Yazar: C8H

  • EMDR

    EMDR

    Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (Eye Movement Desensitization and Reprocessing: EMDR); savaş stresi, taciz, doğal afetler veya çocukluk döneminde yaşanan örseleyici olaylar gibi rahatsız edici yaşam deneyimlerinin neden olduğu duygusal sorunların yanı sıra, fobi, performans kaygısı, panik bozukluk, beden algısının bozukluğu, çocuklarda travma belirtileri, yas, kronik ağrı, taciz, tecavüz ve başka sorunların tedavisinde kullanılan psikodinamik, bilişsel, davranışsal ve danışan merkezli yaklaşımlar gibi çok iyi bilinen farklı yaklaşımların öğelerini bir araya getiren bütüncül bir psikoterapi yöntemidir.

    EMDR’nin TSSB’de etkili olduğu kanıtlanmıştır . EMDR’nin belirtilerde bir çok tedaviden daha hızlı düzelme sağladığı ve daha az tedavi seansı gerektirdiği ve travma odaklı kognitif bilişsel terapi ile eşit etkili olduğu bildirilmiştir.

    Yaklaşık 2 milyon kişinin farklı tiplerde psikolojik rahatsızlıklarının başarıyla tedavi edilmesini sağlamıştır. EMDR’nin gelişimi 1987 senesinde, Dr. Francine Shapiro’nun göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltabildiğini tesadüfen keşfetmesiyle başlamıştır. Sonrasında EMDR, tüm dünyadan terapistlerin ve araştırmacıların katkılarıyla hızla gelişmiştir.

    EMDR terapi literatüründe ‘kısa süreli terapiler’ grubunda yer alır. EMDR tedavisinin ne kadar süreceği sorunun tipi, danışanın bugünkü yaşam koşulları, önceki travmaların sayısı ve etkisi ile bağlantılıdır. Her kişinin bilgileri kendi değerleri ve deneyimleri doğrultusunda kendine has bir biçimde işlemesi de süreyi etkiler. Ancak genel olarak 6-8 seans tek travma için yeterli olmaktadır.

    EMDR teorisinin altyapısını oluşturan Adaptif Bilgi İşleme Modeline göre beyin, fizyolojik temelli bir sistemle, her yeni deneyim aracılığı ile kendisine ulaşan bilgiyi işler ve işlevsel hale getirir. Duygu, düşünce, duyum, imge, ses, koku gibi bilgiler işlenip ilişkili anı ağlarına bağlanarak bütünleşir. Böylece o deneyimle ilgili öğrenme gerçekleşir. Edindiğimiz bilgiler gelecekte tepkilerimizi uygun bir şekilde yönlendirmek üzere depolanmış olur.

    Bu sistem normal çalıştığında ruh sağlığını ve insan gelişimini öğrenme yoluyla desteklediği için adaptif, uyumlu bir mekanizma olarak kabul edilir.

    Travmatik veya çok fazla rahatsız eden olaylar yaşandığında bu sistem bozuluyor gibi gözükmektedir. Yeni bilgi işlenip mevcut anı ağına entegre olmaz. Deneyimi anlamlandırabilmek için anı ağlarındaki işlevsel bilgilerle bağlantı kurulamaz ve akıl sağlığına uygun sonuçlar çıkarılamaz. Sonuç olarak öğrenme gerçekleşmez. Duygular, düşünceler, imgeler, sesler, beden duyumları yaşandığı haliyle depolanır. Bu nedenle bugün yaşanan bazı durumlar bu izole kalmış anıları tetiklerse, kişi o anının bir kısmını ya da bütününü yeniden yaşar gibi etkilenir.

    EMDR’ye göre rahatsızlıkların, olumsuz duygu, düşünce, davranış ve kişilik özelliklerinin arkasında uyum bozucu, işlev bozucu, işlenmeden ve izole bir şekilde depolanmış bu tür anılar yatar. Kişinin kendisi ile ilgili olumsuz inançları (örn: Ben aptalım), olumsuz duygusal tepkileri (başaramamaktan korkma) ve olumsuz somatik tepkileri (sınavdan önceki gece karın ağrısı) problemin kendisi değil, semptomları, bugünkü dışavurumlarıdır. Bu olumsuz inanç ve duygulara yol açan işlenmemiş anılar şimdiki zamandaki olaylar tarafından tetiklenmektedir.

    Doğal afetler, büyük kazalar, kayıplar, savaş, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanı sıra, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; günlük hayatta aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanmalar, reddedilmeler, ihmal ve başarısızlıklar işlenememiş anılar arasında yer alabilirler.

    EMDR, bu tür izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir terapidir. Beynin zamanında yapamadığı işlemi yapmasını sağlar. Kilitli kalmış anı ile diğer anı ağları arasında ilişki kurulması, öğrenmenin sağlanarak bilginin adaptif bir şekilde depolanması mümkün olur. Danışan artık rahatsız olmaz ve anıyı yeni ve sağlıklı bir perspektiften görür.

    EMDR terapisi ile sadece semptomlar ortadan kalkmaz. Yeni bakış açısının kazandırdığı pozitif inançlar ve olumlu duygular kişinin kendisine, ilişkilerine, dünyaya bakışını da olumlu yönde değiştirip kişisel gelişim sağlar.

  • Atopik dermatit (egzama), çevresel etkenlere deri reaksiyonları

    Atopik dermatit (egzama), kaşıntılı, deride kızarma, çatlama, pul pul kabuklanma şeklinde görülen bir alerjik hastalıktır. Her yaşta ortaya çıkabilir. Genellikle bebeklik döneminde başlar. Her zaman bir dış etken söz konusu değildir. Bazı atopik dermatit türlerinde alerjen duyarlılığı yoktur. Yani dokunan bir besin, polen, ev tozu alerjisi gibi dış etkenlerle ilişkisi yoktur. Bebeklik döneminde besin alerjisi ile bağlantısı daha fazladır. Bebeklik döneminde başlayan atopik dermatiti biraz daha ayrıntılı inceleyelim;

    Egzama, bazen şiddetle başlar, bazen yavaş yavaş başlayan kaşıntılı kızarıklıklar giderek artar. Çoğu zaman da önemsenmez, nasıl olsa geçer diye beklenir. Veya bir akrabanın tavsiyesi ile alınan krem sürülerek geçici iyileşme beklentileri yaşanır. Bebek soyulduğunda her defasında elleriyle karnını kaşımaya çalışıyorsa, bu egzemanın ilk belirtisi olabilir. Ardından kırmızı, kaşıntılı, ilerledikçe üzeri pul pul kabuk gibi sertleşmeye, bazen deri çatlayıp, sürtünmenin de etkisiyle sızıntı kanamalara bile neden olabilir. Tipik dağılımı; bebeklerde yanaklar, boyun, kulak arkası, eller, bilekler olabilir. Bazen de “para para” gibi diye nitelendirilen farklı yerlerde yuvarlak, keskin kenarlı döküntüler şeklinde görülebilir. Bebek büyüdükçe diz arkası, kolun dirsek ön taraf katlantı yeri gibi bölgelerde yoğunlaşabilir. Ailede; anne baba, kardeşler veya yakın akrabalarda astım, saman nezlesi gibi bir allerjik hastalık öyküsü varsa; bunun da allerjik egzema olma ihtimali artar. Bebeklikte en önemli olan; bu cilte lezyonlarının besin allerjisi nedenli olmasıdır. Sade anne sütü alan bebeklerde bile annenin yediği besinlerin, anne sütü aracılığı ile bebeğe geçip, allerji yapma riski vardır. En sık nedenlerden birisi de inek sütü allerjisidir. Direkt inek sütü vermek gerekmez; hazır mama ile de olabilir. Veya bir başka gıda olabilir. Öncelikle tanının doğru konması, nedenlerin araştırılması gerekir. Hemen bir Çocuk allerji uzmanına başvurmak ilk adım olmalıdır. Araştırılmadan, sadece tahmine dayanarak bebeğe bazı gıdaların yasaklanması, bebeğin normal büyüme ve gelişmesini engelleyebilir, çok tehlikeli bir yaklaşımdır.

    Altta yatan neden ne olursa olsun; anne sütü asla kesilmemelidir. Tam tersine daha uzun süre verilmelidir. Araştırma sonucu gerekirse anneye yapılacak basit tedavilerle bebek de rahatlayacaktır.

    Bazen çok şiddetli olmayan deri döküntüleri ihmal edilir. Oysa bunlar, ilerde ortaya çıkacak bir “astım” veya “allerjik bronşit”in ön habercileri olabilir. İhmal edilmeden araştırmalı, uygun tedavi verilmelidir. Tedavide genelleme yapılmaz. Her bebeğin tedavisi farklıdır. Önemli olan erken teşhis, doğru yaklaşımdır.

    Güneş Allerjisi:

    Güneşe karşı hassasiyet veya güneş yanığı ile karıştırılmaması gereken bir durumdur. Cilt rengine bağlı olarak, güneşe karşı her insanda farklı sürede ve şiddette reaksiyon gelişir. Koyu ciltli kişilerde en az ve hafif, açık renklilerde daha şiddetli olur. Güneş allerjisinde ise, cilt renginin olaya katkısı yoktur. Az miktarda bile olsa, güneş gören bölgelerde kaşıntı, kızarma, şişme gibi reaksiyon gelişir. Sadece yazın deniz kenarında değil, diğer mevsimlerde ve günlük yaşantısında da güneş gören bölgelerinde kaşıntılı reaksiyon gelişir. Güneşten mümkün olduğunca korunma yanı sıra, günlük yaşamda da güneşe karşı koruyucu 20-24 faktörlü kremlerle kısmen önlenebilir. Tabii ki bu kişilerin bronzlaşmak amacı ile güneşlenmesi söz konusu bile olmamalıdır.

    Böcek ve arı sokmalarına karşı allerji:

    Bir insanın allerjik bünyeye sahip olması; örneğin allerjik astımı olması, o insanda arı ve böcek sokmasına karşı da allerji olacak anlamına gelmez. Diğer insanlar kadar risk söz konusudur. Çünkü arı ve diğer böcek sokmasına allerjik reaksiyon, farklı bir konudur. Arı soktuğunda, her insanda az veya çok reaksiyon olur. O bölge şişer, kızarır, kaşınır. Ama arı allerjisi varsa; yine allerjinin şiddetiyle ilişkili olarak bu reaksiyonlar çok daha abartılı ortaya çıkar. Hatta sadece sokulan bölgede kalmayıp, tüm vücudu etkileyen sistemik belirtilere yol açabilir. Bunun en uç noktası “anafilaksi” denen tablodur. Yaygın kızarma-kaşınma, vücutta şişme, karın ağrısı, ishal, çarpıntı, baygınlık veya ani ölüme kadar gidebilen geniş bir yelpazeye sahiptir. Önceden arı allerjisi olup olmadığını bilmek tam mümkün değildir. Arı venomu ile yapılan deri testi veya kan tetkikleri ile yanılma payı yüksektir. Ancak daha önce arı sokmasına bağlı sistemik reaksiyon yaşamış olanların, tekrarından korunmak için, hastaneye gidecek kadar zaman kazandıracak “Epi-pen” denilen, kalem biçiminde ve arı sokunca kendi kendine acilen uygulanabilecek ilacı yanlarında taşımaları gerekir. Eczacı odası aracılığı ile yurtdışından temin edilebilen, son kullanma tarihi dolunca yenilenmesi gereken bir ilaçtır. Ancak bu ilaca sahip bile olsalar, arı sokmasına allerjisi olanların, arı sokunca hemen bir sağlık kuruluşuna gitmesi gerekir. Arı venom allerjisi için allerji uzmanı tarafından immünoterapi (aşı tedavisi) uygulanmaktadır.

    Sivrisinek sokması ile aşırı şişme, kızarma şeklinde reaksiyon olabilir. En erken dönemde lokal olarak kortizonlu bir krem sürülmesi, şiddetini azaltır. Ayrıca çocuk büyüdükçe, zaman içinde bu reaksiyonun şiddeti azalarak normale döner.

    Klor allerjisi:

    Astım, allerjik nezle gibi bilinen bir allerjik hastalığı olanların özellikle havuza girdikten sonra şikayetlerinde alevlenme görülebilir. Bu olay havuzdaki klora bağlıdır. Ancak burada klora allerji söz konusu değildir. Klor’un, allerjiyi tetiklemesi ve şikayetleri alevlendirmesi söz konusudur. Bunu baştan bilme şansı yoktur. Allerji hastalarının her türlü spor aktivitesini yapmasını önermekteyiz. Yüzme de özellikle önerilen bir spordur. Ayrıca klora bağlı reaksiyon, allerik hastaların çok az bir bölümünde ortaya çıkar. Bu nedenle yasaklamak doğru değildir. Hatta bazı hastalar, allerji nedeniyle kullandıkları ilaçları kullanarak havuza devam edebilir, kloru böylece tolere edebilirler. Yüzmeden vazgeçmeden önce her türlü denemeyi yapmakta yarar vardır.

    Soğuk allerjisi:

    Soğuk havada veya soğuk suya temasla ortaya çıkan allerjik reaksiyonlar görülebilir. Aniden soğuk denize atlamakla ölüme bile yol açabilir. Kış aylarında yüz, el, parmak gibi açıkta kalan bölgeler kızarır, şişer. Sıcak tutmak gerekir. Aynı şekilde soğuk su veya içecek içmek, dondurma yemek gibi soğukla içten temasa bağlı nefes yolunda ödem, şişme, tıkanma görülebilir. Tedavisi sakınmadır. Dondurma veya diğer yiyeceklerde; soğuk olması dışında yiyeceğin kendisine karşı da allerji söz konusu olabilir. Bu durumda o gıda sıcakken de allerji yapar. Örneğin süt allerjisi varsa; sadece dondurma değil, yoğurt, peynir de dokunabilir. Kesin tanısı allerji uzmanınca konulmadan gıda kısıtlaması yapmak doğru değildir. Bilinçsiz rastgele kısıtlama, beslenme bozukluğuna neden olabilir.

  • ALDATMA ENGELLENEBİLİR Mİ?

    ALDATMA ENGELLENEBİLİR Mİ?

    Her ilişki de sorunlar olur, yolunda gitmeyen yönler olabilir, sorunların çözülememesi ayrılığı getirirken,
    sorunların farkında olunmaması ya da çözülmeye çalışılmaması aldatmayı getirebilir. Aldatma bazen
    aldatanın hayatındaki bir boşluğu doldurma bir ihtiyacını giderme bu aşk, cinsellik, şehvet, tutku,
    önemsenmek, güven, ilgi görmek, beklentilerinin karşılanmaması, ihtiyaçların giderilmediği için bu
    ihtiyacını giderecek birine yani etrafında ona ilgi göstermeye başlayabilir. Günümüzde aldatma ve
    aldatma sonrası yaşananlar sorunların nasıl oluştuğunu ve nasıl çözüleceğini bilmemek ya da
    önemsememekten ya da ilişkilerini düzeltmek için çapa göstermemekten kaynaklanıyor. Aldatmayı
    önlemenin yolu mutlu olmak ve mutlu etmektir. Mutsuz çiftler çok daha kolay aldatmaya yönelebilir.
    Eşinize ilgi gösterin, özel zaman ayırın güzel sözler ve iltifatlar da bulunun gönlünü hoş tutun. İlişkinizin
    sıradanlaşmasına izin vermeyin ilişkinizde aşkı tutkuyu gizemi canlı tutun. Eşinizi küçümseme, azarlama,
    hor görme, aşağılama hele ki başkalarının yanında küçük düşürme asla yapmayın ona saygı gösterin.
    Eşinize yalan söylemeyin dürüst olun ve verdiğiniz sözleri tutun. Eşinizin duygu düşüncelerini
    önemsediğinizi, beklenti ve ihtiyaçlarını dikkate aldığınızı gösterin, onu takdir edin değerli olduğunu
    hissettirin. Ben değil biz dilini kullanın, ortak yaşama dahil olun biz duygusuyla aile kavramını oluşturun
    ve bencil olmayın. Haklı olduğunuz durumlarda dahi eşinizin bakış açısını da kabul edin, aynı fikirde
    olmanız gerekmez ama onun düşüncelerinin de değerli olduğunu kabul edin ve hissettirin, haklı olmak
    bazen bir şey kazandırmaz mutlu olmaya çalışın. Sizi mutsuz eden ya da rahatsız olduğunuz şeyleri
    eşinizi kırmadan uygun bir dille mutlaka söyleyin, yapıc, ılımlı ve sakin konuşun. İlişkinizi, evliliğinizi ve
    eşinizi asla başkalarıyla kıyaslamayın, hiç kimse mükemmel değildir, kusurları sürekli dile getirmeyin,
    olumlu yönlerini bol bol takdir edin. Birbiriniz olduğu gibi kabul edin, değiştirmeye kalkmayın, eşinizi
    olmasını istediğiniz birine dönüştürmeye kalkmayın, değişmesi için baskı yapmayın. Eve iş getirmeyin ne
    kafanızda ne de gerçekte. Eve gelince bireysel konulardan (telefon, internet, tv vb.) uzak durun. Eşinizle
    baş başa vakit geçirecek ortak zamanlar oluşturun (sohbet etmek, film izlemek, müzik dinlemek,zeka
    oyunları oynamak, puzzla yapmak vb.) evde tv, film izlerken bedensel temas kurun. Evlilikte en önemli
    hususlardan biri cinselliktir, yani evliliğin sigortası, cinselliği, fantezilerinizi eşinizle konuşun, yatak
    odanızı renklendirin, cinsel uyumsuzluğunuz varsa orta yol bulmaya çalışın. Tatlı dil yılanı deliğinden
    çıkarır unutmayın.
    ALDATILMAMANIZ DİLEĞİYLE.

    ALDATMANIN CAZİBESİ
    Niye aldatıyoruz?
    Aldatma yüzyıllardır varolan ve insanoğlu olduğu sürece devam edecek önemli bir konudur. Daha
    yasağın cazibesi Adem ile Havva’dan başlamaktadır: yasak meyveyi yiyerek. İnsanoğluna cennetten bile
    daha cazip gelmiştir yasak meyve. Yasak istek doğurur, tutku ve heyecan yaratır. Bu nedenle
    yasaklanmış, engellenme, bilinmezlik, gizem günah gibi kavramlar aldatma şehvetinin ana unsurlarıdır.
    Oysa evlilik ulaşılabilirlik, sevgi, sahiplenme resmiyet, saygı ve onaylanmışlık üzerine kurulmuştur. Nasıl
    ki bir zarf verseler ve sakın açma deseler o andan itibaren o zarfın içinde ne olduğunu merak etmeye
    başlarsınız. Tabiî ki bu nedenler bir aldatmaya gerekçe olamaz, her aldatma durup dururken olmaz
    genelde bir ihtiyaç bir isteğin giderilmesi için ortaya çıkabiliyor. Yapılan bazı araştırmalar aldatmanın
    genetik olduğuyla ilgili de olabileceği söylenmekte, ama tam nedeninin bilinmesi zordur. Toplum tek
    eşliliği öngörürken dizi, filmler medya ve rol modellerle aldatma daha fazla özendirilmektedir. Daha küçük
    yaşlarda erkek çocuklarına sen çok kızın canın yakacaksın denmesi bile aldatmanın temelini atmakta ve
    erkekler için işi meşrulaştırmaktadır.

    Aldatıyor ve aldatılıyoruz
    Aldatma kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte kimine göre eşlerin yada sevgilililerden birinin başka
    birisiyle cinsel bir deneyim aldatma kimine göre başka birine bakmak, kimine göre de başka birine aşık
    olup duygusal bağ kurmaktır. Genelde erkekler aldatma cinsel deneyim şeklinde olurken, kadınların
    aldatmaları, Şuanda günümüzde dünya tarihinin şuanına kadar en yüksek aldatmaların olduğu dönemleri
    yaşıyoruz. Yeni dünya düzeninde aldatmak kolay, normal hale geliyor. Toplumsal normlar ve örf
    adetlerimiz değişiyor; sohbet şekillerimiz, tanışma ortamlarımız, eğlenceler ve cinselliği artık sanal
    ortamlara taşıyoruz. Sosyalleşmediğimiz için bencilleşiyoruz; bu nedenle ihtiyaçlarımız hemen
    karşılanmazsa başka yerlere başka kişilere yöneliyoruz, bu da aldatmaları da arttırıyor. Diziler sosyal
    ağlar ilişkilerimizde ki beklentileri çeşitlendirdi, bu nedenle karşılanmayan dile getirilmeyen beklentiler
    aldatmaya tohumlar ekmektedir.

    Aldatma deyince akla erkekler gelmekte ancak günümüzde kadınların aldatma oranları git gide
    artmaktadır. Erkeklerin bir çoğu aldatırken kadınlara göre yakalanma olasılıkları daha yüksektir.
    Düşünüldüğünde kadınlar aldattığında daha az yakalanıyor. Dünya çapında yapılan araştırmalarda
    erkeklerin %60 kadınların %30 u aldatmaktadır. Aldatma her kesim için geçerli cinsiyet, yaş, eğitim
    sosyo-kültürel ayrımı bulunmamaktadır. Genelde erkekler evliliklerinde mutluyken de aldatabiliyor, ancak
    kadınlar mutlu iken aldatmıyor. Genelde intikam için aldatma kadınlarda daha fazla olurken, kadınlar
    cinsel aldatmayı affedebilirken, erkekler için cinayet konusu bile olabiliyor.

  • Sağlıklı çocuk aşılaması; aşı takvimi

    Bebeklik dönemi, insanoğlunun en savunmasız dönemidir. Bağışıklık sistemi henüz yeterince oluşmamıştır. Dışardan gelecek tüm mikroplara açıktır. İşte doğada bu dengeyi sağlamak için, hamilelik döneminde anneden bebeğe geçen, “antikor” denen koruyucu maddeler, özellikle ilk 6 ayda daha etkindir. Bebeği pek çok çocukluk çağı hastalığına karşı korur. Bir yandan da anne sütü ile devamlı desteklenir; böylece ilk aylarda bir koruyucu duvar oluşur. Bebek büyüdükçe, bu koruyucu maddeler ömrünü tamamlayarak gittikçe azalır. Bu sırada da bebeğin kendi bağışıklık sistemi gelişmeye başlar, aktif olarak kendini savunmaya çalışır.

    Çevremizde çok çeşitli mikroplar vardır. Nezle, grip yaparlar, boğaz, kulak, bronş, idrar yolu gibi çeşitli organlarda hastalıklar yaparlar. Bir de sadece özel bazı hastalıkları yapan özel mikroplar vardır. Örneğin; kızamık mikrobu; sadece kızamık enfeksiyonu yapar. Tüberküloz mikrobu, tüberküloz (verem) yapar. İşte bu özel mikroplara karşı bebeklerin önceden koruyucu madde (antikor) geliştirme şansı çok zayıftır. Korunmasız bebeğe bu ve benzeri özel mikroplar bulaştığı zaman, bazen sakat bırakma, ölüm gibi çok kötü sonuçlanabilen hastalıkları oluşturur. Doğal yolla vücuda girince böyle ciddi riskler oluşturan bu mikroplara karşı önceden savunma gelişirse, mikrop vücuda girer girmez engellenir ve hastalık yapması önlenir. Aşının temel mantığı budur.

    Bazı aşılarda mikroplar canlıdır, ama hastalık yapamayacak gibi engellenmiştir. Bazen mikroplar öldürülmüştür, bazen de bu mikropların kendisi değil de salgıları veya ürettiği toksin (zehir) aşı olarak kullanılır. Belli dozlarda belli zamanlarda vücuda verilen bu maddeler, bağışıklık sistemini o mikrobu tanımasını sağlar. Böylece hastalık yapabilecek gerçek mikropla karşılaşıldığında, buna önceden hazır olan bağışıklık sistemi, o mikrobu hemen yok eder, hastalık olmaz.

    Her hastalığın risk dönemi farklıdır. Bu nedenle doğumdan itibaren belli bir program dahilinde aşılamanın başlaması gerekir. Her aşının maksimum koruma sağlaması için hangi dozda ve kaç kez tekrar edileceği, ne zaman yapılacağı bellidir. Aşılama takvimi ve hangi aşıların yapılacağı, temel bir program şeklindendir. Ancak ülkelere göre bazı farklılıklar söz konusudur. Sadece tropikal bölgede görülen bir hastalığın aşısı, ancak oralara gidilecekse özel olarak yapılabilir. Aşılama programları, zaman içinde de değişiklik gösterir. Eskiden zorunlu olarak herkese yapılan çiçek hastalığı aşısı, artık kalktı. Çünkü bu hastalık dünyadan yok edildi. Aynı şekilde çocuk felci hastalığının da aşılama yolu ile yeryüzünden silinmesi için çalışmalar sürmektedir. Kızamık hastalığı eskiden daha yaygınken, bebekler 9. ayda aşılanırdı. Şimdi daha iyi kontrol altına alındığı için 1 yaşında kızamık-kızamıkçık-kabakulak karma aşısı şeklinde yapılıyor. Bazı aşılar da zorunlu olarak, devlet eliyle, resmi sağlık kurumlarında yapılırken, bazıları isteğe bağlı olarak yapılıyor. Örneğin, rotavirüs (ishal) aşısı, HPV (genital kanser) aşısı gibi aşılar ülkemizde isteğe bağlı aşılardır. Zaman içinde değişiklikler olabilir. Yakın zaman önceye kadar isteğe bağlı olarak yapılan pnömokok (zatürre) aşısı, artık devletin sağlık kurumlarında uygulanan zorunlu aşılar grubuna alınmıştır. Son bilimsel gelişmeler ışığında ülkemizde uygulanan aşılama takvimi aşağıda görülmektedir. Her zaman için temel prensip; hastalık olduktan sonra tedavi etmek önemli; ama olmaması için gereken önlemleri almak daha önemlidir. Çocukların aşıları ihmal edilmemelidir.

  • En İyi Aile Modeli ”İşlevsel Aile ” Nasıl Olunur?

    En İyi Aile Modeli ”İşlevsel Aile ” Nasıl Olunur?

    Sizin de bildiğiniz gibi çocuk eğitimindeki sihirli değnek; anne ve baba arasında kurulan ilişki ve iletişim
    bağlarıdır.
    Çocuk; ebeveynleri arasındaki kurulan iletişim biçimlerinden zihninde kendisine ait bir şema oluşturur. Bir
    olay sonucunda annesinin babasına olan tepkileri üzerinden annesine veya babasının annesine verdiği
    tepkiler üzerinden babasına karşı bir iletişim biçimi oluşturur.

    Ruh sağlığı yerinde ve etkili iletişim kurabilen bir çocuk; muhakkak ki işlevsel aile modelinden geçer.

    Peki nedir bu işlevsel aile ?

    İçinde ;

    1-Bağlılık
    2-Roller
    3-Ritüeller
    4-Güven
    5-Sınırlar
    6-İletişim
    7- İlgi /Sevgi/Saygı bulunduran aileleri işlevsel aile olarak tanımlayabiliriz.

    Şimdi bu maddeleri açıklayalım;

    1-Partnerinize karşı güvenli ve sağlıklı bir bağlanma stiliniz var mı?
    2-İlişkinizde kendinizi tanımladığınız kimlik ile cinsel kimliğinizin özellikleri birbiri ile uyumlu mu? O
    kimliğin gerektirdiği özelliklere sahip misiniz ya da rollerini yeterince üstleniyor musunuz?
    3-Haftasonu evde mısırı kim patlatır? Pazar kahvaltısını eşinize hazırlatmak, her cumartesi gecesi
    yürüyüşe çıkmak vb. ritüeller ilişkinizde mevcut mu?
    4-Eşinize karşı oldukça dürüst müsünüz?
    5-Ev içi bazı sınırlar koyun. Kişisel telefonlar asla kurcalanmamalı ya da akşam yemeklerinde mutlaka
    evde olunmalı vb. sınırlar ilişkinizi daha ciddiye almanızı sağlayacaktır.
    6-Ben dili ile konuşun, algılayıcı ve empatik olun.
    7-İltifat edin, emir etmeyin, rica edin. Sizi mutlu eden davranışı sergilediğinde kendisini değil, davranışı
    ön plana çıkararak ödüllendirin. ”Sen böyle davranınca, kendimi dünyanın en şanslı insanı hissediyorum
    ”vb. gibi cümlerle o davranışın yapılma sıklığını artırmak sizin elinizde.

    Öte yandan aile içi ilişkilerimizde kimliğimizin bizden beklentileri de oldukça önem taşır. Bunlar;

    Mesleki Kimlik: Meslek doyumu elde eden biri miyim?
    Cinsel Kimlik: Kadınsam kadın rollere sahip miyim ya da erkek isem erkek rolleri üstleniyor muyum?
    İdeolojik Kimlik: Dünyaya karşı duruşum nedir? Bakış açım ne kadar geniş?

    Partnerinizle kimliğinizin özellikleri ne kadar uyuşuyor, çatışmaları doğru ve etkili bir iletişim biçimi ile
    halledebiliyor musunuz?

    İlişkilerinizde kadın ve erkek rolleri ne kadar yerine getirirseniz çocuğunuzda aynı şekilde sosyal
    öğrenme modeliyle sizi adeta model alacak ve ona göre bir cinsel kimlik oluşturacaktır.

    Unutmayınız ;
    Yapmadığınız bir şeyi asla çocuktan yapmasını bekleyemezsiniz; çünkü o tüm eylemleri sizden öğreniyor
    sonuçlarına göre edinimler kazanarak yapıp yapmama durumuna kendisi karar veriyor.

  • Burun spreyleri

    Kış ayları geliyor. Başta küçük bebekler olmak üzere bütün çocuklar, hatta büyükler burun tıkanıklığı ile boğuşmak zorunda kalacak. Ardından hemen çeşitli burun damlalarına başvurulacak. Ama acaba bu burun damla veya spreylerini ne kadar doğru kullanıyoruz? Gelin birlikte inceleyelim.

    Burun yolu ile uygulanan ilaçlar, içerik veya kullanım şekline göre sınıflanabilir.

    -Burun temizliğini sağlamaya yönelik damla veya spreyler. Bunları “ilaç” olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü amaçları temizlik olduğuna göre; sade su veya içine bir şeyler katılmış su olarak düşünebiliriz. En yaygın olanları “serum fizyolojik” ya da “okyanus suyu” adı altında satılan , esas olarak tuzlu sulardır. Bunların içindeki tuz miktarı, insan serumundakinden fazla değildir. Böylece içindeki tuzun insanlara zarar vermemesi sağlanır. Hem tuzun etkisi, hem de suyun fiziksel temizleme gücü birlikte kullanılır. Ayrıca sık veya uzun süre kullanılması halinde zarar vermesin diye bu sıvıların asitlik derecesini de dengelemek için içine karbonat gibi görev gören ama vücuda zarar vermeyecek katkılar da katılmalıdır. Piyasadaki pek çok ürün bu şekilde düzenlenmiştir. Böylece evde suya tuz atarak hazırlanacaklardan daha güvenle kullanılır. Bunun küçük ampullerdeki ya damlalıklı şişelerdeki damla formu, bebeklerde kullanışlıdır. Damlatıldıktan sonra çeşitli yollarla aspire edilerek yani, elektrik süpürgesi gibi emerek bu suyu ve beraberindeki burun salgılarını temizlemek oldukça etkili olur. Asitliği de dengeli ise, gerektikçe sık sık kullanılabilir.

    Sprey formunda sıvılar da vardır. Okyanus suyunun direkt paketlenir; böylece içindeki iyot vs. diğer elementler de doğal denize girilmiş gibi temizlik sağlar, veya bu suya benzetilerek hazırlanır. Sprey halinde sıkılınca burunun derinliklerine de ulaşabilir. Çok küçük bebeklerde bu türün kullanımı uygun değildir.

    Basınç etkisini daha belirginleştirerek fiziksel temizlik oranını artırmak için litrelik serum fizyolojik sıvısından enjektörle çekip iğneyi çıkarıp buruna sıkarak kullanılabilir. Eski bir yöntemdir, zorunlu olursa veya gerektiğinde hastane ortamında kullanılabilir. Bu yöntemin evde kullanılacak şekli de hazırlanmıştır. “Sinüs rinse” adı altında hazır satılmaktadır. Plastik şişeyi burun içine sıkarak basınçla sıvı buruna gönderilir; Bütün geniz bölgesini temizleyerek diğer bulun deliğinden pislikler dökülür. Aynı işlem diğer bulun deliğinden de tekrarlanarak temizlik tamamlanır. Bunu sakıncası; basıncı ayarlayamayıp kuvvetle sıkılırsa; orta kulağa sıvı kaçıp ağrı ve enfeksiyon yaratabilir.

    -İlaç içerikli sıvılar.

    Bunların bir kısmı, hem sıvı salgısını azaltan, hem damar geçirgenliğini düzenleyen hem de kaşıntıyı azaltan ilaçların karışımıdır.Sadece lokal olarak etki etmesi amaçlanır. İlaç bölgeden emilip dakikalar içinde burunu açar. Bu ilaçların kullanımı süre ile sınırlıdır. Art arda maksimum 1 hafta süre ile kullanılır. Daha uzun süre kullanılırsa, bu kez yararlı etkisi ters döner, burun daha da fazla tıkanır. Kullanımı sınırlıdır. Sadece kısa süreler için, örneğin nezle dönemlerinde gece uykuya geçmeyi kolaylaştırmak için kullanılabilir.

    Bazı ilaçlar, daha uzun süre kullanımı da mümkün olan türdendir. Bu grubun en yaygın kullanılanı kortizon içeren ilaçlardır. Allerjik nezle tedavisinde kullanılır. Bunlar burun açıcı tür ilaçlar olmadıkları için hemen etki göstermesi beklenmez. Bu nedenle de uzun süre kullanılmaları gerekir. Sadece burun tıkanıklığı döneminde burunu açmak için kullanılırsa, tuzlu su yerine geçer. Gerçek etki için en az 1 hafta kadar kullanmak gerekir. Ama ne zamana kadar? Erişkinlerde bu süre kısıtlı değildir. Ama çocuklarda, yazılı bir kural olmasa da 2 ay kadar; yani 1 kutu ilacı bitirene kadar kullandıktan sonra bir süre ara vermek daha doğru olur. Bu süre de net belli değildir. Yaklaşık 1-2 hafta ara verilebilir. Daha uzun kullanımda, irritasyon etkisi ile burun kanamalarına neden olabilir. Burun içinde cilt altı destek dokusu yetersiz olduğu için, bu ilacın etkisi ile de uzun kullanımda bu yolla da kanamalara veya bölgesel zedelenmeye, hatta burun orta direğinde delinmelere bile yol açabilir. Doktor denetiminde kullanılması gerekir. Sadece geniz eti büyüklüğü olduğunda bu geniz etini küçültmesi amacı ile kullanmak doğru değildir. Çünkü kortizonun geniz etini küçültme etkisi yoktur. Sadece bölgesel enfeksiyon veya şişlik varsa, bu şişliği geçirip bir süre için burun açılmasına katkıda bulunabilir.

    -Burun içini nemlendirenler; genelde yağ içeriklidir. Burun iç yüzeyini yağlayarak sıvının buharlaşmasını, salgıların burun duvarına yapışmasını önler. Jel, merhem, sprey formları vardır. Bazen bu tür ilaçlar antibiyotik içerikli olup lokal enfeksiyon tedavisi için de kullanılabilir.

    -Direkt buruna uygulanmadan buruna etki etmesi planlanan ilaçlar; eskiden beri kullanılan yöntemlerdir. Kaynar suya kokulu bitkilerin atılarak çıkan buharın solunması şeklindedir. Artık bu yöntem de çeşitli ilaçlar şeklinde bulunmaktadır. Suya atılıp buharını koklayarak, yastığa, giysinin yakasına veya bir mendile damlatıp kendiliğinden veya vücut ısısı ile buharlaşarak koklanıp burnu açması sağlanır. Geçici bir etki olup herkeste eşit etki göstermez. Ayrıca irritan etkisi ile alerjik bünyelerde zarar verebilir; hatta astım atağını bile başlatabilir, dikkatli kullanılmalıdır.

    -Sistemik ilaçların da istenen veya istenmeyen etkileri burunu da etkileyebilir. Örneğin kortizon iğne veya hap, şurup formları, burundaki ödemi çözüp tıkanıklığı açabilir. Parazite bağlı burun kaşıntıları, parazit tedavisi sonrası kaybolabilir. Yüksek tansiyona bağlı tekrarlayan burun kanamaları, hastalığın tedavisi ile düzelebilir.

    En iyisi hasta olmamak ve tedaviye gerek görmemektir. Hepinize sağlıklı günler dilerim.

  • Tartışan Ebeveynlerin Çocuk Psikolojisine Etkileri

    Tartışan Ebeveynlerin Çocuk Psikolojisine Etkileri

    Evlilikte aynı çatı altında yaşayan iki farklı bireyin fikir ayrılıklarına düşmesi gayet doğaldır. Hemen her ailede bazı çatışmalar ve gerginlikler yaşanabilir. Fakat bu tartışmaların çok sık tekrarlanması, eşlerin birbirlerini sözel ve fiziksel incitmeye başlaması, saygı ve sevgiden yoksun iletişim kurmaları evdeki çocukların psikolojilerinde derin yaralar açabilir.

    Aile çocuklar için gelecek hayatlarını şekillendiren en önemli kurumdur. Huzurlu bir aile ortamında büyümek çocukların en temel hakkıdır. Özellikle kişilik yapısının şekillendiği ilk çocukluk döneminde çocuğun tartışma ve gerginlikten uzak, huzurlu ve şefkatli bir ortamda büyümesi çocuğun psiko-sosyal gelişimi açısından çok önemlidir.

    Aile içindeki kavgaların çocuk üzerindeki olumsuz etkileri:

    – Anne ve babasının birbirlerine sözlü ya da fiziksel saldırısını gören çocuk, bu durumdan kendisini sorumlu tutup, anne-babasının onu sevmediği hissine kapılabilir.

    – Eşler arasındaki şiddetli kavgaların içinde yetişen çocuk, zamanla onlardan korkmasına, soğumasına ve güveninin azalmasına neden olur. Kavgalarda ortaya çıkan yoğun öfke durumu ve fiziksel şiddet çocuklar için korkutucu bir durumdur. Çocuk öfkelendiğinde öfkesine yenik düşen babayı veya anneyi gördüğünde, o güne kadar sevgi dolu bir insan olarak tarif ettiği ebeveyninin bir başka şeye dönüştüğünü düşünür ve öfkenin kendisine yönelmesinden korku duyar. Bütün bunların sonucunda da çocuğun ebeveynine olan güveni sarsılır.

    – Evde çocuğun gözü önünde zaman zaman tartışmalarla beraber gelen şiddet, çocuğun dış dünyada şiddet eğilimli olmasına sebebiyet verebilir.

    Eşlerin birbirlerine yüksek sesle konuşması çocuğun korkma ve kaygı düzeyini artırır.

    Evde huzuru bulamayan çocuk mutluluğu başka yerlerde arayabilir. Suç işleyen, alkol, uyuşturucu, sigara kullanan çocukların huzursuz bir aile ortamında yetişmiş olduğu muhtemeldir.

    -Kişiliğin geliştiği ilk çocukluk döneminde çocuğun anne ve babasının kavgasına şahit olması çocukta birçok duygusal ve davranışsal problemlerin oluşmasına zemin hazırlar. Anne ve babası arasında yaşanan geçimsizlikler çocuğun insanları ve hayatı sevmesinde, sosyal yaşantıya uyum sağlamasında kötü hatıralar olarak kalacaktır. İnsanlarda Psiko-sosyal pek çok rahatsızlığın ortaya çıkması, çocukluk çağında yaşanan böyle tatsız hatıralara bağlı olabilir. Örneğin; hayata karşı isteksizlik, insanlara düşmanca hisler geliştirmek, hayvanlara eziyet etmekten zevk almak, yalancılık, hırsızlık, çeşitli tikler edinmek, özgüven eksikliği, çekingenlik gibi birçok psikolojik rahatsızlığın temelinde husursuz aile ortamında yetişmek etkilidir.

    -Kavganın eksik olmadığı evde yetişen çocuğun okul başarısı da düşük olur. Özellikle dikkat gerektiren dersleri dinleyemez, dikkatini toplayamaz. Anne babalar çocuklarının ders başarısından şikayet ederken öncelikle kendilerini sorgulamalıdır. Ayrıca evde gergin aile ortamından etkilenen çocuk, okulda arkadaşlarına agresif davranabilir, kendisini onlardan soyutlayabilir, yalnız kalabilir.

    Ebeveynlerin depresif ruh halleri çocuklarına da yansır, çocuklarda yoğun üzüntü, mutsuzluk, hiçbir şeyden zevk alamama gibi depresif belirtiler gösterirler.

    Ebevenlerin Nelere Dikkat Etmesi Gerekir?

    Öncelikle karı-koca kavgaları önlenemiyorsa, bu durum çocuğa kesinlikle yansıtılmamalıdır. Ebeveynler çocuğun önünde tartışmalardan kaçınmalıdır.

    Tartışmaların çözüme yönelik olmasına özen göstermek gerekir.

    Eğer çocuk evdeki tartışmaya şahit olmuşsa, tartışmanın çözüme ulaştırmaya özen göstermesi gerekir. Anne-baba arasındaki tartışmanın çözüme ulaşması, kavganın çocuk üzerindeki duygusal ve davranışsal etkisini azaltmaktadır. Anne babası arasındaki problemlerin çözüme kavuşması, bu çatışmanın yapıcı olduğunu çocukların hissetmesine yol açar, çocuğun tepkisi de buna göre değişir. Çözüme ulaşmış, yapıcı tartışmalar hem ebeveynler, hem de çocuklar için önemlidir. Her zaman çocuğun önünde çözüm bulmak mümkün olmasa da, bu konuda yapılacak açıklamadan, çocuklar fayda sağlayacaktır.

    Fakat sözlerin, davranışlarla tutarlı olması çok önemlidir. Çocuğun anne babasının konuşmalarından aldığı mesaj ile hareket ve ses tonundan aldığı mesaj çelişkili olmamalıdır.

    Eşlerin birbirini kırıcı ve aşağılayıcı sözlerden ya da ifadelerden kaçınması gerekir. Bu durum çocuğun kaygı ve korku durumunu artırır.

    Kavga sürecinde çocuğa “hakemlik” görevi verilmemelidir. Anne veya baba birbirleriyle alakalı şikayetlerini çocuğa anlatmamalı, birbirlerini çocuğa kötülememeli, çocuğun taraf tutması için ona baskı yapmamalıdır.

    Anne ve babalar tartışma esnasında öfkesini çocuğa yansıtmamalı, çocuğun bir hatası varmış gibi öfkesini çocuktan çıkartmaması gerekir.

    Özellikle çocukla ilgili olan tartışmalar çocuğun önünde yapılmaması gerekir. Kendisi hakkında yapılan tartışmalar, çocukta suçluluk duygusu, utanma, aşağılık kompleksi içine kapanıklık gibi sorunlara neden olabilir.

    Son olarak; eşlerin birbirlerinden şikayetleri varsa ve bu durumu kendi aralarında çözüme kavuşturamıyorlarsa mutlaka bir uzmandan destek almaları gerekir. Şiddetin, aşağılamanın, hakaretlerin olduğu kavga ortamlarında büyüyen çocukların kişilik gelişimi ciddi anlamda örselenmektedir. Anne babaların çocuklarının geleceklerini düşünmesi, çocuğunun psikolojisinde tedavisi zor yaraların açılmasına imkan vermemesi gerekir.

    Aile İçindeki Kavgaların Çocuk Üzerindeki Etkileri:

    -Anne ve babasının birbirlerine sözlü ya da fiziksel saldırısını gören çocuk, bu durumdan kendisini sorumlu tutup, anne/babasının onu sevmediği hissine kapılabilir.

    -Eşler arasındaki şiddetli kavgaların içinde yetişen çocuk, zamanla onlardan korkmasına, soğumasına ve güveninin azalmasına neden olur. Özellikle kavgalarda ortaya çıkan yoğun öfke durumu çocuklar için korkutucu bir durumdur. Çocuk öfkelendiğinde öfkesine yenik düşen babayı veya anneyi gördüğünde, o güne kadar sevgi dolu bir insan olarak tarif ettiği ebeveyninin bir başka şeye dönüştüğünü düşünür ve öfkenin kendisine yönelmesinden korku duyar. Bütün bunların sonucunda da çocuğun ebeveynine olan güveni sarsılır.

    -Evde çocuğun gözü önünde zaman zaman tartışmalarla beraber gelen şiddet, çocuğun dış dünyada şiddet eğilimli olmasına sebebiyet verebilir.

    -Eşlerin birbirlerine yüksek sesle bağırması çocuğun korkma ve kaygı düzeyini artırır.

    -Evde huzuru bulamayan çocuk mutluluğu başka yerlerde arayabilir. Suç işleyen, alkol, uyuşturucu, sigara kullanan çocukların huzursuz bir aile ortamında yetişmiş olduğu muhtemeldir.

    -Kişiliğin geliştiği ilk çocukluk döneminde çocuğun anne ve babasının kavgasına şahit olması çocukta birçok duygusal ve davranışsal problemlerin oluşmasına zemin hazırlar. Anne ve babası arasında yaşanan geçimsizlikler çocuğun insanları ve hayatı sevmesinde, sosyal yaşantıya uyum sağlamasında kötü hatıralar olarak kalacaktır. İnsanlarda Psiko-sosyal pek çok rahatsızlığın ortaya çıkması, çocukluk çağında yaşanan böyle tatsız hatıralara bağlı olabilir. Örneğin; hayata karşı isteksizlik, insanlara düşmanca hisler geliştirmek, hayvanlara eziyet etmekten zevk almak, yalancılık, hırsızlık, çeşitli tikler edinmek, özgüven eksikliği, çekingenlik gibi birçok psikolojik rahatsızlığın temelinde huzursuz aile ortamında yetişmek etkilidir.

    -Kavganın eksik olmadığı evde yetişen çocuğun okul başarısı da düşük olur. Özellikle dikkat gerektiren dersleri dinleyemez, dikkatini toplayamaz. Anne babalar çocuklarının ders başarısından şikayet ederken öncelikle kendilerini sorgulamalıdır. Bunun yanında evde gergin aile ortamından etkilenen çocuk, okulda arkadaşlarına agresif davranabilir, kendisini onlardan soyutlayabilir, yalnız kalabilir.

    -Ebeveynlerin depresif ruh halleri çocuklarına da yansır, çocuklarda yoğun üzüntü, mutsuzluk, hiçbir şeyden zevk alamama gibi depresif belirtiler gösterirler.

    Ebevenlerin Nelere Dikkat Etmesi Gerekir?

    -Öncelikle karı-koca kavgaları önlenemiyorsa, bu durum çocuğa kesinlikle yansıtılmamalıdır. Ebeveynler çocuğun önünde tartışmalardan kaçınmalıdır.

    -Eğer çocuk evdeki tartışmaya şahit olmuşsa, ebeveynlerin tartışmayı çözüme ulaştırmaya özen göstermesi gerekir. Anne-baba arasındaki tartışmanın çözüme ulaşması, kavganın çocuk üzerindeki duygusal ve davranışsal etkisini azaltmaktadır. Anne babası arasındaki problemlerin çözüme kavuşması, bu çatışmanın yapıcı olduğunu çocukların hissetmesine yol açar, çocuğun tepkisi de buna göre değişir. Çözüme ulaşmış yapıcı tartışmalar, hem ebeveynler, hem de çocuklar için önemlidir. Her zaman çocuğun önünde çözüm bulmak mümkün olmasa da, bu konuda yapılacak açıklamadan, çocuklar fayda sağlayacaktır. Fakat yapılan açıklamalarda sözlerin, davranışlarla tutarlı olması çok önemlidir. Çocuğun anne babasının konuşmalarından aldığı mesaj ile hareket ve ses tonundan aldığı mesaj çelişkili olmamalıdır.

    -Kavga sürecinde çocuğa “hakemlik” görevi verilmemelidir. Anne veya baba birbirleriyle alakalı şikayetlerini çocuğa anlatmamalı, birbirlerini çocuğa kötülememeli, çocuğun taraf tutması için ona baskı yapmamalıdır.

    -Anne ve babalar, tartışma esnasında öfkesini çocuğa yansıtmamalı, çocuğun bir hatası varmış gibi öfkesini çocuktan çıkartmaması gerekir.

    -Özellikle çocukla ilgili olan tartışmalar çocuğun önünde yapılmaması gerekir. Kendisi hakkında yapılan tartışmalar, çocukta suçluluk duygusu, utanma, aşağılık kompleksi, içine kapanıklık gibi sorunlara neden olabilir.

    Özetle; eşlerin birbirlerinden şikayetleri varsa ve bu durumu kendi aralarında çözüme kavuşturamıyorlarsa mutlaka bir uzmandan destek almaları gerekir. Şiddetin, aşağılamanın, hakaretlerin olduğu kavga ortamlarında büyüyen çocukların kişilik gelişimi ciddi anlamda örselenmektedir. Anne babaların çocuklarının geleceklerini düşünmesi, çocuğunun psikolojisinde tedavisi zor yaraların açılmasına imkan vermemesi gerekir.

  • Beta mikrobu birçok hastalığa davetiye çıkarıyor…

    Ateş, halsizlik, baş ağrısı, kırgınlık, boğaz ağrısı ve ciltte kızarık döküntülerle ortaya çıkan A grubu beta hemolitik streptokoklar, kalp romatizmasından nefrite, kızıl hastalığından obsesif-kompulsif bozukluklara kadar birçok hastalığa neden oluyor. Tespihe benzer tane tane yapıda olan bu mikrop, çoğunlukla çocuklarda etkili. En sık enfeksiyon yaptığı bölge ise geniz eti, bademcik ve boğaz dokusu. Yuvaya ve ilkokula giden çocuklarda daha sık görülmektedir.

    Hastalık nasıl bulaşır?

    Beta mikrobu havada asıl duran partiküllerin içerisindeki mikrobun solunum yoluyla vücuda girmesiyle bulaşır. Bu da hasta insanların öksürmesi, hapşırması ya da yakın temastaki kişilerle öpüşme yoluyla olur. Ayrıca beta mikrobunun bulaşmış olduğu bir yere dokunan kişinin elindeki mikropla ağzına bir şey götürmesi gibi yollarla da bulaşması mümkündür.

    Bu hastalık ne kadar sürer?

    Mikrop vücuda girdikten sonra yedi günlük bir kuluçka dönemi vardır ve bu kuluçka döneminin ardından hastalık kendini göstermeye başlar. Bunun aktif dönemi tedavi edilmediği takdirde hastalığın süresi de uzayabilir. Tedaviye, doğru antibiyotikle başladıktan maksimum bir gün sonra artık hastalığın bulaşıcılığı kalmaz ama mikrobun tamamen temizlenmesi için on günlük antibiyotik tedavisine ihtiyaç vardır.

    Tedavisi nasıl oluyor?

    Tedavide ilk seçenek olarak penisilini öneriyoruz. Penisilinin hem enjeksiyon hem de ağızdan alınan formu vardır. Ama hastanın penisilin iğnesine alerjisi varsa ağızdan alınan sentetik penisilinlerle ‘doğru doz’ ve ‘doğru süre’de on günlük bir tedaviyle iyileşme sağlamak mümkün olur.

    Beta mikrobundan korunmak için aşı var mı?

    Maalesef, betadan korunmak için geliştirilmiş aşı yok. Genel olarak sağlıklı ve düzgün beslenme, yeterli istirahat, hijyen ve temizlik kurallarına uymak her mikroba olduğu gibi beta mikrobuna karşı da vücut direncini arttıracaktır.

    Hangi yaşlarda daha çok görülür?

    Eskiden altı-on beş yaş hastalığı denirdi, ama artık çocuklar kreşlere daha erken yaşta gönderildiği için görülme yaşı giderek küçüldü. Her yaşta ortaya çıkabildiği gibi küçük bebeklerde bile görülme olasılığı yüksek.

    Her boğaz ağrısı beta mıdır?

    Boğazda yanma, ateş, halsizlik, kızarıklık hatta bademciğin üzerinde görülen beyaz iltihapların hepsi beta mikrobu değildir. Bunların ancak yarısı beta mikrobudur. Aynı belirtileri gösteren birçok mikrop ve virüs olduğu için birtakım tahliller yaptırıp tedaviyi ona göre uygulamak daha doğru olacaktır.

    Hangi testlerle bu mikrobun tanısı konuyor?

    En önemli ve kesin tanı koyduran test boğaz kültürüdür. Bademciklerin üzerinden ve boğazın arka tarafından kültür çubuğu ile tükürük örneği alınarak yirmi dört saat içinde kesin teşhis konur. Ayrıca kan testleriyle de teşhis koymak mümkündür.

    Beta hemolitik streptokok mikrobunun taşıyıcı olma özelliği var mı?

    Bazı kişiler mikrobu vücudunda taşır ancak mikrop o kişiye hastalık yapmaz, tersine başkasına bulaştırabilir. Eğer bir çocukta kreşe gitmediği halde beta çıkıyor ve tedavi sonrasında tekrar üreme oluyorsa çocuğun mikrobu nereden aldığını bulabilmek oldukça önem taşıyor. Bu durumda çocuğun ilişkide bulunduğu kişilerden eş zamanlı olarak boğaz kültürü almak ve taşıyıcı varsa hemen penisilin tedavisine başlamak en doğrusu olacaktır.

    Hastalığın hangi aşamasında bademcikleri almak gerekiyor?

    Ameliyat kararını verirken dikkatli olmak gerekiyor, çünkü bir kez beta olmak ameliyat olmayı gerektirmez. Bilimsel kriterlere göre, yıl içerisinde dört beş defa yatağa düşürecek kadar hastalık yapan boğaz enfeksiyonu varsa ve bademciklerin aşırı büyümesiyle çocukta yutkunma ve nefes alma zorluğu görülüyorsa ameliyat en iyi çözüm olacaktır. Ama yine de genelleme yapmak yerine bir kulak-burun-boğaz uzmanına danışarak ameliyat kararını vermek en doğru seçim olacaktır.

    Beta hemolitik streptokok mikrobu hangi hastalıklara yol açıyor?

    Kalp romatizmasına sebep olan bu enfeksiyon, kalbin değişik katmanlarını en fazla da kalbin iç yüzeyini etkiler, bunun sonucunda kalp kapakçıları daralır ve görevini yapamaz hale gelir. İleri safhalarda kalp kapaklarını değiştirmek bile gerekebilir. Beta mikrobu böbrekleri etkileyerek nefrit hastalığına da sebep olur ki bu da idrarın çay renginde çıkması, gözlerin ve yüzün şişmesiyle belirti gösteren bir hastalıktır. Genellikle birkaç haftadan birkaç aya varan sürelerde kendiliğinden düzelir ama kronikleşip böbrek yetmezliğine de dönüşebilir. Bunun dışında ‘Sydenham Korea’sı dediğimiz bir hastalığa da sebep olur ki bu da kollarda istemsiz bir şekilde (break dansa benzer) salınımlar ve devinimlerle ortaya çıkar. Bu istemsiz hareketler en ufak bir ses ya da ışık gibi uyarılarla kendini gösterir. Beta mikrobunun sebep olduğu bir diğer hastalık ise yeni tanımlanan ‘Pandas Hastalığı.’ Yani streptokok enfeksiyonları ile ilişkili pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik bozukluklar. Pandaslı çocuklarda obsesif kompulsif (Takıntı Hastalığı) semptomlarının dışında tik bozukluğu, ayrılık endişesi, dikkatsizlik ve hiperaktivite görülür. Takıntılı bir şekilde mikroplardan kaçınmak için aşırı derecede el yıkayan bu çocuklar sürekli temizlenme ihtiyacı duyar. Kemik iltihabı, menenjit, sinüzit orta kulak iltihabı da beta mikrobunun sebep olduğu diğer hastalıklar arasında yer alır. Ayrıca, Beta mikrobunun salgıladığı birtakım toksinler vardır. Bunlardan bir tanesi kızıl mikrobunun yaptığı salgıdır ve vücutta farklı şekillerde döküntülere yol açar.

    BETA TEDAVİSİNDE PENİSİLİN

    Penisilin iğnesi alerji riski yüzünden birçok kişinin korktuğu ve reddettiği bir tedavidir. Oysa yapılan çeşitli araştırmalarda farklı rakamlar verilmekle beraber ortalama yüz binde bir gibi rakam var ki; bunların da çok az bir bölümü öldürücü olan alerjiler. Ama bu öldürücü alerji bir tane bile ortaya çıksa insanlar arasında bir korku yaratıyor. Onun için de penisilin alerjisi herkesin çekindiği bir konu haline gelmiş durumda. Aslında penisilin alerjisi çok sık görülen bir şey değil üstelik çocuklarda daha nadir görülür. Ağızdan alınan penisilinlerde ise alerji riski daha azdır ve öldürücü alerji riski taşımaz. Unutmamak gerekir ki penisilin enjeksiyonları muhakkak hastane ortamında yapılmalı ayrıca iğne yapıldıktan sonra yarım saat hastanede beklemek gerekli. Çünkü en tehlikeli alerjiler ilk yarım saat içinde ortaya çıkanlardır. Penisilin hala çok değerli ve pratik bir ilaçtır. Aileler çocuğa ilacı içiremiyorsa ve çocuk kusuyorsa yine de enjeksiyon tercih edilmelidir, ama hastane koşullarında yapılması en doğrusu.

  • Ebeveyn Olmak

    Ebeveyn Olmak

    Çocuk Büyütmenin Sırları

    Hepimiz aslında birer çocuğuz, daha sonra büyürüz ve erişkin oluyoruz. Bu süreçte anne-babamızın, öğretmenlerimizin ve diğer insanların sevgi, şefkat, hoşgörü gibi desteklerini alırız. Tabi yanlışlar, hatalar da olmaktadır bizlere karşı yapılan. ‘Ben asla çocuğuma böyle davranmayacağım’ deriz çoğumuz. Ama işin özüne geldiğimizde çaresiz kaldığımız, nasıl davranmamız gerektiğini bilmediğimiz de oluyor sıklıkla. Çünkü bunlar okulda, üniversitede öğretilmiyor ve bizler genellikle geçmiş deneyimlerimizle, kulaktan duyma bilgilerle veya reflekslerle çocuk yetiştirmek zorunda kalıyoruz. Bu sebeple sağlıklı bir anne-baba olmak için ilave çaba ve emek harcamamız gerekmektedir. Bunun için çocuk eğitimi ve terbiyesi konulu kitaplar okunmalı, kurslara katılmalı, gerektiğinde uzman görüşleri alınmalıdır. Bu yazıda da sizlere faydalı olabilecek bazı bilgiler sunmaya çalışacağız.

    Çocuklara faydalı olabilmenin başlıca yolu onları tanımak, kişisel özelliklerinin farkında olmaktır. Çünkü her çocuk farklıdır; istekleri, hayalleri, olaylara bakış açıları, algılamaları, yargılama becerileri biri birilerine göre değişiklik göstermektedir. Dolayısıyla her çocuğun aynı tepki vermesi, aynı davranması, aynı şekilde öğrenmesi beklenmemelidir. Eğer bu farklılıkları fark edebilsek ve çocuklarımıza buna göre davranabilsek bu zorlu işte başarılı olabiliriz.

    İkinci en önemli özellik anne-babanın kendi davranışlarıdır. Anne- baba çocuğa iyi örnek olamıyorsa veya çocuğa karşı öfke, şiddet gibi uygunsuz yöntemlerle çözüm üretiyorsa çocuktan da düzgün davranış beklememesi lazım. Aynı zamanda anne- baba çocuğa güzel örnek olacak arkadaş ortamı ve çevre sağlaması lazım. Konu açılmışken çağınızın çocuklarımız açısından en büyük tehlikelerden birinin teknoloji olduğunu hatırlatmam gerekiyor. Teknolojiden kastımız TV, bilgisayar, telefon ve her geçen gün yenilenen diğer aletlerdir. Malumunuz teknolojik aletler insanoğlunun kendi rahatı, gelişimi ve mutluluğu için ürettiği aletlerdir. Ama bu aletleri olumlu katkıları olduğu gibi çok ciddi zararları da olabiliyor. Özellikle hızlı gelişen ve büyüyen varlıklar olan çocuklar bu zararlardan daha çok etkilenir. Teknolojik aletleri sanal olmaları, gerçeklik ve zaman algısını bozmaları, bağımlılık yapabilmeleri ve kötü örnek ve davranışlara yol açabilmeleri en önemli zararları olarak sayılabilir. Bunu önlemek için teknolojik aletlerin aile kontrolünde, süreli ve uygun içerikli olmasını sağlamamız lazım gelmektedir.

    Anne-babaların kararlı ve sabırlı olması gerekmektedir. Çünkü çocuklara bir şeyler öğretmek veya bir şeylerden vazgeçirebilmek için kararlılık ve sabırlılık en güzel yöntemdir. Özellikle okul öncesi dönemde çocuklarımız inatçı olabilmektedirler. Bu inadı kırabilmek ve çocuğumuza faydalı ve doğru özellikler kazandırmak ve zararlı ve yanlış davranışlardan uzaklaştırmak sabırlı, şefkatli ve hoşgörülü olmanız, söylem ve tutumlarınızda kararlı ve katiyetli davranmanız önem arz etmektedir.

    Çocuklarda görülen psikiyatrik sorunlar ve hastalıklar yaşa ve cinsiyete göre farklılıklar göstermektedir. Örneğin okul öncesi dönemde konuşma bozuklukları, tuvalet problemleri, anksiyete bozuklukları ve utangaçlık sık görülmekteyken okul döneminde öğrenme bozuklukları, dikkat problemleri, davranış bozuklukları daha sık rastlanmaktadır. Kızlarda anksiyete bozuklukları, depresyon sık görülürken erkek çocuklarda hiperaktivite, alt ıslatma ve davranış bozuklukları daha sık olmaktadır. Ayrıca ergenlik dönemi diye tarif ettiğimiz ve farklı bir psikolojik durumla seyreden bir yaş dönemi vardır. Bu dönem ebeveynlerin belki de en çok çocuklarla iletişim kurmakta zorlandığı dönemdir. Genellikle 12-13 yaştan sonra görülen bu dönemde çocuklar içine kapanık olabiliyor, otoriteye karşı geliyor ve kendilerinin engellenmelerine aşırı tepki verebiliyorlar. Bu dönemde çocukları en çok bekleyen tehlikeler sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddelere bağımlılık, uygunsuz davranışlar, şiddete yönelmek ve cinsel sorunlar. Anne- babaların bu dönemde çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurabilmeleri hayati öneme sahip. Her şeye karışan, despot, yasaklayıcı ve sürekli eleştirel tutumlarda bulunmak sağlıklı iletişimi engellemektedir. Bunun yerine anlayışlı, hoşgörülü, teşvik edici, destekleyici ve arkadaşça yaklaşımlar iletişimi kuvvetlendirir ve çocuğun üzerinde etki sağlayabilmemize yardımcı olur.

    Başlıca psikiyatri hastalık ve bozuklukları sıralayabiliriz:

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Özel Öğrenme Güçlükleri

    Davranış Bozuklukları

    Uyum Bozuklukları

    Dil ve Konuşma Bozuklukları

    Kaygı ve Korku Bozuklukları

    Okul Reddi

    Panik Bozukluk

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Tik Bozuklukları

    Fobiler

    Selektif Mutizm

    Dürtü Kontrol Bozuklukları

    Çocukluk Çağı Depresyon

    Bipolar Bozukluk

    Cinsel Kimlik Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Uyku Bozuklukları

    Dışkı ve idrar Kaçırma

    Yaygın Gelişimsel Bozukluklar

    Zeka Gerilikleri

    Bu hastalık ve bozuklukların oluşması durumunda muhakkak uzman desteği alınmalı. Özellikle erken teşhis ve müdahile çocukların sağlıklı bir psikolojiye sahip olmaları açısından önemlidir. Zamanında tedavi edilemeyen hastalık ve bozukluklar kronikleşir ve karakterin bir parçası olur ki, bu da kalıcı sorunlar oluşturabilir. En önemli hususlardan biri de çocuklarımızın psikolojilerinin korunması için uygun ortam ve olanaklar sağlamaktır. Bunun için birey, aile ve toplum olarak özverili olmamız ve sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekmektedir.

  • Alerji nedir? Görülme sıklığı ve sebepleri nelerdir?

    İnsan , çevresi ile bir bütündür. Günlük yaşantımızda farkında olarak veya olmayarak pek çok başka canlı ve cansızlarla devamlı temas halindeyiz. Bunların bir kısmı gözle görülemeyecek kadar küçük boyuttadır. Örneğin, nefes alıp verirken ciğerlerimize çektiğimiz hava, mikroskop altında incelenirse, pek çok küçük partiküller içerdiği görülür. Bunlar toz zerrecikleri, bitkisel veya hayvansal kökenli küçük parçacıklar, bizlerin çevreye saldığı egzos gazları, yakıt artıkları gibi kirletici maddelerdir. Bu yabancı maddelerden korunmak için vücudumuzda devamlı bir mücadele vardır. Burun içindeki kıllarla havayı süzmeye başlarız. Yine burun ve solunum yolunun diğer bölgelerindeki koruyucu mekanizma devamlı çalışır. Alınan nefesi ısıtır, nemlendirir ve akciğerlere vücuda uygun hale gelmiş olarak gönderir. Burundan başlayan solunum yolunda salgı bezleri vardır. Bunlar, sudan biraz daha kıvamlı, şeffaf, sümüksü bir salgı yaparlar. Süzülmekten kurtulan yabancı maddelerin bir kısmı da buraya yapışır. Devamlı üretilip dışarı doğru hafifçe akan bu sıvıyı, farkına varmadan yutup, mide asitimizle içindeki yabancı maddeleri yok ederiz. her şeye rağmen yoluna devam edip akciğerlere ulaşan yabancı maddeleri de burada bulunan savaşçı hücreler tarafından yok ederiz. Bu koruyucu hücreler, bazen bu maddeleri içine alıp yok eder, bazen de salgıları ile yok eder. Bu salgılar, solunum yolundan dışarı doğru farkına varılmadan, yutularak yok edilir, veya miktar fazla olduğunda ara ara boğaz temizleme gibi hareketlerle veya küçük öksürüklerle solunum yolundan atarız.

    Bu küçük yabancı maddelerin bazıları, yapılarının özelliği ile koruyucu hücreleri daha fazla uyarır, bazı reaksiyonların gelişmesine yol açar. Bu parçacıklara “alerjen” denir. Alerjenlere karşı oluşan koruyucu mekanizma, bazı insanlarda genetik olarak belirlenerek çok daha şiddetli olur. Öyle ki, bu maddeleri yok etmek amacı ile gösterilen aşırı reaksiyon, kişinin kendisine de zarar vermeye, hastalık şeklinde görülen belirtiler oluşturmaya başlar. İşte alerjen denen bu yabancı maddelere karşı vücudun gösterdiği aşırı tepkiye alerji denir. Bunun bir hastalık boyutuna ulaşması da alerjik hastalıklara yol açar. Alerjenler hangi organı etkiliyorsa, orada oluşan reaksiyonlar, o organın hastalığı şeklinde kendini gösterir. Solunum yolunda olduğu zaman “astım” veya diğer bir söyleyişle “alerjik bronşit”, deri de olursa “egzema” , “ürtiker (kurdeşen)”, burunda olursa “alerjik nezle”, gözde olursa “alerjik göz nezlesi; bahar nezlesi”, barsak sisteminde olursa “besin alerjisi”, ilaçlarla olursa “ilaç alerjisi”, tüm vücudu etkileyen ani ve şiddetli reaksiyon şeklinde olursa “anafilaksi” olarak adlandırılan hastalıklara yol açar.

    Bir maddenin alerjen olabilmesi için vücutta belli bir reaksiyon oluşturacak özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikler, vücuda giriş özelliğine göre değişir. En çok etkileyenler, hava yolu ile vücuda giren alerjenlerdir. Bunlar; bitkilerin üreme tozları olan polenler, küf ve mantar sporları, hayvan tüy ve deri döküntüleri ile salyaları, ev tozu akarı denen ve bizimle içi içe yaşayan çok küçük canlıların bizzat kendileri veya vücut artıkları olabilir. Alerjiyi oluşturan hücreler tarafından tanınabilmeleri ve bunlara karşı reaksiyon gelişmesi için boyutları önemlidir. 5-60 mikron boyutundaki protein yapısındaki maddeler, en çok alerji oluşturan maddelerdir. Bu kadar küçük parçacıklar, havada rahatça uçabilir. Polenler, bu yolla havada yükselir, rüzgarın etkisi ile çok uzak mesafelere kadar savrulabilir. Bazen 100 km. uzaklılara bile ulaşır. Salındığı yerden çok uzaktaki insanlarda alerjiye neden olabilir. Bitkilerin allerjenik özellikleri, polen yapısına bağlıdır. Çiçekli bitkilerin polenleri, genellikle daha büyük, yapışkan özelliktedir. Ağır olan bu polenler havada çok uzun duramaz, uzaklara savrulamaz, yere düşer. Bu bitkilerin üremesi için arı, sinek gibi böceklere ihtiyacı vardır. Ancak onların ayağına yapışan polenler başka bitkilere ulaşarak üremeyi sağlar. Bu nedenle de çiçekli bitkiler, ancak iyice yanına yaklaşıp çiçeği koklandığı zaman poleni ile karşılaşılıp alerjiye yol açabilir. Oysa ot, ağaç, tarla bitkilerinin polenleri, havaya savrularak uzaklara uçabilir.

    Hayvanların tüy ve deri döküntüleri de aynı şekilde etkiler. Mutlaka hayvanla yakın temas gerekmez. Kediler, devamlı yalanarak temizlenir. Yalanma sırasında tüylerine yapışan salya parçacıkları, kuru, hayvan hareket ettiğinde havaya karışır, solunum yolu ile buruna, akciğerlere, direkt temas ile gözlere ulaşır, oralarda alerjik reaksiyonları başlatır. Kuş, kafesinde çırpındıkça tüy ve deri döküntüleri havaya savrulur; yanına yaklaşmayan veya diğer odada bulunan insanlara hava yolu ile ulaşır. Köpeklerin devamlı akıttıkları salyaları, hareket ettikçe dökülen tüy ve kepek şeklindeki deri parçacıkları da bu yolla dağılır.

    Küf ve mantar sporları da alerjendir. Karanlık, sıcak ve rutubetli ortamlarda ürerler. İyiy yalıtım yapılmamış tavan veya duvarda, kışın yeşil-siyah renkte küf oluşur. Oda havası ısındığında, buradan havaya karışır, nefesle vücuda girer. Odanın havalanması yetersizse, pencere ve duvarlarda nemlenme olarak küf üremesine yol açabilir. Yaygın kullanılan buhar makinelerinin sıvı hazneleri sık sık temizlenmezse, burada bekleyen suda küf üreyebilir. Banyo duvarlarında küf üreyebilir. Bunarlın hepsi alerji kaynağı olabilir.

    Mide barsak sistemi ile alerji oluşturan maddelerde durum biraz daha farklıdır. Burada, yenilen veya içilen maddenin protein yapısı, büyüklüğü, farklı etki eder. En sık karşılaşılan gıda alerjisi bebeklerde inek sütü alerjisidir. Burada alerjiye yol açan inek sütünün protein yapısıdır. Bu yapı, barsaklardaki hücreler tarafından yabancı ve zararlı olarak algılanır, yok edilmeye çalışılır. Bu sırada alerjik bünyeli insanlarda oluşan tepki abartılıdır. Sadece bu zararlı maddeyi yok etmekle kalmaz, aşırı tepki kendisine de zarar verir. Salgılanan maddeler barsakta kanama, solunum yolunda astım bulguları, ciltte kaşıntı ve döküntüler gibi farklı şekillerde kendini gösterebilir. Burada alerjiye yol açan protein yapı, sadece inek sütü ile değil, bunu baz alan mamalarla da oluşabilir. Hatta bazen annenin içtiği süt ve süt ürünelrinin protein parçacıkları bile anne sütüyle taşınarak bebekte alerjiye yol açabilir. Burada çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekir. ANNE SÜTÜ ASLA ALLERJİ YAPMAZ. Anne sütü, alerji nedeniyle asla kesilmemelidir: Tam tersine . annenin diyetini düzenleyerek, bu bebeklere mümkün olan en uzun süre anne sütü verilir. Besin alerjisinin en önemli özelliklerinden birisi de zamanla tolerans gelişerek düzelme şansının çok yüksek olmasıdır.

    Bir alerjenle karşılaşınca ona karşı tepkiler, her insanda olur. Ancak bu tepkiler, kontrol altındadır. Yabancı maddeyi yok edecek kadar olur, orada durur. Bunu kontrol eden kapsamlı mekanizmalar devamlı faaliyettedir. Bazı insanlarda bu kontrol bozulmuştur. İşte bu insanlarda alerji hastalığa yol açar. Bunu belirleyen, ilk sırada kalıtsal özelliklerdir. Bazı insanların kromozom yapılarında farklılıklar vardır. Bu farklılıklar, alerjiye yatkınlığı artırır. Anne veya babadan, çocuğa bu özellik aktarılabilir. Bu nedenle anne veya babasında alerjik hastalık olan çocuklar, daha fazla risk altındadır. Hele anne ve babanın ikisinde birden alerji varsa, o zaman risk daha da büyür. Birbiri ile genetik özellikleri hemen hemen aynı olan tek yumurta ikizlerinden birinde alerji varsa, diğerinde olma riski yüzde yüze yakındır.

    Alerjik hastalıkların oluşmasında tek etken genetik özellik değildir. Alerjenlerle karşılaşıldığında, buna tepki oluşur. Ancak sık sık veya yoğun karşılaşılmazsa, bu tepki zamanla hafifler, yatışır, hastalık boyutuna ulaşmadan yok olur. Yoğun miktarda alerjenle, sık sık karşılaşma olursa, bir yerde tolerans sınırını geçer ve hastalık olarak ortaya çıkar. İşte bu nedenle alerjenlerden korunma önemlidir. Zaten aşırı alerjik tepki vermeye programlanmış bir bünye alerjenlerle sık karşılaşırsa, hastalık boyutuna ulaşan tepkiler de daha erken yaşlarda ve daha şiddetli olarak ortaya çıkabilir. Yaşanılan bölgede alerjenlerin fazla olması, karşılaşma riskini, dolayısıyla da hastalık gelişme riskini artırır. Bu faktörlerin de etkisi ile, alerjik hastalıklar her ülkede farklı sıklıkta görülür. Hatta her ülkenin farklı bölgelerinde, yaşam şeklinin değişikliklerine göre de değişir. Her ülke, kendi ortalamasını hesaplamaktadır. Kuzey Avrupa ülkelerinde alerjik hastalıklar çok yaygındır. Şehir merkezlerinde, kırsal kesime göre daha yaygındır. Ülkemizde de alerjik hastalıklar pek çok ülkeye benzer rakamlardadır. Ortalama %10 civarında olup; bu rakam çok yüksek bir rakamdır. Yani yaklaşık her 10 kişiden biri alerjiktir. Her alerjik hastalık için ayrı ayrı bakılırsa; astım için %7-8, alerjik nezle için % 12-15 gibi rakamlar görülebilir. Daha ılıman ve nemli iklime sahip, daha fazla bitki içeren bölgelerde, polen alerjisi görülme riski daha fazladır. Ülkemizde Karadeniz bölgesi bu açıdan en çok polen alerjisi görülen bölgedir. Bu bölgede yaşayan herkes alerjik değildir. Çünkü çevresel faktörler tek başına yeterli değildir; genetik yatkınlık, yani doğuştan alerjiye hazır olmak da belirleyici bir özelliktir. İşte bu genetik yatkınlığı bulup, düzelterek alerjik hastalıkları tedavi etmek bilimin temel hedeflerindendir. Vücutta, kalıtsal özelikleri belirleyen, şifre yumağı şeklinde, “kromozom” denen en küçük birimler söz konusudur. İşte bu kromozomların şifre yapısı, her bireyde belirlenmiştir. Sıra sıra dizilmiş zincirler şeklindedir. Bu sıraların bozulması, hastalıklara yol açar. Her insanda, bu birimlerden 46 çift vardır. Bu 46 çift, o insanın özelliklerini belirler. Hastalığı oluşturan, kromozomlar üzerinde bir tek noktada bozukluk şeklinde değildir. Farklı kromozomların farklı bölgelerinde bozukluklar olabilir. Devamlı yeni bir bozukluklar tanımlanmaktadır. İşte bu nedenle henüz bu genetik yatkınlık denen kısım tam olarak düzeltilememektedir. Bu konuda çalışmalar halen sürmektedir.

    Hastalığın ortaya çıkmasında sadece genetik yatkınlık ve çevresel alerjenlerle karşılaşma değil, başka etkenler de söz konusudur. Bunlar içinde en önemlisi, alerjenlerin vücuda girişini kolaylaştıran, vücudun direncini ve savunma mekanizmalarını bozan, aslında kendisi alerjen olmadığı halde alerjiyi destekleyen çevresel koşullar da vardır. Bunlar içinde en önemlisi sigara dumanıdır. Özellikle pasif içicilik; çocukları çok etkileyen bir faktördür. Anne- baba veya çevresindeki büyüklerin keyif uğruna içerek dumanını ve zehirlerini saldığı havayı soluyan çocuk, bütün hayatını etkileyecek hastalıkların kucağına itilmektedir. Çocukların, sigara dumanının zerresine bile maruz kalmaması gerekir.

    Enfeksiyon hastalıkları da vücut direncini düşürerek alerjik hastalıkların gelişmesine katkıda bulunabilir. Son yıllarda bunun tersine bir tez de ileri sürülmektedir. Enfeksiyonların, alerjiden koruduğunu savunan bir görüş de vardır. Her ne olursa olsun, enfeksiyon hastalıklarından korunmak, yaşam kalitesini artırmak açısından da önemlidir. Ülkemizde ne yazık ki çok yaygın olan antibiyotik ilaç kullanımı da önemlidir. Gereksiz kullanılan antibiyotikler, karaciğer, böbrekleri yorduğu gibi, vücudun savunmasında görev yapan faydalı mikropların da ölmesine, savunmanın zayıflamasına yol açabilir. Bu ilaçlara karşı zararlı mikroplarda direnç gelişmesi, bu mikropların daha ağır hastalıklar yapmasına yol açar. Bağışıklık sisteminde oluşacak her türlü zayıflık, alerjik hastalıkların gelişmesine katkıda bulunacak bir etkendir.

    KORUNMA İÇİN ANNE VE BABALARA ÖNERİLER

    ALLERJENDEN VE EV TOZUNDAN ARINDIRILMIŞ YATAK ODASI HAZIRLANMASI

    Allerjik hastalıkların tedavisinde en önemli yaklaşım, allerjenlerden korunmadır. Günün önemli bir kısmının geçtiği yatak odasında yapılacak bazı küçük değişikliklerle önemli oranda korunma sağlanır. Bu konu özellikle çocuklarda çok önemlidir. Korunulacak allerjenler; ev tozu, kıl, toz, eski eşyalara ait lifler, varsa evdeki hayvanlara ait deri ve tüy döküntüleri ile en önemlisi de ev tozu akarcıkları (mite) denilen mikroskobik düzeydeki canlılardır. Yapılacak önlemler şöyle özetlenebilir:

    Odada ev tozu tutulmasına neden olabilecek fazla eşya bulundurmayınız.

    Kapalı bir dolapta günlük ihtiyacı giderecek kadar çamaşır ve giyecek bulundurunuz, odayı dolap ve yüklük olarak kullanmayınız.

    Yün, kuştüyü, kıtık ve benzeri maddelerle doldurulmuş yatak, yastık, yorgan ve minder kullanmayınız. Pamuk, sünger, sentetik, kauçuk, keten olabilir.

    Yatak örtüsü olarak yıkanabilir bir kumaştan örtüler kullanınız. Fitilli ve tüylü kumaşlar kullanmayınız. Yatak örtüleri ve yastıkları en az ayda bir kez yıkayınız.

    Yastık, yorgan çarşaf ve battaniyeleri her hafta havalandırıp silkeleyiniz, çarşaf takımlarını en az haftada bir kez değiştiriniz.

    Odada mümkün olduğunca kumaş kaplı eşya tutmayınız. Su ile temizlenebilen plastik veya deri kaplı, metal ve tahta sandalyeler kullanınız.

    Zemin tahta olmalı, veya mümkünse marley veya muşamba ile döşenmelidir. Yerde sentetik kilim kullanılabilir.

    Pencereler için ince pamuklu veya sentetik perdeler tercih ediniz, kirlendikçe yıkayınız. Yıkama için deterjan yerine sabun ve sabun tozu tercih ediniz.

    Yatak odasının kapısını kapalı tutunuz. Özellikle polen mevsimi ve hava kirliliğinin arttığı dönemlerde pencereleri açmayınız.

    Odayı haftada 1-2 kez nemli bir bezle siliniz. Temizlik sırasında hasta odada olmamalıdır.

    Odada sadece plastik, metal, tahta, sentetik gibi yıkanabilir tür oyuncakların bulunmasına izin veriniz.

    ALLERJİK HASTALARIN UYMASI GEREKLİ KURALLAR

    Yün, tüy ve otla doldurulmuş koltuk, yatak, şilte ve pufları evden uzaklaştırınız.

    Sentetik veya pamuklu halı, kilim ve perdeler kullanınız. Yün olanları evden uzaklaştırınız. Ahşap ve metal mobilyaları tercih ediniz.

    Mantarlar (küfler), karanlık ve nemli yerlerde kolayca üreyebilir. Bu nedenle ev güneş görmeli, rutubetsiz ve aydınlık olmalıdır.

    EVİN İÇİNDE SİGARA İÇİLMESİNE KESİNLİKLE İZİN VERMEYİNİZ.

    Evde evcil hayvan bulundurmayınız.

    Yatak odasında çiçek bulundurmayınız. Evdeki süs bitkilerini en aza indiriniz.

    Hastanın yanında kolonya, parfüm, oda ve saç spreyi kullanmayınız.

    Hastalara boya ve katkı maddesi içeren, baharat içeren, aşırı mayalandırılmış ve konserve edilmiş yiyecekler, kakaolu yiyecekler, yağlı kuruyemişler vermeyiniz. Boyalı şekerler, boyalı sakızlar, meşrubat, hazır meyve suları, sulandırılarak hazırlanan meyve tozları, meyveli süt, tarhana, ketçap, mayonez, salam-sucuk-sosis-pastırma vermeyiniz.

    Her türlü taze et, sebze, meyve. İçine kakao, susam, fındık, fıstık, ceviz gibi yağlı tohumlar koyulmamış her türlü pasta, börek, çörek, evde pişen yemekler verilebilir. Taze meyve suyu, ayran, süt, çay, ıhlamur, limondan yapılmış limonata SERBEST OLARAK VERİLEBİLİR.

    *****Önemli not: Besin yasakları ömür boyu sürmeyecektir. Hastalığın seyrine göre belirlenen bir zamanda yavaş yavaş serbestleştirilecektir.

    Hastaları enfeksiyondan koruyunuz. Ateşli hastalarla temas ettirmeyiniz. Ateşli hastalıklarında hemen doktora götürüp tedavi ettiriniz. Rastgele ilaç kullanmayınız.

    Muayene, test ve aşı için verilen gün ve saatlere titizlikle uyunuz.

    Aşı tedavisi sırasında gerektiğinde ilaç kullanılabilir. İlacını kullanınız.

    Allerjik hastalıkların tedavisinde alınacak iyi sonuçların uzun süreli dikkatli bir takip, sabır, titizlik, ve iyi bir hasta-hekim ilişkisi gerektirdiğini unutmayınız.