günde 1 meyve, %29’u sebze, %56-85’i ise asitli içecek tüketmektedir.

    Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de çocukların içinde bulundukları sağlıklı ortamın büyük ölçüde bozulmasına, buna bağlı çeşitli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Beslenme sorunları ile çocukların vücut yapıları arasında birbirine paralel bir ilişki söz konusudur. Türkiye’de okul çağı çocukları ve gençlerde beslenme ile ilişkili sorunlar arasında iştahsızlık ve zayıflık, gelişim geriliği ve kısa boyluluk, aşırı enerji alımı ve yetersiz hareket nedeniyle oluşan şişmanlık ve ilgili sorunlar, metabolik sendrom, avitaminozlar, demir yetersizliği anemisi, iyot yetersizliği hastalıkları, diş çürükleri ve bağırsak parazitleri yer almaktadır. Bunların yanı sıra araştırmalar yetersiz ve dengesiz beslenmenin öğrencilerin dikkat sürelerini kısalttığı, algılamalarını azalttığı, öğrenmede güçlük ve davranış bozuklukları ile okula devamsızlık ve okul başarısında düşmeye neden olduğunu bildirmektedir.

    Çocukluk ve ergenlerde, dengesiz beslenmenin bir diğer sonucu olan obezitenin sıklığı dünyada ve ülkemizde endişe verici boyutlara ulaşmıştır ve obezitenin çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığı haline gelmesine yol açmıştır. Yapılan gözlemsel çalışmalarda; fazla kilolu çocukların yaklaşık % 40’ında, ağırlık artışının ergenlik döneminde de devam ettiği ve obez ergenlerin % 75-80’inin erişkin dönemde de obez kaldığı gösterilmiştir. Bu nedenle erişkinlerde kilo fazlalığına bağlı erken dönemde gelişen şeker hastalığı ve kalp damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının temelleri aslında çocukluk çağında başlayan şişmanlığa dayanmaktadır. Geçmişte basitçe ‘‘şişman çocuk sağlıklıdır’’ diyerek geçiştirilerek önemsenmeyen ve dikkat çekmeyen çocukluk çağı obezitesi; hem çocukluk, hem de bu çocukların erişkin dönemdeki sağlıklarını tehdit eder hale gelmiştir. Umut verici olan ise şişmanlığın önlenebilir olmasıdır. Bu nedenle çocukluk çağı obezitesinin önlenmesi bütün boyutlarıyla yüksek öncelik gerektirir.

    Günümüzde obezite sıklığının artış nedenleri; süt çocukluğu döneminde yetersiz anne sütü alımı, modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlıklarında değişiklikler (yağ ve karbonhidrattan zengin besin maddelerinin tüketilmesi), çocukların fiziksel aktiviteden uzaklaşarak televizyon ve bilgisayar oyunlarına yönelmeleri ve artan şehirleşme olarak gösterilmektedir.

    Obezite gelişiminde; genetik, çevresel ve psikolojik faktörler ile beslenme etkendir. Sosyo-kültürel ve ekonomik düzey, gebelikte annenin sigara içmesi, düşük ya da iri doğum ağırlığı, anne sütü alma süresinin az oluşu, hızlı yeme ve az çiğneme, fast food tarzı beslenme ve enerji yoğunluğu yüksek yiyecek ve içecekler, çocuğun aktivasyon derecesi ve televizyon seyredilmesine ayrılan süre ve aile içi olumsuz ilişkiler bu etkenler içinde yer alan önemli nedenlerdendir.

    Obezite gelişiminde bir diğer önemli faktör ise az çiğneme ve hızlı yemek yeme davranışıdır. Bu yanlış davranış şekli, doygunluk hissi oluşasıya kadar bireyin fazla miktarda yemek yemesine ve dolayısıyla fazla kilo almasına yol açar.

    Yeme isteğini arttırıcı reklamlar ve değişik şekillerde yeme modelleri ve mesajları veren programlar da çocukların yeme seçimleri üzerine etki etmektedir. Porsiyon büyüklüğü, ayrıca fazla yağlı, tuzlu ve şekerli atıştırmalar çocuk ve adölesanlarda ağırlık kazanımına neden olmaktadır.

    Normal enerji alan bir çocukta spor etkinliklerinde azalma, durağan aktivitede artış sonucu enerji harcanması azalarak obeziteye yol açar. Okula servis ile gitme, asansör kullanımı, uzaktan kumandalı cihazlar, uzun süreli çalışma saatleri, yeşil alandan yoksun apartman yaşamı, spor dersi yerine başka derslerle uğraşma anlayışı çocuklarda şişmanlığın fiziksel aktivite azlığına bağlı nedenleridir.

    Obezite gelişimini etkileyen diğer bir faktör ise televizyon seyretmektir. Evdeki televizyon sayısı, çocuğun odasında televizyon bulunması, ailenin birlikte televizyon izlemesi, ailenin televizyon izleme sıklığı ve süresi yemeğin televizyon önünde yenmesi ağırlık artışı ile ilişkili bulunmuştur. Televizyon seyretme süresi fazlalaştıkça, kişinin oturma süresi artmakta, bu da çocuğun tartısında artışa yol açmaktadır.

    Obezite tedavisinin temelini; sağlıklı beslenme, egzersiz ve bunun süreklilik kazanması ve yaşam şekli haline gelebilmesi için gerekli davranış şeklinin kazanılması oluşturmaktadır. Obezite tedavisi, enerji alımını azaltıp, enerji harcanmasını arttırırken; çocuğun normal fizyolojik büyümesini duraksatmayacak şekilde protein, karbonhidrat ve yağ içeriği bakımından dengeli, yeterli enerji ve esansiyel besin öğelerini içeren bir beslenme planı ile uzun vadeli ve kalıcı olmalıdır. Sağlıklı beslenme programını uygulamayan çocukların % 80’ inden fazlasında sağlık sorunlarının geliştiği bildirilmiştir. Çocuklarda obezite ile birlikte damar sertliği ve kalp hastalığı gelişimi için risk teşkil eden trigliserit seviyesi artar, iyi kolesterol olan HDL seviyesi düşer ve kan basıncı yükselir. Bunlardan başka çocuklarda sivilceler gelişir, fazla kilo taşıdıkları için ortopedik problemler de yaşarlar.

    Çocukluk çağı obezitesinin tedavisinde beslenmenin düzenlenmesi, fiziksel aktivite ve yaşam şekli değişiklikleri ile başarıya ulaşılabilinir. Hafif şişman okul çağı çocuğu ve adölesanların tedavisinde temel amaç hızlı ağırlık kazanımını engellemek ya da var olan ağırlığı korumak, gerekli görülen riskli vakalarda hafif derecede enerji kısıtlaması ve arttırılmış fiziksel aktivite ile son derece yavaş ağırlık kaybını sağlamaktır. Obez çocuk ve adölesanlarda ise kısa süreli ve kontrol altında olmak üzere, büyüme-gelişmeyi aksatmayacak şekilde sınırlı enerji diyetleri kullanılabilmektedir. Ancak bu miktar, çocuğun yaş grubuna göre normal gereksinimi olan enerjinin %60’ından daha az olmamalıdır ve bu tür diyetler sık kontrollerle ekip denetimi altında uygulanmalıdır. Bu tür uygulamalarda hedef; fazla ağırlığın %10 kadarını azaltmaya çalışmak ve bunun için ayrılan süreyi uzun (ideali 6 ay) tutmaktır. Ortalama olarak haftada 0.5 kg ağırlık kaybı sağlayacak miktarda enerji verilerek çocuk izlenmelidir. Çok ağır vakalarda haftada 1 kg kadar zayıflama kabul edilebilmektedir.

    Düşük enerjili diyetlerin uzun süreli kullanımı yanlıştır. Çok katı kurallar ve aşırı yasakların konulması, çocukların kısa sürede diyeti bırakmalarına neden olmaktadır. Yeterli ve dengeli beslenmenin kabulü daha kolay, kullanım süresi daha uzundur.

    SAĞLIKLI BESLENMEK VE OBEZİTEDEN KORUNMAK İÇİN;

    Çocukların ebeveynlerini çok iyi izlediklerini ve taklit ettiklerini göz önünde bulundurarak çocuğun yapmaması istenen davranışlardan ebeveynlerinde uzak durması en doğru yaklaşım olacaktır.

    Çocuk ve adölesanların büyüme ve gelişmeleri de göz önünde bulundurularak öğünleri düzenlenmelidir. Evde kahvaltı yapmanın önemi vurgulanarak, temel besin gruplarının öğünlerde yeterli ve dengeli tüketimi sağlanmalıdır. Çocukluk döneminde kazanılan beslenme alışkanlığının erişkin dönemde de devam edeceği unutulmamalıdır.

    Çocuk ve adölesan dönemde başlayan obezitenin ileri yaşlarda da devam edeceği bilinmektedir. Bu nedenle erken dönemde etkenlerin belirlenip önlem alınması gerekmektedir.

    Günlük televizyon seyretme ile obezite prevelansı arasında eş yönlü bir ilişki vardır. Çocukların televizyon izlemeleri günde 1-2 saat ile sınırlandırılmalıdır.

    Yüksek kalorili yiyecekler evden uzak tutulmalı,yiyecek ödül veya ceza olarak kullanılmamalı, yemeğin bitiminde şeker ve tatlı sözü verilmemelidir.

    Ara öğünlerinde süt+meyve, ya da ekmek+peynir+domates sağlıklı gıdalardan oluşan öğünler oluşturulmalıdır.

    Çocuğun hamburger yerine yağsız tost veya peynirli sandviçi tüketmesi sağlanmalıdır.

    Çocuğa yavaş yavaş değişik besinler tattırılmalı ve sağlıklı-sağlıksız gıda ayırımı öğretilmelidir.

    Çocuk sağlıklı ise, kilo ve boy açısından normal bir gelişme içindeyse az ya da çok yemesi konusunda endişelenilmemelidir.

    Çocuk kahvaltı yapmak istemiyorsa evden çıkmadan önce en azından 1 bardak süt ve 1 elmadan oluşan bir kahvaltı yapması sağlanmalıdır.

  • Beden Dismorfik Bozukluğu

    Beden Dismorfik Bozukluğu

    Beden Dismorfik Bozukluğu kişinin vücudundaki belirli bölgeleri abartılmış kusur olarak
    algılaması ve o kusura yönelik aşırı ölçüde belirli ritüeller uygulayarak endişelerini azaltmaya
    yönelik klinik tablodur. Kişinin vücudunun belirli bölgelerini çirkin ve anormal görmesi ile
    karakterize olunan rahatsızlıktır. Beden Dismorfik Bozukluğu yaşayan kişi sıklıkla vücudunun,
    yüzünün, saçlarının, burnunun, cildinin, gözlerinin, kulaklarının ve s. bölgelerin aşırı kusurlu
    olduğuna inanmaktadır. Takıntılı düşünceleri gün içinde ortalama 3-8 saat sürer ve beyni meşgul
    eden bu düşünceden kurtulmak oldukça zor hal alır (Philips, 2005). Genelde, rahatsızlık majör
    depresyon, obsesif kompülsif bozukluk (OKB) ve sosyal fobi rahatsızlıkla beraber görülebilir
    (Philips, Menard, Fay & Weisberg, 2005; Phillips & Diaz, 1997) veya sosyal fobi, çekingen kişilik
    bozukluğu ile karıştırılabiliyor. Burada en önemli ayırıcı özellik sosyal fobili veya çekingen kişi
    sosyal durumlara yönelik olarak kaygı geliştirseler de, Beden Dismorfik Bozukluğu yaşayan kişi
    fiziksel görünümüne yönelik olumsuz değerlendirmeden endişe duymaktadır.
    Ayrıca intihara eğilim ve intihara teşebbüs bu grup kişiler arasında normal popülasyona göre
    daha fazladır fazladır (Phillips et al., 2005). Rahatsızlık kişinin hayat kalitesini düşürür, kişiler
    arası ilişkilerini, akademik ve çalışma hayatlarını olumsuz yönden etkiler. Kişiler kompleks
    yaşadıkları bölgeyle ilgili utanç duygusu yaşarlar, insanlar arasında huzursuz, endişeli hissederler
    ve en önemlisi insanların onları reddedeceğinden çekinirler (Perugi et al., 1997).

    Rahatsızlık DSM – V’de OKB ve ilgili rahatsızlıklar bölümüne girdi. Esasında, rahatsızlığın OKB
    ile benzerliğinin en belirgin özellikleri her iki rahatsızlığı yaşayan kişilerin uzun ve rahatsız edici
    düşünceleri ve buna eşlik eden ritüeller ve kaçınma davranışlarıdır. Beden Dismorfik Bozukluğu
    yaşayan kişiler bedenindeki kusurla sürekli zihnini meşgul ederek, kusurlarını kontrol etmeye,
    gizlemeye veya iyileştirmek için belirli değişikliklere (cerrahi müdahileler gibi) giderler (Philiips,
    2005).

    En yaygın ritüellerden bazıları:

    1.  Sürekli aynaya bakmak
    2.  Kusur olarak algıladıkları bölgeleri kamufle etmeye çalışmak (örneğin makyaj yaparak,şapka  takarak, saçlarla kapatarak ve s.)
    3.  Kendilerini başkalarıyla karşılaştırma
    4.  Sürekli çevresinde güvendiği kişilerden onay almağa çalışmak
    5.  Aşırı kıyafet değişmek
    6.  Diyet yapmak
    7. Normalden fazla cilt bakımı yaptırmak

    En yaygın kaçınmalardan bazıları:

    1.  Sosyal ortamlardan kaçınmak
    2.  İlişkilerden kaçınmak
    3.  Çalışma ortamından kaçınmak
    4.  Evden çıkmamak
    5.  Algılanan kusurun göze çarpacağı belirli yerlerden kaçınma

    Rahatsızlık basit düşünce hatalarından, sanrısal düşüncelere varana kadar değişe biliyor.
    Araştırmalar, % 27-39 beden dismorfik bozukluğu olan kişilerin sanrıları olduğunu gösteriyor.
    Örneğin, ‘belirli kişiler kusuruma bakıp gülüyor, dalga geçiyorlar benimle’

    DSM-V – Beden Dismorfik Bozukluğu Tanı Kriterleri:

    1. Dış görünümünde ,başkalarınca gözlenebilir olmayan ya da başkalarınca
    önemsenmeyecek ,bir ya da birden çok kusur ya da özür algılama düşünceleri ile uğraşıp
    durma.
    B. Kişi, bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman ,dış görünümüyle ilgili kaygılardan
    ötürü yinelemeli davranışlarda (örn; aynaya bakıp durma, aşırı boyanma, derisini yolma,
    güvence arayışı) ya da zihinsel eylemlerde (örn; dış görünümünü başkalarıyla
    karşılaştırma) bulunur.
    C. Bu düşünsel uğraşlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal ,işle ilgili
    alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında düşmeye neden olur.
    D. Dış görünümle ilgili bu düşünsel uğraşlar, bir yeme bozukluğu için tanı ölçütlerini
    karşılayan belirtileri olan bir kişide ,vücut yağı ya da ağırlığı ile ilgili kaygılarla daha iyi
    açıklanamaz.

    Tedavi

    Genelde kişiler rahatsızlığının farkında olmaz ve ruh sağlığı için yardım almayı kabul etmezler.
    Bu yüzden ruh sağlığı için destek arayacakları yerde, estetik cerrahi, kozmetik tedavi gibi farklı
    bölümlerde çözüm aramaktadırlar. Tedavi aşamasında ilk olarak kişinin durumunu kabul etmesi
    çok önemlidir.

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapinin Beden Dismorfik Bozukluğunu tedavi ettiğini ortaya koyan bir çok
    araştırma vardır (Philips, 2005; NCCMH, 2006; Neziroglu & Khemlani, 2002). NİCE Guidline’ a göre az veya orta şiddetli Beden Dismorfik Bozukluğu tedavisinde birincil tedavi planı Bilişsel
    Davranışçı Terapi (BDT) olması gerekir (2005). Kişiye detaylı psiko-eğitim verilmesi, düşünce
    hatalarıyla çalışılması ve akabinde hiyerarşik şekilde korkularıyla yüzleştirilmesi gerekmektedir.
    Ağır vakalarda genelde intihar eğilimi veya ileri derece sanrısal düşünceler olmaktadır, bu
    durumda ilaçlara eşlik eden bilişsel davranışçı terapi önerilmektedir. BDT’de bilişsel süreçlere
    eşlik eden maruz bırakma ve tepki önleme yöntemi teknikleri kullanılmaktadır.

  • 14 kasım dünya diyabet günü – çocuklarda diyabet

    14 kasım dünya diyabet günü – çocuklarda diyabet

    14 KASIM DİYABET GÜNÜ

    Bu tarih tip 1 diyabet tedavisinde çığır açan insülin molekülünü keşfeden ünlü bilim adamı Frederick Banting’in doğum günüdür. Diyabet yaklaşık 3500 yıldır bilinmesine rağmen, insülinin 1921 yılındaki keşfine kadar tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktı.

    1922 yılında Toronto’da diyabet nedeniyle yaşamını yitirmek üzere olan 14 yaşındaki Leonard Thompson insulin tedavisinin uygulandığı ilk hasta olarak tarihe geçmiştir. Elde edilen bu başarı tüm dünyada büyük bir sansasyona yol açmış Banting ve çalışma arkadaşı John Mcleod Nobel Ödülünü almıştır. 1991 yılından bu yana da 14 Kasım tüm dünya ülkelerinde diyabet günü olarak kutlanmaktadır. Bu önemli günde diyabetle ilgili bilgilendirici eğitim toplantıları düzenlenmekte, yazılı ve görsel basın aracılığıyla da toplumun farkındalığının arttırılması sağlanmaktadır.

    ÇOCUKLARDA DİYABET

    Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetes mellitus, pankreas bezinden salgılanan ve kan şekerimizi düzenleyen insülin hormonunun etkisinde ya da salgısında yetersizlik sonucu gelişir. Eğer pankreas bezi insülin hormonunu yeteri kadar salgılayamaz ise kan şekeri yükselir (hiperglisemi).

    Çocuklarda görülen diyabet tipleri, tip 1 ve tip 2’dir. Tip 1, insülin salgısının azalmasına bağlı olarak gelişir ve çocuklarda en sık görülen tiptir. İnsülin direnci sonucu ortaya çıkan ve genellikle obezitenin (şişmanlığın) eşlik ettiği ve son yıllarda dünya genelinde ciddi artış gösteren diyabet tipi ise tip 2 diyabettir.

    2011 yılı verilerine göre dünya genelinde toplam 366 milyon diyabet hastasının olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan 490.000’i, 0-14 yaş arası çocuklardır. Her yıl 78.000 çocuk diyabet tanısı almaktadır.

    Ülkemizde ise ne kadar diyabetli çocuk olduğu tam olarak bilinmemektedir ancak yaklaşık 15.000-20.000 kadar çocuğun diyabetli olduğu tahmin edilmektedir. Çocuklarda diyabet sıklığı ile ilgili olarak da kesin veriler olmamakla birlikte ülkemizden yapılan bir çalışmada çocuklarda diyabet sıklığı 1/1500 olarak verilmiştir.

    Çocuklarda daha sık görülen tip 1 diyabet, kızlarda ve erkeklerde aynı oranda görülür. Kış ve sonbahar aylarında hastalığın sıklığı artar. Genetik yatkınlık tip 2 diyabet kadar olmasa da kardeşin, babanın ya da annenin diyabetli olması riski arttırır.

    Birtakım çevresel faktörler diyabetin oluşumunu kolaylaştırmaktadır. Bunlar:

    – Doğumdan sonra ilk 6 ay inek sütü ile beslenme

    – Geçirilen viral enfeksiyonlar

    – İklim değişiklikleri

    – Kimyasal toksik ajanlar

    – Stres

    – Vitamin D eksikliği

    – Gıda katkı maddeleri

    – Anne yaşı

    – Aşılama’dır.

    Belirtiler

    Diyabet hastalığı geliştiren çocuklarda tanı almadan önce hastalığa bağlı birtakım belirtiler görülmektedir.

    Bu belirtiler;

    – Çok su içme

    – Çok idara çıkma, idrar kaçırma

    – İştahında artış ve kilo alma ya da kilo kaybı

    – Halsizlik

    – Yorgunluk

    – Görmede değişiklik olarak sıralanabilir.

    Bu bulgulardan birkaçının çocukta görülmesi durumunda mutlaka hekime başvurulmalı ve çocuğun kan şekeri ölçülmelidir.

    Diyabetin tedavisi

    Eksik olan insülin yerine koyulur. Çocuğun beslenmesi düzenlenerek, yaşına ve kilosuna uygun kalori alması sağlanır. Diyabetli olan çocuklara önerdiğimiz beslenme, diyabetli olmayan çocuklara önerdiğimiz beslenmeden farklı değildir. Sağlıksız ve besin değeri bulunmayan gıdalar önerilmez. Özellikle karbonhidratlı (şekerli) besinlerden kaçınılması gerekir. Ana öğünlerdan önce (sabah, öğle, akşam) kısa etkili insülin, kanda 24 saat boyunca belirli bir seviyede bulunması gereken bazal insülini karşılamak amacıyla da genellikle sabah veya akşam uzun etkili insülin yapılır. Sonuç olarak günde toplam dört enjeksiyon uygulanır. Kan şekeri seviyesine ana öğünlerden önce ve akşam yatmadan önce bakılmalıdır.

    Hasta düzenli olarak üç ay aralıklarla hekim tarafından izlenmelidir. Diyabetlinin almış olduğu insülin dozu araya giren enfeksiyon, travma ve stress durumlarında yeniden ayarlanmalıdır.

    Kötü kontrollü diyabetin yol açtığı sağlık sorunları

    İyi takip edilmeyen veya takip edilmesine rağmen beslenme programına uymayan, insülinlerini düzenli yapmayan diyabetiklilerde yüksek ve düzensiz kan şekeri seviyesine bağlı böbrekten protein atılımı artar; nefropati olarak isimlendirilen böbrek işlev kaybı gerçekleşir. Tablo çok ilerlerse hastalar böbrek yetmezliği geliştirir ve erişkin yaşlarda diyalize bağımlı hale gelirler. Bu hastalarda diyabetin kontrol altında olmamasına bağlı olarak retinopati adı verilen göz bulguları da ortaya çıkar. Görme kaybı hatta körlük gelişebilir. Sinirlerin işlev kaybına bağlı nöropati gelişir. Bu sağlık sorunlarının yanısıra kötü kontrollü diyabetlilerde sık sık, ketoasidoz dediğimiz kan şekeri ve keton yüksekliği ile giden hastanın komaya girmesine yol açan tehlikeli klinik tablo ortaya çıkar.

    Kan şekeri kontrolü kötü diyabetli çocukların uzun vadede büyümesi ve gelişmesi de etkilenir.

    Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü)

    Hipoglisemi diyabette en çok korkulan durumdur. Müdahale edilmez ise ölümle sonuçlanır. Kan şekerinin 60 mg/dl’nin altında olması hipoglisemi olarak tanımlanır. Fazla insülin dozuna, öğün atlamaya ya da aşırı spor yapmaya bağlı kan şekeri düşüklüğü gelişebilir. Hipoglisemi ile karşılaşıldığında, hastanın bilinci yerinde ise hemen ağızdan şeker takviyesi yapılmalıdır. Eğer hasta baygın durumda ise kan şekerini yükselten glukagon iğnesi kas içine ya da cilt altına yapılmalı ve hasta ivedilikle en yakın sağlık merkezine götürülmelidir.

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı

    Prof. Dr. Peyami Cinaz

  • EMDR TERAPİSİ (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme Terapisi) NEDİR VE NASIL UYGULANIR?

    EMDR TERAPİSİ (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme Terapisi) NEDİR VE NASIL UYGULANIR?

    EMDR Terapisi’ne, göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltabildiğinin tesadüfen
    keşfedilmesi ile başlandı. EMDR, güçlü bir psikoterapi yaklaşımıdır. Travmatik deneyimlerle ilişkili olduğu
    bilinen beynimizdeki limbik sistem ve amigdalaya etki ettiği öne sürülmektedir. Travmatik anılar, uzun
    süre boyunca beynimizin epizodik hafıza bölümünde sıkışık kalır. Terapi sırasında göz hareketleri ile
    beynimizin sağ ve sol yarımküreleri uyarılarak beynimizde kilitli kalmış anıların diğer anılarımızla ilişki
    kurması sağlanır. EMDR’nin iki yönlü uyarımı içeren tedavi prosedüründe, nörobiyolojik
    mekanizmalarımızı uyararak epizodik hafızamızda kilitli kalan, anlatmak istemediğimiz anılarımızın
    harekete geçerek semantik hafızamıza geçmesini sağlanır.

    Her türlü psikolojik problemin kaynağı olarak kişilerin yaşadıkları anıların, geçmiş yaşantılarında
    hissettikleri duygu ve düşüncelerin bugün ve yarınlarını yönettiği düşünülmektedir. EMDR Tedavisi ile
    travmanın yarattığı duygusal kilitlenmişliği açar, kişilerin geçmişlerinin izlerinden kurtularak hayatlarına
    devam etmesi ve bugün ki problemleri ile daha güçlü kaynaklarla baş edebilmeleri amaçlanır. EMDR
    terapisi ilk görüşme ve problemin tanımı 50 dakika, devam eden tedavi seansları 90 dakika olarak
    uygulanmaktadır. Bu terapi hızlı ve etkili bir yöntemdir.

    Tedavi sonrasında kişi, problemlerini anlatmaktan artık rahatsızlık duymaz. Anılarını yeni ve sağlıklı bir
    bakış açısıyla görür. Önceden yaşadığı olayların geçmişte kaldığına gerçekten inanır ve artık onu olumsuz
    etkilemediğini bildirir.

    EMDR TERAPİSİ (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme Terapisi) HANGİ ALANLARDA
    KULLANILIR?

    Herkesin geçmişte yaşadığı büyük veya küçük travmalar olabilir. Kişinin küçüklüğünde yaşadığı olumsuz
    durum onun üzerinde travmatik etki bırakmış ve o kişinin geleceğini etkilemiştir. EMDR Terapisi; travma
    sonrası stres bozukluğu, yas, depresyon, bağımlılıklar, cinsel istismar,depresyon, özgüven problemleri,
    sınav kaygısı, doğal afetler, çocukluk döneminde yaşanan üzücü olayların neden olduğu duygusal
    sorunların yanı sıra fobi, kaygı ve panik bozukluklarını gidermek için de kullanılan bir tedavi yöntemidir.