Yazar: C8H

  • Hipnoz

    Hipnoz

    Hipnozun tarihçesi?

    Hipnoz, telkinler yolu ile bilinçaltındaki (yaşanmış, şahit, tanık olmuş) travmatik olgular sonucu davranış bozukluğuna yol açan sorunları çözümlemek için yapılan psikolojik tekniktir. İnsanoğlu var odluğundan beri telkinlerle iletişime geçmek ve ikna edebilme olgusu var. Hipnozu tedavi aracı olarak kullanan kişi ise bilim adamı Franz Mesmer (1734-1815), bu yönetme bilimsel yöntem, teknik kazandıran ise Fransız nörolog Jean-Martin Charcot’tu (1825-1893). 1890 yılında Carter- Turner isimli İngiliz dış hekimleri ağrısız diş çekiminde hipnotik anastezi (Hipnoterapi) kullanarak diş çekimini yaptılar. Sigmund Freud (1856-1939) serbest çağrışımla psikanaliz tekniğini geliştirmeden önce histerik kadınların tedavisinde hipnoz yöntemini kullandı. O günden bugüne kadar da birçok bilim adamı, psikiyatrist, psikolog, nörolog, tıp dünyasından birçok doktor hipnoz çalışmalara katıldı ve kendi uzmanlık alanlarında bu tekniği kullanmaya başladı. Dr. Erickson, Dr. Weitzen Hoffer, Dr. Gorton, Dr. Pattie, Dr. Schilder olan pek çok önemli hipnoterapistlerin hipnoz alanına büyük katkıları olmuştur.

    Hipnoz nedir?

    Kişiyi bir yere odaklayarak ve telkinler vererek bilinçaltına inme tekniğidir. Hipnoz bir uyuma halinden öte bir uyanıştır aslında. Yaşadığımız, şahit olduğumuz olaylar bizde savunma ve saldırı mekanizmasını tetikler bu sayede kendimizi korumuş oluruz. Ama bunu bilinçli halimizle yapmayız tamamen içgüdüsel bir yapıyla hareket ederiz. Tıpkı saldırgan bir yırtıcı hayvan gördüğümüzde kaçmak, donmak, saldırmak gibi gösterdiğimiz refleks hareketler gibi. Bizde yaşadığımız travmatik olaylara her zaman doğru davranışları geliştiremeyiz. Bazen güçlü olmak için yemek yer, sigara içer, madde kullanır veya başka şeylerle bastırmaya çalışırız. İlk etapta zevkli veya iyi gelen bu tür davranışlar zamanla bilinçaltımız tarafından onay gördüğü için o davranış şekli artık bir çözüm olarak algılanır. Yani strese girdiğimizde; sigara içmek, aşırı yemek, tırnak yemek, madde kullanmak, alkol almak gibi davranışlar anlık rahatlama sağlasa bile kalıcı çözemediği için artık biz o maddeleri kullanmaya devam ederiz ve sonrasında stresimizin yanında birde nur topu gibi bağımlılıklarımız oluşur. İşte Hipnoz bu davranış bozukluğunu çözmeye çalışır ve büyük bir oranda da çözer.

    Hipnoz ne değildir?

    Filmlerde gördüğümüz şeklinde değildir hipnoz. Hipnoz seansı esnasında hiç kimse hiç kimseyi farklı konular hakkında veya geçmişte yaptığı bir durum ile ilgili itirafa zorlayamaz veya itiraf ettiremez. Öyle olsaydı karakollarda polis yerine hipnoterapistler olurdu ve suçlular çabucak yakalanırdı.

    Hipnoz doğal bir süreçtir. Hipnoz yapılan kişi hipnoterapistin sözlerini duyabilir, duymayabilir. Bu olgu o kişinin hipnozunu etkilemez.

    Hipnozla sigara bırakma ve zayıflama senalarında hipnoz uygulanan kişi pek fazla konuşturmayız daha çok telkin veririz.

    Hipnoz uygulanan kişi kendisini nasıl hisseder ve ne düşünür?

    Hipnozdan sonra kendisini rahat, gevşemiş, huzurlu, mutlu hisseder. Tüm bedeni yumuşacık olduğunu söylerler ve sigaraya karşı isteklerinin azaldığını, çikolatayı, patates kızartması, kek, börek, kola gibi yiyecek ve içecekleri seven ve ona dayanamayan kişiler, hipnozdan sonra, yemesem de diyerek yiyeceklerinin efendisi konumuna gelirler. Hipnozda hiçbir yiyecek yasaklanmaz. Kişi hedeflediği kiloya geldiğinde kararında o yiyecekleri yine yiyebilir.

    Hipnozun kullanım alanları: Hipnozun birçok kullanım alanı vardır.

    • Ağrısız diş çekiminde,

    • Küçük operasyonlarda anestezi kullanmadan cerrahi müdahale yapılabiliyor. Hatta fıtık ve apandis ameliyatlarında dahi kullanılmıştır)

    • Normal doğumlarda anestezi kullanılmadan ağrı olmadan doğum yapılabiliniyor

    • Sigara bırakma

    • Sağlıklı zayıflama

    • Korkulardan kurtulma (Yükseklik, uçak, gemi hayvan, karanlık, tek başına, kapalı yerde kalma) gibi birçok korkuları yenmede etkilidir

    • Tırnak yeme

    • Sınav kaygısı yenme

    • Topluluk önünde konuşamama

    • Özgüven sorunlarında

    • Birçok cinsel rahatsızlıklarda

    Hipnoz tekniği kullanılmaktadır ve etkilidir.

    Hipnozla Sigara bırakma ve zayıflama

    Uzun yıllardan beri sigara içmeniz, günde çok paket sigara içmeniz veya kaç kere sigara bırakmaya çalışıp bırakamamanız hipnozla sigara bırakmak için önemli değildir. Önemli olan tek şey var o da gerçekten sigarayı bırakmak istiyor oluşunuz ve buna kararlı olmanız. Eğer sigarayı yaşamınızdan tamamen uzaklaştırmak istiyorsanız hipnozla sigara bırakma seanslarına başvurabilirsiniz.

    Aynı şekilde kaç kiloda olmanızdan öte ben artık gerçekten kendim için fit, sağlıklı olmak ve güzel görünmek istiyorum demeniz gerek.

    Her bağımlılığın altında birçok travma yatar. Bu travmaları iyi analiz edebilmek, çözümleyebilmek için öncelikle bir ön görüşme yapılır ve hikayesi alınır. Bağımlılığın tarihçesine bağlı olarak ya terapi sürecine geçilir veya hemen hipnoz seanslarına alınır. Psikoterapinin kaç seans süreceğini önceden kestirmek mümkün değildir lakin Hipnozla sigara bırakma ve zayıflama süresi ortalama 5-6 seans arası sürmektedir.

    İlk hipnoz seansından sonra kişiler, çoğunlukla sigara içmezler, ikincisi ve sonraki hipnoz seansları sigara içme isteğinin tamamen giderilmesi ve benliğin güçlenmesi için uygulanır. Hipnozla zayıflama seanslarına katılanlarda ayda ortalama 4-5 kilo arasında kilo vermeye başlarlar.

    Hipnozda ne yapılıyor ki kişi seanslardan sonra sigara içmiyor veya kilo verebiliyor?

    Terapi ve Hipnoz senalarında sigara içmeye, aşırı, gereksiz ve düzensiz yemek yemenin sebebi çözüldüğü için önünüzde kocaman bir pasta olsa dahi bir çatal alıp bırakabiliyor veya sigara içenler yanınızda olsa bile sigara isteğiniz olmadan sohbete devam edebiliyorsunuz. Hipnoz sizi iradeli hale getiriyor.

    Başarı oranı ortalama % 94 gibi yüksek bir orandır. Normalde % 50 başarı iyi bir başarıdır yani her iki kişiden biri başarıyorsa bu güzel bir sonuçtur. Bizim başarımızın yüksek olmasının sebebi terapi, danışmanlık ve hipnozu beraber uygulamamızdan kaynaklanmaktadır. S Konsept Danışmanlık ve ADED (Aile danışmanlık Terapi Eğitim Derneği) olarak bu istatistiği şimdiye kadar bu uygulamayı yaptığımız danışanları belirli aralıklarla arayarak oluşturmaktayız.

    Hipnoz yöntemi ile sigarayı bırakmak isteyenleri bu yöntemi tercih etme gerekçeleri neler?

    Bireysel başvuruların dışında firmalar kendi çalışanları için bu uygulamaları bizden talep etmekte.

    Son dönemlerde çok ciddi bir talep var. Çünkü en doğal zayıflama ve sigara bırakma yöntemi olduğundan dolayı birçok kişi başvurmakta.

    Bu yöntemi uygularken kişilerin dikkat etmesi gereken noktalar neler, siz neler tavsiye edersiniz?

    İnternetten iyi araştırmaları gerekir. Bu uygulamayı yapan kuruluşun, kişinin cv’leri incelenmesi gerekir aynı zamanda hipnozu uygulayan kişilerin psikoloji, psikyatri, tıp, pdr gibi alanlarda eğitim alan kişilerden olması uygulamanın sağlıklı ve başarılı olmasını artırır.

  • Okul çağı beslenme

    Okul çağı beslenme

    Okul çocuklarında beslenme 6-11 yaş grubundaki çocukları kapsar. Bu çağdaki çocuklarımız büyüme ve gelişmenin hızlı olduğu, yaşam boyu sürebilecek davranışların büyük ölçüde oluşturduğu bir dönemdir.

    En hızlı büyüme kızlarda 10-12 yaşta, erklerde ise yaklaşık olarak 11 ile 15 yaşlar arasında başlamaktadır. Kızlarda vücut ağırlığı ve boy uzunluğunda artış menarştan yani ( ilk adet kanaması ) bir yıl öncedir. Vücut ağırlığındaki artış yaklaşık olarak 20 yaşına kadar devam eder. Boy uzunluğunda artış ise kızlarda 17 yaştan sonra genellikle durur; fakat erkeklerde yavaşta olsa devam eder.

    Çocuğun okulda beslenme konusunda kontrolsüz olması, anne-babanın çalışması çocuğun hatalı beslenme alışkanlığı edinmesini kolaylaştırır. Çocukların okuldan çıkarken çevrede bulunan satıcılardan yiyecek aldıkları ve en fazla satın alınan yiyeceklerin simit, sandviç, pamuk helva, tatlı, patlamış mısır olduğu bulunmuştur. Okul çağındaki çocuğun doğru ve dengeli beslenmesinde aile-okul işbirliği şarttır.

    Okullarda sağlık ve beslenme eğitimine önem verilmelidir. Öğrenciler doğru ve dengeli beslenme konusunda beslenme rehberliği ve eğitimi ile bilgilendirilmelidir. Ailenin, okul yönetimindeki kişilerin, öğretmenlerin ve kantin işletmecilerin beslenme eğitimi de yapılmalıdır.
    Yemekhanede çıkan yemeklerin besleyici değerleri kontrol edilmelidir. Okul kantinleri iyi denetlenmelidir. Eğitilmiş bir kantin işletmecisi çocuklar için gerekli besin maddelerini pazarlamaya çalışır. Okul dışında satıcıların açıkta yiyecek satmalarının engellenmelidir.
    Gençlere ara öğünlerde, taze sebze ve meyvanın eklenmesi, yağda kızartılmış besinlerden kaçınılması, kremalı ve sodalı içecekler yerine az yağlı süt ve ayranın tercih edilmesi gerekmektedir.

    Büyüme süreci önemli miktarda enerji ve yeni dokuların yapımı için daha fazla miktarda proteini, mineralleri ve vitaminleri gerektir. Tüm enerji ve besin öğelerinin yeterli ve dengeli karşılanabilmesi için 6-11 yaş grubu çocukların tüketmeleri gereken besinlerin iyi kaliteli ve yeterli miktarlarda olması önem taşır. Yetersiz ve dengesiz beslenen çocuk hastalıklara karşı dirençsiz olur, sık hastalanır, hastalığı ağır seyreder ve okula devamsızlık nedeniyle okul başarısıda buna bağlantılı olarak düşer. Bu nedenle okul başarı seviyesini arttırmak, sınıf tekrarlarını azaltarak, eğitim ve öğretimin maliyetini düşürmek gelecek nesillerimizin daha güçlü daha sağlıklı olmasını sağlamak için temel hazırlamak gerekir. Bunun için çocuklarımızın beslenmesine özen göstermeli, önem vermeliyiz.

    Okul çocuklarının beslenmesinde aşağıdaki sağlıklı beslenme ilkeleri geçerlidir:
    * Besinlerin çeşitliliğinin sağlanması
    * Sağlıklı vücut ağırlığının korunması
    * Nişastalı karbonhidratlar ile liften zengin besinlerin dengeli tüketilmesi
    * Yağ ve şeker tüketiminin sınırlandırılması
    * Vitamin ve minerallerin yeterli düzeyde alınması

  • Bilinçli Ebeveynler Okulu nedir?

    Bilinçli Ebeveynler Okulu nedir?

    Bilinçli Ebeveynler Okulun farklılığı:

    Çocuk gelişimi, aile iletişimi, Evlilik iletişimi, kişisel gelişim gibi olguları bütünsel ele alıp, interaktif diyaloglar halinde grup terapisi motifli, ödül ceza kuramının dışında üçüncü bir yol arayan, anne ve babaların farkındalığını güçlendiren ve ortak öğretilerimiz üzerinden hareket eden pedagojik seminerler bütünü.

    Hem Bilinçli ebeveyn yetiştiriyor hem de her yerde bilinçli ebeveynlere destek veriyor. Ulusal bir aile eğitimi seferberliği ile uzun yıllar boyu devam edecek ve kendi içinde de eğitimci çıkaran toplumsal proje.

    Bilinçli ebeveynler okulunda neler öğretiliyor? 11 konu başlığı altında topladık.

    1. Çocuğun dünyaya gelişi Mars gezegenini keşfetmeye benzer.

    2. Bilinçli anne kimdir? (Kişisel problemlerimizi organize ederek çocuk yetiştirmenin ipuçları

    3. Çalışan annenin tükenmişlik sendromu,

    4. Hangisi daha çok korumacıdır. Kartal mı? Türk annesi mi?

    5. Masallar ve travmalar- Kırmızı Başlıklı Kız

    6. İhmal ve istismardan çocuğu korumak – çocuğa karşı tutum – çözüm için önemli adımlar,

    7. Çocuklara açılan kapı: Oyun oynamak

    8. Anne mi çocuğa, çocuk mu anneye bağlı?

    9. Alt ıslatma, Tırnak yeme, Kekemelik, Agresyonun altındaki sebepler

    10. Bağımlılıklarımızın altındaki yalnızlıklar (Okul sorunları, İnternet, Tv, Tablet vs)

    11. Bir ebeveyn klasiğinden öteye bir adım atmak

    Neden adı bilinçli ebeveynler?

    Bilinçli Ebeveyn olmak, çocuk gelişimi kitaplarını çok okuyup araştırmaktan öte sevgimizi filtresiz koşulsuz ve kararında vermektir. Yani sevgimizi bir başarı veya yeteneğe bağlamadan yalnızca çocuğumuz olduğu için vermeliyiz. Bakın o zaman tüm kapılar nasıl birer birer önümüzde açılıyor. Ebeveyn için bilinçlenmek; kendi hayallerini, hayal kırıklıklarını, çocuğunun hayallerini, umutlarını, korkularını, gelişimini, beklentilerini iyi analiz etmektir. Bunu yapabilmek içinde sevgisine ve pedagojik bilme sarılması gerekir.

    Eğitim ne kadar sürüyor?

    Eğitim iki aşamalı devam etmekte.

    1. Temel Bilinçli Ebeveynler Okulu Eğitimi: (0-15 yaş çocuk gelişimindeki 10 konu başlığındaki eğitimlerini alıyor. Her bir eğitim 2’şer saat interaktif sürmekte. Kişiler gruplar halinde veya bireysel olarak ta bu eğitim, danışmanlığa katılabiliyor.)

    2. İleri Eğitimci Ebeveyn Okulu Eğitimi: (Ebeveynler Toplam 70 saat eğitim, süpervizyon alarak Bilinçli Ebeveynler Okulu projesinde Eğitmen olabiliyor. Grup çalışması olarak devam etmekte.

    Başvuran ailelerin ortak sorunu nedir?

    Hepimiz en kutsal varlıklarımız olan çocuklarımızı doğru yetiştirmek için uğraşmaktayız. Hepimizin ortak sorunları (ülkesel, çevresel, ekonomik, kültürel, göç, afet, terör…) sorunları olduğu gibi aynı zamanda kendi ailemize özgü sorunlarımızda mevcut (Hastalıklar, kayıplar, ölümler, taşınma, şiddet, bağımlılıklar, ayrılıklar… gibi) tüm bu sorunların içinde çocuklarımıza iyi bir gelecek vermek için uğraşıyoruz. Bu sorunların içinde bazen kendimizi, bazen de çocuğumuzu unutabiliyoruz. Tüm bu sorunları daha an hasarla atlatmak isteyen aliler bize başvuruyor. Hep birlikte beraberce öğreniyoruz, öğretiyoruz.

    Bir ergenle başa çıkmanın yolları nedir?

    Bir ergenle neden başa çıkalım. Ergen dediğimiz şey başa çıkılacak bir stres topu veya başka bir şey değil. Ergenlik çok özel bir çağdır ve bu çağı çocuk ne kadar ailesi ile birlikte dayanışma içinde geçirişe yetişkinliğe o kadar hızlı, tutarlı ve başarılı geçiş yapar. Ergenlikle başa çıkmaktan öte unuttuğumuz ergenliği tanımakla yola çıkıyoruz. Çocuklukta bize öğretilenler ile bizim gözlemlediklerimizin farklı, özgün ve çıplak bir şekilde dışa vurumu olarak görüyoruz. Ergenle yaşamak çok keyiflidir yeter ki dinlemeyi ve algılamayı bilelim.

    Çocuklarla da çalışma yapılıyor mu?

    Bilinçli Ebeveynler okulu yalnızca ebeveynlerle çalışma yapmakta. Biz ebeveynler yani kaynak bir şekilde daha duru, özgün, huzurlu olduğu zaman o kaynaktan beslenen çocuklarımızda o denli mutlu olabiliyor. Bu eğitimin amacı; ebeveynlerimize farklı bir bakış açısını geliştirmek. Çocuklar bölümü profesyonel danışmanlık ve terapi gerektiren bir durum.

  • Okul öncesi beslenme

    Okul öncesi beslenme

    Ömür boyu sağlıklı yaşayabilmenin yolu da çocukluk çağında yeterli ve dengeli beslenmekten geçer. Çünkü kas-iskelet sistemi, kemik yoğunluğu, yağ dokuları ve zeka gelişimi gibi hayati önem taşıyan fonksiyonlarımızın temelleri bu dönemde atılır. Okul öncesi dönemde karbonhidrat, enerji, yağ ve proteinin her üç öğün ve iki ara öğün olarak düzenli bir şekilde tüketilmesi sağlıklı ve dengeli beslenmeyi sağlar.

    Okul öncesi çocuklarının besin gereksinimleri, yetişkinlerden üç yönden farklıdır:
    * Enerji harcaması, vücut ölçüsünün birimi başına yetişkinlerden oldukça yüksektir. Çünkü büyüme süreci önemli miktarda enerji harcamasını gerektirir.
    * Yeni dokuların yapımı, protein, mineral ve vitaminlere olan gereksinimi artırmaktadır.
    * Sindirim sistemi özellikleri ve kendi kendilerine yiyebilme yeteneklerinin sınırlı oluşu, çocukların diyetinde belirli besinlerin bulunmasının ve bunların belirli şekilde hazırlanmasını gerektirir.

    Bu yaş grubundaki çocukların çoğu için yemek yemek, hayatın koşmak, zıplamak, oynamak gibi zevkleri yanında sanki bir tür zaman kaybıdır. Yemek zamanı geldiğinde, onları sofraya oturtmak bile başlı başına sorun olabilmekte. Sağlıklı bir yemek alışkanlığı/disiplini kazandırabilmek, çocuğun tüm hayatını olumlu yönde etkileyecektir, ve biraz ciddiye alınmalıdır. Çocuğun sağlıklı yemek alışkanlığı kazanabilmesi için, ailenin sağlıklı yemek alışkanlığı olmalıdır. Yemekler, tüm ailenin- en azından o anda evde olanların biraraya geldiği, bir seremoni, sohbet havası içinde olmalıdır, ki, çocuk da o ortamın içinde olmak istesin. 2 yaşından itibaren, çocuğunuz, sofradaki yerini almalıdır. 3 öğün uygun yemek ve 2 ara öğün, sağlıklı beslenmeiçin yeterlidir.

    Yine bu yaştan itibaren, çocuk kendi yemeğini kendi yemesi yönünde cesaretlendirilmelidir. Bu yaşta çocuğa, yemek yedirmek değil, yemek konusunda öneriler gereklidir; “yemek yerken konuşma”, ” küçük lokmalar al” gibi. Gıda allerjisi olmayan 2 yaşında bir çocuk, sofraya oturup, herkesle birlikte yemeğini yemelidir. Bu durumda, çocuk, çevresinde gördüğünü uygulayacak, siz ne yapıyorsanız onu yapacaktır. Siz su içiyorsanız o da içecek, siz çorbayı bırakıp, kimi sebzeleri yemiyorsanız, o da benzer tercihlerde bulunacaktır. Çocuğa yemek alışkanlığı kazandırmak, aynı zamanda siz anne-babaların da yemek alışkanlıklarını gözden geçirmesini gerektirmektedir. Çocuğun günlük menüsünde temel besin grupları özellikle bulunmalıdır. Temel besin gruplarından, enerji, protein, yağ, karbonhidrat ve vitamin gereksinimlerinin tümünü karşılamalıdır. Besinler içerdikleri besin öğeleri açısından birbirini tamamlamalıdır. Organların düzenli çalışması, büyüme ve gelişmenin sağlanması açısından önemlidir.

    Et Grubu:
    Bu gruptaki besinler, iyi kalite protein ve minerallerden zengin olup vücudun sağlıklı büyümesi ve sağlıklı bir yaşam için gereklidir. Et, tavuk, balık, yumurta, peynir gibi besinler bu grupta yer alır. Bu besinlerden 3-4 porsiyon günlük yeterlidir.
    Bu besinler kemik ve dişlerin gelişimi, sinir ve kasların düzenli çalışması için gerekli kalsiyum, A-B vitaminleri ve iyi kalite protein sağlar. Bu grup besinlerden olan süt, yoğurt veya ayrandan günde 500 ml. tüketmek yeterlidir.

    Tahıl Grubu:
    Bu gruptaki besinlerde bitkisel proteinler ve B grubu vitaminleri bulunur. Bu besinler yemek halinde, çorbalar içinde sütle veya yoğurtla zenginleştirilerek günde 4 porsiyon verilmesi yeterlidir.

    Sebze-Meyve Grubu:
    Özellikle yeşil yapraklı sebzeler, A, C ve B grubu vitaminlerinden zengindir. Bu grup vitaminler çocuğun korunması için önemlidir. Günde 4 porsiyon tüketilmesi önerilmektedir. Sebzeler yemek şeklinde, meyveler çiğ olarak tüketilmelidir.

    Şeker ve Yağ Grubu:
    Bu grup besinler vücuda enerji sağlarlar. Bu besinler şeker ve şekerden yapılmış, bal, reçel, pekmez, zeytinyağı ve diğer bitkisel sıvı yağlardır.

  • Meslek Seçiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Meslek Seçiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Uzun bir maratondan sonra zorlu sınavları başarıp, sıra acaba hangi mesleği okusam daha mutlu, daha başarılı, daha çok para kazanırım diye düşünmeye geldi.

    Meslek seçerken hangi kriterlere bakarız? Okuyacağımız mesleği hangi kriterlere göre seçeriz diye, geçen sene 4  farklı ilçede, devlet ve özel okulunda okuyan 100 LYS ve LGS sınavına yeni giren öğrencilere S. Konsept Danışmanlık olarak yandaki soruları sorduk ve sonuçları aldık.  Ankette ki sonuçlarda gösteriyor ki üniversite adayları mutlu olabileceği meslek ve hayalindeki meslek şıklarını değil, kendisine dayatılan, telkin edilen meslekleri seçiyor veya gelecekteki mesleği ile şans topu oynuyor.

    Meslek seçerken çevremizdeki herkes bizi etkiler veya biz çevremizdeki kişilerin düşüncelerini öğrenmek için uğraşırız. Bu da gösteriyor ki aslında idealize ettiğimiz mesleğimiz yok ve kendi yeteneklerimizin farkında değiliz.

    Meslek seçmek, sevgili seçmeye veya ev seçmeye benzemiyor, çünkü evi belli bir süre sonra satabilir, kiralayabilirsiniz. Bu kadar çok opsiyonumuz olmasına rağmen evin sağlamlığına, kredi olanaklarına, alt yapısına, işçiliğine, komşuluğuna bakıp öyle yatırım yaparız. Peki, meslek seçiminde neden bu kadar titiz davranamıyoruz?

    Bunun birçok sebebi muhakkak ki vardır, lakin en büyük sebeplerden biri, kendimizi iyi tanımamamız ve kendimizle karşı öz saygının yeteri kadar güçlü olmaması. Bu yüzden çevremizdeki kişiler bizim meslek seçimimizde söz sahibi olabiliyor. Kendi geleceğimiz hakkında ne kadar az söz sahibi olduğumuzu görmek bu anlamda üzücü.

    Söz konusu mesleğimizi seçerken hangi kriterlerimiz var? Para kazanmak, az çalışmak, çok gezmek, ailenin dediğini okumak veya baba mesleğini yapma gibi şıklar ön plana çıkıyor.

         Meslek Anketi Sonuçları

    1. HANGİ MESLEKTE DAHA ÇOK PARA KAZANACAĞIMI ÖĞRENİRSEM ONU SEÇERİM………………………………………………………………………………16

    2. HANGİ MESLEK DAHA POPÜLER ONA BAKARIM………………………….12

    3. HANGİ MESLEKTE DAHA ÇOK GEZERİM……………………………………10

    4. HANGİ MESLEKTE DAHA AZ ÇALIŞIRIM……………………………………..14

    5. HANGİ MESLEK BENİ MUTLU EDER……………………………………………7

    6. AİLEMİN SÖYLEDİĞİ MESLEĞİ SEÇERİM……………………………………..8

    7. BİLMİYORUM……………………………………………………………………….12

    8. KAÇ PUAN ALIRSAM ONU SEÇERİM…………………………………………..10

    9. ÜİVERSİTEYE GÖRE MESLEK SEÇERİM……………………………………….6

    10. HEP HAYALİMDE …. OLMAK VARDI ONU SEÇERİM……………………………5

    Meslek seçimini yaparken bunlara dikkat etmekte fayda var

    1 . Günde 8-10 saat o mesleği  yapacağınızı düşünün ve bu kadar uzun bir süre geçireceğiniz bir meslekte başarılı olabilmek için çalışacağınız mesleği sevmenin en büyük koşul olduğunu unutmayın.

    2. Meslekte kariyer planınız var mı, varsa, kariyer basamaklarını analiz edin.

    3. Mesleğin çalışma alanı (ofis, laboratuvar, hastane, adliye, açık alan, kapalı alan, deniz yolu, hava yolu, karargah gibi fiziki olgular), sizin çalışma ve yaşam şeklinize ne kadar uyuyor?

    4. Mesleğin gerektirdiği yetenek, beceri ve inisiyatifleri alabilecek yapınız mevcut mu?

    5. Yapacağınız mesleğin etik, sosyal ve yapısal yönü sizin yaşam biçiminize ne kadar uyuyor?

    6. Mesleği seçerken hobi olarak düşünmeyin. Bilfiil günde 8 saat çalışacağınız, üretebileceğiniz bir çalışma platformu olarak algılayın.

    7. Mesleğin gelecek 10 yıl içerisindeki öngörülen iş olanakları.

    8. Mesleği düşündüğünüzde dahi heyecanlanıp planlar yapabiliyor musunuz? Bu çok önemli

    9. Mesleğin sizin duygusal, sosyal ve ailesel yaşantınıza etkilerini düşünün

    10. Mesleğin içerdiği şiddet, şüphe, matematik, analiz, sorgulama, konsantre olma, bütünsel düşünme, koordinasyon, organizasyon, bireysel yetenek, yaratıcılık, tekdüzelik, emir komuta zinciri, yazı  yazma, oyunculuk, düzenli sistematik çalışma gibi olguların sizin yaşamınzdaki negatif ve pozitif etkilerini düşünün.

    11. Mesleği okurken yan dal yapma şansının olup olmadığını araştırın.

    Tüm bu 11 maddeyi tek tek analiz edip, çoğunlukla olumlu duygu ve düşüncelere giriyorsanız, meslek seçiminde bir adım daha doğru yerde olabilirsiniz. Önemli bir ayrıntı daha, tüm bu maddeleri düşünürken kendinizi küçük, negatif gibi görüp algılamayın. İstediğiniz zaman birçok şeyi başarabilecek güce sahipsiniz. Sevdiğiniz ve mutlu olduğunuz meslekte başarılı olabilmeniz için tüm bu açıklamaları yapmaktayız. Üniversite seçerken okulun bilimsel, akademik yapısını, uluslararası geçerliliğini, öğrencilere sunduğu sosyal ve mesleki olanakları, kampüsünü, diplomanın geçerliliğini, öğrenimin  özgür yapısını, üniversitenin bağlı bulunduğu il ve ilçenin sosyal, kültürel yapısının da aynı zamanda size uygun olması gerek. Ebeveynler çocuklarını ister istemez yönlendirirler. Ebeveynlerin tutumu çocuklarının seçtiği veya okumak istediği meslekleri  

    yargılamadan saatlerce yargılamadan saatlerce onlarla çocuklarının da beğendiği, sevdiği, saygı duyduğu birileriyle beraber konuşmaları. Çünkü yargılamadan konuşulan konular çocukların kafasına daha iyi oturur.

                       Örneğin:

    • NEDEN BU MESLEĞİ/BU ÜNİVERSİTEİ KUMAK İSTİYORSUN?

    • ÜNİVERSİTELİ OLMAYI SENİN AÇINDAN BANA BİR ANLATIRMISIN?

    • BU MESLEĞİ YAPAN BİR TANIDIK VAR MI?

    • MESLEĞİN HANGİ YANI SANA ÇOK CAZİP GELİR?

    • PARA AKZANMAK NE DEMEK?

    • AZ ÇALIŞMAK NE DEMEK?

    • HAYALLERİN NELER? SON BİR YIL İÇİNDE HAYALLERİN İÇİN NELER YAPTIN?

    Bu tür konuşma şekillerinde bir yere varmaya çalışmayın, yalnızca düşündürün ve onun      düşüncelerini öğrenin, şaşırın, düşüneceğim deyin, farklı bir bakış açısı deyin. Tüm bu yaklaşımlar çocuklarımızın doğru meslek seçiminde önemli bir faktör.

    Hayaller ve gerçeklik arasındaki en büyük ayrım kişinin kendisini iyi tanıması, son birkaç yıl içinde hayalleri için pratik uygulaması, gününü değerlendirme şekli ve özgürlüğünü. İşte tüm bu olgular bir araya geldiğinde mutlu ve başarılı mesleği seçmeyi oluşturabiliyor.

    Çocuklarımızı sınavlarda iyi bir puan alsın diye dershanelere, okullara göndermenin yanı sıra, belirli aralıklarla psikoloğa, öğrenci koçlarına götürmek çocuklarımızın bakış açılarını pozitif anlamda değiştirecektir.

    Çocuklar ve bizim geçmişimiz, ne de bizim geleceğimizdir. Çocuklar bir birey olmak için bizim tarafsız, yargısız davranışlarımızı bekleyen ve kendi

    Özgür geleceklerini kaygısız oluşturmak isteyen emanetlerdir. Unutmayın bizim tecrübelerimizin temeli, yaptığımız yanlışlardır. Tecrübelerimizi sık sık anlatıp, onların doğrularını azaltmayalım.

    HAYALLERİN VE GERÇEKLİK ARASINDAKİ EN BÜYÜK AYRIM, KİŞİNİN KENDİSİNİ İYİ TANIMASI, HAYALLERİ İÇİN PRATİK UYGULAMASI, GÜNÜNĞÜ DEĞERLENDİRME ŞEKLİ VE ÖZGÜNLÜĞÜ. TÜM BU OLGULAR BİR ARAYAGELDİĞİNDE, BAŞARILI MESLEĞİ SEÇMEK KOLAYLAŞABİLİYOR.

  • Mama ile beslenme

    Anne sütü bebeğiniz için en ideal besin olmakla birlikte anne sütünün olmadığı bazı özel durumlarda anne sütü yerine veya anne sütünü desteklemesi amacıyla özel mamalar kullanılabilir.

    Mamayı hazırlarken:

    * Sabun ve su kullanarak ellerinizi yıkayın
    * İç yüzeyleri düzgün, ısıya dayanıklı, cam biberon kullanın
    * Temizlenmiş biberon, biberon kapağı, emziği temiz su bulunan bir kapta en az 10 dakika kaynatın
    * Kaynatılıp ılıtılmış suyu (el değecek sıcaklıkta) biberona doldurun, size önerilen veya mama üzerinde belirtilen ölçüde mamayı ekleyin, ağzını kapatarak iyice çalkalayın
    * Mamayı bebeğinize vermeden hemen önce hazırlayın, bekletmeden verin
    * Mamanın tamamı bitmemiş ise kalan mamayı kullanmayın

    Bebeğinizi mama ile beslemeye başlamadan önce mutlaka uzmanların önerilerini alın. Çünkü ülkemizde gereksiz mama kullanılımı maalesef yaygın bir uygulamadır. Bunun en nemli nedenlerinin başında da bebeğin doymadığına uzman olmayan kişiler tarafından karar verşlerek gelişigüzel mama başlanmasıdır. Unutulmaması gereken bebeğin ağlaması genellikle doymadığı anlamına gelmez; bebekler doğumdan sonraki ilk haftalarda nedensiz ağlayabilir, kolik nedeni ile ağlayabilir, altının kirli olması gibi basit nedenler yanında çeşitli hastalıkların belirtisi olarak da ağlayabilmekte, ancak aile ve yakın çevresi tarafından yanlış olarak bebeğin doymadığı hissine kapılarak mama başlanabilmektedir. Bebeğin doyup doymadığının anlaşılmasının en objektif yolu ayına göre yeterli klio alması olduğu unutulmamalıdır. Çünkü gereksiz başlanan mama, bebeğin annesini emmesini azaltarak anne sütü üretümini durdurabilir ya da kesilmesine neden olabilir.

    Anne sütünün olmaması ya da azalması annenin ciddi üzüntü, stres ve psikolojik problemleri ile yine annenin ağır hastalıkları dışında üek mümkün değildir. Bu nedenlerin dışında yanlış emzirme teknikleri de bir diğer nedendir ve dikkat edilmelidir. Anne sütünün bebeğe dokunması sadece doğuştan laktaz enziminin (anne sütündeki laktoz şekerinin sindirilmesini sağlayan enzim) yokluğu durumunda olur ki bunun da en önemli belirtisi hiçbir tedaviye cevap vermeyen durdurulamayan ishaldir. Ayrıca erken ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde kilo alımını hızlandırmak, yeterli kilo alımını sağlamak ve bu bebeklerin normalden fazla olan ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile anne sütünü zenginleştirmek için mamalar kullanılabilir. Hasta doğan ve uzun süre hastanede yatan bebekler de yine mama kullanılması gerekebilen bir diğer durumdur.

  • Yoldaşım Olan Sigaraya Mektup

    Yoldaşım Olan Sigaraya Mektup

    Sigara içmek keyiflidir, sigara neşe,mutluluk verir, sigara her zaman yanımızdadır.Şahsen ben ilk onunla ergenliğe bastım, belki de o anlardaki en önemli ve tek şahidim o. İlk onunla mahremiyetimi sakladım, onunla güldüm, onunla hüzünlendim. İlk seks deneyimimden sonra oluşan mutluluğu ve heyecanı onunla paylaştım. İlk kez derslerden kötü not aldığımda, ilk sarhoş olduğumda, ilk sevdiğimi kaybettiğimde yanımda o vardı. Sigara her ortamda hep hazır ve nazır, usulca alev alev yanarak bizi dinlerdi.

    “Mutluluk parayla satın alınmaz” diyenlere inat, üç beş liraya 20 tane mutluluk çubuğu alırdım.Beni mutlu etmek için bu yirmi tane sigara kendini yaka yaka feda ederdi. Her seferinde büyük bir içtenlikle beni mutlu edebilmek için alev alev yanardı ve bundan dolayı da bir kez bile şikayetettiğini görmedim. İlk başlardazehir gibi bir tat bıraksa da dilimde, sonra öksürüklerle başlayan boğaz şikâyetlerimi sürdürse de, üstüm başım her gün pis koksa da alıştırdı kerata kendine ve artık ben onu öyle kabul etmeye, sevmeye alışmıştım.Kim dört dörtlük ki? Eşimin bile kaç tane kötü yanıvar.
    İnsanoğlu neye alışmıyor ki? Her ortama uyum sağlayabilentek canlı insan. Şunu çok iyi anladım: İstediğimiz bir şeyleri elde edebilmek için elimizdeki birçok şeyi de terk etmeyi ve feda etmeyi bilmemiz gerekiyor.Yani hem börek, çörek, tatlı, kızartma yiyelim hem de zayıf, fit kalalım diye bir şey yok. Sigara bana pis kanserli yüzünü hiç direkt göstermedi, hep bir maske takardı. Bilimsel olarak ne kadar zararlı olduğunu biliyordum ama o maske beni de mutlu ediyordu. Belki de sigarayı maskesiz görmek istemediğimden hep bir bahanem oluyordu onu içmek için. Maskenin sloganı “gülümse ve beni içine çek”. Yıllar yıllar sonra foyası meydana çıkıyor meretin… Benim gibiler bizim yüzümüze gülenlerin gerçek hislerini fark etmemişlerdir. Yüzümüzegüleni dost sandık, ta ki üzerimizdeki postu alana dek. Zaten o zaman ne üzerimizdeki post, ne de yüreğimizdeki dostbize kalmıştı.

    Yıllar geçti ben hep sigarayı içime çektim. Dumanını ciğerlerime aldım. Günde bir paket yetmez dedim, iki pakete çıkardım.Çünkü ne kadar çok içime çekersem, o kadar mutlu ve huzurlu oluyordum.24 yıllıkbir içici olarak hesap makinemi yanıma aldım ve şimdiye kadar kaç tane sigara içtiğimi hesapladım. Önce 24 yılı, yılda 12 ay olduğundan 12’yle çarptım, sonra çıkan sonucuayın 30 günü sigara içtiğimden 30’la çarptım, çıkan sonucugünde iki paket sigara içtiğimden 2’yle çarptım çıkan sonuç: 17.280 adet paketti. Her pakette 20 adet sigara olduğuna göre:691.200 adet sigara ediyor.Günde üç paket sigara içtiğim günleri de hesaplarsak şimdiye kadar bir milyona yakın sigara içmişim. Bu minik ciğer bir milyon sigara dumanını içine çekmiş. İnanamadım kendime, ciğerlerime bunu nasıl yaptığıma inanamadım. Bu demek oluyor ki, ben bir milyon kerenin çoğunda sıkıntı-keder-öfke hissetmişim ve her defasında da bu sıkıntılar gitsin diye sigara tüttürmüşüm. Her defasında da o sıkıntıyı meğerse rafa kaldırmışım yani kendimi kandırmışım. Şimdikucağımda nur topu gibi bir hastalık ve birikmiş sıkıntılar. Enkötüsü de ne biliyor musunuz? Kaybettiğim yıllar. Eğer ben bu sigarayıon yıl önce bıraksaydımdaha doğrusu sorunlarımla on yıl önceyüzleşebilme cesareti gösterebilseydim şimdi huzurlu, sağlıklı birkişi olabilirdim.

    Nerede kalmıştık? Evet, tabii günde bir paket sigara içtiğimi düşünürsek 17.280 paket eder. Ama ben çoğu zaman günde bir paket sigaradan fazla içtiğimden 24.000 pakete tekabül ediyor.Bu kadar sigaranın tabii ki bir maliyeti de var. Kimse kimseye sigara hibe etmiyor yani bir daire fiyatı kadar parayıda sigara firmalarına hibe etmişim. Ben ki emeği ile,alın teridökerekçalışan bir kişi olarak, hiç tanımadığım ve zamanla beni zehirleyen, çocuklarıma bağımlı bir kişi örneği olmama sebep olansigara firmalarına bir daire hibe ettiğimi öğrendiğimde kendime kızmaya başladım. Ama o sigara içtiğim yıllarda, maddi durumum ne kadar bozulursa bozulsun, onunlaher defasında, maddi krizi atlatır atlatmaz yinebüyük bir özlemlekaynaşıyorduk. Yıllar geçiyordu, ben sigarayla artık kanka olmuştum ve artık onunla yatıp onunla kalkıyordum. O benim sırdaşım, kankam, sevgilim, dostum olmuştu. Ben de o dostluğa karşı çok dürüsttüm ve ona hep sadık kaldım. Sevgilimin doğum gününü unuttuğum veya çocuklarımınhalini hatırını sormadığım günler nadir de olsa oluyordu ama sigaramın sabah akşam en az 20 kere hal hatırını sorar, içime çekerdim. Sigaramın markasını 20 yıldır bir kere değiştirdim. İnanın evlendiğim kişiye bile bu kadar dürüst olmamışımdır. Tamam, eşimi de hiç aldatmadım ama illa ki gözüm birilerine kaymıştır. Ama konu benim sigarama ve markasına gelince; diğer marka sigaraları bırakın ağzıma almayı, elime bile almamışımdır. Hem de,başka sigaraları çok rahat üç beş kuruşa, her büfeden satın alma imkanım olmasına rağmen.

    Böyle uzun yıllar hep beraber geçirdik. Ben evlendim, çocuklarım oldu. Birkaç defa ekonomik kriz geçirdim, sevdiklerimi kaybettim, birkaç kez iş değiştirdim ve orta yaşı da geçip bu yaşa geldik. Bu yaşa kadar bir sigaram, bir de ailem benimle kaldı. Dedim ya, yıllar yıllar geçti, bir baktım ki benim öksürüklerim çoğalmış, boğazım kızarmış ve çocuklarım büyümüş. Çocuklarım da babalarını yani beni birçok kere “sigara içme” diye ikaz etmekten yorulmuş, beni kendi halime bırakmışlardı. Serde inatçılık, bir de sigaraya karşı iradesizlik olunca çocuklar da mırıldanmaları bıraktılar. Tabii çocuklar cıvıl cıvıl koşuyorlar, bir oğlum var, Allah bağışlasın 17 yaşında, kızım da 15 yaşında. Çok enerjikler maaşallah.

    Çok iyi hatırlıyorum o gün ailece parka gidelim dedik ve arabayla İstanbul’un ortasında yeşile hasret yaşadığımızdan güzel büyük bir ormana gittik. Mangalımızı, topumuzu aldık ve ağaçların altında püfür püfür esen rüzgârın eşliğinde pikniğin tadını çıkarmaya başladık.Çocuklar “Hadi baba gel hep beraber yakar top oynayalım” dedi. Ben de çocukları kırmayayım dedim ve oynamaya başladık. Abartmıyorum üç veya dört dakika sonra benim nefesim kesilmiş, yüzüm kızarmış, kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı. Ben müsaade isteyip kenarda onları izlemeye başladım. Ben ki; amatör ligde 3 yıl boyunca futbol oynamış birisiyim. Sandalyede oturuptemiz havada bir sigara tüttüreyim dedim. Tam sigarayı elime alıp yakacaktım ki, bir de ne göreyim? Bizim hanımın babası çocuklarla yakar top oynuyor. İçimden gülümsedim ve “Ya baba sen kim top oynamak kim?” diyerek sigaramı yakıp yavaş yavaş keyifle tüttürmeye başladım. Ben derin nefes çektikçe kayınpeder oynamaya devam ediyordu. Ben de sinirimden peş peşe sigara içip onları izlemeye devam ettim. Bir ara oğlum Mert; “Ben yoruldum” diyerek yanıma geldiğinde oğlumun; “Baba ne yaptın?” sorusuyla irkildim. Ben daha; “Oğlum ne oldu, ne yapmışım ki?” diyemeden önümdeki sigara izmaritlerini gösterdi. Saydım, tam 6 tane içmişim. Her biri 7 veya 8 dakika olsa ortalama 50 dakikadır kayınpeder oynuyor ve ben onları seyrediyordum. Kayınpederi soruyorsanız, O59 yaşında ve hiç sigara içmemiş. Oyundan sonra kayınpeder yanıma gelip; “bu çocuklarda iş yok, hemen yoruluyorlar” deyince bende tüm sinir sistemi koptu. Neyse ki,yanımda sigara vardı da stres olmadan sinirimi bastırdım.

    Yaşlandığımı, hayat arkadaşımın iki yıl önce doğum günümde aldığı hediyeden anladım. Horlamaya karşı maske. Meğerse yıllardan beri benim horlamam varmış, bu yıl artık dayanamadığından, hem kendi hem de benim sağlığım için, bu hediyeyi çocuklarla oy birliği yaparak almış.İçimden ve hatta sesli olarak; ”Hadi canım, ben horlamıyorum, horlasam da bir iki dakika horlarım sonra mışıl mışıl bir bebek gibi uyurum” diyerek sitem ettim. “Haksız mıyım ama? İnsanın hayat arkadaşı birkaç dakikalık horlama için doğum günü hediyesi olarak böyle bir şey alır mı?” demeye kalmadan, sen yeni aldığımız kameraya dün gece üç buçuk saatlik horlamamı görsel bir şekilde çek ve ispat olarak doğum günümde göster. Valla korkulur! Videoyu seyrettiğimde, bu nasıl bir horlama Yarabbi, ben bile şaşırdım. Hani büyük bir siyasi veya iş adamı olsam dublaj, fotomontaj diyeceğim ama değil. Ben bile bu videoya 2 dakika dayanabildim hemen kapattırdım. Neyse ki bu stresin üstüne hemenbir sigara daha içtim ve bu olayı da hızlıca unuttum. Neyse, en önemlilerden bir tanesi de o doğum günü gecesi yatakta meydana geldi. Ben eşimle birlikte olmak isterken o istemiyordu. Ben istedim, o başım ağrıyor dedi; ben istedim, o istemiyorum dedi. Neyse zar zor ikna ederek ilişkiye girecektim ki daha yolun başında sevgili seks organım beni yarı yolda bıraktı. Eşime rezil olduğumu mu hatırlayayım, kendime olan güvensizliğimi mi anlatayım bilemiyorum. O gün sabaha kadar uyumadım, doktora gittim bir sürü tahlil. Sonuç olarak: ‘Kanka’ olarak bildiğim sigaranın yıllardan beri vücudumda yarattığı tahribatın sonucuymuş. Valla yıllardan beri meğerse koynumda yılan beslemişim. Sen hem beni nefes nefese bırak, hem cinselliğimden düşür, hem horlattır, hem çocuklarımın nezdinde iradesiz göster… “Yok bu kadarını da kaldıramamam” dedim ve sabaha kadar hiç uyumadan nasıl sigaradan ayrılacağımı düşündüm, bırakıp bırakmamak arasında kararsız kaldım. Ama yine de bir şans daha vereyim diyerek sigarayı bırakmayı erteledim. Öyle bakmayın bana, kolay olmuyor yıllarca beraber olduğun şeyi bırakmak. İnsan aylarca beslediği kediden bile birkaç gün ayrıldığında üzülüyor. Kaldı ki 24 yıldan beri her şeyimi bilen sigaradan ayrılmak çok zor…

    Ertesi gün bu düşüncelerle boğuşuyordum, işlerin de yoğun olmamasını fırsat bilerek, işten erken çıkıp eve geldim. Kapıdan girer girmez balkondan çocukların seslerini duydum. Ben de sessizce balkona doğru yaklaşıp sürpriz yapmak istedim. Balkon kapısını açıp; “Selam gençler” dememle kızım ve oğlumun püfür püfür sigara içtiğini görmem bir oldu.Beni gördüklerinde telaş yapıp sigaraları söndürseler de; başaramadılar. Tam bağıracağım sırada yıllarca oğlumun ve kızımın bana “baba sigara dumanından rahatsız oluyoruz, lütfen içme, çok pis kokuyorsun, seni öpmek istiyoruz ama çok kötü kokuyorsun” demelerini hatırladım. Ve bir şey diyemeden boynu bükük, mahcup bir şekilde balkondan ayrıldım. Bu olay artık bardağı taşıran son damla olmuştu. Bundan sonraki kötü haberin, bir baş ağrısıyla doktora gittiğimde doktorun bana boğaz veya akciğer kanseri olduğumu söylemesi olacağını düşünmeye başlamıştım ki ben bunu kaldıramazdım. Daha yaşayacak çok güzel günlerim vardı. Ben niye çalıştım ki onca yıl? Orta yaşlılığımı ve yaşlılığımı görebilmek, her yeri gezmek ve torunlarımla vakit geçirmek için. Ya bu sinyalleri değerlendirip sigarayla olan ilişkimi sonlandıracaktım; ya da kendi sonumu kendim hazırlayıp işkenceyle ölümü sürpriz saymayacaktım. Sigara paketini elime alıp bütün gücümle buruşturup çöp kutusuna attım. İlk bir saat çok iyiydi ama ileriki saatlerde sigaraya karşı olan aşk, hasretle yoğrulup beni strese soktu ve içimde sigaraya karşı müthiş bir özlem belirmeye başladı.

    Neler denemedim ki o günden o özel güne kadar. Tam tamına 6 ay boyunca her türlü sigara bırakma tekniğini denememe rağmen bir türlü ilişkimizi sonlandıramadım. En son Hipnozla Sigara Bırakma seanslarına katıldım.

    Terapist Beybeni kırmızı koltuğa yatırıp gözlerimi kapattırdı ve beni derinlere, derinlere götürdü. Her saniye daha derine sürükleniyordum, sanki harikalar diyarındaydım. Ve ben size şimdiye kadar sigarayla ilgili ne anlattıysam onun aynısını bana farklı bir bakış açısından, yani gerçek olan tarafıyla maskesiz yaşattırdı. Uyandığımda kendimi kötü hissettim. Çünkü yıllardan beri stresimi yenmesi için içtiğim sigaramın aslında içimdeki heyecanı, sevgiyi, azmi bastırdığını ve beni pasifize ettiğini anladım. Meğerse sigara, neşe, keyif veren birşeydeğil; neşeli, keyifli günlerimi bastıran ve benim onları yaşamam için dürtülerimi baskılayan zalim bir kalleşmiş. Takke düştü kel göründü. İnanın birkaç seans sonra onun gerçek yüzünü daha net gördüm. 2 yıl oldu o pis hayat arkadaşımdan ayrılalı. Meğer hayat onsuz ne kadar da rahat, sevişmek ne kadar keyifli, koşmak ne kadar güzel, yemeklerin tadı ne kadar da farklı. Sabah kalktığımda tenim ne kadar güzel kokuyormuş.

    Doğum günlerimde artık daha güzel ve ateşli hediyeler alıyor ve veriyorum.

    Hayata değil umuda gözlerinizi yummanız dileğiyle…

  • Bebeklerde katı gıdalara geçiş

    Bebeklerde katı gıdalara geçiş

    * Bebeklerde katı gıdalara geçiş en erken kaç aylıkken olmalıdır?

    Yaşamın ilk iki yılı, büyümenin ve gelişmenin en hızlı olduğu dönemdir. Bu dönemde doğru beslenmenin ileri yaşlara da yansıyan önemli etkileri vardır. Katı gıdalara başlama zamanı 4. aydan önce olmamalı, katı gıdalara geçiş zorlanacağından 6. aydan sonraya da bırakılmamalıdır.

    * Bebeğin katı gıdalara hazır olup olmadığı nasıl anlaşılır?

    Çocukların çiğneme becerisi 4. aydan önce gelişmez. Bebeklerin emmeden ağızlarını kapalı tutarak çiğneme ve yutmadan oluşan yemek yeme davranışını öğrenmeleri zaman alır. Bu aşamada dil oluk görevini bırakarak öne ve yana döndürme gibi karmaşık hareketleri yapmasını öğrenir. Bebeklerin 6-7 aylar arasında katı besinlerle tanıştırılmaları bu davranışın kazanılması açısından önemlidir.

    * Alacağı ilk katı gıdalar ne olmalıdır ve sonrasında nasıl devam etmelidir?

    Bebeklerin beslenmesi ilk aylarda sıvı besinlerden oluşur. 6. aydan sonra önce pürelere, ardından bir ay içinde daha katı ve pütürlü besinlere geçilerek bebeğin farklı yapıdaki besinleri alması sağlanmalıdır. Elma ve şeftali püresi, pirinç unu ile hazırlanmış muhallebi, yoğurt, sebze püreleri ilk başlanacak besinlerdir.

    Daha sonra püre türünde hazırlanan gıdaların bir ay içinde yavaş yavaş katı ve pütürlü şekillerine geçilir. Sebze mamaları taze olarak pişirilir, içine pirinç ve yağ da eklenerek tat ve kalori yönünden zenginleştirilir. Patates, maydanoz, ıspanak, havuç, kereviz, karnabahar sebze mamasına eklenebilir.

    * Bu süreçte anne sütünün beslenmedeki yeri nedir?

    İlk 4-6 ay bebekler sadece anne sütü ile beslenmelidir. Anne sütü ile beslenme iki yaşına kadar faydalıdır. Tamamlayıcı beslenmeye başlanılan 4 – 6. aylardan sonra da çocuğun büyüme-gelişme, zeka gelişimi, hastalıklardan korunma gibi bir çok etkisinden dolayı beraberinde anne sütüne de iki yaşına kadar devam edilmesi Dünya Sağlık Örgütü tarafından da önerilmektedir.

    * Katı besinlere ilk geçişte dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?

    Katı besinlere erken başlanması anne sütü alımını kısıtlar ve proteinlerin günlük toplam enerjiye olan katkısı azalır. Bu da büyüme hızını etkiler.

    Çocukların çiğneme becerisi 4. aydan sonra gelişmektedir. Katı besinlerin verilmeye başlandığı dönemde bebekler dilleri ile besinleri itebilir. Bu durum besini reddetme olarak algılanmamalı, doğal bir tepki olarak karşılanmalıdır. Bebeklerin istem dışı yaptıkları bu hareket genellikle 7. ayda düzelir. Bu dönemde yeme ve içme faaliyetleri etrafı çok kirleten bir eylemdir. Birçok bebek yiyeceklere kendi elleri ile dokunmak ve ağızlarına sokup çıkarmak isterler. Çocuk gelişiminin normal bir parçası olan bu hareketlere izin verilmesi, bebeklerin el ve ağız hareketlerinin olgunlaşmasına yardım eder.

    Katı gıdalara ilk geçilme zamanlarında çocuk bunları öğürebilir ve kusabilir. Bu durumda katı ve pürtüklü gıdalara başlamaya kesinlikle ara verilmeyip, kısa bir süre sonra tekrar denenmelidir. Katı ve pürtüklü gıdalara geçiş 6-7. aylardan sonraya bırakılırsa çocuğun bu gıdalara alışması daha sonra çok zor olacaktır. Bu nedenlerden dolayı katı besinler, çatalla ve cam rende ile ezilmeli ve ufak parçalara ayrılmalı, kesinlikle blender veya robot kullanılmamalıdır.

    * İlk defa denediği bir yiyeceğe allerjisi olup olmadığını anlamak için nelere dikkat etmek gerekir?

    İlk kez verilecek besinler haftada bir çeşit olacak şekilde verilmelidir. Böylece istenmeyen bir allerjik reaksiyon geliştiğinde, buna hangi yiyeceğin neden olduğu kolayca anlaşılabilir. Bebeklerde besin allerjisinin en sık bulguları kusma, ishal, aşırı gaz artışı, huzursuzluk, ciltte döküntü ve bazen de kakada kan görülmesi şeklinde ortaya çıkar.

    * Bu dönemde özellikle verilmemesi gereken yiyecekler nelerdir?

    Allerji yapma riski olan turunçgiller, yumurta, ekmek, balık ve et ilk verilecek besinler arasında yer almaz. Pırasa ve taze fasulye gibi uzun lifli sebzeler püre haline getirilmeleri zor olduğu için erken dönemde kullanılmaz. Ispanak gibi yeşil yapraklı sebzelerin nitrat içerikleri bekletilmekle artacağından, pişirildikten hemen sonra yenmelidir. Bakla nadir olmakla birlikte favizme yol açacağından, patlıcan da hiç mineral ve vitamin içermediğinden bebeklikte seçilecek uygun besinler değildir.

    * Verilen yiyecekleri reddediyorsa alıştırmak için neler yapılabilir?

    İlk kez verilecek besinler bebek açken ve kaşık ile verilmelidir. Ek besinler tek öğün olarak ve çok az miktarlarda verilmeye başlanmalıdır. Bebeğin alımına uygun olarak verilen miktar ve öğün sayısı artırılmalıdır. Bebek almadığı besinler için zorlanmamalı ve bir süre sonra tekrar verilmelidir. Bu arada başka yeni bir besin denenmelidir.

    * Bebeğin yeterli beslendiği nasıl anlaşılır?

    Bir bebeğin yeterli beslendiğinin tek göstergesi haftalık ve aylık kilo alımları ile her gün yeterli miktarda idrar yapmasıdır. İlk altı ay haftada 150, ayda 600 gr ve üzeri, ikinci altı ayda ise haftada 100, ayda 400 gr ve üzeri kilo alımları bebeğin yeterli beslendiğinin en önemli kanıtıdır.

  • OKULA UYUM

    OKULA UYUM

    Okulların açılmasının üzerinden belli bir süre geçmesine rağmen bazı çocukların hâlâ okula gitmede isteksizlik gösterdiğini, ebeveynlerinden (özellikle de anneden) ayrılmada zorluk yaşadığını, hatta bu duruma bir takım fiziksel belirtilerin de (mide bulantısı, kusma, karın ağrısı gibi) eşlik ettiğini görebiliyoruz. Okul açıldıktan sonra ilk 1 ay, birçok çocukta bu belirtileri gözlemleyebiliriz ve bunu olağan olarak karşılayabiliriz. Fakat bazı çocuklarda bu durum bu süreyi bile aşabilmekte ve çok ciddi sıkıntılar doğurabilmektedir. İşte biz buna “uyum sorunu” diyoruz.

    Bazı çocuklar anne ve babadan, özellikle de anneden ayrılmakta çok büyük zorluk yaşarlar, bu çocukların kaygı düzeyleri çoğunlukla ortalamanın üzerindedir. Daha önce hiç bulunmadıkları bir ortamda bulunmak (okul) ve daha önce hiç görmediği insanlarla beraber olmak (öğretmen ve diğer öğrenciler gibi), bu çocuklar için sıkıntı ve huzursuzluk veren bir durumdur. Onlara güven veren birinin (örneğin annenin) hep yanlarında kalmasını isterler, bu isteklerini yerine getirebilmek için de çok çeşitli yollara başvurabilirler (ağlamak, sabah kalkmak istememek, vb.). Fakat unutulmamalıdır ki çocuk o anda, o kaygıyı gerçekten yaşamaktadır ve bu kaygıyla baş etmekte güçlük çekmektedir. Biz bu kaygıyı da “ayrılma kaygısı” olarak adlandırıyoruz. Bu kaygı çoğunlukla, kendine kötü bir şey olacağı endişesi ve genelde bağlı olduğu annesine kötü bir şey olacağı endişesini kapsamakta ve çocuğun düşünceleri bu iki endişe arasında gidip gelmektedir.

    Peki, bazı çocuklar bu problemi yaşamazken ya da çok hafif düzeyde yaşayıp sonra uyum sağlayabilirken, bazı çocuklar neden bu problemi yoğun düzeyde yaşamaktadır? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur aslında. Çocuğun mizaç özellikleri, anne ve babanın çocuğa karşı tutumu, evde kalan ve kendisinden küçük bir kardeşinin olması, kuralsız ve sınırsız bir evde yetişmiş olma ve bir takım olumsuz çevresel faktörler çocuğun bu yoğun kaygı problemini yaşamasında etkilidir. Örneğin çocuğa karşı aşırı koruyucu bir tutum içerisinde olmak; çocuğun bir sorunla karşılaştığında nasıl baş edebileceğine dair bir beceri geliştirmesine engel olduğu gibi, anne ve babaya karşı aşırı bağımlı olmasına da neden olur ve anne-baba olmadan yeni bir ortama girmek bu çocuklar için yoğun kaygı sebebidir. Çocuğun yetiştiği evde hiçbir sınırın ve kuralın olmaması da okula uyum sağlamayı zorlaştıran diğer bir etkendir. Çünkü okul ortamı belli sınır ve kuralların olduğu, çocuğun bir takım sorumlulukları almasını gerektiren bir ortamdır ve çocuğun böyle bir düzene alışkın olmaması da kaygı ve uyum sorunu yaşamasına, okulu reddetmesine neden olacaktır. Bunların dışında bazı çocuklar daha kaygılı, endişeli bir mizaca da sahip olabilirler ve onlar için yeni bir ortama uyum sağlamak daha uzun ve zor olabilir.

    Neler yapılmalı?

    • Uyum sorunu yaşayan ve okula gitmeyi reddeden çocukların kaygı ve korkusunu anlamak, onlara zorlayıcı bir tutum içerisinde olmamak yapılması gerekenlerin başında gelmelidir. Çocuk anlaşıldığını, yargılanmadığını hissederse çözüm üretme yoluna gidebilir ve uyum sağlama sürecini hızlandırabilir. Ayrıca çocuğunuzun kaygı ve korkusunun altında yatan sebebi anlamak, ebeveynler olarak sizin de uygun olan çözümü üretmenizi sağlayacaktır.

    • Çocuğu okula aşamalı olarak, yavaş yavaş alıştırmak da yapılması gereken bir diğer şeydir. Kaygıları ve korkuları olan bir çocuğu bir anda okulda tek başına bırakmak, anneden birden bire ayırmak ve çocuğu buna zorlamak doğru bir yöntem değildir. Örneğin annenin belli bir süre çocuğun yanında, sınıfta kalmasına izin vermek, sonrasında anneyi aşamalı olarak uzaklaştırmak çocuğun yaşadığı kaygıyı azaltacaktır. Çocuğa “yaşadığın korkuyu ve kaygıyı anlıyorum ve sen hazır olana kadar senin yanında olacağım” mesajını vermek önemlidir. Eğer çocuğa bahçede onu bekleyeceğinizi söylediyseniz, gerçekten beklemeli, teneffüslerde onu ziyaret edeceğinizi söylediyseniz gerçekten ziyaret etmelisiniz ki çocuk güven duygusunu oluşturabilsin ve korkularıyla baş edebilsin. Kısacası çocuğunuza verdiğiniz sözleri tutmanız çok önemlidir.

    • Çocuğunuz okuldan geldikten sonra sizinle paylaştığı şeyleri ilgiyle ve dikkatle dinleyin. Bu süreçte çocuğunuzun kaygı ve korkusu hakkında daha çok bilgi sahibi olabilir ve ona yardımcı olabilirsiniz. Fakat çocuğunuzu konuşmak için zorlamayın, konuşmak istemezse ısrarla okulla ilgili sorular sormayın. “Korkacak bir şey yok, neden korkuyorsun ki?” gibi söylemlerden kaçının, başkasıyla kıyaslamayın, bu söylemler çocuğunuzun aynı zamanda suçluluk ve yetersizlik duygusu hissetmesine de neden olabilir. Onu anlamaya çalışmanız yeterli olacaktır.

    • Bazen çocukla beraber anne ve babaların da kaygı yaşadıklarını ve bu kaygılarını çocuklarına yansıttıklarını da gözlemleyebiliyoruz. Bu süreçte ebeveynlerin sakin ve sabırlı olmaları, çocuğun kaygısını anlamaları fakat o kaygıyı yüklenmemeleri önemlidir. Çocuk anne ve babasının da kaygılandığını görür ve hissederse kendi kaygısıyla baş etmekte daha da zorlanacaktır.

    Bütün bunları uygulamanıza rağmen ve 1 ayı geçkin süredir çocuğunuzdaki kaygı düzeyinde azalma olmadığını görüyorsanız ve belirtilerin git gide artış gösterdiğini düşünüyorsanız bir uzmandan yardım almakta lütfen gecikmeyiniz.

  • Emzirme !

    Emzirme doğumdan yarım saat sonra başlamalıdır. Annelere emzirme ve bebeklerinden ayrı olduklarında da sütlerini muhafaza etme yöntemleri öğretilmelidir. Yeni doğmuş bebeklere anne sütü dışında herhangi bir yiyecek ve içecek verilmemelidir. Bebek her isteğinde emzirilmelidir. Yapay meme veya emzik emzirme döneminde bebeklere verilmemelidir.

    * Emzirmeden önce eller sabunlu su ile yıkanmalıdır.
    * Anne rahat pozisyonda oturmalıdır. Sandalyeler emzirmek için uygun değildir.
    * Meme başı kaynatılmış ılık suyla veya % 5’lik karbonatlı su ile silinmelidir.Meme başının dışarı çıkık olması için meme ucu iki parmakla tutup masaj yapmalıdır.
    * Bebeğin burnunun açık olup olmadığı kontrol edilmelidir. Meme başı hafif bastırılarak burun açık tutulmalıdır.
    * Bebeğin altı temiz olmalıdır. Bebeğin emmesini engelleyebilecek nedenler ortadan kaldırılmalıdır.
    * Emzirme bittikten sonra bebek dik olarak anne omuzuna yatırılmalı ve sırtına hafif masaj yapılarak gazı çıkartılmalıdır. Bir defa geğirdikten sonra gazın çıktığı sanılmamalıdır. Bu nedenle yatağa yatırıldıktan sonrada, sağ yanına veya yüzün koyun yatırılmalıdır.
    * Her beslemede her iki memede boşaltılmalıdır. Devamlı olarak 10-15 dakika emme bile bir memeyi boşaltmaya yetecek süredir. Eğer bebek, prmatüre (erken doğmuş) bebeklerde olduğu gibi bu sürede boşaltamıyorsa , meme tutması iyi olabilir ancak sütü ağız içne çekmesi yetersizdir. Bu durumda müdahale etmek gereklidir. Kalan süt sağılarak boşaltılmalıdır. Memede kalacak süt, daha sonra gelecek süt oranını azaltacaktır. Sağılan süt ayrıca bebeğe verilir.
    * Annenin psikolojik durumu süt salgısını etkiler. Yorgunluk süt salgısını azaltır.
    * Süt yapımını artıran belirli bir besin veya ilaç yoktur. Ancak annenin susuz kalmaması ve psikolojik durumu önemlidir. Bu açıdan sulu gıdaların yayarı olabilir.
    * Emziren anne alacağı ilaçlara dikkat etmelidir. Süt ile bu ilaçla bebeğe geçebilir. Anne sütü vageçemediğimiz bir gıda olduğundan,süte geçen ilaçın bebeğe zararı olup olmadığı iyice araştırılmalıdır. Süt verilip verilmemesine karar verilmelidir. Süt verilmemesi genellikle geçiçi tutulmaya çalışılarak bu arada anne memesinin boşaltılmasına çalışılır.

    Anne sütü tüm uğraşılara rağmen verilemiyorsa, anne sütüne adapte edilmeye çalışılan endüstriyel mamalar verilir. İneksütü verilmek zorunda kalındıysa, bebeğin ayına göre süt yarı yarıya veya 2/3 oranında sulandırılır ve % 5 şeker eklenir. Bebek yeni doğduğunda mama için her ağladığında ortalama günde 8-12 kez emzirilir, takiben günde 6-8 kez anne sütü verilir.