Yazar: C8H

  • Çocuk sporcularda kalp sağlığı

    Her yıl milyonlarca çocuk ve genç yarışmalı sporlara katılım için hekim raporu alıyor. Aynı zamanda spor yaparken aniden kaybedilen insanların haberleri de hiç de az değil. Sağlık yönünden diğer insanlara göre daha iyi olduğu dahi düşünülen profesyonel ya da amatör dalda spor yapan insanların bu tür sağlık sorunları yaşaması olayın ani ve beklenmedik olması nedeni ile hem aile hem de toplum için yıkıcı etkilere yol açıyor. Spor öncesinde kalp sağlığı yönünden çocuklar nasıl bir incelemeden geçirilmeliler Ne zaman spor yapmak kalp yönünden güvenlidir? Bu aslında çok kolayca verilecek bir yanıt değil…

    SPOR ÖNCESİNDE HANGİ İNCELEMELERDEN GEÇMELİ

    KAN BASINCI ÖLÇÜLMESİ

    Bu çok basit ve zahmetsiz yöntem çocuğunuzda gizli kalmış bir kalp hastalığını ortaya çıkarmakta çok etkil olacaktır.

    EKG:

    Spor öncesi yapılan EKG taramasının en sık ani ölüm nedeni olan hipertrofik kardiyomiyopati ve aritmojenik sağ ventikül kardiyomiyopatisinin yaklayarak oranı %89 azalttığı gösterilmiştir.

    EKOKARDİYOGRAFİ:

    Çocukta var olan ve bulgu vermemiş olan bir çok yapısal kalp hastalığı ve kalp kası hastalıklarının tanısı bu şekilde konabilir.

    EFOR TESTİ:

    Çocuğunuzun kalbinin yapacağı spora vereceği yanıtı, ritm, kalp performansı ve kan basıncı yönünden test eder. Mutlaka Çocuk Kardiyoloğunun gerekli gördüğü hallerde ve doktor gözetiminde yapılmalıdır.

    HOLTER EKG:

    Yirmdört saat ya da daha uzun süre kalp EKG nizin kayıta alınarak incelendiği bu yöntemle kısa süreli olan kalp ritim problemleri yaklanabilir. Ancak Çocuk kardiyoloğunun gerekli gördüğü çocuklarda uygulanmalıdır.

    HANGİ BULGULAR ÇOCUĞUNUZDA SPORA ENGEL KALP HASTALIĞI OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜRÜR?

    Çocuğunuz;

    Egzersizle göğüs ağrısı tarifliyorsa,

    Spor ile nefes darlığı ve aşırı yorgunluk hali oluyorsa,

    Bayıldı ya da bayılmaya yakın bir hissiyat yaşadı ise,

    Ailenizde;

    50 yaşından önce beklenmedik bir ölüm yaşandı ise,

    Kardiyomiyopati (kalp kası hastalığı),

    Kalıtsal ritim problemi hastası,

    Romatizmal hastalığı olan varsa,

    Çocuk Doktorunuz Muayenede,

    Kalp üfürümü duydu ise,

    Marfanoid bir görünüm saptadı ise,

    Hipertansiyon (yüksek kan basıncı) saptadı ise,

    Femoral nabızlarını yeterince hissedemedi ise,

    MUTLAKA SPOR ÖNCESİ BİR ÇOCUK KARDİYOLOĞUNA GÖRÜNMELİSİNİZ.

  • GELİŞİMSEL TEMAS

    GELİŞİMSEL TEMAS

    Viola Brody, çocukların anlaşılması için, öz gelişimleri için onlara doğru bir şekilde dokunulması
    gerektiğini söylüyor.
    Çocuklarda beden farkındalığı, ruh beden bütünlüğü dokunma ile gelişiyor..
    Gelişimsel temas terapisindeki dokunmalar kesinlikle öylesine dokunmalar değildir. Dikkatli,
    karşısındaki çocuğa saygılı bir dokunmadır. Gelişimsel temas uygulayan ve temas uygulanan kişi
    arasında bir ilişki geliştirir.
    Kendine temas edilmiş olarak deneyimleyen bir çocukta benlik duygusu gelişir.
    Bir çocuğun kendisi ile temas edilmiş olarak hissedebilmesi için, bu kabiliyete sahip bir yetişkinin ona
    temas etmesi gerekir.
    Temas edilmişlik duygusunu hissedebilmek için çocuk kendisine temas edilmesine izin vermelidir.
    Bir çocuğa temas edildiğinde görüldüğünü hisseder.
    Gelişimsel temas ile çocuğun IQ seviyesinde artış oluyor.
    Evlat edinilmiş ya da annenin hamile kaldığında hazır olmadığı ya da istenilmeyen gebelikte
    çocukların ebeveynleri ile sağlıklı bağlanma oluşturmasına fayda sağlıyor.
    Gelişimsel temas 2-12 yaş aralığındaki çocuklara uygulanabilir bir yöntemdir.
    Gelişimsel Temasın uygulandığı durumlar:
    – Normal gelişim gösteren çocuklar,
    – Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar(DEHB)
    – Dikkat eksikliği bozukluğu olançocuklar (DEB)
    – Yıkıcı şekilde dışa vurum yapan çocuklar
    – Otistik çocuklar,
    – Fiziksel ve cinsel tacize uğramış çocuklar…

  • Her 2 çocuktan 1’i demir eksikliği sorunu yaşıyor

    Vücudun en temel ihtiyaçlarından biri olan ve besinlerle alınan demirin eksikliği pek çok sağlık sorununa yol açabiliyor. Bebeklik ve çocukluk döneminin en sık görülen kan hastalığı olan demir eksikliği anemisi, dünya nüfusunun %70-80’inde çeşitli hastalıkların görülmesinde büyük rol oynuyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise okul çağındaki çocukların yaklaşık %50’sinde demir eksikliği anemisi tespit edliyor.

    Demir eksikliği çocukları zihinsel ve fiziksel olarak etkiliyor

    Ülkemizde değişik yaş gruplarında yapılan geniş kapsamlı çalışmalarda, demir eksikliği anemisinin %30-%78 gibi çok yüksek oranlarda olduğu tespit edilmiştir. Demir eksikliği, hemoglobin oluşumunu engellemeyecek miktarda vücut demirinin eksik olmasıdır. Demir eksikliği anemisi ise demir eksikliği sonucu Hb miktarının azalmasıdır. Süt çocukluğu döneminde büyüme ve gelişmenin hızlı olması nedeni ile demir gereksinimi artmaktadır. Besin maddelerinin yeterli demir içermemesi sonucu bu dönem, demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin en sık görüldüğü yaş grubudur. Demir eksikliği, küçük çocuklarda düşük bilişsel test skorları, zayıflamış okul başarısı, kısalmış dikkat aralığı, gerilemiş kas fonksiyonu ve fiziksel aktiviteye neden olabilirken, daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde zayıflamış zihinsel becerilerle ilişkilidir.

    Çocuğunuzda demir eksikliği olduğunu nasıl anlarsınız?

    Anne ve babalar çocuklarındaki fiziksel ve davranışsal durumları iyi gözlemleyerek demir eksikliği olup olmadığını anlayabilirler. Demir eksikliğinin erken evreleri, anemi olmaksızın, belirtilerin görülmediği bir dönem olabilir. Anemiye bağlı olarak özellikle avuç içlerinde olmak üzere deride solukluk, hızlı soluma, kalp çarpıntısı, iştahsızlık, halsizlik, huzursuzluk, dikkat eksikliği, hiperaktivite sendromu, büyüme geriliği, iştahsızlık, öğrenme fonksiyonlarında gerilik, uyku bozuklukları, nefes tutma nöbetleri, tırnak ve saçlarda kolay kırılma, kaşık tırnak, ağız kenarında yaralar, düz ve parlak dil, gibi bir dizi sorun demir eksikliği anemisinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Ancak erken evrede durumun tespiti ve tedavi seçeneğinin belirlenebilmesi açısından doktorun belirlediği tetkiklerin yapılması uygun olacaktır.

    Çocuğunuz toprak yiyorsa…

    Pika, besleyici değeri olmayan yabancı madde yeme alışkanlığıdır. Kil, toprak, kağıt, kahve çekirdeği, tuz, bez, buz, kireç, kum, sabun, saç gibi maddeler en sık yenilen maddelerdir. Pika varlığında, çocuk demir eksikliği anemisi ve çinko eksikliği açısından mutlaka tetkik edilmelidir. Başlangıçta demir ve çinko eksikliği olmayabilir ancak pika devam ettikçe gelişme olasılığı fazladır. Bunların eksikliği uygun şekilde tedavi edilmelidir.

    Demir eksikliğinin nedeni araştırılmalı

    Başlangıç olarak demir eksikliği anemisinin nedeni araştırılır. Özellikle süt çocukluğu ve adolesan dönemde bu duruma en sık yol açan neden, artan demir ihtiyacının beslenme ile karşılanmamasıdır. Çocukluk ve adolesan dönemde altta yatan kanama, parazitoz veya çölyak hastalığı gibi bağırsaktan demirin emiliminin bozulduğu hastalıklar araştırılmalıdır.

    Tedavide öncelikle, demir eksikliğinin nedeni ortadan kaldırılır ve demir tedavisi hekimin belirleyeceği dozlarda başlanır. İlaçların emiliminin en yüksek düzeyde olması için aç karına alınması (yemeklerden 2 saat sonra) daha uygundur. Ağızdan alınan demir ilaçları ile bulantı, kusma, hazım sorunları, kabızlık, ishal, gaz, dışkının siyah renkli olması, dişlerin siyaha boyanması gibi yan etkiler olabilir. Dişlerin siyaha boyanmasını en aza indirmek için, damla veya şurup formunun dilin arkasına doğru, dişlerle temas etmeyecek şekilde verilmesi; ilacın meyve suyu veya su ile seyreltilerek verilmesi; ilacın bir pipet ile verilmesi önerilir.

    Çocuğunuzun beslenmesini demiri tamamlamaya yönelik planlayın

    Ülkemizde bebeklere 4-6 aylık olduğu dönemde başlanan koruyucu demir tedavisinin, hekimin uygun gördüğü süre boyunca, düzenli kullanılması önemlidir. Çocuklarda demir eksikliği olması zihinsel gelişimde önemli sorunlar oluşturabilen kanda yüksek kurşun düzeylerinin olmasını da tetiklediği için koruyucu demir tedavisinin kullanılması bu açıdan da çok önemlidir. Çocuklara demirden zengin yiyecekler uygun miktarda ve sıklıkta sunulmalıdır. Demirden zengin gıdalar dana ve koyun eti gibi kırmızı et çeşitleri, karaciğer, yumurta sarısı, mercimek-nohut gibi bakliyat ve üzüm pekmezidir. Çocuklarda bu gıdaların uygun porsiyonlar halinde her birinin haftada en az üç-dört kez tüketilmesi demirden yeterli beslenmeyi sağlar. Ispanak gibi yeşil yapraklı sebzelerde fazla demir yoktur ve bitkisel yapısı nedeniyle içeriğindeki demirin emilimi de azdır. Ama sunum amacı ne olursa olsun hiçbir gıda çocuklara zorla verilmemelidir.

  • Psikolog nedir?

    Psikolog nedir?

     
    Psikolog, üniversitelerin psikoloji lisans bölümünden mezun olan kişilerdir. Psikoloji mezunu olduktan sonra tek meslek sahibi olunamayan bölüm aslında psikolojidir, çünkü lisans eğitiminde insan ruh sağlığının tanımlanması, ayrışması, eğitimi alınır, ama bunlara yönelik kişiye, yardımcı olma becerilerini, kısaca terapi becerileri konusunda yeterli değildir. İnsanların ruh sağlığına destek olabilmek için klinik psikolog olmak gerekir. Klinik psikolog olabilmek için lisans sonrasında terapötik eğitimler alınır.
    Psikoloji mezunu, uzmanlığını eğitim, adli, endüstri, gibi pek çok alanda eğitimler alarak geliştirebilirken insanların ruh sağlığına destek vermek için de eğitimler alarak bireylere yaşamında baş etmekte zorlandıkları alanlarda yol göstermek yardım etmek için de terapötik beceriler alanında eğitim alınır ve klinik psikolog olunur. Özellikle klinik psikoloğun meslek yaşantısına paralel olarak eğitimleri de devam eder. Çünkü insanların yaşam koşulları da değişiyor dolayısıyla onlara uygulanan teknikler de değişmeli. 15 sene öncesinde çocuklar ağaçlara tırmanıp dizleri yara bere içinde olurken, günümüzdeki çocuklar saatlerce tabletleri ile oynuyor ve bir sivilce izine yara diyebiliyorlar dolayısıyla da değişen yaşam koşulları ile terapötik yardım şekli de değişiyor.
    Sıklıkla karıştırılan bir konu da psikolog ile psikiyatristtir. Psikiyatrist, tıp fakültesinden mezun doktorlardır ve genellikle psikoz diye adlandırılan şizofreni, bipolar gibi durumlarda ilaç veren hekimlerdir. Ancak psikolog da psikyatrist de kabullendiği ekol kuramında aldığı eğitimlerle danışanlarına terapotik yardımda bulunur.
    -bir psikoloğa kimler neden başvurur?
    Her şeyden önce ‘psikolojik destek alma’ kavramı Amerika ve Avrupa’ya göre bizim ülkemizde yeni yeni önemsenmeye başlayan bir kavramdır.
    Dolayısıyla da, ‘ insanlar bende ne var? Niye psikoloğa gideyim?’ ‘ben hasta mıyım? ’diye düşünebiliyor ve psikolojik yardım almaya soğuk bakabiliyor. Oysa ki psikoloğa gelenler kesinlikle düşünüldüğü gibi hasta olarak kabul edilmez.
    Her insanın hayatında baş etmekte sıkıntı yaşadığı problemler olabilir. Bu problemler karşısında kişi Pek çok insanın yaşam koşullarında karşılaştığı sıkıntılar vardır önemli olan bu sıkıntıların yaşam akışını etkilediği şiddettir. İnsan içinde bulunduğu problem durumun sadece bir kısmını görebilir, dışardan bakabilmeyi herzaman beceremeyebilir. Taraflı düşünebilir, arkadaş tavsiyesi de taraflı olabilir ancak psikolog desteği ile tamamen nötr ve sadece görüşme odasında kalacak bir ilişki ile sürdürülen terapi süreci öyle değildir.
    Terapötik süreçte, kişi Hayatındaki problemlere koşulsuz kabul çerçevesinde, farklı bakış açısı ile bakabilme ve kendindeki baş etme becerilerini, kendi gücünü görebilmesine, problemlerini çözebilme becerisini kazanmasına rehberlik yapılır.
    Duygularımız bizim hayatımızı nasıl etkiler?
    Biz insanların, duygularımızın şekline göre davranışlarımızı şekillendiren bir yapımız vardır. Eğer duygularımız olumsuzluk içerikli karamsar bir yapıya sahipsek hayatımızda var olan güçlü yanlarımızı göremez ve bunlardan destek alarak basamakları çıkamayız ama olumlu düşünerek ve yaşamımızdaki güçlü yönlerimizden destek alarak daha da güçlü olabiliriz.
    Genelde insan, yaşamında olumlu, başarılı olabildiği, güçlü olduğu yönlerini görme eğiliminde değildir. Olumsuz yönleri görme eğilimindedir. Problemlerimize tek bildiğimiz yoldan çözme eğilimimiz vardır. Halbuki her problemin çözümünde en az bir çözüm yolu daha vardır yeter ki farklı bakabilmeyi öğrenelim. Pencereden dışarı çıkmak isteyen bir sineği pek çok kez görmüşüzdür. Defalarca cama vurarak dışarı çıkmak ister ama her seferinde aynı yöntemi kullandığı için tekrar darbe alır ve tekrar darbe alır… böyle bir kısır döngünün içinde tekrarlar yapar ama sonuç alamaz..
    Biz insanlar o anki duygularımıza göre düşüncelerimizi yönlendiririz düşüncelerimiz de davranışlarımızı etkiler. Duygulara göre hayatımızı yönlendirmemiz de yaşamımızdaki probleminin olası kaynağının tek bir neden yerine farklı nedenlerden kaynaklanabileceğini gözden kaçırmamıza neden olabilir, dolayısıyla psikolojik destekle problemine farklı bakış açılarından bakabilme ve farklı çözüm yolları üretebilme yeteneğini kazanabiliriz.
    Yaşanılan aynı bir problem karşısında her insanın tepkisi farklı olur bunda da geçmiş yaşantılar etkilidir. Bunu bir örnekle açıklarsak; ‘yolda bir tanıdığınızla karşılaşsanız ve çok yakından geçmiş olsa bile siz onu gördüğünüz halde o size selam vermese’ bu duruma pek çok kişi kendi yaşanmışlıkları doğrultusunda farklı tepkiler geliştirir. Olaylar karşısındaki algımız ve her insanın farklı algılaması, her bireyin kendi geçmiş yaşanmışlığının farklılığındandır. Kimisi boş verirken, kimisi anlayışla karşılayabilir, kimisi de ona kızabilir ya da kendisi için selam verilmeye değer bulunmadığı için selam vermediği kaygısını yaşayabilir. Bu karşılaşma durumunda selam verilmediğinde ilk önce duygularımız devreye girer yani, öfke, kızgınlık, kendimize karşı değersizlik hissi gibi.. oysa ki duygularımızı devreye sokmadan önce bu insanın bize neden selam vermemiş olabileceğine dair en az üç olası neden düşünebilirsek duygularımızın şiddetini, dolayısıyla da bizdeki yarattığı olumsuz etkiyi minimalize edebiliriz.
    Bu örneği başka bir örnekle çeşitlendirelim ve hayatımızın her koşulunda uygulanabileceğini gösterelim; akşam saat beşte bir arkadaşınızla bir yerde buluşmak için anlaştınız ve siz o saatte konuştuğunuz yere geldiniz, beklediniz beklediniz ve tam bir saat geçti arkadaşınız yok!! üstelik telefonu da kapalı!! Tam bir saat sonra arkadaşınız geldi.. ne hissedersiniz? Tekiniz ne olur? Sizi beklettiği için öfke mi? Başına bir kaza geldi diye kaygı mı? Peki bu olay sonrasında duygumuzu devreye sokmadan önce düşünce sistemimizi devreye sokalım. Çünkü tek bir olası sebebe odaklanıp kalırsak arkadaşımız geldiğinde geçerli bir sebebi olsa bile biz ona öfkemizi kusacağımızdan dolayı onu dinlemez ve onunla ilişkimizi bozabilir ve sonradan da pişman olabiliriz. Bir saattir arkadaşınız randevunuza gelmedi. Tek bir neden yerine en az 5 neden düşünelim bu gecikme için: 1. İşinde aksaklık oldu patronu göndermedi acil bir toplantıda ve dolayısı ile de telefonu kapalı. 2. Trafiğe takıldı şarjı bitti. 3. kaza yaptı ya da başına bişey geldi. 4. randevuyu unuttu. 5. size süpriz çiçek almak için çiçekçi arıyor. Gibi.. birden fazla olumlu da olumsuz da olabilecek sebepleri düşünürsek arkadaşınız geldiğinde duygularımız daha yumuşak daha kontrollü olabilir ve olası pişmanlıklarımızı azaltabiliriz. En azından gerçekten sizin için geçerli bir sebep yoksa bile bunu daha kontrollü bir şekilde ifade etmeyi becerebilirsiniz. Oysaki tek bir nedene odaklanırsak ki bu genelde bizim için en kötü olandır duygularımızı kontrol etmekte zorlanırız ve bundan biz zararlı çıkarız.
    Psikolojik olarak ruh sağlığımın iyi olduğunu nasıl anlarım?
    İnsan ruh sağlığını ayakta tutan üç temel direk vardır bunlardan birincisi; aile ve partnerle olan ilişkinin kişide yarattığı etkinin iyiliği, ikincisi; iş hayatından aldığı maddi ve manevi doyumun derecesi ve üçüncüsü; kişinin sosyal yaşama katılımı ve hobilerine ayırdığı zaman. Bunlardan herhangi birisinde bir eksiklik olursa kişinin ruh sağlığını ayakta tutan direk de eksik olur ve bir depremle karşılaştığında sarsıntı ile hasar alabilir.
    Çevremde arkadaşlarım varken neden bir psikoloğa gidip danışayım?
    Psikologtan aldığınız yardım ile arkadaşınızdan aldığınız yardım farklıdır. Terapi seansı sadece sizin saatinizdir o saatin öznesi sizsinizdir karşılıklı dertleşme değildir. Psikolog sizin özel veya sosyal hayatınızdan kesinlikle olmayacak birisidir. Terapi odasında konuşulanlar hayati bir tehdit olmadığı sürece sadece orada kalır. Psikolog hayatınızda yaşadığınız problemlere arkadaşınız gibi yanlı değil tarafsız nötr bir gözle bakar, sizi yönlendirmez, sizin kendiniz için en iyi olanı seçebilmenize fırsat verir.
    Psikolojik yardım alma süreci nasıl oluyor?
    Her bir oturum 45 ile 60 dk arasında değişebilen belli aralıklarda tekrarlanan bir süreçtir. İlk 3-4 oturum psikoloğun danışanın gözlüklerinden olabildiğince danışanın hayatına bakmaya çalışmasıyla başlar. Kişinin hayatında problemlerini nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlamaya çalışarak bu baş etme çabalarını başka güçlü yönlerinin farkındalığını göstererek farklı yollar olabileceğini denemesinde beceriler kazanmasına yol gösterir.

  • Kasım ayı “d vitamini farkındalık ayı”

    Kasım ayı “d vitamini farkındalık ayı”

    “GÜNEŞ GÖRMEYEN EVE DOKTOR GİRER” SÖZÜNÜN DEVASI “D VİTAMİNİ”

    Dünya’daki insanların yüzde 50’si yeterli D vitamini taşımıyor. D Vitamini eksikliği, kemik hastalıklarının yanı sıra kalp hastalıklarından, alerjik hastalıklara, metabolizma hastalıklarından kansere kadar birçok hastalığa davetiye çıkarıyor. Bu eksikliğe dikkat çekmek isteyen “Dünya D Vitamini Komitesi”, Kasım ayını D Vitamini farkındalık ayı ilan etti.

    Dünya D Vitamini Komitesi’nin 2007 yılında “Vitamin D Farkındalık Ayı” ilan ettiği Kasım ayında, D vitamini eksikliğinin zararlarına, bu vitaminin eksikliğinin vücudumuzda yarattığı rahatsızlıklara ve D vitamini eksikliğinin nasıl giderileceğine dair çok önemli bilgilerin farkında olmamız gerekiyor.

    TÜRKİYE’NİN YÜZDE 70’İ D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ YAŞIYOR

    D vitamini eksikliği çağımızın belası kanser hastalığının da sebeplerinden birisidir. Dünya genelinde yapılan araştırmalara göre, D vitamini eksikliğinde ilk sırada, yüzde 90 gibi büyük bir rakamla Kanada geliyor. Kanada’yı, yüzde 60’la Amerika ve yüzde 55 ile Avrupa ortalaması takip ediyor. Bazı araştırmaya göre, Türkiye’nin yüzde 70’i de D vitamini eksikliği yaşıyor.

    KANSER VE METABOLİZMA HASTALIKLARININ SIRRI D VİTAMİNİ

    Yaz aylarında D vitamini ihtiyacımızın yüzde 95’ini güneşten karşılayabiliyoruz. Sonbahar ve kış aylarında evden çıkma sıklığı azaldıkça D vitamini eksikliği baş gösteriyor. Son yapılan araştırmalar gösteriyor ki, D vitamini eksikliği sadece kemikleri etkilemiyor. Aynı zamanda alerjik rinit, alerjik astim, atopik dermait, sedef hastalığı gibi alerjik hastalıklar, kolon, bağırsak, pankreas, kadın üreme organları ile ilgili kanserler, metabolik sendrom, şişmanlık, tip II diyabet gibi metabolizmayla ilgili rahatsızlıklar ve hipertansiyon gibi kalp hastalıklarının, D vitamini eksikliğiyle olan ilişkisi de yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

    ÇOCUKLUK ÇAĞINDA D VİTAMİNİ ALIMINA DİKKAT

    Çocukların erişkinlere göre D vitamini ihtiyacı daha fazladır. Kemikleri ve dişleri güçlendiren D vitamini çocukluk çağında yeterince alınmazsa bu eksiklik “Raşitizm” hastalığına yol açar.

    Özelikle D Vitamini takviyesi alması gereken kişiler;

    Küçük çocuklar,

    Alerjisi olan çocuklar ve erişkinler,

    Astımı olan çocuklar ve erişkinler,

    Sürekli kemik ağrısı olan kişiler,

    Güneş görmeyen, kapalı alanda yaşayan ve çalışan kişiler,

    Bağırsaklarında yağ emilimi sıkıntılı olan kişiler,

    Karaciğer hastalığı olan kişiler,

    Böbrek hastalığı olan kişiler,

    Kemik erimesi olan kişiler,

    50 yaşın üzerindeki kişiler,

    Gebeler ve emziren anneler,

    D Vitamini Eksikliği Olmaması İçin Yapılması Gerekenler;

    Yaz mevsiminde mümkün olduğunca D vitamini depolamak,

    Deride D vitamini sentezleyen ışınların en dik saatlerinde direkt deriye temas etmesini sağlamak,

    Deriden güneş ışınlarını, pencere, araba camı ve giysiler engellediği için, her gün saat 11: 00 ile 15: 00 arasında, 20 -25 dakika dışarıda kremsiz yüz ve ellerin güneş görmesini sağlayarak geçirmek,

    Vitamin D açısından zengin, somon, sardalya, uskumru, ringo, lüfer, ton balığı gibi yağlı balıklar tüketmek,

    Vitamin D takviyeleri almak,

    D vitamini eksikliği yaşayıp yaşamadığınızı en az yılda bir kez test ettirmek,

    Doç. Dr. Akgül Akpınarlı Antony

  • PICT( İçimdeki Çocuk Terapisi) neden ve nasıl bu kadar etkili ve kalıcı?

    PICT( İçimdeki Çocuk Terapisi) neden ve nasıl bu kadar etkili ve kalıcı?

    Daha önce de belirtildiği gibi sorunların birçok kökü bilinçaltında gizlidir ve danışanın sorunu neden yaşadığıyla ve dolayısıyla ondan nasıl kurtulacağıyla ilgili hiçbir fikri yoktur. Ancak, danışanlar kök nedenleri bilseler bile bu erken dönem deneyimler genellikle büyük oradan suçluluk ve utançla çevrelenmişlerdir. Bu tür hisler rahatsız edicidir ve insanlar bunlara bakmak istemezler. PICT danışanlara bunu olaylardan bağımsız olacak şekilde öğretir çünkü olay çocuklukta yaşanmıştır çocuğa hiçbir utanç ya da suç bulaşmamıştır. 
    Çocuklar suçlanmış çok kolay kabul ederler işlevsiz aileler tarafından buna kesinlikle itilirler. İşlevsiz ailelerin kendi yetersizliklerini ve suçluluklarını yansıtmak için çocuklarını birer obje olarak kullanmaları çok kolaydır. Büyük oranda çocukların hataları hayatın kurallarını yeni öğrendiği için masumanedir. Çocuklar hayatta güvenli ve uygun şekilde yol almak için ebeveynlerinden gelecek bilgilere bağımlıdırlar. Eğer ebeveynler görevlerini hakkıyla yapamazsa çocuklar çok ciddi hatalar yapmaya açık olurlar. Dolayısıyla eğer ebeveynler sorumluluklarını yerine getirmede başarısız oldularsa çocuğun hatalarının suçu otomatik olarak onların omuzlarına düşmelidir. Ancak, bu konular nadiren tartışıldığı veya incelendiği için çocuklar yersiz bir suçluluk ve utançla büyüyebilirler. 
    PICT’e göre sadece bilinçle (yetişkin halle) ya da bilinçaltıyla (çocuk halle) ayrı ayrı çalışmak sorunun çözümü için ihtiyaç duyulan denge ve uyumu yaratmakta nadiren başarılı olur. Sadece bilinçte/yetişkine halde değişim yaratmaya çalışmak tam olarak sindirilmez ve kişi kendini bir uğraş verirken bulur. Çünkü davranışaları ‘yöneten’ duygular ve inanışlar henüz değişmemiştir ve kişi o sadece duyguların peşinden gitmemek için çaba gösterebilir. Aynı şekilde sadece bilinçaltı/çocuk halde değişim yaratmaya çalışmak da bırakılmak istenen davranışlar için ihtiyaç duyulan anlayışın yerleşmesinde yetersiz kalır ve istenmeyen davranışın bazen geri gelmesine sebep olur. 
    Değişim sürecinin tam anlamıyla sindirilmesi içininanışların oluşturuldukları/öğrenildikleri seviyede değiştirilmesi hayatidir. Bilginçaltı için metaforlar ve görselleştirmeler kullanarak ve eşzamanlı olarak bilinç için de uygun bilgileri yerleştirerek PICT etkin bir şekilde bağlantıları kurar ve danışanların sorunsuz olarak suçlamaya, suçlanmaya ve utanca bağladıkları konuları tespit edip çözmesine yardımcı olur. Bu süreç önemli ve dayanıklı sonuçlar ortaya koyan yeni kalıcı sinirsel bağlantılar yaratır, çözümün ve davranış değişikliğinin oluşmasını sağlar. 
    Danışanın ‘yetişkin hali’ ‘içindeki çocukla’ uygun bir şekilde iletişim kurmaya başladığında bu çok sarsıcı bir deneyimdir. Birçok insan rahatlama ve umutla ağlar çünkü artık ‘gerçek’ soruna nihayet dokunulmş gibi hissederler- ki bu da doğrudur. İletişim sürecinden tam anlamıyla faydalanabilmek için yetişkin halin içindeki çocuğa uygun terapi yöntemlerini kullanarak uygun bilgileri vermesi önemlidir. Dr. Jean Baker Miller’in çok desteklenen ilişkisel teori çalışması ilişkilerde özel ve karşılıklı bağlantıların kurulmasının önemini tanımlar. Erskine (1993)’e göre ‘Çözülme kullanan danışanların ilişki-bazlı bir psikoterapiye ihtiyacı vardır’. PICT ele alınması gereken ilk ilişkinin kişinin kendisiyle olan ilişki olduğunu gösterir. Kişi içi dünyasının (yetişkin/ebeveyn/çocuk ego hallerinin) dengede ve merkezde olduğunu hissederse diğerleriyle dengeli ilişkiler kurması mümkündür. 
    İçerideki çocuk yetişkin kısım tarafından duyulduğunu hissettiğinde ve kendisinde travmaya ya da istismara sebep olan birçok soruyla ilgili yanıtlar almaya başladığında kendine inanmaya başlayabilir ve yetişkin kısmıyla güvene dayalı bir ilişki kurabilir. Gerekli bilgileri edindikten, uygun terapi modellerini kullandıktan, işlevsiz kişilerden edinildiği öğrenilen hatalı fikir ve inanışları sınırladıktan sonra yeni olumlu inanışlar diğerlerinin yerine geçer. 
    PICT terapisinin sonunda danışanlar genellikle bir çeşit tamamlanma hissettiklerini, neden ve nasıl sorunlar yaşadıklarıyla ilgili yeni bir anlayışa ulaştıklarını belirtirler. Artık hayatlarının bütün parçalarının tekrar birarada olduğunu hissederler- ‘Hayatımın artık bir anlamı var’ çok sık kullanılan bir ifadedir. Bu hisler bilinç ve bilinçaltı arasındaki bağlantının yarattığı içsel uyumdan kaynaklanır. Bu içsel uyum genellikle danışanların hayatlarındaki herhangi bir yeni durumda daha güçlü hissetmelerine sebep olur çünkü artık geçmişin sorunları ve travmalarıyla boğuşmuyorlardır. Hem danışan hem de terapist terapi ilişkisini bir çeşit mutluluk ve hakedilmiş bir başarı hissiyle tamamlarlar.

  • Az nefes, az can, az yaşam, az sağlık demektir !

    YETERLİ NEFES ALIYOR MUSUNUZ ?

    Derin nefesin faydaları konusunda hepimiz üç aşağı beş yukarı bilgi sahibiyiz. Sinirlenince, üzülünce, içimiz sıkılınca farkında olmadan veya bilinçli rahatlamak için derin nefes alırız. Ancak gerçekten istediğimiz faydayı görebileceğimiz şekilde doğru şekilde nefes alıyor muyuz? İş güç, yaşama daldığımız, farkında olmadığımız zamanlarda ne kadar nefes aldığımızın farkında mıyız? Doğduğumuz andan itibaren varlığını kanıksadığımız, yaşamla eşdeğer olan nefes bize hediye edildiğinden bu yana hiç doğru nefes alıyor muyum diye düşündük mü? Çoğumuz için cevap maalesef; Hayır !

    Peki doğru nefes nedir? Bir bebek ilk doğduğu anda ona hediye edilen doğal nefes, karından başlayarak, önce karnın sonra göğsün bir dalga gibi inip kalkması ile seyreden sakin ve akışkan bir nefestir. Çocuğun 3-4 yaşlarına gelmesi, kendini ve çevresini tanıyıp, korktuğu anlarda nefesini tutmaya başlaması ile birlikte, bu doğal nefes alışkanlığı giderek bozulur ve erişkin bir birey olduğunda, karın nefesi kaybolur. Kişi artık sadece göğüs kafesi ile nefes alır hale gelmiştir. Yani nefes aldıkça yalnızca göğsü inip kalkar. Derin nefes alması söylendiğinde, karnını içeri çeker, omuzlarını kaldırır, göğsünü dışarı çıkarır. Bu çaba ile bile, göğüs nefesi ile sınırlı kaldığı için yüzeysel bir nefes alış söz konusu olur ve kişi akciğer potansiyelinin çok azını kullanabilir. Solunum fonksiyon testleri, normal sakin bir soluk alışta çoğu sağlıklı insanın nefes kapasitesinin yaklaşık yüzde 30’u kadar nefes alabildiğini göstermektedir. Astım gibi nefes almanın iyice zorlaştığı hastalıklarda bu kapasite iyice azalır. Farkında olmadığımız gerçek, az nefes, az can, az yaşam, az sağlık demektir.

    Karın nefesi aynı zamanda diyafram nefesi olarak da bilinir. Üflemeli çalgı çalanlar, opera veya şan gibi yoğun nefes gereken işlerle uğraşanlar nefeslerini bilinçli bir şekilde yeniden diyafram/karın nefesine döndürür. Şu bir gerçektir ki; göğüs nefesi yüzeysel nefes almayı sağlarken, diyafram-karın nefesi çok yoğun ve derin nefes almayı sağlar.

    Derin ve etkili nefes almadığımızda tüm vücutta farkında olmadan oksijen eksikliği belirtileri baş gösterir. Halsizlik, kas ağrısı, mide asidi artışı, depresyon, huzursuzluk, akciğer problemleri, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve sağlıksız bakterilerin artışı ile beraber, alerji ve kanser başta olmak üzere birçok kronik hastalık ve enfeksiyona zemin oluşur.

    İyi haber; 3 yaşlarından sonra bozulan nefes alışkanlığı, özel nefes eğitim çalışmaları ile geri döndürülebiliyor. Bu çalışmalarda diyaframın rahatlatılması, yeniden esneklik kazandırılması, nefesin akciğerlerin en alt noktalarına kadar inmesinin sağlanması, bu nefes alışkanlığının kalıcı olması sağlanarak, normal hayatta da maksimum düzeyde oksijenin vücuda gitmesi sağlanır.

    Bu nefes eğitimleri sonunda nefes yeniden doğal ve diyafram katılımı ile alınmaya başlandığında tüm vücutta bol oksijen ve oksijenin getirdiği hücre yenilenmesi, bağışıklık sistemi güçlenmesi, enfeksiyonlara direnç kazanılması, midede yanma, reflü ve astım yakınmalarının kendiliğinden azalması söz konusu olur.

    Oksijen beynimizin ana fonksiyon kaynağıdır. Yetersiz nefes alma sonucu, oksijen eksikliğine bağlı gelişen depresyon, gerginlik, endişe hali de azalır. Psikolojik durumun bedene yansıdığı psikosomatik hastalıklar, mide reflüsü, alerji ve astım özellikle bu çalışmalardan olumlu etkilenir.

    Bir insan anne karnından çıktığında ilk nefesle hayata başlar ve son nefesini verdiğinde yaşamı son bulur. Nefesin yaşamdaki bu temel rolü göz önüne alınarak, ne kadar nefes o kadar sağlık adına, hasta bireyler kadar, sağlıklı bireylerin de hasta olmamak için başvuracağı ilk çalışma, nefes alışkanlığının gözden geçirilmesi ve maksimum seviyede nefes alabilmek için nefes açma çalışmalarına katılmak olmalıdır.

    Prof. Dr. Yonca Tabak

    Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Alerji Uzmanı

  • PICT( İçimdeki Çocuk Terapisi) nasıl çalışır?

    PICT( İçimdeki Çocuk Terapisi) nasıl çalışır?

    Birçok terapi modeli danışanın sorunları hakkında konuşmasını dinleyerek ve ona sevgiyle destek olarak yeni düşünce yolları açmaya çalışır ya da eski sorunlara uygulayabileceği yeni bilgiler verir. Bu sürecin sonunda yetişkin genellikle nasıl düşünmesi ve davranması gerektiğini biliyor olur ama yine de hayata geçirmeyi başaramaz ya da sürekliliğini sağlayamaz. Bu da kişilerin kendilerini başarısız hissetmelerine ve yeni bilgiden tam anlamıyla faydalanamadıkları için kendilerine kızmalarına neden olur. Bu tarz duygular genellikle “Biliyorum böyle hissetmemeliyim ama hissediyorum işte!” gibi ifadelere yansır.
    Böylece yetişkin, kişinin mantıklı tarafı, atılması gereken adımları bilir ve başarmak ister ama bir şekilde diğer tarafları bunu gerçekleştiremez. Başka bir deyişle, mantık duygularla çatışma halindedir ve duygular savaşı kazanıyor gibi görünür. Bu hayatını kontrol etmek isteyen bir kişi için üzücü bir deneyimdir ve çoğunlukla kendilerini suçlamalarına sebep olur. Kendilerine ‘zayıf’ ya da ‘faydasız’ derler. Neden güçlü muhakeme yetisine sahip insanlar istenmeyen davranış ya da duyguların içine hapsoluyorlar?
    PICT terapi modeli yetişkinin yeni bilgilerle anlayıp çözemediği her türlü sorunun bilinçaltında, kişin çocuk kısmında (kişinin genç hallerine ait anıların bulunduğu bilinçaltı bölümü) gizli olduğu bilgisi üzerine inşa edilmiştir. Başka bir deyişle çözülemeyen sorun artık bilinçli olarak hatırlanmayan ve çocuklukta başlamış duygular ve bağlantılı inanışlarla ilgilidir. Böyle olmasına rağmen kişinin yetişkin hayatında aktif bir rol oynamaya devam ederler. İçeride bir ‘çocuk’ yoktur ama bir zamanlar çocukken hissedilmiş o çok gerçek hisler vardır ve o hisler, güzel ya da değil yetişkin hayatımızdaki deneyimlerimizi oluştururlar. Dr. Itzhak Fried’ın beyin faaliyetleri konusundaki çalışması geçmişten bir anı geldiğinde yanan nöronların olay olduğu zaman en aktif olanlar olduğuyla ilgili doğrudan biyolojik kanıt da sağlamaktadır. Bilincimiz ‘bugün’ olan bir sorunun çocuklukta yaşanan bir deneyimle doğrudan ilintili olduğunun farkında olmayabilir ama etkin bilinçaltımız bağlantıyı hızlı ve kolayca yapar- o zaman oluşturulan inanışları aktive eder.
    Yeni bilgiyi kullanamamanın insanda yarattığı kafa karışıklığının sebebi, bilginin çocuk hale yetişkin hal aracılığıyla verilmesi gerekmesidir. Çünkü bilgi yetişkinden çocuğa otomatik olarak geçmez. Bu aynı müdürün bilgisinin otomatik olarak saha personeline geçmemesi gibidir. Şirketler saha personelinin eğitimlerden faydalanması için kişisel olarak eğitilmeleri gerektiğini öğrendiler. Eğer çocuk kısmının yeni bilgiden faydalanmasını istiyorsanız çocuk kısmına bunun özel olarak söylenmesi gerekir. PICT, yetişkinin (eski, modası geçmiş bilgilerle ve yanlış inanışlarla işleyen) çocuk kısmına olumlu yeni bilgileri verebilmesi için tasarlanmıştır. Sonrasında bakış açısını değiştirip sorunları çözmeyi amaçlar.
    PICT kendimizle, başkalarıyla ya da dünyayla ilgili sahip olduğumuz temel inanışların çocukluk süresince henüz bilginin doğru ya da yanlış olduğuna karar veremediğimiz bir yaşta öğrenildiğini bize öğretir. Bu süreç çok erken bir zamanda olduğu için bilgiler/inanışlar sanki her zaman orada olan gerçek bilgiler gibi görünür. Başka bir deyişle, danışanın ‘inanış’ şeklinde düşünmesi zordur, sanki daha büyük bir şeymiş gibi görünür- sanki kimlikle (‘Ben böyleyim’), diğerleriyle (‘İnsanlar böyledir’) ya da dünyayla (‘Hayat böyledir’) ilgili gerçekmiş gibi gelir.
    Bu inanış öğrenme süreci eğer iyi ebeveynlik yapan duygusal olarak sağlıklı ailelerimiz varsa gayet iyidir çünkü o zaman kendimizle, başkalarıyla ve dünyayla ilgili inanışlarımızın çoğu olumlu, gerçekçi ve destekleyici olur. Ancak işlevsiz ailelerde ya da ebeveynlik becerileri düşük anne babalarda öğrendiğimiz inanışlar yanlış ve kısıtlayıcıdır. Örneğin: Ben yeterince iyi değilim, Hiçbir şeyi beceremem, Hiç kimseye güvenilmez, Güvenlik yok, Ben sevilmeye layık değilim, gibi. Çocuklukta öğrenilen bu yanlış inanışlar bize neredeyse görünmez olurken arkaplanda aktif olmaya devam ederler ve karar veriş süreçlerimizi, kendimize güvenimizi, ilişkilerimizi ve kendimizi motive etme becerimizi etkilerler. İnanışlar mantığımıza ‘görünmez’ oldukları için belli bir şekilde davranmamamız gerektiğini bildiğimizde ve yine de yaptığımızda kafamız karışır ve strese gireriz.
    Etkileşimsel Analiz bireylerin ‘çocuk’, ‘yetişkin’ ve ‘ebeveyn’ yönlerini (ego durumlarını) ortaya koyar ve bireyin kendi içinde, başkalarıyla ve sorun çözerken bu yönlerin işlevlerinin anlaşılmasını tavsiye eder. PICT devam eden sorunlara, istenmeyen davranışlara ve geçmiş travmalara hızlı, detaylı, kalıcı ve nazik bir çözüm için bu kabul edilen yöntemi alıp yeniden şekillendirmiştir.
    PICT modeli devam eden sorunların ve istenmeyen davranışların kök nedenini tespit edebilmek için danışanın spesifik bilgiye bilinçaltı aracılığıyla ulaşmasına yardımcı olur. Sonra, spesifik PICT tekniklerini kullanarak danışanın ‘yetişin kısmı’ (PICT Uygulayıcısının yönlendirmesiyle) ‘çocuk kısma’ gerekli bilgileri, sevgiyi ve desteği verir. Bu PICT tekniklerinin içinde inanışı değiştirmek ve dolayısıyla ‘çocuk kısmının’ bakış açısını değiştirmek için ihtiyaç duyulan içerikler mevcuttur. Kişinin kendiyle ilgili olumlu ve uyumlu inanışlara sahip olması için ‘çocuk’ ve ‘yetişkin’ kısımlarının güçlenmesi gerekir. Temel olarak danışan istenmeyen davranış ve hislerinden geçirilerek arzu edilen duygusal özgürlüğe ulaştırılır. Bu sürecin içinde ‘ebeveyn’ kısmı olumsuz ve kendine zarar veren konuşmaları değiştirmek için otomatik olarak yeni tavırlar ve beceriler edinir.

  • Prematüre bebek bakımı nasıl olmalı?

    Dünyada her yıl 13 milyon bebek prematüre olarak doğuyor. Türkiye’de son yıllarda erken doğan bebeklerde (prematüre) sağkalım oranları, yenilenen bakım üniteleriyle hızla artıyor. Anne karnını hiç aratmayan donanıma sahip yenidoğan ünitelerindeki özel bakım yöntemleriyle bebekler artık daha sağlıklı oluyor. Ancak erken doğan bebeğin taburcu olduktan sonra evdeki bakımı da son derece önem taşıyor. “Prematüre Farkındalık Ayı” olarak kutlanan Kasım ayında prematüre bakımı konusunda dikkat edilmesi gereken konulara göz atalım;

    1990’lı yıllardan sonra hasta odaklı bakım anlayışının ortaya çıkmasıyla birlikte bu anlayışın ilk nüvelerinden olan yenidoğan ünitelerinin yenilenmesi, Türkiye’de bebek sağlığında bir çığır açtı. Erken doğan bebeklerde sağkalım oranlarının artmasıyla birlikte, daha kapsamlı bir yaklaşımın var olduğu üniteler sayesinde, bugün artık ileri yaşlarda olası rahatsızlıkların da önüne geçmek mümkün. Erken doğan bebeklerde, okula başladıktan sonra öğrenme bozukluğu çıkabiliyor. Maalesef bunların bir kısmı da yenidoğan ünitesindeki süreçle ilgilidir.

    Yenidoğan ünitesinin ortamı bebeğin sağlığını etkiliyor

    Yenidoğan ünitelerinde ortamın düzenlenmesiyle birlikte bebeğe yapılan her müdahalenin de son derece titiz bir şekilde ele alınması gerekiyor. Stresin dahi beyin gelişimini olumsuz etkilediğini, yapılan radyolojik ve diğer incelemeler de kanıtlamaktadır. Bebek yenidoğan ünitesinde stres içindeyse, ağrısı varsa, üşüyorsa, vücut ısısı yüksekse, bebeğe sert girişimlerde bulunuluyorsa tüm bunlar bebeğin hafızasına kaydoluyor ve uzun vadede çeşitli travmalara neden olabilir. Bu nedenle hastanenin fiziki koşulları ve bebeğe yapılan müdahaleler son derece önemlidir. Diğer bir önemli konu da bebeğe çok fazla el sürmenin sakıncalı olduğudur. Bağışıklık sisteminin düşük olması nedeniyle bu bebeklerde enfeksiyon riski yüksektir ve bebeğe her dokunuş enfeksiyon olasılığını artırır. Mümkün olduğunca bebeği ellemeyip rahat bırakmak gerekir. Bu sebeple de genelde tüm bakımlar belirli bir saate toplanır. Bebeğin ağrı çekmemesi için de gerekli önlemlerin alınması önemli bir diğer nokta. Eğer birtakım tedavilerin uygulanması gerekiyorsa mümkün olduğu kadar bebeğin bu süreci ağrısız geçirmesi sağlanmalıdır.

    Anne bebeğe dokunduğu an bağ oluşuyor

    Erken doğan bebek uzun bir süre yenidoğan ünitesinde kalabiliyor ve dolayısıyla bu süre boyunca anneden ayrı oluyor. Eğer o sırada anne bebeğini ziyaret etmeyip dokunmuyorsa anne-bebek arasında bağ oluşamıyor. Bebek stabilize olduğu an, anne ile ilgili de çok büyük bir problem yoksa biz anneyi üniteye alınır.rız. Bebek de annesi dokununca bunu hissediyor. Öyle ki; bazen bebeğin aralıklı solunum sıkıntısı olduğunda, bebeği anne kucağına verdiğinizde bütün sıkıntı sona eriyor. Ayrıca bu ten teması annenin süt yapımını da artırıyor.

    Bebeğin bakımı ilkokula başlayana dek kontrol ediliyor

    Yenidoğan ünitesinden çıkan bebeğin bakımı düzenli kontrollerle devam etmeli; dördüncü haftadan sonra göz muayenesi, işitme taraması detaylı olarak yapılmalı ve daha sonra poliklinikte gelişimleri takip edilmelidir. Bebeğin zamanında başını dik tutmasından, oturmasından ve emeklemesinden okul çağına kadar ciddi bir izleme programına tabi tutulması çok önemlidir. Çocuğun ilkokuldaki başarısını görene kadar kontrollere devam edilmelidir. Çünkü bebekken hiçbir şey fark edilmez ama ilkokula geldiğinde öğrenme problemleri veya hiperaktivite ortaya çıkabilir.

    Bebeğiniz taburcu edildikten sonra da kritik dönem devam ediyor

    Erken doğan bebek her ne kadar gerekli tetkikler yapılıp, sağlığına kavuşarak hastaneden taburcu edilse de bakım süreci devam ediyor. Özellikle evde bebeğe yapılan ziyaretler enfeksiyon riskini artırdığından bu konuda ailenin ve yakın çevresinin anlayışlı, bilinçli bir tutum sergilemesi gerekiyor. Odanın sık sık havalandırılması, ışıklandırmanın sağlanması, bebeğe dokunmadan önce ellerin yıkanması özellikle damlacık enfeksiyonu ve respiratuar sinsityal virüs riskini azaltmak açısından son derece önemli. Birinci aydan itibaren rutin aşıları ile respiratuar sinsityal virüsünden koruyan, ilk 5 ay boyunca aylık aşıların yapılması, anne-babanın da boğmacaya karşı muhakkak aşılanması, bebeğin her gün temiz hava alması için dışarı çıkarılması, yine taburcu olduktan sonra yapılması gereken bakım kriterleridir. Bebeğin giydirilmesi konusunda da aşırılıktan kaçınılması gerekmektedir. Siz kendinizi nasıl rahat hissediyorsanız çocuğunuza bir kat fazlasını giydirin. Bebeğin dokunma hissinin gelişmesi için ise eldiven giydirilmemesi gereklidir.

    Masaj yapın

    Prematüre bebeklerde masaj büyük önem taşıyor. Kas gelişimi ve bebeğin daha rahat uyuması için yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde bebeğin kaslarına birtakım germe hareketleri yapılır. Bu sayede daha sonra ortaya çıkabilecek ortopedik sorunlar da azalabiliyor. Dokunarak bebeğe uyarı vermek, beyin gelişimi açısından da olumlu sonuçlar verirken, yapılan masajlar bebeğin gaz gibi sorunlarını da önlüyor.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon terimi gündelik hayatımızda çok sık kullandığımız bir kelime haline gelmiştir.
    Günlük hayatta her üzgün, sıkkın ve duygusal olarak düşük hissettiğimizde bu kelimeye sarılırız, ancak
    depresyon terimi ruhsal sağlık alanında ciddi bir duygu durum bozukluğudur.
    Dünya Sağlık Örgütü’nün belirtmiş olduğu üzere depresyon tanısının konulabilmesi için kişinin
    en az iki hafta boyunca her gün şu semptomlardan en az beşine sahip olması gerekir: iç sıkıntısı,
    düşük duygu durumu, iştah değişiklikleri (çok veya az), uyku düzeninde değişiklikler (çok uyuma veya
    az uyuma), kendini değersiz ve suçlu hissetme, çaresizlik hissi, cinsel istek dahil genel isteksizlik,
    ağlama hissi veya ağlama vb. Anlaşılacağı gibi günlük hayatımızda kullandığımız depresyon/depresif
    kelimelerinin sağlık alanında kullanımı dikkat gerektirir.
    Depresyon tedavisi için çalışmalar en etkin tedavi yönteminin uzman doktor (psikiyatrist)
    gözetiminde antidepresan kullanımı ve klinik psikolog eşliğinde bilişsel davranışçı terapi olduğunu öne
    çıkartmıştır. Ancak bu demek değildir ki, doktorunuz antidepresanı gerekli görmeyip sizi bir psiko-
    terapiye yönlendirirse bu yanlıştır. Aksine depresyon seviyenize göre antidepresan kullanımı gerekli
    olmayabilir. Çalışmaların bahsettiği etkin tedavi, ağır depresyonu refere etmektedir.
    Bir klinik psikolog olarak, depresyon psiko-terapisinden bahsetmek isterim. Bilişsel davranışçı
    terapi (BDT) çerçevesinde amaçlanan nokta eş zamanlı olarak duygu, düşünce ve davranış üçlüsünde
    kalıcı değişiklik yaratmaktadır. BDT teorisine göre, kişi çarpıtılmış algılara (“Yanımdan geçerken bana
    selam verdi, beni basbaya gördü, özellikle selam vermediği, görmediği için değil…”), zorunluluk içeren
    cümlelere (-meli/- malı, lazım, gerekir içeren her cümle), değersizlik algısına (“Bu hayatta kimse bana
    değer vermiyor/Değerli bir kimse değilim”) sahip olduğu için kendisini depresif hisseder. Yani aslında
    düşüncelerimiz, duygularımızı belirlemiş olur. Aynı şekilde kişi kendisini depresif hissettiği için kendisi,
    çevresi ve gelecekle ilgili olumsuz düşüncelere devam eder; yani kişinin duyguları da eş zamanlı
    olarak düşünceleri pekiştirir. Duygu ve düşünceler birbirilerini karşılıklı olarak etkilerken, aynı
    zamanda davranışları da etkiler: Kendisi, çevresi ve gelecekle ilgili olumsuz düşünüp olumsuz
    hisseden bir kişinin davranışları da aynı oranda olumsuz olacaktır. Kişi kendisine ve çevresine
    düşmanca davranabileceği gibi, davranışlarında minimuma gidebilir: evden hatta yataktan dahi dışarı
    çıkmayabilir, kimse ile iletişim ve ilişkiye geçmeyebilir, öz bakımını yerine getirmeyebilir vb.
    Anlaşılacağı gibi duygu, düşünce ve davranış üçlüsü döngüsel olarak birbirilerini
    etkilemektedir, bu sebepten de eş zamanlı olarak her birinde kalıcı değişikliğe gidilmesi gerekir. Bu
    doğrultuda, seanslarda kişinin çarpıtılmış algıları, değersizlik düşünceleri ve zorunluluk içeren
    cümleleri bilimsel teknikler ile yeniden yapılandırılır. Bunun yanı sıra, kişinin davranışlarında etkili bir
    değişikliğe gidilebilmesi için, seans aralarında yapabileceği davranış ödevleri verilir (“Hiç canınız
    istemese de önümüzdeki bir hafta boyunca herhangi bir gün dışarıda 15 dakika yürüyün” gibi). Bu iç
    içe geçmiş çalışmalar sayesinde bilişsel davranışçı terapi ile depresyon tedavisinin 8-12 seans arasında
    olması beklenir. Kişinin içinde bulunduğu depresyon seviyesi ve kişisel farkındalığı doğrultusunda
    seans sayısı artıp azalabilir.