Yazar: C8H

  • ‘TSOTSI’ FİLMİ İÇİN PSİKOLOJİK BİR DEĞERLENDİRME

    ‘TSOTSI’ FİLMİ İÇİN PSİKOLOJİK BİR DEĞERLENDİRME

    Tsotsi, Yönetmenliğini Gavin Hood’un yaptığı, 2005 Güney Afrika yapımı bir film. Athol Fugard tarafından kaleme alınan roman, aynı isimle filme uyarlanmış. Güney Afrika Johannesburg’da çekilmiş olan filmin konusu da bu şehirde geçmekte. Yapıldığı 2005 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü’nü almış, 2006 yılında ise Yabancı Dilde En İyi Film Altın Küre Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

    ‘Johannesburg’da yaşayan ve küçük suçlar işleyen Tsotsi, bir gün bir soygun işinde bir adamı vurur ve kaçmak isterken arabasını almak istediği bir kadını da vurur ancak arka koltukta bir bebekle karşılaşır. Bebeği de alıp kaçan Tsotsi’nin hayatı değişecektir.’

    Filme, çocuk gelişimi, zor hayat koşullarının insan hayatına yansımaları, gelişimde çevre, aile ve ekonomik koşulların etkileri, gelişimin her dönem ve koşuldaki biçimleri, çocukların maruz kaldığı olumsuz hayat koşulları ve bunların sonucunda suça yönelimleri/yönelmeleri gibi pek çok açıdan bakmak mümkün. Bu çalışmada ise bağlanma kuramları ve ayrılma bireyleşme süreçleri ve çocuk suçluların psikolojileri açısından filme bakış gerçekleştirilerek, kısa bir değerlendirme sunulacak.

    İnsan hayatında, bebeklikten başlayan süreç, tüm ilişkilerin konsantre ve dinamik bir kaynağı olarak hayatın her döneminde tekrarlayan bir modla taşınır ve yaşanır. ‘Erken dönemde yaşanan olayların, nasıl olup da kendilerini takip eden, hemen hemen her şey üzerinde bu derece önemli bir etkiye sahip oldukları sorusu’ ise sadece psikoloji ve nörobiyolojinin değil tüm bilimlerin temel sorularındandır. ‘Nasıl oluyor da erken dönem deneyimler, özellikle de diğer insanlarla duygulanımsal deneyimler, gelişmekte olan bir bireyin sürekli artan işlevsel kapasitelerinin sonucu olan yapısal gelişim şablonlarını belirliyor ve organize ediyor.’ (Schore, 2012: 1)

    Erken dönem bağlanma stillerinin ve duygusal yaşantıların duygu repertuarı gelişiminde özellikle sağ beyinde ve limbik sistemde etkili olduğu artık bilinmektedir. (Goleman, 1996: 37, 38; Bowlby, 2012: 158; Kernberg, 2014: 233) Schore bunu şöyle ifade eder; ‘kişiliklerimiz sol beyinde değil sağ beyindedir.’ (Schore, 2012: 97)

    Filmin başkarakteri Tsotsi, (Güney Afrika dilinde serseri veya sokak canisi anlamında) travmatize olduğu olaylar zincirinden, bir suçluya dönüşerek kaçmış ama sonra çaldığı arabada bulduğu bebek ve bebeğin bakımı dolayısıyla yaşadığı duygusal deneyim onu geçmişe götürmüş ve erken çocukluğuyla yüzleşmesiyle beraber bir sağaltım yaşamıştır. Dikkatimizi çeken şey ise Tsotsi’nin bu sürecinde etkili olan temanın annesiyle yaşadığı duygusal bağ -ki Bowlby’nin de dediği gibi ‘anne ve çocuk arasındaki bağ her zaman mevcuttur ve neredeyse değişmez’- ve annenin ona olan yaklaşımıdır. (Bowlby, 2012: 102) Her ne kadar bu durum babanın şiddeti ile sarsılıp kopmuş olsa da çocuk her zaman bu bağı ve etkileşimi (örtük olarak) içinde taşımış ve bu yoğun yaşanmışlık bir gün tekrar hayatının anlamını bulmasına ve bulunduğu olumsuz durumdan kurtulmasına sebep olan başat etki olmuştur. Anneyle gerçekleşen ve duygusal hafızada merkezi bir yer tutan deneyim, hem olumlu etkiler taşımakta hem de bu duygusal etkileşimi babanın kesintiye uğratmasına bir tepki olarak öfkenin eyleme vurumusayılabilecek kaçış ve suça gidişe de sebep olmuş gibi görünmektedir.

    ‘Bağlanma’, kavramı uzun yıllar bilimsel araştırmaların konusu olmuştur. Çok sayıda deneysel çalışmanın yanısırakolaylıkla birçok canlıda ‘anne ve yavrusu’ arasında gözlenebilen en temel davranışlardan biridir de aynı zamanda. Nesne ilişkileri kuramcılarına göre de bu ilk ilişkisellik hayat boyu örnek model olarak diğer ilişkilerimize yansımaktadır. ‘Bağlanma davranışı bir insanda, dünya ile daha iyi başa çıkabildiği düşünülen ve iyi tanınan bir başka bireye yakınlığı elde etmek veya o yakınlığı korumak şeklinde sonuçlanan herhangi bir davranış biçimidir.’ (Bowlby, 2012: 34)

    Bağlanma davranışının gelişimdeki etkisi ve sağlıklılığı, ayrılma veya ayrışmayı da bir o kadar önemli kılmaktadır. Fakat bunlardan başka, filmden ilhamla da bu ayrılmanın ayrılma olmayıp kopma olarak deneyimlenmesi ise başka patalojik rahatsızlıklara sebebiyet vermektedir. Sevilen birinin ani kaybının veya ondan kopmanın, özellikle ‘küçük bir çocuğun sevdiği anne figüründen ayrılmasının sıklıkla patolojik yas tutma sürecine zemin hazırladığı’ bilinmektedir. (Bowlby, 2012: 66)

    Tsotsi, arabada bulduğu bebekle beraber, duraksamaya uğramış gelişimsel kendiliğinin keşfine çıkarak bir tamir ve onarım sürecine girer. Hayatın içinde olan ayrıntılara dikkat kesilir ve duygularını, ilişkilerini ve en önemlisi kendiliğini tanıyıp anlamaya çalışır. Jeffrey Magnavita’nın, başarısız bir olgunlaşma varsa büyümek gerekiyordur dediği gibi Tsotsi de bulduğu bebekle bu deneyimi ve süreci yaşar. Örnek olarak, bebeği beslemesi için götürdüğü bayan bebeğin ismini sorduğunda o güne kadar annesinden başkasının kullanmadığı kendi ismini söyler.

    Tsotsi,kendi bağlanma sürecini bebek üzerinden ve eş-zamanlı olarak bebeğe de bağlanarak (yansıtarak) yaşar. Filmin sonuna doğru bu fazlasıyla öne çıkar. Tsotsi, bebeğin babasını öldürmeye kalkışan arkadaşını öldürerek de aslında babasıyla olan çatışmasına bir atıf ve bağışlamada bulunmuş olur. Babasının şiddeti karşısında annesini ve evini terk eden Tsotsi bir yandan da bunun suçluluğunu ve kaybolmuş çocukluğu ve anne & kedilik bağının kaybının da telafisi için çabalar.

    ‘..bilinçli suçluluk, ister normal, ister nevrotik olsun; vicdan azabıyla ilişkilidir. Bu da genellikle kaybedilen nesneye yönelik eylemler, ihmal ya da terkedilmenin getirdiği saldırgan davranışın bilinçte pişmanlık şeklinde görünümüdür. Pişmanlık, onarımı oluşturan itici güçtür; kaybedilen nesneye yönelik gerçek ya da imgelenen saldırganlığı telafi etme ya da giderme çabası içerisinde tersine çeviren itkidir. Ancak, telafinin ötesinde, kişinin kişisel değişim, yapıcı eylem ve bundan sonrasında “daha iyi bir insan” olma çabası yoluyla bir bedel ödeyerek arınmaya yönelik çoğalan bir itki de söz konusu olabilmektedir. Pişmanlık ve suçluluk, Melanie Klein’ın öne sürdüğü gibi onarıcı dürtünün kaynağıdır. (Kernberg, 2014: 287)

    Kahramanımız filmin sonunda kendi ayrışma bireyleşme süreçlerini tamamlar ve bebeği ailesine teslim eder. Bu aynı zamanda sorumluluğunu üstlenme ve kabullenme demektir çünkü artık sosyal bir birey olma yolunda bir tavır sergilemiş ve kanuna teslim olmuştur. Mahler’in değindiği gibi ‘Ayrılma- bireyleşme süreci; kesin ve kimi bakımlardan yaşam boyu sürecek bir bireyliğe ulaşmak, ve belli bir nesne sürekliliği derecesine ulaşmak’ olarak iki yönlü bir görevle yüklüdür. Tsotsi de kendi hikayesinde bu görevi tamamlamış,‘kendilik açısından, benin kapsamlı bir yapılanmasını ve üstben öncüllerinin oluşmaya başladığını gösterecek şekilde ebeveynin taleplerinin içselleştirilmesinin açık işaretlerini’ göstermiştir. (Mahler, Pine ve Bergman, 2012: 140)

    Son olarak bir öneri bağlamında birkaç şey söylemek gerekirse; öncelikle kişisel farkındalıkları artırmak; empati yeteneğini güçlendirmek, bireysel gelişim için sorumluluklara hakkıyla yönelebilmek adına eğitim ve yardım/destek faaliyetlerini önemsemeyi sayabiliriz.

    Eğer sevgi; kızgınlık, yakınma ve öfkenin altında boğulmamışsa ve zihne sağlam bir şekilde yerleştirilmişse, diğer insanlara duyulan güven ve insanın kendi iyiliğine olan inancı çevreden gelen darbelere dayanan bir kaya gibi olacaktır. Gelişimi böyle bir çizgide seyretmiş bir kişi, daha sonra mutsuzluk baş gösterdiğinde, sevgileri mutsuzluğunda onun için güvenilir bir yardımcı olacak o iyi anne babayı içinde muhafaza edebilecek ve dış dünyada, zihninde onları temsil edebilecek kişiler bulabilecektir. Düşlemde durumları tersine çevirme yetisiyle ve insan zihninin önemli bir özelliği olan, başkalarıyla özdeşim kurma yetisi sayesinde insan kendisinin de ihtiyaç duyduğu yardım ve sevgiyi başkalarına verebilir. Böylelikle kendisine huzur ve doyum sağlayabilir. (Klein, 2012: 256)

    Bu doyuma ulaşmış bireyler kendileri, sosyal çevreleri ve sorumlu oldukları bireyler / işler /seçenekler adına faydalı birçok şey üretebilir, yapabilir ve başarabilirler.

  • Anne sütü !!

    Anne sütü !!

    Anne sütünün yararları ve emzirmenin önemi saymakla bitmez. Emzirme son derecede sağlıklı ve doğal bir yöntemdir. Her memeli canlı gibi insanlar da yavrusunu doğumdan hemen sonra emzirmelidir.

    * Her bebek için en iyi, en doğal ve en taze besin.
    * Her zaman, temiz ve mikropsuz.
    * Daima hazır ve bedava. Özel harcama gerektirmez.
    * Tamamıyla ve kolaylıkla sindirilir.
    * İshal, karın ağrısı ve kabızlık daha az görülür.
    * Bağışıklık sistemini güçlendirir, enfeksiyonlardan korur.
    * Bebeklerin daha zeki olmasını sağlar.
    * Bebeğin su ihtiyacını tam olarak karşılar, ayrıca su verilmesine gerek yoktur.
    * Doğumdan sonra gelen ağız sütü, bebeği hastalıklardan korur.
    * Bebekle anne arasında özel sevgi bağı kurulmasını sağlar.
    * Emzirme, annenin sağlığını korur, meme ve rahim kanseri olma riskini azaltır.

    Anne sütü, bebeklere gereksinimi olan tüm besin öğelerini tek başına ilk altı ay sağlayabilen en iyi besindir. Anne sütü ve doğumdan sonra gelen ilk sarı süt, bebek için çok önemlidir, çünkü bebeği hastalıklara karşı korur, bebeğin ilk aşısıdır. Anne sütü bebekler için yaşamsal öneme sahip. Ayrıca annesiyle sevgi bağı kurabilmesi için en iyi iletişim yolu emzirme. Ayrıca anne sütü ileriki yaşlarında, diğer besinlerle beslenen bebeklere göre daha zeki olmalarına katkı sunar.

    Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerine içeren ideal besin kaynağıdır. İçindeki koruyucu maddeler nedeniyle bebeği enfeksiyonlardan korur. Anne sütünün hazmı kolaydır, kaynatmak gerekmez. Daima taze, temiz ve bebeğe vermek üzere hazırdır.

    Tamamen doğal olan anne sütünde bebeğin büyümesi için gerekli olan maddeler inek sütünden daha fazladır. Anne sütünde yeterli miktarda su ve vitamin bulunduğu için, çok sıcak iklimlerde bile bebeğe su vermeye ve ayrıca ilk altı ayda meyve suyuna gerek yoktur. Anne sütü alan bebekler diğer besinlerle beslenen bebeklerden daha zeki olurlar.

    Anne sütü ve doğumdan sonra gelen ilk sarı süt ishal, solunum yolu enfeksiyonu gibi hastalıklardan koruyor. Anne sütü ile beslenmiş çocuklar astım, alerji, çocuk diyabeti gibi hastalıklara karşı daha dirençli oluyor ve kanser oranının daha düşük olduğu biliniyor. Anne sütünün içinde yeterli demir olduğu için, emzirilen bebeklerde kansızlık görülmez. Ayrıca anne sütü alan bebeklerde, pişik, karın ağrısı ve kabızlık daha az görülür.

    Anne sütü ile beslenmeyen çocuklarda ölüm oranları beslenenlere göre 4-6 kat daha fazla. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre emziren kadın oranları yüksek olsaydı yılda 1.5 milyon bebeğin yaşamı kurtulacaktı.

    Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF, anne sütü ile beslenmenin doğumdan hemen sonra başlanmasını, ilk altı ayda sadece anne sütü verilmesini ve emzirmenin altı aydan sonra uygun besin takviyeleriyle iki yaş ve üzerine kadar devam etmesini öneriyor.

  • PSİKOLOG SEÇERKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR NELERDİR?

    PSİKOLOG SEÇERKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR NELERDİR?

    Psikoloji; insanların davranışlarının ve zihinsel süreçlerinin bilimsel olarak incelenmesidir.

    Her insan hayatının bir döneminde de olsa kendiliğinden içinden çıkamayacağını hissettiği bunalımlara girme olasılığına sahiptir.Örneğin kendinizi artık tanıyamadığınızı düşünüyorsunuz ya da size sıkıntı veren düşüncelerden dolayı uykularınız kaçıyor olabilir.Hiçbirşeyden keyif alamaz hale gelmiş olabilirsiniz ya da mücadele edecek gücü kendinizde bulamıyor olabilirsiniz.Eşinizle/partnerinizle ilgili sorunlarınız olabilir ve üstesinden gelemeyecek noktaya gelmiş olabilirsiniz.Bu gibi durumlarda bir uzman desteğine ihtiyaç duyabilirsiniz.Peki psikolog seçerken nelere dikkat edilmeli?Yazımızda bu hususlar üzerinde duracağız.

    1-Öncelikle destek almanız gereken konuyla ilgili psikoloğunuzun yeterliliğini mutlaka araştırın.

    2- 4 yıllık psikoloji bölümünden sonra hangi alanda uzmanlık aldığına dikkat edin.

    3-İnternetten araştırırken pek çok takipçisi olan ancak bu alanda yeterlilik sahibi olmayan kişiler günümüzde faaliyet göstermektedir. Araştırırken hangi bölümden mezun olduğuna ve uzmanlık alanının ne olduğuna dair gerekli araştırmayı mutlaka yapın.

    4- İnternet üzerinde sadece birkaç günlük eğitimle sertifika alıp kendini psikoterapist olarak tanıtanlardan diplomasını ve uzmanlık alanı belgelerini ya da master belgesini görmeyi talep edin.

    5- Psikologların terapi merkezi açmaları konusunda herhangi bir yasal düzenleme olmadığından dolayı psikoloji mezunu olup master yapmayan ya da psikoloji mezunu olmayan birçok meslek dalı da maalesef terapi merkezi açabilmektedir. Bundan dolayı mutlaka detaylı araştırmayı gitmeden önce yapın.

    6- Daha önce psikoloğa gitmiş ve yarar görmüş olan çevrenizin görüşlerini dikkate alın.

    7- Psikolog ararken karşınıza çıkan internet sayfalarında tavsiye yazılarını, kişisel bloklarındaki makalelerini mutlaka okuyun.

    8- Birçok merdiven altı çalışan, devlete kaydı olmayan psikolojik danışma merkezleri olduğundan ücretini ödediğinizde aldığınız hizmete karşılık faturanızı istemekten çekinmeyin. Eğer size fatura vermek istemezlerse nedenini sorun ve ilgili birimlere şikayet edin.

    9- Psikologla görüştüğünüzde “kesin tedavi ederim ya da şu kadar seansta çözüme ulaşırız” diyorsa güvenirliğini sorgulayın çünkü psikoloji bilimi hiçbir danışana kesin %100 tedavi gibi bir yaklaşımda bulunmaz.

    10- Seçtiğiniz psikoloğunuz “kullandığınız ilacı bırakın ya da ilaç kullanmanıza gerek yok”gibi ifadeler kullanıyorsa psikiyatristinizle de görüşerek bu durumu sorgulayın.

    11- Psikolojik testler yaptıracaksanız, size test uygulayacak kişinin o testle ilgili uygulayıcı sertifikası olup olmadığını sorgulayın ve test sonucunda ilgili uzmanın kaşe ve imzasının olmasına dikkat edin. Psikolojik testler her bir uygulanan test için ayrı bir uygulayıcı sertifikası gerektirmektedir.

    12- Terapiler “gizlilik ilkesi” prensibiyle yürütülür. Danışan ve terapist arasında konuşulanlar 3. bir kişiyle paylaşılamaz.

    Psikolojik destek almak söz konusu ise tüm bu hususlara dikkat etmek gerekmektedir.

  • İştah ve beslenme psikolojisi

    İştah ve beslenme psikolojisi

    Beslenme halk arasında karnın doyması, istenilen besinlerin tüketilmesi veya açlık duygusunun bastırılması olarak bilinir. Esas anlamda beslenme vücudun ihtiyacı olan makro ve mikro besin öğelerini yeterli ve dengeli şekilde alınmasıdır. Beslenmeye sadece fizyolojik değil psikolojik ve sosyolojik açıdan da incelenmesi gereken bir durumdur. Bazı insanların sinirlenince normalden farklı besin tüketmesi, kederlenenlerin alkol tüketmesi beslenmenin psikolojik boyutuyla ilişkilendirilebilir. Yaz aylarının yaklaşmasıyla kilo verme konusunda hırslanan bayanlar genellikle iradelerine hakim olmayıp ‘yarın başlarım’ diyerek diyeti erteleyebilmektedirler.

    İnsanlar irade yetersizliklerinin değiştirilemeyeceğini düşünmektedirler. Değişime ‘hayır’ demesini öğrenerek başlayabilirsiniz. Başkalarına eşlik etmek yerine çevrenizdeki insanlara ‘Hayır’ diyebilmek , özgüveninizin artmasını da sağlayacaktır. Günlük hayatta yenilen besinlerin fayda zarar süzgecinden geçirilerek seçilmesi zararlı alışkanlıkların oluşmasını veya var olan zararlı alışkanlıkların devam edilmesini olumsuz etkilemektedir. İnsanlarda fazla kiloların ve bazı hastalıkların bir nedeni aşırı beslenmektir. İştah da fazla beslenmeye neden olan dürtüdür. İştahı baskılamanın en kolay yolu kan şekerinde dalgalanma yaratan rafine şeker tüketiminden kaçınmak, gün içinde sık sık ve azar azar beslenmek ve düzenli egzersiz yapmaktır.

    Posalı yiyeceklerin diyette arttırılmasıyla çiğneme ve tükürük salgısının artışı bazı sindirim hormonlarının salgılanması ve toplam besin alımının azalması söz konusu olmaktadır. Kuru fasülye , nohut, kuru barbunya, mecimek gibi baklagiller; fındık, ceviz, yerfıstığı gibi yağlı tohumlar kepeği ayrılmamış tahıl ürünleri sebze ve meyveler posa içeriği yüksek besinlerdir. Diyetin posa içeriğinin arttırılması için soyulmadan yenilebilen sebze ve meyvelerin kabuklu tüketilmesi gerekmektedir. Özellikle kan yağ değeri normalin üzerinde olanlar ; diyabet riski taşıyanlar, kabızlık sorunu yaşayanlar, kilo problemi olanlar, iştahını kontrol edemeyenler beyaz ekmek yerine tam tahıllı ekmek, pirinç yerine bulgur, haftada en az 1-2 kere kuru baklagil yemeği bol sebze ve meyve tüketmelidirler.
    Posanın söylenildiği olumlu etkilerini gösterebilmesi için mutlaka yeterli su da alınmalıdır. İşlanmiş şeker içeren besinler kan şekerinde ani bir dalgalanmaya neden olurlar. Kısa sürede yükselen kan şekeri aynı hızla düşmeye başlar. Tatlı yenildikten sonra hızla yükselip düşen kan şekeri tekrar tatlı yeme isteği oluşturur. Bu nedenle kimse bir parça tatlı yedikten sonra tatlıyı bırakamaz. Bu nedenden dolayı tatlı tüketilecekse bile light ürünler tercih edilmelidir. Böylece iştah da baskılanmış olur.

    Spor yapmanın iştahı sınırladığına dair yapılan araştırmalarda spor yapılınca artan endofrin hormonunun iştahı baskıladığı aynı zamanda mutluluk verdiği bulunmuştur. Bu nedenle düzenli egzersiz ve spor yapmak iştahı baskılamak ve kilo vermek için sağlıklı bir sebep olabilir.

  • EVLİLİK VE ÇİFT TERAPİSİ

    EVLİLİK VE ÇİFT TERAPİSİ

    Evlilik terapisi, çift terapisi ve ilişki terapisi; bireylerin birbirleriyle kurdukları yakın ilişkileri desteklemeyi hedefler.

    -Aile üyelerinden birinin alkol ya da madde kullanımı

    -Çocuk ve ergenlerin davranış bozuklukları ya da sorunları

    -İhmal ve şiddet uygulama

    -Boşanma ya da ayrılık kararı alma

    -Evlilik ya da ilişkiyi kurtarma

    -Sağlıklı bir ayrılma süreci

    -Duygusal istismar

    gibi farklı duygusal ve psikolojik problemlerde evlilik terapisi ihtiyacı doğabilir.

        Bireysel terapi evlilikle ilgili sorunları çözmede yetersiz kaldığında, eşlerden biri ya da her ikisindeki sorunun başlangıcının evlilikle ilgili olaylarla bağlantısı olduğunda ve çatışma halinde olan bir çift evlilik terapisi istediğinde eş terapisi düşünülür.

        Dışarıdan bakıldığında bireysel gibi görünen psikolojik rahatsızlığın altında bir evlilik sorununun yatması muhtemeldir ve eşlerden biri bu durumu kabul etmekte zorlanabilir.

        Evlilik/çift terapisinin amacı; çiftlerde kendini ve eşini anlamayı öğrenmektir. Dolayısıyla iletişim kurmayı öğrenmek en temel amaçtır. Çiftler değişime ve gelişime açık oldukları sürece çözülemeyecek sorun yoktur.

        Evlilik terapisinde ele alınan konulardan bazıları:

    -Eşlerin birbirini bağımsız, kendine has bir insan olarak görebilmeyi öğrenmeleri, birbirlerini olduğu gibi kabul edip hoş görebilmelerini sağlama

    ele alının konulardandır.

    -Eşlerin ; birbirleriyle  arkadaşlarıyla ve aile büyükleriyle ilişkilerinin düzenlenmesi

    -Çatışmaları fırsata çevirmeyi öğrenme, iletişim becerilerini artırma

    -İlişkinin güçlü yanlarını fark etmeyi sağlama

    -Ailede yaşanan çatışma ve uyumsuzlukların çocuk psikolojisi üzerindeki etkilerini ele alma.

        Sağlıklı bir ilişki elbette tartışmaların olmadığı bir ilişki anlamına gelmez. Nitekim tartışmanın olmadığı bir ilişki düşünülemez. Ancak tartışmalar; ilişkiyi güçlendirmekten çok yıkıcı etkiler bırakıyorsa o noktada önlem alınması gerekir.

    İletişim ve ilişkide yapılan en büyük hatalardan biri duygularımızın nedenini kendimizde  de aramak yerine hep dışarıda aramaktır. “Beni üzdün”, “Beni kırdın”, “Beni mutlu et” yaklaşımı yerine “Beraber nasıl mutlu olabiliriz” yaklaşımına büründüğümüzde pek çok sorun kendiliğinden çözülecektir. “Ben” demek yerine “Biz” diyebilmek ve “Biz” olmayı başarabilmek çok şeyin üstesinden gelecektir.

    Evlilik terapisinde mutlu bir evlilik için yapılması önerilen yöntemlerden biri de “üç maymunu oynamak”tır.  Günümüzde “üç maymunu oynamak”  ifadesi insanın gördüğü, duyduğu, bildiği şeyleri “çıkarı için” görmemiş, duymamış, bilmiyormuş gibi yapması anlamında kullanılmaktadır. Oysa “üç maymun oynamak” Japonya’daki bir tapınakta resmedilmiş olan bir öğretidir. Tapınağın duvarındaki kabartmada biri gözünü, diğeri kulağını, diğeri de ağzını kapatmış üç maymunla tasvir edilen bu öğretinin özü “kötüye bakmamak, kötü olanı dinlememek ve kötü şeyler söylememektir.”  Yapılması gereken tek şey eşin yaptığı her hatayı görüp yüzüne vurmamak, söylediği her kötü sözü duyup karşılık vermemek ve kötü konuşmamaktır.

        Evliliklerin ilk birkaç yılı zordur. Birbirinden farklı iki kişinin aynı çatı altına girmesi beraberinde birtakım anlaşmazlıkları getirebilir. Ancak bu noktada çiftlerin birbirini olduğu gibi kabul etmesi, birbirlerini değiştirmeye çalışmaktan çok birbirlerini anlamaya odaklanması büyük önem taşımaktadır.

        Evliliğin ilk yıllarında uyumsuzluk, çatışma ve ayrılık riski yüksektir.  Bu dönemi atlatan çiftlerde çocuk sahibi olduktan sonra da evlilikte çatışmalar görülebilmektedir. Ailede yaşanan çatışma ve uyumsuzluklar çocuk psikolojisini doğrudan etkilemektedir. Çocukta gelişen psikolojik sorun tamamen bireysel bile olsa, tedavide ebeveynlerin işbirliği ve birlikte hareket etmesi çok önemlidir. Bundan dolayıdır ki evlilik terapisi bu noktada yine tedaviye destek olacaktır.

        Eğer  bir evlilikte ‘iyi ki’ lerle başlayan cümlelerden çok ‘keşke’lerle dolu cümleler yer alıyorsa bir uzmana başvurmak gerekmektedir.

  • Obezitenin ergenlik dönemindeki etkileri

    Obezitenin ergenlik dönemindeki etkileri

    Beslenme, insanların büyümesi için besinlerin yeterli miktarda vücuda alınmasıdır. Bu besin miktarlarından birinin daha az ya da daha çok alınması beslenme sorunlarına yol açar. Çocuklar ve gençler, tek yönlü beslenmemeli, her çeşit gıdadan doğru miktarda yemelidir. Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde gelişim hızlı olduğu için bu daha da önem kazanır.

    BEBEK HER AĞLADIĞINDA ACIKMAZ

    Çocukluk dönemindeki obezite sebeplerinden en önemlisi annelerdeki yanlış kanıdır. Bebek her ağladığında anne bebeğine süt verir. Tabii ki anne sütü çok önemli ve en az 6 ay verilmelidir. Ancak bebeğin gazı olduğunda, çocuğun karnı ağrıdığında ve benzeri sebeplerle de anneler bebeklerine süt verebiliyor. Çocuklarının tüm ağlama ve rahatsızlığına meme ya da biberonla cevap veren anneler, ileride çocuklarına farkında olmadan, stresli durumla baş etme becerisi olarak yemek yeme davranışını yerleştirebilirler.

    SABAH KAHVALTISI GİBİ ÖNEMLİ BİR ÖĞÜNÜ ATLAMAYIN

    Ergenlik döneminde dış görünüşe daha fazla önem verme bazen hatalı beslenmelere yol açabilir ve bu nedenle besinler yeterli miktarlarda alınamayabilir. Sabah kahvaltısı gibi çok önemli bir öğün çeşitli sebeplerle atlanmaktadır. Bu noktada ebeveynlere çok önemli bir görev düşmekte ve çocukların, gençlerin düzenli yemek yeme alışkanlığı edinebilmeleri için önce anne-babalarının bu alışkanlığa sahip olmaları gerekmektedir. Okul kantinleri, arkadaşlar gibi çevresel faktörlerden de çocuklar olumsuz etkilenebilmektedir. Uzun süre televizyon, bilgisayar başında hareketsiz kalmak da obeziteye yol açar..

    Çocukların ya da gençlerin çok kilolu ya da çok zayıf, çok iştahlı ya da iştahsız olması gibi anne, babaların rahatsızlık duyulan anormal durumlarda mutlaka doktora başvurulmalıdır.

  • Neden Terapiye Gideyim?

    Neden Terapiye Gideyim?

    Terapiye yönelik düşünceler günümüzde değişmeye başlasa da çevremizden çok sık duyduğumuz cümleler devamlılığını sürdürmektedir. Psikolog ne yapacak ki? Konuşunca sıkıntılarım nasıl geçecek? Psikolog bana benim bilmediğim ne söyleyebilir? Ben deli miyim, sen git psikologa vb. Bu tarz düşüncelerin yaygınlığı ise sıkıntı yaşayan kişilerin çözüm bulma motivasyonunu kırmaya devam etmektedir. Kimi zaman ise bu söylemlere rağmen terapiste gitmeye karar veren kişiler, terapi eğitimleri olmayan insanlara baş vurabilmekte ve yaşadığı tatsız tecrübelerin yarattığı hayal kırıklığı sebebiyle terapinin bir işe yaramadığı inancı daha da güçlenmektedir. Bu durum yaşanılan sıkıntıdan kurtulmanın mümkün olmadığına dair düşüncelerin artmasına sebep olmakta ve dolayısıyla da problem yaşayan kişilerin çaresizlik hissinin artarak devam etmesine neden olmaktadır. Bununla birlikte terapistin elinde sihirli bir değnek olması hayali ve böyle bir şeyin olamayacağına dair inançlar arasında sıkışıp kalırız.

    Peki neden artık sorunlarımızı kendimiz çözemez hale geliriz?

    Sorunları çözmekte zorluk yaşamak aslında ruhsal olarak artık bir çözüm bulma ihtiyacımızdan kaynaklanır. Fizyolojik ve ruhsal sistemlerimiz her zaman bizi korumak için uğraşır. Fakat yetemediği, aşırı yüklenme olduğu durumlarda sinyaller vererek artık bir şeyleri değiştirmemiz gerektiğini göstermeye çalışır. Daha önce verdiği ufak sinyalleri büyük ihtimalle fark etmemiş veya görmezden gelmişizdir. Bu sebeple sinyaller daha rahatsız edici, çözmek için çabalanmasını gerektirecek kadar büyük olur. Kaldı ki sorunlar onu yaratan düşünce sistemi içerisinde ve onu yaratan ortam içerisinde çözülemezler. Terapiye başlayan kişi önce zihninde problemin ne olduğunu netleştirir ve bu problemin nasıl geliştiğini fark eder. Seanslarda bilinçsizce uzak durduğu ve farkında olamadığı veya görmek istemediği, hayatında sıkıntı yaratan davranış kalıplarının nedenleri ile ilgili bağlantıları kurmaya başlar. Tabi ki terapi eğitimi olan uzmanlarla çalışmanız hayal kırıklığı yaşamamanız ve motivasyonunuzun kırılmaması açısından önemlidir.

    Bilinmesi gereken en önemli şey terapi bir kere gidip bütün sorunların ortadan kaldıran bir yöntem değildir, terapistin bir sözüyle veya inanılmaz çözüm becerisiyle sorun ortadan kalkamaz. Terapistiniz bu süreçte, sorunu yaratan sistemin içerisinden çıkmanızda size yardımcı olur. Sorunu yaratan bu düşünce sisteminin ve dolayısıyla davranış sisteminin değişmesi elbette zaman alacaktır ve kişinin hızına göre değişkenlik gösterecektir. Hepimiz biliyoruz ki bazen yapmamız gereken şeyi bilmemize rağmen, harekete geçmemiz zaman alır. Terapi, değişimi engelleyen bu sebeplerinizi fark etmeniz ve değiştirmenizde güçlü bir araçtır. Hepimizin yaraları vardır ve kendi kendimize bunları çözmemiz pek mümkün değildir. Bunun sebebi halledebilecek güçte olmamamız değil, sorunun ana kaynağını çok eskiden oluştuğu için farkına varamamamızdandır.

    Bu nedenle terapi aslında özgürleşmemizi sağlayan bir araçtır. Yaşadığımız sıkıntıları terapistimiz değil, biz çözeriz. Ancak çözebilmek için önce görmeli ve fark etmeliyiz.

  • Çocuklarda dengeli beslenmenin önemi

    Çocuklarda dengeli beslenmenin önemi

    Yetersiz ve dengesiz beslenme, hayatın ilk yıllarında meydana gelmişse çocuğun yalnız bedensel gelişimi değil zihinsel yeteneklerden geri kalır. Çocuklar da sinir sistemi özellikle beyin gelişimi hayatın ilk yıllarında çok hızlıdır.

    İki yaşında bu sistemingelişmesi erişkin düzeyinin %60’ını, 6 yaşında %9’ına erişir. Gelişme döneminde yetersiz ve dengesiz beslenme beyin hücrelerinin sayısını ve hücre fonksiyonlarını olumsuz etkiler. Daha sonraki dönemlerde de bu zihinsel gerilik kapatılamaz. Ülkemizde ve dünyada pek çok araştırmayla doğumdan önce ve doğumdan sonraki yıllarda beslenme bozukluğu olan çocukların zeka gelişiminin geri kaldığı gösterilmiştir.

    Beslenme bozukluğu, pek çok enfeksiyon hastalığının meydana gelmesine ya da ağır seyretmesine zemin oluşturur. Bir çok hastalık beslenme bozukluğu olanlarda daha sık görülür. Çünkü yeterli protein, vitamin ve enerji gereksinimi karşılanmayan çocuklar vücut ısınma mekanizmalarında yetersizlik olduğu için enfeksiyon hastalıklarına sık yakalanırlar.

    Ergenlik çağında büyüme oldukça hızlıdır. Hızlı büyüme ve gelişme ise enerji ve besin öğelerine gereksinimi artırır. Gencin artan ihtiyaçlarının karşılanmasında çeşitli sorunlar ortaya çıkar.

    İlkokul çağı çocuğun ailesinden ilk kez ciddi bir şekilde ayrıldığı ve çocuğun çevresi ile iletişiminin arttığı bir dönemdir. Bu çağda eğitim ile konulan kurallar çocuğun ruhsal gelişimini etkilerken, sağlıklı büyüme de beslenme ile desteklenmelidir.

    Yine ilkokul çağı (6-12 yaş ) hızlı büyüme ve gelişmenin başladığı dönemdir. Dolayısı ile çocuğun beslenmesini aile ve okul yönetimi birlikte yönlendirilmelidir. Okul çağında yeme alışkanlıkları ailenin beslenme alışkanlıkları tarafından etkilenmektedir. Okulda beslenme konusunda kontrolsüz olan çocuk yine anne ve baba çalışıyorsa eve geldiğinde kendi kendine yiyecek hazırlama ile karşı karşıya kalırsa yanlış beslenme alışkanlıkları edinebilir. Bu sebeplerden ilkokul çağı çocuğunun yanlış beslenmesi veya doğru beslenmesi ailenin ve okul yönetimindeki kişilerin eğitimini gerektiren önemli bir konudur. Bunlar sağlanamaz ise büyümede yavaşlama görülür. Okul çocuğunun büyüme ve beslenmesinin izlenmesi çocuk doktoru tarafından yapılmalıdır.

    Gelişmiş ülkelerde okul çağı çocuğunun beslenmesi bilimsel kurallar içinde olmaktadır. Ancak bu uygulamalarda da güçlükler vardır.

    Gelişmiş ülkelerin ölüm sebepleri inde ilk beş sırayı

    • Koroner kalp hastalıkları
    • Bazı kanser tipleri
    • Serebrovasküler hastalıklar
    • Diabetes mellitus
    • Ateroskleroz

    gibi, diyetin önemli rol oynadığı hastalıkların olması ve bu hastalıkların çocuğunun başlangıcının çocukluk dönemindeki yanlış beslenme alışkanlıkları ile ilişkili olduğu bunları önlemeye yönelik önlemlerin bu çağlarda alınası gerekliliğini ortaya koymuştur.

    erişkinler için hazırlanan bir beslenme modelinin çocuklara uygulanması yeterli büyümeyi ve gelişmeyi engelleyebileceğinden dikkatli uygulanması gerektiği bildirilmiştir. Okul çocuğunun nutrüsyonel durumunun iyileştirilmesinde beslenme önerileri tabloda açıklanmıştır.

    Okul Çocuğunda Beslenme Durumunun İyileştirilmesi İçin Öneriler:

    • Beslenme durumunun yeterliliğini öğrenmek için boy uzaması izlenmelidir
    • Beslenme ve yeme alışkanlıkları için anne ve baba çocuğa yol GÖSTERİCİ rehber olmalıdırlar
    • Çocuğun beslenmesinde diyetinin yeterli olduğunun uzman kişi tarafından takibi gereklidir
    • Beslenme, spor ve fiziki aktivite çocuğun normal gelişimini destekleyecek şekilde olmalıdır
    • Çocuğun kilosu fazla ise egzersizi artırma ve enerji alımını azaltma yolu için aile-çocuk teşvik edilmelidir
    • Beslenme ile ilgili diş çürükleri gelişimi riski en aza indirilmelidir.
    • Çocuğun gıda seçiminde güvenilir besin kaynakları ve güvenilir olmayan reklam amaçlı besinler arasında çocuk ve ergenin seçim yapmasına yardımcı olunmalıdır.
    • Diyetin yağ, kolesterol, şeker, tuz içeriği açısından kısıtlanması sağlanmalıdır.
    • Çocuğun lifli gıdaları seçimine yardımcı olunmalıdır ( yaş+5 gr veya vücudun her kilogramı için 0.5 gr lif verilmelidir).
    • Uygun besin seçenekleri ile demir takviyesi sağlanmalıdır.

    Bu sorunların bir bölümü gencin yaşam biçimiyle, bir bölümü ise biliçsizlik nedeniyle kazanılan yanlış alışkanlıklarda olabilir.

    Sorunların çözülüp, gencin sağlıklı büyüme ve gelişmesini sağlayacak beslenme koşullarına kavuşturulmasında ve gelecek yaşamında sağlığını olumlu yönde etkileyecek alışkanlıkların kazandırılmasında aileye, okula ve toplumun diğer kurumlarına önemli görevler düşmektedir.

  • Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    İnsanoğlunun gelişim sürecine baktığımızda eskiye nazaran çok daha fazla çalıştığımızı, daha fazla şeye
    sahip olduğumuzu ama buna rağmen daha güvensiz ve daha mutsuz olduğumuzu görmek hiç de zor
    olmasa gerek.

    Her şey için dört bir yanımızda kurslar açılıyor, kitaplar yazılıyor, mutlu olmanın on yolu, huzuru
    yakalamanın sırları, insanları etkilemenin prensipleri, bilmem kaç zamanda bir milyon dolar kazanmanın
    yöntemi… Her şeyin öğrenilecek bir şey olduğunu ve bunu başarabileceğimizi söyleyen bir sürü insan.

    Çekimin yasası; evrenden isteyin ve sahip olun sloganlı yüzlerce garip kitap. Herkes size nasıl mutlu,
    zengin ya da popüler olacağınızı öğretmeye çalışıyor.

    Buda ‘’Acının kaynağı istemektir’’ der. İstedikçe ve sahip olamadıkça mutsuzluğa sürükleniriz. Bazı
    maddi şeylere sahip olmanın ya da bilgiye ulaşmanın peşinde koşarken biz, yaşamın bilgeliğini kaçırır
    olduk.

    Mutluluğun kriteri yüksek maaşlar, marka kıyafetler, sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaş sayılarımız
    oldu.

    Herkes daha fazlasına sahip olmak için gece gündüz çalışıyor. Denize sıfır bir yazlık, daha yüksek model
    bir araba ve daha fazla beğenilmek için durmadan çabalıyor insanoğlu. Zengin ya da popüler olunca
    mutlu olacağımızı düşüyoruz.

    10 tane eviniz olsa birinde oturabilirsiniz, 5 tane yazlığınız olsa birine gidebilirsiniz, 20 tane arabanız olsa
    birine binebilirisiniz.

    Ünlü düşünür Montaigne’nin dediği gibi ‘’Dünyanın en büyük tahtına dahi otursanız, oturduğunuz şey en
    nihayetinde kendi kıçınızdır’’.

    Tüm yaşam hayallerimiz bir ev, bir araba, yüksek bir maaş hedefleri arasında sıkışmış durumda. Bunlara
    ulaşmak için o kadar yoruluyoruz ki eve geldiğimizde koltuğa yığılıp birbirinin aynısı dizileri izlemekten ya
    da neredeyse hiç değişmeyen birkaç web sitesinde gezinmekten başka yaptığımız bir şey kalmıyor.

    Mutluluğu dış dünyada ve insanlarda aramak yerine, kendi iç dünyamıza bakmayı denemiyoruz bir türlü.

    Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız ve büyük olasılıkla hiçbir zaman bir
    araya gelmeyeceğimiz insanlarla sohbet edip mutlu olmaya çalışırken, yanı başımızda iş arkadaşımızla
    ya da komşumuzla samimi iki sohbet etmiyoruz.

    Yakınlaştığımız şey ruhlar değil yalnızca bendenler.

    Kısa sürede sevişmeyle sonlanan, bir daha görüşmenin gerekmediği yakınlaşmalar. Bir araya gelince
    bizi terk eden sevgilimizle başlayıp, canımızı sıkan patronumuzla biten birbirinin aynısı sohbetler.

    Herkes yaralarını saklıyor, aslında olmadığımız bir ben sunup, sonra o yalancı benin sevilmesini
    bekliyoruz. Şu an anımsayamadığımız ünlü bir şarkıcının sözleri geziniyor aklımda ‘’Benim için en zor
    olan şey sabah uyandığımda kendimi yalnız hissetmem, üstelik yanımda biri uyurken!’’

    Hayatın sanıldığı kadar zor ya da karmaşık olmadığını düşünüyorum.

    Ünlü psikolog A. Maslow ‘’ihtiyaçlar hiyerarşisi’’nde sağlıklı insanın 4 temel ihtiyacı olduğunu söyler.

    Birinci basamakta yeme-içme ve cinsellik, ikinci basamakta barınma ve güvende olma, üçüncü
    basamakta sevme-sevilme, ait olma ve dördüncü basamakta toplum tarafından onaylanma-beğenilme
    ihtiyacı. Bu dört ihtiyacı karşılayan kişinin sağlıklı bir insan olarak yaşamını sürdüreceğini savunmaktadır.

    Bakıldığında herkes bunlara sahip olmak için çabalıyor gibi görünse de ölçüyü kaçırınca sorunlar baş
    gösteriyor. Aşırı yemek takıntısı obeziteye, ev sahibi olma takıntısı yaşamı erteleyip işkolik olmaya,
    sevilme ihtiyacının saptırılması, ilişki bağımlılığına ya da çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmeye, sosyal
    beğeni isteğinin abartılması bizi olmadığımız gibi biri olmaya sürüklüyor.

    Özetle mutlu bir yaşam için; bir ev, doymuş bir mide, temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için YETERLİ
    miktarda para, dostlara ve hobilere ayrılmış zamanların yeterli olduğuna inanıyorum.

    Yaşam dediğimiz şey hepi topu 75 yıldan ibaret. (Tabi şanslıysanız!)

    Ben 75 yılı 3’e bölüyorum; ilk 25 yılda zaten çocukluktu, ergenlikti, okuldu derken ne olduğunu
    anlayamıyorsunuz. Son 25 yılda doktor oluyorsunuz; kalp nerede, böbreklerde nerede, tansiyona ne iyi
    gelir, sağlıkla ilgili bir sürü şey öğreniyorsunuz. Geriye 25’le 50 yaş aralığında sağlıklı, bilinçli, bir zaman
    dilimi kalıyor. Onu da hırslarımızla, geçmişin hayal kırıklıklarıyla, geleceğin kaygılarıyla harcamamak
    gerek. Dediğim gibi hayat 3 parça ve en işe yarar parçasını nasıl yaşayacağınızı iyi düşünmek gerek…
    Hayatta 3’ün 1’ini alabiliyorsanız ne ala…

    Boşa geçen bir ömrün; orta yaş bunalımları, başkalarını suçlamalar ve pişmanlıklarla geçmesini
    istemiyorsak belki de oturup hayatımızı yeniden gözden geçirmenin tam zamanıdır.

    Yaşam ileri doğru yaşansa bile ancak geriye doğru anlaşılabilir. Bu güne kadar ne yaşadık ve bundan
    sonra ne yaşamak istiyoruz? Ve en önemlisi öldükten sonra mezar taşınıza yaşamınızı özetleyecek ne
    yazılacak!!! Bi düşünün derim.

    Hayattan 3’ün 1’ini aldığınız bir yaşam sürmeniz dileğiyle.

  • Sağlam bebek takibi ve allerjide erken teşhis

    Allerji doğumda başlar. Genetik yatkınlık; bunun üzerine eklenen çevresel faktörler; buyursun hastalık. Bu çevresel faktörler ne zaman bebeğin tolerans sınırını geçerse, o zaman hastalık olarak ortaya çıkar. Bazen daha hayatın ilk günlerinde, bazen 4-5 yaş civarı…

    En çok inek sütü alerjisi şeklinde görülen besin alerjisi; en erken başlayanıdır. Hayatın ilk günlerinde bile ip uçları verebilir. Süt çocukluğu döneminde “üşütme”, “soğuk algınlığı”, “bronşit başlangıcı” vs. isimler verilen durumlar belki de bir alerjik hastalığın belirtileridir.

    Ailede; anne, baba, kardeşlerde alerji öyküsü varsa; bu risk katlanarak artmaktadır. Özellikle aile öyküsü olan bebeklerin periyodik sağlıklı bebek kontrolleri sırasında bazen ailenin gözünden kaçan erken belirtileri yakalayarak gereken önlem ve tedavileri uygulandığında yıllarca sürecek bir tedavi sürecini başlamadan önlemek mümkün olmaktadır.

    Bir de madalyonun diğer yüzü var. Hiçbir özelliği olmayan bazı belirtilerden yola çıkılarak bebekler ilk aylardan itibaren gereksiz tedavilere de maruz kalabiliyor. Gereksiz besin yasaklamaları, gereksiz ilaç yüklemeleri de maalesef sık gördüğümüz uygulamalar.

    Sağlıklı periyodik bebek kontrolleri yaptığım bebeklerimde zaman zaman rastladığım bir durum olduğu için gündeme getirmek istedim. Baştan bana sağlam bebek kontrolüne başlayan ailelerin çoğunda alerji öyküsü var. Bebeklerin ve ailenin hayatı zehir olmasın diye dikkat ve özenle izliyor, gerektiği zaman, gerektiği kadar tedavi ile bilimin sınırları içinde yardımcı olmaya çalışıyorum.

    Bazen tavsiye ile veya başka nedenlerle birkaç ay geçtikten sonra takibe gelmeye başlayan bebeklerimde ne yazık ki bu yanlışlar görülebiliyor. Komşu, arkadaş tavsiyeleri ile, internet paylaşımları ile bebeklere gereksiz besin yasaklamaları uygulandığını görüyorum. Bazen de basit bir öksürük sonrası piyasada ne kadar ilaç varsa başlanıp sanki ağır astımlı gibi tedavi aldıklarını görüyorum.

    Hastalık yok; hasta vardır. Her bebek ayrıdır. Öyküsü, muayenesi, tetkikleri farklıdır. Aynı kefeye koyarak tedavi edilmemelidir. Süt alerjisi deniyor; bir kan tetkiki yaptırılıyor; biraz yüksek çıktı diye hadi bakalım her şey yasak, başlasın bir sürü ilaç…. Bu doğru değil. Bazen sınırın üstündeki değerlerde bile yasak uygulanmayabilir. Ya da kısmi yasaklar yapılabilir. “Yasak” demek çok kolay. Bebeği için fedakarlık yapmaya hazır anneler de abartarak bu yasakları uyguluyor. Peki anne ve bebeğin beslenmesi ne olacak? Kaş yaparken göz çıkarmamak da gerekli.

    Tüm bebeklerimize sevgiler, sağlıkla gelecek mutlu günler dileklerimle

    16.5.2015

    Prof.Dr.Reha Cengizlier

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

    Çocuk Allerjisi Uzmanı